Tanrının yaşattığı her yaşam şeklinde bir hayır vardır diye düşünürüm…

 

Günlerden bir Aralık gününün sabahı Ankara’da işim vardı, gün-güneş aydınlanmak üzereydi İzmir’de, 6.10 uçağına binerken.

 

Kaptanımız bir bayandı ve kaptanlığına söylenecek tek bir söz yoktu. Kuş gibi uçurmuş, bizi 900 Km/saate yakın bir süratle bir saatten az bir süre içinde ulaştırmıştı Ankara’ya ve havaalanına da sakince kondurmuştu, –2 oC sıcaklığa rağmen...

 

İşlerimi halletmiş, birkaç eş, akraba, dost ziyaretlerini de tamamladıktan sonra 22.55 uçağı ile geri dönecektim İzmir’e.

 

Meşhurdur Ankara’nın soğuğu bilirdim, çünkü son sınıfa kadar liseyi orada okumuştum, kazandığım olanaklarla. Ama böyle tam dönüş saatime yakın lâpa lâpa kar yağacağını doğrusu tahmin bile edememiştim, İzmir’in havasına kanarak bir montla geldiğim Ankara’da.

 

Hem ne kar? Gökyüzünü göremiyordum. Kuş seslerini bırak, bir kanat sesi bile duyamıyordum ki, uçağın kalkacağını hayal etmem bile abesle iştigal(1) olacaktı.

 

Gene de şansımı denemek için dokundum telefonumun tuşlarına. Malûm reklâmlar ve “Operatöre bağlanmak için şunu tuşlayınız!” anonsu, ya da komutuyla “Şu” denileni tuşladım;

 

“İzmir Uçağının kalkmama olasılığı…”

 

Cümlemi bitirememiştim bile;

 

“Şimdilik uçak vaktinde kalkacak görünüyor, herhangi bir tehir, gecikme ya da aksaklık yok efendim!”

 

“Kalkmazsa, ya da belirli bir tehir olursa…”

 

“Belli olur olmaz sizin cep telefonunuza hemen öncesinden haber veririz efendim.”

 

Yarım bırakılan cümlelerimi anlama ferasetinden(2) dolayı onları kutlarken, teşekkür etmek dışında elimden bir şey gelmediğinin bilincinde idim. Bekleyecektim, bekledim de…

 

Ama nasıl? Nasıl beklenebilirse öyle işte! Hani uçak kalkacak olursa, yanıma oturacak olanların rahatsız olmamalarını düşünecek kadar!

 

Bu nedenledir ki; birinci cin-tonik midemdeki asil yerine hemen yerleşmişti. İkinci cin toniğin yarısında beklemediğim, daha doğrusu düşündüğüm ama olmamasını dilediğim anons yapılmıştı.

 

“Hava koşulları nedeniyle, uçak yarım saat-bir saat arası tehirliydi.”

 

Üstelik fısıltılarla denildiğine, ya da edindiğim bilgilere göre uçak İstanbul’dan gelip de İzmir’e devam edecekti ki, daha İstanbul-Ankara yolunu tepmekle meşguldü uçağımız.

 

Uçak gelecek, yolcular boşaltılacak, temizlik, intizam, derken oh ho! Biz; biraz kaba kaçar ama böyle durumlarda “Ölme eşeğim ölme, yaz gelince çayır-çimen vs. …” derdik.

 

Neyse ki geldi uçağımız, önce dilediği yere, sonra bizim kapımıza geldi. “Hazır olun!” feryadı ile yerlerimize davet gelince kapılara yöneldik, bir buçuk saat sonra. Sanki yerde kalacakmışız gibi.

 

Bu arada üçüncü cin-tonik yolunun yarısına gelmişti. Bekletemezdim uçağı! Fondip(3) ve mazereti olmayan sıkıntım, olayımı çözümledi.

 

İş gezisinde bavulun ne işi var, hele hele “Sabah git-akşam dön!” plânlaması ya da tasavvuru ile? Dizüstü bilgisayarımı da gizlediğim çantamı elime alıp yöneldim uçağımın anons kapısına.

 

Ortalarda bir yerlerde, koridor tarafında idi oturacağım yer. Bir saatlik yol, hafiften de olsa kafam neşeliydi.

 

Yanımdaki yolcu da; “Hemşerim, yolculuk nire?” diye sıkmazsa pek sıkılmam gibime geliyordu. Tabiidir ki bunda işlerimi istediğim gibi halletmiş olmamın rahatlığını da inkâr edemezdim. Ayrıca Ankara’nın soğuğunu bilip tanımama rağmen, İzmirli gibi gelince bu koca şehirde üşümek hakkımı da yeterince kullanmıştım!

 

Yerime oturduğumda, yanımdaki uzun saç ve sakallı gencin yanındaki cam kenarı boştu. Kitabının kapağındaki “Hacettepe Üniversitesi” yazısı oldukça kolay bir şekilde okunuyordu. Ben aklımdan geçenleri sıralamağa çalışırken;

 

“İzin verir misiniz?”

 

Bir basketbol devi, ama güzelliğinin tarifi mümkünsüz, boyu 1.90 metrenin üstünde “Âfeti devran(4) diye tanımlayabileceğimiz bir dişi duruyordu başucumda. Ben 1.84 metre boyumla övünürdüm, ama övünmem karşımdakinin bu endamı(5) karşısında yavan kalırdı.

 

Ve sarf edilen sözleri banaydı.

 

Ayağımı yana çeksem o aralıktan geçemezdi eminim. Diğer yolcuların geçişlerini geciktirmek pahasına ayağa kalktım yerimden, yol vermek için. Hacettepeli delikanlı oralı bile olmamıştı, uçak kalkıncaya kadar kulaklığından bana bile ulaşan garip bir musikiyi sindirme gayretinde idi çünkü ve etrafına karşı kayıtsız.

 

Genç kız, Ankara’nın bir kış gecesine yakışmayacak şekilde kısa etekli, kalın çoraplı, topuklu çizmeli idi diz kapaklarına kadar. Sıkı çizmeleri nedeniyle bacaklarının güzelliği ile iftihar ediyor olsa gerekti.

 

Yüzü de güzel gibiydi. Neden gibiydi? Çünkü kanımca o fazla makyaj yakışmamıştı, üstelik gecenin bu kör vaktinde gözündeki o siyah gözlükler de neydi öyle? Sanki gözlerini gösterse günaha mı girerdi?

 

Saçları siyah, yeni boyanmış gibiydi, hani bir vakitler kuaförde yevmiyeli çalıştığımdan bilmiyordum bunu. Kör cahil bile olsa anlardı kocaman bir toka ile topladığı saçlarının siyahlığının doğal olmadığını.

