“Oy anam!”
“Vay! Vay! Vay!”
“Aman Allah’ım!”
“Hayal mi, gerçek mi bunlar?”
“Nutkun tutulması(1), bu güzellikler karşısında olmalı, her hal…”
“Hepsi senin eserin mi Allah’ım?”
Çocukluktan ya da delikanlılıktan gençliğe henüz adım atmış yani buluğa ermiş birinin değil, üniversite birinci sınıftan ikinci sınıfa henüz geçmiş bir öğrencinin dilinden ortaya saçılan sözlerdi bunlar…
Ana kucağından, anne baskısı nedeniyle başı eğik yetiştirilmiş bir oğlan olsa gerekti Özgür. Kendine göre liseyi bitirip de yâd ellerde(2) özgürce hava aldığı, yiyip, içtiği, uyuduğu bir mekândaydı.
İlk sene yetmemiş gibi, sömestrde de, yılsonu tatilinde de eve gittiğinde hâlâ çocuk işlemi tavrındaydı annesi tarafından;
“Kahvaltını et!”
“Kazağını giy!”
“Pabuçların devamlı boyalı, pantolonun ütülü olsun!”
“Kendine dikkat et!”
“Yorganını battaniyeni sıkı sıkı ört, sarın, üşüme!”
“Harçlığın bitmeden haber vermeyi unutma!”
Ve daha nice benzerleri…
Bir baskı rejimi(2), Psikolojik baskı(2) gibi…
İlk sene elceğizini tutup öyle kaydettirmişti oğlunu annesi, kayıt sırasında özenle(!) başında durarak üniversiteye ve yine okuyup üfleyerek yurduna teslim etmiş, güvenliğe, müdüre, yakaladığı öğretmen ve öğrencilerin tümüne telefon numarası vererek “Haberim olsun!” dilekleriyle kendisine de eksik kalan tembihleri sıralamıştı, helâllik vererek kendi dünyasına dönmüştü!!!
Bu ikinci sene elceğiziyle teslim etmeye gerek görmemiş, bir bakıma “Saldım (çayıra değil) saldım üniversiteye, Mevlâ’m kayıra!” diyerek dualarla salavatlamıştı(1) oğlunu. Eksik olan tek şey, şehir bandosunun “Uğurlama” ile ilgili bir şey çalmamış olsa gerekti. Özgür’ün “Allah babama sabır versin!” dualarını da unutmaması gerekti ve işlem tamamdı!
Aslında yaşamında ilk kez etrafına bakınarak sarf ettiği sözleri, hayret dolu cümleleri sebepsiz değildi genç adamın, yani üniversite öğrencisi olmasına rağmen “Adam” denilmesinde sakınca olmayan adamın. Çünkü annesinin eksilmeyen, sıradan olması mümkünsüz meridyenler ötesi önerisine göre; üniversitedeki tüm kızlar kendisinin kız kardeşleriydi!
Hem haram, hem de günahtı, onlara şöyle göz ucuyla, gönül gözüyle bakması. Üstelik eti ne, budu neydi ki, aşk için, meşk(3) için vakit ayırsın?
Üstelik anneler, tek olma dezavantajı mı, avantajı mı diye sorgulamayacak şekilde dünyadaki tek kıymetli varlık olan biricik oğulları için en iyiyi, en güzeli, en, en…
İşte başka ne kadar “En” varsa hepsini onun için düşünürlerdi, hele ki bir iyice büyüsünler…
Özgür eşşek kadar olmuş, üniversiteye başlamış hiç de kıymeti yoktu annesi için. Aslında hani tam anlamıyla geri kalmış yörelerde denilecek bir sınıflamadan bahsedilmese de; “Askerliğini yapmayana kız verilmez!” kuralının işlemediği yerlerde kendi yaşlarında evlenip çoluk-çocuğa karışanlar olduğu halde Özgür annesinin indinde hiç büyümemişti, çocuktu, hatta hâlâ bebek…
Annesi galiba doyamadığı özenci nedeniyle, “Seneler ne kadar çabuk geçmişti?” de farkında olamamıştı ve hâlâ “Uyusun da büyüsün, ninni!” deme gayretini yaşıyordu. Abartı değil, hâlâ…
İkinci sınıf kendi halinde yürümeye devam etme çabasındayken belindeki ağrı nedeniyle sıkıntı çekiyordu Özgür, önceleri önem vermeksizin, sonralarında arkadaşlarının öneri ötesindeki tehditleri ile özel bir hastaneye gitti.
Başlangıçtan yani desk denilen Danışma ve Kayıt Masasından Işık Hoca denilen profesöre görününceye kadar yüreğini hoplatan güzeller ve güzelliklerdi Özgür’e kısaca “Allah!” dedirten.
Eh! Her ne kadar söyleyen söylerken yanılmış olsa da “Güzele bakmak sevaptı!(4)” üstelik hem zahmetsiz, hem de masrafsız!
Özgür’ün babası Devlet Memuruydu, nasıl olsa “Acil durumlar için” kendisine emanet ettiği banka ek kartı vardı, gereklilikleri oradan öder, kalanını da babasının bağlı olduğu kurum öderdi, beis yoktu. O halde mümkün olduğu kadar sevap kazanmak konusunda bir kısıtlama olmasa gerekti, hatta sevap kazanmak için ayırım yapmadan ayrı ayrı tüm güzellere bakmak için gayretli olmalıydı!
Bunlar kendince mantıklı saydığı, manasız, mantıksız ve özellikle saygısızlık gizli olan düşüncelerdi ve ilk çuvallama sinyalleriydi(2), kendine karşı dürüst olmasının gerekliliği ile kendini ayıplayıp afallayarak kendini savunma ihtiyacı duyduğu.
“Ayırım yapmamak olur muydu yahu? Tabii ki evli-barklı, çoluk-çocuklu, nişanlı-sahipli olanlar tasnif harici olmalıydı! Benim ‘ayırımsız’ demek istediğim sarışın, kumral, esmer, kısa-uzun, renkli gözleri, kalem kaşları, hokka burunları, kiraz dudakları konusunda ayırım yapmamaktı.
Doğal olarak şarap fıçısı görünümünde tombul da, zayıf da, Türkiye Güzeli, Dünya Güzeli görünümü olması da beklenilmeyecek durumlar kapsamında yer alsa gerekti.”
“Örneğin, şu kayıt bölümündeki balıketi(3), minyon(3), esmer güzeli…
Pardon! Sol elindeki alyansı görememişim, Geçiniz!”
“Bana yol gösteren şu taze sarışın? Asansöre binerken doktor ya da doktor öncesi intörn(3) mü ne denen oğlanlardan biriyle karşılıklı olarak gülümsemişlerdi, böyle bir şeyi benim kabullenmem, mümkün değil, asla. Geçiniz!”
“Şu diğeri? Suratsız, kendini beğenmiş, ne oldum delisi(2)…
Üstelik de biraz, hatta biraz ötesinde yaşlı da galiba! Geçiniz!”
“Hah! Şu gelen kusursuz gibi...
De…
Suratıma bakmaya bile tenezzül etmemişti. Acaba içinden ‘Hıh!’ deyip eklentisinde; ‘Tipim değilsin!’ de demiş miydi?”
“Sanki alıp da kaçıracaktım? Güzeller dünyasında avucumu yalamak zoruma gidiyor. Üstelik karşımdakilerin beni görmemelerinin ilerimde ‘Leblebinin kırığı, üzümün çöpü var!’ moduna sokacak gibi geliyor.”
İç sesi kendi kendine konuşmasını destekliyordu sanki.
“Dur be kardeş! Şairin; ‘Yolun yarısı!(5)’ dediğinin bile yarısındasın. Yani; ‘Yaş on sekizi taşmış gibi olsa da yolun dörtte biri eder!’ tavrında. Öyleyse bu bedbinlik neden? Annenin, babanın, seni içtenlikle hastaneye yönlendirenlerin sevgileri yetersiz mi?”
“Ama o başka, bu başka kardeşler! Benim olsun istediğime rastladığımda ‘At tepmiş!’ gibi mi olurum acaba?”
“Hayda! Kitaptan mı okudun, yoksa duydun mu? Yaşamış olman mümkünsüz. Öyleyse bu kesinlik nereden kaynaklanıyor böyle, kehanet(3) gibi?”
