Belirli bir yaştan sonra (yaşlı) insanların canları kıymetli oluyor, yalnızlıktan bunalıyor, ilgilenen olunca da, en ufak alerjik bir terslik(1), perhizi aksatma(1), mevsim nezleleri, gaz sancıları bu ilginin devamını, hatta daha da fazlalaşmasını istiyorlar, nazlanarak ve doğal olarak duygu sömürüsü(2) katkılı…
Konu annem, özellikle babamı yitirdikten sonra, itiraf etmeliyim ki karşılıklı olarak birbirimize aşırı derecede düşkün olmuştuk, başka türlü bir tarif geçmiyor aklımdan.
Ben her sabah hüzünle ayrılıyordum evimizden iş yerime ulaşmak için. Dönüşüm de onu özleyerek oluyordu doğal olarak. Annem ben işe giderken usanmaksızın ve çekinmeksizin arkamdan taslarla sular döküyor, kıpırdayan dudaklarından dualar ettiğini hissediyordum.
Dinine, imanına düşkün, beş vakit namazında, niyazında idi annem…
Dönüşümde de onu hep pencerede kukumav kuşu(2) gibi beklerken görüyordum, birkaç dakika gecikmem bir sorgulama hamlesi idi, arzusunu belli etmek istercesine;
“Yok mu bir şeyler?”
Geçiştirirdim…
Ve hani masalda(3) geçiyordu ya; “Gak!” dedikçe ekmeğimi, “Guk!” dedikçe suyumu eksik etmiyordu. Demek istediğim; olacak şey değil, mübalağa(6) ya da abartılmış gibi düşünülse bile; bir dediğimi iki etmezdi annem.
Örneğin; canım künefe istese, satın almaz, erinmez(4), yapardı. Dış hayatı yoktu annemin, ara sıra bazı bazı ilâçları için doktora, eczaneye gitmek, komşuların işleri çıktığında onların çocuklarına göz-kulak olmak, ya da onlarla iki kelimeyi uç uca eklemek dışında.
Geceleri sanki uyumazdı annem, kaza namazları kılar, bazı-bazen nedenini bilemediğim şekilde sahurlara kalkar, oruçlar tutar, başıma defalarca gelir, üstüm açık olmasa bile yorganımı-pikemi örter, düzeltir ve mutlaka saçlarımı okşardı, tarar gibi elleriyle.
Annemin evliliğim konusunda sözlerini hep geçiştirirdim, ama bilirdim ki, kurulmuş bir saat gibi her günün akşamında aynı ya da benzeri sözler tekrarlanacaktı, tekrarlanırdı da, sadece Cumartesi-Pazarları için mola verilerek!
Aklımda yanlış kalmadıysa, annemin başka anneler gibi; “Falanın kızı, filânın torunu, şunun görümcesi, bunun baldızı” gibi sözleri olmaz, yakınmazdı yalnızlığından.
Bilir inanırdı ki, şu ya da bu şekilde arkadaşlarımla görüştüğünde arkadaşlarımın kendi yerine o görevi yerine getirirlerdi, kaba anlamımda; “Evde kalacaksın yahu!” şeklinde.
Aslında gönül bir şeylere konardı, ancak “Elkızı, şımarık, kaprisli, evde kalmış kız kurusu(2), ne oldum delisi(2) vb.” desem bile gönlüme hitap edecek bir gönül görüntüsüyle karşılaşmamıştım bugüne kadar.
Oldukça bayatlamış, bayat bir deyim var hani; “Kendim için bir şey istiyorsam namerdim(5), Allah’ım anneme bir gelin nasip et!” gibi. Bazı sözlerde ek olarak gelinin vasıflarının belirtilmesinin unutulmadığı cümleler de olurdu tabi;
“Eli-yüzü düzgün, iyi, marifetli, hamarat(6) ve (tercihan) güzel, zengin ya da (mesleği umursanmayan) ancak çalışan biri olması” gibi.
İstemiyor değildim, yuva kurmak için arzuluydum, ama hemen öyle “Çoluk-çocuğa karışayım!” şeklinde değil. Sırf doktor, bir-iki dâhili komşuya geliş-gidişi ziyaretleri dışında dış dünya ile hiçbir ilintisi(6) olmayan annemin yaşamına renk katması, can yoldaşı olması için.
Tabii bu arada saklanmaması gereken düşünceyi de itiraf etmem gerek, gelin adayı anneme hizmet edecek, onun bir dediğini iki etmeyecek, elini sıcak sudan soğuk suya değdirmeyecek, kısaca; hizmetçi, hizmetli gibi olmalıydı yani, bencilce ve hilafsız!
Bu düşünceme katkı sağlayacak fiziksel değil, yaşam güzeli ile karşılaşacağımı aklımdan geçiremiyordum, hem kendi oluşturduğum, hem okuduğum, hem dinleyip, dillendirdiğim menfi duygularımla.
Gelin-kaynana yaşamları bir mizansen(6) gibi değil, savaştı sanki ve olur mu olurdu, annemin bana aşırı düşkünlüğünü ve umarsız titizliğini düşündüğümde.
“Ana gibi yâr olmaz(7), insan annesine toz kondurmaz, her çocuk dünyada tek, güzel ve iyi bir anne olduğunu(7), ona da kendisinin sahip olduğunu düşünürdü, tıpkı benim düşündüğüm gibi. Ancak gene de eski deyimle “Mülâhazat hanesini boş bırakmamın(4)” gerekeceğinden emin gibiyim.
Elbette hatasız insan olmazdı(8). Anne oğlunu el bebek-gül bebek yetiştirmişse evine gelen, üstelik beraber yaşamayı kabul edecek kadar cesur (hadi bunu cesur değil de, kocasına âşık diye düzelteyim) ikinci bir kadın için tahammüllü olabilir miydi?
Hele ki ikinci kadının bebek ya da bebekleri, yani kendi torunları “Merhaba!” diyerek geldikten sonra?
Zamane gençliği,(2) eski toprakların(2) bilgi, görgü ve deneyimlerine kulak asmaz, kulak verip de nasihat dinlemeyi pek istemezlerdi. Şimdiki zamandan, teknolojiden, sağlık, hijyen(1), bakım, koruma ve korunmalardan, zamanında yapılması gereken kontrol ve aşılardan bahsederdi, eğer orta karar da olsa eğitimi varsa.
Eğer üniversite mezunu ve hele işi varsa, yandı gülüm keten helva! Tüm angarya gün 24 saat oğlan anasına yüklenirdi.
Gelin hanım stres(1), yorgunluk vb. gibi nedenlerle ya evde oturur minder gibi yayılarak, ya da kocasına; “Kendini yemeğe, dansa, gazinoya, eğlenceli bir yerlere götürmesini” emreder, rica etmek yerine.
