Öylesine etkileyiciydi ki bakışları, sanki şahittim bu bakışlara öncemde, muhtemelen rüyalarımda, hayallerimde, düşüncelerimde yahut da “Gönlümün Sultanı” olsun şeklinde beynime kazıdığım resimde.
Ve güzelliği o bakışlarının ötesinde; “Dillere Destan” yakıştırması yapacağım gibiydi.
Metro diye kısaca isimlendirdiğimiz yeraltı trenine biner binmez fark ettim kokusunu. Akşamın bu vaktinde her kesimden insanın evlerine döndüğü ter, ağız, ayak, gaz kokuları içinde bile ayrıcalığı vardı, gün boyu eksilmediğine inandığım kokusunun.
Muhtemelen sabah garlı sabunla banyo yapıp çıkmış olmalıydı evinden. Kesinlikle biliyorum, çünkü üniversitede beyazların egemenliği bir tarafa, dökülmeye de başlamıştı saçlarım. Antakyalı bir arkadaşım vardı, yatılı yurtta aynı ranzanın alt ve üst bölümlerini paylaştığımız.
Benden o tarihlerde hak etmediğime inandığım, şimdilerde ise yerden göğe kadar haklı olduğunu kabullenip hak ettiğime emin olduğum bir şekilde “Keltoş(1)!” diyerek devamlı olarak, yer, zaman, hatta mekân (örneğin otobüs gibi) fark etmeksizin takdirlerini esirgememişti benden!
Ve doğal olarak acımıştı bana. Dolabını açtı, o takoz(1) gibi garlı sabunu hediye etti bana;
“Al bunu! Bu kıyağımı(1) da unutma Keltoş! Buna biz ‘Garlı Sabun’ diyoruz. Pek garantisi yok gibi gözükebilir, ama bana göre keltoşluğunu geciktirir biraz!
O tarihlerde dökülme modunda görünse de saçlarıma hayrandım, hayran olacak saçlarım olmadığından emin olsam da.
Garlı sabunu kullandım ve gerçekten de psikolojik olarak yararı oldu, itiraf etmeliyim. Meselâ saçlarımı tararken evvelden tarağıma on tel takılıyorduysa, sabunu kullanmaya başladıktan sonra neredeyse dokuz tel takılmaya başladı!
Saçlarımdaki başarısızlıktan ziyade garlı sabun denen o takozun kokusu mest etmişti(2) beni. O tarihlerde (Bence, belki duymadığım, muhtemelen de farkında olmadığım için) Antakya dışında pek bilinmeyen o sabunlardan ısmarlamıştım, o arkadaşım sömestre tatiline giderken.
İlk kez ondan duymuştum; “Para peşin, kırmızı meşin!” sözünü, anlamını hemen çözdüğüm.
Ve ilk kez “Tefeci(1)” diyeceğim arkadaşa o ay alacağım bursu kırdırmış ve gerçektir abone olmuştum garlı sabuna, yıllar yılı, şu tarihe kadar diyemeyeceğim, ama dediğimi de saklamayacağım.
Gerçekler için şunu da söylemem gerek ki, o taraflara doğru bir görevli gidişimde yolumu uzatmış, Antakya’ya uğramıştım. “Sora sora Bağdat bulununca” ben de imalâthanelerden birine ulaşmıştım.
Tıpkı kerpiç döker gibi takoz halinde imal ediliyordu, zeytinyağı, gliserin ötesindeki katkıları bilmem mümkün değildi, doğal olarak meslek sırrı idi. Eh! Azıcık tenzilâtın zararı olmazdı, ben de neredeyse ömür boyu yetecek kadar satın almıştım, muhafaza etmekte bir takım sıkıntılarım, zorluklara katlanmak zorunda kaldıysam da.
Ancak hemen belirtmeliydim ki; garlı sabundan memnun ve abone olmama rağmen, rahmetli annemden de o günlerin mana ve ehemmiyetlerine uygun olarak ancak dozu hafifletilmiş bir şekilde ve fakat devamlılığı olağan bir şekilde fırça yemiştim.
İşte o sırada adını bilmediğim, ama yüzümü döner dönmez adının Selma olduğunu öğreneceğim genç kızda hissettiğim, bende etkisini yitirmek üzere olan ve eve gider gitmez duş yapmamın gerekliği kararı aldığım koku, bu garlı sabun kokusuydu ve…
Güzelliğinden de etkilenerek ona yaklaşıp kokusunu içime sindiresim gelmişti. Ancak kaba bir deyim var; “Öküzün trene baktığı bakmak” veya “Yiyecek gibi bakmak” şeklinde.
Bakışlarımdan rahatsız olduğu intibaı(1) nedeniyle sırtımı döndüm, kendisine. Bu halde başımın arka tarafında da gözlerim olmadığı için Tanrıya sitem etme hakkımı gereğince ve hakkımca kullandım!
Dönmeden önce öğrenmiştim adının Selma olduğunu, boynundaki kolyeden. Beni henüz kapsama alanına almamış olsa da ismiyle, Selman olan ismimin benzeşmesi atak ve cesur olmamı etmemişti bana.
Beynimin bir köşelerinde flu olarak da olsa böyle bir benzeşim yaşamış gibiydim sanki. Buna bir bakıma “Deja Vu(3)” demem mümkün görülebilirdi.
Dönmek, eğer o da sırtını dönmüşse, hiç olmazsa saçlarına bakıp, yüzünü, gözünü zihnime hapsedemesem de saçlarının ve teninin kokusunu ciğerlerime taşımak ve orada muhafaza etmek istiyordum. Ama nasıl?
Bu kadar kalabalığın içinde, kendim gibi olmasam bile, el âlem(4) gibi “Hıyarlık yapmam(2)!” beklenmemeliydi benden! Ancak tren onun ineceği istasyona gelip de kafes açılınca kuş, kafesinden kuş gibi değil de melek gibi uçarsa o zaman ne yapardım, ben?
Tekrar bir şansım olur muydu? O halde ben de peşinden uçarak takip etmeliydim onu. Tek farkla; o kanatları olan melek gibi bir kuş olduğuna göre, ben de ancak kanatlı bir kaz, ördek ya da ökseye(2) takılmış, aptal hüviyetinde herhangi bir kuş olabilirdim ancak.
Galiba en son benzetme, bana en çok yakışan ve uygun görülecek olandı!
Sırtı dönük gibi değildi Allah’a şükür! Bana göre metro da o kadar kalabalık değildi, her ne kadar tarif iğne atsan yere düşmeyecek gibi görünüyor olsa da! Yaklaştım, kulağına eğilerek;
“Selma, deminden beri sana bakıyorum, acaba tanıyacak mısın beni diye, hiç de buralı gibi değildin, nihayet benim sana kendimi belli etmem gerekti, ben Selman! Hatırlayabildin mi?”
