Gülsüm’ün nadir(1) olarak verdiği izin günlerinden birini yaşamak arzusuyla geliyordum,  evime. Gülsüm bir bakıma mecburdu bu izni vermek için. Çünkü bir hafta, on günü taşacak bir süre için il dışında görevli olacağımdan, onun aşırı boyutta rahatlığı için, kızımla, annemle hasretliğimi gidermeli, içinde temiz iç çamaşır, tişört, gömlek, kazak vb. olan bavulumu sırtlanmalı, hatta izin konusunda bağışlanmamı dileyerek duş yapmalı, çamaşırlarımı falan değiştirmeliydim…

İnsanın başına ne gelirse aşırı meraktan geldiğini oldukça iyi bilenlerdenim. Ancak merak ilerisindeki yardım duygularımı engellemem de mümkün değil.

Yok öyle, yol ortasında dikilip de; “Abi, bi şi diycem! Allah rızası için, Allah… Allah…” diyerek duygu sömürüsü(2) yapanlarla, gürültü, patırtı, şamata, yaygara ile tercihan nasıl olduğu bilinmeyen yedekli çocuklarla dilenenlerle işim olmazdı.

 Cami önlerinde bağnazlık(3) abidesi dikilen imam, hacı fışfış(3), hoca, müezzin takımının da; “Camiye yardım, Kur’an Kursuna yardım!” çığırtkan çağrılarına itibar etmezdim(4).

Bir bakıma kısa bir özdeyiş ancak bilinmesin isteğiyle sakınışla, yardım etme gayretini yaşadığım kadrolu(!) insancıklarım vardı, el uzattığım, diyebilirim. Ne onlar beni bilirlerdi gerçek anlamda (sanırım), ne de ben onları simaları dışında.

 Bugün, diğer günlerden farklıydı evime giderken. Siyahlara bürünmüş, bir duvar kenarına iğreti(1) olarak çömmüş(4), burnunu çeken, hıçkıran, hatta sessizce ağlayan kız olduğunu sandığım biri çekmişti dikkatimi.

Gittim, geri döndüm, geri döndüm, gittim. Hareketinde hiçbir değişiklik yoktu, siyah örtülünün. Çorapsız ayaklarında terlikler, yaz sıcağında bitişik halde titreyen dizler, eğik başı, elleri kilitlenmiş olarak hareketsizdi, sessizliğinde hıçkırıkları ve iç çekişi belli olarak.

Merak ettim(!) yardıma ihtiyacı olabileceğini düşündüm. Yanına oturmamla birlikte irkilip bedenini öte yanına iteklemesi bir oldu, daha ağzımı bile açmadan.

“Peki! Mesafe saklı kalsın! Erkeğim diye de çekinme. Derdini de anlatma istersen, ama şöyle hafifçe çıtlatsan(4) hiç olmazsa, sana yardımcı olmaya gayret edeyim. Açsan, susuzsan, şurdaki lokantaya git, doyun. Yanında olmamı istemezsen ben dışarda dururum, parayı verir defolurum…

Bana anlatmak istemezsen, anneme, akrabama anlat, ben eve adımımı bile atmam. Bak bilesin ki; derdini söylemeyen, derman bulamaz!”

“Git başımdan abi!”

Herhalde yanlış, hatalı, falsolu görünüyor olsa idim. Ya da eve içkili olarak gelmeme taahhüdümden(1) vazgeçmiş, Gülsüm’ün emrine karşı yasağı delmeye çalışmış, içkiliymişim gibi abuk-sabuk(2) görünüyor olsam gerekti, kibarca(!) defolmam emredildiğine göre.

“Seni tanımıyor, bilmiyorum, ama pişman olma hakkı da tanımıyorum sana. Yüzünü kaldır bir saniyeliğine, yüzünü göreyim, tekrar karşılaşırsak, seni teselli etmeye çalışmasını reddettiğin ağabeyin olarak bilmeni istediğim benim davranışını sana anlatma gayretini yaşayayım…”

Ummadığım bir şekilde başını kaldırdı, kıpkızıldı suratı, gözünün biri neredeyse kapalı, burnu eğrilmiş, alt dudağı patlamıştı sanki. Boğuk sesiyle aynı şeyleri tekrarlama gayretini yaşadı, kesik kesik;

“Git başımdan abi! Bana Allah’tan başka kimse yardım edemez, onun da angaryası tükenecek zaten!”

“Bak hırpalanmış kız! Hâşâ(3)! Allah kullarından birini sana destek olmak için karşına çıkartmış olmaz mı? Ama senin de o kula yardım etmen gerekmez mi? Sakın bir delilik geçmesin aklından. Deliliğin sonucu Allah’ın gazabı, azabı(3), ebedi cehennem demek(3)! Tamam! İyi olman için sana destek olmamı istemiyorsun, gidiyorum, ama unutmayacağım.”

Anlayıp anlamadığını görmek istercesine çenesinden kaldırıp bana bakmasını sağlamak istedim, direnmedi;

“Bir saat kadar sonra yine buradan geçeceğim. Seni burda görürsem diklenmene(4) fırsat bırakmaksızın önce bir hastaneye, sonra da karakola götüreceğim. Artık derdini Marko Paşaya(2) mı, görevli polis arkadaşlara mı anlatırsın, o senin bileceğin konu. Yok, göremezsem, ‘Kaçmışsındır!’ diyeceğim. Benden kurtulman kolay…

Ancak bil ki; ne Tanrıdan, ne de şehirde geceleri sinsice kol gezen(4) ayyaş, serseri, kopil(1), şerefsiz, namussuz, sülük(1) gibi yapışkan, kan emen vampir apaşlardan(2) kurtarabilirsin kendini. Bu nasihatimi unutma! Haydi kal, sağlıcakla!”

Tek kelime döküldü dudaklarından, yarım yamalak, tıslar gibi, yumuşak harfinden vazgeçilmiş;

“Sa ol!”

Bu ilk il dışı, yurt dışı seyahatim değildi. Bu nedenle Gülsüm’e telefonla haber verdiğimde süreye ve belirtilen yere uygun olarak bavulumu nasıl hazırlaması gerektiğini biliyordu. Beni ev dışında yaşamaya zorlayan, çok zaman misafirhanede, ardiyede, arşiv odasında kalmama, soğuk havalarda ve misafirler geldiğinde otellerde kalmaya zorlayan o idi.

Ancak bu sefer olağan dışında evime gelmeme izin vermek zorundaydı, diyesim gelir, ama diyemem. Çünkü o olmasa, rıza göstermese, yaşlı annemle kim ilgilenir, biricik kızımı anaokuluna kim götürür, getirirdi ki?

Annemi, kızımı görüp kapıdan bir bakıma “Ce!” deyip(4) dönecektim. Ancak içimdeki meraktan ziyade öteleyemediğim endişe, Gülsüm’ü kendini öcü gibi saklama gayretinde olan hasarlı, darbeli, o genç kıza yönlendirmemi emretmişti. Bir insanın, yardıma muhtaç olduğuna inandığı bir insanı bir kalemde zihninden silmesi mümkün değildi, hissettiğim kadarıyla.

“Gülsüm! Bakkalın köşe başında, siyahlarla örtülü, yüzü-gözü kan çanağına dönmüş, duvar kenarına iğreti bir şekilde bedenini iliştirmiş, bu durumuna canımın yandığını hissetmeyen, yardım etme teklifimi kabullenmeyen sanırım bir kız var! Git bak bakalım bir! Sor, soruştur, ikna etmeye çalış, kız-kıza, kadın-kadına. Derdini öğren! Yardım etmen gerekiyorsa, üsteleme, ama yardımını da esirgeme! Derdi başından aşkınsa, el uzatmayı dene! Annemle ve kızımla ilgilenirken çok yoruluyorsun. Tatsız bir muhafazakârlığın(3), bencil bir sofuluğun(3) var, bu nedenle sana yardımcı olamıyorum. Ziyaretlerim bile taassubunla(3) Cumartesi-Pazarları birkaç saatle sınırlı, ya da kızımı gezdirme iznimle…”

Yutkunma hakkımı kullandım, incitmemeye çalışarak, bildiklerini sıralamamın sakıncasının olmadığına inanarak;

“Zararı yok, ben gene senin yasaklarına uyayım, sınırlarını zorlamayayım, aşma gayretinde olmayayım. Bu kızı gör, tanı, konuş! Gözün tutarsa sana yardımcı olmaya ikna etmeye çalış, senin yükün hafiflesin. Maddi olarak bir isteği olursa, miktarı asla önemli değil, ‘He!’ de, kabul et!..

Yeter ki ne sana, ne aileme, ne de bana yanlış, kusurlu ve dert olmasın, ilerilerde. Ben sizi şu koridorda bekleyeceğim. Geldiğinizi görürsem, saklanır, giderim. Yalnız gelirsen seni selâmlarım, ‘Bahtımıza artık!’ derim!”

Gizlendim…

On dakika kadar geçti aradan ancak…

O öcü ile beraber gözüktü Gülsüm.

Ve Kaybolmam vacipti, ben farz olarak yorumladım kendimce. Görülmeden hem.