Belki, nadiren de olsa gelin hanımın annesinin katkısı olabilir kaynanasına, ama onun özellikle oğullarının başka çocukları, torunlar yoksa.
Buraya ufak bir espri niteliğinde cümle sıkıştırmamın sakıncası olmayacak gibime gelir. Meselâ doğuma çeyrek kala(!) gelin hanım en sevecen tavır, eda ve yaklaşımıyla “Anne” diyerek gelir kaynanasına (yani anneme), nispet yaparcasına;
“İşim-gücüm çok, hem vücudum bozulacak diye çekiniyorum, hem de korkuyorum, acaba bebeği benim yerime sizin doğurmanız mümkün mü?” der gibi.
Olacak şey değil, ama “Pes!” demek, “Tövbe! Tövbe!” demek de şart olsa gerek! Doyurmak neyse ne de, doğurmak?
Gene de espri havasında söylemiş olsam da, bebeğin doğumunun ertesinde, bebek henüz anne kokusuna doyamadan, hatta göbeği bile düşmeden tüm yük babaanneye, belki kısmen de anneanneye düşer.
Diğer yaşanmışlıklardan, yaşanması mümkün olasılıklardan bahsetmek abes kaçacak olsa gerek! Her neyse!..
Günlerden bir gün, sabah kahvaltısının hazırlanmamış olması endişelendirmişti beni.
“Bütün gece, gürültü kirliliği yaratırcasına deli danalar gibi böğürdüm(4), duymadın, ya da duyuramadım…
Her katta durup-kalkan yük ve yolcu asansörleri gibi inerek çıkarak çalışıyordu midemdeki gürültüler… ”
“Uykum ağır babam gibi, biliyorsun. Neden kaldırmadın? Hastaneye giderdik, çaresine bakar, baktırırdık!”
“Kıyamadım!”
“Ya sana bir şey olsaydı? Hemen giyin, hastaneye gidiyoruz acilen!..”
Büyük şehirlerin imkânları da, imkânsızlıkları da tartışılmaz. Açarsın telefonu, ambulans anında kapında. Ancak; “Acele edeyim, arabamla götüreyim!” desen, ne park yeri bulabilirsin hastane içinde, hatta civarında, ne de hasta sandalyesi hastayı muayene odasına sürükleyecek, yani götürecek.
Belki sitemli, kinayeli bir söylem gibi görünebilir, ama muhtemelen intörn(1), pratisyen(1), asistan(1) doktorlar dâhil tüm doktorların, özellikle doçent, profesör gibi ayrıcalıkları olanların, hemşire, hastabakıcı, görevli diğer personelin arabaları ile doludur bariyerlerle kapalı olan açık ve kapalı parklar…
Yol kenarlarında hizmet etmeye meraklı(!) değnekçiler(6) vardır, kimin, niçin ve nasıl görevlendirdiği bilinmeyen, kollarında ne anlamda olduğu belli olmayan kırmızı kolluklarla. “Ver makbuzu!” dersin, bilmem ne spor kulübünün veya vakfının makbuzunu sıkıştırırlar, cam sileceğinin altına üç-beş kuruşluk, kalanı kendinindir, cumhurbaşkanı maaşı halt etmiştir onların kazançlarının yanında, her akşam ayrı bir mekân ve sonrası sansür…
Allah var, günaha girmeyeyim özel hastanedeki tüm görevliler baştan aşağıya neredeyse hepsi güler yüzlü, daha kapıdan girişte moral aşılarlarken, devlet hastanelerindekiler sabah yüzlerini bile yıkamamış, dünyanın tüm yükünü çekmiş de emekliliğini bekleyenlerle doludur, daha dünlerde asaleti henüz tasdiklenmiş(4) olanlar, hatta geçici görevliler, taşeronlar(6) bile.
Abartmıyorum! Tecrübemle sabit! Hasta iken, ölüme yakınken, babamla yaşadıklarım, sevabıma arabamla yetiştirmeye çalıştığım annemin has komşularımız için yardıma koştuğumda aklımda kalanlar kadarıyla.
Bu nedenle özel hastaneye, acil servisine götürdüm annemi. 112 kırmadı dileğimi. Yahut da kural öyleydi, bilmiyorum, bilmemin de, tam olarak hatırımda kalması mümkün değil, o telâş heyecan ve ivecenlikle. Ve de tam olarak hatırlayamıyorum.
Sonuç! Başlangıç olarak, gastrit(1), reflü(1) değil, bunlara da neden olan helikobacter pylori(1) denen bir kanamalı mide ülseri(1) yani midede oluşmuş açık bir yara idi, annemin yaşadığı.
Sorular ve cevaplar; annemin hazımsızlığı(1), fark edemediğim kilo kaybı, halsizlik, şiddetli olduğunu sakladığı ağrılar, hatta ve bir bakıma devamlı yalnızlığımda yaşamak mecburiyeti olacağım endişeleri, ölüme gidecekmiş gibi yaşadığı huzursuzlukları vardı.
Midesindeki ara sıra da olsa sıklıkla gelen ve en son deli dana gibi böğürten sancı ve bana söylemeyip de doktora söylemek mecburiyetinde kaldığı mide bulantıları, kusmaları ve şeklini anlatmakta zorlandığı kakası (yani dışkısı) idi…
Allah’ımın annemden saklamasını istediğim konu, doktor ablanın söylemiyle bunun kansere dönüşmemesi idi ki, bu konuda on iki parmak bağırsağındaki ülserin, kansere dönüşmesi(1) nedeniyle bir yakınımızı yitirmiş olmamız endişemizdi.
Sorular sonucu annemin ağız ve boğazından midesine salınan o kocaman endoskopi(35) denilen hortumlarla yapılan incelemenin sonucuydu öğrendiklerimiz. Ayrıca bakteri testi(1), biyopsi(1) gibi sözler de etmişti doktor abla. Çünkü bir bakıma, geç başvuruda bulunmamız, ya da annemin ben üzülmeyeyim diye susması nedeniyle asit dengeleyici ilâçlarla tedavi aşamasını yitirmişti annem.
Annemin midesindeki asidin şiddetli ağrılara neden olduğunu öğrendiğimin hemen ertesinde, annemin sabrı hüznüm olmuş ve anında sitem gösterim ise bence hiç de fena olmamıştı, annem hak etmişti bunu, bence!
Doktor Tuğba Abla konuştukça sitemlerimin endişe, korku, kırgınlık, kızgınlık boyutlarına ulaştığını iddia ve itiraf etmeliyim, sakıncası olmaksızın, istesem de, istemesem de. Tekrar etmem gibi olacak, ama özetlemem gerekirse bu ağrılar mide bulantısı, kusma, iştahsızlık, geğirme gibi sıkıntılardı ve annem arada sırada da yaşamış olsa da bunların hepsini saklamıştı benden. Bu da erken teşhisi, ilâçlarla tedaviyi, midede yara oluşmadan tedavi olmayı önlemişti. Annemi nasıl affedebilirdim ki?
