Olacak şey değildi, henüz kırk yaşında olmasam da kim bilir kaçıncı kırk yılın başında bir(!) Cengiz Eniştem rica etmişti, çocuklarını okuldan almam için ve ben silâh zoru olmaksızın, herhangi bir müdana(1), minnet(1) beklemeksizin yeğenlerimi alacaktım. Sağ-salim evlerine getirecek ve hatta ara öğün, meyve-çerez olarak, eve dönüş salatalarını yahut da genel anlamda, aramızda şifre gibi gak-guklarını(2) derslerini yapmaya başlamazdan öncesi için hazır edecektim.

Partici ve sosyal etkinliklerini inkâr etmeye çalışsam da başarılı olamayacağım ikizimin, bir bakıma benden bir kaç dakika önce doğması nedeniyle ablam olan Şeniz Ablamın çok mühim, hatta mühimden de ötesinde önemli bir çalışması vardı!

Değil söz söylemek, şöyle bir bakış bile kıyametleri koparması için yeterliydi. Bu nedenle tavrımızın “Allah Muhafaza” modunda olması ehveni şer(2) idi.

Ben? Eh! Büyüğü Hannan Ediz, küçüğü Handan Yeliz olan biri oğlan, biri kız yeğenleri için bir denileni ikiletmeden, boş gezenin boş kalfası(2) pozisyonundaydım ya! Üstelik işimin-gücümün olması, izin almak gibi sorunu olmayan biriydim!

Ama Allah var, inkâr edemem çalıştığım yerde el üstünde tutulan, ancak işim monoton yoğunluklu olduğu için mutlu olmayan, bir bakıma çalıştığı işten ayrılıp daha yoğunluklu bir iş yerine kapağı atmak(3 için gözü dışarılarda olan bir teknik elemandım, bir kısım özellikleri sayılamayacak, üstelik de dolgun sayılacak şekilde ücretli.

Bunlara tek eklentim; kısaca sorunu olmayan garibin biriydim. Evim var, arabam yoktu, bu devirde evli-barklı(1) olmak konusunda ise yoktum, yoksuldum, hiç düşünmediğim.

Yeğenlerimi okullarından alıp evlerine getireceğim araba;

“Sakın ha! Dolaşma, dalaşma!(3)” direktifleri ile sabahtan bizzat eniştem tarafından evimin kapısına kadar getirilmişti. Ben de sevabıma eniştemi iş yerine götürdüm;

“Akşama gecikme ha!” tehdidi ve gizli saklı rüşvet teklifi gibi ağzıma bir parmak bal çalınması ihmal edilmemişti, angarya ekli olarak;

“Hadi, bu kıyağımı da unutma! Balıklar benden, temizlenmesi ve eklentileri senden. Ablan dert, sinir, bunalım küpü gibi gelecek eve nasıl olsa, sakın elleşme(3); ‘He!’ deyip susuver, gitsin. Bizim tezgâhtan önce de sevabına; ‘Bebeleri doyururum!’ dersen, hele ki derslerini yaptıktan sonra ellerini-yüzlerini yıkatıp, dişleri ile ilgili işlemleri tamamlatıp yatırıverirsen ona da memnuniyetle ‘I-ıh!’ demem, bilirsin!”

Eniştemin yıllardır yeğenlerime olan engin sevgim dolaysıyla aşağı-yukarı bu şekilde, ya da benzeri farklı sözlerle duygu sömürüsü(2) yaparak beni ikna etmesine(!) direnemiyordum. Hele ki ikinci kadehten sonra;

“Ne olacak bu memleketin hali, yav? Vatan, millet, Sakarya!” yerine;

“Gelelim senin şu baş-göz olma olayına, hadi artık, kartlaşacaksın oğlum!” deyip “o” harfini uzatırken “ğ” harfini yutarak uzanıp omuzuma vurarak sözlerini tamamlama gayreti yok muydu, illet oluyordum(3);

“Vaktin geçiyor, her gün biraz daha kartlaşıyorsun, dediğim gibi, bul birini artık! Ya da ablanla birlikte bulalım, karış çoluk-çocuğa, han gibi koskoca evde tek başına yaşamak zor olsa gerek! Gerçi felsefene göre; bir litre süt için bir inek beslememek ya da ziyafete giderken yanında ekmek götürmemek gibi yanlışların olsa da yeğenlerine bu kadar düşkün olan biri kendi çocukları ve eşi için neler yapmaz ki?”

Ve çuvallar dolusu vs. vs. nice sözler söylemesiyle ve kendi sorularına kendi cevap vermesiyle baş edemeyeceğim bir tavırdı gösterisi. Aşağı yukarı tüm sözleri özetinin özeti dediğim gibiydi, bazen tekrarlar tasnif dışı kalmak üzere, çok zaman sözlerine eşinin, yani ablamın katkısı da olmuyor değildi;

“Enişten haklı biraderim, bizim de senin gibi yeğenlerimizin olmasını, bebelerimizin kardeşlerini görmeyi düşünmeleri, onları senin bizleri üleştiğin gibi üleşmemiz hak değil mi?”

Bugün bana yüklediği görevim de, inanılması güç olsa da daha önce yüzlerce kez kazasız, belâsız, dolaşmadan, dalaşmadan yapmamın gerekliliği idi yahut da benim öyle sandığım.

Yola çıktım, yeğenlerimi okuldan aldım okuldan çıkış saatlerinde, akşama hazırlık modunda ağzımı şapırdatarak kırmızı ışığın yeşile dönmesini beklerken arabanın arkasında, gürültü ve cayırtı(1) ile birlikte içeride de belki 4-5 şiddetinde bir deprem oldu!

Çocuklar telâşlanmış, bense irademe, aile terbiyeme yakışmayacak şekilde; “Vay öküz vay!” diye, insanlara değil öküzlere hakaret etmeyi dilimin ucuna kadar getirmiştim.

Hemen düzeltmeliyim ki; arkamdaki arabama çarpan öküz değil, basbayağı bir insandı, üstelik içimden geçenin utancını yaşadığım, hadi diyeyim ki, dünya güzeli olmasa da, dünya ikinci güzeli olabilirdi.

Şunu da belirtmeden geçmemeliyim ki; öküzleri tanıyacak gibi ne tarımla, ne de veterinerlikle ilgili hiç bir bilgim yok. Buğdayla-çavdar, inekle-öküz farklılığını bile bilemem.

Dediğim gibi güzel ötesinde güzeldi, resmini anında beynime çizdiğim. Beyaz, ama kumrala yakın, yanık gibi tenliydi. Lâcivert egemenliğinde beyaz bir fular, kapalı yaka lâcivert bir ceket, beyaz bir pantolon ve topuksuz beyaz pabuçlar...

Muhtemelen boyunun uzunluğunu saklama gayreti gibi.

Bu nedenle utancımı kendimce haklı görüyordum, üstelik düşüncelerimin arasına sıkışmakta dilimin dolanmasının katkıda bulunan pepeliğime(1) aldırmakta geciktiğim için!

“Üzülmeyin güzel kız, bayan, yani hanımefendi! Benim arabamda fazla hasar yok. Şöyle ilerleyip bir kenara çekilelim, kaskonuzu(1) deldirmek istemiyorsanız gidin tamir ettirin ve şu anı unutalım gitsin!”

Sesini çıkarmadı, konuşmadı, başını eğdi hafifçe sadece, galiba “Peki!” der gibi de bir şeyler mırıldandı. Arabasını çalıştırdı, biraz ilerilerde önüme geçip durdu, arabasını oldukça sert bir şekilde kullanıyordu, kullanmıştı, ya da bana öyle gelmişti.

Yeni, belki de yepyeni, tertemiz, gıcır gıcır bir arabaydı, belki de ilk kez darbe aldığı için değerini muhtemelen % 10 gibi yitirdiğini düşündüğüm. Ancak arabadaki darbe değil, benim yediğim darbe önemliydi. İnsanın nutkunun tutulmasının(2), eşekten düşmüş karpuza dönmenin(3) ne olduğunu, ağzı açık ayran delisi gibi bakınmayı(3) anında çözmüştüm sanki çözmesine de hem çözümün ne olduğunu bilmiyordum, hem de haddimi ve hakkımı bilmemin gerektiği inancındaydım!