Sırası değil, ama sonradan anlattıklarında öğrendim ki…

Detay olmaksızın kısaca şöyle, Gülsüm’ün, bana bile hükmettiğine göre genç kıza tahakküm etmesi(4) zor olmamıştı;

“Nediyon kız sen burda? Ağlıyon mu ne? Ana! Yüzün de Çarşamba Pazarı(2) gibin. Galk gız! Akşamın bu vaktinde burda galma. İti-kopuğu-uğursuzu var. Gel bi şöle bakam bi! Ne derdin varısa ağnat! Ya da ağnatma! Gel bana, garnın açsa, doyun! Beni bırak dersen, sabah ola, hayrola, kahveltini et, ne cehenneme gitceksen git, ne şey yiyeceksen yi…

Ama gecenin kör vaktine kader sümüğünü çekerek burda kalmana razı olmam, bir sopa da ben atarım, öbür gözün de feleğini şaşırır, dudağının öbür tarafı da yamulur, sen bilin gari, düş önüme hadi, ele güne karşı dillendirme beni!” demiş.

Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarırmış! Lâf! Dayak cennetten kovulma denmişse de, cennetten çıkmış, “Nush ile uslanmayanın hakkı kötek…(5)

Aslında Türkçe lehçesi çok iyi idi Gülsüm’ün. Ama ata yadigârı(2) lehçesinin karşısındakini dize getireceğine inanmış olsa gerekti, nitekim beraberce geldiklerine göre.

Ancak, içtenlikle ifade etmeliyim ki, benim gibi aklı kıt, bir kısım gerzekler(1) minareyi çalarken kılıfını hazır etmeyi unutuyorlardı. Şöyle ki; fotoğraflar…

“Bu yatan yaşlı kadın, bu kız çocuğu, fotoğraftaki adam ve yanındaki kadın kim?”

“Ev sahibinin annesi, kızı ve hanımı…”

“Hoppala! Sen hanımı değil misin o adamın?”

Lehçesiyle sözü iade etmesinin gerekliliğini hissetmişti Gülsüm;

“Benden de hoppala gız! Ben evli-barglıymışım gibin o kader gart mı gözüküyom? Yani demem o ki; evde galmış gız gurusu(2) gibin mi gördün beni? Ben daha henüz yirmilerimdeyim!”

“Taşan miktar?”

“Fazla kurcalama işte. Ama içinden geliyorsa ‘Abla!’ diyebilirsin, karışmam, bence sakıncası da yok! Ama bil ki Beyaz Atlı Prensimle karşılaştığımda, bensiz bu aile ne yapacak, bilmiyor, tahmin bile edemiyorum. Gerçi bu konuda umudum da var sayılmaz ya, neyse! O rahmetli hanım bu evin sahibi Hidayet Gülener Ağabeyin eşi, bu yaşlı kadının geliniydi, bu küçük kız da Hidayet Gülener Ağabeyin sevgilisi, kızı…”

“Yani?”

“Yanisi; Hidayet Gülener Ağabeyimin ki uzun hikâye. Sen anlat önce!”

Anlatmış Gülümser, üstündekilerle çıkışını ve hiçbir şey almaksızın ismine uygun gülümsemesinin bile yasaklandığı evinden nasıl dışlandığını(4)?

“Annesini yitirmiş lise sıralarında okurken. Daha mezardan dönerken şapkasını eğmiş babası. Ve daha acısını yaşayıp anlayamadan babası ilk ve çocukluk aşkı, yıllardır kendisini bekleyen kızla evlenmiş. Yeni gelin; Gülçin Hanım yeni gelin gibi, adını anmayı bile düşünmediği eski damat babası; yeni damat gibi olmuşlar!

Evlendiklerinin ilk gününden başlamış analık, üvey anne, cici anne her ne denirse onun çekememezliği. Zor-belâ(2), kahırla bitirmiş liseyi. Sırf onlardan uzaklaşmak için ‘Üniversiteye gideceğim!’ deyince ortalıkta sergilenen hengâme(1) ve vaveylâdan(1) babası iken, analığı gibi cici baba olan kişi ‘Defol!’ yanında, bir kız evlâda söylenmemesi gereken en ağır kelimelerle darbeleyip sokağa atmış, karısının desteğini esirgemediğini belirtmek gerek!

Sevgiyle bakmasını bilmeyen babasının hareketi yaşadığı en büyük hayal kırıklığı(2) olmuş! Daha öncesini, öncelerini anlatmaya gerek görmemiş. Kardeşi de, üvey kardeşi de yokmuş.

Kırkından sonra azanı teneşir paklamaz mıydı(2)? Söz işittiklerimden sonra bana ait, doğal bir (ç)alıntı olarak!

Tek bir eklentisi daha, beni bilmeksizin, ya da evdeki sohbetten öğrenmesine rağmen kendisiyle, yani Gülsüm’le karşılaşmasının Tanrının bir nimeti, lütfu olduğunu söylemekten çekinmemiş. Allah’a şükretmiş. Bazı olgular için katkımın olduğunu varsın bilmesin, önemli değildi. Yalnızlığının hükmüyle hüzün yaşarken şükretmesi yeterliydi benim için.

Ben, rahmetli eşim Gülfem ve Gülsüm aynı toprağın, aynı yörenin, aynı köyün çocuklarıydık, dıdının dıdısı(2 olarak olsak da. Kenardan-köşeden, uzaktan-yakından akraba idik bile, bir bakıma.

Sonra sülâlece şehre taşınıp her birimiz şehirli olma hakkını kazanmıştık! Hatta öyle ki büyüklerimiz, nüfus kayıtlarımızı bile köyden şehre nakletmişlerdi. Farklılığımız; evinden, gelin şerrine(1) uğrayıp terliklerle duvar dibine çömmüş olanın o nüfus kâğıdı bile yoktu, evinde kalmıştı…

Gülfem’le evliliğim, bırakalım aşk veya görücü usulü(2) evliliğini, evlilik konusunda fikir alış verişi bile oluşmuş değildi. Bir akşam sohbeti ertesinde büyüklerimiz;

“Siz evleniyorsunuz, biz öyle karar verdik!” demişlerdi.

İkimizin de aşk-meşk konusunda hiçbir fikrimiz yoktu.

Hani Türk filmlerinde çok zaman eksik bırakılmayan, ertelenmeyen, atasözü niteliğine kavuşmuş bir replik(1), monolog(1) vardı;

“Bana, bedenime sahip olabilirsin, ama ruhuma asla!” yahut da; “Hem ağlarım, hem giderim!” gibi. Gülfem’le sokağa ilk çıkışımızda elini tutmama bile şiddetle karşı koymuş ve;

“Kocam olacaksın, ama dürüst davranmalıyım, aşk nedir bilmiyorum, ‘Seni seviyorum!” demek de gelmiyor içimden. Karın olurum, evinin kadını, doğuracağım çocukların anası olurum, ama gönlümü sahiplenmen mümkün değil!”

“Kurallara, hatta emirlere ben de uymak zorundayım, peki, ufacık bir sevgi ışığı?”

“Hissetmiyorum!”

Dağdan indim şehre, şaşırdım birden bire ya da, kabuğundan çıkıp da kabuğunu beğenmeyen tosbağa örneği gibi. Beğenmezlik değil, karımın beynine hükmeden istemezlikti, belki korkudan, belki de soğuk oluşundan.

Beklentisi mi vardı yoksa? Bilmiyordum, sanmıyordum da. Ne onun Jülyet, ne de benim Romeo(6) olmak gibi bir derdimizin olduğunu sanmıyordum. Gene de karı-koca olduk!

Kızımız Gülfer doğdu! Ağaç, meyvesinden(2) memnun ve mutlu değildi, bana göre, yanılmış olma hakkımı soru işareti ile tamamlarken.

Lise mezunuydu ve evinin kadını olmak düşüncesiydi, belki de anlayamadığım bir sebeple yaşama küsmüş gibi. Kaynana-kaynata, anne-baba yerine kendi bakmayı arzulamıştı bebeğimize, herhalde yanıldığım.

Büyüyordu Gülfer…

İkinci haber geldi, gebeydi karım, uzunca bir süre doğurup-doğurmamakta tereddüt yaşamıştı, ilk çocuğumuzda da öyle. Hastanede, sezaryenle(1) falan doğurmak yerine köye gidip ebe annesinde yapmıştı doğumunu, her türlü sağlık ve hijyenin(1) geçersiz olduğu koşullarda. Gülfem’in hastane tereddüdü ya da endişesi; kadın doktora rastlamamak üzerine idi…

İkinci doğumda da kararı aynıydı, “Kadın Doktor” saplantısı ve nazlanması nedeniyle gene köye ebe annesine gitmişti. Ancak talihi yanılması için gerekli kılmıştı kendisini. Ebe anne başarılı olamamış, hastaneye yetiştirme çabası tıbbın çaresizliği nedeniyle sonuçsuz kalmış, hem ikinci kızımızı, hem de karımı yitirmiştim.

Nerde ikinci bahar? Karım ve kader, birinci baharı bile bitiremeden, hiçbir sorumluluğu yüklenmeksizin kızımla baş başa bırakmıştı beni. Tek eklentim, karımı yitirdikten sonra babamın da gereğini gerçekleştirmesi sonrasında kızıma ek olarak anneme bakma sorumluluğum ve zorunluluğumdu, çaresizlikleri yüklenmiş olarak.

Gülsüm henüz açık, alçak pencere önünde kısmetini, Beyaz Atlı Prensini bekleyen mazbut(3), sofu, namazına, niyazına düşkün taze ilerisinde bir kızdı.

“Gel kız! Kısmetin açılır belki, anan yahşi(1), baban yahşi, istersen nikâhıma alayım seni, anneme kızıma bak, yeter ki!” demiştim. Cevabı kocaman bir “Yoo!” olmuştu. Sonradan öğrendim ki, eş olarak; ikinci el(!) kullanılmış bir erkek(!) istemiyormuş!