Bu arada bir yanlışlığı da söylemeden geçmem mümkün değil. Gaz sancısı, yel, üfürük gibi söylemler için kocakarı ilâç(1) tedavisi denilecek bir biçimde aklı evvel(2) bir teyze; “Her derde deva(1!” deyip çiğnemeden yutması için bir aspirin vermiş anneme, çayla beraber.
Doktor Tuğba Ablanın “Aferin!” modunda menfi tepkisi anlatılamayacak bir boyutta idi.
İkinci konu ise; teyzemin, “Efendibaba” dediğim anne dedemin ve anne tarafından bir yakınımızın mide ve on iki parmak bağırsağı ülserlerine önem vermediklerinden, belki de onların yaşadıkları tarihlerde tıp fazla ilerilerde olmadığından, hastalıklarının tedavilerinin sonuçlanmasından önce kanser nedeniyle ölerek aramızdan ayrılmış olmalarını öğrenmemin hüznü idi.
Bu son konuyu doktor ablanın sorgusu üzerine annem anlatınca öğrendim, kırgınlık ve kızgınlığım bu kez tavan yapmıştı, uç boyutlarda. Çünkü doktor abla, bazı konuları özel olarak konuşmak için tam bu noktada beni dışarılara kovmuştu, ama kibarca; “Lütfen!” diyerek.
Aslında doktor ablanın konuştuklarının bir kısmı tavsiye, öneri, diğer bir kısmı özel durumlardı. Örneğin kırk yıl düşünsem, ülserin 50-60 yaş sonralarında oluştuğunu, süt, kahve ve çay içmenin ülseri artırabileceğini, ülserin gastrit ve reflünün ileri bir safhasının olduğunu, her ne kadar annemin yaşadığını kabullenmesem de stresin ülseri azdırdığını ya da tetiklediğini bilemezdim.
Buna karşın sarımsağın, biber ve zeytinyağının ülserin en büyük koruyucularından olduğunu doktor ablamın masasında görüp de alıp okuduğum tıbbi dergiden öğrendiğimi de saklamamam gerek.
Doğal olarak bir kısım Latince kelimeleri; “Olsa olsa şu anlamda olabilir!” metodu ile çözümlediğimi de söylemem gerek!
Velhasılım kelâm, öncelikle ve şimdilik kaydıyla sindirim sisteminde herhangi bir arıza olmadığı kaydıyla ameliyata gerek olmadığına karar verdi doktor abla. Ancak önemli ve kapsamlı bir diyet(1) listesi vermeyi ve sık sık kontrole gelmesinin gerektiğini söylemeyi de unutmadı.
Önemle söylemeliyim ki annem; tüm bu söylemleri endoskopi, bakteri testi, biyopsi işlemleri ve uzunca bir süre sonra ancak başarılı olduğu dışkı(!), nefes ve kan testleri sonucu gerçekleştirdi, bir-iki gün içine sığdırarak.
Son gün de bitti doğal olarak! Üstelik annemin rahatsızlığı olan ülser ile ilgili öğrendiklerimin tümünü kendim için bile sıralamama gerek kalmaksızın…
Doktor abla öncelikle bir hafta kadar, gün aşırı antibiyotik(1) tedavisi ekinde kontrole gelmemizi, bir ay sonra da tam kapsamlı inceleme yapmak için tekrar gelmemiz gerektiğini anlattı bize. Annemin tek endişesi;
“Gene mi o hortumu yutcam, gene mi solucan, yılan gibi dolaşcak midemde?” sözü ile korku ile şekillenmişti, ona yakışmayan kısa fiillerle.
Hani bekâra bazı şeyler kolay gelirmiş, ya da sünnet olan çocuğa “Acımayacak!” tesellisi yapar gibi o hesap, o hortumu yutacak ben olmayınca, anneme duygu sömürüsü katkılı;
“Sağlığın için gerekli, ben sensiz ne yaparım sonra, daha beni evlendirecen, torun-topalak görcen!” diye aynı kısa fiillerle teselli etmeye çalışıyordum (sözüm ona)!
Gün geldi, normal statüde(6), normal kontrol için hastanenin ana kapısından Danışma Masasına ulaştığımda nutkum tutuldu(4) sanki. Yaşamımda böylesine beni etkileyen bir güzellikle karşılaşmadığımı düşündüm.
Ressam olsam resimlere, nota bilsem musikiye, uyaktan anlasam şiirlere, yazabilsem öykülere sığdıramazdım bu güzelliği. Tanrı, İlah, Put olsa çekinmeksizin kul olurdum huzurunda. Kısaca şaşkınlığımda şaşırmış olmama şaşırarak hiçbir tarife sığdıramıyordum karşımdakini.
Annem dile geldi şaşkın suskunluğumda, önceliğin kendinde olduğunu var sayarak;
“Ülser kontrolü için Doktor Tuğba Hanıma gelmiştik de…”
“Sağdan üçüncü kapı… Randevunuz vardır inşallah?”
“Cep telefonuma mesaj geldi hanımefendi!” derken yaka kartındaki ismi çekti dikkatimi;
Fatima.
Merak ettim, benim ismim gibi, onun isminin kaydında da yanlışlık yapılmış olabilir miydi? Örneğin Fatma yazacakken araya gereksiz bir “i” harfi konulmuş gibi. Çünkü benim doğum tarihim olan 29 Mayıs İstanbul’un Fatih tarafından fethini çağrıştırınca babam Fatih koymak istemiş ismimi.
Her nasılsa Nüfus Müdürlüğündeki memur kayıtta başarılı olup ismimi “Fetih” olarak kaydetmiş. İsmim Fetih, yani…
Bu, benim onunla yakınlaşmam için bir sebep olabilir miydi, sudan bir sebepmiş gibi görünse de? Denemeliydim, ama peki, nasıl?
Fatima; “Personel!” diye seslendi, yakınlarındaki ayakta dikilen değişik elbiseli genç adama, bir bakıma emretti de diyebilirim o ses tonuna göre;
“Hanımefendiyi Doktor Tuğba Hanıma götür!..
Lütfen!”
Ben kim oluyordum ki, dikkatini bile çekmemiş olarak?
Annem ve personelle beraberce gittik Doktor Hanımın odasına.
Doktor Hanımın bu kez beni dışarıya daveti ipek gibi bir ses tonuyla gibiydi, muhtemelen annemin daha ilk moral takviyeli görünüşünün mutluluğunu kontroller öncesinde fark etmiş gibi. Üstelik sözüne “Lütfen!” katkısı da tüm doktorlara yakışan şekildeydi, mutlu olduğum.
