Dar sokakta, bastonuna dayanarak da olsa sekerek yürüyen yaşlı adamın oldukçanın üstünde dertli olduğu her halinden anlaşılıyordu. Düşünceliydi de…
Düşündüğü geçmişi olsa gerekti, neresinde olduğunu kendisinin bile bilemediği, muhtemelen. Uzak geçmiş, aklından hiç silinmeyen, silinmesi mümkün olmayan ve yakın geçmiş…
Yaşamının son demlerine ulaştığı düşüncesindeydi, yaşlanmadan ihtiyarlamış olan adam(1). Geçkin değildi çünkü yaşı. Ellileri aşmış, altmışlara merdiven dayamaya oldukça vakti olan bir yaşlıydı. Görüldüğü, istenildiği ve istediği gibi görünen…
Şöyle bir geriye rastlandı mazisinde, sokaktaki direğe rastlanarak, dinlenir gibi, gözlerini kısarak. Geçmesini istediği zaman çabuk geçmişti, ama ihtiyaç duyduğu, şu anlarda geçmesini istediği zaman geçmek bilmiyordu bir türlü. Uzağında olup da yakın geçmişini canlandırmaya çalıştı gözlerinde.
Genç denilecek bir yaşta, hatta metazori(2) denilecek bir tavırla evlendirilmişti, ailesi tarafından sözüm ona unutması gerekenleri unutması için. Oysa Zülfikâr(3), ya da Themis Adalet Tanrıçasının(3) elindeki veyahut da Samuray Kılıçlarla(3) kazınmış, aslı “Aşk” olan bir yazı silinebilir miydi?
O günlerinde genç olan bugünkü yaşlı adam, belki kendi ailesinin özençleri, belki de eş-dost destekleri ile;
“Kız evde kalmasın, oğlanın başı bağlansın, hayallere dalmasın, olmayacak duaya ‘Âmin!’ demesin!” gerçek anlamında baş göz olması tavrıyla hapsedilmişti gelin evine!
Oysa kim kendisine “Âmin!” demeyi yasaklayabilirdi ki, hayallerinde, rüyalarında, düşüncelerinde? Kanında her neyse alyuvar, akyuvar, hemoglobin, kemiklerinde ilik, beyninin tüm hücreleri, kalbinin her bir köşesi, her atımındaki sesi, gönlünün ucu-bucağı olmayan her yeri, yaşamının gayesi, göz açıp gördüğü, “Yaşıyorum!” diye iddia ettiği idi O, ilk, tek ve son göz ağrısı(4), unutmadığı, unutamayacağı.
Çocuğu yoktu yaşlı, bastonuna dayanarak, sekerek yürüyen ve bir elektrik direğine yaslanarak dünlerini gözlerinin önünden geçirmeye çalışan yaşlı adamın.
Hipokrat Yemini etmiş(!) aile doktoru, uzun süre bekledikleri, normal bir cinsel yaşamları olmasına rağmen bebeklerinin olmaması dolaysıyla; “Kusurlu olanın “fan-fin-fon(4)“ şeklindeki bir kısım tıbbi terimlerle kendisi olduğunu belirtmiş ve çocuklarının olamayacağının âdeta müjdesini verir gibi bir tavır sergilemişti!
Yanlış olmasına yanlıştı, yüzüne çarpar gibi, ancak tıp öyle demişse gücenecek bir durum yoktu yaşama. Ancak doktorun da bu durumu söylemesinin bir âdâbı(2) olması gerekmez miydi?
Gene de yaşlı adam, karısına yönelmiş ve açık açık;
“Kusur bendeymiş, her ne denirse densin, kendi bildiğim kelimeyle; ‘Erkek değilim! Hadımım! Eğer bebeğinin olmasını istiyorsan, gönlünde yaşattığın, ya da yaşatmak istediğin biri varsa ayrılalım. Benim yüzümden meyvesiz bir ağaç gibi eksilme yeryüzünden!” dediğinde;
“Ben gözümü seninle açtım, ‘Erkeğim, kocam, bir ömrü paylaşacağım bir tanem!’ dedim. Anca beraber, kanca beraber, ömrümüz tükenene kadar!” demişti.
Monoton geçen günlerin birinde ve hiç umulmadık bir zamanda, aniden, belki de hiç anlaşılamayacak bir şekilde, belki de kalp krizi ile yitirivermişti karısını yaşlı adam. Bir nefeste, ne önce, ne sonraya kalmaksızın(5)…
Yaşlı adam, ne kadar çok seveni olduğunu o gün anlamıştı;
“Başın sağ olsun!” ve akabinde, hatta anında; “Allaha ısmarladık!”