Haklıydı da bir bakıma, ata-ana zoruyla da olsa bir bebeği sağ, ikinci bebeğini ve karısını yitirmiş, ikinci el, sağ olmaktan vaz geçmiş mavi renkli erkek denilen, “E” harfi le işaretlenen Nüfus Kâğıtlı(!) bir vatandaş değil miydim?   

Gene de anneme ve kızıma bakmak için rıza gösterdi, ancak kendi koyduğu kuralların tümünün uygulanması şartıyla.

Evime ben dâhil, görücü, satıcı, sucu, elektrikçi erkek sinek bile girmeyecekti. Beyaz Atlı Prense ek olarak kurbağalara da merak salmıştı, bir akvaryumda. Ne olduğu belli olmayan kocaman yapraklar üstünde kurbağa(7) besliyordu, her gün sinek avlayarak.

Peki, kışın ne yapacaktı? Üstelik öpen mi prensti, öpülen mi? Sanırım kurbağanın kış uykusu gibi bir alışkanlığı yoktu. O halde yazın sonuna kadar kurbağanın öpme-öpülme işlemi tamamlanmalı, prensine kavuşmalıydı Gülsüm.

Olmadı, süt küpüne düşmüş kurbağa(8) gibi kaderine razı olan kurbağa terk etmişti Gülsüm’ü. Aslında hayallerinde prens olarak kabul ettiği kurbağanın cenaze töreni muhteşem olmuştu, sormak, öğrenmek hiç de gerekli değil!

Geri zekâlı değildi Gülsüm. Hayallerinin ve hayal sınırlarının tespitinde oldukça rijit(1) ve kararlıydı. Çünkü bana uyguladığı yasaklar nedeniyle ancak hafta sonlarında görebiliyordum annemi ve kızımı.

Yoksa… Yoksası yoktu, “Alır başımı giderim!” diye tehdit etmişti, uymasam ne halt edecektim ki, alır başını giderdi. İnadı mı? Düşmanların başına…

Çok özel durumlarda, meselâ yurt dışı veya yurt içi görevler çıktığında, duruma göre, haber vermek şartıyla eve gidebilirdim, hazırlanmış çanta ya da bavulumu almak ve sevdiklerimle vedalaşmak için, Gülsüm hariç, “Yoksa konu-komşu ne derdi sonra?”

Sanki evde bir başkası yokmuşçasına! İşkilli büzük dingilder(2) sözü hangi anlamda söylenmiş olsa gerekti ki? Ancak sıkıysa talimatlara uyma! Alimallah(3) Fizan’a(1) kadar yolum olurdu benim. Gitmek ki? Giderdim, ama ölme isteğiyle.

“Ya!” anlamında “Yağ!” deyip “Beni istiyor, kıskanıyor mu acaba?” diyesim geçiyordu aklımdan bazen, ama hiç de benim için akıl kârı(2), o da hiç oralı değildi? Varsa yoksa hayalindeki idi gerçeği. Bu sıralarda saçlarını uzatıyor(9) olması da dikkatimden kaçmamıştı!

Tamam çoktan çok kitap okuyordu, masal hayallerine düşkündü, ama Allah var, inkâr edemem, Allah taş eder beni. Genel giderler, ilâç bedelleri, elektrik, su, doğalgaz gibi giderleri, evin öte-berisi dışında hiçbir zaman bıraktığım paralara dokunmuyordu, beş kuruş bile ayırmıyordu kendisine, özel olarak, not ederek olsa dahi.

Bilinen gerçek bana yardımı maddi katkı için değil, insanlık gereği idi, çünkü varlıklıydı ailesi ve kendisini isteyecek, ya da kendisine yardımcı olarak gelecek ve öğreteceği kimseden sonra “Elveda!” demek için hep ve her zaman hazırlıklıydı.

Bu vesile ile söylemem gerekli ki, beni izinli saydığı günlerde, kendisi de ailesiyle hasret gidermek için kendisini izinli sayıyordu. Eee! Benim de mutluluklarımdan ikisiydi; annemle ilgilenmek, kızıma onun için değerli olduğuna inandığım vakitleri harcamak.

Kızıma bakmamın, gezdirip-tozdurmamın, yaşamıyla ilgili her türlü sorununa eğilmem mümkündü. Ancak sakıncalarımdan en önemlisi annem utanır, ben utanırdım onu lâvaboya götürürken, yaşlı olmasının eki gibi.

Annem kızar, gücenir, ben sarsaklığıma(1) beddualar okurdum. Özellikle Gülsüm’ün hazırladığı çorba, mama tipi yiyeceklerden iki lokma bir şeyler yedirmeye çalışırken. Bu da sorun değildi. Ancak dalgınlığımla ilâç vakitlerini şaşırmam, atlamam en büyük handikaptı(1), Cumartesi, Pazarlarda.

Utanmasam, hafta başlarını iple çekmek boynumun borcu gibiydi, Gülsüm’ü bekler ve defolurdum, Gülsüm’ün dış kapı zilini çaldığında, karşılaşmamak, gözükmemek isteğiyle.

O benden iğreniyordu sanki, ya da öyle gibime geliyordu, mutlaka yanlış, ama ben öyle gibi gözlemliyordum,  tesadüfen karşılaştıklarımızda yüzünün asıklığında.

O öcü kızın adı neydi yahu? Ayşe, Fatma, Hatçe… Yok yahu! Tatlı kızımın, çevremin, özellikle Gülsüm’ün ismine benzer bir ismi vardı; tamam; Gülümser!

Umarım beni, alışmış gibi olsam da Gülsüm’ün esaretinden kurtarırdı, ortak hareket edersek, nasıl anlaşacaktıysak? Ancak kadın dayanışması endişemdi, yalan mı söyleyeyim bu yaşta yani? Arzum, misafirhanelerde, ardiye, arşiv ve otellerde değil, ancak Cumartesi-Pazarları ben başıma, benimle üleştiğim yatağımda devamlı olarak uyuyabilmekti. Olur mu? Olurdu tabii. Hem neden olmasındı ki?

Aradan birkaç gün geçti, tamam hatırladım;

“Geliyorum!” diyerek mesaj çektim Gülsüm’e; “Mümkün mü?” diyerek!

Telefonu açtı Gülsüm;

“Gel! Eski bavulunu bırak, yeni bavulunu al, göz at, eksiğin-gediğin(2) var mı, kontrol et, anneni, bebeni gör ve toz, ya da yok ol! Biz bahçedeyiz ve yuvana(!) dönerken seslen ki sevdiklerinin başında olayım, olalım!”

“Ben” değil, “Biz” idi seslenişi, sandığım kadarıyla. Demek ki Gülümser benim yanlış düşünüşüm olarak evimdeydi. Etkilenişim?

“Haydi len, sen de!” boyutundaydı, yani inkâr mı edeyim?

Rahmetli karım, karımdı sadece, aslımı, aslımızı inkâr etmek, bana yakışmaz!” Ancak; Gülümser itiraf etmeliyim ki; bana hükmederdi, sevgiyi, aşkı henüz yaşıyor olarak, yüksek tahsilli olmama, etrafıma hiç de alıcı gözüyle bakmamama rağmen.

Geleceğimi görmüş olabilir miydim, son görev yolculuğum öncesinde…

Belki…

İhtiyacım var mıydı? Evet, vardı! Başlangıcımda eksik, sadece doğurmakla görevini yaptığını zanneden karıma, medeni ölçüler içinde, daima sadık kalarak ve uçkur çözmeksizin, asla ve kat’a(2) değişiklikler aramaksızın!

Bir görüşte aşk? İnanmam, inanamam. Peki, niye onu düşünüyorum, seyahatim öncesinde? Gülsüm’e yardımcı olsun, onun yükünü hafifletsin diye mi? Doğal olarak Gülsüm’ün Beyaz atlı prensi ile karşılaşıncaya, buluncaya kadar bekleme hakkında ısrarcı olması kaydını saklı tutmam gerek. Yoksa Gülümser, annesizliği, ek olarak babasızlığı, daha doğrusu hak etmediği halde hak etmiş gibi cici babalığı, cici anneliği unutsun diye mi?

İkilemler, üçlemler, bir bakıma kısaca çoklemler(1) içindeydim.

Birinci bölüm; hediye alma-verme konusunda gabiydim. Çok zaman annemin, Gülfer’in ve Gülsüm’ün sevdiği ve seveceklerine inandığım tatlı, reçel, şeker, lokum, çikolata falan alırdım. Ya da döndüğümde vaktim uygunsa pastaneden, marketten yasak savar(4) gibi bir şeyler alırdım.

Vakit geçse elimi kolumu sallaya sallaya üstelik yaz-kış fark etmeksizin terden, sıkıntıdan bunalmış olarak gelir, her hal ve şartta kendimi banyoya atardım, eğer tatil günlerinden biriyse, ya da haber vermişsem Gülsüm’ün yüksek müsaadeleriyle.

İzin yoksa yandı gülüm keten helva, sıcak su günü değilse misafirhanenin banyosunda soğuk suya talim!

Şimdi evde bir de Gülümser vardı, hediye olarak o ne isterdi, ya da üstelik aldığımı ya da alacağımı beğenir miydi? Gülsüm meselâ alacağım bir hediye için şaşkınlaşır mıydı, “Hayırlı işler abim!” modunda, “Bu ne perhiz…” Yok! Yok! “Bayram değil, seyran değil…” “Gülümser geldi ya, pabucum dama mı atılıyor yoksa?” diye düşünür, hatta sorgular mıydı beni (meselâ)?