Danışma Masasına yaklaştım, Doktor Hanımın kapısından ayrılıp kendimi yakışıklı farz ederek(44), en adi sıfatlarla, yavşakça, aptalca, yalakalıkla, şarlatanlıkla(6), şımarıkça, yılışıkça şaşkınca gibi. Ağzı açık ayran delisi gibi fısıldadım;
“Fatima, nenelerinizden birinin adı mı?”
Önce dikkatle baktı yüzüme, anlamamış gibisine, sonra seslice;
“Pardon! Anlayamadım. Nasıl yardımcı olabilirim size?” dedikten sonra sesini kısarak onun diline hiç yakıştıramayacağım bir şekilde;
“Sorunuza; ‘Size ne?’ diye cevap vermek isterdim, ama hem değmezsiniz, hem de bu benim aile terbiyeme yakışmaz! Buyurun! Lütfen!”
Kibarca(!) kovulmuştum, konuşmamızın en sonundaki şiddetli “Lütfen!” sözünün tarifi bu olsa gerekti. Düşüncelerim; bedenimin karşımdakinin tavrı nedeniyle buz kesmesini önleyecek gibi değildi.
Eğer her türlü risk ve kayıpları göze almışsam taciz(6) sınırlarına yaklaşmaksızın onu kazanmak, kesinlikle benim olması için değilse bile, bana yönelmesi için başarılı olmalıydım, benim olmazsa, bana yönelmesinin ne yararı olacağını bilmeksizin.
Annemin doktor ablanın girdiği kapı önündeki koltuğa gidip oturmak yerine, onu tam karşısından görebileceğim koltuğa oturdum. Gözlerimi ayıramıyordum ondan, ayırmak da istemiyordum doğrusu. Nasıl olsa bir hafta süreyle günaşırı olsa da gelecektik buraya, annemle birlikte.
Peki, işime gücüme boş verip her gün buraya gelip, sahiplenmemişse aynı koltuğa oturup karşımdakini görmemi kim engelleyebilirdi ki, eğer onun nöbet ve izin gibi sorunlarını yaşamayacaksam?
Allah’a dualarım ulaşıp da, Allah “Yürü ya kulum!” derse, kim tutabilirdi ki beni? Gerçekten yitirmiştim kendimi, hem tüm cismimle. Ben, bende ben değildim ve onun olmayacağı bir dünyada benim ben olmama gerek de yoktu.
Karşısındaydım. Ne zaman kafasını kaldırsa, istemese, istemiyor olsa bile beni görüyor, sitemini, sinirli bakışlarını görüyor, hatta şakaklarının bir asansör iniş-çıkışı modunda inip-çıkar gibi kıpırdadığını, alnının kırışıklığını, ellerinin titrediğini görüyor gibi hissediyordum kendimi.
Bana göre bu bir taciz olayıydı ve şansımı daha ona rastlayıp da kendimden geçtiğim bu ilk seferde tüketmeliydim.
Uysal sahibinden azar işitmiş, iğdiş edilmiş(4) bir salon köpeği gibi kuyruğumu bacaklarımın arasına sıkıştırıp annemin olduğu tarafa yönelirken bakışlarımız çakıştı, gülümsedim, o ise ne anlama geldiğini anlayamadığım bir şekilde başını eğdi, bana göre cevapsız kaldı başımı eğerek selâm verişim.
Oysa selâm Tanrı kelâmıydı, ben de önümdeki aynaya dönüp kendime selâm verdim ve selâmımı aldım geri, sanki onun yanıtı gibi!
Bir hafta aşağı-yukarı böyle geçti, tıpkısının aynısı gibi olmasa, öyle görünmese de.
Sonrasında, en son kere de annem gülücüklerle bezenmiş bir şekilde çıktı dışarıya, doktor ablamın yanından. Düşüncelerimle öylesine boğulmuştum ki, her gün ki gibi o gün de öğlenin gelişini fark etmemiştim, annemi de, onu da merak etmekten, gözlemlerin sonuçlanmasını ummaksızın.
Ama bu son kez o yoktu Danışma Masasında. Annem, muayeneye aç olarak geldiği için, kafeteryada doktor ablanın tavsiyesine göre doyundu, benim canım hiçbir şey istemiyordu, anneme nispet yapar gibi, bir çayla geçiştirdim öğle öğününü, annemi öğle sonu son tetkiklerin sonuçlarını öğrenmesi, gerekiyorsa reçetesini ve bir sonraki muayene gününü öğrenmesi için tekrar doktor ablanın muayenehanesine teslim ettim.
Sonrasında, beraberce görüştük, artık abla değil de anne gibi gördüğüm doktor anne ile.
“Bundan sonraki muayenelerin ve tedavilerin uzun olmayacağına, muhtemelen ilâç tedavisine aynen devam edeceğine, ameliyat gibi bir konudan bahsetmeyeceğine dair müjdeyi” önce ima etti, sonra saklamaksızın verdi bize, annemi son kez odasına almadan önce.
Ne yapmalıydım, bu son kez? Acaba aynı koltuğa otursam, sahibi yoksa? Bu onu rahatsız etmemin tekrarı olmaz mıydı? Beş dakika? İki dakika? Hatta bir dakika sadece, görmek, yüzüne bakmak için? Yeter de, artardı bile bana! Saygımı da yitirmemiş olurdum böylece, değil mi?
Yoktu yerinde yine. Genç bir delikanlı vardı onun yerinde, soramazdım ki onu! Listelere, tablolara baktım ismini göremedim. Bir üst, bir alt koridorları kontrol ettim cisim ve listeler olarak, kafeteryada bile fellik fellik aramama(4) rağmen karşılaşamadım onunla.
İyi ki kitap almıştım yanıma, artık aynı koltuğu sahiplenmem gereksiz gibi gelmişti bana. Bir, belki de üç koltuk ötelere doğru bir yerlere oturdum, ümitsiz, sonuma hazır olmak gibi, kitabıma yönelerek.
Belirli bir süre sonra Danışma Masasına baktığımda onu, aç bir tavuğun kendini darı ambarında tahayyül etmesi(2) gibi hüsnü kuruntu(2) gibi olsa da bana baktığını gördüm. Hoşlanma, ilgilenme hakkımı kullandığımı ima etmek için selâmlar gibi başımı eğdim gülümseyerek.
Sanırım, gene bu kez de başını eğerek telefonu kulağına götürürken tavandaki avizenin taşlarının kaç adet olduğunu sayar gibiydi!
Gün bitmeliydi o halde, hem benim için, hem de benden kendini saklayan, sakınan onun için. İlk anlardan zorlamama gerek yoktu. Annem acele bir şekilde doktorun yanından, elindeki kâğıdı; “Şuraya imzalattıracakmışsın oğul!” dedikten sonra çıkış kapısına doğru yöneldi.