“Bak arkadaş! Elin kalem tutar, bir şeyler hatta şiirler yazmaya başlarsan bil ki; ‘Çifteyi yemişsin!’ demektir.”
“Ne güzel konuşuyorsun sen öyle!”
“Belli değil mi suratımdan? Aklım başıma geldiğinde ortaokul sıralarında yedim o at çiftesini, unutmam da -lâf aramızda- pek mümkün olamadı. Bir Harita Metot Defteri artı bir de yarısından fazlasını kapsadı içimden geçirdiklerim…
Ama ‘Sevgiden, ışıktan anladığım(6)’ bilinmedi, hissedilmedi yahut da bilinmek istenmedi. Ellerim böğrümde ben buradayım, o kim bilir nerelerde?”
“Ah garibim, ne desem bilmem ki?”
“Hiçbir şey deme!”
“Sadece bir kardeş tavsiyesi…
İnanıyorsan, sakın şüphe etme! Sarıl sıkı sıkıya, asla bırakma, o senindir(7)!”
“Bayağı tecrübeli gibi konuşuyorsun!”
“Hani bir lâf var; ‘Biz bu sakalı değirmende ağartmadık!’ diye. Saçlarıma şöyle bir bak, tek-tük beyazlananları boyattığımı fark edeceksin, sanki gereği varmış gibi. Üstelik on sekizi geçtiğimi söylediğime aldırma, iki sene sınıfta kalma hakkını modaya uyarak cesaretle kullanmış bir eşşeğim(3) ben!”
İç sesin, diğer iç sesle sohbeti daha da devam edecek gibiydi, eğer o muhteşem ses;
“Özgür Bey! Profesör Cihannur Işık Ziya Bey, muayene için sizi bekliyor!” demeseydi, elindekiler galiba başlangıçta müracaat sırasında kendisine verilen ahret suallerini(2) cevapladığı kâğıtlar olsa gerekti.
O ses, su sesi, para sesinden önce içini ısıtan bir sesti. Kâğıtları profesörün masasına bıraktı. Hiç de tipi gibi gözükmese de Özgür’ün canını yakacakmış, daha doğrusu canını alacakmış gibi bakması tavanla taban arasına sıkıştırmıştı sanki ve kendini de kapı dışına sürüklemişti, bedenini profesörün karşısında angut gibi(1) bırakarak.
Siyah siyahtı gözleri, saçları, hatta azıcık çilli bozuk, ergenlik sivilceleri dolu yanakları, kaba, kıskanç, tembel cüsseli olmasa da. Üst dudağı ince ve uçuk, alt dudağı yamyam dudağı gibi kalın ve sarkık, kaşları çatık, alnındaki kılcal damarları bile belliydi. Galiba gizlenmeye çalışılmış sakalı ve bıyıkları da mı vardı, ne?
Belirgin hilâl şeklinde bir ben boynunun bir tarafında, tombul bir beden, beyaz önlükle ve çoraplarla gizlenmeye çalışılmış ayaklar…
Terlikleri sürüyerek yürümüştü, belki de sürüklenen Özgür’ün yüreği idi peşi sıra, farkına varmaksızın.
“Boynundaki o ben ay şeklinde olduğuna göre acaba ismi Ayben mi olsa gerekti ki? Yok daha neler? Doğduğunda var mıydı bakalım o ben, bu bir? Arzun karşılığında daha önceden seninle karşılaşacağını hadi tahmin değil de umut edip anne-babasının ismini öyle koymaları mümkün müydü, bu da iki?”
“Aslında okumam-yazmam, öğrenimimin gereği olduğu için Ebced Hesabına göre(8) Hilâl, Allah kelimesi ile aynı değerde olduğu için onun beni, acaba Allah’ın İşareti Allahben mi olsa gerekti? O zaman Enel Hak(2) diyenin akıbetinden kurtulabilir miydi? O halde kısaltarak ismine Alben dense daha mı iyi olurdu ki? ”
İç sesi gene dünyasına karışma modundaydı, hem her bakımdan.
“I-ıh! Bu ötekiler yanında solda sıfır kalır gibime gelir. Bundan ne köy olur, ne kasaba. Gönlüme girip sahiplenmesi mümkün değil. Hani dünyada bir o, bir de ben kalsak hani, belkinin belkisi…
De…
Peki, neden aklın profesörün karşısında değil de, kapının öte tarafında? Külâhıma anlat…”
Ataların; “Büyük lokma yut, büyük söyleme!” demesi aklından geçmemiş olsa gerekti Özgür’ün. Tüm isimleri Nur-Işık karışımı olan profesörün ağzındaydı kalemi, o beyaz önlüklünün getirdiği kâğıtlara ilâveten açık uzun boyunlu bir defter vardı ve bilgisayarının tuşlarına basmak için sabırsız gibiydi doktor. Emir modunda seslendi. Âdet olsa gerekti, hastanede bağırmak, bağırarak konuşmak (galiba);
“Otur! Anlat!”
“Hocam İnternette…”
“… İnterneti minterneti… et! Nedir derdin, onu söyle, insanların işleri güçleri var!”
Tam olarak duyulmayan ses “Boş ver!” anlamında olsa gerekti sonuna ancak “…et!” diye yetişebildiği. Ayıplı sözü çekinmeksizin sarf eden doktor yaşı-başı itibariyle, emeklilikten sonra boş durmamak için kapağı o hastaneye atmış olsa gerekti. İş-güç ise herhalde o yaşta ilmi kitaplar, yayınlar okumak yerine cep telefonuyla çocukları-torunları ve eşi-dostlarıyla konuşup, sohbet etmek, ya da önündeki bilgisayarda zekâ kullanımı gerektirmeyen oyunlara dalmak olsa gerekti.
“Hocam! Okulda kaloriferin yanında oturuyordum, sonra çıkıp kartopu oynadık!”
“Eee!”
“Belim, daha doğrusu belimden sağ kalçama doğru bir ağrı oluştu, sağ çorabımı bile giymekte sıkıntı çekiyorum, adım atmakta, oturmakta zorlanıyorum.”
“Bak genç adam! Bizim oralarda bir-iki lâf vardır; kedi bilmem neresini görmüş de yara sanmış ya da buluttan nem kapmışsın gibi.”
Profesör başlangıç sözündeki edepsizliği fark etmişçesine bu sefer kedi için söylediğini sansürleme gayreti yaşamış olsa gerekti. Devam etti;
“Yani şimdi sana söyleyeceğim ilk söz, bir daha aynı olayı yaşama, yapma, ne dersen de. Gel bakalım! Sırt üstü yat! Yüzükoyun yat! Şöyle yap! Böyle yap! Ihlama! Bu yaptırdıklarımı gün boyu sekiz on kez tekrarlamaya çalış. Korkma, ölmezsin. Ölünceye kadar yaşayacaksın büyük bir ihtimalle!!! Hem biliyorsun, Ölüm Allah’ın emri(9)! Her canlı ölümü tadacak(9)…
Şairler ne demişler; Ölen hep ihtiyar mı(10)? Sessiz Gemi(10)’deki tarifi başka hangi şair o kadar güzel dillendirmiştir ki? Oh ho! Bizim gençliğimizde…”
Vs. vs.
Özgür şaşkınlık içinde geldiğine bin pişman alık alık(1) doktorun yüzüne bakıyordu.
“Bir hap, bir de krem yazıyorum, hemşire tarif eder. Bir de beni dinlerseniz; ‘Fizik Tedavi Ol!’ derim, gerekli ama şart değil. Babanızın üzerinden sosyal güvenceniz öder, birkaç kuruş bile masrafın olmaz!”
Özgür’den başka biri yoktu kapı önünde, sıra bekler gibi. Üstelik kendisi daha kapıya yöneldiğinde doktor sırtını pencereye vermiş, bilgisayar ekranını da kendine doğru çevirmişti. Şaşkınlığına şaşkınlıkça cevap yetiştirdi iç sesi;
“Herhalde Kur’an’dan ayetler, mealler döktürecek değil ya!”