Şaşırmış gibi görünmedi başlangıçta, belki inanamayacak gibiydi, kaşlarını kaldırdı, çantasını düşürmemeye çalışarak yüzünde bir “O” harfi çizerek, ses çıkarmaksızın “Ben mi?” der gibi bir tavırla yüzüme baktı.
Aklıma gelmeyenin başıma gelmesi de mümkündü;
“Ya Selman Efendi! Nerede, ne zaman tanışmıştık?” diye sorsaydı, aklımın uç ya da berilerinde bir kısım kıpırtılar gösterime katılmak isteseler de çok net bir şekilde hapı yutardım(2). Çünkü mutlaka “Gak-Guk eder(2)!”, kekelerdim, yalan depom maalesef bomboştu…
Cevap vermesine, ya da sorgulamasına gerek kalmadı, tren durdu, kuş kafesinden uçmak üzere kapıya yöneldi, ben de aptal bir kuş olarak peşinden;
“Hiç olmazsa; ‘Tanımadım!’ deseydin, sesini duyaydım, ‘Affedersiniz güzel bayan sizi tanıdığım birine benzettim!’ diye yalan söyleseydim!”
Sitemle döndü;
“Sözleriniz belki beklentim olabilirdi, ama neden?”
“Çok güzelsiniz, etkilendim ve teninizdeki o kadar iğrenç kokular arasında bile fark edilen garlı sabun kokusu beni yönlendirdi, bağışlayın…”
Anlamamış gibiydi, ya da ne demesi gerektiğine karar verememiş gibiydi, durgunluğunda. Fırsattan faydalanmalıydım;
“İsminizi boynunuzdaki kolyeden öğrendim. Bugüne kadar karşılaştığım aklımda değil, çünkü bu güzelliği zihnime kazıyıp da unutmamın mümkün olacağı geçmiyor aklımdan. İlk kez karşılaşıyoruz, demem mümkün. Çok güzelsiniz, etkilendim, yakın olmak istedim, doğal olarak ‘Hayır!’ dememeniz umuduyla. Sanırım benim gibi güzelliğinizden etkilenip size ‘Güzelsiniz!’ diyen çok…”
Sözümü tamamlatmadı;
“Bakın, amca…
Dememem gerek! O kadar yaşlı görünmüyorsunuz. Bakın, ağabey…
Bunu da dememem gerek, o kadar genç görünmüyorsunuz. O zaman ‘Beyefendi’ diyeyim, görüntünüzü dikkate alarak. Çok güzel bir başlangıçla yaklaştınız yanıma. Size inanmak birileri için belki gerçekten mümkündü. Eğer karşınıza ilk defa çıktığına inandığınız biri olsaydım. Ama değilim...”
Sözlerine devam etmek için duraklaması daha da etkiler gibiydi beni.
“Yıllardır, ta lise yıllarımdan beri aynı kişi gönlümde, eskimeyen, asla yok olmayan, yıllardır beklediğim. Onun bana “Güzelsin!” demesi dışında beni hiç kimsenin sözleri, davranışları ilgilendirmiyor. O benim her şeyim; o bana ‘Güzelsin, seviyorum!’ dediğinde dünyam onun, ben de onun dünyası, karısı olmaktan dolayı mutluluk duyacağım! Uzun oldu, üstelik ayakta dikilerek…
Bilmem anlatabildim mi beyefendi?”
Cümlelerinde bir kopukluk, kavram kargaşası var gibi görünüyordu, seven bir insanın, karşısındaki montofona(1) sevgisini anlatmasının zor olduğu geçiyordu aklımdan.
Ancak anlamalıydım, mademki evliydi, o halde korkup kaçan bir sokak köpeği gibi kuyruğumu bacaklarımın arasına sıkıştırarak defolmak farzdı benim için, ama son iki kelimeyi de eklemem gerekti, bana bütün söyleyebileceklerini söyleyecek kadar zaman ayıran genç kıza.
“Anladım efendim! Beyiniz çok şanslıymış, sizi benden önce sahiplendiği için. Ancak benim bu yanlışlığımı bağışlamayın. Tüm gücünüzü kullanarak beni tokatlayın, tekmeleyin, nasıl alçaldığımı, sizi nasıl sözle taciz ettiğimi(2) trenden inenlerin tümü, hatta dünya âlem(4) bilsin!”
“Bu; bir kez daha ve yeni bir yanlışınız. Ben sadist değilim, sadece insanım ve haddini bilen insan olan bir insana da ancak ‘Güle Güle!’ demek yakışır ki, bu asla ‘Allahaısmarladık!’ anlamında değildir!”
Yıkım olmuştu bu benim için. Yaşamımda bugüne değin, “Yaşamımı üleşeceğim işe bu!” diyeceğim biri çıkmamıştı. Belki olmuştu da montofonluğa ek olarak angutluğu(1) da sahiplenme başarısı gösterdiğim için farkına varmamış olabilirdim.
Şu gerçek ki, sevgisi ve bağlılığı konusuna ek olarak “Evli olduğuna” dair tek cümle sarf etmeyen karşımda yer alan garlı sabun kokulu güzel kız; evli-barklı, belki de çoluk-çocukluydu, üstelik ta lise yıllarından beri kocasını seven ve gecikmiş olarak karşıma çıkan.
Parmaklarına bakmamıştım, “Göster Evlilik Cüzdanını!” deme hakkına da sahip değildim, sanki şüphelenmiş gibi.
Kararmıştı dünyam, 3-5 dakika içine sığan zaman içinde, aydınlanmasının mümkün olamayacağı bir biçimde. Yuva sevgi üzerine kurulmuşsa, ne yaparsan yap, sevgi zeminine oturmuş bir yuvanın yıkılması asla mümkün değildi.
Yesem doymuyor, içsem kanmıyordum. Doluya koysam almıyor, boşa koysam dolmuyordu. Evli birine gönül vermek mi, hem yitirmişken, hem geri dönmesi, bir daha görüşmek imkânı olmaması gibi bir gerçek varken ve kitabımda asla ve kat’a yazılı değilken.
Bu gerçeklerimden utanarak kurtulmamın gereği gibiydi. Onu hatırlatacak en önemli tehlike garlı sabundu ve vazgeçmem gerekliydi, çünkü artık yaşam için bir sebebimin kalmadığına inanmıştım, o halde keltoşlukta ileri safhalara yönelmemin hiçbir sakıncası yoktu, olmamalıydı da.