Kâğıdı imzalatıp geri döndüğümde annemi ve onu Danışma Masası önünde konuşurlarken gördüm. Bana karşı kayıtsız olanın, hasta, yaşlı bir kadına ilgisi, aşırı değilse de normal bir boyutta gibiydi, ben yanlarına yaklaştığımda, suskunluklarında.
“İyi akşamlar kızım!”
“İyi akşamlar hanımefendi!”
“İyi akşamlar, tekrar görüşmek üzere!”
Ses çıkmadı karşımdan, dileğimin anlaşılmazlığı gibi. Masa üstündeki takvimden hangi ay ve günde olduğunu olduğumuzu tespit etme gayretinde gibiydi (sanırım)!..
Annemin tekrar muayenesi olmadığından işe gider gibi bu kez doğrudan hastaneye gidip doğrudan kapıya dikildim;
Cevap alamadığım; “Günaydın! Merhaba!” diye sözlerimden sonra dönüp aynı koltuğa oturdum, artık taciz vb. gibi düşünceler geçmiyordu zihnimden, sadece bir kez konuşup, bana özlemi, niyeti yoksa defolmak üzereydi kurgum, ancak sonramın asla dolmayacağı, doldurulamayacağı düşüncesiyle.
Newton’un etki-tepki yasasına(9) güvenerek, kitabıma odaklanarak, ancak kaşlarımın altından gerekli görüşü sağlayarak, taciz eder gibi rahatsız etmeyi dilemeksizin, aklıma getirmeksizin, böyle bir kanaati yaşatmaksızın, yaşamaksa yaşamaya başladım.
Fabrika ayarı bozulmuş bir motor gibi sessize yakın bir gürlemeyle gelip yanıma oturdu ve sordu;
“İsteğiniz ne?”
“İçimden geçirdiğim halde hiçbir şey desem, inanmayacaksınız nasıl olsa, sadece hoşlanma hakkımı kullanmaya çalışıyorum, desem?”
“Bu hakkı vermedim ki size!”
“Deneyin lütfen! Bir şans verin bana, hemen şimdi ve inanın ki sizden etkilenmeme rağmen, sizin benden rahatsız olmamanız için başımı bir kez daha yere bakmaktan kaldırmayacağıma yemin edeyim!”
“Babamdan biliyorum, yaşamda yalansız erkek olmaz, ama söz verdiğinizi var sayıyorum, buyurun, ama başlangıç cümleniz; ‘Görür görmez!’ şeklinde olmasın! Lütfen!”
“Peki! Güzelsiniz! Hatta ‘Çok güzelsiniz!’ diyerek sınırlandırılmış bir tarif içine sokamayacağım kadar güzel. Hoşlandığımı ve etkilendiğimi söyledim. Şu kısacık günler içinde sevmek ve bir ömür boyu vaatte bulunmak hakkım değil, cüretim yok, üstelik de inanmazsınız, hatta sizi ilgilendireceği bile geçmiyor aklımdan pek, çok istememe rağmen. Adım Fetih! Belki biliyorsunuz, babam Fatih ismini koymayı arzulamış olsa da. Belki bir Nüfus Memuru hatası…”
Duraklamak yakışmazdı bana, can alıcı noktayı bulmam gerekti, devam etmem için;
“Önce ve belki de ilk yakınlaşma arzusu duyduğum anda size ‘Fatima, nenelerinizden birinin adı mı?’ diye sormuştum, belki sizin isminizin de ‘Fatma’ olması gerekirken aynı hata yapılmış gibi…
Ve dersimi almıştım, hatırlayabiliyor musunuz? İnkâr etmem mümkün olmayan güzelliğiniz, hanımefendiliğiniz yanında aramızda bu benzeşim diyebileceğim isimler olarak benim sizinle yakınlaşabileceğimi kurguladım. Doğrusu, hak edip etmemem umurunuzda değildi, hissedebildiğim. İsterim ki beni reddetme Fatima!”
Karşımdakinde anlayamadığım, değerlendirmemin mümkün olamayacağı bir görüntü ve sessizlik vardı, üstelik bu “Sükût ikrardan gelir!(10)” demenin belgesi gibi gözükmüyordu.
“Lütfen! Bana, benim yakınlaşmama, seni sevmeme ‘Hayır!’ deme Fatima! Önce beni tanı! Sonra istersen sen de beni, uzat elini. Sözlerimi bu kadarla tamamlamış olmak içimden gelmiyor. Bil ki duygularım sevgi yönünde. Senden sonra benim için ne dünya dönecek, ne de mevsimler olacak. Yaşamım sadece ruhsuz beyinsiz, gönülsüz, kalpsiz yokluklarla donanmış bir bedeni sürüklemek olacak. İnanmasan da…”
Duraklamak kimin şanıydı ki, ben de duraklamayı aklımdan geçirmiyordum;
“Bana ayırdığın vakit ve beni sabırla, ses etmeden, tepki vermeden dinlediğin için teşekkür ederim. Her ne olursa olsun, karşılaşırsak, şu andaki gibi ve resmen, istekli, ya da metazori(6), gözlerini esirgeme benden ne olur? Hadi şimdi gözlerini esirgemeden bak bana ve git masana lütfen!...
Ve inan, baban her ne şekilde, yanlışı nasıl yapmış olursa olsun, ben sana karşı asla yanlış yapmayıp sözümü tutacağım, ta ki elini uzatıp, sesini, gözlerini benden esirgemeyeceğin ana kadar. Bu hastaneye annemi getirmek zorunda kalacağım zamanlar da dâhil, başımın eğikliğinde sana diyeceğim şu; ‘Allahaısmarladık Fatima!’ Doğal olarak beni görmeyi ya da isteyeceğin ana kadar!..”
Ayrıldım…
Sonuç için her ne olursa olsun, tahammüllü olacaktım! Umut? İnsan umutsuz, hele ki umudun adı Fatima ise nasıl yaşardı ki? Yaşayamazdım, kör, sağır, dilsiz olma ve onu bekleme haklarımı kullansam da…
Hareketsiz günler yaşıyordum, hareket etmeme gerek yoktu ki zaten, hem neden olsundu ki? Boş, gereksiz, neden böylesine bir duyguyu yaşarken neden dünyayı kirlettiğinin farkında olmayan insan denemeyecek bir müsvedde gibiydim, yaşadığımı zannederken. Fatima’ya söz vermiş olarak başım eğikti, hem hep, daima, her zaman.
Anneme hissettirmeme çabasıyla onu doğal kontrolleri için hastaneye götürüp getirirken, girip çıkarken, Doktor Ablamın kapısının önündeki koltuk mekânımdı kitabımla, görünmeksizin. Her kontrole gelişimde annemin arkasındaydım, söz verdiğim gibi, her zaman başım eğik.