“Affedersiniz, tekrar gibi olacak, ama üzülmeyin lütfen! Bu, eniştemin şirketinin arabası...

Bir vesile ile kendisine anlatırım, ya da anlatmam, yalan söylerim, ‘Gecenin bir vaktinde, ya da park halindeyken biri çarpmış, ben de yeni fark ettim!’ deyip savuştururum(3)! Ancak siz farınızın kırıklığını, yamulan çamurluğunuzu nasıl izah edip halledersiniz, bilemem.”

“Şu anda gerginim, özür dilemeyi bile bilemiyorum, üstelik düşünmem ve bunu büyüklerime anlatmam gerek! Adınızı, telefon numaranızı verin ki, sonrasında özür dileyeyim, yapmam gereken bir zorunluluğum varsa da halledeyim!”

“Bakın hanımefendi! Çok güzelsiniz, aileniz de varlıklı olsa gerek, üstünüzden, başınızdan, arabanızdan belli. Ne ismime, ne de cismime, telefon numarama gereğiniz var! Ha kendinizi savunmak isterseniz, ‘Önümdeki araba geri kaydı, bana vurdu!’ dersiniz, ya ‘Garibandı, affettim!’ dersiniz, ya da ben aradan çekilirim, eniştem Cengiz ile halledersiniz konuyu artık!”

İnsanların zaaflarını(1) belli etmesi zor değildi, ufacık bir gayret yeterliydi, ama insanlar için. Bense yitirmiştim kendimi, insanlığımı;

“Yine tekrar etmem gerek, üzülmeyin, ağlamayın, güzelliğinize yakışmıyor, bugünü ve şu anı unutun! Her ne kadar benim bu güzelliği ve hüznü unutmam zor olsa da, mümkün değilse de kişi haddini bilmeli, değil mi? Kesinlikle üzüm-koruk(4) çelişkisini ifade etmeye çalıştığımı düşünmeyin. Ben sizi bilmiyorum, siz de beni bilmeyin…

Yeğenlerim telaşlı, mahzun ve tedirgin...

Bir de anaları var ki, yani Şeniz Ablam, geciktiğimi bilirse kör bıçakla keser beni, keser Alimallah(1)! Hadi yolunuza, ben de benimkine!”

Zeki kız olduğunu sonramda öğrenecektim, sanki ser verip de sır vermemiş gibiydim.

“Be alık adam, kızın benim kullandığım arabanın plâka numarasını, amblemden eniştenin işyerinin adres ve telefon numarasını aklında tutacağını, ya da not alacağını nasıl akıl etmezsin ki?”

Sözüm ona adımı, telefon numaramı vermemiştim, ama belliydim, tıpkı kafasını kuma sokup da görünmediğini sanan devekuşu(5) gibi!

Doğrusunu da saklamamam gerek, etkilenmiştim, yalan söylemem gereksiz. Ancak şeytan çarpmışa dönüşüm dolaysıyla ilk bakış, resmini beynime çizdikten sonra ne yüzüne, gözlerine, ne de sanki benim için gerekliymiş gibi parmağında yüzük olup olmadığına bakmıştım, kısaca akıl fukarası(2) olmak üstünlüğümle düşünememiştim. Şaşkınlık? Belki bu tarif içine sığınmış gibiydim.

Aslında varlıklı olduğu, güzelliği tariflere sığmayacak kadar bin bir kat belli olan biri herhalde sahipsiz olmazdı. Bu da hani benim aklımdan bir şeyler geçirmek istesem, avucumu yalamamın gerekliliği değil miydi? O halde koruk-üzüm meselesini kedi-ciğer(4) şeklinde değiştirmem doğru olmaz mıydı?

Ama neden o buğulu gözleri, hüznü, güzelliği gözlerimin önünden, beynimin eylem yapma gayretini takdir edemeyeceğim bölgesinden gönderemiyordum ki? Neden hâlâ robot gibi, kör gibi, arkama dikkat etmeksizin, sadece sağ-sol aynalardan yolları, trafiği kontrol ederek gidiyordum ki?

Arkamdan gelen farı kırık arabayı fark etmemiş olmam, araba kullanırken dalgın olmak gibi bir gafletin göstergesi değil miydi?

Durdum, çocukları ders çalışmaları için evlerine bıraktım. Çocuklarla ilgili birinci etap görevim(!) bitmişti, dolaysıyla eniştemle ilgili görevlere yönelmeliydim.

Eniştem, ille de keçi peyniri isterdi masada, yoksa harp-darp olurdu, yandığımın resmi idi eğer buzdolabında yoksa ya da kalmamışsa. Keza tuzlu leblebi ve tuzlu fıstık...

Mübarek adam kaya tuzu üretim bölgesi Salinas’ta(1) doğmuş olsa gerekti, denizlerden uzak mı uzak...

Eee! Bir de mazot, yani zıkkımın peki(2), “Evde kalacaksın!” tezahüratının gerekliliği, şu marka, şu model, mutlaka şu renk kapaklı, yetmişlik yetmez, yüzlük tercihan, sanki yeni model bir araba alır gibi...

Ağa çocuğu olmasam da, anadan-babadan kalan tarla-tapan, gecekondu-bark karşılığı, ablamın yemin-billâh himmetiyle(1) edindiğim geniş bir evim vardı. Dediğim gibi arabam olmamasına, ya da imkânım olsa da almayı düşünmediğim için, şirketin bana tahsis ettiği arabayla işe gidip gelmem yeterli oluyordu.

Ek olarak dolguna yakın maaşım olduğu için, sözüm ona bir balık ziyafeti için tüm teferruatlar benimdi, bana aitti.

Ve son söz; benimle, benim ve balıklarla, benim aramda olsa gerekti; “Peki, enişte!”

Eniştem oldukça ilerisinde iyi anlardı balıktan, benim gibi Fransız değildi(6) asla. Ama o kadar! Alavere-dalavere(2), haydi Deniz doğru nöbete. Ablam yetişti, yetişti, yoksa çocukları doyur, gereğini yap, yatır ve masayı donat...

Ha! Unuttum eniştemin vaz geçemediği tatlılardan birincisi, ilki, teki ille de kakaolu helva, bilmem ne markasından, tüm ay boyu ailesine yetecek kadar, ama ancak on-on iki gün içinde tükenen, ablam eşi nedeniyle alışmıştı, çocuklar babalarına benzemekte hiç de aheste davranmamışlardı(3).

Eniştemin görevlisi oldum, eski tas, eski hamam! Değişiklik ne mümkündü, sadece hayallerime serbestiyet tanımıştı, bir de rüyalarıma hakkımı ve haddimi bilerek...

Farklılık işte o kadardı. Çünkü hayal etmek, rüyalarımda tekrar tekrar onu görmek, şekillendirmek, gözetlemek, dilemek, dilenmek parayla değildi ki? Hoş! Parayla olsa da tüm birikmişlerimi paraya çevirip, evi-barkı satmaya, iflâs etmeye bile değerdi benim için onu sadece hayal etmek, rüyalarımda görmek...

Bedeni aklımda yoktu. Arabası, markası, modeli, plâkası? Sadece belki de muhtemelen teni gibi rengi kalmıştı aklımda, beyaz, ya da beyaza yakın, kesin değil. Kimdi? Olsa olsa Sarı Çizmeli Hanım Ağa yahut da Sarı Çizmeli Mehmet Ağanın kızı. Bir kez daha beni göremeyecek, bilemeyecek, belki de mümkün değil gibi gözükse de tanıyamayacak olduktan kelli(1). Muhtemelen, ola ki karşılaştık, elimi uzatsam, elimin ayazda kalmayacağını kim garanti edebilecekti ki?

Yolcu yolunda, iş sahibi işinde gerekti. Bu, bir bakıma itiraf gibime gelir. Çünkü gerek ablam ve gerekse eniştem diller dökmüşler, şantaj(1), sabotaj(1), gayri resmi(!) tehdit etmişler, beni enişte yerine aslı eniştem olan Cengiz Beyle(!) çalışmaya ikna edememişlerdi! Bir bakıma ben çalışıp alıştığım işimden memnun gibiydim de, aldığım yüksek maaşa karşın memnun sayılmam mümkün değildi.