Gülsüm’ün düşünce ve tavırlarına saygılı ve sabırlı olmayı kendime vaat ederek annem dâhil her üçüne de birer avuç kına ve alışverişi yaptığım tezgâhtarın önerisine uyarak aynı renk, desen ve biçimde birer başörtüsü ile yine tezgâhtar hanım kızın tavsiyesine katılarak Gülfer dâhil üç kızlara da birer şişe parfüm aldım.

Antrparantez hemen ifade edeyim ki, yalvar-yakar diz çökmeme gerek kalmadan evdekilerin izinleri ile eve geldiğimde düşündüğüm gibi, neredeyse bire bir aynen Gülsüm’ün hayret edercesine manidar bakışlarına ek olarak, açtıkları tek parfümü koklamalarında eksiksiz olarak üçü de aynı tandansta(1) “İğk!” gibi anlaşılması güç bir ses çıkarmışlar, ancak öğürme haklarını kullanmaksızın sessizliğe bürünmüşlerdi.

Aynı parfümü bir ara ben de koklama gayretini yaşadım, neden alırken koklamadığım için kendime kızdım, gerçekten benim de beğenebileceğim bir koku değildi. Birilerine hediye etmek gibi bir ayıbı yaşamaktansa çöpe atmayı yeğ tuttum(4), bilmediğim bir şey için bilmediğim bir tezgâhtara uyarak, daha doğrusu kanarak ve kahırlanarak ödediğim bedeli umursamaksızın.

Diğer bölüm; Gülsüm’ün koyduğu kurallar…

Gülümser gelmiş olmasına rağmen devam ediyordu, farksız, hatta daha da rijit, sert, katı. Gülümser’in evi barkı yoktu, sevgiye muhtaçtı ve sanki bu sevgiyi Gülsüm veriyordu ona, sanki istemiş de vermemişim gibi. Tüm tatil günlerinde de eğer özel olarak izin alamamışsam meskenim; misafir yoksa misafirhane, varsa arşiv ve ardiyeler olmaya devam edecekti.

O zaman gene bu kez kızın değil, kızların yüksek müsaadeleri ile annemi kapıdan ve uzaktan görecek, Gülfer’i ancak kapının dışından teslim alarak gezmeye götürecek ve sokak kapısını dışarıdan kapatacaktım, dönüş vakti sınırlamasına da harfiyen uyarak(4).

Gülsüm beni onun için “İkinci el koca” olacağım için kabullenmemişti, bu nedenle de kardeş gibi olmuştuk. Kirli çamaşırlarımı yıkamasına, ütülemesine utanma bilmeksizin alışmıştım. Acaba Gülsüm çamaşırlarımı yıkayıp ütülemeyi, bir göreve gidecek oluşumda bavulumu hazırlamayı da Gülümser’e bırakmış olabilir miydi? Bunu bilip öğrendiğimde Gülümser’in yüzüne bakamazdım, nasıl bakar, bakabilirdim ki?

Yalnızlık…

Arşiv, ardiye yatakları…

Gülsüm baskısı canıma tak etmek üzereydi, bir de kontenjandan duygusal etkilenişim zapt edilemez boyutlara ulaşma çabasında ve neredeyse erişmek üzereydi, kendime kendimden bile sakladığım…

Pattadak da olsa; “Bende gönlü var, ya da yok, olabilir ya da olmaz yaşamının gördüğüm an öncesinde biri var ya da yok!” bilmeksizin Gülümser’e; “Benim ol!” desem, gerçekleşmesi bir yana, bu; bu kadar zamandır yasaklarla beni sınırlamasına rağmen Gülsüm’e;

“Başının çaresine bak! Beyaz Atlı Prensini nerde ararsan ara, bulduğun yerde bulursan beni de çağır, sizi alkışlayayım!” yahut da “Alkışlayalım!” demek gibi olmaz mıydı Gülümser’le birlikte.

Üstelik ne zaman ve nasıl diyecektim ki Gülümser’e; halini, tavrını, düşünce ya da düşüncelerini bilmeksizin.

Kızım Gülfer küçük, annem doğru-dürüst konuşamıyordu bile, nasıl derdim ki Gülsüm’e; “Gülümser’i öğren!” ya da “Aramıza gir!” gibi benzeri şeyleri. Kızcağızı hem evinden kovar gibi yap, hem de yardım iste.

Ve korku dolu yüksek ihtimal; ya o giderken Gülümser’i de yanında ve kendiyle götürürse…

Yahut da o gittikten sonra Gülümser de; “Bana doyum olmaz! Başının çaresine bak!” deyip kendi başının çaresine bakmak için beni bizi terk ederse idi? Ne yapardım ben, ben başıma? Yine; “Yandı gülüm keten helva!” Dımdızlak(1) kalırdım ortalıklarda. En iyisi biraz daha sabır ya da çözüm üretecek başka seçenekler…

Hem Gülsüm tüm gün evde olup, sadece hafta ya da herhangi bir şekilde oluşan tatillerde ulaşamazdı ki “Beyaz Atlı Prensine.” Bildiğim, daha doğrusu okuduğum kadarıyla prensler kapı zilini çalıp;

“Ben geldim! Hadi giyin-kuşan, gidip evlenelim!” demezlerdi ki! Tekrar ediyorum, bu bildiğim bir şey değil, ama tahmin edip aklımdan geçiriyorum.

Allah’tan daima “Yürü ya kulum!” demesini beklemek abesti. Ancak “Hâşâ(3)!” diyerek Gülsüm’ün Beyaz Atlı Prensine kavuşması için Allah’ımın ona; “Yürü ya kulum!” dileklerine katılmam gerektiğini düşündüm, sonralarını aklıma getirmemin şaşkınlığını bilmeksizin yaşarken.

İşyerimde birkaç arkadaşım vardı, raflarda beklemekten tozlanmış, bekârlıktan usanmış gibi. Eee! Kısmet ne onların, ne de Gülsüm’ün ayağına gelmezdi değil mi, mademki ben ikinci eldim! O halde mademki kısmet ayaklara gelmiyor, o halde ayaklarını kısmetlerine yönlendirmek gerekmez miydi, adeta tesadüfle?

“Bak kardeşim!” dedim. “Beyaz Atlı Prensin ayağına gelecek, ama sen evden çıkıp ona görünmüyorsun ki, kapını çalıp ‘Ben geldim!’ diye seni heyecanlandırsın?”

“N’apıyorsun abi?”

“Gülümser anneme bakar. Kızım zaten anaokulunda. Derim ki; ‘Evden fazla uzaklaşmadan, her gün aynı vakitte, meselâ saat onda, ya da on bir de, sokağın bir başından diğer başına git-gel!..

Pazarda, markette, eylen biraz, görün, etrafına bak, bakın! Belki hemen çevrendedir beklediğin, elini uzatırsın ve bırakmaz, bırakamazsın!”

“Bak sen hele! Abim, neler de bilirmiş? Oldu, her gün saat onda dediğini uygulamaya çalışacağım. Peki sen?”

“İş yerimden kaçıp senin yokluğunda Gülümser’in aklını çelmeğe çalışacağım!”

“Ben de buna inanacağım…

Da…

Neden olmasın? Ama kızcağız daha yeni-yeni kendine gelmeğe başladı. ‘Acele etmesen, sıkboğaz etmesen, bana bir imkân bıraksan!’ demek isterim!”

İki taraflı oynamak zordu. Ben duygularımda yanılıyorsam, Gülümser de beni istemezse yahut onun da hayalinde bir Beyaz Atlı Prens varsa yapacağım bir şey yoktu. Ancak karımı yitirdikten sonra bunca yıl kahrımızı çeken Gülsüm’e Beyaz Atlı Prensini bulmak boynuma borç gibi görünüyordu!

Da…

Sonrası? Ben Gülsüm’ün kurallarına Gülümser için de uyardım, ancak o benim kurallarıma uymak konusunda çekimser kalırsa ne yapardım, önceliği kime vermeliydim ki? Kendime mi, Gülsüm’e mi?

Öncelik Gülsüm’ün hakkıydı, üstelik bana; “Acele etme!” diyerek de yakınlık göstermişti. O halde “İnceldiği yerden kopsun!(2)” diyerek kendimi “Çöp Kutusuna” atıp Gülsüm için çaba gösterecektim, sonucuna inanmıyor gibi olsam da, sonucuna inanmak içimden geliyor gibi olsa da Gülsüm’ün hayat arkadaşı olacak biriyle, ”Beyaz Atlı Prensiyle” karşılaşmasını sağlamaya çalışacaktım.

Üstelik Gülsüm’e “Acele Etmemek” şeklinde verdiğim bir söz vardı, unutmamalıydım, gerçekleşmesi ne olursa olsun…

Gülsüm’ün ortalıklarda olacağı vakti düşünerek daireden ilk aday Gültekin’i ikna ederek yola çıkardım, beynimde hiçbir senaryo hazırlamaksızın. Buna sebep gerçekten Gülsüm’ün beklentilerinin beklediğimden çok, beklediğimin çoktan çok üstünde olduğunu düşünmem, inanmamdı. Bu nedenle ilk adayın ilk ve tek aday olacağı aklımın ucundan bile geçmiyordu doğrusu.