Ölenle ölünmüyordu ki! Üstelik ölen için hava hoştu, olan arkasında kalana idi, hele ki kandırıldığını bilmiyorsa, aklından bile geçirmeyip Hipokrat Yemini eden “Doktor” dediğine inanmışsa…
Kimse onun yalnızlığını çekme derdini düşünmemişti. Kurulu da olsa düzen yalnızlığıyla devam ediyordu. Ellili yaşlardan sonra kendine yetmeği öğrenmişti. Karnını doyurmayı, bulaşık-çamaşır yıkamayı, temizlik yapmayı tek başına beceriyordu, sıkıntısı o kadar yıllar geçmesine rağmen sızısı geçmeyen ve hatırasını bir dert olarak değil, bir sevgi eseri gibi sevdiği insanın babasının azmi(!) ile yüklendiği bacağının özrü ve onunla beraber onun önünde gönlündeki yeri idi.
Ömrünü tüketmek, harcamak için geçirdiği süre? Bilmiyordu. Sadece “Sene-i devriye(4), mevlit(6) okutacağız, buyur, gel!” denen bir anons ulaşmıştı kendine. Düne kadar aramayanların, bugüne davetleri hiç de ilgilendirmemişti kendini.
Dün ve dünlerde zaten yoktular, bugün olsalar ne yazardı ki? Tümü; okunacak bir iki parça Kur’an Suresi, bir de Süleyman Çelebi’den iki dize değil miydi, duygu sömürüsüyle(4) yüklü, toz şeker, tuz, pirinç ve bir bardak su katkılı? Onlara kalsındı, hatta dünya bile.
Düşünmesi yetmişti kendine, yetmeyeceğine inansa da, kalbinin de, beyninin de tüm gözeneklerinde olup da, hâlâ yaşamakta ıstırap çektiği görüntü için. Bir resim, bir papatya, bir satır yazı yoktu, bir imamın şahitliği dışında. O da yoktu. Sadece üleşilmiş bedenler vardı, o nedenle yasaklar konmuş, uzaklaştırılmış ve…
Ve…
Mola verdi yaşlı adam düşüncelerine, çevresinden kendine bakıp da “İyi niyetli sözler(!)” söyleyenlerin olup olmadığını merak edip iki tarafına bakınarak, o tek araba geçişi için uygun sokakta yürümeye devam etme arzusunu yaşadı…
Dar sokakta karşı karşıya kaldıkları yabancı plakalı araba, kendisini geçtikten biraz sonra durmuş ve gerisin geriye hafifçe de olsa bastonla sekerek yürümeye çalışan yaşlı adamın yanına gelmişti.
Tam yanında durduktan sonra, önce arka cam hizasından, adını işitmişti, yılların özlemi gibi, gönlünden, yüreğinden, kulaklarından asla eksilmeyen, ancak cismini göremediği;
“Feyzullah!”
Sonra ön kapı açılmış, bir genç kız bu kere cismiyle ve aynı özlemle kucaklamış, hatta öpücüklerle boğmaya çalışırmış gibi sarılmış, iki tarafa sallamıştı onu, inanmasının ve ne olduğunu bilmesinin mümkün olamadığı bir şekilde.
“Feyzullah Babam!”
Sonra o genç kız arka sağ kapıyı açıp o taraftaki koltuğa oturtmaya çalışmıştı yaşlı adamı, direnmesine imkân bırakmaksızın.
Miyop, hipermetrop, astigmat yüklü gözleri, birden alışamamıştı arabanın iç karanlığına.
Daha da sonra kucağında o bebekle yaşlı kadını gördü, gözleri alışınca ortama ve yılların birikimi ile avazı çıktığı kadar bağırmak(7) isterken, tek hece döküldü dudaklarından, sorarcasına sessize yakın;
“Sen?”
“Evet, ben Feyzullah! Benim; Feyzullah Koçaş!”
“Dur, bir dakika! Anlamadım!”
“Durdum, bir dakika! Anlatacağım! Önce nasılsın? Gökte ararken yerde buldum(7) seni, seneler senelerce aradıktan sonra…”
Öndeki genç kız karıştı söze;
“Aklım erdikten sonra ben de, hatta eşim de. Yurtdışından her izinli gelişimizde günler ve günlerce babacığım!”
“Babacığım?”
“Evet! Fevziye, kızımız Feyzullah!”
“Nasıl yani?”
“Kısaca mı, uzun uzun mu anlatayım istersin?”
“Hemen ve kısa! Hem mutlu, hem düşünceli, hem de sana kendimden çok inanırım, gerçeğin gerçek olması nedeniyle, ancak senin dışındaki herkese kin dolu!”
“Sevgiliydik hani, babam bilip, öğrenip de beni yurt dışına göndermeden evvel? İmamdan istedik nikâhımızı ve beraber olduk, hatırında. Yurt dışında doğurdum Fevziye’yi. Kızımız; bizim kızımız Fevziye. Kucağımdaki de torunumuz!”