 

Elinde çantası delikanlının yanından yüzünü ona doğru dönerek geçerken zorlandı. Bir sitem kıvrıldı sanki dudaklarında ve elini oturacağı yere doğru uzatırken beyaz deri ceketinden gözüken dekoltesi hafifçe çaprazlaşırken, gereği varmış gibi diğer uzun tırnaklı ve ojeli eliyle göğsünü kapatmaya çalıştı.

 

Yaşamımda hiç kimseyi bu kadar detaylı incelememiştim. Pardon belki şöyle bir inceleyişi dile getirebilirim;

 

Hanım kızımız mini etek giymiştir, otobüse biner, oturur, eteklerini çekiştirir, durur. Ya da bu yanımdaki dev kız gibi dekolte giyinir, eliyle göğsünü kapatmaya çalışır.

 

Anlamam bunu. Maksadı nedir kişinin? Ya giyme, ya da o hareketi yapma, bence konu bu kadar basitçe çözülebilir, değil mi?

 

Kemerini taktı genç dev. Pencerenin perdesini kapattı, sanırım gözlerini de kapattı ancak başını koltuğa dayamadı. Muhtemeldir ki ya tokanın başını acıtmasından, ya da saçlarının bozulmasından endişelenmişti yahut da titizdi. Öyle ya birçok kişinin başını dayadığı yere başını koyacak mıydı, meselâ?

 

Bana göre tipik bir sosyolojik inceleme vakası idi. Etkilenmek mi? Hadi canım sen de! Belki yanımdaki genç delikanlı için böyle bir şey düşünülebilir, anlatılabilinir, ama benim için çekicilikten ziyade iticilik vardı düşüncelerimde. Bir de yaş-baş-konum-durum-vaziyet- aile-falan filân durumu galiba?

 

Bilir miydim ki; “Sevgi ile nefret arasının çok ince bir çizgiyle ayrıldığını?(6)

 

Hatırıma gelen bu söz kimindi, hatırlamıyorum. Bana ait bir buluş değildi, kesinlikle.

 

Ne onun, ne de yanımdaki delikanlının hosteslerce verilen bilgilere ihtiyaçları yok gibiydi. Ben ise hayatımda ilk defa uçağa binmişçesine dikkatle dinlemiştim hostesleri. Sonra bir kısım anonslar daha yapıldı, sigara içilmez, falan filân gibi.

 

İlk hostesin İngilizcesi kesintili ve bozuk gibi geldi bana biraz, ama kaptanın hem bilgi veren sözlerinde ve hem de lisanlarındaki akıcılık gayet güzeldi.

 

Uçağın içi sıcaktı, ama kaptan kalkmamakta direniyor gibiydi, anonsu yaparken;

 

“Geciktik, ama hava koşulları malûm, biz suçsuzuz. Şimdi de buzlanmayı önlemek için uçağa ilâç sıkılacak, özür dileriz, yolculuğumuz için önemli olan bu konu yaklaşık beş dakika kadar sürecek ve sonra havalanacağız.”

 

Beş dakika dediği şey de yaklaşık 15 dakika sürdü. Tüm etrafımız, yani pencereler görünmez bir şekilde püskürtülen beyaz bir madde ile sıvandıktan sonra, pist başına geldik ve uçmağa başladık. Yaklaşık bir buçuk saat kadar daha sonra.

 

Kalkışımız biraz zor oldu, kasisli(7) yollar gibi. Bir müddet sonra çakan şimşekler, uzaklardan fark edilen sıkıntılı yıldırımlar refakatinde(8) galiba biraz indik, biraz çıktık gibi havada, bulunduğumuz yerdeki hava şartları nedeniyle.

 

“Havayollarında da kasisler vardı”, demek geçti içimden!

 

Yanımdakilerin ikisi de mütevekkil(9), sakindi. Benim de üç cin-tonikten sonra farklı olmam düşünülemezdi.

 

Sonra yüksekliklerde (Kaptanın dediğine göre; bilmem kaç fit ama metre olarak 10.400 metrede) çok şey duruldu, sessiz insanlar çeneleri düşmüş gibi konuşmaya, bebek ve çocuklar durgunluğun ertesinde fırsattan istifade bağırıp çağırmağa başladılar.

 

Ayrıca uğurlanmış birkaç asker adayı da ellerinde kalem kâğıtlarla sevdiklerine ilk nameleri döşenmeye başlamışlardı bile.

 

Hostesler ikram servisini yapmağa başladılar. 5 cc. ya da 5 cl. içki yetmezdi bana, benim için, bedelini ödeyip iki viskiyi daha yudumlamaya gayret ettim.

 

Bu ortamda her şeye boş verip, dünyayı umursamadan horlamaya başlayanlar, uyuklama durumunda olanlar da vardı. Yanımdakiler de uyuyorlar mı, diye eğilip baktım.

 

Genç sakallı bana döndü, hata yapmışım gibi utanarak gülümsemeğe çalıştım, amacımın dev kızı görmek olduğunu belli edemezdim. Genç, perişan saçlı, kulakları küpeli delikanlı hareketsiz kaldı, gözlerini dikip ön taraf bölmesindeki asılı perdeye bakmağa başladı.

 

Pilotun anonsuna ve havada kalış süresine göre, tehire tehir eklemeden ulaşacaktık İzmir’e ve İzmir’de hava güzeldi…

 

Uçak iner inmez hareketlendi genç sakallı, anonslara boş vererek kemerini çözdü, ayağa kalktı ve ayağıma basmasına aldırmadan, önümden geçip üst bölme bagaj kapağını açarak valizini alıp çıkışa doğru yöneldi, hem koşarcasına gibi. Belli ki, acelesi vardı, galiba.

 

Genç dev kız yerinde oturuyordu, gözlükleri gözünde önce perona, sonra inme havasında koridorda ilerlemeğe çalışan insanlara baktı ve galiba göz göze gelir gibi de olduk, kesinkes bilemezdim bunu o, siyah gözlüklerinin arkasındayken.

 

Kalkacağını düşünüp ayağa kalktım ve ilk boşlukta sıraya karıştım. Bagaj bekleme sorunum yoktu, düşüncem; sadece alkol yüküm biraz da olsa bilmem kaç promilin üstündeyken arabamı almak ve kullanmak üzerineydi, park yerine giderken.

 

Böyle günü birlik iş yolculukları için arabayı havaalanının park yerine bırakmak akıl kârı oluyordu.

 

Arabayı çalıştırdığımda ufak bir çisenti başlamıştı. Camlardaki toz bu çisenti ile çamurlaşmış gibiydi. Depoya su koymayı unutan bir dalgın için bu; hem eza, hem de bir ceza idi. Mecburen peçetelerle aklamaya çalıştım ön camı.