Ben Fatima’yı sevdiğimden, onsuz bir yaşama katlanamayacağımdan emindim, söz vermiştim; “Aykırı bir davranışım olmayacak!” diye.
Sözüm namus demekti, aşırı, belirgin davranışlarımla kendimi kabullendirmeye çalışmam yanlıştı, olmamalıydı, o isterse beni kabullenmeliydi. Üzüntüm; gözlerini görememek yanında, kokusunu bile hissedememekti. Yasağı bana o koymamış, yasak için ben ona söz vermiştim!
İnanılması güç bir ay geçmiş, ya da geçirdiğimin farkında olmadığım bir otuz gün tükenmişti yaşamımdan. Annemi son kez getirmiştim doktor ablaya, tavsiyesi üzerine kontrol için.
Bu kez sadece müjde, belirli bir süre için kullanacağı ilâçları, dikkat edilmesi gereken hususları, en ufak bir değişiklikte hemen, yoksa bir yıl sonra için “Mutlaka” gelmemiz tembih edilmişti.
Bu; ömrümün heba olması demekti, rapora, reçeteye yazılmayan…
Günlerden bir gün…
Bir genç delikanlı dikildi karşıma, anlattıklarından sonra beni nasıl bulduğuna hayret ettiğim. Aslında Fatima’nın kardeşi olarak beni bulması hiç de zor değildi. Vatandaşlık Numarası, ad, soyadı, telefon numaraları, adresler, evrak, kayıtlar ve hatta sosyal güvenliğim bile kayıtlıydı hastanede.
Kısaca; ben ve biz biliniyorduk, ama bilmeyi istediğimin adından, şu anda kardeşi olduğunu bildirenden ve en önemlisi benden zorunlu gibi uzaklaşmak ve bir bakıma uzaklaşmamı isteyen konusunda hiçbir bilgi yoktu, belleğimde.
“Çay ısmarlarsanız size istediğinizi, ilgileneceğinizi sandığım bir konuda bilgiyi ulaştırmak isteyeceğim Fetih Ağabey!”
“Hayhay! Hemen! Beni tanıyorsunuz, ama sen kimsin, ağabey diyecek kadar beni kendine yakın gören genç adam? Daha önce karşılaştığımızı hiç sanmıyorum!”
“Birkaç kez karşılaştık hastanede, çok şeyleri odaklandığınız konuda görmediğiniz için, fark edemediğiniz! Fatima, ablamdır benim efendim! Benim ismim de Fatih, neredeyse sizin ki gibi. Babamı yitirmiştik! Annemi de yakınlarda yitirdik. Vasiyetlerinde bir şeyler kaldı ablamla bana. Varlığımız yeterli. Ne benim, ne de ablamın çalışmaya ihtiyacımız yok aslında...”
Konu hangi mecraya(6) yönelecekti, bilemiyordum, sustum, devamını bekleyerek;
“Ben üniversitede okuyorum. Ablam da okudu ve hâlâ ikinci kez okuyor açık öğretimde. Evde boş oturmak, durmak yerine faydalı olmak, insanların mutlulukları için ve varlıklı olduğunun bilinmesi nedeniyle gelen gidenden kurtulmak, daha doğrusu gizlenmek için çalışıyor, ya da çalışıyor gibi görünüyor, çünkü maaşının tümünü kanserle ilgilenen bir kuruma bağışlıyor, annemin ölüm nedeniyle…”
“Anladım da…
Yasağı isteyen, yasağı koyduran, beni dinlemeyen, beni istemeyen ablanızdı, o halde bunun benimle ne ilgisi var genç arkadaşım?”
“Benim şu andaki konuşmamdan ablamın haberi yok, Fetih Ağabeyim. Varlıklı sayılırız. ’Gelenimiz, gidenimiz çok!’ dedim ablam için. Bu geliş gidişlerde sevgi değil, maddi varlığımız öne çıkıyor, hissettiğimiz kadarıyla. Çünkü annem kendi yağımızla kavrulmamızı, ancak evlendiğimizde miraslarını hak edeceğimizi vasiyet etmişti, abla-kardeş olarak…”
Susar gibi oldu bir süre ve susmanın yararlı olmayacağı düşüncesiyle devam etti;
“Benim evlenip yuva kurmama, eğer sevdiğim bir insanla karşılaşabilirsem daha yıllar var ki, hiç umurumda değil, ablamın da. Ablam dünyanın en müstesna(6) insanlardan biridir. İçinden geçenleri de bildiğimi, daha doğrusu hissettiğimi sanıyorum, çünkü biz kardeşiz! Anlatabildim mi ağabeyim?”
Söyleyecek söz bulamamın sıkıntısı içinde gibiydim. O devam etti sözlerine, ismini bile söylemesine karşın aklımda tutup da bilemediğim halde;
“Ablam sadece sizi hatırlıyor, dürüst bir insan olarak ve unutmadı, unutamadı da hatta, dertleştik çünkü. Ben kendi başıma karar verip sorup soruşturup sizi öğrenip karşınıza geldim. Başınızı kaldırın ve gerçeği, gerçeklerinizi görün, lütfen. Çay için teşekkürler…”
Bir yabancı gibi, hiç konuşmamışız gibi sırtını döndü.
“Dur! Gitme! Nereye gideceksen seni götüreyim!” demeyi bile akıl edememiştim. Oysa kendi arabası olduğunu ve bir sokak arasına park ettiğini o gün tahmin bile edemezdim.
Zaman durmak bilmezdi, ama durdurmak için elimi böğrümden indirip sadece ona uzatmam ve sıcaklığını hissetmem yeterli olacaktı.
Zamanım kısıtlıydı, üstelik Fatih’in varlıkları ve miras konusunda söylediklerinin benim için hiçbir önemi yoktu, bu ikimiz arasında bilinmeyen bir sır olmalıydı.
İzin almadım iş yerimden, ona yetiştim, paydostan önce, elimi uzatıp;
“Ya izin al, ya da istifa et, bana katıl!” dedim, hayretle açılan gözlerine aldırmaksızın sürüklercesine onu göz hapsine aldığım koltuğa oturtturdum. Güneş gibi aydınlık, o kadar yakıcı idi gözleri, elleri sıcacık, sıcak, sımsıcak ötesi…
“Tavrın nedeniyle sana bir kere bile içimden geçeni söyleyemedim. ‘Seni seviyorum!’ Bir kere bile ellerinin sıcaklığını hissettirmedin, şimdi yaşıyorum…
Ve sadece gözlerin emanetti bende, izin ver hep bende kalsın. Bir ömrü beraber tüketelim, her sabahın güneşi bizim yüzlerimizi aydınlatsın, ‘Günaydın!’ sembolü olarak…”
“Düşünmem gerek!”
“Düşünme, sana ihtiyacım var, ellerimi boşlukta bırakma, ‘Evet!’ demen hiç zor olmayacak, dene, lütfen!”