“Zihnim karışık, bilip bu kadar öğrendiğim bana yeter. Arabayı bir kenara çek kızım. Doyasıya mümkün değil, ölesiye, yılların bilgisiz özlemiyle kucaklayayım sizleri ve yaşamaya başlayayım yeniden…
Tanrıya şükranlarımı ileteyim bu tesadüf için, ölmeden önce bana bu mutluluğu yaşattığı için. Zihnimdeki inanmamam gerektiği halde o zamanlar nasıl inandıklarımı sorgulamayı istediklerimi erteliyorum!”
Zihninden geçenleri sorgulamayı, hem kimden sorgulaması gerektiğini bilmeksizin gerçekten erteleme gayreti yaşadı yaşlı adam. Duran arabadan indiğinde gözlerindekiler, sadece yaşlar değildi, düpedüz hıçkırıklarla, selle-sümük(4) burnunu çekerek ağlayıştı.
Meraklı gözlere aldırmaksızın kızına sarılmış, sağa-sola sarkaç gibi sallarken, neresi rastlarsa rastlasın kokluyor, öpüyor, öpüyordu.
Anneanne indi arabadan, bebeği kızına verdi, bir an baktılar birbirine ve aynı seremoni başladı, bitmesin istercesine…
Bebek ertelenmesine, ya da önem verilmemiş olmasına gücenir gibi ağlamaya başlamıştı. Yaşlı adam hiç tecrübesi, bilgisi, birikimi olmaksızın, yılların baba-dede şefkat ve birikimini biliyormuş gibi bebeği almıştı anne kucağından.
Ve bebek aynı dedenin hissettiği, yılların özlemi gibi ağlamasını kesmiş, şimbil şimbil(7) ve tanıyormuş gibi yaşlı adama bakmaya başlamıştı.
“Yalnızım, hiç kimsem yok! Anne, baba, kardeş, akraba, eş, dost, cisim olarak belki ‘He!’ gibi, vicdan(2), huzur, uzanan eller gibi mi? ‘I-ıh!’ Ömrümü tüketmekle meşguldüm, şimdi ömrüme ihtiyaç duyuyorum. Alın, götürün beni istediğiniz yerlere ve anlat Ferhunde; bensizliğini…
Ben de sana anlatmaya çalışayım, sensizliğin beni ne hale getirdiğini, mecburiyetlerimi, çevremin, anne, baba, dünürler, eşim ve hatta doktor olanların bana yalanlarını, yanlışlarını ve beni aldatışlarını...”
Nefes almak ister gibisine durakladı bir süre Feyzullah;
“Şimdi sizlerle karşılaştığımda, bilip-öğrendiklerime göre, benim öncemde gidenlerin hiçbirini rahmetle anmak içimden geçmiyor, ama bu bana yakışmaz. Buna mukabil yitirdiğim zamanı sorgulamak da hakkım. Ancak, önce dinleyeyim seni, sizi, tek bir anı bile unutmaksızın anlatın bana, yaşadıklarınızı…”
“Nereden başlamam gerektiğini bilemiyorum! En iyisi evde çay demlenirken üç nesil doymaksızın, doyunmaksızın, özlemi tüketmeyerek, tüketmemek gayretini bilerek yaşayalım, çekinmeden hem umursamaksızın!”
Yaşlı kadın, dikiz aynasından kızının görebileceğini umursamaksızın, ancak bebeği incitmemeye dikkat ederek yaşlı adamın kollarını mıncıklıyor(7), kulunçlarını kırar(7) gibi yaparken, doyumsuzca ve neresi rastlarsa rastlasın kokluyor, öpüyor, öpmeye çalışıyordu.
Öylesine özlem doluydu ki, eve kadar beklemeyi, sabretmeyi aklının ucundan bile geçiremiyordu.
Ferhunde, otuz-otuz beş yıla sığdırma imkânı bulamadığı yaşamının bundan sonraki her anını, fasılasız, ayrılmaksızın yaşamak dileğinde gibiydi. Bilgisi yoktu Feyzullah hakkında.
Ama o, başlangıçta nasıl ki kendinindiyse, şimdi de iki dünya bir araya gelse(4) bile yine kendinindi, her ne olursa olsun, yemin etse başı ağrımazdı asla, “Üf!” bile dememe mecburiyetlerini(8), zorlama, hatta hapis gibi baba zoruyla yitirdiği seneler yeterliydi kendisi için.
Feyzullah yalnızlığının kahrında, sevdiği insana kavuşmanın mutluluğunda, vefat eden karısının ve Hipokrat’a karşı verdiği sözü tutmayan nerede olduğunu bilmediği doktorun, kendini kusurlu ilân eden yalanlarıyla kendisine hesap verilmemesinin hüznünü yaşıyordu.
İki-üç kelime, belki tamamen kurgu, geçmişte çocuğu olup da, sonrasında olmamasını, kusurun kendinde değil, karşısındakinde olduğunu nasıl ispatlayabilirdi ki, hem ne işe yarayacaktı, ölen öldükten ve boşa tüketilmiş zamandan sonra?