Yıllarca beklenen “Beyaz Atlı Prensin” “Kalp kalbe karşıdır…(10)” şeklinde gerçekleşeceğini bana yeminle söyleseler inanmazdım…

“Aaa! Merhaba Gülsüm! Arkadaşımla göreve gidecektik de…”

“Ama telefon etmedin?”

“Vaktim olmadı!”

“Ben de inandım! Neyse!”

“Bu benim göreve beraberce gideceğim iş arkadaşım Gültekin…”

O kimseye bakmayan eline erkek eli değmeyen Gülsüm de, Gültekin de birbirlerine ağzı açık ayran delileri(2) gibi birbirlerine bakarlarken ellerini birbirlerinin avuçlarında kilitlemişlerdi, tokalaşmanın daha ilerlerinde.

Hem düşün, hem plânla, hem uygulamaya çalış, ama sonuçtan umutlu olmadığın için sonuçla ilgili bir mizansen(1) hazırlama? Olacak şey miydi bu? Kendime yakışacak bir söz olsa da, onun yerine o kuşa karşı özür hakkım saklı olmak kaydıyla “angut olmak(4)” para kazanarak sağlansa, zenginlikte ilk 100 arasında olmasam da, dünyanın sayılı zenginleri arasında yer alırdım herhalde!

Sebep, mazeret…

Birbirine bakışlarını, sözlerini sarf edecek bir imkânı yaratmam yoktu. Kaz kafalıyım(2) ya beynim; “Tıkır tıkır Mahmure(11)!” şeklinde çalışmamak için direniyordu sanki. Gültekin dile geldi, dillenmeye çalıştı, ama nasıl? Tek kelime, tek hece, ortası uzunca ve yalnızca üç harf;

“Şey…”

Devamı gelemedi. Gülsüm’ün telefonu çalıp da özür dileyerek açması gerekince. Sessizce dinledi ve kapatıp “Hemen!” dediğinde elimden tuttu sürüklercesine. O arada benim de telefonum çalınca herhalde söylemesi gerekeni söylemek mecburiyetinde hissetti Gülsüm;

“Annemizi yitirmişiz!”

“Telefonu açtım, karşımdaki Gülümser’e bir şey söylemesine gerek bırakmaksızın;

“Haberim oldu, geliyorum!” dedim.

Anlayamadığım neden koştuğumuzdu, yetişecek olsak canlanacak mıydı annem?

Ve yine anlayamadığım, haydi biz hüzünlü ve telaşlı idik, arkamızdan bizi nefes nefese koşarak takip eden Gültekin’e ne oluyordu ki?

Gülümser hüzünlüydü, hatta onun ötesinde ağlıyordu. Kızımın okulda olmasından memnundum. Gülümser, annemi temiz bir çarşaf üstüne boylu boyunca yatırmış, üstünü örtmüş, çenesini bir tülbentle bağlayıp göğsünün üzerine bir bıçak yaslamıştı(3).

Gülümser bilge miydi? Muhtemelen kendi annesini yitirişinden dolayı hatırladığı şekil ve düzenlerin tekrarı mı olsa gerekti yapıp uyguladıkları? Bilemedim, öğrenemedim, öğrenmem de gerekmedi, gerekli de değildi.

Ancak…

Beni görünce, sarılıp kollarım arasına büzülür gibi;

“Başımız sağ olsun abim!” deyince yüreğimin tüm yağları erimiş(4), acı duymam yaşamam gerekirken mutlu (gibi) olmuştum! Elbette her duamda yatalak olan ve bir sürü ilâç tüketen annem için her duamda; “Tanrım annem için iki iyilikten birini ver!” diyordum. Gerçektir ki; “Her canlı ölümü tadacaktı(3)

Kişinin, atası, anası için de buna tahammüllü olması gerekiyordu, çünkü yaşam devam ediyordu.

Beni bırakan Gülümser, Gülsüm’e sarıldı, aynı tavırla, aynı hareketle, aynı hüzünle, Gültekin’e de sarıldı, belki kimliğini bilmediği için başını eğdi sadece sessizce.

Kızım okuldan dönecekti ve bizlerin bir şeyler yapmamız, annemin ölümüyle ilgili bir kısım şeyleri olurları ile plânlamamız gerekti. Kızımın bu konudaki yaşamını Gülümser üstlendi.

Ve kızımın babaannesinin yitirilişinden başlangıç olarak haberi olmadı, zaman yeterli ve gerekli olduğunda öğrenecekti tabii. Diğer konuları aramızda üleştik; Gülsüm, Gültekin ve ben…

Kızım okuldayken defnettik annemi. Artık “Babaannen atta gitti!(4)” diye kandırılacak yaşı geçtiğinden dolayı; “Babaannen annemizi özlemiş, onun yanına, ahrete gitti!” dedim, en makul ve mantıklı(2) sunum bu olsa gerekti, evdeki boşluğu anlaması için bence.

Cennet ve cehennemle ilgili hiçbir bilgim yoktu; “Cennete gitti!” diye yanlış bir bilgilendirme geçmedi içimden.

Mezardan döndük, yedi mevlidine(12) kadar olağandışı günler olmadı. Evde kalmam için izin verdi Gülsüm, akşamları Kur’an dinlemem için. Gültekin her akşam geldi, Kur’an okunduktan sonra evine döndü, muhtemelen içinde zapt edemediği duyguların yorgunluğuyla.

Ve Gülsüm onu her seferinde kapıya kadar uğurladı, ayakkabılarını çevirip ceketini tutarak. Onu uğurlayışı farklıydı Kur’an okunuşunu dinlemek için gelen komşulardan, sadece hissettiğim değil, gördüğüm kadarıyla da hem…

Evde kaldığım günlerin gecelerinde açık olan üstümün örtüldüğünü hissettim hep, göz kapaklarımı kıpırdatmaksızın(12).

Mevlidin okunacağı, mazeret iznimin(!) biteceği güne kadar hep bekledim o anı, özellikle üstümü açıp, onun kapatmasını bekleyerek, sabırsızca ve özlemle…

Mevlidin bitiminde yanıma geldi Gültekin;

“Sırası-sekisi değil, ama akşamdan akşama Gülsüm’ü görmek yetmedi, doyurmadı beni. Hele bundan sonra uçurum gibi olacak bir ayrılığa katlanabileceğimi, tahammül edebileceğimi hiç sanmıyorum. Gülsüm de bana karşı sessiz, ilgisiz değil, konuştuk, hatta anlaştık bile. Bir tarih ver bana, kaba anlamda kamuoyu oluştur(4), anne ve babamı çağırayım, sen de gel!”

İki tarafın da isteği üzerine, başıma neler geleceğimi düşünüp bilmeksizin kamuoyu oluşturdum! Annemi yitirmemin acısı henüz sönmemişti, Gültekin ve Gülsüm birbirinin oldu, sade bir törenle, neredeyse göz açıp kapatıncaya kadar olan zaman içinde.

Her ne kadar Gültekin, kabullenmese de, karısının duymayacağından emin olarak aksini iddia etme çabasında görünmek çabasında olsa da sıfır numara kılıbık(1) ve içgüveyi(1) idi.

Ancak gerçeği ifade etmeliyim ki; ikisi de birbiri için yaratıldıklarına inanıyorlardı, mutluydular. Öyle ki senesine ikiz kız bebekleri şenlendirmişti dünyalarını; Gülrû ve Gülnur. Gülrû birkaç dakika önceliğiyle abla olandı ve farklılıkları belirgindi!

Birazcık geriye dönüş yapmam gerek.

Gülümser cenazenin defninden dönerken kahırlı gibisine;

“Anne gitti, benim görevim bitti, koyuverin gideyim!” dedi, muhtemelen Gülsüm ve Gültekin’in durumlarından ve tasavvurlarından bihaber olarak.

“Nereye?” cevabım açıkta kaldı. Başını eğdiğinde biliyordum ki üstümü örttüğünü bildiğimin farkında değildi. Üstelik duygusallığından haberim olduğunun da (galiba)...

Birinci bölümü; Gülsüm-Gültekin’i açıklamalıydım, bizi ise henüz vaktinin olmadığına inanıp ikinci bölüme saklanmalıydım.

“Bugün-yarın Gülsüm ablan ve Gültekin ağabeyin baş göz olacaklar ve kızım Gülfem açıkta ve yalnız kalacak, her ne kadar Gülsüm’ün koyduğu yasaklara senin için de uyacak olsam, ben de. Yaşam senin. Seni engellemem çok zor, eğer gitmekte ısrarcı olursan…

Ama arayanın soranın yok nasılsa. ‘Okuyacağım, okumaya, üniversiteye devam edeceğim!’ dersen üniversiteye devam etmeni sağlarım, hiçbir karşılık beklemeden, sen de Gülfem’e bakmaya devam edersin…

Yazacağın kurallara da Gülsüm’e verdiğim söz gibi aynen uyarım, ihtiyaç duyuyorsan, yazarsın, çizersin. Ama bizimle kalman, yaşamı bizimle paylaşman mutluluğumuz olur, bilmen gereken sadece bu!”

“Okumak için isteğim yok, kızına bakmak yeterli benim için…”

Tam zamanında söylenmesi gereken sözler vardır, örneğin;

“Allah! Kendi kızının, ya da çocuklarının da olmasını istemez misin?” şeklinde, kendini kastederek, niyetini öğrenmek, gizli-saklı ilân-ı aşk gibi. Suskunluğumun bir başka baharda çiçek açmasını bekleyecek gibi ilk şansımı kaçırmıştım…

Kutlamaya gittik Gülsüm’le, Gültekin’i. Bebekler, ablası konumunda Gülfem’le karşılıklı bakışmışlardı, kızımın bu bakışlarında bir özlem vardı, annesizliğin mi, başka kardeşleri olmamasının eksikliği mi, anlayamadığım, anlamakta zorlandığım.