 

Zaman geçmişti havaalanından ana yola yöneldiğimde. Solumdan vızır vızır arabalar geçerken, ben henüz vücudumu terk etmemiş alkolün etkisiyle sağ şeritten, usul usul gitmeye çalışıyordum. Çünkü biliyordum ki, camları çamur gibi yapan çisenti, asfaltı da Arap Sabunu gibi kayganlaştırırdı.

 

Önümde, biraz ilerimdeki taksi önce yalpaladı, caddenin ortasından soluna, sonra sağa doğru birkaç kere. Ve sonra sağa yanaşıp durdu. Allah’tan benim arkamdan gelen başka araç yoktu. Kaza olmadı, ama az kalsın o arabaya ben çarpıyordum, dikkatli olmama rağmen.

 

Çünkü o taksi kelimenin tam anlamıyla “Zınk!” diye durmuş, ben de hemen arkasında ancak durabilmiştim, benim olan içkiden mest olmuş(10), baygın kafamla.

 

Taksinin arka kapısı açıldı, önce uzun bir çizmeli bacak, sonra ikinci uzun bir çizmeli bacak daha göründü. Vücut tamamlandığında, bavulunu alıp kapıyı şiddetle çarpan o vardı cadde üzerinde.

 

Arabama yöneldi, arka kapımı açıp bavulunu atarcasına kanepe üstüne koyarken, öndeki arabaya doğru; “Sapık!” diye bağırdı ve emreder gibi;

 

“Beni en yakın Taksi Durağına bırakır mısınız lütfen?!” dedi. Ses tonunu kendisi de beğenmemiş olsa gerekti ki;

 

“Zahmet olmazsa, lütfen!” diye ekledi.

 

“O diğer Taksi Şoförünün de sapık olmadığını garanti edebilecek misiniz, bu vakitte? Her ne kadar burası İzmir, modern, anlayış dolu bir şehir olsa da!”

 

Hareket etmemiştik henüz, arkama dönmemiş, dikiz aynasından konuşmuştum, yüzüne doğru;

 

“Ah Allah’ım!” dedi, gözlüklerini çıkarıp ağlamaya başladı. Bir derdi mi vardı, yoksa her ne oldu ise olanlara mı hüzünlenmişti?

 

“Nereye gidecektiniz, efendim?”

 

“Bornova’ya…”

 

“Uf efendim, bu kafayla orası benim için çok uzak. Mutlaka cep telefonunuz vardır. Karşılayacak biri varsa Gaziemir’de bekleyeyim, gelsin sizi Gaziemir’den alsın. Yoksa annem yalnız bir kadın, siz bizim evde kalırsınız, ben de gider teyzemde kalırım. Sarhoş değilim, ama böyle alkollü araba kullanmak da akıl kârı değil.”

 

“Şimdi hatırladım, siz o uçaktaki centilmen beysiniz!”

 

Sözleri akıcı, gözleri güzelin de ötesinde gizemli bir maviliği hapsetmişti. Ağlamak ona yakışmış mıydı ne?

 

Ve yanlışlığımı hissettim. “Elin kızı, neyin nesi, kimin fesi? Hırlı mı, hırsız mı?  Güzelliğine kesil, anneni ona emanet et, onu annene değil.”

 

Hatamdan nasıl geri dönebilirdim ki? Oysaki “Peki!” demişti dev genç kız, tekrar ettirmeden teklifimi.

 

“Bir Tıp Kongresi için İzmir’e gelmiştim. Otelim, Kongre ve Kongrenin yapılacağı Salon Bornova’da. Kongre yarın Saat 9.00 da başlayacak. İyiliğinizi unutmayacağım. Benim için mahzuru yok, siz de evinizde kalın. Ayrıca alkollü olarak araba kullanmanızı da istemem. Ve eğer beni dinlerseniz, alkolün yaptığı tahribatları size anlatabilirim. Kendinizi araba kullanamayacak gibi hissediyorsanız, Sürücü Belgem var, size yardımcı da olabilirim.”

 

“Yok, evimiz hemen şurada, geldik bile. Bornova buradan yaklaşık bir saat kadar uzaklıkta. Sabah sekize çeyrek kala hazır olursanız, sizi toplantınıza da yetiştirebilirim.”

 

“Zahmet etmeyin, bir taksi tutar giderim Bornova’ya, sabah erkenliğinde, sabah serinliğinde. Lütfen işinizden olmayın siz.”

 

“İşim, kendi işim, kapımı kendim açıp, kendim kapatıyorum. Bu nedenle önemli değil ve bana zahmet olmaz. Lütfedin, sizi toplantınıza bırakma zevkinden mahrum etmeyin beni!”

 

“Peki, yaptığınız yardımla bana olan hakkınızı nasıl ödeyebilirim?”

 

“Gayet basit. Annem; ‘Şuram ağrıyor, buram ağrıyor!’ der hep. Doktorlar da her seferinde ‘Bir şeyiniz yok!’ der, inanmaz onlara. Sanırım siz onu, ilâç yerine sözlerinizle iyi edersiniz, böylece de ödeşmiş oluruz Doktor Hanım. Evimiz burası, pencerede bekleyen ve hayret dolu gözlerle bakan da annem. Buyurun lütfen, ben bavulunuzu getiririm.”

 

“Zahmet olmasın!”

 

“Bu sözü çok kullanıyorsunuz galiba?”

 

“Farkında değilim!”

 

“O zaman bu zahmet değildir!..”

 

Annem, misafir odamızı gösterirken;

 

“Yatağını hemen hazırlarım kızım. Oğlum, misafirimiz olduğunu önceden haber vermedi, onun için hazırlıksızdım. Aç mısınız? Bir şeyler hazırlayayım mı? Eren’in bu konuda eksikliği çoktur pek. Hem karnını doyurur, hem de kendini neşelendirir, hele bir fırsat bulsun!”

 

“Merak etmeyin, sanırım bir-iki gün içinde neşelenme sebebi kalkacak ortadan çünkü ben, gecenin bu vaktinde beni yalnız bırakmayıp, beyefendilik yapıp arabasına aldığı ve evini açtığı bir doktorum. Bu akşam, en kötü ihtimalle yarın toplantıya gitmeden önce sizi de oldukça iyi bir şekilde muayene edeceğim!”

 

“Sahi mi kızım?”

 

“Tabii ki gerçek, Tonton Teyzeciğim!”

 

“Hemen yatağını yapayım kızım, iyice dinlen. Çok derdim var, çok… Hem de hiçbir doktor anlamıyor, bari sana anlatayım da, sen anla!”