Önemli olan şu andan sonrasını yaşamaktı.
O koku, o tebessüm, o kucaklayış, sevgi, el ele, yan yana, göz göze, diz dize, musikilerle, onun, evlât ve torununun sesleriyle.
Ve yaşamda gecikmemişse, yaşamak arzusu dolu olarak geçirmek için umutlu olacağı belki de diğer torunlarını kucaklamak arzusuydu. Hatta nine-dede-torun(lar) kırlarda, oyun parklarında gezip-dolaşmak…
Ölülerin arkasından kötü konuşulmazmış, ama boş, bomboş geçen otuz-otuz beş yılın hesabı da ahrete mi bırakılmalıydı? Hayıflandı(7) Feyzullah, içine sindirmek istercesine saçlarını kokladı yaşamı içindeki tek sevdiğinin, sevgilisinin özlemle, defalarca, kerelerce, onsuzluğunu, yoksulluğunu, yokluğunu var edemeyeceğini bile bile…
Fevziye çay demleye giderken, yan yana oturdular kanepeye.
“Ben mi başlayayım, sen mi başlarsın Feyzullah, bizi ayıranlara kahretmeden? Ne de olsa Tanrı huzurunda bir ve beraber olmamızı bize yasaklayanlar, aşkımızın doğruluğunu ve doluluğunu yaşayacağımız ömrümüzden yıllarımızı eksiltenlerin hepsi ahrette bu çilemizin kefaretini(2) mutlaka ödeyeceklerdir. Ömrümüzün bir demi hariç o günden bugüne olan zamanımızı çalıp yok etmelerinin, bizi eksiltmelerinin Tanrı huzurunda değerlendirileceğine inanıyorum!”
“En az benim kadar kahırlısın sen de. Benim yaşamım intikam arzulayan bir vahşet, otuz-otuz beş yıl içine sığdırılmaya çalışılan. Ama önce sen anlat!”
Ferhunde anlatmaya başladı, anlatmaya çalışarak;
“Gözümü açtığımda, ilk gördüğüm, tapındığım, sahibim dediğim sendin. Babamın ve onu yanlış olarak desteklediğine, tetiklediğine, yönlendirdiğine inandığım annemin yanlış tutum ve davranışlarıyla seninle birlikteliğimi engellemek için çeşitli yasaklar kondu yaşamıma.
Kapıların kilitlenmesi, gözcülük, hatta köstek(2), pranga denilebilecek şekilde ayaklarıma zincirlerin bağlanması…
Yaşamım yatak olarak da kullandığım kanepe, mutfak, lâvabo ve televizyon seyri arasına sıkıştırılmış olarak ilerliyordu. Cep telefonu hak getire(4), ev telefonu erişemeyeceğim kadar uzak.
Genç kızdım, övünmek gibi kastım yok, ama akıllı ve anne olmak için arzuluydum. ‘Hasta oldum(37) anne! Yıka beni!’ dedim.
‘Daha on-on beş gün önce hasta olmamış mıydın sen?’
‘Anne! Hayatıma müdahale ediyor, yasaklar koyuyorsunuz, bağlıyorsunuz mahkûm gibi. Hiç olmazsa Tanrının bu eylemi için yasaklar uygulamayın. Neredeyse bir ay geçti o günden bu güne!’
‘O zaman git, kendin yıkan!’
İkindi ezanına çeyrek vardı. İçten pazarlıklı gibi çok şeyi hazırlamıştım beynimde. Olacaktı, olması gerekliydi, annemi-babamı bir şekilde yola getirmeyi, bizi birbirimize bağışlamalarını sağlayacağımı düşünmüştüm. Heyhat! Yanılacağımı aklımın ucundan bile geçirmemiştim.
‘Ama böyle nasıl?’
‘Dölek duracağına(7) söz verirsen, zinciri boşaltayım!’
Ana yüreği, kıyamamıştı gene de bana. Söz vermedim, geçiştirdim.
İkide bir kontrole geliyordu annem, kapıdan seslenerek. Kadın-kadına söylemem gerekenleri söylüyordum.
Musluklar açık şarkı söylüyordum, anneme göre mutluluk, bana göre hüzün dolu.
Ezan okundu, giyindim acele. Zamanı oldukça iyi hesaplamıştım. Babam camideydi, annemin de namaza durmasını bekledim, artık abdesti var mıydı, yoksa diğer lâvaboda mı almıştı, bilmiyordum, hem beni alâkadar etmiyordu da.
Benim bir an önce koşmam, hatta uçmam, sana kavuşmam önemliydi, çünkü sensizliğe dayanamıyordum. Allah huzurunda senin olacaktım, tek şansım buydu, özellikle bu şekilde babamın direncini kıracağıma inanıyordum.
Bunları sen de biliyorsun, başlangıcımız olarak. Gene de devam edeyim, şu ana kadar yaşadıklarımı tam olarak bilmeyen Fevziye de bilsin yaşadıklarımızı.”