Garlı sabunlar o akşam bir market torbası içinde kesin çıkış yaptı dünyamdan, ya da sınır dışı edildiler evimden. Artık sabun kokulu olmayacak, kokmayacaktım, bu bir…
İkincisi; aynı ıstırabı, işkenceyi yaşamamak için, tesadüfleri bile engellemek arzusuyla metro ile gidip-gelmeyecek, halk otobüslerini tercih edecektim.
Ve üçüncüsü, talihime küsüp lânet ederek her akşam değilse bile çok akşam, akşamı kendimden geçecek şekilde getirmemdi ki, zordu, zor oluyordu, zor olacaktı, devamında…
Elden-ayaktan, mantıktan(1)-izandan(1), güçten-kuvvetten 3-5 dakika içinde düşmeyi, yoksul kalmayı havsalam(1) almıyor, kendime bile inanmakta zorluk çekiyordum, inanamıyordum.
Ha! Bir de dördüncüsü vardı, bedbahtlığımın(1); telefonlara da küsmüştüm, birini aramam gerekiyorsa açıp konuşuyor ve kapatıyordum hemen. Cevapsız aramalar, mesajlar dünya yerinden oynasa, yıkılsa bile ilgilendirmiyordu beni.
Bir şarkı; “Bir dakikanın mutlandırdığını(5)” tanımlıyordu. Demek ki bedbaht, bedbin(1) olmak, yaşamayı düşünmemek, hatta yaşamdan vazgeçmek için benim gibi bir insana 3-5 dakikalık bir zaman yetiyormuş!
Ve konu gelip gene Tanrıya dayanıyordu, kader anlamında. Ya karşıma çıkmasaydı, ya görmeseydim, ya evli olmasaydı, ya da olmayacak duaya âmin demek gibi görünsem de benim olsaydı.
Unutamıyordum, mümkün değildi. Yaşıyordum (mu?), sözüm ona durumum yaşamak gibi görünüyorduysa da.
Yüklü olduğum bir akşamın gecikmişliğinde, yalnızlığımı yaşadığım eve yönelmek için halk otobüsüne sallanmamaya direnerek yönelmek üzereyken tam “Höst!” denilecek bir tavırla bir karı-kocanın ortasından geçerek onları ikiye bölmüştüm.
İkisi birden koluma girdiler. Yaşamda böyle tesadüfler nadirdir, sadece ben ve benim gibilerin hödüklerin(1) başlarına gelebilir ancak. Liseden sınıf arkadaşlarım idi onlar; Seyfettin ve Belma, vefasızlık numunesi olarak, görevlerimin acımasızlığı ile uzun süre uzak kaldığım.
Liseden mezun olduktan sonra, daha doğrusu nikâhlarında şahitlik ve düğünlerinden sonra görüşememek gibi üniversiteye devam ederek ayrı kalmak gibi bir garabet yaşadığım.
“Gel, bir kahve içelim, nedir bu halin, anlat, belki çözüm üretebiliriz, ne dersin?”
Lisedeyken Seyfettin Belma’yı, Belma da bizim Seyfi dediğimiz Seyfettin’i seviyordu ve liseyi bitirmek için ancak sabırlı olacaklar gibi görünüyorlardı. Nitekim de öyle oldu, bana “Kardeşimiz” dedikleri için onların her şeylerini biliyordum çünkü.
Belma; “Okul bitsin, evlenelim, çoluk-çocuğa karışalım!” diyordu, Seyfi’nin aksine üniversite için niyetli değildi. Belma’nın varlıklı ailesinin düşüncesinin de; “Kız kısmısı okuyup da ne olacak, kısmeti çıkmış, evlensin gari!” demişlerdi.
Seyfi’nin niyeti ise, Belma’ya aşırı düşkünlüğüne karşın; “Hanım parasıyla değil, üniversiteyi bitirdikten sonra evlenmekti!” Sonuç; Belma’nın dediği değil, emrettiği olmuştu, şahitliğimde evlendiklerinde.
Seyfi üniversiteyi bitirmiş, askerliğini yapmış, cici babasının yani kayınpederinin yanındaymış. Ne iş yaptığını söyledi mi, hatırımda değil, ben sormadım ama. Gerekli değildi zaten. O kafayla da olsa sevgisinin, aşkının onu mecburiyetlere yönlendirmesinden bıkkın(1) değil gibiydi. Belma iki çocuk doğurmasına rağmen lisedeki şirinliği ve gamsızlığı aynen devam ediyordu.
Anlayamadığım, özel sohbetlerimizde “Üç çocuk, ikisi ana-babaya mahsup edilir, biri dünyaya kâr kalır!” demesine rağmen o kafayla da olsa neden üçüncüsünün olmadığını sormak içimden geçse de sormadım (sormam da edepsizlik sınırlarını aşmaz mıydı?)
Konu; zaten beni görür görmez düşüncelerinde plânladıkları soruya gelmişti, tek cevabım oldu, “i” harfi oldukça uzun bir;
“Hiç!”
Destekleyici, felâket yaratan güçlü bir deprem sonucu oluşan artçı depremler gibi soru yağmurlarının hiçbiri ağzımdan lâf almalarını sağlayacak güçte değildi.
Belma’nın telefonu çaldı;
“Tabii kardeşim, gel! Seni unuttuk sanma, telefonuna biraz önce mesaj bırakmıştım. Uzun zamandır görüşemediğimiz bir arkadaşımızla karşılaştık, bildiğin kafede oturuyoruz. Sen de bir şeyler içtikten sonra gecikmeksizin kalkarız!”
Bana izahat verme gayretini hissetti Seyfi;
“Bizim düğünden hatırlarsın belki, Selma…
Belma’nın kardeşi. Ben söyleyince Belma kızıyor, sen söyle, belki sana kızmaz, Belma ile Selma arasında dörtten fazla, beşten az yaş farkı var…”
“Bana ‘Tekne Kazıntısı(4)’ dedirtmek istiyorsun, ama hanımının şerrinden çekinirim, yıllar sonra görüştük, buradan darbesiz ayrılmak isterim!”
“Sanki dememiş de! Affetmem için bizi bir akşam şöyle sazlı-sözlü bir yemeğe götürürsen belki affetmeye çalışırım, ama bu, mutlaka affedeceğim anlamında değil, bilesin. Desteklesene beni hayatım, söyle bir şeyler, şöyle duygusal olsun, mecbur kalsın…”
“Bence bekâr adam, ev yemeklerini özlemiştir, önce o bize gelsin, şöyle sessiz-sedasız eski günleri soluyalım. Sonra eğer aklına ve içinden gelirse ayık olduğu bir zaman bize ‘Gel!’ der, biz de mecburmuşuz gibi, davetine uyarız, tamam mı Selman?”