Tekrar döneyim olayıma, yani bana arkadan çarpan arabadaki afeti devrana(2). Hani meselâ ve de belki, ya da muhtemelen olası ki, o genç kız tüm apsis ve ordinatlarıyla(2) yerçekimini inkâr edercesine bende kaldığına göre, acaba ben de azıcık, birazcık da olsa onda kalmış gibi olabilir miydim, bu pi sayısını(2) yeniden keşfetmek gibi olmaz mıydı?

Arardım, konuşurdum onunla bir akşam yemeği ya da bir çay içiminde bir yerlerde beraber olabilirdik! Garabet işte, hayallerinin esiri oluyordu(7) insan, hayal etmekle yaşanabildiğini(7) bilse bile. Ne adı, ne telefon numarası yoktu ki elimde, hayalimde başlangıç olarak gözleri ve sonrasında güzelliği dışında.

Üstelik bugüne kadar gelip de, yaşadığını sanmış biri olarak hâlâ keçinin saman yemesini bilmediğini, eşeğin hoş lâftan anlamadığını öğrenememiştim. Dolaysıyla çok şey, çok zaman değil her zaman mümkünsüzdü, ola ki rastgele!

Umutsuz değildim, umutlu olmak ne işe yarayacaktıysa? Çok zaman ıvır-zıvır(2), eften-püften(2) şeyler için aramaya başladım eniştemi, “Aradım!” anlamında. Dünya da, eniştem de sessizdi, nefes alamamaktan dolayı boğulmuş gönlüm gibi; ne haber geliyordu ondan(8), mektup zaten gelmezdi ki kanımca.

Bir tesadüften çok şeyler ummak, bana has bir yaşam biçimi olsa gerekti, yaşamımda ilk kez. Ama unutamıyordum, ulaşamayacağım konusunda emin gibi olsam da, bilemiyordum ben beni hayallerimde, onda. Üstelik de aklım yeni yeni gelmişti başıma, arabanın teferruatını aklında tutmuş olabileceği gibi…

Çılgınlaştım, beni ondan uzak tutan bir şeyler varmışçasına. Bir gün, bir umulmadık zamanda “Çat kapı(44)” eniştemin bürosuna gelip de benimle karşılaşıp...

Umut Kaf Dağının arkasında olsa giderdim, kar adamının muhafaza ettiği en değerli taşı alıp getirmek gerekse gidip alıp getirirdim, ama hayallerime tam o noktada sınır koymam gerektiğinin bilincindeydim, bilinçdışı olsam, yetinmesem ne olurdu, ya da ne olabilirdi sanki?

“Enişte!” dedim. “Yıllardır söylüyordunuz karı-koca; beni yanında işe alsana! İktisat, maliye, dış ticaret, lisan konularında yetilerimi biliyorsun, ama ister temizlik, ister güvenlik görevlisi yap, ister iş ver, ister angarya yükle. Bunaldım. Ablama söyleyemem, eğer kulak verirsen ara sıra beni dinle, yoksa yok! Taşıyamayacağım bir yük var sırtımda ve adını, adresini bilmiyorum.”

“İşte biz buna ‘Aşk’ diyoruz, sevgili biraderim, kardeşim. Bunu kendi adıma şöyle de şekillendirebilirim, gerçi cinsiyetler farklı, ama benim gibi bir zibidiye(1) ablanın ‘He!’ demesinin anlamı gibi. Ben sevdim, o da beni gönlünden uzak tutmadı. Da...

Seninkisi çaresiz bir dert gibi gözüktü bana!”

“Doğru, beni tercih eden yok ki enişte. Ben karanlıkta kendi kendime göz kırpar gibiyim!”

“Eğer etkilendiğin kadar etkilemişsen ve karşındakinin elinde, gönlünde ufacık bir iz, bir koz bırakmışsan o senindir, eğer yoksa zaten iz bırakmamışsın, senin değildir(9). Bırak onu hayallerini, çürüt. Rüyalarını sil, seninkisi körelmeyi bile hak etmemiş, sıfır bir umut, yaşanamaz, yaşanmaz ve yaşanmayacaktır!..”

Üç otuz paraya çalıştığım yerden, malum olmuş gibi “Belki aranırım” düşüncesiyle, sanki matah(17) bir elemanmışım gibi, ya da doğrudan doğruya monotonluktan bunalmış olarak beş otuz paraya eniştemin bürosunda çalışmaya başladım. Ancak itiraf etmemde sakınca yok, bu değişiklikle ablamın, eniştemin ve yeğenlerimin angaryaları yüz otuz para civarında, hatta çoktan çok üstünde arttı!

Bir umut yaşıyordum, bilmeksizin, anlamaksızın ve hakkım, haddim olmayarak. Şair; “Yeter ki gün eksilmesin penceremden!(10)demiş. Benim umudum; “Yeter ki günler de, umutlar da tükenmesin” modunda idi, “Mutlaka” tebessümünde.

Ancak gecikme gibi düşünüyordum, neredeyse iki-iki buçuk ay kadar zaman sessizlikle geçmişti, farkındasızlığımın farkında olarak, acayip ve kimliksiz. Kendime iltifat etmemin(!) sırasıydı;

“Be kafasız adam, mademki başlangıçta beyninin tüm hücrelerine, tüm boyutlarıyla nokta nokta yerleştirdin, o halde ne diye adını vermezsin, ya da neden daha atik davranıp sen istemezsin ki adını, adresini, telefon numarasını?”

Bana göre o eğer söyleminde dürüst ve hissettiğim kadar akıllı ise, ne yapıp edip yanlışlığı nedeniyle özür dilemek için;

“Hadi gel, bir çay içelim de, özür dileyeyim!” demesi gerekmez miydi? Ne alâka, gibi düşünülse de böyle bir şey olmadı!

“Uzun yıllar sürdü!” diye düşündüğüm bir süre sonunda, herhangi bir nedenle eniştem dışarıdayken harici telefon çalınca hangi güç beni sendeletti ise kendimi telefonu açmak mecburiyeti hissettim, doğal olarak Deniz olduğum için saklanarak;

“Buyurun efendim!”

“Affedersiniz, kimsiniz bilmiyorum. Bildiğim bir kaç şey, firmanızın telefon ve aracınızın plâka numaraları, ev adresiniz ve hatırımdan silinmeyen bir yüz. Aracına çarptığım ve benden şikâyetçi olmayan, adını bile bilmediğim birini arıyorum. Yardımcı olmanız mümkün mü?”

“Mademki ev adresini biliyorsunuz, neden evinden aramadınız ki?”

“O evde benim tarifime uyan biri oturmuyor. Sadece Cengiz Bey diye biri varmış, iki çocuklu. Benim tanıdığım kişi ise iki çocuğun yeğenleri olduğuydu ve ablasının gecikmesine kızacağını söylemişti.”

“Telefon etmek yerine mademki adresi biliyordunuz, o Cengiz Bey her kimse ondan soraydınız ya!”

“Özür dilerim, akıl edemedim, peki siz niye bir görevli olarak beni azarlar gibi konuşuyorsunuz ki?”

“Yanlış anlaşılma, lütfen siz kusura bakmayın! Söylemek istediğinizi, sorgulamanızı anladım. Olaydan haberim var, hatta neden bu kadar geciktiğiniz de o elemanın aklında!”

“Tekrar affedersiniz, bazı sözleri sarf etmek bana yakışmaz, o her kimse beni ona bağlar mısınız lütfen! Konumu anlatmak, özür dilemek ve neden özür dilemekte geciktiğimi anlatmak istiyorum!”

“Konu iletilecek, o da yaklaşık iki-iki buçuk aydır kendinde değil gibiydi, sanırım aradığınız kişi Deniz olsa gerek, benim onu fişeklediğimi(3) söylemezseniz memnun olurum!”

“Peki! Ben de Eliz! Şurada bekleyeceğim, nasıl söylemeniz gerektiğini size bırakıyorum!”