Fevziye saplantı yapmak istercesine kendinin ve oğlunun Nüfus Kâğıtlarıyla geldi yanlarına;
“Babacığım, bu iki Nüfus Kâğıdında da siz varsınız. Baba ve dede adı olarak… Tek eksik; size hiçbir şekilde ulaşamadığımız için kütük kaydında annemin üzerinde kayıtlı olmamdı.”
“Devam ediyorum; anne olma zamanındaydım, tek konu Tanrı huzuruna çıkmak ve seni ikna etmemdi Feyzullah!
Cami imamının, hocanın evine koştuk; ‘Evlendir bizi!’ dedik, yalvarıp yakarmamıza bakmadan nazlanmadı, sorun çıkarmadı, evlendirdi bizi ve hemen bağ evine koştuk beraber.”
Fevziye’ye döndü;
“Hadi sen mutfağa git bakayım, ya da kulaklarını tıka, utandırma beni!” dedikten sonra devam etti;
“Benimle nasıl baş edebilirdin ki Feyzullah? Tanrının biz kadınlara bahşettiği avantajlar ve benim seni istemem yeterliydi. Ben baştan çıkarmadım seni, sen baştan çıkmaya hazırlıklıymışsın!
Baştan çıktın, senin oldum, bilmediğimiz Fevziye’nin karnıma yerleşmiş olmasıydı. Bilmesek de, artık lâmı-cimi yok(4) babam rıza gösterir diye düşünüyordum. Safsata! Yanılmışım!
İkimiz de kirliydik, ancak giyinebilmiştik, evlerimize gidip, kirlerimizi akıtıp temizlendikten sonra her şeyi anlatacaktık! İmkân kalmadı! Babam tahmin etmişti nerede olabileceğimizi.
Hışımla geldi, kapıyı kırarcasına açtı, daha iyice toparlanamadan, böyle bir imkânı yaşamaya fırsat kalmadan. Yerdeki boş torbalar üzerindeki kanları görünce çılgına döndü;
‘Bunu da mı yapacaktın? Bunu da mı görecektim? Bu da mı gelecekti başıma?’
Ağzından yanardağ kraterinden çıkan lâvlar gibi püskürüyordu eklediği sözler, başımızın eğikliği ve sessizliğimizde.
Gözüne bel küreği(4) ilişmişti babamın;
‘Yapma! Etme!’ deyinceye kadar o kürekten nasibini aldın Feyzullah, gıkın çıkmadı(7), iki büklüm oldun, ama o darbenin seni bu yıllara kadar böyle topallatacağı hiç aklıma gelmemişti.
Sana el uzatmama imkân bırakmaksızın elimi-kolumu-ayağımı söylene-söylene bağlayan babam küfe taşıyormuş gibi beni sırtına aldı ve eve götürdü.
Yol boyunca kulağıma eriştirmeye gayret ettiği şekilde söylenmeye devam ediyordu. Eve ulaştığımızda boks, karate ya da kick boks antrenmanı yapıyormuş gibi faul yapma endişesi olmaksızın, tüm teknikleri deneyerek(!) ve sakınmaksızın ardı ardına, peş peşe, sözlerini destekleyerek darbeledi bedenimi.
Bu durumda gücüme giden(7), annemin ‘Oh olsun!’ der gibi arenada elindeki kılıçla boğaya bakan matadorun boğayı şişlemesini bekleyen, seyirciymişçesine ‘Oley!’ çekmek ister gibi bakmasıydı.
Ağabeyim Almanya’daydı, öncesinde ailece ziyaretlerine gitmiştik, babam, annem ve ben, iki sefer, üç olmaksızın. Yani ‘Pasaportum vardı!’ demek istiyorum, her ne kadar babam “Paşaport” diyorduysa.
Dozajı, baklası(2) artırılmış zincirler, çift asma kilitler, vardiya(2) usulü 24 saat nöbetler, güneş yüzü bile görmeden senden ayrılış…
Bir tek uçağın içinde kelepçesizdim. Yüzümün, gözümüm dağınıklığı geçmemiş, gözetim altında bir diğer dünyaya yöneltilmiştim, babamdan sonra ağabeyimden alacağım darbeleri düşünmeksizin ve bu esaretin babamın ölümüne kadar süreceğini bilmeksizin.
Pasaportuma, Nüfus Kâğıdıma el konmuştu, üstelik babam;
‘Gerekirse istersiniz!’ diyerek her ikisini de gerekmediği için olsa gerek, ölünceye kadar kendinde muhafaza etmişti.
Almanya’da aynı kontrol şartlarıyla göz ve ev hapsinde olmama rağmen günden güne şişmanlamam, karnımın büyümesi göze batar olmuştu. Sen içimdeydin Feyzullah, sen bendeydin Fevziye.