“Bu kadar yıl sonra görüşmüşüz, nasıl ‘Hayır!’ derim ki size?”
Tam bu sırada arayan gözlerle Selma gözüktü karşılarda, beni görünce şaşkınlaştı, kararsız kaldı, ta ki ablası “Selma!” deyip “Gel” şeklinde eliyle işaretle kendisini çağırıncaya kadar.
Bağrına taş basmış biri olarak aynı şaşkınlık içindeydim, üstelik metroda karşılaşmamızın ertesinde aklımda kalanların utancında, bana belki, ispat etmek ister gibi; “Ben benim!” dışında her şeyi söylemişti, hatırlatmak ister gibi.
Bu demekti ki, onlardan ayrıldıktan sonra gene ya geri dönüp geldiğim yerde, kaldığım yerden yüklenmeye devam edeceğim anlamındaydı.
Mecbur kaldı selâmlamaya.
“Gel hayatım, kalkmak üzereydik, ama bir şeyler içmek istersen gecikebiliriz biraz!”
“Sağ ol abla! Çok dersim var, yarın önemli bir vizem var. O bakımdan hemen kalkalım, desem misafiriniz gücenir mi acaba?”
“Selman’cığım bu cici kızı hatırlamış olmalısın, bu sene üniversiteyi bitirecek. Selma sen de bu yakışıklıyı hatırladın mı? Biz evlenirken benim nikâh şahidimdi Selman! Gerçi hatırlamaman doğal, o zamanlar küçük bir kızdın…”
“Liseye başlayacaktım eniştem! Şimdi gerçekten içimden ‘Nasılsınız Selman Bey!’ demek geçiyor!”
“Hayda! Te seneler öncesinde önce ‘Amca!’ sonra ‘Abi!’ şimdi de ‘Bey!’ Demek ki insanlar büyüyüp boyları arttıkça, bazıları da yaşlanıp saçları dökülünce sıfatlarını değiştirebiliyorlar. Her neyse Selman bize müsaade, telefon ederim, önce gelirsin, sonra gideriz, beraber oluruz o günlerimizde. Oldu mu? Şu benim kartım. Dur arkasına ev adresimizi ve ev telefon numaramızı da yazayım, sen de söyle hemen not alayım, lütfen!”
Söyledim, ama nasıl, yüküm kendini hissettirmeye başlamıştı, öyle ki “ç” ve “ş” harfleri, hatta belki de kendini bilmekte zorlanan tüm harfler “j” harfine dönmüştü; “üj, bej” gibi “üç-beş” yerine.
“Hadi gidelim, sen de evini tarif et ki, geçerken seni de bırakalım!”
“Seyfi, teşekkür ederim. Bu iki bakımdan olmaz. Adresini yazdığın kartta gördüğüm kadarıyla siz şehrin bir tarafındasınız, ben diğer tarafında. Üstelik öğrenci kardeşimiz ders çalışmak istiyor, gecikmemelisiniz…”
Gözlerine baktım Selma’nın, aynı garlı sabun kokusu ulaşsın istedim burnuma, demek ki isteğim o kadar içtenlik dolu değildi, hissedemedim. Devam ettim;
“Farkındasınız, alkol yüklüyüm, bu tavır, hava ve kokuyla sizleri ve küçük ablayı rahatsız etmek bana yakışmaz, en iyisi vedalaşalım, herkes yoluna, iyi geceler…”
Vedalaştık mı? Farkında değilim, yitirmiştim kendimi, ayılmış gibi görünmeme rağmen utançla. O kadar açık-seçik sözlere rağmen karşımdakini bilmemekten, Belma ve Seyfi’nin o düğün gecesinden aklımda kalanları hatırlayamamaktan dolayı sadece kızgın değil, kırgındım da kendime. Daha da ağır sözler gelmiyordu dilimin ucuna. Eve ulaştığımda bilgilendirmekten acizdim kendimi.
Düşünmek yoruyordu insanı, hele ki ne düşündüğünü bilmeksizin. Düşündüğünü zannederek düşünmek katmerli bir bunalımdı, farkı fark ettiğimde; “Geçmiş olsun!” denecek gibi ve kadar!
Çok zaman geçmişti aradan, unutmamın mümkün olmaması gereken. O küçük yaşta diyeceğim zamanda yaşamında ilk dansı benimle yapmıştı Selma.
“Daha küçüğüm, ama üniversiteyi bitirince evleneceğim kişinin sen olmanı isterim!” demişti, bilgiççe ve düzgün bir cümleyle.
Hissedemediğim bir gabilikle sırasız sarf ettiği sözlerini “Kocası var!” gibi anlamıştım, teessürüme, geri çekilmeme neden olarak. Evli değildi. Üniversite öğrencisi olarak güzelliğini esirgemişti benden, ya da zamana ihtiyacı olduğunu belirtmek istercesine, kendini hemen açığa çıkartmayı dilemeksizin.
Bilmediğim, onun beni bu kadar iyi bilmesinin, hissetmesinin ve beni bulacağından emin olarak istediği güne ulaşacağı zamana sabretme dileği olsa gerekti.
Benim kendimi yitirir gibi harap olarak yaşamıma yön verecek olarak düşündüğüm genç kız, eşek yükü kadar yaş farkımız olan, liseden ve nikâhta şahidi olduğum arkadaşımın tekne kazıntısı dediği baldızı idi, yani Belma’nın kız kardeşi.
Rutin, monoton, unutup vazgeçmeye çalıştığım yaşamım, kâbustan(1) öte bir kâbus varsa o hale dönmüştü. Teselli aramamın şekli bile değişmek üzereydi, belki değişmişti de fark etmiyordum. Akşamlar uzayan gecelere dönüşmüştü, bu; sabahların gecikmesi anlamındaydı, çalıştığım yerde üstümdekilerin hoş görmediği.
Yok olduğumun farkında değildim. Bu; sabun kokusu hoşlanma, etkilenme ötesinde beni benden alıp baş aşağı âşık etmiş, yok etmek üzereydi. Farkındaydım, ama direnmeye ne gücüm, mecalim, ne de niyetim vardı.
Düğünü getirdim aklıma. Yaşamındaki ilk dansını benimle etmişti Selma.
Ve o liseye başlayacağı günün heyecanıyla, ilk karşılaşmamız olmasına rağmen;
“Senin beni büyüyünceye kadar beklemeni arzuluyorum, içimdekileri anlatacağım zamanı bilemiyorum, ama öğreneceğim, bugünün sevdasını sana bu yaşımda anlatmam çok zor. Ama o gün geldiğinde eğer yaşamında biri olmazsa benim olmanı isteyeceğim Selman!” demişti.