 

“İlk sebep yalnızlık ve geçmişe özlem olmasın teyzem?”

 

“Yoksa konuştunuz mu yolda, evimizin babasının olmadığını?”

 

“Yoo! Sadece konuşmalarınızdan hissettim. Çünkü bu benim eğitim konum!”

 

“Allah razı olsun kızım, ben şimdi geliyorum!”

 

Onlar konuşurken, ben mutfakta yarım kalan işimi bitirmeğe çalışıyordum! Annem Doktor Hanımın yatağını yapmağa yöneldiğinde.

 

Doktor Hanımın da canı sıkılmış olmalı ki, mutfağın ışığını yanık görünce yanıma yöneldi.

 

Mutfakta bir elma, bir mandalina ve salatalık turşusu eşliğinde, su ile oluşturduğum beyazlığı üleşmeğe devam ediyordum, cinler ve viskiler yeterli gelmemiş gibi.

 

Gözleri hayretle açıldı, annemin bile yapmayı asla düşünemeyeceği bir şeyi yaptı. Cesaretli bir şekilde gelip, üstünden ancak bir yudum aldığım bardağımı alıp lâvaboya döktü ve hiçbir şey söylemeden geldiği yöne gitti.

 

Odaya girdim, başını eğmiş, parmaklarıyla oynuyordu;

 

“Uyguladığınız da ihtisas konularınızdan biri olsa gerek!” dedim.

 

“İyiliğini gördüğüm birinin kötülüğünü asla düşünemem, bana güceneceğinizi bilsem bile, iyiliğinize diye düşündüğüm bir şeyi yapmaktan da asla sarfınazar etmem(11)!”

 

Annem gelip kafasını uzattı kapıdan;

 

“Yerin hazır kızım!”

 

“Sağ ol Teyzeciğim, elimi yüzümü yıkayıp, pijamalarımı giyip hemen muayene edeceğim sizi. Belki Kongreden sonra vakit bulamayabilirim sizi tekrar muayene etmek için.”

 

“Yorgunsunuz, keşke sonra baksanız!”

 

“Hayır, biz doktorlar için ettiğimiz Hipokrat Yeminine(12) uygun olarak en önemli unsur; insandır. Hele böyle tonton bir teyzenin sorununu çözmek için hiçbir şeyi bir dakika bile ertelemek istemem. Ama öncelikle, izninizle yüzümü yıkayayım, bunun için birkaç dakika yetecek bana.”

 

Gözlerine hiç böylesine bakmamıştım. Mavi bu kadar mı yakışırdı, bir insana? Siyah gözlükleriyle bu güzelliğini saklama gayretini yaşadığına inandım, bavulundan havlusunu çıkartıp da lâvaboya yöneldiğinde.

 

“Biraz çıplak, ama hem güzel, hem iyi bir kız. Hem de doktormuş bak!  Sen böyle birini, yani bu hanım kızı düşünmez misin oğlum?”

 

“O bir doktor, bense öğretmenlerinin himmeti(13) ile liseyi ancak bitirebilmiş, kırtasiye dükkânı olan kırtasiyeci bir gariban. Duygusal da olsan, özensen de, nasıl yakıştırabilirsin ki beni ona, sevgili annem?”

 

Gönül kimi severse güzel odur, oğlum. Hem sonra bilirsin ki; ‘İyi bir başlangıç, yarı yarıya başarı, demektir(14)’ demiş biri. Başlasan ki hatta başlamışsın sayılır, o zaman devam etmeyi denesen, ne kaybedersin ki?”

 

“Sen de bilirsin ki Anneciğim; ‘Aşk ve öksürük saklanmaz1(15)’ Böyle birinin öksüreceğini de hiç mi hiç sanmıyorum. Ben öksürürsem, bunu da sen hemen fark edersin zaten. Hem biliyorsun; davul bile dengi dengine çalar!

 

“Aşkın sevginin, yuva kurmanın para ile ölçülen bir değeri yoktur. Gönül kimi isterse, ya da severse güzel odur. Yeter ki sevgi olsun gönülde, gerisi kendiliğinden gelir. Ve; ‘İnsanı aşkın güzellikleri yaşatır!(16)’ diye söylerler. Ya da bir başkası; ‘Sevmek, güzel birinde aşkı aramak değil, bir başkasında kendini bulmaktır!(17)’ demiş. Ya da bunların benzeri bir şeyler… Hiç âşık olmayı denedin mi?”

 

“Yok, daha neler? Hayal güzel bir şey Anneciğim. Seni hayallerinle baş başa bırakacağım. Şu Doktor Hanım yanına gelsin, ben de yatmaya gideyim; ‘İyi geceler!’ dileyip. Sahi farkında mısın, ‘Doktor Hanım’ deyip duruyoruz, ama ismini bile bilmiyoruz henüz?”

 

“Haklısın oğlum. Hah! Doktor Hanım kızım da geldi. Allah sana rahatlık versin oğlum, sabah ola hayr’ola!”

 

“Allah rahatlık versin!”

 

“Sabah, yorgunluğunuz nedeniyle uyanamazsanız merak etmeyin, ben bir taksi tutar giderim Kongre Salonuna.”

 

“Allah rahatlık versin, tekrar. Sabah ola, hayr’ola, annemin dediği gibi.”

 

Doktor Hanım el çantasını açarken ve ben yatmağa yönelmişken onlar konuşmağa, daha doğrusu annem dertlerini anlatmağa başlamıştı, hemen. Uyurla uyanık arası annemin sesi ve gülücükleri ulaşıyordu kulağıma…

 

Doğrusu, annem için evlenmek isterdim, ama bu, kendimi feda etmemi gerektirmezdi. “Evlenmek için evlenmek” düşünemeyeceğim bir şeydi. Gönlümün Sultanını beklemek mi?

 

Belki yıllar sürecek bir umut için neden yıllarımı boşa tüketeydim ki? Anneme iyi bir gelin, bana iyi bir eş ve annem yaşarken ona torun sevgisini yaşatacak bir çocuğu acele doğuracak birini bulsam her şeye boş verir, “He!” der, hemen evlenirdim onunla, belki!

 

“Güzel mi, çirkin mi, huyu huyuma, suyu suyuma denk olsun!” diye aramadan hem… Ama Kaf Dağının arkasına dolaşmak o kadar zordu ki…

 

Öğretmenlerimin engin hoşgörüsüyle liseyi bitirişimin nedeni de şu; babamı, liseyi bitirmeme bir ay kadar bir süre kaldığında bir kalp krizi ile dükkânında otururken ve durup dururken kaybetmiştik.