Seni öldürmek, yok etmek istediler kızım. Direndim, gücümü senden alarak. Başarılı olamamıştı ailem. Nüfus Kâğıdımı, pasaportumu gönderdi babam, iade edilmek kaydıyla, sırf kızımız Fevziye’nin nüfus kaydı için.
Babam öldüğünde cenazeye gelirken ilk defa nefes aldığımı hissediyordum, bir pilotla pasaportum ve Nüfus Kâğıdım bana ulaştığında.
Göremedim seni bir daha, babamın cenazesine geldiğimde aramama rağmen…”
Durakladı bir süre Ferhunde, sanki bazı gereksiz bilgileri aktarmaktan çekinir gibi ve otuz-otuz beş yıllık süreyi birden atlamak istercesine devam etme gayreti yaşadı;
“Doğdun, büyüdün, seni kabullenmeyen dedeni gördün Fevziye, seni görmeye geldiğinde. Her şeye rağmen onun vefatında gözyaşı döktün…”
Duraklama gayretini esirgedi yeniden;
“Benim gibi mahzunluk yaşamaman için gönlündekine kavuşmanı istekle destekledim, torunumuza kavuştum, oysa Feyzullah’ın Feyzullah Koçaş’tan haberi yoktu biraz evveline kadar.
Sevgili kızım, bu biraz evvelinde sen babana, ben sevdiğime, torunum da dedesine kavuştu, bu mutlu tesadüfle. Öncelikle Tanrıma sonra sana şükran borçluyum kızım.”
Ya yıllarca kurguladıklarını, yaşadıklarını sıraya dizmeye çalışıyor yahut da unutmaması gerekenleri nasıl söylemesi gerektiğini düşünüyordu Ferhunde. Yanına gelen kızının saçlarını okşarken, yutkundu;
“Bana babandan başka kimsenin eli değmedi, bugüne değin kızım. Bir daha dünyaya gelsem, çekinmeksizin aynı yaşamı tekrarlardım, ayrılık olmaksızın ama.”
Durmak istemiyor gibiydi Ferhunde, kaçıncı çay bardağı gelip soğuyup geri gitmişti, boşalan olmuş muydu içerken? Kimse farkında değildi, birbirinin ağzına düşecekmiş gibi anlatılanlar, dinlenirken.
Bu arada Feyzullah’ı unutmamak gerekti, “Cork! Cork!” yaparak karnının açlığını, “Iğh!” gibi sesler çıkartarak altının gereğinin yapılmasını emretmişti adeta, doğal olarak şimbil şimbil iki tarafına bakmayı unutmadan.
Annesi her yönden su dâhil gereğini yapıp, bebeği güzellik uykusunu(4) tamamlamak üzere yatağına yatırıp yanlarına oturdu.
Yaşlı kadının eli, hep yaşlı adamın avuçlarındaydı, terden sırılsıklam olmasına aldırmaksızın. Bazen damarlarının zonklamasına aldırmaksızın sıkıyor, özlem dolu olarak, tek bir anın bile heba olmasına(7) rıza göstermeksizin dudaklarına götürüyor, unuttuğu bir şeyler kalmasın arzusuyla olsa gerek düşüncelerine kısıtlama getirmeme gayretini yaşıyordu.
Fevziye’nin bebeğe bakma, mutfağa yönelme gibi zorunluluklarına(!) dikkat ederek, geçmiş senelerin hırsıyla yaşlı adamı doymak bilmezcesine öpüyor, öpüyor, öpüyordu Ferhunde, Feyzullah’ın başında neresi rast gelirse…
Yaşlı adamın, anlatmaktan sakınacağı, ömrünün boşluğunu doyuramayacağı ve sebep olanlara hakkını asla helâl edemeyeceği, sıfırlanması gereken sorular vardı
Ancak mezardan karısını çıkartsa, karısından kalanları sırtlanlara parçalatsa, Hipokrat’a ihanet ve ayıp edeni arasa, bulsa, yüzüne tükürse, “Mesleğinin yüzkarası” ilân etse, karısının özrünü saklayıp, saklanıp kendisinin bugünlere kadar yoksulluğunun, hüznünün oluşmasına sebep olanlara nefretle baksa, lânetler yağdırsa, bağırsa, çağırsa ne geçerdi ki eline?
İyisi, geç gelen bir mürüvvet(7) de olsa şükredip bundan sonrasını görmek ve yaşamak olmalıydı. Mutlu olmak için yeterli vaktinin olduğuna inanıyordu, ikinci değil, ilkbaharını yaşıyor gibi, eş, evlât ve torun olarak…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Hipokrat Yemini (Bugünkü Hali); “Tıp Fakültesinden aldığım bu diplomanın bana kazandırdığı statü, hak ve yetkileri kötüye kullanmayacağıma, hayatımı insanlık hizmetlerine adayacağıma, hastalarımı memnun edeceğime, insan hayatına mutlak surette saygı göstereceğime, mesleğim dolaysıyla öğrendiğim küçük sırları saklayacağıma, hocalarıma ve meslektaşlarıma saygı ve sevgi göstereceğime dil, din, milliyet, cinsiyet, takım, ırk ve parti farklarının görevimle, vicdanım arasına girmesine izin vermeyeceğime, mesleğimi dürüstlük ve onurla yapacağıma namus ve şerefim üzerine yemin ederim.”