Oysa öncesinde “Amca!” sonrasında ablasının ikazıyla “Ağabey” demişti. Tıpkı metro treninde karşılaştığımızda, henüz erken olduğu varsayımıyla kendini ispat etmek istercesine söylediği gibi.
Ben, ben değildim, bende…
Tarafsız olarak Seyfi’yle konuşmayı denemek isterdim, ama nasıl? Düşünmeyi erteleyip istediği bir akşam, sadece biz bize beraber olmayı dilemek için telefonumun kilidini açtım. Maksadımın, niyetimin ne olduğunu kestiremiyordum, ifadeden bile acizdim, akşamdan kalmış, henüz ayılıp kendime gelememiştim. Çünkü düğünden önce gördüğüm adresini şöyle böyle hatırladığım o şato gibi evde ailece beraber yaşıyor olsalar gerekti.
Seyfi’ler beni yemek için davet ettiklerinde Selma ile karşılaşmamız yüzdelerle ifade edilmeyecek şekilde kesin olarak mümkündü ve ben karşılaşacağımız anın çaresizliği içindeydim, şimdiden. Gücünü yitirmiş, alçalmış bir şekilde onun karşısında iki kelimeyi bile uç uca getirecek şekilde güçlü olamazdım.
Küçülürdüm bir tahtakurusu gibi, ezer geçerdi beni, sesimi çıkarmazdım, rızam olurdu. Ama her ne olursa olsun, onu canımdan vazgeçecek kadar sevdiğimi bilmesinden önce ölürsem gözlerim açık giderdi, bence doğru olan da bu olmalıydı.
Telefonun kilidini açtığımda cevapsız aramalarda aynı cep telefonundan 11 kez arandığımı gördüm, diğerleri bilmediğim, belki yanlış bir deyim olacak, ama tırı vırı(4) önemsemem gerekli olmayan numaralar gibi görünmüştü.
Mesajlar bölümü daha kabalıktı, aralarında aynı numaradan gelen çokluk dikkatimi çekmişti, en sonuncusunu okudum sadece;
“Özür dilerim, arayıp konuşmama izin ver lütfen. Selma”
Oldukça heybetli bir biçimde boğazımı temizleyip tuşlara dokundum. Ulaşılamıyordu, doğaldı, üniversite öğrencisiydi, derste olması kuvvetle muhtemeldi. Beklemek için kapatmadım telefonun kilidini.
Telefonum çaldı, kapattım, ben çaldırdım, kapatıldı, benim telefonum çaldı yeniden. “Alo!” demesine fırsat tanımadım;
“Zamanının yeterli olduğunu düşünüyorum. Ben konuşmaya çalışacağım, dinleyeceksin ve sonra hiçbir şey olmamış gibi, iki yabancı olarak yaşayabilirsek yaşantımıza devam edeceğiz, ben benden bu konuda emin olmasam bile, ablan ve eniştenle olan kardeş gibi yakınlığımızı şimdilik bir kenara iliştirmeme izin ver, lütfen…”
“Savunma hakkım…” cümlesini sonlaması gerekli değildi, kestim;
“Yok! Belki eskilerden kalmış, ancak o an hissedemediğim duygularla senden etkilendiğimi söyledim. ‘Tipim değilsin, aramızdaki yaş farkını umursamam gerek, şu an tahsildeyim, zamanım uygun değil, kim olduğunu bilmiyorum, benim kim olduğumu da sen bilmiyorsun!’ ya da benzeri sözlerle beni başından savma gayretinde olsaydın, hoş karşılardım ve sen ne küçülür, ne alçalır, ne de senin beni yitirme gibi düşüncen olurdu.”
Ses çıkarmamasına sinirlenmem mi gerekiyordu, bilmiyorum, oysa “Beni dinle!” diye emretmiştim, değil mi? O halde dinlemekten başka ne çaresi olabilirdi ki?
“Ben, ben başıma gene de umutlarımı tüketmeksizin benim olmanı tümümle ve özlemle şekillendirebilirdim, sonunda olmayacak duaya âmin dercesine, sonum hüsranla tükenecek olsaydı da. Ama bir sözle sana ulaşmam gereken bütün yolları kapattın, tüm köprüleri yıktın, benim ben olduğumu bilip tanıdığın halde. Güzelliğini adlandırmamı bile bana yasakladın, ıvır-zıvır(4) cümlelerle sözünü ‘Evliyim!’ dercesine bağladığında…
Dinliyorsun değil mi? Ancak cevap vermek için izin isteme lütfen!”
“Dinliyorum, devam et lütfen Selman!”
“İsmim keşke yakışabilseydi diline? ‘Amca!’ iyi idi, ‘Ağabey!’ hoş! Ancak ‘Selman Bey!’ tüketti beni, her ne kadar yalanın ortaya çıkmış gibi görünüp abla ve eniştenden saklanmak gibi dileğin olsa da. Eskimizin hatırına, saklanırken tıpkı eskimizdeki gibi “Amca” bile desen razıydım, ama o sözle bittim, sona erdim…
Biraz sabretsem, belki sen beni bulup bana eskimizi, sözlerini hatırlatıp aydın günlere ulaşmamızı vadedecektin, bilemiyorum. Ama metrodaki Selma ile düğündeki Selma’nın aynı olduğunu senin değil de eniştenin ağzından öğrenmem çoktan çok acıttı canımı, bilesin! Devam edeyim mi?”
“Hı!” gibi bir ses ulaştı kulağıma, hıçkırmanın başlangıcı mı, “Evet!” demenin tefsiri mi, anlayamadığım, ama devam etmemin gerekliliği görünen.
“Canım yandı Selma, seninle ablanların yanında tekrar karşılaştığımda. Benim olman dileğim yanında ben olman dileğimdi. Beni kabullenmeyi düşünmemişsin, her ne kadar ablanların düğünlerindeki sözlerini tekrarlayacağına inansam da…
Kendimde değilim o andan beri, metroda benden uzaklaştığından beri demek istediğim. Keşke vurup tekmeleyip canımı acıtsaydın, o lise başlangıcındaki güzel, bana kendini vaat eden genç kızı tanımamış olmamdan dolayı. Beden yarası geçiyor, ama gönül yarası onmuyor Selma! Sen davranış ve şifreli de olsa sözlerinle kendini tarif etmiştin, ama ben anlamamış, anlayamamıştım.”
Ufak bir söz molası iyi gelmiş gibiydi bana.