 

Ekmek Teknemiz Kırtasiye Dükkânını yürütmek zorunda kalmıştım, aç kalmamamız için. Rahmetli babam iş tecrübesi olarak fazla bir şey aktarmamıştı bana, iş tecrübem yoktu, hatta sıfırdı, diyebilirim, sanki ölmeyecek uzun yıllar yaşayacaktı babam.

 

Çalışarak öğrendim, çok şeyi. Askerlik görevimi de annemi yalnız bırakmamak için ne pahasına olursa olsun, gücümün yettiğince erteletiyordum. Açık Öğretime devam ediyormuşum gibi yıllardır, yasaların hoş gördüğü sürece.

 

Düşünüyordum ki; Düşünmemeliydim… Bununla ilgili bir söz aklıma geliyor(18), ancak hatırlayamıyordum şu an.

 

Sabah cep telefonumun alarmı ile uyandım. Annem de Doktor Hanım da benden önce uyanıp kalkmışlardı. Bir ara; “Hiç mi uyumadılar acaba?” diye şüphelenmedim değil. 

 

Muhtemeldir ki, hatta gerçekçi olmalıyım, mutlaka ve mutlaka annem Doktor Hanıma kendi fikir ve düşüncelerini söylemiş olmalıydı. Ki; Doktor Hanım, uçaktaki akşam kıyafetlerine göre daha derli topluydu.

 

Siyah gözlüklerini de maviliklerini saklamaktan vazgeçmiş olarak saçlarının üstüne takmış, annemin fikrine göre; “Mazbut(19) bir giyim tarzını” tercih etmişti, kahvaltıda.

 

Sadece giyimiyle ilgili mi konuşmuştu annem? Aslında çenesi düşük bir kadın değildi annem. Okumuşluğu da azdı, ama yerinde ve zamanında konuşmayı bilirdi. Buna bir kere daha şahit olacaktım, hem de kısa sayılmayacak bir zaman sonunda.

 

Sora sora Bağdat bile bulunurmuş! Bilmiyordum Bornova’daki Kongre Salonunu ama bir taksi şoförüne sorunca öğrenmiş ve Doktor Hanımı vaktinden önce ulaştırmıştım Kongre Salonuna ve de dahi oteline tabii.

 

O kaydını yaptırırken;

 

“Allahaısmarladık Efendim!” dedim.

 

“Görüşmek dileğiyle!” dedi.

 

Oysa ne maksadım, ne hayalim, ne ümidim, ne de inancım vardı bir kere daha görmek, ya da görüşmek üzere. Bilinmesi, ya da bilmem gerekenleri bile bilmiyordum. Çünkü Annem faktörünü hiç aklıma getirmemiştim ki.

 

Dolaysıyla Doktor Hanımdan uzak kalacağımı düşünmem safdillikti(20).

 

Öğrenmenin yaşı yoktu. “Gerçek de gecikmeyi sevmezdi(21)” gerçekten. Bilinmesi gerekenleri insan gerektiğinde öğreniyordu, gereğince. Neden mi? Benim gibi yaşamda sadece annesi için yaşayan, onun dışında kimseye inanmayan benim, yaşamım ilerledikçe öğreneceğim çok şey vardı da onun için.

 

Dükkânımı açtım, her şey bıraktığım gibi ve yolundaydı sanırım. Öğleni henüz geçtiğimde harçlığım çıkmıştı bile, sermayeden yemeden. Akşam olsa da, “Vakt-i kerahet(22)” gelse arzumdu. Çünkü kendime itiraf etmekte suçluluk hissetsem de o masmavi gözler ve siyah gözlük çıkmak bilmiyordu aklımdan.

 

Akşamın karanlığı çoktan inmişti İzmir’e bile. Kendimi yaz-kış, yan tarafımdaki camiden okunan yatsı ezanına göre ayarlardım eve dönmek için.

 

Bu sefer yatsı ezanı okunurken cep telefonum çaldı;

 

“Ben Aycan!”

 

“Kim dediniz efendim, tanıyamadım, affedersiniz!”

 

“Sizin bildiğiniz şekilde; Doktor Hanım, misafir ettiğiniz doktor, yani!”

 

“Pardon, affedersiniz, tanıyamadım da! Buyurun efendim, evde bir şey mi unuttunuz yoksa?”

 

“Yok, yok! Tanımamış olmanız da önemli değil, tanışırız inşallah Eren Bey! Söyleyeceğim şu; Tonton Teyzemi seminer aralığında bir taksiyle alıp buraya getirdim ve Kongreye katılabilen bütün doktor arkadaşlarıma ve hocalarıma kendisini gösterdim. O şimdi artık hasta değil, sağlıklı biri. Bu sevinçli haber üzerine sizleri yemeğe davet etmek istedim. Sizi, beni bıraktığınız adreste yemeğe bekliyoruz, Tonton Teyzemle.”

 

“Zahmet etmişsiniz!”

 

“Siz de bu sözü çok kullanıyorsunuz galiba?”

 

“Olabilir. Ama gerçekten minnet duymanız için değil, sadece yardım etmek istemiştim size ve bunu karşılık beklemeksizin karşılıklı olarak unutmak en iyi şey olur, diye düşünmüştüm!”

 

“Geldiğinizde konuşsak bunları!”

 

“Olur, peki!”

 

“Görüşmek dileğiyle…”

 

İkinci kez aynı sözü sarf etmişti, cevaplamadım, telefonu kapattı.

 

Bildiğim bir söz çınladı kulağımda;

 

“Kişi noksanını bilmek gibi irfan olmaz!” gibi bir şeydi bu galiba. Bir de; “Dağ yolunun yoncası, gül dalının goncası” vardı ki, tam benim yaşamıma uygundu. Telefon numaramı annemden edindiğini düşünmem müneccimlik(23) olmazdı herhalde…

 

Annem; “Çorba!” dedi. “Böyle yerlerde balık nasıl yenir, bilmem, bana şiş-miş bir şeyler söyleyin işte!”

 

“Zahmet ettiniz demeyeceğim bu kez. Çupra bir balık yeter bana!”

 

“Yanında?”

 

“Ne gibi?”

 

“Ufak bir şişe rakı?”

 

“Hem yasak diyorsunuz, zararlarını anlatacağım size diyorsunuz, hem de teklif ediyorsunuz. Bu; ikilem(24) değil mi?”

 

“Değil! İçkiyi kendiniz istediğiniz için kendiniz bırakmalısınız, hem beyninizde, hem içinizde… Dışınızdan biri teklif ettiği için değil. Bu arada antrparantez(25) söyleyeyim ki; bu yaşıma kadar kimse için ne içki, ne de sigara parası ödedim. Soruyorum, içmeyecek misiniz?”