“Bu; sen misin gerçekten?”
“İnanman için ne yapmam gerek. Benim yaşama devam etmem için senden başka hiçbir isteğim yok. Geçimi dert etme, çalışırım, gerekirse beygir gibi. Çalışmaya devam etmek istersen beraber düzenleriz yuvamızı. Evin-barkın varsa, kardeşin, kardeşlerin varsa ata yadigârı(2) diyorsan terk et, bağışla sevdiğine, ya da sevdiklerine…
Evim var, belki istediğin gibi değildir, olamaz da belki. Sen sev beni, ben senin için yaşamımı senin isteğin, istediğin, dilediğin gibi düzenlemeye çalışırım. İnan!”
Sözlerimi bu kadarla bitirmemeliydim, kısa bir zaman içine tüm yaşamımı sığdırmaya, sıkıştırmaya çalışmamalıydım, dileğim şekillenmeliydi, gözlerinde, dudaklarında;
“Kısaca; sen senin olan her şey için ne yaparsan yap. Benim isteğim; sadece beni sevmen ve benim olman. Bunun için de önce iki kelime, sonra tek kelime yeterli, haydi, gayret et, söyle! Benden başka kimse ne bilecek, ne de işitecek!”
“Seni seviyorum!”
“Ben de seni seviyorum, ilk göz göze geldiğimiz andan beri. Şimdi sıra ikinci kelimede… İstersen haykırarak da söyleyebilirsin, dünya bilsin; benimle evlenir misin?”
Karım benim gibi deli değildi, hem başlangıcımızdan beri, kulağıma eğildi ve sessizce;
“Evet!” dedi…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Üniversitede Fetih’in annesinin yaşadığı gibi bir sıkıntıyı yaşadım. Yaşayıp da bildiklerime bir doktor akrabamın, hemşire kız kardeşimin, sonrasında ülser ertesi 26 gün içinde genç denilebilecek bir yaşta yitirdiğim annemin yaşadıklarının katkılarıyla, internetten edindiğim bilgiler yardımcı olmuştur.
(1) 12 Parmak Bağırsağı Ülseri; Sindirim aygıtında, özellikle mide ile onikiparmak bağırsağında görülen yara.
Alerjik Terslik; Aynı miktar ve koşullarda başka kişiler için zararsız olan farklı yabancı maddelere karşı, bazı kişilerin duyarlılık göstermesi inadına yanlış seslerin meydana gelmesi.
Antibiyotik; Bitkisel ya da hayvansal organizmalarca çıkarılan, özellikle küf mantarlarında bol bulunan, yapay olarak elde edilen birçok mikrop türüne karşı kullanılan ilâçların ortak adı.
Asistan; Yükseköğretimde öğretim üyeliğinin ilk aşaması. Bir uğraşta, ustaya, ya da işi yapana yardım eden. Yardımcı.
Bakteri Testi; Gastrit ve ülsere yol açan Helicobacter Pylori tespit edilmesini sağlayan üre nefes testi.
Biyopsi; Yapısını mikroskopla incelemek üzere canlıdan alınan doku parçası.
Endoskopi; İçi boşluklu organların bir aletle incelenmesidir. Günümüz teknolojisi ile bağırsak sistemini en iyi değerlendiren yöntemdir.
Gastrit; Mide dokusunda oluşan yangı.
Hazımsızlık; Hazmedememe durumu. Kimi durumlara katlanamama. Sindirim sisteminin besinleri iyi sindirememesi, sindirimin yolunda olmaması durumu.
Helicobacter Pylori; Mide alanlarına yerleşen bir bakteri türü olup mide ülserine ve daha ilerilerde mide kanserine neden olabilmektedir.
Her Derde Deva Olmak; Birçok şeye çare, çözüm olmak.
Hijyen; Sağlık, sağlıklı koruma, sağlıklı olma durumu ile ilgili, sağlık bilgisine uygun, sağlığa yararlı.
Intern diye yazılıp “İntörn” diye okunan bir kelime olup altıncı sınıf öğrencilerinin kendi aralarında “Asistanların kölesiyiz” anlamında konuştukları bir sözdür ki, bu hastaların da diline dolanmıştır!
Kanamalı Mide Ülseri; Mide asidi ve sindirim sıvıları tarafından midede oluşan doku kaybı hasarı. Enflamasyon denen yaranın meydana gelmesi. Kısaca Ülser tarifi.
Kocakarı İlâcı; İlâcı teşkil eden baharat cinsleri, evlerimizde kullanılan ve aklımda kalan baharat isimleridir. Bir tedavi yöntemiyle kesinlikle ilgisi yoktur. Bel çekme, bel fıtığı düzeltme, kulunç kırma, çıkık oturtma, şişe ya da bardak çekme ve aklıma gelmeyen nice yöntemler halen çeşitli yörelerde uygulamaktadır, bilindiği üzere. Kocakarı İlâçları denilen bitkisel tedaviye tıp dilinde “Fototerapi” denilmektedir.
Perhizi (Diyet, Rejim) Aksatma; Sağlığını korumak, düzeltmek amacıyla uygulanan bir kısım sınırlamalar gereğince ve zamanında yapmama, unutma. Para harcamamak amacıyla uygulanan beslenme düzeniyle, Hristiyan ve Yahudilerin belli günlerde et, yağ gibi kimi yiyecekleri yemeksizin tuttukları oruçlara da “Perhiz, Diyet” denmekte..
Pratisyen; Mesleğini, sanatını uygulama yoluyla öğrenip uygulayan
Reflü; Midedekilerin ağızdan geri gelmesi biçiminde bir sindirim sistemi rahatsızlığı.
Stres; Kişide bir kısım sorunların yol açtığı ruhsal gerilim, zorlanma, dayanıklığı azaltan ruhsal gerilimler. Ameliyat şoku, travma, soğuk, heyecan gibi etkenlerin iç organlarda ve metabolizmada oluşturduğu bozuklukların tümü. Canlıların yaşamları için uygun olmayan koşullar.
(2) Aç tavuğun kendini darı ambarında görmesi; Sözün aslı; “Aç tavuk düşünde kendini buğday (arpa, darı) ambarında sanır!” şeklinde olup, yoksul kimse hayal dünyasında yaşar, kendini bolluğa ve hayallerine erişmiş gibi görür, düşünür, bir bakıma olmayacak, olması mümkünsüz rüya ve hayaller içinde yaşar anlamındadır.
Aklı Evvel; Akıllı, her şeyi bilir geçinen, bilgiçlik taslayan, densiz, münasebetsiz, sağduyu sahibi olmayan, aslında bir b.k’tan haberi olmayan kimse anlamında kullanılan bir söz.
Baba (Ata) Yadigârı; Babadan-dededen kalan şeyler örneğin miras, ev, araba, tarla, bahçe gibi…
Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar. Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.