“Benden, belki de umut etme hakkımı kullanarak söylemeliyim ki, uzaklaşma isteğini anlamayacak kadar kör cahil değilim Selma. Ufacık bir tebessümünü bile, ablanların yanında karşılaştığımız zaman sende hissetseydim, o sarhoş halimde bile dünyam değişir, ben ilk karşılaştığımız gün gibi olurdum…
Oysa o günden beri ayık olduğum günler sayılı bile değil, akşamları beklemek, şairin dediği gibi hastanın sabahı, mezarın ölüsünü beklemesinden(6) bile zor geliyordu bana. Yanlış anlama lütfen, alkolik olmamın sebebinin sen olduğunu söyleyemem asla. Keşke seninle ilk ve son kez olan dansta dediklerini ‘mö’ tipinde değil de o gün sana bağlanmış gibi anlayabilseydim.”
“Benim konuşma hakkım olmayacak mı, izin istedim…”
“Son kez söylüyorum, içimde birikmişleri anlatmak için, eğer tahammül edebilirsen hemen bitirmeme izin verirsen…
Dediğim gibi, bugün şu an ben konuşacağım, sen dinleyeceksin, üstelik seni ne çok sevdiğimi anlamaksızın. Her neyse! Evet, aramızdaki yaş farkını unutmam mümkün değil, sen üniversiteyi bitirmek üzeresin, ben kaşarlanalı(2) yıllar oldu…
Bilmeni istediğim şu sana; ‘Etkilendiğimi’ söylemiştim, sırtını döndüğünde, bir daha göremeyecek olmamın, karşılığını bekleyemeyeceğim, bilmeyeceğin şekilde sevmeye başladığımı hissetmeye başlamıştım. Gün geçtikçe beslendi, sensiz olmasına rağmen bu sevgi…”
Nefes almam ve dinlenme hakkımı kullanmam şarttı;
“Dediğim gibi seni seviyorum, anlatamayacağım kadar hem. Ama beni sevmeni istemek değil, sevmeni beklemek bile geçmiyor içimden. Beni duyurma hiç kimseye. Ayda yılda bir kere bile olsa görsem seni, uzaktan da olsa büyüklerinin yanında mutlu olurum...
Yüreğim, beynim, gönlüm suskunluğunda hep senin olarak kalacak, buna inan. Çünkü bundan sonra benim onlara ihtiyacım yok, yaşamının sonuna kadar sende kalabilir, istersen at bir kenara, ama açıkta kalmasın, çiğnenmesin, hiç olmazsa göm, ya da at akan sulardan birine, gitsin gidebileceği yerlere kadar…
Ve son; dilerim ki iyi yaşa, mutlu ol! Telefonu açan sensin, ama özür dilerim, kapatmalıyım, Allahaısmarladık!”
Tek kelime etmesine fırsat bırakmaksızın telefonu temelli kapattım. O vakitten sonra bana ulaşılamazdı.
Ben artık resmen alkoliktim. Ancak sonunu hazırlamış, sonuna adım adım ilerlediğinin farkında olan, serserice içen değil, kendini unutma noktasına gelene kadar tüketen sefil(1), sefih(1) ve yaşamdan zevk almayan, yaşamla ilintisi olmayan biriydim.
İnsanların doğum vakitleri geldiği için değil, dünyayı merak ettikleri için doğduklarını düşünürüm. Hiçbir bebeğin; “Şu kadar zamandır buradayım, vakit geldi, rahatlasın ‘Anne!’ diyeceğim şu varlık!” diyerek dünyaya “Merhaba!” dediği geçmiyor aklımdan.
İşte o insanoğullarından biri de benim, gitmek isterken, ayakları gitmemeye direnen ve daima başarı hudutlarının dışında kalmaya mahkûm.
Acaba Selma’nın gönderdiği diğer mesajları da okusa mıydım? Telefonu kapattıktan sonra gene defalarca aramış mıdır acaba? Söz hakkı vermemiştim, böyle bir hakkı olsa, ne derdi acaba?
Kendimden de utanarak açtım telefonun kilidini. Yanılmamıştım. Kerelerce aramıştı, mesaj da çekmişti yeniden. Bu kere arayıp mesaj çekenler listesinde Seyfi de görünüyordu;
“Aç şu lânet olası telefonunu da iki kelime konuşalım!”
Açtım.
“Belma ile karar verdik, o gün sanki bir yerlere yetişecekmişiz gibi, Selma’nın da derslerini bahane ederek haldır-huldur(4) ayrıldık yanından, üstelik seni de içkili bir vaziyette cadde ortasında sap gibi bırakarak…
Seni bu cumartesi akşam yemeğine bekliyoruz, itirazsız. En geç saat 19 da burada ol! Tekrar söylüyorum; itiraz etme hakkın kesinlikle yok!”
“Şey…
Ben…”
“Ben ‘İtiraz kabul etmiyorum!’ diyorum, sen kim bilir ne düşüncedesin? Ver şu ev adresini, cumartesi günü gelip seni alayım. Lisedeyken satrançta ustaydın. Bakalım ne haldesin? Unuttuysan Belma tak-tuk seslerine kızıyor, ama tavla ya da bezik de oynar, bu arada boğazlarımızı da ıslatırız. Tamam mı? Adresini mesajla hemen bildir ve lütfen şu telefonunu da daima açık ve şarjlı tut!”
“Anlaşılmıştır komutanım…”
“Yağcı sen de!”
Mesajları okumaya geçmeden önce telefonum çaldı, ismini kaydetmiştim. Selma idi, bu kez telefonu açar açmaz makineli tüfek ritminde o başladı söze;
“Geçen telefonda sen söyledin, ben dinledim, cevap hakkı bile vermedin. Şimdi ben söyleyeceğim, sen dinleyeceksin. Kahırlıysan hemen kapat ve bil ki ayaklarıma kapanacağın ana kadar arayıp sormayacağım seni, bilmen gereken, sadece kaybının olacağını bilmen!..
Ama vaz geçtim, niye bekleyeyim ki seni, niye bekleyeyim ki beni kabullenmeni? Senin gibi karanlıklara saklanarak ya da gözlerimi kapatarak telefon ahizelerinin arkalarına sığınarak değil yüzüne karşı söylemek dileğim söylemek istediklerimi.”
Keşke sözünü kesecek kadar cesaretim olabilseydi. Sustum, o konuşurken.