Bu yeminde anlayamadığım şeyler; küçük sırları açıklamamak iyi de, büyük sırları açıklamakta sakınca yok mu? İkincisi; parti farkları denirken neden mezhep farkları da dikkate alınmamıştır ki? Üçüncüsü; Anayasaya rağmen yeminler bozulabilirken, öyküde dikkate alınmak istenen bu yeminin gerçekleşme olasılığı % kaçtır?
Feyzullah; İlhamını Allah’tan alan.
Koçaş; Eski adıyla Devlet Üretme Çiftliği, şimdiki adıyla Tarım İşletmesi olan dünlerde ilçe olan bugünkü Aksaray İli sınırları içindeki devlete bağlı tarımsal amaçlı, hemen ilerisinde 3268 metre yüksekliğinde Hasandağı olan çiftlik.
Koçaş; Eskiden koçu denilen dört tekerlekli, süslü bir gezi arabasını kullanan arabacı. Osmanlı döneminde, sefer zamanı Rumeli’de toplanarak, orduda arabacılık hizmeti gören bir takım.
Ferhunde; Kutsal, kutlu, uğurlu. Mutlu, mesut. Mübarek, meymenetli.
Fevziye; Kurtuluş, zafer ve üstünlükle ilgili olan.
(1) Çok genç ölen yaşlılar olduğu gibi, ihtiyar doğanlar da vardır. İshak ALATON
İnsanı ihtiyarlatan geride bıraktığı yılların çokluğu değil, ideal yokluğudur. Yıllar cildi buruşturur, fakat idealsizlik ruhu öldürür. General Mac ARTHUR
Avrupalı dostları, acıyarak baktılar ihtiyara ve kulağına: “Hayır delikanlı!” diye fısıldadılar, “Sen biraz gelişmişsin!” Cemil MERİÇ
(2) Âdâp; Edep kelimesinin çoğulu. İyiliğe, güzelliğe yönelttiği için insanın övgüye değer güzellikler. Dinin gerekli gördüğü ve aklın güzel bulduğu bütün söz ve davranışlar ile uyulması gereken görgü kurallarını, göz önünde bulundurulması, izlenilmesi, bilinmesi gereken unsurlar…
Bakla; Zincirin parçalarından her biri.
Kefaret; İşlenmiş bir günahı Tanrı’ya bağışlatmak umuduyla verilen sadaka, ya da tutulan oruç.
Köstek; Hayvanın kaçıp gitmesine engel olmak için, iki ayağına bağlanan kısa ip, ya da zincir. Koşulan hayvanların tepmesine engel olmak için eklenen kayış.
Metazori; “Zorla” demenin alafrangası olsa gerek!
Vardiya; Nöbetleşe çalışma, posta.
Vicdan; Kişiyi kendi davranışlarıyla ilgili olarak bir yargıda bulunmaya yönelten, kişinin kendi ahlâk değerleri üzerinde dolaysız ve kendiliğinden yargılama yapmasını sağlayan, kişiye doğruyu ve iyiyi yapmayı yükleyen güç.
(3) Zülfikâr (Zülfikar); Hazreti Ali’nin kullandığı, ağzı çatallı kılıcın ismi.
Themis Adalet Tanrıçası; Bakire olup elinde kılıç tutan, gözleri bağlı, bir elinde terazi tutan evrensel hukukun simgesi bir heykeldir. (Bakirelik; bağımsızlığını, Terazi; adaleti, hakkaniyeti, Gözlerinin bağlı olması tarafsızlığının ifadesidir).
Samuray Kılıcı; Japonların “Katana” da dedikleri savaşçılara has, çok keskin kılıç.
(4) Bel Küreği; Bir çeşit yumuşak toprağı kazma, belleme özelliği de olan kürek
Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar. Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak.
Fan Fin Fon; Anlaşılmayacak şekilde yabancı bir dille, özellikle Latince konuşmak.
Güzellik Uykusu (Kestirmesi); Genellikle asıl anlamı dışında günün herhangi bir saatinde uyuklamak, ya da uyumak anlamında mecazi olarak söylenmektedir.
Hak Getire; Yoktur, bulunmaz, ne arar gibi olması gerekip de olmayan şeyler için kullanılan bir deyim.
İki Dünya (Cihan) Bir Araya Gelse; Dünyadaki bütün insanlar kalksa ve bir araya gelip engellemeye çalışsalar bile engelleyemezler anlamındadır.