Terliklerini sürükleyen tombul hemşire ile karşılaştı Özgür, bir bakıma duygularına engel olmak istemeksizin, teferruatta çirkin de olsa çekiciliğinin etkisinde kalmıştı;
“İsminizi bağışlar mısınız?”
“Neden? Sizin yok mu?”
“Özür dilerim Doktor Hanım…”
“Hemşire…”
“Kim doktor, kim hemşire, hastabakıcı bilemediğim için sormak istemiştim. Mademki isminiz bu kadar kıymetli söylemeyin, zararı yok! Yalnız söylemem gerekli ki belimi ağrıttığım için bir kısım hayvanlar gibi demek isterdim, ama kısaca bin pişmanım…”
“Artık demir almak günü, diye mi başladı size de?”
“Bir hocanın alışkın olduğu kendi yaşlılığının gizemi mi, bu?”
“Bilemem, o kadar tanımıyorum çünkü…”
“Peki, ismini bilemediğim güzel hemşire…”
“Tanrının uygun gördüğü bir biçimle alay etmek, ya da bana ucuz bir bilmem ne gibi yaklaşımınız hoş değil!”
“Bağışlayın, asla art bir niyetim yok! Hani gönül kimi severse güzel odur derler ya, evet, daha ‘Merhaba!’ bile demediniz, hiddetle, şiddetle beynimi talan ettiniz. Bana özür borçlusunuz. Ben içimden içinizdeki sizi güzel görmüşsem, bu benim görüşüm, size ne ki?”
“Sözlerinizin iltifat mı, sitem mi ne olduğunu anlayamadım. Sormak istediğiniz şey ne idi acaba?”
“Doktor fizik tedavi tavsiye etti, ‘Ne yapmam gerek?’ diye soracaktım. Ama söze başlar başlamaz sözü boğazıma tıktınız!”
“Buyurun, size yol göstereyim!”
“Özür dilerim, dediniz de ben mi duymadım, yoksa hemşirelerin hastalardan özür dilemeleri yasak mı?”
“Şansınızı zorlamayın isterseniz, hiç olmazsa asansörde!”
“Peki, bilgi olarak, öğrenmek için bir şey sorabilir miyim? Ölüm tavsiyeleri ile bunaltan profesöre sormayı unuttuğum…”
“Bildiğim, cevap verebileceğim bir konuysa tabii, buyurun!”
“Aslında iki soru demem gerekirdi. Birincisi, kartopu oynarken hapşırdım, bu belimdeki ağrının sebebi olabilir mi? İkincisi derslerde, bilgisayar başında, ya da ders çalışırken kambur şekilde oturmam iyileşmemi geciktirir mi? Üçüncüsü…”
“Bir saniye bayım. Ben doktor değil, sadece anestezi öğrenimini tamamlamaya çalışan hemşire adayı bir öğrenciyim. Henüz mezun olmadım. Bir dediniz, arka arkaya devam eden sorular soruyorsunuz! Tamam, eğer fizik tedavi olursanız, sorularınızın cevaplarını öğrenir, günlerden bir gün geldiğimde sorularınıza cevap vermeye çalışırım beyefendi!”
“Bu siz, bayım, beyefendi gibi kelimeler gücüme gidiyor, üstelik güzelliğinizi katmerleştiren gül dudaklarınıza da yakışmıyor. Benimle ilgili kâğıtları profesöre siz verdiniz. Üstelik de ismimi anons ettiniz. Yani öğrenci olduğumu, adımı biliyorsunuz. O halde adımı söylemenizde sakınca mı var?”
“Peki, Özgür Bey kardeşim, beyefendi. Ben de size bir sual sorabilir miyim?”
“O kadar uzun sözlere gerek yok! Sadece; Özgür! Tabii istediğinizi sorabilirsiniz adını öğrenmemem için kimlik belgesini bile cebine saklayan, kim ne derse desin, güzel hemşire hanım!”
“Hâlâ devam eden aynı terane, üstelik hastanede, koridorlarda. Utanarak soruyorum; size bugüne kadar hiç deli, haddini bilmez, hatta zampara diyen oldu mu?”
“Hayır, ama böyle aşağılanmayı da hak etmedim, sanıyorum. Ben, benim dünyamda gerçekten güzel gördüğüme ‘Güzel’ derim. Sizi incitmeyi, gücendirmeyi aklımın ucundan bile geçirmedim, geçirmem, geçirememem de…
Hadi, beni fizik tedavi masasına teslim edin ve ‘Allahaısmarladık!’ demeksizin, arkanıza bakmaksızın, isminizi söylemeksizin görev yerinize dönün, çünkü ben size ‘Güle güle!’ demeyeceğim, bana inanmıyor olsanız da aynı sözleri tekrarlayacağım; güzel hemşire hanım!”
Suskunca ve sessizce ayrıldılar.
Özgür, fizik tedavi ile bilgileri, elektrotları aldı, tedavi gün ve saatleri öğrendi, tek fark ya da itirazla;
“Bir kısım günlerde yoğun derslerim var, yarın size programımı versem, ona göre tedaviye devam etsem mümkün mü?”
“Neden olmasın, tabii, pekâlâ!”
“Öğrenciymiş bak hele!”
İç sesi kendisini kapsama alanına almış, düşüncelerine müdahale etmeye devam ediyordu şımarıkça ve kibir dolu…
Bir başka hemşirenin nezaretinde tamamlandı işlemler. Bir Allah’ın kulu bile Özgür’ün beklediği, onun ismini söylememişti. “Hemşire Hanım!” varsa-yoksa hep “Hemşire Hanım!” Daha okuyormuş, henüz mezun olmamış “Hemşire Hanım Adayı…”
Kenarından köşesinden de iç sesiyle kendine dokundurmayı ihmal etmiyordu Özgür.
“Ya sen nesin be taşralı tıfıl(2)? Etin ne, budun ne, amacın ne, arzun, şikâyetin ne? Hem de daha ilk seste, görüşte…”
Durup dinlenmeksizin kendini sorgulamaya devam eden iç sesine cevap vermekte sakınca görmüyordu Özgür;
“Belki o bana Tanrının yazdığı en kutsal emanet, ne biliyorsun? Belki gönlümün sultanı olması için yeryüzüne göndermiştir Tanrı onu. O nedenle saçmalama!”
Bir taraftan da kulak kesilmişti, ismini söyleyen olursa diye, ne işine yarayacaktıysa? Ayağına, daha doğrusu gözüne gelen fırsatı tepmişti, aklı karışınca. Dosyalardaki isimlere baktı, okumakta zorluk çekerek. Hadi, doktorların yazıları kargacık-burgacıktı, anlıyordu, nasıl oluyorduysa, ama bu aday hemşire hanımın yazısının da daha bugünlerde kargacık-burgacık olmasını anlayamıyordu.
“Hürniyet?” Böyle acayip isim mi olurdu? Hüsnüniyet? Yazılmış olan isim böyle marşandiz katarı(2) gibi uzun değildi. O halde en yakışan en sona bıraktığı isim olmalıydı; “Hürriyet!” Ama mutlaka…
Ertesi gün, herhangi bir spor branşında ilk defa milli olacak sporcular gibi heyecanlı ve mutlu gibiydi genç adam, fark edilecek gizlilikleri hariç.
Evet, belki çekimserlik gizli heyecanının sebebi böyle bir tedaviyle ilk kez karşılaşması ve neyin nasıl uygulanacağını bilmemesi olabilirdi, belki de tedirginliğini gizlemeye çalıştığı. Peki, bu heyecanı o güzel bulduğu hemşire hanım adayını yeniden görmek için yaşıyor olabilir miydi?
Özgür kendine karşı dürüst olma çabasındaydı, ama doktor hiç de oralı görünmüyordu.
“Hemşire?” diye bağırdı, âdet olduğu üzere!
Odalardan birinden fırlayarak geldi, Özgür’ün her ne kadar bilmece gibi ismini çözdüğüne inanıyor olsa da ismi konusunda tereddütleri, şüpheleri olan Hürriyet Hemşire…
“İşte sana öğrendiklerini uygulaman için bir fırsat. Bu kardeşimiz fizik tedaviye başlayacak. Tıp, muayene, tedavi konularında kendisini aydınlat ve öğrenmek istedikleri, soruları varsa cevaplamaya çalış, seni aşan konuları ben cevaplamaya çalışırım ve doğal olarak fizik tedavi için kendisini hazırla. Ha bir de…”
“Emredin hocam…”
“Estağfurullah! Genç arkadaş saklamaya ve saklanmaya çalışıyor, ama farkındayım, biraz endişeli, gergin ve tedirgin gibi görüyorum kendini. O halde onu sakinleştirecek, bir kullanımlık cesaret iğnesi mi yapsanız, ne dersiniz? Tedaviye ondan sonra mı başlasak?”