“Senin beni öğrendiğin kır kahvesinde, şehir ortasında nasıl kır kahvesiyse orada olacağım, hemen şimdi, en kısa zaman içinde. Seni aynı yerde aynı masada görürsem; bunun beni istediğin anlamına geleceği düşüncesini yaşayacağım…
Ama gelmeyip beni istemiyor olarak görünsen de benim ömrümün sonuna ulaşmak düşüncesi bugünlerde anlamını taşımayacaktır, çünkü ömrüm bitmiş olacaktır…”
“Acı konuşma, biraz sabret, gecikmeyeceğim, ama biraz gecikmem şansımı tepmem anlamına gelmesin Selma…”
“Hayır! Sen bana cevap verme hakkı bile tanımadın, ama sen benim karşımda istediğin gibi konuşabilirsin, sözümü keserek bile. Eğer yanlış aklımda kalmadıysa bir söz var; ‘Önce dinle! Sonra vur!’…
Çok konuştum, şimdi oraya doğru yola çıkıyorum. Tercih senin; ister bir tavşan gibi koşup uçarcasına gel, ister kaplumbağa gibi sürünerek, ister benim ol, istersen yok olayım!”
Cevap vermeme fırsat vermedi, telefon kapandı. Giyiniktim zaten, bir taksi bekliyor gibiydi beni kapımda, inanamadığım.
Ve oradaydım, zamandan habersiz…
O geldi, üstelik gözleri ararcasına değil, ışıldarcasına koşarak, kimseyi umursamaksızın, önemsemeksizin sarılıp iki tarafa sallayıp öperek…
Evet, öperek, duygusuzluğuma hayret eder gibi. Böyle bir şey aklımın ucundan bile geçmez, geçemezdi. Yelkenlerimin suya inmesi(2) an meseleydi, çaresizdim…
“Ben öpmedim, ama ‘Alacağın olsun!’ demek isterim.”
Soluklandı;
“Gerçeğin olmadığını düşünüyorum, ama gene de ‘Sonra!’ diyorum.” deyip garsondan istediği sudan bir yudum aldı.
“Başlangıçtan başlamamı, yani lise öğrencisi olmamdan, Belma ablamın düğününden, senin olmayı istememden…”
“Yok! O kadar uzaklara gitme! Yakından, yakınlardan başla, lütfen!”
“Metroda sana yalan söylemedim, yalan söylememek için direndim. Sadece biraz uzak kalmayı, beni tanımanı, bilmeni, anlamanı ve hatta özlemini o düğün günü benim hissettiklerimi sen de hissediyorsan beni sevmeni bekledim senden!”
Bir yudum su daha içti, söyleyeceklerinin uzunluğunu hissettim sanki.
“Günler öncesinden gördüm seni, bir gün. Aslında seni ve kendimi ablama ve ne de olsa arkadaşın enişteme doğru-dürüst anlatıp onların seni bulmalarından sonra çıkacaktım karşına. Senin olmalıydım, yıllar sürmüştü bende birikmen…
Sevgim tahammül sınırlarımı zorluyordu. Bir an önce okulu bitirmeye çalışıyor, gayret ediyordum…”
Bir yudum su daha aldı, sözlerinde kaldığı yeri unutmuşçasına.
“Nerde kalmıştım?”
“Günler önce görmüşsün beni, ama nerde söylemedin!”
“Tabii ki metroda! Okula en kolay olarak öyle ulaşmayı seviyordum çünkü babam kerelerce ‘Arabayla gitmemi’ öğütleyip önermesine rağmen. Uzaktan, uzaklardan gördüm seni kerelerce, heyecanlandım, yaklaşamadım, yakınlaşamadım kalabalıktan…
Bir vesile ile garlı sabun kullandığın aklımda kalmıştı, hatırladım, uyguladım. Biliyordum seni, ihtiyaçtın bana, muhtaçtım sana, çocuksu lise öğrencisi duygularıyla değil, bir genç kız olarak. Zorladım kendimi ve bir gün yanında oldum. Bence önemli diyeceğim yer, burası, sanırım merak etmediğin, aklından bile geçirmediğin!”
“Bu, biraz acımasız bir başlangıç olmuyor mu?”
“Dinle ve kendin karar ver, haksızlığımı, ya da acımasızlığımı o zaman söyle. Bana yaklaşıp ismimi ‘Selma!’ diye söyleyince coştum, yüzümü işaretledim; beni tanıdığını, mutlu olduğumu anlatmak istercesine. Buraya kadar seni tereddütte bırakacak bir sözüm var mı?”
“Yok, Selma! Devam et! Ama o günkü gibi gözlerine bakmama tahammüllü ol, lütfen!”
“Bu gözler seni ilk gördüğü andan itibaren tüm dünyaya kör oldu, bilemedin ama. Kolyemden ismimi öğrendiğini, o andan öncesine kadar seni hiç kimsenin etkilemediğini söyledin. Bense lise yıllarımdan beri bir sevdiğimin olduğunu, onun tek sözünün benim için yeterli olduğunu, senin beni hissedip beni yitirmemen gerektiğini anlatmak istedim sana...
Metroda rastladığın değil, başlangıcında yer alan Selma olarak beni anlaman için…”
Heyecanlıydı, dili, dudakları boğazı sık sık kuruyordu.
“Seni o çocuksu halimle öylesine yerleştirmiştim ki gönlüme, seviyordum. Oysa sen geçmişini geleceğinde yaşadığının farkında bile değildin. Dünkü Selma’dan habersiz, yanındaki Selma ile ilgilenmiştin…
Bu ben değildim, üstelik böyle bir ben olmaktansa olmamayı yeğledim. Sırtımı döndüm hemen, ne ummuştum, neyle karşılaşmıştım, gözyaşlarımı saklamam gerekti. Tek yanlışım kazı, koz anlayıp alkolle teselli arayacağını düşünemeyişimdi. Bunu da burada ablam bana ‘Gel!’ diye işaret ettiğinde bildim ve sitemle ‘Selman Bey!’ dedim, belki sözüm etkiler, diye. Doğru, ya da yanlış?”
“Ama daha çok kahırlandırdın beni!”
“Sorumun cevabı bu değil, doğru, ya da yanlış?”
“Doğru, haklısın!”
“Başka sözüm yok. Bu cumartesi bize yemeğe geleceğini biliyorum. Diz çöküp itiraf etmezsen, bundan sonra yaşantımda olmayacağını bil. Hem asla duygu sömürüsü(4) yapma gayretinde olmadığımdan da emin ol, çünkü sen yoksan, ben yokum!”
“Anladım! Kalkalım mı? Araban buradaysa araban nerede park halindeyse oraya kadar götüreyim mi seni?”
“Hak etseydin; ‘Peki!’ derdim!”
“Yemin ederim, hak edeceğim!”
Başını eğdi…
Park yerine geldik.
“Öptün! Şaşkınlığımdan cevap veremedim. Tüm konularda haklısın, haksızlığımı kabulleniyorum. Sen yoksan gecikerek de olsa ben de yokum! Seni öpme hakkımı kullanabilir miyim?”