“Saat kaç demiştiniz efendim?”

“Demedim. İki-iki buçuk aylık farkı da sizin bilmeniz imkânsız. Hani meselâ bir görevli olarak Deniz Bey yerine nasıl Deniz dersiniz ki hem? Sen Deniz’sin, Deniz’in aslısın, deminden beri telefonda olsa da sesini anlayıp anlamamakta tereddüt ediyordum. İki-iki buçuk aylık süreyi ağzınızdan kaçırmanız, Deniz Bey yerine Deniz şeklinde söyleminiz ve hazır olduğunuzu belirtir gibi saat sormanız sizi ele verdi. Benimle, beni tanıdığınız halde hissettirmeksizin konuştuğunuz için üzgünüm, buna bir bakıma kırıldım da diyebilirdim, eğer özür dileme mecburiyetim olmasaydı...”

“Bir saniye, haklısın, sadece özür dileme mecburiyetiniz olmadığını söylemek için uygun sürenin geçmesini bekliyordum!”

“İki-iki buçuk ay yetmemiş gibi yani? Eğer saygın varsa, bak sevgin demiyorum, ufacık da olsa iki-iki buçuk ayda gönlünden, kalbinden, beyninden atamadığın bir kırıntı varsa atla gel, beni bul ve dinle, Büyük Cami karşısındaki pastanedeyim. Hadi çabuk! Çünkü zaman geçmedi, bitti. Ben sana değil, sen beni bulup bana koşacaktın, ama saklanmayı tercih ettin Deniz, bunu saygıyla karşılamam mümkün değil. Hemen gel ve beni bul! Emir gibi belki, ama deminden beri sana ‘Sen’ dediğimin farkındasın, değil mi?”

Buluştuk, hem hemen dediği gibi, yalnızca uzaktan uzağa gibi mahcup, utangaç, sıkılgan ve iki yabancı gibi, bir masanın iki tarafına çöker gibi.

Sözler ve bakışlar vardı, anlatılmak istenenleri bir kelime, bir bakış içine sığdıran(11). Zeki ötesinde zekâsı uç sınırlarda bir kızdı hissettiğim, üstelik iki-iki buçuk ay içinde unutmamış. Sora-sora, araştıra-araştıra Bağdat bulunurdu! Benim gibiler ise ya Mevlâ’sını ya da belâsını bulurdu, fark o kadardı.

Kaldı ki seven, yani bir bakıma âşık biri sevdiğine ulaşmak için hangi masalda(12) geçiyorduysa yollara ekmek kırıkları serpmek yerine çakıl taşları döşer, sorun nedir bilmeksizin, yaşamaksızın sevdiğine ulaşırdı...

“Neden saklanmayı tercih ettin Deniz?”

“Galiba Mevlâna’nın dediği gibi haddimi bilmemin(13), haklarımın da sınırlarının olduğunu bildiğim ve bunu kendime S.O.S. (1) gibi işaretlediğim için...”

“Tanrı’nın biz kadınlara özen göstererek sizlerde olmayan bir kısım duyguları hissettirdiğini, biz canlıları yanılmaktan esirgediğini bilmiyor olamazsın. Dalgınlıkla da olsa arabana çarptığımda durgunluğumun sebebi üç-beş kuruşluk hasar için değildi. Bakışların beni benden aldı...”

“Ancak Tanrı kadınlarda oluşturduğu özen gösterdiği hissini uygulama tembihinde iki-iki buçuk ay kadar geciktirmiş herhalde...”

“Bir başka itiraf işte, demek ki iki-iki buçuk aydır hep aramamı beklemişsin, aradım, beni buldun, anladın benim ben olduğumu ama gene de ben ilk itirafını belgeleyemesem gene de saklanmaya devam edecektin, değil mi?”

“Güzel ötesinde güzel olduğun kadar, zeki olduğun da belli ve sana, yanına yakışan değilim. Küçüldüm, alçaldım, üzüldüm, hâlâ da çözüm bekler gibiyim, çözümsüzlüğümde Eliz...

Hanım...

Klâsik bir söz, ama haddimi bildiğimi anlatmak için söylemek zorunda hissediyorum kendimi; ben çöl ortasında bir kaktüs, siz gül bahçesinde goncasınız. Farklıyız yani. Kendimi öcü, bir ayak darbesi ile ezilecek gibi hissediyorum. Siz her bakımdan yücesiniz, ben her bakımdan cüce. İzninizle çayların bedellerini ödeyeyim, ikimiz de unutkanlık dünyalarımıza yönelelim...”

“Ne oldu da aniden “Sen” iken ‘Siz’ oldum? İzin istedin ‘Hayır, izin vermiyorum!’, desem, dinleyecek misin?”

“Sözünüzün değerini vermem mümkün değil, gerçek şu ki etkilendim, bu nedenle ‘Sürün!’ derseniz, sürünürüm, ‘Öl!’ derseniz de ölürüm, ama bazı değil, çok şeyi de değil, her şeyi beynimden, gönlümden silmem mümkün değil. Bu sözlerim gerçek, ama zerre miktarı kadar bile umutlanmam için yeterli değil, anlatabiliyorum, değil mi?”

“I-ıh! Anlamadım! Beni akşam yemeğine çıkart, eksiklerin her neler ise tamamla ve sonra içinden ne geliyorsa onu uygula!”

“Yani; ilk ve son şansın mı demek istedin?”

“Nereden çıkartıyorsun bu sözleri?”

“İçimden...

Gene de seninle birlikte geçirmeyi umduğum bir yemek süresinin bana iyi geleceği inancındayım!”

“Belki, benim için de. Yaşamda hiçbir şey kolay değil, amenna(1) ama zorlamaya da çalışmak uygun değil. Senin için bir kroki hazırladım, beni yemeğe davet edeceğini umarak, ev adresim, telefon numaram kayıtlı, tahmin ettiğince de yalnız, annem-babam-ağabeyim olmasına rağmen kimsesiz biriyim. Yeri sen seç, müşkülpesent(1) isen yer konusunda ben sana yardımcı olmaya çalışırım.”

“Niyetin beni bir çırpıda kul-köle etmek, mabudum(1) olmak mı?”

“Ben tiran(1) değilim, ben sahip değilim, köle olmak istersen de henüz başlangıcımızda olmamıza rağmen bu düşüncene ‘Hayır!’ demem! Şimdi saklanmaksızın, vedalaşmaksızın git, ama arkana bakmadan. Ben 7-8 gibi hazır olurum, istersen telefon et, öncesinde de bekletmem seni!”

“Eyvah! Ablam gibi prensipli, prensiplerine sadıksan(!) bu ‘9 -ya da- 10 da hazırım!’ demektir ki, o vakitte akşam yemeği olmaz, bu da kapına gelip ağabeyinden ya da babandan esaslı bir sopa yiyip arabanın arka kanepesinde gereğine uygun uyumam demektir.”

“Beni, ablan da olsa kıyaslamasan memnun olur, sevinirim. İlk andan beri, ilk kez o günkü gibi hüznümü görmek ister misin?”

“Asla! Hadi arabana bin, ben de bir çay içimi sonunda biraz daha düşüneyim, takılırsam telefon edip fikrini alayım...

Anlaştık, saygıdeğer, kıymet bilir, anlayışlı ve bir o kadar...”

“Abartma istersen, ben sana sadece ‘Yakışıklısın!’ demek istemiştim!”

“Senin güzelliğin yanında benim halimin sözü bile edilmez! Ben gönlünün güzelliğini söylemek istemiştim sadece, çok erken ama Âşık Veysel(14) geçti aklımdan!”

“Söyletmesen beni, karıştırmasan aklımı, sayende üç on paralık aklım, zekâm kaldı, onu da yok etmesen...

Gitsen, hem hemen!”

“İki-iki buçuk ay özle, sonra da kov, kovala, öyle mi? Seninle bir dakika(15) bile fazladan kalmak için ömrümden...”

“Sakla ömrünün her saniyesini, senin ihtiyacın olmasa bile, belki ihtiyacı olana bağışlarsın, kim bilir? Hadi git artık!”