 

“Bu gece için silâh zoruyla, diğer günler için böyle mavi-lâcivert cici gözlü bir doktorun önerisi olarak; ‘İçki içmeyeceğim; hayır!’ demek istiyorum!”

 

“Sizi yüreklendirdiğim için mutlu oldum. Tebrik ediyor, alkışlıyorum sizi, içkiyi bırakmanızı kutlamak için. Siz de inanıyorsunuz değil mi Tonton Teyzem?”

 

“Beni iyi ettiniz, yetmedi, oğlumu da bu illetten(26) vazgeçirdiniz. Allah razı olsun güzel kızım, söyle sana hediye edeyim?”

 

“Tatlı diliniz, güler yüzünüz ve analı-oğullu iyiliğiniz benim için en güzel hediyedir Tonton Teyze!”

 

Gözlerimi gözlerinden ayırmamayı ve gözlerini gözlerimden ayırmamasını(27) dilediğim güzel bir akşam yemeği idi, annemin kontrolünde.

 

Beni anlatmamı istemişti benden. Çeşitli sorularla ve söylediklerimi biliyormuşçasına kafasını sallamış, sadece babamı kaybettiğimizi anlattığım bölümde, araya girip eseflerini belirtmişti.

 

Kendimi ona anlatmak bence hiçbir işe yaramayacak olsa dahi hoşuma gitmişti. Evet! Hoşuma gitmişti, o kadar! Onun beni baygın-baygın, öğrendikleriyle mutlu olacakmış gibi dinlemesini bekleyemezdim tabii ki.

 

Ancak hissetmiştim ki; soruları içten gibiydi. Bu; “Aç tavuğun kendini darı ambarında hayal etmesi” gibi, bir şeydi yani benim için.

 

Gerçekten içkiyi bırakmak için sebep arıyordum, ama nefsime güvensizdim. Çünkü daha arabamın kontak anahtarını çevirirken mavi gözlerinin hayali ile içmeyi geçirmiştim aklımdan.

 

“Hiç olmazsa evdeki yarım olanı sünnetleyip ondan sonra bırakırım!” diye düşünüyordum. Onulmaz bir yara almıştım, kendimden bile saklama gayretinde olsam da; içten içe öksürüyordum! Hem de gerçekten!

 

Annem yara deşmeyi de çok iyi bilirdi! Doktor Hanımla kucaklaşarak vedalaşmış, yanıma oturmuş, Doktor Hanıma el sallarken gecikmek istemezmiş gibi hemen konuşmağa başlamıştı;

 

“Neymiş o, kuru kuruya tokalaşarak vedalaşmak? İki çift güzel kelime de mi gelmedi aklına? İnsan bir güler yüz takınır, hiç olmazsa maskeli. Ben ortam yaratmağa çalışırken, sen ‘Ümitsizlik’ savunması içindesin. Daha kaç kere söylemem gerek; işin yarısını bitirmişsin, ‘Gönül kimi severse güzel odur’, diye? Şöyle bir bakışsaydınız karşılıklı da, yüreğimin yağları eriseydi. Kızcağız lâf atıyor, soruyor, bakıyor, sen kafan önünde, utangaç, gazete okur gibi konuşuyordun. Sana bu yaşta da hâlâ öğreteceğim bir şeyler kaldığını düşünmek bile istemiyorum.”

 

“Fakat anne, biliyorsun ki…”

 

“Ne yani o Pamuk Prenses, ya da Peri Padişahının kızı da, sen Sümüklü Kel Oğlan mısın?”

 

“O kadar fark yok, ama farkımız var, kabul et!”

 

“Kırtasiyeci ve Doktor gibi yani?”

 

“Evet, öyle değil mi?”

 

“Gönlünün zenginliğini de hesaba kattın mı? Hangi insan, unvanına göre öteye gidiyor ki? Unvanlar değil, insanlık ve sevgi, önemli! Hem şöyle bir dikkatli baksaydın, Aycan’ı etkilemiş olduğunu sen de fark ederdin. ‘Bir kalbin içinde ne taşıdığını bilemezsin.(28)’ Devamı pek ilgilendirmiyor gibi görünse de dinle: ‘O kalbi kırmadan önce iyi düşün, belki de içindeki sensin.(28)’ Anlatabildim mi?”

 

“Sahi mi, gerçek mi, doğru mu söylediklerin?”

 

Elimde olmadan “Öksürmüş” ve tüm kozları annemin eline kendim elimle vermiştim.

 

“Kızcağız; ‘Görüşmek üzere!’ diyor, sen ‘Allahaısmarladık!’ diyorsun a benim âşık oğlum. Bir de annen hissetmezmiş gibi duygularını saklamakta direniyorsun. Haksız mıyım?”

 

Cevap veremezdim, deşifre olmuştum(29) çünkü, susmayı tercih ettim. Benim suskunluğumda annem de nefesini bir süre dinlendirdikten sonra tekrar soru yağmuruna tuttu beni, cevapları da kendisi vererek;

 

“Şimdi sorsam ki aslen nereli, babası-annesi var mı, işleri ne, kardeşi, kardeşleri var mı, diye? Cevabın yok değil mi? Ben söyleyeyim o zaman: Aslen Bilecik ilinin bir köyündenler imiş. Sonra şehre göçmüş ve orda kalmışlar. Annesi öğretmen, babası senin gibi kırtasiyeci ve sağ. Bir tane kız kardeşi var, onun da ismi Nurcan. Öyküleri uzun. ‘Sonra anlatırım’ dedi. Seninleyken kız o kadar soru sordu, seni tanımak, anlamak için, bir-iki soru da sen sorsaydın, gam çekmeyecektim. Ya ben seni anlatmasaydım?”

 

Eve kadar olan yolumuz uzadıkça uzuyor, bitmiyordu bir türlü. “Deh!” desem de yürümüyordu sanki arabam, tabii annemin haşlamaları da, taşlamaları da.

 

Havam, tam içki havası idi,  oysa “Bir şey kurup içme!” demişti sanırım “Efkârlıysan” anlamındaydı deyişi, bir içki ustası, hatta yeni tabirle duayen(30). Üstüne üstlük söz vermiştim, sanırım hayatta yaptığım en güzel şeylerden biri idi bu.

 

“Merak ediyorsun değil mi, şeker oğlum? Anlatacağım çok şey var daha. Hepsini anlatacağım dizimin önüne oturtturarak, evde! Yalnız şunu hemen söyleyeyim; bu Cumartesi değil, öteki Cumartesi günü,  Ankara’da işin olduğunu ve gideceğini söyledim ona!”