“Kararları ve emirleri siz verirsiniz, biz de uygularız hocam. Emirleriniz görevim gereği, hemen yerine getirmeye çalışacağım efendim!”
Hemşirenin hınzırca bakışları vardı sanki Özgür’e;
“Hınç almamın(1) vakti…
Seni benim elimden, ancak Allah kurtarır!” der gibiydi. Sedyeyi gösterdi, elektrotları poşetiyle birlikte etajer üzerine bıraktı, gereken tarifleri yaptığına inanarak, ayakta durup kalçalarından birini iğne yapmak için açmasını emretti (adeta).
“İğne olmasam olmaz mı, öyle pek gerginliğim yok da?”
“Yani doktordan fırça yememi, görevimi yapmadığım için uygulama notumu kırık vermesini istiyorsunuz öyle mi, yoksa paniklediniz mi(1)?”
“Aklımın ucundan bile geçmez, ne isterseniz peki! Ama bir sual sorabilir miyim?”
“Peki!”
“Belki çok erken, ama benimle çıkar mısınız?”
“Doktorun söyledikleri tıp, muayene ve tedavi ile ilgili suallerinizi cevaplamak üzerine idi, ama gene de sevabıma cevaplayayım; hayır!”
“Peki, gün gelecek…”
“O gün gelmeyecek, bilin artık bunu!”
“İnatçıyım, diyorsunuz, eh ben de inat konusunda sizden pek aşağı kalmam gibime gelir!”
“Tamam, sizinle, ağız, söz kirliliği yaşamak istemiyorum. Bazı hastalarımız elimin hafif olduğunu söylerler. Umarım siz de…”
“Ne demezsiniz…”
“Korkuyor musunuz yoksa?”
“Korkmak değil de, çekinmek desek?”
“Peki, yan odada iğneyi hazırlayıp geliyorum, fazla bekletmem sizi, merak etmeyin!”
Hemşire elinde kocaman bir enjeksiyon(3) için şırınga(3) ve devasa(3) bir iğne ile kapıda görününce gözleri büyüdü Özgür’ün.
“Yandım Allah! Doktorun söylediği bu mu?”
“İsterseniz doktor beyi çağırayım, kendisine sorun!”
“Peki, peki! Ne yapayım sıkıntım geçsin de. Üstelik değer verdiğim, elinin hafifliği ile övünen biri canımı fazla acıtmaz, diye düşünüyorum!”
“Size; ‘Çok konuştuğunuzu’ söyleyen hiç oldu mu acaba?”
“Olmadı, ama öğretmen olacaksam, çok konuşarak söz söyleme, ders anlatma konularında profesyonel olmam gerek!”
Özgür söylendikten sonra ayakta iken sağ kalçasını açıp gözlerini yumdu.
“Anladım, iğnenizi yapıyorum!” diyerek eğilmek zorunda kaldığında, Özgür engelleyemediği bir tedirginlikle yarım adım kadar ilerledi, ıslak pamuk tenine değer değmez. Genç kız da ilerledi aynı performansla(1).
Olay birkaç kez üst üste tekrarlanınca, hemşire sabrının sonuna gelmek üzereyken, Özgür duvara dayanınca olay sonuca erecek gibi olmuştu.
“Bana eziyet etmek hoşunuza gidiyor galiba, kaba kaçacak ama sadist misiniz siz? Yoruldum, sedyeye yüzükoyun yatın da öyle yapayım bari iğnenizi!”
“Eliniz hafifmiş ya, söz verdiniz, acıtmayacaksınız!”
“Öf! Bir iğne yapacağım, dünyanın lâfını işittim be arkadaş!”
“Hop! Ne yapıyorsunuz, o kadar açmanız şart mı?”
“Sanki poponun meraklısıyım, yeteri kadar açtım, zaten elektrotlar için de bu kadar açmam gerekecekti. Hani ilerleyen yaşlarınızda herhangi bir cins fıtık, prostat(11) gibi dertleriniz olunca bakalım neler gelecek başınıza, düşünmek bile istemiyorum. Neyse hazır mısınız?”
Korku dolu bir “Hı!” çıktı Özgür’ün dudakları ile dişleri arasından ve hemşire hanım “Ya Allah! Bismillah!” diyerek yarım yamalak, yumuşak sayılacak bir tokat vurdu poposuna Özgür’ün?”
“Ne oluyor, niye vurdun kız?”
“Gerginsiniz, gevşeyin, diye.”
“Fırsat bu fırsat!” dercesine ıslak pamuğu kalçasına sürer sürmez tırnağını da derisine dokundurdu.
“Ah anam! Öldüm, bittim! Bir de eli hafifmiş, ağır olsa morgdan toplarlardı beni her hal!”
Gürültüye doktor çıktı, geldi. Özgür’ün alnında ve münasip yerlerinde ter damlaları birikmişti, belli olan sadece alnındakilerdi;
“Ne oldu? Yaptın mı kızım iğneyi?”
“Eh! Zor oldu, ama başardım hocam, gevşedi herhalde…”
“Teşekkür ederim hemşire! Peki, enjektörü gördü mü sonra?”
“İzniniz olursa göstereyim mi?”
“Göster bakalım!”
“Ne? Yapmadınız mı yoksa?”
“Siz rahat mısınız önce onu söyleyin!”
“Eh! Sayılır!”
“O zaman sorun yok, hadi kızım gerginliği yok olmuş, sen hastayı hazırla…”
Doktorun cep telefonu çaldı, eliyle bir işareti yaptı, bunun saniye mi, dakika mı olduğunu anlayamamıştı Özgür, ama Hürriyet alışkındı galiba;
“Eyvah, telefonu açan hanımıysa, bir saatten önce dönmez geri, bu benim sizinle becelleşmeye(1) devam etmem demek!”
Özgür’ün cevap vermesine gerek kalmaksızın doktor göründü kapıda yeniden, eliyle “devam” anlamında işaret yaparken, sözle tasdikledi gereğini; “Devam!” diyerek ve telefonla konuşmasına kaldığı yerden devam ederek!!
“Bakın genç adam, bu iğneleri çok derin böbrek hastalarının muayeneleri için kullanırız. Bunu bir nebze(2) anlayacağınız geçmişti aklımdan…”
“Bu hainliğinizi unutmayacağım, tabii, eğer ki telefon numaranızı verirseniz belki!”
“Gene başa döndük, desenize!”
“Peki, anladım, ben size telefon numaramı vereyim, ne zaman canınız sıkılırsa, ne zaman birilerine kızıp bağırmak hakkınızı kullanamayacak olursanız, ağzınızı doldura doldura bana kızıp, bağırır, çağırabilirsiniz!”
“Şamar oğlanı(2) gibi mi davranmak istiyorsunuz, benim buna hakkım var mı? Üstelik daha henüz ‘Merhaba!’ bile demeden!”
“O zaman ‘Merhaba!’ diyerek bana bir şans bağışlarsınız, ondan sonra ne demek isterseniz sıralarsınız. Ben gücenmem, söz veriyorum!”
“Bakın genç adam, ‘Unutmayacağım!’ dediniz. Bu, sizin bileceğiniz bir konu. Ancak söylemek isterim ki, bu kadar ısrarcı olmanıza rağmen, bu eylem size ders olsun. Birincisi; her kuşun eti yenmez, ikincisi yalan söylemenin size yakışmadığını söylemem gerek. Üçüncüsü içimdeki kişi siz değilsiniz, yani tipim olmanız mümkün değil!”
Özgür’ün sırtını açtı, elektrotları yerleştirip, makineyi çalıştırdı, üstüne sıcak bir termofor(3) koyup kalan çıplaklığını bir havlu ile örterek. Doktor göründü bu sırada kapıda;
“Ağabey, sağ olun. Beni çapkınlık amaçlı birinden sakladığınız için teşekkür ederim.”