“Böyle sokak ortasında, uluorta?”
“Sen kır kahvesinde yapınca normal oluyor da, gecenin bu başlangıcında, etrafta çıt bile yokken, neden olmasın?”
Direnmesine fırsat bırakmadım, hem direnmedi de zaten galiba. Hayret dolu bakışlarına aldırmaksızın, elinden arabasının anahtarını alıp yanıma oturmasını işaretledim, kapısını açıp.
Konum; cumartesiye kadar sabredip sabredemeyeceğim, yaşayacağımız, yaşamamız gerekenler idi, zorunluluk değil, sadece öncemin tedavisi gibi. Belma ve Seyfi’ye verdiğim sazlı-sözlü yemek borcum, hiç önemli değildi.
Kolumda hissettim kolunu, başını omzuma yaslayışını.
“Seni seviyorum!” dedi.
Biz insan olduğunu zanneden erkeklerin en basit sözünü tekrarladım;
“Ben de!...”
YAZANIN NOTLARI:
(*) Garlı Sabun; Defne ağacının zeytine benzeyen meyvesinden çıkarılan defne yağıyla yapılmış cilt ve saç sağlığı için yararlı olan sabun.
(1) Angutluk; Bakışların boş, bomboş, donuk bir şekilde olması.
Bedbaht; Talihi kötü olan, talihsiz.
Bedbin; Karamsar, kötümser.
Bıkkın; Çok usanmış bezmiş, bıkmış.
Havsala; Zihnin bir şeyi anlama ve kavrama yetisi, kavrayış.
Hödük; Görgüsüz, kaba, anlayışı kıt.
İntibaa; İzlenim. Bir durum veya olayın duyular yoluyla insan üzerinde bıraktığı etki, imaj. Uyaranların, duyu organları ve ilişkili sinirler üzerindeki etkileri.
İzan; Anlayış, anlama yeteneği, basiret. Kavrayış. Terbiye, boyun eğme, söz dinleme, bildirme.
Kâbus; Karabasan. Sıkıntılı, korkunç olayları ve bu yüzden gerilim ve bunalımları kapsayan düş. Bir kimsenin içinde bulunduğu karmaşık, sıkıntılı ruh durumu.
Keltoş; Erkekler için, başında saçı yok anlamında, Kartaloş; kadınlar için yaşının geçmişliğini ifade için küçümseme anlamında kullanılan argo sözler.
Kıyak; Birinin yararına yapılan olumlu bir davranış, iş, kayırma, iyilik. Benzerlerinden üstün olan, çok güzel, çok hoş, çok iyi.
Mantık; Doğru düşünme sanatı, bilimi, yolu ve yöntemi. Gerçeği aramaya yönelik işlemler ve bunlarla ilgili tasarım, çıkarım ve kanıt gösterme.
Montofonluk; Tembellik yapma, anlayışı kısıtlılık, ya da anlayışsızlık, basitlik, vurdumduymazlık (Montofon; Aslı Hollanda menşeli, oldukça cüsseli inek cinsi olmakla birlikte Türkçede kullanımı; tembellik yapan, oturduğu yerden kalkmakta zorlanan, anlayışı kıt, ya da anlayışsız, basit, vurdumduymaz kimse).
Sefih; Uçarı. Ele avuca sığmaz, kendini çeşitli eğlencelere vermiş kimse.
Sefil; Yoksulluk içinde bulunan, yoksulluk çeken, yoksul, alçak, bayağı.
Takoz; Bir eşyanın kıpırdamadan ya da dik durabilmesi için, eğilen yanına, altına yerleştirilen ağaçtan kama gibi malzeme. Kaymaması, kımıldamaması için bir taşıtın ya da geri tepmemesi için bir silâh olan topun, obüsün tekerlekleri altına yerleştirilen ağaç engel.
Tefeci; Darda kalanlara çok yüksek faizle el altından ödünç para veren kimse.
(2) Gak-Guk Etmek; Bir şeyi söylemekten çekinmek, kekelemek, kaba anlamda dolambaçlı bir şekilde söylemek.
Hapı Yutmak; Çok kötü bir duruma düşmek.
Hıyarlık Yapmak; Kaba saba, budalaca davranışlarda bulunmak.
Kaşarlanmak; Hoşa gitmeyen bir işe ya da eyleme alışarak artık ondan üzüntü duymaz olmak, onu olağan karşılamaya başlamak. Bir konuda, bir işte, ya da eylemde deneyim kazanmak, iyice ustalaşmak.
Mest Olmak; Kendinden geçmek, sarhoş olmak.
Ökseye Takılmak (Tutulmak); Her yanı ökse otu macununa bulanmış, kuş tutmakta kullanılan değneğe yakalanmak.
Taciz Etmek; Tedirgin etmek, rahatsız etmek.
Yelkenleri Suya İndirmek; Israrından, iddiasından, direnmekten vazgeçip karşısındakinin dediğini, ya da isteklerini yerine getirmek.
(3) Deja Vu; Yaşanılan bir olayı daha önceden yaşamışlık veya görülen bir yeri daha önceden görmüş olma duygusu. Bir anı daha önceden yaşamışlık hali.
(4) Cümle Âlem (Dünya Âlem, El âlem); Kim var, kim yoksa herkes.
Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar. Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.
Haldır-Huldur (Haldır-Haldır); Hızlı ve ses çıkararak.
Ivır-Zıvır; Küçük, önemsiz.
Tekne Kazıntısı (Tekne Kalıntısı); Esas anlamından ayrı olarak, anne ve babanın ilerlemiş yaşlarında, yaşları oldukça ilerlemiş çocukları varken aileye katılan ve diğer çocuklarla aralarında en az 8-10 yaştan fazla fark olan, bu nedenle çok şımartılan, el üstünde tutulan, tüm arzuları yerine getirilen kız, oğlan fark etmeyen çocuk.
Tırı-Vırı; Değersiz, boş, aptal, bön.
(5) Seninle bir dakika, umutlandırıyor beni… Semiha YANKI’nın 1975 Eurovision Şarkı Yarışmasında memleketimizi temsil ettiği şarkı olup, maalesef o yarışmada aldığı 3 puanla sonuncu olmuştu.
(6) Ne hasta bekler sabahı, / Ne taze ölüyü mezar. / Ne de şeytan bir günahı, / Seni beklediğim kadar. / Geçti istemem gelmeni, / Yokluğunda buldum seni, / Bırak vehmimde gölgeni, / Gelme, artık neye yarar?” Necip Fazıl KISAKÜREK