 

“Ama ben işlerimin hepsini geçen hafta halletmiştim, yaklaşık daha bir yıl gitmem ki Ankara’ya!”

 

“En önemli işlerinden biri var, gelecek Cumartesi Ankara’da. Ve dahi gideceksin! Bilmem anlatabildim mi?”

 

“Anlar gibiyim de, anlamadım!”

 

“Yuvayı yapan dişi kuştur, ancak ona erkeğinin de destek vermesi gerekir, değil mi?”

 

“Yani…”

 

“Yanisi şu; Ankara’ya gidip Aycan’ı ziyaret edeceksin, bu bir emirdir, demek. Ama düşünürüm ki; kızcağızın telefon numarası bile yoktur sende.”

 

“Cep telefon numarası var.”

 

“O kadar mı? İş-ev? Adresleri? Neyse seni sıkmayayım, öğrendiklerimi söyleyeceğim sana. Bu iyiliğimi de unutma, öksüren bebeğim! Yalnız Kongre mi, o her ne ise, hafta sonuna kadar sürecekmiş. Senden ricalarım şunlar; yarın sabah beni gene oraya götür. Bu birincisi. İkincisi; Doktor Hanımın biletini okey mi, ne deniyorsa ondan yaptır. Üçüncüsü de onu mutlaka havaalanına götür ve uğurla, ‘Görüşmek dileğiyle!’ demeyi de sakın unutma!”

 

“Oh!” demem gerek, onca sitem, kinaye(31), şikâyet, hatta azar ve fırçadan sonra eve ulaşmıştık, nihayet!

 

Söylemeğe gerek yok, gazete tefrikası(32), haberi gibi, devamı sayfa üç, sütun sekizde der gibi, annem evde devam etti öğrendiklerini anlatıp sıralamaya. Öğreneceklerini de ayrıca aktaracağını söylemeyi de unutmadı.

 

Ertesi gün meraklı olduğu konuları öğrenmesi için götürdüm annemi aynı mahalle yine. Daha ertesi gün yine…

 

Bu kereler hiç konuşmadı annem. Ya kendine saklıyordu öğrendiklerini, ya da ekleri yoktu öğrendiklerinin.

 

Plânlanan son gün ise annem gitmedi, sebebini tahmin edemedim, ama Doktor Hanımın uçağının sabah 7.00 de olduğunu düşününce, annemin harıl harıl mutfaktaki çabasını görüp emirleri gereğince Doktor Hanımı havaalanına götürme mecburiyetimi de düşününce umutlanmadım değil.

 

Ne gibi mi? Hani akşamına bizde kalmasını düşünmek gibi…

 

Bizde kalırsa, annemin söylediklerine ek olarak gözlerinden, sözlerinden, davranışlarından bir şeyler anlayabilir miyim, ya da aynı minval(33) üzerine bir şeyler anlatabilir miydim? Acaba?

 

Cep telefonum çaldı, o idi.

 

“Beni dertlerimle yalnız bırakmayan kahramanımın sesini duyayım istedim, hem de Kongrenin son günü olduğu için kokteyl düzenlenmiş, davet etsem belki gelirsiniz diye düşündüm.”

 

“Zahmet…” diyecektim durdum. Tamamladı hemen;

 

“Olmaz! Cevabın ‘Peki!’ olmalı!”

 

“Peki, herhangi bir zorunluluk var mı?”

 

“Olduğunuz gibi ve hemen gelin!”

 

“Anneme haber vereyim…”

 

“Tonton Teyzemin haberi var. Hatta uçağım erken saatte olduğu için geç kalmayacağımızdan da…”

 

“Geç kalmayacağımız mı dediniz?”

 

“Evet! Yoksa anneniz bu gece sizde kalacağımı söylemedi mi?”

 

“Hayır, ama memnun olacağımı bilmiş olmalı, herhalde!”

 

“O halde gecikmeyin!”

 

“Hemen!”

 

Geleceğim vakti tahmin ederek olsa gerek, otelin döner kapısı önünde bavulu ile bekliyordu. Arabamı tanıyınca park ettiğim yere geldi, ben arabamdan ininceye kadar.

 

Güzeldi.

 

Tüm başka tarifler yarım, ya da yavan kalırdı. Ve gerçeği saklamayacağım, ayaklarım titremeğe başlamış, ağzım kurumuş, annemin anlatışından sonra beynimde oluşturduğum tüm kurgular yok olmuş, hatta intihar etmişlerdi.

 

“Bu kadar telâşlanmana gerek yok ki, sadece kalbinden, ya da gönlünden geçeni söyleyeceksin, o kadar!”

 

“Bu ne demektir, yardım etsen biraz!”

 

Elimi beline sardı, kollarını ensemde birleştirdi ve;

 

“Daha üç-beş gün oldu tanışalı, ama bu kadar yardım yeter mi, gelecek için?”

 

Yapacağım tek şeyi yaptım, daha doğrusu yapacağımız tek şeyi yaptık…

 

Gece bitmesin isterdim, ama bitmeğe mecburdu, biz bitmesini istemezken.

 

Kokteyldeyken biz bize, onun verdiği cesaretle konuştuk, gözlerden uzak, meyve sularımızı içerken.

 

Bavulunu daha önceden yerleştirmiştim arabama. Gerekli vedalaşmalarını tamamlaması sonunda arabamda gene biz bize idik. Ve sabahın gelmemesini dileyen bir dua şekilleniyordu dudaklarımda eve ulaştığımızda.

 

Arabada oluşan şeylerden en önemlisi bence; “Yanımdayken içkiye ihtiyacım olmadığı ve içkiyi temelli bıraktığımı” yeminle söylemem ve bunun karşılığını beklememdi!

 

İnanmamış gibiydi, cesaretlendiğim ilk andan kalan cesaretle inandırdım ona düşüncelerimi, bir karanlık kümesinde, arabayı sağa çekip de…

 

Sayılı zaman çabuk geçermiş, gerçekmiş, gerçekten. Sabah ezanı bile okunamadan çıktık, evden, havaalanına doğru.

 

Annem kucakladı onu hayır dualarıyla, belki yalnız olmamızı isteyerek uğurladı bizi, arkamızdan hamam tasıyla su dökerek…

 

Havaalanına gelince arabadan indi, kucakladı, hatta sıktı elimi, sıkı sıkıya;

 

“Tekrar görüşmek üzere!” dedi.

 

Dersimi almıştım ve ben onundum artık;

 

“Görüşmek üzere!” dedim.

 

“Haftaya görüşmek üzere!” diyerek de sözümü pekiştirdim…

 

 

 

 

 

 

 

YAZANIN NOTLARI:

 

(1) Abesle İştigal (Etmek); Yersiz, yararsız, boş ve anlamsız şeylerle vakit geçirmek.