“Sarkıntılık mı etti, hem de görevdeyken? Umarım o gösterdiğin şaka gibi iğne ona ders olur, ömür boyu unutmaz. Ama içimden geçen, eğer bir arkadaşın yoksa bu genç adama bir şans vermenizdi. Ama niyetinizi de, maksadınızı da seziyorum…
Sizi takıntılı olduğunuz bazı konularda ikna etmem mümkün değil, vazgeçirmem de imkânsız, daha ilk günden fark ettiğim, vazgeçiremediğim. Neyse rahat bir zamanda sendeki bu eksikliği bir doktor olarak geçiştirmeye çalışacağım. Hadi sana iyi mesailer, başarılar ve sabırlar…”
“Sana da genç adam, bana söylemek istediğin bir şey var mı?”
Küskündü Özgür duymazdan geldi, doktorun kendine ulaşan sözlerini, beline yapıştırılmış elektrotların titreşimi ve sıcaklık nedeniyle.
Ve 30 gün bu sıkıntıya nasıl katlanıp devam edeceğinin kuşkusuyla.
Ertesi gün avucunu (eğer temizse) yalaması gereken günlerden biriydi. Hani “Kader böyleymiş, ne söylesen boş! (12)” tavrında. Hatta takip edecek kalan 28 gün için de…
Sordu, soruşturdu, top secret, yani çok gizli devlet sırrıydı kimliği, hemşire olduğu bile bilinmiyordu değildi ki adresi, telefon numarası filân, hatta okuduğu okul bile…
Tamam dersini vermişti Özgür’e çirkin dediği kız, ancak unutulmamayı da yadigâr bırakmıştı sanki; “Sürün!” dercesine, “Güzelsin!” diye alay ettiğini düşünerek.
Oysa Özgür şu andaki gibi sevgi değil, beğeni olarak gönül kimi severse güzel odur, dememiş miydi? Herhalde; gönül bu, ota da konar… diye başlayan bir sözü ağzından kaçıracak şekilde aklı havada gibi alık, şaşkın, nevi şahsına münhasır(2) bir hilkat garibesi(2) değildi.
Unutamıyordu.
Dağ-taş, su-aş, dere-tepe, sokak-cadde, okul-okullar, muhtemelen Ahlâk Polisinin “Sapık” diyeceği bir şekilde çaresizdi.
Evet, unutamıyordu, bu kadar mı yerleşmişti içine, derslerinde kaytaracak, vize notlarını düşürecek kadar? Başarısızlık hakkı yoktu, bu nedenle eşşek gibi, katır gibi ders çalışmak zorundaydı, ama unutamaksızın, her boş vaktini maça, tiyatroya, sinemaya gitmek yerine onu düşünerek değerlendirmek üzere. Peki, umutsuz, acı veren hatta intiharı bile düşündüren bir hakkı var mıydı, annesini-babasını bile düşünmeyecek kadar?
İkinci yılın bittiğini sınavların gelişi haber vermişti kendisine. Bağlılık değil, bağımlılık gibi bir şeydi onu her anında yaşamak Özgür için. Bir bakıma şairin(13); “Nasıl anlatsam?” deyip de tarif edemediği, “Dayanılır şey değil!” diye sonlandırdığı. Tüm bunların yanında ümitsizlik(14) denilen bir illet(3) vücudunu sarıp sarmalıyordu her geçen günün ertesinde. Çünkü telefon numarasını bile kabul etmemişti zalim.
Sınav sonuçları mı? “Eh! İşte!” denilecek karardaydı, ne bedbinliğe düşecek kadar düşük, ne de kubaracak(15) kadar yüksek, gerçek bir “Eh! İşte!” kararında. Tek ve enteresan bir değişiklik yaşadı Özgür, bu süre içinde.
Ağzı açık ayran delisi(2) gibi, sahip olmadığı bir şeyi kaybetmiş olduğu düşüncesiyle(16) unutmak için avare bir şekilde dolaştığı günlerden birinde, otobüs durağının altına sokulmuş, buram buram sıcaktan bunaldığı belli olan bir kız çocuğu çekmişti dikkatini. Önündeki tepsi, ya da tahtaya benzer tabla üstünde incik-boncuk, tükenmez kalem, kâğıt mendil görünüyordu.
Duyarsız insanların hiçbirinin hiçbirine ihtiyaçları yoktu sanki. Kendisine tebessümü bile yasaklamış çocuğun önünde, yanlarında otobüs bekleyen, cep telefonuyla (muhtemelen karşılıklı olarak) “Hah! Hah! Hih! Hih!” modunda şakıyan insanların umurlarında değildi, henüz gençliğinin arifelerinde olduğuna inandığı genç kız.
Yarım saat, belki de bir saat kadar dikkat çekmemeye çalışarak durağın dış tarafındaki kalın camdan gözlemleyip izledi, merak hatta endişe ile nedenini bilmeksizin. Genç kız başı eğik, sadece önüne bakıyor ve dudakları kıpırdıyordu, dua eder gibi.
“Merhaba! Niye duruyorsun burada?”
Çekinmiş olsa gerekti, zorlukla ve düzgün bir Türkçeyle cevapladı genç kız;
“Otobüs bekliyorum ağabey!”
“Bana pek doğru söylemedin gibi geldi?”
Sessiz kaldı.
“Karnın aç mı, desem gene doğruyu söylemeyeceksin, hissediyorum. Gel şurada, ya da istediğin bir yerde sana bir şeyler ısmarlayayım, doyun ve güvenirsen, bir ağabey olarak bana inanırsan neden saatlerdir o durakta sana hiç yakıştıramadığım bir şekilde başın öne eğik durduğunu anlat!..
Adını deme, adımı sorma, sadece anlat! Güvenmiyorsan, ya da güvenmeyeceksen burada otururken anlat. Çözüm varsa senin için üretmeye çalışayım. Üniversite öğrencisiyim, belki yol-yordam(1) gösterip önayak(1), yardımcı olabilirim sana!”
Kendine gelir gibi olmuştu, belki de güven duymuş olsa gerekti Özgür’e. Başını kaldırıp dikkatlice baktı yüzüne;
“Sıkıntılarım var, ağabey!”
“Kaldır bakayım, başını! Hah! İşte böyle! Benim de karnım açtı, gel iki lokma bir şeyler atıştıralım ve bil ki; derdini söylemeyen, derman bulamaz. Doyunman beni mutlu edecek, hesabı öderim. İstersen durakta bekleyeyim, çekinirsen. Ne ucuz bir kahraman, ne fırsat düşkünü, ne de sapığım, eğer inanırsan. ‘İspat et!’ dersen, bunu ispat edecek kadar da done yok şu anda elimde ve sanırım o kadar da güçlü değilim!”
Olacak şey değildi, genç kız yerinden doğruldu, Özgür’ün engellemesine fırsat bırakmadan elini öpüp başına koydu;
“Siz Tanrının, muhtaç olanlara yol göstermesi için dünyaya gönderilmiş bir insan, daha doğrusu bir melek olsanız gerek ağabey!”
“Ah! Keşke bu sözlerinizi bana kıyan o zalim yanımızda olsaydı da on dakika içinde beni nasıl tanıyıp yücelttiğini görseydi, duysaydı küçük abla! O kadar dil döktüm, yüzüme bile bakmadı ve mesafe koydu, kayboldu…”
“Umutsuz bir vaka mı ağabey?”
“Önemseme! Hadi gidelim, canın ne istiyorsa ısmarla ve içinden ne geçiyorsa anlat! İyi bir dinleyiciyimdir. Zaten olmak da zorundayım, eğer öğretmen olacaksam…”
Yemesi-içmesi, bıçak-çatal kullanması düzgündü genç kızın ve anlattı;
“Bir süre önce işçi olan babamı yitirdik. Bağlanan dul ve yetim maaşı yetmediğinden ve hüznümden dolayı üniversite sınavlarına giremedim. Bu sene girmeyi arzuladım, ama burs kazanabilmek için yüksek not almamın gerektiğini öğrendim. Yani sınavı kazanmam öylesine imkânsız göründü ki bana…”
Özgür ders programına baktı, hesabı kredi kartı ile ödedi ve cüzdanındaki tüm parayı itiraz etmesine fırsat bırakmaksızın genç kızın cebine istifledi.