“Gidiyorum!”

“Tamam, git ama sana zahmet olmazsa aklımı bana geri bırakır mısın?”

Sözlerinin sonunda gülümsedi sadece, bir genç kıza gülümsemek bu kadar yakışır mıydı? Yakışmasına yakışırdı da, ben ona yakışır mıydım? Yakışacak şekilde söz etmemin ne gereği vardı ki? Üstelik; beni arayıp bulmak için neden iki-iki buçuk ay gecikmişti ki?

Düşünmüş müydü acaba beni sahiplenmek, ya da reddetmek için? Onun, benim olması için canım dâhil, neyim varsa her şeyimi bağışlamak isterdim. Eniştemin üfürdüğü gibi; “Aşk” mıydı yaşadığım, bir görüşte, bir hüzünde, iki-iki buçuk aylık yokluk, yoksulluk, kimsesizlik olarak, zihnimden silinmeyen, tüm mevcudiyetimi etkileyen.

Akşam oldu, hüzünlendim ben(16) ilk kez, annemi, babamı yitireli beri. Tüm varlığımı etkileyenle bu kadar çabuk ve kolay anlaşabileceğim aklımın ucundan bile geçmezdi. Bana göre kolay ve çabuk olan her ne olursa olsun, şüpheli, hazımsızlık(1), güçlük ve yanlışlık sebebi sır dolu bir eylemdi, kabullenmekte zorluk çektiğim.

Anlamadığım konulardan biri cep telefonu ile resmimi çekmesi, istersem benim de onun resmini çekmeme izin vermesiydi.

Zaman ilerliyordu, kararsızlığımda “Neden?” diye sormamak için inatla ıstırap çekiyordum.

Ve ıstırabım merakımı engelleyemedi, telefon açtım;

“Benimle yemeğe çıkmakta kararlı mısın? Bir çulsuzla bu kısa beraberliğin ilerideki hayatını engellemesin, etkilemesin. Ailen benim yüzümden seni kırmasın, incitmesin, dışlamasın. Ben sensizliğe rıza gösteririm, ama yeter ki sen üzülme, hem hiçbir şey için!”

“Telefonda, bir çay içiminde ve ayaküstü tanıştık, sanki bazı şeyler kaderlerimizde çok öncelerinden yazılmış gibi. Bu kadar kısa zaman içinde sözlerinin ‘İlan-ı aşk’ anlamında olduğunun farkında değilsin galiba! Hadi bin şirketinin o acayip  EK 11 505(17) plâka numaralı arabasına, gel beni al ve dediğimiz saatte telefonda söylemediklerin, ya da söyleyemediklerin için izinli olduğunu bil, her ne zaman istersen, senin gelişini pencereden izleyeceğim, en zıttıma giden seslerden biri korna sesi, olur olmaz yerlerde, zamanlarda ve olaylarda...

Sanırım…

Aynı fikirde miyiz?...”

“Yes!” demek geçti içimden, ama yanlışlıktı hissettiğim, demedim. Doğrusu eniştemin arabasının plâka numarası benim bile aklımda yoktu, ama o ezberlemişti. Sakıncalı durum; benim daha önceden de dediğim gibi kendime ait bir arabamın olmamasıydı.

Ve bunun bence hiç mi hiç önemi yoktu.

Hani bir araba alsam ne diyeceklerdi ki? “Eniştesi, ablası sağ olsun, çulsuz adamı araba sahibi ettiler!” diye. Sözler umurumda bile değildi, olmazdı da, hem niye olsundu ki?

Saatinde geldim kapısına, saatinde çıktı evinden. Kapısını açmama fırsat bırakmadan gelip açıp oturdu ön koltuğa. Evin salonu olduğunu tahmin ettiğim yer dışında tüm pencerelerin ışıkları yanmıyordu, pencereler karanlıktı bana ters gelen.

Bir aile kızının erkek arkadaşı için ailesinin bu kadar gamsız olmalarını yadırgadım doğrusu. Belki perdelerde kıpırdanma olmasa da arkalarında siluetler olabileceği, ya da elleri-kolları uzun olduğu varsayımıyla hakkımda bilgi edinmiş olabileceklerini düşündüm.

Beni şaşırtan, bir bakıma çılgına çevirmese de delirtmesine ramak kalan ikinci konu, hakkım olmamasına rağmen kıskanacağım bir şekilde dekolte giyimi ve koltuğu arkasına ittirerek araba içinde bacak bacak üstüne atmasıydı.

“Güzeldin, takıp-takıştırmana, boyanmana, bu şekilde giyinmene gerek yoktu, sadeliğini alkışlıyordum. Nihayeti bir yemeğe çıkıyoruz, ama ben benim beğendiğim, ya da uygun olduğunu sandığım yere götüremem seni. Birileri yan yan; ‘Güzele bakmak sevap!(18)’ deyip sana baksa sopa yiyeceğim % 1000 belli olsa da, sana benim gözümle bakanlara(18) tahammülüm olmaz!”

“Bu vasfını öğrenmiş oldum! Yalnız hâlâ hareket etmeden durduğumuzun farkında mısın? Yoksa yemek dediğin şey ekmek arası ya da sandviç gibi bir şeyler mi, hani bir elektrik direğinin altında durup da ikram etmeyi düşündüğün? Umarım kâğıt mendil ya da peçeteyi unutmamışsındır!”

“Aşağılaman hoş değil Eliz! Ama küsmem, küsemem sana, darılmam. Ancak seni benim seçtiğim, aç, sesini duyup sana göz süzenlerin olduğu mekâna götürmem, götüremem. Sizlerin ailece mutlaka bildiğiniz yerler vardır, telefon açıver lütfen, bize yer ayırsınlar ve tarif et, seni oraya götüreyim.”

“Ama...”

“Senin şu kısacık süre içinde olsa da çok şeye değil, her şeye hakkın olduğuna inanıyorum, bir daha dünyaya gelemeyeceğime, belki tekrar görüşme imkânımızın bile olamayacağına inansam da. Sana bakarak son lokmayı yutkunmaya çalışacağım anlara kadar geçecek süre de benim için yaşamımın en değerli anları olarak beynimde yer alacak....”

“Zırvalama lütfen! Çalıştır şu arabayı da gidelim artık! Tamam ne dersen kabul, kendini sınırlı boyutlar içine hapsetmeye uğraşıp çalışman dışında. Öteye götürülenler; üst-baş, para-pul değil, sadece iyilikler, güzellikler ve sevgiler...

Benim sana ilk rastladığımda hissettiklerim gibi, başımdan ayaklarımın uçlarına kadar. Üzme, yaşamına kat beni. Benim düşündüğüm, benim özlediğim gibi, senin de benim gibi aynı duyguları yaşadığını söyle, inkâr etmek yerine...”

Nefesini kontrol etmek ister gibi durakladı;

“Hem iki-iki buçuk ay benim için sabrettiğini söyledin…

Ve gerekiyor ki ilân-aşk modunda sözlerle değil, uç uca eklenmiş iki kelime söyle bana, gayret et, gün bitmeden evvel. Söz; aynı sözü tekrarlayacağım, ama önce hareket et, sana söylemem gerekenleri söylemem için cesaretlendir beni ve varsa meraklı gözlerden uzaklaşalım...”

“Sanırım, o meraklı gözler gizlenmiş olsalar gerek!”

“O halde daha çabuk!”

Yolu tarif etti, lokantada yerimiz uygundu,  centilmen olarak cafcaflı sandalyesini çektim, teşekkürünü kabul ederek, oturdu.

Bizden biraz sonra, garsonların uzun ve üstün yalakalıklarla, simasını bir yerlerden hatırlamaya çalıştığım, belki de eniştemin sıra dışı müşterilerinden biri olduğunu sandığım, ancak selâm-melâm vermeksizin, “Buyur!” edilen, hemen hemen bizlerle aynı yaşlarda görünen biri oturdu neredeyse hemen yanımıza, yakınımıza.

Neşemi yitirmek, alt dudağımı sarkıtarak sinirlenmek gibi acayip olan huyumu ertelemek gayretini yaşadım.