Kızım kalmak istedi, bence sakıncası yoktu. Ateş ve barut olarak yan yana yürüyorduk. Elini tuttum, çekmedi, çekinmedi.

“Birilerinin dediğine göre ikinci el de olsam, beni sevmeyi, benim olmayı geçirmez misin aklından?”

Önce cevap vermedi, veremedi, belki de vermek istemedi durgun. Sonra;

“Seni sevsem bile senden uzak olmalıyım, çünkü ben sadece sığıntıyım, sana hakkım yok, uzak olmalı, uzak durmalıyım senden, yakınlığım sadece kızın Gülfem’e olmalı…”

“Peki, sen, senin de çocukların olmasını istemez misin?”

“Umutsuz rüyalara, hayallere ulaşmak zor!”

“Peki! Söz veriyorum. Sana sarılmayacağım, öpmeye çalışmayacağım, seni rızan olsa bile istemeyecek, hatta bundan sonra ellerine bile dokunmayacağım, tekrar söz veriyorum. Bana bir kere de, düşünmeden ve hemen cevap ver, beni seviyor musun?”

“Evet, içimdesin!”

“O halde gecikme, evlen benimle. Sen bir sığıntı değil, evimizin bir tanesi, bizimsin!”

“Ama Nüfus Kâğıdım bile yok! Nasıl evlenirim ki seninle, çocuklarımız soy isimsiz olur mu?”

“Benim olmaya hazırsın, ama sorun Nüfus Kâğıdında öyle mi?”

“Diyeyim!”

“Yerini söyle, sen bu sabah uyanıncaya kadar sana onu (ç)alıp getireyim!”

“Sanmıyorum, ama umacağım, seni değil, resmini bile ilk gördüğüm anda bağlandım sana, sevdim…”

“Biliyorum!”

“Biliyorsun? Nasıl yani?”

“Ancak yüreğinde sevgi ve şefkat dolu olan biri örter sevdiğinin sağlığı için üstünü örtmeyi!”

“Peki, neden bekledin şu ana kadar?”

“Acımız ve senin rızan desem?”

“Acın benim de acım, rızam ise var! Hadi çabuk git, nüfus kâğıdımı bul, çal, al ve senin olmak için seni beklediğimi bil evinde, daha doğrusu bundan sonra evimizde!”

“Söz verdim, nikâhlım oluncaya kadar elin elime değmeyecek. Ama bana şu an için birkaç dakikalığına ve bütün gece için izin ver. Dediğim gibi sabah elinde olacak Nüfus Kâğıdın…”

“Neden beni ilk geceden yalnız mı bırakacaksın?”

“Hayır sadece seni bana bağışlayan, yolumuzu birleştiren Allah’a şükrümü ifade etmem gerek, bunu senin adına da gerçekleştirmeme izin ver! Lütfen!”

Hayret edercesine yüzüme bakarken umursamaz bir şekilde lâvaboya gittim, abdest aldım, önce iki rekât Şükür Namazı(3) kılıp, yeri, zamanı ve usulü olmamasına rağmen Tilâvet Secdesi(3) yaptım.

Eee! Tanrım şükür dışında İstihareye Yatmamı(3) da beklemez miydi? Bir geceliğine Gülümser yalnız kalsa olurdu, onun adına da Allah’ımla birlikte olacaktım.

Merakla bakıyordu, hareketlerime;

“Dindar olduğunu öğrenmemişim, bu eksikliğim benim!”

“Şükretmek için insan sebep uydurmalı, demek isterim!”

“O halde o büyük insanın dediği gibi(13); tövbeni bozmuş olsan da gel, sarıl bana, öp beni, bırakma ellerimi, bu gece dışında tüm ömür boyu.”

Kucakladım, öptüm onu doyasıya değil, ama avans gibi ufacık…

Nasıl olsa hiç de cicilik vasfına lâyık olmayan ciciannesi de, sonrasında cici babası olan babası da beni tanımıyorlardı. Polis arkadaşlarımdan Gülberk’e telefon ettim, hocaya yatsıdan sonra ulaşıp istihare için camiyi açık bıraktıracağıma inanarak.

Cici karı-koca ve evlât üçgenindeki rahatsızlığı, çarpıklığı ve niyetimi anlattım, şikâyetçi olarak.

Umduğum olmadı, “Davranış biçimimin yasal olmadığını” söyleyip reddederek arkadaşlık hatırını umursamaksızın kapattı telefonu yüzüme. Yapacağım bir şey kalmamıştı. Gülümser’in elinde kalan anahtar cebimdeydi. Kapıyı çaldım.

“Affedersiniz geç vakit, ama nöbetim bittiği için telefon etmek yerine Gülberk Komiserim beni gönderdi. ‘Kızları kaçtı!’ diye biri mi şikâyet etmiş, yoksa siz ‘Kayboldu!’ diye dilekçe mi vermişsiniz, her neyse Komiserim Gülberk geç vakit olmasına rağmen sizi dinlemek istiyor…”

“Kızımız yaşıyor mu yoksa?”

Soruda merak, endişe yerine sorumsuzluk gizliydi. Yalan söylemeye devam etmem gereksizdi ama gereken bölümü de pas geçemezdim.

“Durum her neyse gidince öğrenirsiniz, ama bildiğim kadarıyla evet, kızınız yaşıyor. Bildiğim bu kadar. Bana müsaade, dediğim gibi nöbetten çıktım, dinlenmem gerek!”

Giyinmiş belki de gecikmemek için evden hemen çıktıklarını görünce eve girmiş, Gülümser’in Nüfus Kâğıdını elimle koymuş gibi bulmuştum.

Hocaya yetiştim, istihareye yattım, ancak merak etmemesi için Gülümser’e sadece; “Müjde!” şeklinde bir mesaj çektim, her şeyin özeti olarak anlayacağı tek kelime olarak.

Gülberk Komiserim mutlaka şaşkınca karşılamış olsa gerekti, cici vasfını uygun görmediğim anne-babayı. Dinlemiş de olabilirdi ve suçlu-sorumlunun ben olduğumu da zeki bir arkadaşım olduğu için tahmin etmiş olabilirdi, ama nedenini pek aklında tuttuğunu ve beni ifşa ettiğini sanmıyordum.

Ancak; bir gün karşılaşırsak, yiyeceğim fırçanın dozunu düşünmek aklımın ucundan geçmiyor değildi. Mademki mutluydum, mademki ilerime kavuşacaktım, yiyeceğim fırçanın bedelini bir davetiye ile ödeyeceğim inancındaydım.

Yorgundum, camiden sabah namazını da kılıp evime döndüğümde.

Karşıladı sevdiğim, kanepeye oturttu önce beni, çoraplarımı çıkarırken, isteğimi sordu, “Sadece sen ve dizlerinde uyumak!” dedim o kadar, Nüfus Kâğıdını verirken sevdiğime.

O daha da ileri gitti, göğsüne yasladı başımı, ninni söyler gibiydi, nefsiyle kendimden geçerken.

Sonralarımızda “İkinci el” de olsam Gülümser’in eşim olduğunu, Gülfem’in Gülümser’i anne, Gülümser’in Gülfem’i evlât olarak kabullendiğini söylemem gerekli mi?

Kardeş mi, evlât mı? O da olur inşallah zamanı gelince, bence her kadının “Anne olma hakkı” vardır…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Hidayet; Hak yolunu doğru yolu gösterme. Hak yolu, doğru yol.

Gülener; Gülen, gülümseyen adam.

Gültekin; Genç delikanlı. Güvenilen. Herkese hayrı dokunan. Nazik.

Gülsüm; Yuvarlak, dolgun yüzlü güzel.

Gülfem; Gül dudaklı, gül ağızlı.

Gülfer; Gül gibi parlak, gül gibi parlaklığı olan. Zarifliği ve güzelliği göz kamaştıran.

Gülümser; Gülümseyen kişi.

Gülçin; Gül toplayan, gül devşiren.

Gülru; Gül yüzlü, al yanaklı (gül)

Gülnur; Etrafına ışık saçan, aydınlatan gül.

Gülberk; Gül yaprağı anlamında olup daha çok kız çocuklarına konulan bir isimdir.

(1)

Nadir; Az bulunan, sık rastlanmayan, seyrek.

Gerzek: Geri zekâlının kısaltılmışı, zekâsı yaşından geride olan.

Kopil; Babası belli olmayan çocuk. Arsız sokak çocuğu. Yaramazlık yapan, serseri erkek çocuk.  Küçük Rum veya çingene çocuğu.

Sülük; Sıkıntı veren, bunaltıcı, egoist, menfaattar. Genellikle tatlı sularda yaşayan, vücudunda çok fazla miktarda sindirim kesesi bulunan, bu nedenle ağırlığının sekiz katı kadar kan emebilen, kimi kan hastalıkları için halk arasında kullanılan solucana benzer, hacamat işlerinde kullanılan bir hayvan. Ayrıca, asma, sarmaşık gibi bitkilerin yapraklarının yanında bulunup çevreye tutunmayı sağlayan uzun filiz, asma bıyığı.

Taahhüt; Bir şeyi üstüne alma, üstlenme.