“Bak, küçük abla. Kardeşim yok. Bundan sonra sen benim dünyamda ve ahretimde kız kardeşimsin, zaten gerisi yok, bir zalime kul ve kalben bağlı olduğumu öğrendin, nasıl olsa. Sana destek olmaya çalışacağım, dershaneye gideceksin, ders zamanlarım dışında eğer annen de uygun görürse derslerinde yardımcı olmayı isterim, burs kazanman için ne yapmam gerekiyorsa hem. İstediğim sadece bir söz. Yarın sen de elini uzatman gereken birini görürsen, sakın çekinme, tut elinden. Hele ki doktor olduğunda…”
“Bağışla ağabey, sizi reddeden o ablanın aklı bir karış havalarda olsa gerek. Sizin gibi dünyaya nadir gelen birine, önem vermemek, ilgi göstermemek akıl kârı mıdır ki?”
“Neyse! O, onun hayatı. Ancak sana bir ağabey olarak önerim, sakın ince eleyip, sık dokuma geleceğinde. Karşındakini çok iyi tart! Onun sana ilgisi kadar senin de ona ilgin varsa ve onun sevgisinden şüphen yoksa düşün! Kapıyı ne sıkı sıkı kapat, ne de ardına kadar aç, aralık bırak! Ölmez sağ olursam, senin eğer güvenini kazanırsam bana onu anlat, ben de sana zalim olan onu anlatayım…
Şimdilik duam o günlerin geldiğinde yanında olmam için. Hadi, şimdi git! Allah yardımcın olsun, iyi akşamlar, iyi gecelerin öncesi! Yarın önemli derslerim var, ama saat dörtte burada olurum ve her ihtimale karşı bir büyük poşet mendil de benim için al, satacağım ben de!”
“Olmaz ağabey!”
“Olur ağabey! Kafamın tası böyle durumlar için daima atmaya hazır durumdadır küçük abla! Yoksa hanımefendi dememi mi isterdin?”
Sakınmasına rağmen hanımefendi kız(!) Özgür’ün elini öpüp tekrar alnına götürdü;
“Kardelen ağabey, sadece kardelen!”
“Keşke o değerli insanın çocuklarından biri olaydın, ya da o değerli şimdi rahmetli olan insan seni benden önce fark edip elinden tutaydı. Ama pişman değilim, senin de pişman olduğunu düşünmek istemem. Çünkü o büyük insan senin elinden tutmuş olaydı, ben seni görmez, tanımaz, dertleşmez, kız kardeşim olarak sahiplenemezdim ki? Ben ölene kadar Özgür Ağabeyinim senin…”
“Bu kadar kısa zamanda Özgür Ağabey?”
“O kadar kısa zaman içinde bana güvenen kardeşim için nasıl yemin etmem ki?..”
Gün bitmek zorundaydı, her ne kadar “İyi akşamlar öncesi” sona ermek üzereyken. Özgür cebindeki bozukluklara baktı, otobüse binecek kadar parası vardı. Hem olmasa da dert değildi, bankamatikler ne güne duruyordu ki?
Annesinin sorgu-suallerini, sitemlerini işitmemesi için babası bankamatik ekstrelerini(3) annesine haber vermeden öderdi. Annesi de ola ki rastlasa da, bir defaya mahsus olmak üzere kendine ziyafet çekmesine, yani cici bir kıza yemek ısmarladığını bilmeksizin, kendisi için hoş görürdü herhalde.
Ertesi günün saat dördü ve daha ertesi günlerin sözleşilen saatleri sıra sıra tükenmeye başladı.
Üniversite bloklarının bulunduğu sitenin iki ucunda sessizce durarak satma gayretinde oldular, kâğıt mendilleri, kendilerinin yasal bir iş yapmadıklarını söylemesi gereken zabıta timlerini gözleyerek. Tek farkla; her ikisinin de boyunlarında poşet içinde aynı sözler vardı;
“Okuyup doktor olacağım, bir kâğıt mendil benim için servet demek!”
“Okuyup öğretmen olacağım, bir kâğıt mendil bana destek demek!”
Biriktirdikleri Kardelen’e destek oldu tümüyle, kurslara, dershanelere devam etti, ağabey dediğinin katkılarından faydalandı sınava girdi, başardı, tıp öğrencisi oldu, burs kazandı. Bir-iki kelimeyle özetlenecek gibi değil ama.
Özgür’ün kimseye hesap verme mecburiyeti yoktu, derslerinde başarılı olması devam ettiği sürece.
Ve gönül verdiğini saklamadığını unutmama, unutamama hakkı beyninde sürekli olarak saklıydı, hem Tanrıdan başka kimsenin engellemesinin mümkün olamayacağı.
Kardelen annesiyle tanıştırdı Özgür’ü. Cumartesi-pazarlar tümden, sair günler vakitleri uygun oldukça ders çalıştılar beraberce. Başarı gelmek zorundaydı, gelmişti de, özledikleri gibi, daha ilk sınıftan itibaren. Zeki çocuktu çünkü Kardelen, Allah’ın ona bahşettiği.
Kader bazen azizlik yapmak zorunda hissediyor olsa gerekti kendini. Günlerden bir gün, meşum(3) mu, mutlu mu diyeceğini bilemediği sessizliğinin daha sonrasında yine Hürriyet’le karşılaştı Özgür. Ama ne karşılaşma? Sitem, kahır, hatta alay dolu…
O gün Kardelen’in İyileştirme Sınav ya da vizelerinden biri vardı, Özgür de boş olan vaktini değerlendirmek için sinmişti üniversite kampüsünün oralarda bir yerlere, kaldırımlara, mekân düşünmeksizin.
Birden yüreği olağanüstü atmaya başladı Özgür’ün. Karşıdan grup halinde gelenlerin içindeydi Hürriyet ve üstelik mutluymuşca gülümsemeler içinde gibiydi. Özgür’ü görür görmez durakladı, ne yapacağını şaşırmıştı. Yanına geldiğinde, canını alacakmış gibi bakışlarını ötelememişti;
“Pamuk eller ceplere arkadaşlar! Öğretmen olmak için destek isteyen arkadaşa karınca kararınca da olsa yardımcı olmaya çalışalım lütfen!”
Hürriyet dâhil hepsi kâğıt para sıkıştırmaya çalışmıştı cebine, kendisini oldukça güzel bilen ve gerçekten de güzel olan hariç. Çünkü parayı başının üzerinde dolaştırmış; “Başımın, gözümün sadakası” dercesine eline tutuşturmaya çalışmıştı.
“Özür dilerim bayan. Ben dilenci değil, ekonomik sıkıntısı olarak okumak isteyen biriyim. Siz sadakanızı gönlünüzün kabullendiği birine verin.
Ve bir ağabey olarak demek isterim ki, ‘Sağ elinle verdiğinden, sol elinin haberi olmasın! (17)’ Bu bir…
İkincisi bilmem Âşık Veysel’i tanır mısın?” Ne diyordu; ‘Güzelliğin on par’etmez, bu bendeki aşk olmasa!’ Evet, güzelsiniz ama sizi seven, size taparcasına kabullenecek biri çıkmadıkça güzelliğinizin değeri yok. Bu da iki…
Aslında bu konuda görevim gereği ders olabilecek çok şey geçiyor aklımdan, ancak bu kadarı yeterli, diğerleri bana kalsın. Öncesinde birilerine söylediğim gibi güzellik izafi, önemli olan gönül güzelliği. Bunu ilke edinin, kazanırsınız, bu da üç!”
“Bak hele neler de biliyormuş!”
“Öğretmen olacağım ya! Üstelik Öğrenmenin yaşı yok! Teşekkür hak eden kardeşlere teşekkür ederim, Allah zihin açıklığı versin, yardımcınız olsun, ayırımsız olarak hepinize!”
“Arkadaşlar sizler yürüyedurun, bana birkaç dakika müsaade, herhalde bu bilgiç öğretmen adayından öğrenmem gereken bir şeyler var!”