“Yemekleri her neyse sen söyle, ısrar edersen daha 24 saat dolmadan iki-iki buçuk ay öncesinde bana ne olduğunu anlatmaya çalışayım!”

“Israr etmezsem?”

“Efendice yemeğimizi yeriz, ben söyleyemediklerim için bağrıma taş basarım, sen yoluna gidersin, ben de kendi yoluma, boynumun büküleceğini bilip anlamamakta direnen güzel kız!”

“Adım Eliz, bağrına taş basmana da iznim yok, genç adam!”

“Adım Deniz, tanıştığımıza sevindim, yaşama iki-iki buçuk ay önce başladığımı itiraf etmeliyim. Öncesi bir teneke gibi bomboşmuş, ancak o gün fark ettiğim, fark edebildiğim.”

“Sevindim. Ben de öncelikle davetin için hazırlanmak için eve geldiğimde adının Deniz olduğunu öğrendiğimi itiraf edeyim.

Ve devamı şu; babamın iş yerlerinden birindeki değerli bir eleman, işinden çıkmak için dilekçe vermiş, yasal ayrılma süresini bekliyormuş. Onun katılması gereken yurtdışı seminere ben katılmak mecburiyetinde kaldım. Oralara gitmişken diğer bağlantılar için de sağa-sola koşuşturmam gerekti, yaklaşık iki-iki buçuk ay kadar ve bu ayrıca benim iki-iki buçuk kilo kadar da kilo kaybıma ve zayıflamama neden oldu. Bil bakalım, o eleman kimdi?”

“Hiç zorlama Eliz ne müneccimliğim(1), ne de gaipten haber alma(2) gibi yeteneklerim var!”

“Peki, resmini göstersem tanır mısın?”

“Eh! Ne diyeyim ki?.. Ama resimdeki bu... Benim. Şimdi anladım eniştemin arabasına mahsus çarptın değil mi, maksadın benim ayrılmamı önlemekti yani?”

“Bravo! Ne kadar da güzel anlamışsın! Ama zaman kavramını ve belli etmekte geciktiğin duygularını yitirmişsin. Sana çarpmam Tanrının bir buyruğu idi, yaklaşık iki-iki buçuk ay evvel.

Hatırlasana zahmet olmazsa, arabana çarptıktan ne kadar sonra ayrıldın babamın iş yerinden? Zırvalamak, art düşünceler yakışıyor mu sana? Bileydim ki sen, sensin, yurtdışına gitmek için yola çıkmadan önce seni arar, bulur ve...”

“Seni sevmemi isterdin! Yanlış!”

“Bilesin ki ben, beni senin babamın işine dönmen için koz olarak kullanmak istemezdim. Aklımın ucundan bile geçmezdi, bugün ağabeyim sayesinde öğrendim ve şoke oldum(3), ancak geri çekilemedim, inanmasan da...

Şu anda üstün olan sana sevgim, geri dönülmeyecek yolda olan benim, senin babama kulluğunu asla düşünmüyorum şimdi. Senin söylememek için direndiğini, ben söylüyorum; ‘Seni seviyorum!’ senden başka hiçbir şey yok aklımda, şüphe etsen de, inanmasan da...”

“Bir saniye! Şu adam deminden beri bize bakıyor, şunun ağzını-burnunu dağıtayım, ya da o benimkini dağıtsın, sonra da art düşüncelerinizi kabullenemediğim için vedalaşalım Eliz Hanım!”

“Kim? Aaa! Ağabeyimmiş, seni hatırlayan, tanıyan, arşivdeki CV’nden(1) seni bana bize tanıtan! Takip etmiş herhalde, vallahi haberim yoktu! Üstelik Eliz Hanım, öyle mi?”

“İşaret et, gelsin bakalım!”

“Merhaba! Ben Aziz!”

“Neden patron?”

“Kardeşimin arkadaşını merak ettim!”

“Beni bildiğiniz halde, tekrar soruyorum, neden?”

“Tanıdığım iyi bir elemandın, lisan bilir, akıllı, bilgili ve bir saniyesini bile boşa geçirmeyen. Bizimle tekrar çalışman için Eliz’in sizi ikna edebileceğini düşündüm, hatta bu fikrim ailece de onaylandı kısa süre içinde...”

“Doğru mu Eliz Hanım?”

“Yalan söylememi bekleme!”

“Demek ki duyguları olmayan ucuz bir eleman gibi görüp satın almak istediniz beni öyle mi? Garson! Hesabı getir, lütfen! Siz de hanımefendi ağabeyinizle evinize döner, kaldığınız yerden yaşamınıza devam edersiniz. Yoktu, var sandım, meğer yanılmışım, yokmuş!”

Garsonu beklemedim, yemediğimiz yemeğin parası olacağını tahmin ettiğim miktarı tabağın altına sıkıştırdım bahşiş dâhil, ağabey kardeşin hayret dolu bakışlarına aldırmaksızın, masadan kalkarken.

Eliz de kalkmıştı arkamdan, arabamın önüne yattı boylu boyunca.

“Hadi kalk, gönlümü ayakları altına alan, sevgiden ışıktan anlamayan(19), hikmetini ve kazancının ne olacağını anlayamadığım hanımefendi. O güzel, parlak ve pahalı elbiseniz kirlenmesin. Hoş kirlense de yenisini satın alırsınız, tıpkı benim yerime bir başkasını satın alacağınız gibi. Piyasa da o kadar çok Deniz var ki, ben hariç, hepsi değerli...”

“Tamam ailemin düşüncelerine uyarak yanlışım olabilir, ama sana sevgim doğru, iki-iki buçuk ay öncesinden beri. Evet yanlış da olsa bu teklifi sana yapacaktım, oluru ile ağabeyimden evvel. ‘Hayır!’ dersen, ‘Evet!’ in olmak isteğimi söyleyecektim sana. İnan!”

“Kalk yerden lütfen! Bir kadın bir erkek için asla yerlerde sürünmemeli ve doğruyu söyle beni bilip, tanıdıktan sonra telefon etmediğine, birkaç saat öncesine kadar beni tanımadığına inandırmaya çalış beni. İlk izlenimimde sana kul-köle olacağımı bilerek, hissettiklerime önem vermek aklından geçmedi, değil mi?”

“Bildim, evet, tanıdım seni, ama keşke bilmesem, tanımasam, arabana çarptığım andaki gibi duygularla kalayım istedim, kendimi ailemin baskısına karşın engelleyemedim. İnanmasan da, inanmak istemesen de ben seninim ve sensiz yaşamamın benim için asla önemi yok!”

“Ailen için gereklisin!”

Sen yoksan her şey yalan(20), ben de! Hiç olmazsa beni eve sen bırak! Az biraz daha aynı havayı soluyayım seninle. Bu gece hazırlıklı olacağım, hazırlayacağım kendimi, sana mutlaka haber verilecek. İnanmasan da ben seni hiç bir bağıt olmaksızın iki-iki buçuk ay önce başladım sevmeye, bu, son anıma kadar da devam edecek...

Hadi binelim arabaya, ilk ve son defa sarıl bana gözlerden uzak, öp beni sonrama karışma, lütfen!”

Ilıktı nefesi, titriyordu dudakları, içini çekiyor, hıçkırıyor, ağlıyordu öperken.

“Film icabı, yasak savar gibi değil, sevmemişsen bile sever gibi, içinden geçmiş, sanki öpmeyi özlemiş, arzulamış gibi öp beni, hadi!”

Çaresizdim, hele ki o kız benim canımı vereceğim, canımı acıtacak kadar sevdiğim idiyse, kapris yapmak gibi bir davranışta bulunmam yanlıştı, gereksizdi. Gözlerini kuruladım dudaklarımla ve öptüm;

“Niye zorladın ki beni, ayrılmanın bu kadar zor olacağı aklımın ucundan geçmezdi!”

“O halde her şeyi arkamda bırakıyorum. Gideceğin yere beni de götür(21), ister nikâhına al, ister ‘Kal!’ de, ister senin için ölmeme izin ver. Senin olmadığın bir dünyada yaşamam ve de yaşayamam!”