İğreti; Eğreti. İyi yerleşmemiş, yerini bulmamış, belli belirsiz. Belirli bir süre sonra kaldırılacak olan, geçici, muvakkat. Uyumsuz, yakışmamış. Üstünkörü, ciddiye almadan.

Sarsaklık; Sarsak olma durumu. Yaşlılık, hastalık, beceriksizlik gibi sebeplerle bedenin güçsüz kalması ve titrer gibi sarsılma.

Handikap: İngilizce engel anlamındaki “handicup” kelimesinden gelmekte olup durumun elverişsiz olması, engel anlamında kullanılmaktadır.

Rijit; Sert, bağışlaması, hoşgörüsü olmayan. Gönül kırıcı, katı ters.

Sezaryen; Doğumun tabi yolla olmasının mümkün görülmediği, anne, ya da bebeğin hayatlarının tehlikeye girdiği durumlarda yapılan doğum ameliyatı.

Hijyen; Sağlık, sağlıklı koruma, sağlıklı olma durumu ile ilgili, sağlık bilgisine uygun, sağlığa yararlı.

Yahşi; İyi, güzel, çok güzel. Toy, deneyimsiz. Yiğit. Yakışıklı.

Replik; Son söz. Oyuncunun sözü karşısındakine bırakırken söylediği son söz. Oyunda karşısındakinin sözüne gerekli karşılığı verme.

Monolog; Çevresindekilere fırsat vermeden, bir kimsenin yaptığı konuşma. Bir oyunda kişilerden birinin kendi kendine yaptığı konuşma. Dinleyicilere bir kişinin anlattığı, genellikle güldüren hadise.

Çoklem; Uydurduğum bir kelime, ikilem, üçlem olabiliyorsa, çok kriterler varsa, neden “Çoklem” diye de bir kelime olmasın diye düşündüm.

Fizan (Arapçası Fezzan), 19. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nda en çok korkulan bir sürgün yeriydi. Burası, bugün Libya olarak anılan ülkede eski Trablusgarp.

Şer; Kötülük, fenalık kötü iş. Ceza ve kınamaya uygun davranış(lar). Şerre uğramak, şer yapmaktan iyidir. (SOCRATES’in değişikliğe uğramış bir sözü olabilir! Şerre Uğramak; Kötülük, fenalık ve kötü işlere uğramak. Allah’ın hoşnut olmadığı, meşru olmayarak işlenen durumlar).

Hengâme; Seslerin birbirine karışmasından çıkan gürültü. Şamata. Patırtı. Kavga.

Vaveylâ; Çığlık, feryat.

Kılıbık; Karısının baskısı altında bulunan, karısından korkan, çekinen.  Kazak karşıtı.

İçgüveyi; Daha çok “içgüveysi” anlamında kullanılır. Damadın, gelinin ailesinin yanına, evine yerleşmesi durumu olarak özetlenebilir

Mizansen; Bir oyun düzeni. Bir şeyi, bir durumu, olduğundan değişik göstermek amacıyla hazırlanan düzen. (Tiyatrolar için değişik anlamı vardır)

Dımdızlak; Elindeki her şeylerini kaybetmiş, imkânlarını yitirmiş. Çırılçıplak. Tepesinde hiç saçı kalmamış.

Tandans; Eğilim. Bir şeyi sevmeye, istemeye veya yapmaya içten yönelme, meyil, temayül.

(2)

Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar.  Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak.

Abuk-Sabuk; Akla-mantığa uymayan, düşünülmeden birbiriyle ilgisi olmaksızın söylenen saçma, sapan anlamsız söz(ler). Sağduyuya uymayan,  tutarsız davranışlar.

Vampir Apaş; Halk inanışına göre geceleyin mezardan çıkarak insanların kanını emen hortlak gibi görünen kabadayı, külhanbeyi, hayta, serseri, serserice yaşam şekli.

Akıl Kârı; Akla uygun, akla yatkın.

İşkilli Büzük Dingilder; Gizli bir ayıbı olanların herhangi bir sözden alınıp kendilerini ele verdiklerini anlatan kaba bir kuruntu sözü.

Zor Belâ; Güçlükle.

Hayal Kırıklığı; Çok istenilen veya umulan bir şeyin gerçekleşmeyişinden duyulan üzüntü, düş kırıklığı, sükûtu hayal.

Evde Kalmış Kız Kurusu; Evlenmemiş yaşlı kız.

Ata Yadigârı; Babadan-dededen kalan şeyler örneğin miras, ev, araba, tarla, bahçe gibi…

Çarşamba Pazarı; Karmakarışık, darmadağınık, dökük-saçık.

Derdini Marko Paşaya Anlat; Yakınmalarını, dert ve şikâyetlerini anlatmak için başka birini bul, anlamında kullanılan bir deyim.

Kırkından sonra azanı teneşir paklar; Yaşını başını aldıktan sonra, kirli işlere bulaşan, kadına-kıza, içkiye-kumara düşenler, ahlâkı bozulanlar ölünceye değin o yolda giderler, düzelmezler. Bunlar için tek çıkar yol ölümdür. (Teneşir; Üzerinde ölü yıkanılan kerevet).

Kaz Kafalı; Anlayışsız, kavrayışsız, düşüncesiz (kimse).

Ağzı Açık Ayran Delisi (Gibi Bakmak); Yeni gördüğü her şeye alık alık bakan, anlamsız bir hayranlıkla seyredip şaşıran, basit şeyleri bile aval aval izleyen, amaçsız, serseri bir şekilde, ne yaptığı belli olmaz bir şekilde dolaşmak, çevreye aptalca ve hayranlıkla bakmak  (bu durumda ağız açık, dil de hafifçe dışarıya doğru çıkıktır).

İnceldiği Yerden Kopsun; Ya Herrü, Ya Merrü: ya da genelde “Ya herro, ya merro” şeklinde de kullanılan bu deyim, “Her şey olacağına varır, ne olursa olsun, sonucuna katlanılacak bir olgu” denilebilecek bir deyimdir.

Ağaç-Meyve; Genelde; “Her ağacın meyvesi olmaz!” anlamında dıştan başarılı, üretken gibi görülen herkes gerçekte öyle olmayabilir anlamında gözükse de, her şeyden herkesten faydalı ve üretken olmasını beklememek gerek gibi düşünülse de öyküdeki anlamı; “Anne olmazsa, bebek, evlât, çocuk olmaz, nesil devam edemez!” anlamındadır.

Eksik-Gedik; Ufak tefek bir kısım eksiklikler.

Dıdının Dıdısı; Dıdının didisi, yahut didinin dıdısı şeklinde kullanılan uzak akraba ya da arkadaşları anlatmak için kullanılan bir deyim.

Görücü Usulü; Birilerinin (özellikle anne-baba) genellikle oğlan yerine, kız yerine de olabilir birini beğenmesi ve onunla konusu geçenin evlendirilmesi. Bir bakıma sevişerek evlenmenin zıttı bir olay da sayılabilir. Görücü usulü evlenmede damat veya gelin adaylarının birbirini görüp-beğenmesi şart değildir. Aile büyükleri karar verdiyse “Siz bilirsiniz!” söylemi ile bu iş biter.

Makul ve Mantıklı; Akla uygun, akıllıca, belirgin, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş görme, akılla kanıtlanan sözü akla yakın bulma, anlaşma düşüncesi sağlama, asgari müşterekte birleşme.

Asla ve Kat’a (Asla ve Kat’â); Kesinlikle, hiçbir zaman, katiyyen, asla öyle değil.

(3) Dinimiz ile ilgili konular;

Alimallah; Bir konuda söylenen bir sözün doğruluğuna karşıdaki kişiyi inandırmak için kullanılan Arapça; “Bilici olan Tanrıdır” anlamına gelen, “Doğru söylüyorum, inan ki doğru!” anlamında söz.

Azap; İslâm inanışına göre dünyada günah işlemiş olanlara ahirette verilecek ceza. Büyük sıkıntı, eziyet. Anadolu’nun birçok bölgesinde çiftlik uşağı.

Bağnazlık; Fanatiklik.  Bir öğretiye, bir dine, bir kimseye, bir şeye çok aşırı ölçüde, coşku ve tutkuyla bağlı olma.

Hacı Fışfış; Arap halkından olanlar için kullanılan alaycı söz.

Hâşâ; Dine aykırı bir ihtimalden söz edilirken kullanılan söz. Asla. Katiyen. Öyle değil. Allah korusun. Bir durum ya da davranışın kesinlikle kabul edilmediğini anlatan söz.

Her canlı ölümü tadacaktır; Kur’an’ı Kerim Al-i İmran Suresi 185. Ayette ve Ankebut Suresi 57. Ayette  (“Sonra bize döndürüleceksiniz” eki ile) geçmektedir.

Hurafe; Çok insanın bu şekilde yanlış inançları vardır. Ayıplanmamalı. Ölünün yıkandığı evde üç gün kesintisiz olarak ışık yanar. Tabidir ki örnekler çoğaltılabilir, ancak bu işlemler kesinlikle bidattir.