Diğerleri ayrılır ayrılmaz Özgür;
“Güzelliğin ne olduğunu söyledim, hem daha önce, hem şimdi. Kendini güzel görüp de karşısındakini cinsel güzelliğiyle alçaltma gayretinde olan biri yerine, senin surat asarak da olsa güzelliğini saklamanı yeğ tutarım!”
Genç kız, yüzünde bir “O” harfi çizdikten, Ayetel Kürsi(18), Felâk(18) ve Nâs(18) surelerini okuyup eline üflemiş ve ardından dua okumuş gibi elleriyle bütün vücudunu sıvazladıktan sonra;
“Bu yüz, bu bedene rağmen mi?”
“Ben seni sana anlatamadım Hürriyet. Sen benim için güzelsin, ben seni gönül gözümle gördüğüm için güzelsin. Ben bunun için sevmeye başladım seni ve terk ettiğinde anladım ki seni seviyorum, benim gönlüm için tek mutluluk, tek saadet sensin, tüm dünyamı kapsayan, ilk, tek ve son. Oysa elini uzatmak yerine beni tersledin!”
“Diyorsun da, bir kere aradın, sordun mu beni?”
“Bu ilin tüm sokakları, caddeleri, taşları, toprakları şahittir. Öylesine gizlemişsin ki kendini. Sen kendini gizlersen, saklanırsan ben nasıl bulabilirdim ki seni? Şimdi yanımdasın. Seni bırakmayacağım, gideceğin yere kadar gidip kapında bekleyip ne istiyorsan yapacağım, yeter ki güzelliğinle beni nasiplendir, gizlenme, uzat elini!”
“Doğru olmasa da centilmenliğinden, sözlerinden, iltifatlarından hoşlanmadığımı söyleyemem, Allah taş eder beni. Üstelik ilgine karşı diklendikçe dik durmayı unuttuğumu bile düşünür oldum. Ama işte o kadar…
Sakın ola beni takip edip arkadaşlarımın yanında mahcup etme!”
“Ben bugüne kadar asla yalan söylemedim, tüm benliğimi adadığım sana da yalan söylemem mümkün değil. Sen iste, ben sürüngen olurum!”
“Abartma! Bu arada bel rahatsızlıkları için öğrendiklerimden aklımda kalan şunları söyleyeyim. Bel ağrıları; stres, kas kökenli kamburluk ve duruş bozukluğu, kireçlenme ile meydana geliyormuş. Dediğin gibi hareket sırasında hapşırmak, mevsim değişiklikleri, fazla kilolar da etkili… Artık bunlardan hangisi sende varsa…”
“Bak sen de unutmamışsın, o günden bugüne sıkıntılarımı, öğrenmek istediklerimi, kısaca beni. Gel! Israr etme, tanı beni, elimden tut, bir ummana düşüp boğulmamı engelle. Yok olmadı; köpek balıklarının, piranaların, timsahların bollukla yaşadığı sulara sal beni. Asla şikâyetçi olmam. Sensiz yaşamak değil, düşünmek bile azap olur benim için, ölmek daha uğurlu gözükür bana!”
“Gerçek bir edebiyat öğretmeni olacaksın, inanıyorum, ama geciktim, arkadaşlarım bekler, sakın arkamdan gelme, ben seni gördüm, buldum, bil ki bundan sonra sorun çıkarmamaya, gizlenmemeye çalışacağım, söz!”
“Umacağım ve beni buluncaya, sahipleninceye kadar buradan ayrılmayacağım!”
Hürriyet arkasını dönerek, bir kez daha arkasına bakmadan yürüdü gitti, aynen…
Ertesi sabah sevinçle geldi Kardelen;
“İlk bursumu aldım ağabey. Bu sefer size ben yemek ısmarlayayım…
İkinci olarak artık kâğıt mendil satmamıza gerek kalmayacak şekilde ekonomik özgürlüğe kavuştum. Bırakalım başka kardeşler de bizim gibi kendilerine gelsinler…
Diğer üçüncü konu; derslerim o kadar ağır ki size ayıracak vakti bile kısıtlamak zorundayım. Hafta sonlarında eve gelip beni kucaklayıp annemin ellerinden öper misin, bilemem. Annem sevdiğin yemeklerden yapar sana, belki sevabına beynim dinlensin diye, kim bilir sinemaya, tiyatroya, hatta herhangi bir etkin maça götürürsün beni, her ne olursa…”
“Dördüncüsü yemek teklifini kabul ediyorum…
Beşincisi gerek sınavı kazandığın, gerekse burs alma hakkını kazanıp burs aldığın için sana bir hediye alacağım kabul edeceksin. Sinema, tiyatro hakların için daima hazırım, yeter ki bana şu film, şu eser, şu gün, şu saat diye emret!..
Altıncısı ise bir haftacık daha benim için mendil satışına devam edelim, dişini sıksan demek istiyorum…”
“Hayırdır?”
“Onunla karşılaştım!”
“Hürriyet Ablayla? Zere(3) ağzın kulaklarında gevrek gevrek gülümsemenden, neşeli sözlerinden anlamalıydım…”
“Adını hiç söylemiş miydim sana?”
“Dilinden düşürmedin ki hiç? ‘Keşke’ diyeceğim bir kıskançlık ve özenç var içimde. Bakalım, beni de sizin Hürriyet Ablayı sevdiğiniz gibi sevecek bir sevenim olacak mı?”
“Senin için daha çok erken diyeceğim, ama sevgi bir kuş, ya da bir kelebek…
Hangi dala, hangi çiçeğe ne zaman konacağı bilinmez ki? Ama dualarım seninle olacak ve damat adayı için ben bir referans(3) vermedikçe ‘Acele etme küçüğüm!” demek isterim daha bugünden! Bilmem ne demek istediğimi anlatabildin mi cici kız?”
“Anladım ağabey! Ne şaşıracağım, ne şaşkınlaşacağım, ne de şaşırttıracağım!”
“Oldu kardeşim! Yalnız bir hafta daha bekleyelim buralarda. Gelecek hafta, bugün bu saatte her ne ve nasıl olursa olsun, senin ve benim duvar korkuluklarına “Teşekkür ederim!” yazısı yazıp, ikimiz de kendi dünyalarımıza döneceğiz, ama unutmamak ve ıspanaklı kol böreği yapılan günlerde davet değil, çağırılmak umuduyla!”
“Yeter ki sen mutlu ol ağabey, her mevsim, hem her tatil günü ne istersen, isteklerinin gerçekleşeceğini bil.”
“O kadar da abartma istersen, ara sıra, bazı-bazen. Haydi, Kardelen, yönel derslerine hemen. Gazamız mübarek olsun(19) mu, haydi rastgele demem mi gerek, bilemiyorum.”
“Allah gönlüne göre versin, bana da sizlerin mutluluğunu görmek imkânı versin ağabey! Âmin!”
Ayrıldılar, boşa ve boş geçti bir günleri. Akşamın o vakitlerinde, kendinde olmayan en son model bir cep telefonu aldı Özgür Kardelen’e ve hediye ederken;
“Gel, dersen gelmek için…” dedi.
Yüce boyutta ısrar, yalvar, yakar ve söz vererek söz vererek kabul ettirebilirdi Kardelen’e. Kardelen ilk maaşını aldığında en iyi, en yeni modeli kendi alacaktı, ağabeyine. “He!” demek dışında bir çaresi yoktu Özgür’ün.
Garibanı altı gün belki de küsuratları ile birlikte çokça bekle. Hani bir katırın anne olacağını düşünmek gibi bir olasılıktı yaşayacağını umduğu. Ama teklifin güzel olmadığını söyleyebilir miydi Özgür?
Gün ve günler geçti, sabahın behrinden(2), akşamın ışıklarına kadar, sessizlik, kimsesizlik içinde, Özgür’e üstelik sadece Kardelen destek olabiliyordu bir hafta için son derslerinden sonra diğer köşede.
Ümitlerin tükendiği son günün son akşamına doğru, Kardelen Özgür’e henüz selâm verip yerine geçtikten az sonra, dalgınlığında “Merhaba!” sözü ile silkindi Özgür uzun süreli dalgınlığından.
“Yüreğim ağzıma geldi. Öp de senin yüreğine aksın tümü!”