“Seni gerçekten, içime sığdıramayacak kadar seviyorum ben de, beni sevdiğine inanıyorum, sonum önemli değil benim için de. Yeter ki yaşamda bir ve beraber olalım, ömrümüz tükeninceye kadar.”

Bu kez o istemedi, ben kucakladım Eliz’i içtenlikle, öpmeksizin...

Öylesine dalgınlaşmıştık ki, arabamın arkasına bir araba çarpmıştı, bizim umursamadığımız, muhtemelen çarpanın da umursamadığı, çünkü çarpan içkisinin dozunu ayarlayamamış, yabancı olmayan biri idi ki, ben ona ‘Kayınbiraderim!’ diyorum şimdilerde...

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Eliz; Emir veren prenses. Cennetteki en büyük meyve ağacı. Bir şeye duyulan içsel eğilim. Birinden yerine getirilmesi istenilen şey (El izi olarak da düşünülebilir).

Yeliz; Güzel, havadar, aydınlık (Yel izi olarak da düşünülebilir).

Şeniz; Sevinçli, mutlu el. Hatıra (Şen iz olarak da düşünülebilir).

Handan; Şen, neşeli, gülen, gülücü, neşeli, güleç, sevinçli, sevimli.

Hannan; Çok acıyan, merhametli.

(1) Alimallah; Bir konuda söylenen bir sözün doğruluğuna karşıdaki kişiyi inandırmak için kullanılan Arapça; “Bilici olan Tanrıdır” anlamına gelen, “Doğru söylüyorum, inan ki doğru!” anlamında söz.

Amenna; Genelde peşine “ve saddakna” kelimesi eklenerek kullanılan Arapça bir deyim olup, asıl anlamı “İman ettim, tasdik ettimdir.  Türkçemizde “Mutlaka öyledir, doğru, diyecek bir şey yok, kabul ettim, inandım, anladım!” şeklinde onaylama sözü olarak kullanılmaktadır.

Bark; Ev, mülk, aile, çoluk-çocuk anlamlarında “Ev-bark” bileşik sözünde geçen anlamsız kelime.

Cayırtı; Şiddetli gürültü, yanma, yırtılma sesi.

CV; Curriculum Vitae kelimelerinin baş harfleri. İş başvurusunda bulunan birinin eğitim, deneyim ve tecrübelerinin gösterildiği belge.

Hazımsızlık; Hazmedememe durumu. Kimi durumlara katlanamama. Sindirim sisteminin besinleri iyi sindirememesi, sindirimin yolunda olmaması durumu.

Himmet; Yardım, kayırma, iyi davranma. Çalışma, emek, gayret, lütuf, kalp isteğiyle gösterilen gayret, çaba, kutsal sayılan bir kişi tarafından yapılan etki. Meyil, arzu, istek, azim, niyet.

Kasko (Sigortası); Taşıtların uğrayacakları kazadan doğacak zararların tamamının karşılanması için yapılan bir sigorta türü.

Kelli; Sonra. Bir kısım sözlerin ardı sıra geldiğinde sözlerden birincisini zorlayıcısı anlamında bir söz.

Mabut; Kendisine tapılan varlık, tapacak, tanrı, ilâh.

Matah; İnsan, mal, eşya için küçümseme yollu söylenen bir söz.

Minnet; Yapılan bir iyiliğe karşı kendini borçlu sayma. Teşekkür etme. Gönül borcu. Müdana.

Müdana;  Minnet.

Müneccimlik; Yıldız falcılığı. Yıldızların durumundan ve hareketlerinden anlam çıkararak falcılık yapma.

Müşkülpesent; Güç beğenir. Güç beğenen, memnun edilmesi zor olan. Bir işi yapmamak için türlü bahaneler uyduran.

Pepelik; Pepe olma durumu. Konuşmada doğru olan seslerin yerine, alışkanlıkla ilişkisi olmayan sesleri kullanma (Pepe; Dudak sesleriyle başlayan kelimelerin ilk seslerini güçlükle söyleyen ve bir kaç kez tekrarladıktan sonra arkasını getirebilen).

S.O.S.; Mors Alfabesinde üç nokta, bir çizgi, üç nokta olarak,  ses olarak üç kısa, üç uzun, üç kısa ses olarak belirtilen durum SOS olarak bilinen imdat, ya da yardım dileği çağrısının işaretidir.

Sabotaj; Baltalama. Bilinçli ve kasıtlı olarak bir işi veya bir durumu bozarak zarara yol açan harekette bulunma, sabote etme.

Salinas; Romanya’da tuz yoğunluğunun olduğu bir kent ismi olup, tuz anlamında kelimedir. Ayrıca, Amerika, Brezilya ve Küba’da şehir olarak vardır.

Şantaj; Bir kimseyi, istemediği bir davranışa zorlamak amacıyla, elverişli bir durumu kötüye kullanarak onu baskı altına alma, para sızdırmak ya da çıkar sağlamak amacıyla kendiyle ilgili lekeleyici, kötüleyici, gözden düşürücü bir bilgiyi açıklamak, yaymak tehdidiyle korkutmak.

Tiran; Acımasız, gaddar, despot. Eski Yunan’da siyasal gücü zorla ele geçiren, onu kötüye kullanan kimse. Türk kukla tiyatrosunda kötü adam tipi.

Zaaf; Düşkünlük, dayanamama, istenç zayıflığı.

Zibidi; Gülünç olacak derecede kısa ve dar giyinmiş olan, yersiz ve zamansız davranışları olan.

(2) Afeti Devran; Döneminin en güzel kadını.

Akıl Fukarası; Akıl konusunda zafiyetleri, kusurları olmak, aklını kullanmakta sıkıntıları olan.

Alavere-Dalavere; Yalan-dolan, dolap, düzen (Genelde Kürt Memet nöbete şeklinde kullanılır)

Apsis-Ordinat; Yatay ve dikey düzlem olarak matematik terimi.

Boş Gezenin, Boş Kalfası; Yapacak işi olmayıp vaktini sağda-solda boşuna harcayan, ya da harcamaya meyilli olan (boş gezen) insanlar için kullanılan bir halk deyimidir. Bir bakıma aylak, avare.

Çat Kapı; Aniden, beklenmedik bir anda.

Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar.  Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak.

Eften Püften; Baştan savma yapılmış, dayanaksız, dayanıksız, derme çatma, çürük, değersiz.

Ehven-i Şer; Doğru söylenmesi gereken söz; “ehven-üs-şer” iki şıklı yanlış, hata, zarar, ya da kötülükten daha az olanını seçmek anlamında Arapça bir deyimdir.

Gaipten Haber Alma; Görünmez, bilinmez, gizli âlemden, kâinattan haber alma. Nerede, ne durumda bulunduğu bilinmeyen, göz önünde olmayan, hazır bulunmayan, yitik, kayıp.

Gak-Guk; Etmek, eklentisi ile bir şeyi söylemekten çekinmek, kekelemek, kaba anlamda dolambaçlı bir şekilde söylemek olmakla beraber, yöresel bir terim olarak yiyecek-içecek, ikram edilecek şeyler anlamlarında kullanılmaktadır. Yanlış aklımda kalmadıysa bir masalda; Keloğlan Zümrüdü Anka Kuşunun sırtına binip Kaf Dağına doğru prensesini devden kurtarmak için yola çıkıyordu. Eee! Yol ve yolculuk uzundu tabii. Keloğlan heybesine yiyecek ve su koymuştu ve Zümrüdü Anka Kuşu “Gak!” dedikçe yiyecek, “Guk!” dedikçe de su veriyordu. Sanırım yöreme, yöresel bir terim olarak bu sebepten yerleşmiş olsa gerek!

Ivır-Zıvır; Küçük, önemsiz.

Nutkun Tutulması (Nutkun Kuruması); Korku, heyecan, öfke gibi nedenlerle bir şey söyleyemez duruma gelmek.

Pi Sayısı; Çember çevresi uzunluğunun çap uzunluğuna bölünmesi ile elde edilen sayı (yaklaşık; 3, 1416... aslı sonsuza kadar uzayan bir dizidir).