İstihareye Yatmak; Arapça kökenli olup kısaca anlamı; “Bir işin hayırlı olup olmadığını anlamak için abdest alıp, dua okuyarak uykuya dalmaktır. (Genelde camide, bazı-bazen evinde namaz kılıp, gereken dualar yapıldıktan sonra, insan yönünü Kıbleye doğru çevirerek yatar ve eylem gerçekleşir.) İstihare için öncesinde tövbe edilip, gusül abdesti almak gerektiği ve sonrasında iki rekât namaz kılınması gerektiği bilinmektedir. İstihare bir gün, ya da bir gece ile sınırlı olmayıp birkaç gün devam edebilir. Kendine has duaları da vardır. Bir de şunlar anlatılır; eğer istiharede beyaz ve yeşil görülürse hayırdır ve düşünülen iş yapılır, siyah veya kırmızı görmek ise şerdir, o işin yapılmasından vazgeçilir. (Günümüzde bunu rastlayacak rakamların tek çift olması, papatya falları vs. ile yapılması insanların daha kolayına gidiyor olmalı, herhalde.) Ek Bilgi; İstiharede beyaz ve yeşil renk görmek hayır, siyah ya da kırmızı renk görmek şer işaretidir, derler.)

Kur’an’ı Kerim, Nisa Suresi, Kırk Üçüncü Ayeti ve aynı Surenin Doksan üçüncü Ayeti şöyle demektedir; “Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası içinde ebedi kalacağı cehennemdir.” Buna göre insanın kendisini öldürmesi (intihar etmesi) de aynı düşünce içine hapsolmaz mı?

Mazbut; Derli toplu, düzgün, düzenli, sağlam. Doğa olaylarından etkilenmeyecek bir biçimde yapılmış, korunmuş.

Mevlitler; 7, 40, 52 Gün Mevlitleri; Bu günlerle ilgili genel olarak söylenen akla ve mantığa uygun bir şeyler yoktur. Sadece kırkıncı günde ölünün burnunun düştüğüne, elli ikinci günlerde ölülerin kemiklerinin etten ayrıldığına dair bir safsata vardır. Bu konuda en önemli sözlerden birini İbni Abidin adındaki bir İslam bilgini sarf etmiştir; "Ölüleri hayırla yâd etmek vaciptir. Ama onların arkasından 7, 40 ve 52. geceler bidattir. Muayyen gün ve gecelerde evlerde mevlit okutmak o mümin ölüye işkence etmek hükmündedir.”

Muhafazakârlık; Tutuculuk, koruyuculuk. Mevcut toplumsal düzeni düşünceleri ve kurumları değiştirmeden olduğu gibi korumak isteme.

Ölü Üstüne Bıçak Konması; Maalesef İslâm’da Peygamberimize ait olduğu iddia edilen bazı yoz, batıl itikat, hurafe ve hatta bid’at sayılan hadislerden bahsedilmekte. Ölünün bedeni üstü konulan bıçak da bunlardan biri. Sebep; Ölünün bedeninin şişmemesiymiş. Anlayamadığım şey, ruh bedeni terk etmişse, toprak olmanın arifesinde beden şişse de, şişmese de ne olacağı? Ölümle ilgili olarak; Salâ verilmesi, ölen kadınsa tabut üstüne başörtüsü konulması, ölünün ağzı açık kalıp çenesi düşeceği için çenesinin bağlanması doğru âdetler sayılabilir belki. Ancak mezara toprak atılırken küreklerin yere bırakılması, ölünün odasına kedi girmesinin önüne geçilmesi, ölünün yıkanması için su ısıtılan kazanın ters çevrilmesi, kabir kurbanı kesilmesi, evdeki ışıkların yakılı tutulması, ölünün ayakkabılarının kapı önüne bırakılması ve özellikle İslâmiyet’ten yıllar sonra mevlitlerin okunması gibi âdetleri doğru kabul etmek ne kadar doğrudur ki? Bu vesile ile kandil geceleri için Rahmetli Prof. Dr. Yaşar Nuri ÖZTÜRK’ün bir söylemini de kaydetmek istiyorum; “Kandil geceleri, Kutlu Doğum Haftası Kur’an da yer almaz. Ne Peygamberimiz, ne de dört halife devrelerinde kutlanmamıştır. Din dışıdır, Bid’attır  (Bid’at; Sonradan türeyen bir âdet).

Sofu; Dinin buyruk ve yasaklarına uyan kimse (Sofuluk; Dinin buyruk ve yasaklarına uyma).

Şükür Namazı; Nafile bir namazdır. Güzel bir haber alınca, sevinince, sevindirilince, bir felâketten, bir musibet veya belâdan kurtulunca kılınan namazdır. İki ya da dört rekât olabilir.

Taassup; Herhangi bir delile dayanmadan bir fikre körü körüne inanmak, bağlanmak. Bağnazlık. Tutuculuk. Diğer din ve inançlara nefret ve düşmanlık hisleri beslemek.

Tilâvet Secdesi; Öyküdeki kullanım yanlıştır. Vacip olan bir secde olup abdestliyken eller kaldırılmadan kıbleye dönerek ve tekbir getirilerek yapılan secdedir. İçinde secde ayeti geçen namazlar kılındığında yapılmalıdır.

(4)

Yüreğinin Yağları Erimek; Telâş ve kaygı ile üzülmek. Üzücü bir durum doğacak diye kaygılanmak. Tehlikeli bir durumla karşılaşmaktan çekinmek.

İtibar Etmek; Saygı göstermek, saymak, değer vermek.

Angut Olmak; Eşi öldüğünde her şeye rağmen eşinin başında ölünceye kadar bekleyen duygusal kuş gibi olmak.

Yeğ Tutmak (Yeğlemek); Bir şeyi diğerlerinden üstün ya da uygun görüp ona yönelmek, tercih etmek.

Harfiyen Uymak; Hiçbir değişiklik yapmadan, tamamen gerçekte olduğu gibi.

Atta (Attaya, Attalara) Gitmek; Çocuk dilinde dışarı çıkmak, bir yerlere gitmek, yer görmek, tanıdıklara gidip görmek.

Kamuoyu Oluşturmak (Yaratmak); Öyküde anlamı uygun zemin, konuşma ortamı hazırlamak. Bir düşünceyi yaygınlaştırmak ve halkın dikkatini o düşünce etrafında toplamak, yoğunlaştırmak.

Yasak Savmak; Bir şeyi gereğince olmamakla birlikte şimdilik, gönülsüz olarak, hatır kırmamak için, üstünkörü bir şekilde, işe yarar bir biçimde yapmak.

Dışlanmak; Dışarıda tutulmak. Bir yere veya topluluğa alınmamak.

Tahakküm Etmek; Hükmetmek, zorbaca baskı ve buyruklarla etkilemek.

Ce Demek!; Varlığını hissettirip hemen kaybolmak, yok olmak. Bebeklerin gülümsemesini sağlamak için gözleri kapatıp seslendirilen ünlem. [Sermenyum elementinin simgesi(Ce) olduğu gibi, CE (Confirmty Of European= Avrupa’ya Uygunluk Belgesi) anlamındadır.]

Diklenmek; Birine karşı ters bir davranışta bulunmak, karşı gelmek, kafa tutmak.

Sinsice Kol Gezmek; Sinsilikle, gizlice, kurnazca davranışlarla dolaşmak.

Çömmek; Çönmek şeklinde de söylenir. Ayaklar üzerinde oturmak, çömelmek.

Çıtlatmak; Bir kimseye bilmediği, merak ettiği bir şeyden ancak sezdirecek kadar söz etmek. Bir şeyden “Çıt” sesi çıkarmak.

(5) Nush (Nush; Nasihat) ile yola gelmeyene etmeli tekdir / Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir. ZİYA PAŞA

(6) Romeo-Jülyet (Romeo ile Jülyet veya Romeo ve Jülyet); Orijinal adı; “The Most Excellent and lemanable Tragedy of Romeo and Julyet” isimli William SHAKESPEARE’ye ait tiyatro eseridir. Sinemaya da uyarlanmıştır. En önemli monolog; “To be or not to be, that is the question (Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele) bölümüdür.

(7) Prenses ve Çirkin Kurbağa masalına atıf yapıldı.

(8) Süt Kovasına Düşen Kurbağalar masalına atıf yapıldı.

(9) Prenses Rapunzel Masalına atıf yapıldı.

(10) Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.

Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler”   Aslı GÜNGÖR

Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun  SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.

(11) Mahmure; Elinde cımbızı aynası … şeklinde başlayan bir Soner OLGUN’a ait, Nükhet DURU’nun meşhur ettiği bir şarkı (Mahmur, Mahmure; Uyku basmış göz, baygın bakan göz (Sarhoşluğun verdiği sersemlik, uykudan kalkıştaki alıklık olan “mahmur” kelimesi ile ilintisi yoktur.)

(12) Kemalettin KAMU’nun “KİMSESİZLİK” isimli şiirinin ikinci kıtası şöyledir: “Sanıyorum saçlarımı okşuyor bir el, / Kıpırdamak istemiyor göz kapaklarım; / Yan odadan bir ince ses diyor gibi gel! / Ve hakikat bırakıyor hülyamı yarım.”

(13) Gel, Ne olursan Ol Gel; “Gel, gel, ne olursan ol, yine gel, / İster kâfir, ister dergi, / İster puta tapan ol, yine gel, / Bizim dergâhımız, ümitsizlik dergâhı değildir, yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel…/  Şu toprağa sevgiden başka tohum ekmeyiz biz / Beri gel beri! Daha da beri! Niceye şu yol vuruculuk? / Mademki sen bensin, ben de senim, niceye şu senlik, benlik… / Ölümümüzden sonra mezarımı yerde aramayınız / Bizim mezarımız ariflerin gönüllerindedir.  Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ’nın büyük, incitmeyen sözleri.