Eski Toprak; Yaşlandığı halde dinçliğini, yetilerini, maharetlerini koruyan kimse.
Evde Kalmış Kız Kurusu; Evlenmemiş, evde yaşlanmış kız.
Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilinde söyleniş biçimi.)
Kukumav Kuşu; Baykuşgillerden kahverengi tüylerinin üzerinde beyaz benekleri olan, kafasını 1800 çevirebilen bir baykuş türü. Türkiye’de her mevsim rastlanan bir kuş türü olup, küçük memelilerle, böcek ve sürüngenlerle beslenen genellikle düşünceli gibi durağan hali olan kuş (Öyküde durağanlığı vurgulanmıştır).
Ne Oldum Delisi; Beklemediği bir duruma yükselip şımarmak, ölçüsüz hareketler yapmak.
Zamane Gençliği; Şimdiki zamanın, çağın, devrin genç olanları, insanları.
(3) Gak ve Guk; Aklımda kalmadıysa bir masalda; Keloğlan Zümrüdü Anka Kuşunun sırtına binip Kaf Dağına doğru prensesini devden kurtarmak için yola çıkıyordu. Eee! Yol ve yolculuk uzundu tabii. Keloğlan heybesine yiyecek ve su koymuştu ve Zümrüdü Anka Kuşu “Gak!” dedikçe yiyecek, “Guk!” dedikçe de su veriyordu. Sanırım yöreme, yöresel bir terim olarak bu sebepten yerleşmiş olsa gerek! Gak; Yöresel olarak elma, armut, erik vb. kurusu. Guk eklentisi ile Gak-Guk şeklinde ikindi kahvaltısı, atıştırmalık, çerez, meyve, hatta doyunacak şeyler. Gak şeklinde karganın çıkardığı sesle hiçbir ilintisi yoktur.
(4) Asaleti Tasdiklenmek; Aday memurluk süresi olan bir veya en fazla iki yıldan sonra, başka görevlere ataması yapılamayacak memurların temel eğitim, hazırlayıcı eğitim ve stajlarından iyi sicil almaları ile adaylıklarının asalete çevrilmesi işlemidir.
Deli Danalar Gibi Böğürmek; Ne yapacağını, edeceğini bilmeden, yüksek sesle anlaşılmaz bir biçimde korkunç bir öfke bağırıp, şaşkınca davranmak. Hayvanlar gibi bağırma isteği ile gibi).
Erinmek; Üşenmek. Kendinde bir gevşeklik duyarak bir işi yapmaya eli varmamak, tembellik yapmak.
Fellik Fellik Aramak; Telâşla oradan oraya koşarak aramak.
İğdiş Edilmek; Erkeklik bezleri burulmak, ya da alınmak suretiyle iğdiş duruma getirilmek, kısırlaştırılmak.
Mülâhazat Hanesini Boş Bırakmak; Bir kimse ya da olay hakkında kesin kanaate ulaşmayı zamana bırakmamak.
Nutku Tutulmak; Korkudan heyecandan, şaşkınlıktan ya da öfkeden konuşamaz olmak.
(5) Kendim için bir şey istiyorsam namerdim! ( Namert; Mert olmayan, korkak, alçak.) ! Eski cumhurbaşkanlarından Süleyman DEMİREL patentli bir söz.
Kendim için bir şey istiyorsam namerdim. Allah' ım anneme güzel bir gelin nasip et. ANONİM
(6) Değnekçi; Sokakları sahiplenmiş, hizmet veriyormuşçasına, park eden arabalardan âdeta haraç alan, para vermeme niyetli insanların arabalarına zarar vermeyi meziyet sayan, apaş, serseri, tinerci, hatta babası belli olmayanlar…
Hamarat; Ev işlerinde çalışan, elinden iyi iş gelen, becerikli kadın.
İlinti; Bir şeyin bir başka şeyle bağlantısı, iki şey arasındaki herhangi bir yönden ilgisi, ilişkisi. Dert, işkil, kuruntu, üzüntü, kaygı, iç sıkıntısı.
Mecra; Bir işin gidişi, doğrultusu, gidiş yolu. Yatak. Suyun aktığı yol, su yolu.
Metazori; “Zorla” demenin alafrangası olsa gerek!
Mizansen; Bir oyun düzeni. Bir şeyi, bir durumu, olduğundan değişik göstermek amacıyla hazırlanan düzen (Tiyatrolar için değişik anlamı vardır).
Mübalağa; Abartma. Herhangi bir şeyi tasvir veya tarif ederken sözün etkisini güçlendirmek için olduğundan fazla veya eksik gösterme
Müstesna; Kuraldışı. Benzeri az bulunan, benzerlerinden ayrı, üstün olan, seçkin.
Statü; Bir kuruluşun çalışmasıyla ilgili tüzük, kararname, nizamname. Bir topluluk ya da toplum içinde bir kimsenin durumu, ya da kazandığı saygınlık.
Şarlatanlıkla; Bilir gibi geçinerek, kendi bilgi ve niteliklerini överek karşısındakinin iyi niyetini kullanarak.
Taciz; Tedirgin etme, rahatsız etme.
Taşeron; Alt işveren. Bir işin bir bölümünü, esas işi yapan kurum veya kişiden alarak o işi yapmaya başlayan kişi ya da kurum.
(7) Ana gibi yâr, Bağdat gibi diyar olmaz; Annelerimizin altını çizerek söylediği yanlış bir söz. Aslı; “Ane gibi yar, Bağdat gibi diyar olmaz!” şeklindedir. Ane; Bağdat yolu üzerinde bir yardır (uçurum).
(8) Hatasız insan olmaz; Hatasız kul olmaz… Orhan GENCEBAY’a ait meşhur eserlerden biri.
(9) Etki-Tepki Yasası (Newton Hareket Yasası); Bir cisme bir kuvvet etkiyorsa, cisimden de kuvvete doğru eşit büyüklükte ve zıt yönde bir tepki kuvveti oluşur. Burada dikkat edilmesi gereken bu kuvvetlerin aynı doğrultuda olduğudur. (Yasa;3) Bu yasa çok zaman şu cümle ile akıllarda kalır; “Her etkiye karşılık eşit ve zıt bir tepki vardır! Yani; İki nesnenin birbirine uyguladıkları kuvvetler eşit ve zıt yönlüdür.” “Bir cisim üzerine bir dış kuvvet etki etmedikçe o cisim durumunu korur, değiştirmez.” (Yasa;1) “Cisme etki eden kuvvet, kütle ile ivmenin sonucudur.” Yasa;2).
(10) Sükût İkrardan Gelir; Bir suçlama karşısında susmak, suçlamayı kabullenmek, bir teklif karşısında susmak o teklifi kabul etmek, kabullenmek anlamındadır. ATASÖZÜ