İlk Göz Ağrısı; Herhangi bir şeyin ilk olması anlamını taşır. Kişinin ilk arabası ilk göz ağrısı olabilir. Ancak genel anlamda, ilk gönül yakınlığı duyulan, ilk yapılan ve ilk elde edilen şey, ilk yan yana gelinen, ilk doğan çocuk, ilk sevgili ya da ilk olan ne ise o demek olup, bu sözlerle yapılmış film, tiyatro eseri, dizi, şarkı, şiir ve sözler çok miktardadır.
Lâmı-Cimi Yok; Değişmez, kesin, başka yolu yok.
Selle-Sümük; Sümüğün, tükürük, gözyaşı ile karışarak akması anlamında bir deyim olup, bazen “salla-sümük”, “salya-sümük”, “sellesümük” şeklinde de kullanılmakta, mecazi anlamda; “Derdini, ya da söylediklerini, yapılmasını istediklerini duygu sömürüsü ile, özellikle sesine duygusal bir hava vererek anlatmak” olarak da söylenebilir.
Sene-i Devriye; Yıldönümü.
(5) Ne bir saniye önce, ne bir saniye sonra; Yaşar Nuri ÖZTÜRK’ün Kur’an Araf Suresi 34. Ayet tefsiri; “Her ümmet için belirlenmiş bir süre vardır. Süreleri dolunca ne bir saat geri kalırlar, ne de öne geçerler.” Nahl Suresi 61. Ayet tefsiri ise; “Eğer Allah insanları zulümlerine karşı cezalandırsaydı, yeryüzünde debelenen bir şey bırakmazdı. Ama öyle yapmıyor, onları belirli bir süreye kadar erteliyor. Süreleri geldiğinde ise ne bir saat geri kalabilirler, ne de öne geçebilirler” şeklindedir.
(6) Mevlitler; 7, 40, 52 Gün Mevlitleri; Bu günlerle ilgili genel olarak söylenen akla ve mantığa uygun bir şeyler yoktur. Sadece kırkıncı günde ölünün burnunun düştüğüne, elli ikinci günlerde ölülerin kemiklerinin etten ayrıldığına dair bir safsata vardır. Bu konuda en önemli sözlerden birini İbni Abidin adındaki bir İslam bilgini sarf etmiştir; "Ölüleri hayırla yâd etmek vaciptir. Ama onların arkasından 7, 40 ve 52. geceler bidattir. Muayyen gün ve gecelerde (ki sene-i devriye mevlidi de bunlardan biridir) evlerde mevlit okutmak o mümin ölüye işkence etmek hükmündedir.”
(7) Avazı Çıktığı Kadar Bağırmak; Bir insanın bağırabilme sınırlarını zorlayan, en son var gücüyle bağırması anlamında bir söz dizisidir. Mümkün olduğu kadar çok, uzun ve var gücüyle bağırmak da denebilir
Dölek Durmak, Dölek Olmak; Davranışları ölçülü, hesaplı, ağırbaşlı olan insanlar için kullanılan yöresel bir deyim.
Gıkı Çıkmamak; Hiç ses çıkarmamak. Bir davranış, bir etki karşısında hiç sesi çıkmamak.
Gökte Ararken Yerde Bulmak; Çok güçlükle elde edebileceğini, bulabileceğini, görebileceğini sandığı bir şeyle ya da kimseyle karşılaşmak.
Gücüne Gitmek; Gönlü kırılmak, onuruna dokunmak.
Hasta Olmak; Bir bakıma kadınların aybaşı (regl) halleri için kullandıkları şifreli, masum sözcük.
Hayıflanmak; Acınmak, yerinmek, esef etmek, kaybedilen bir fırsat için üzülmek.
Heba Olmak (Etmek),Heder Olmak (Etmek); Boşa, boşuna gitmek.
Kulunç Kırmak; Sırttaki kürek kemiğine masaj yapılması.
Mıncıklamak; Örseleyecek veya biçimini bozacak, ya da zevk alacak, ya da eziyet verecek şekilde ellemek, sıkıştırmak.
Mürüvvetini Görmek; Evlâdının mutluluk verici günlerini görerek sevinmek. Evlâdının kendisine hizmet ve yardım etmesiyle rahat bir yaşam içinde olmak.
Şimbil-Şimbil Bakmak; Tek başına iken genel anlamı küçük ve kurnaz demektir. Ancak ardı ardına iki kez söylendiğinde yöresel olarak gözlerini açarak ve merak ederek dört bir yanına bakmak anlamında, daha ziyade bebekler ve çocuklar için kullanılan bir deyimdir.
(8) Kur’an’daki Isra Suresinin 23. Ayeti; Diyanet İşlerinin açıklamasına göre metni şöyledir: “Rabbin kendisinden başkasına ibadet etmemenizi, anaya babaya iyi davranmanızı kesin olarak emretti. Eğer onlardan biri, ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara ‘Öf!’ bile deme, onları azarlama, onlara tatlı ve güzel söz söyle.”