Zıkkımın Peki; Kızgınlık anında söylenen zehrin özü anlamında bir söz.

(3) Ağzı Açık Ayran Delisi (Gibi Bakmak); Yeni gördüğü her şeye alık alık bakan, anlamsız bir hayranlıkla seyredip şaşıran, basit şeyleri bile aval aval izleyen, amaçsız, serseri bir şekilde, ne yaptığı belli olmaz bir şekilde dolaşmak, çevreye aptalca ve hayranlıkla bakmak  (bu durumda ağız açık, dil de hafifçe dışarıya doğru çıkıktır).

Aheste Davranmak; Ağır, yavaş davranmak (Aheste; Ağır, yavaş).

Dalaşmak; Ağız kavgası etmek. Köpeklerin birbiriyle boğuşup, birbirini ısırması olayı.

Elleşmek; Birine dokunacak söz söylemek. Elle dokunmak. El sıkarak selâmlaşmak. El ile itişerek şakalaşmak. Yardımlaşmak. Birbirinin elini tutarak güç denemesi yapmak.

Eşekten (Eşşekten) Düşmüş Karpuza Dönmek; Kötü bir duruma düşmek. Çok şaşırmak, hayrete düşmek, donup kalmak.

Fişeklemek; Kışkırtmak.

İllet Olmak; Çok sinirlenmek, çok kızmak.

Kapağı Atmak; Sıkıntılı bir yerden kurtulup rahat edeceği bir yere kavuşmak, uygun bir yere yerleşmek, işe girmek.

Savuşturmak; Geçiştirmek, atlatmak.

Şoke Olmak; Şaşırmak, şaşakalmak, hoşa gitmeyecek bir şeyle karşılaşmak, şaşkına dönmek.

(4) Uzanılamayan Üzüme Koruk Demek; Genelde; “Tilki uzanamadığı üzüme…” şeklinde bir deyiş. Tilki her ne kadar etobursa da demek istediğim imkânsızın, imkânsızlığı anlamında. Kişinin başaramadığı bir şey için mazeret bulması anlamındadır. (Benzeri deyim; Ayı ulaşamadığı armuda ahlat, Kedi erişemediği (ulaşamadığı, uzanamadığı) ciğere “Mundar! (‘Pis, kirli’ anlamlarında)” dermiş! Aç tavuk kendini darı ambarında görürmüş! Uyuz keçi oluktan su içermiş! Yılan kendi eğriliğini bilmez, deveye “boynun eğri” dermiş! Keçinin sevmediği ot burnunun dibinde, yılanın sevmediği ot yuvasının başında bitermiş!) deyime yakışan sözler olabilir. Hepsi mazeret uydurma anlamlarında olup tilki ve kedinin farklı anlamlarda yarıştığı bellidir.

(5) Deve Kuşu Gibi Sinmek (Devekuşu Gibi Başını Kuma Sokmak, Devekuşu Taklidi); Bir tehlike, bir olay karşısında duyarlı olmamak, gerekli tepkiyi göstermemek, gerçekleri görmezden gelmek, sorun yokmuş gibi davranmak. Kendini aldatarak başkalarını aldattığını sanmak. Aslında bu benzetme yanlıştır. Uçamadığı için yüksek yer avantajı olmayan devekuşu oldukça büyük olan yumurtalarını tehlikelerden uzak güvenli bir şekilde sığ delikler içine kuma saklar. Gerek baba ve gerekse ana devekuşu yumurtaların güvenliğini, hava almalarını temin ve kontrol, yumurtalarının aynı yerde ters-türs etmek şeklinde yerlerini değiştirmek için belirli periyotlarda başlarını kuma sokarlar. Yoksa sandığımız anlamda bir hareketleri yoktur.

(6) Fransız Kalmak; Türkçemizde; “Bir konuyu gerektiği gibi bilmemek, özellikle de konunun özüne inmemiş olmak, ilgilenmemek, önem vermemek, hatta soğuk davranmak” gibi anlamları kapsar. Tamamen ilgisiz ve bilgisiz olmaktan farklı bir deyiştir.

(7) Eğer hayal edebilir ve hayallerinin esiri olmazsan… “EĞER” Rudyard KIPLING

İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar… “DENİZİN TÜRKÜSÜ” Yahya Kemal BEYATLI (Şiirin en anlamlı en son dizesi).

(8) Ne mektup geliyor, ne haber senden… Güftesi; Halit ÇELİKOĞLU’na, Bestesi; Yusuf NALKESEN’e ait Uşşak Makamında Türk Sanat Müziği eseri.

(9) Eğer birileri seni geleceğinde görmüyorsa, onları geçmişte bırakmanın vakti gelmiş demektir… Elif ŞAFAK

Eğer birini seviyorsan, serbest bırak… Dönerse senindir, beklediğin üzere. Dönmezse zaten hiç senin olmamıştır. ALINTI

(10) Ne doğan güne hükmüm geçer, Ne halden anlayan bulunur… şeklinde Cahit Sıtkı TARANCI’nın “Gün Eksilmesin Penceremden” isimli şiirinin başlangıcıdır. Şiir Münir Nurettin SELÇUK tarafından Türk Sanat Müziği eseri olarak Mahur Makamında bestelenmiştir.

(11) Hani gözler vardır, sözleri anlatır, hani sözler vardır, gözleri anlatır, bir de aşk vardır seni anlatır. ALINTI

(12) Ekmek Kırığı Masalı; Hansel ve Gretel Masalı. Grim Kardeşler ve onlardan önce Giambatista Basile tarafından uyarlanan  Alman kökenli bir masal.

(13) Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yeteceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek. Başkalarının kusur ve yanlışlarını istihzalı bir şekilde yüzüne vurmamak gerekliliği. Mevlânâ Celâleddîn-i Rumî’ ye sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye. Şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”

(14) Güzelliğin on par’etmez, bu bendeki aşk olmasa, Eğlenecek yer bulaman, gönlümdeki köşk olmasa… diyen Âşık Veysel’i hatırlamamak mümkün mü?

(15) Seninle bir dakika, umutlandırıyor beni… Semiha YANKI’nın 1975 Eurovision Şarkı Yarışmasında memleketimizi temsil ettiği şarkı olup, maalesef o yarışmada aldığı 3 puanla sonuncu olmuştu.

(16) Akşam oldu, hüzünlendim, ben yine… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Semahat ÖZDENSES’e ait olan bu eser Uşşak Makamındadır ve yorumunu en iyi şekilde yapan da aynı sanatkârdır.

Seyyah oldum şu âlemi gezerim, Bir dost bulamadım gün akşam oldu. Kendi efkârımla okur yazarım, Bir dost bulamadım gün akşam oldu.  Kul HİMMET

(17) EK 11 505; Bu uydurma bir plâka şekli benzeri olmayan. EK; ad ve soyadımın ilk harfleri, 11 Bilecik ilinin plâka numarası, 505 ise dijital görünümde SOS alarmı olarak yorumlanabilir.

(18) Güzel Bakmak Sevap; Asıldır. “Güzele bakmak sevap!” yanlış, değiştirilmiş halidir.

Sana Benim Gözümle Bakan Gözler Kör Olsun!  Faruk Nafiz ÇAMLIBEL’e ait “Sakın bir söz söyleme” diye başlayan KISKANÇ isimli şiirinin bir dizesi olup, bestesi de yapılmıştır.

(19) Uzanıp da bir ağacın altına, yine yaşadım yalnızlığımı, ne çare anlatamadım kimseye, sevgiden ışıktan anladığımı. “NE YAPARSIN?” Yüksel ERKEKLİ

(20) Yalan, yalan seni sevmediğim yalan… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziğinin Güfte ve Bestesi; Selâmi ŞAHİN’e ait olup Muhayyer Kürdi Makamındadır. “Sen yoksan her şey eksik, sen varsan her şey tamam!” bir bölümüdür.

(21) Gideceğin yere beni de götür… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Halil SOYUER’e, Bestesi; İbrahim ÖZORAL’a ait olup eser Muhayyerkürdî Makamındadır. (Bestede şiirin yalnız ilk iki kıtası olup son kıta, beste içinde yer almamaktadır.)