 

(2) Feraset; Dirayet. Zekâ, bilgi, kavrayış Zihin uyanıklığı, bir şeyi çabukça anlayış kabiliyeti, bir insanın ahlâkını, kabiliyetini yüzünden anlamak melekesi. Kuvvetli bilgi sahibi olmak. Zıddı; ahmaklıktır.

 

(3) Fondip; Bardaktaki tüm içeceği bir kerede içmek.

 

(4) Âfeti Devran; Döneminin en güzel kadını.

 

(5) Endam; Vücut, beden, boy-bos.

 

(6) Sevgi ile nefret arasının çok ince bir çizgiyle ayrıldığı… Hatice Mine BAHADIR’ın bir şiirinin ilk dizeleridir. Devamında; “Tutku  ile aşk arasında, kalın bir çizgi vardır.”  dizeleri sıralanmış olup (kanımca) güzel bir şiirdir.

 

(7) Kasis; Karayollarında bulunan bozukluklar ve çukurlar.

 

(8) Refakat; Birlikte bulunma, birlikte gitme, eşlik etme.

 

(9) Mütevekkil; Her işi Tanrı’ya bırakmış, yazgıya boyun eğmiş.

 

(10) Mest Olmak; Kendinden geçmek, sarhoş olmak.

 

(11) Sarfınazar Etmek; Bir yana bırakmak. Hesaba katmamak, saymamak, vazgeçmek.

 

(12) Hipokrat Yemini (Bugünkü Hali); “Tıp Fakültesinden aldığım bu diplomanın bana kazandırdığı statü, hak ve yetkileri kötüye kullanmayacağıma, hayatımı insanlık hizmetlerine adayacağıma, hastalarımı memnun edeceğime, insan hayatına mutlak surette saygı göstereceğime, mesleğim dolaysıyla öğrendiğim küçük sırları saklayacağıma, hocalarıma ve meslektaşlarıma saygı ve sevgi göstereceğime dil, din, milliyet, cinsiyet, takım, ırk ve parti farklarının görevimle, vicdanım arasına girmesine izin vermeyeceğime, mesleğimi dürüstlük ve onurla yapacağıma namus ve şerefim üzerine yemin ederim.” (Bu yeminde anlayamadığım şeyler; küçük sırları açıklamamak iyi de, büyük sırları açıklamakta sakınca yok mu? İkincisi; parti farkları denirken neden mezhep farkları da dikkate alınmamıştır ki? Üçüncüsü; Anayasaya rağmen yeminler bozulabilirken, bu yeminin gerçekleşme olasılığı % kaçtır?)

 

(13) Himmet; Yardım, kayırma, iyi davranma. Çalışma, emek, gayret, lütuf, iyilik, kalp isteğiyle gösterilen gayret, emek, çaba, kutsal sayılan bir kişi tarafından yapılan etki. Meyil, arzu, istek, azim, niyet, irade.

 

(14) İyi bir başlangıç, yarı yarıya başarı, demektir. André GIDE

 

(15) Aşk ve öksürük saklanmaz. George HERBERT

 

(16) İnsanı aşkın güzellikleri yaşatır! MOLIER

 

(17) Sevmek, güzel birinde aşkı aramak değil, bir başkasında kendini bulmaktır! DOSTOYEVSKI

 

(18) BALZAC’a ait söz;  “Düşünmek görmektir!”

 

(19) Mazbut; Derli toplu, düzgün, düzenli, beğenilen, sağlam. Doğa olaylarından etkilenmeyecek bir biçimde yapılmış, korunmuş. Ele geçirilmiş, zapt edilmiş, bir deftere kaydedilmiş, korunmuş, muhafaza edilmiş, unutulmamış, hatırda kalmış.

 

(20) Safdillik; Saflık, temiz kalplilik, alçak gönüllülük, kolay inanırlık, aldatılabilirlik, kerizlik.

 

(21) Gerçek de gecikmeyi sevmezdi! SENECA

 

(22) Vakt-i Kerahet; “Namaz kılınması kerih olan, kerahetli, mekruh yani mahzurlu olan vakitler” anlamında olmakla birlikte, argoda “Demlenmek, içki içmek” anlamında kullanılmaktadır.

 

(23) Müneccimlik; Yıldız falcılığı. Yıldızların durumundan ve hareketlerinden anlam çıkararak falcılık yapma. Gök Bilimciliği, astronomluk.

 

(24) İkilem; Dilemma. Kıyasımukassem. Değişik iki yapıda her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı. Değişik yapıda iki öğenin birlikteliği. İki özellik gösteren durum. Bu durumlarda insan özellikle beğenip istemediği bir seçeneği seçmek zorunda kalmaktadır.

 

(25) Antrparantez; Söz sırasında, sırası gelmişken, aç parantez.

 

(26) İllet; Hastalık, dert, hastalık derecesinde alışkanlık, bozukluk, kızdıran, sinirlendiren şey, sebep.

 

(27) Gözlerimi gözlerinden ayırma hiç, ne olur? Şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi ve Bestesi; Yusuf NALKESEN’e ait olup eser Hüzzam Makamındadır.

 

(28) Bir kalbi içinde ne taşıdığını asla bilemezsin, O kalbi kırmadan önce iyi düşün, belki de içindeki sensin...William BUTLER

 

(29) Deşifre Olmak; Kimliği anlaşılmak, kimliğinin açığa çıkması.

 

(30) Duayen dediğim Aydın BOYSAN, “Benden sana bir nasihat!” isimli şiirinde; “İçkini zevkinle iç / Başlamadan kahır etme /  Benden sana bir nasihat / Bir şey kurup rakı içme!” demektedir.

 

Yeri gelmişken; Nazım HİKMET’in de “RAKI” isimli şiirinde; “Salaklarla içilmez!” dediğini kaydedivereyim.

 

Aynı şekilde; Necip MİRKELAMOĞLU da “RAKINAME” isimli şiirinde; “İçmesini bilene / Zevk-u safadır / İçmesine bilmeyene / Cevr-u cefadır rakı” demiştir.

 

Örneklerin çoğaltılması, tabiidir ki mümkündür.

 

(31) Kinaye; Bir fikrin, düşüncenin, ya da dileğin kapalı, dolaylı, üstü kapalı bir şekilde söz olarak söylenmesi. Bir sözü gerçek ve mecaz anlamda kullanmaktır. Örnek; O, evine (yani ailesine) çok bağlı bir insandır.

 

(32) Tefrika; Parça parça yazı, ayrılma, bozuşma.

 

(33) Minval; Biçim, yol, tarz.