“Bir ‘Merhaba!’ için bu kadar abartma, çılgınlaşma istersen, hani bir söz var ya; ‘Yüz verdik deliye…’ diye başlatma beni istersen!”
“Hâlâ içinde şüphe kırıntıları seziyorum, sana kendimi nasıl kabullendireceğimi bilmeksizin. Fiziksel olmasa da gönül gözünle bak, aç beynimi, ufala kalbimi yalnız kendini göreceksin. Başlangıcımdın, sonum da olacaksın…
Annem babam bugün var, yarın yoklar, kimsesizliğimde tüm ömrümün tek sahibi, dünyamın aydınlığı olacaksın. Senden öncem yoktu, sonrası da olmayacak, eğer tutmazsan elimden Yunus gibi; ‘Bir garip ölmüş…(20)’ diyecekler benim için de…”
“Çok acıklı konuşuyorsun öğretmenim! Benim yarın Mezuniyet Törenim var, ‘Gel!’ demek isterdim sana. İyisin, çok güzel ve duygusal konuşuyorsun. Etkilenmek, elimi uzatmak istiyorum, ama kendi çabamla olmuyor, destekle beni…”
“Zorla güzellik olmaz ki Hürriyet, eğer o duyguyu hissetmiyorsan, o elektrik, ya da şerare yoksa sende…
Ben seni değil, sevgini istiyorum, ömrümüzün sonuna bile sığmayacak, taşacak gibi. Elini tuttuğumda aynı ateşi hissetmeyeceksen, seni kucaklayıp öptüğümde, benim bir parçam olduğuna, senin bir noksanını tamamlayan olduğuma inanamayacak, ya da inanmama hakkını kullanacaksan bu üleşmek olmaz ki!”
“Sözlerinle baş edemeyeceğim Özgür, isteğim mutlu olman. Mutluluğunu üleşmek için çabalayacağım, ama yaşama küsme, senin de çaren bulunur elbet…”
“Benim dünyamda tek çare var, güvenmesen de, inanmasan da, geleceğim olmasa da!”
“Gidiyorum!”
“Yarını özlemle bekleyeceğim!”
“Gidiyorum” sözünün ertesinde başka söylenecek söz yok gibiydi.
Yarın olmadı, ya da yarın hemen şekillendi.
Belki sekerek değil, ama sahiplenmek, sahiplenilmek duygularıyla yürürken Kardelen’e rastladı Hürriyet. Aynı formatta, aynı dizede yazı ve inkâr edilemeyecek güzelliği çekti dikkatini. Boşa ve tatsız konuşmamak için kendini zorladı;
“Şey…
Özür dilerim. Şu baştaki genç adamdan mendil aldım, sizden de almak isterdim, ama o adam kimdir, biliyor musun?”
Sözlerindeki dikkatsizliğin farkında değil gibiydi, “Sen” ve “Siz” karmaşasında.
“Ağabeyim!”
“Diyorsun ve benim buna inanmamı bekliyorsun. Bana iki sevgiliymişsiniz gibi geldi!”
Ve aniden geldiği yöne döndü, nefretini haykırmak için sabırsızdı;
“Yanılıyorsun Hürriyet Abla!”
“Birincisi nerden ablanız oluyorum sizin? İkincisi ismimi nereden biliyorsun sen?”
“İşitmediğim tek bir gün bile yok ki, başlangıçtan bugüne değin!”
Duraklar gibi oldu Hürriyet, yumuşaması, kendisini engellemesi mümkün değildi.
Peş peşe yöneldiler Özgür’ün yanına doğru ve Özgür’ün gülümsemesini sonlamak, herhangi bir söz hakkı tanımamak için açtı ağzını, yumdu gözünü Hürriyet;
“Hani annen, baban dışında bir tek ben vardım yaşamında? Hani ilk, tek ve sondum, güzeldim, ömrünü aydınlatacak gibi? Oysa kararttın dünyamı, yok ettin umutlarımı, beni böylesine alçaltmaya hakkın yoktu…”
“Kardeşim için mi bu sözlerin?”
“Kardeşiymiş? İnanmamı ister gibi yalancısın. Yalnızım diyorsun, sevgilin var oysa. Sakın peşimden gelme! Dünyamdan kaybol, ben yokum artık!”
“Nefret kokan haşin kelimeler ve cümlelerle tatsız konuşman yakışmadı sana. Gitmeden önce beni dinlemeye çalış bir-iki dakika, sonra kanaatin ne ise uygula. Kardelen için soy isimlerimiz uyuşamadığı için halamın, dayımın, teyzemin kızı deyip seni inandırabilirdim belki. Sana yalan söylemedim, söylemem de. Vakit ayırsan, neden kardeşiz, neden ağabeyim, anlatsam sana!”
“Gerek yok, ben göreceğimi gördüm, duyacağımı duydum. Yokum, dedim ve yokum, hem ebediyen!”
“Hürriyet Abla, bir saniye sakin ol!”
“Bırak kolumu…” dediğinde oradan geçen bir polis imdadına yetişmiş gibiydi ve hâlâ kabullenmek istemediği bir inancı yaşıyordu;
“Memur Bey! Allah’ınızı severseniz kurtarın beni, bana mendil satmaya çalışan iki sevgiliden!”
Son bir gayretle seslendi Özgür;
“Sırtını dönersen, beni göremezsin bir daha, bil!”
Polis; “Sorun nedir, gençler?” dediğinde Hürriyet yakınlarından geçen taksiye işaret vermiş ve binip uzaklaşmıştı yanlarından, belki de nefretle…
Ve sadece gün değil, günler tükendi, zombi(3) gibi dolaştığı, ölmek istediği halde, sevdiği insan indinde kötü olduğundan kötülerin çabuk ölmediğini bile bile. Kırılmıştı bir kere. Hani rüzgârın özür dilemesini beklemiyordu, dal gibi(21).
Farkında olmaksızın yıl ve takip eden bir yıl daha geçti kimsesizliğinde, nasılını, niçinini bilemediği Özgür’ün. Oysa idam mahkûmlarına bile son arzuları sorulurdu, ufacık bile savunma hakkı vermemişti Hürriyet Özgür’e, tabiri caizse yangından mal kaçırır gibi kaybolurken.
Tek tesellisi Kardelen’in ne yapıp edip öğrendiği mezuniyet töreninde, uzaktan çektiği, ömrünü adadığının bir-iki resmi idi sadece, bakıp bakıp da hüzünlendiği…
Ölemediği için yaşama gayesini yitirmişti Özgür toptan. Buna rağmen okuduğu sıralarda yaşayan anne ve babasına karşı mecburiyetleri nedeniyle okumuş, mezun olmuştu. Kardelen’in ve annesinin ısrarlı davetlerine karşın onların evine yerleşmemişti, onlara ufacık bir söz kırıntısının bile ulaşmaması için.
Kardelen de sınıflarını, belki teşbihte hata olabilir(22), ama gerçek anlamda harikalar yaratarak geçmişti, bir bir. Bu vesile ile söylemek gerekir ki; Hürriyet’in şikâyet ettiği polise “Yok, bir şey!” dedikten sonra kâğıt mendil satmayı bırakmışlardı.
Eklemek gerekir ki, Özgür mezun oluncaya kadar büyümek zorunda olan Kardelen’in destek, yardım ve telkinleriyle gözlüklerine, kendini kabul ettirememişliği ve devamlı olarak sıkması nedeniyle kendinden geçen implant denilen dişlerine sahip olmuştu.
Ne zaman durmak bilmiş, ne özlemi, ne de yokluklara tahammülü, hele ki anne ve babasını arka arkaya yitirince. Kendini bağlayan bir şey kalmamıştı o ilçeye, o eve hatta yaşama. Çerden-çöpten(2) bir eve yerleşmişti, anne ve babasından kalan bir kısım eşyalarla ve de yadigâr(3) düşüncesinden uzaklaşarak evi sattıktan sonra.
Kimselerin “Amma da mala düşkünmüş ha, annesi-babası ölür-ölmez miraslarına kondu!” demelerine aldırmaksızın. Yaşamıyorsa, yaşanmıyorsa ve de yaşamayacaksa evi sahiplenmeyi neden düşünecekti ki?
Şimdilik kaydıyla sığındığı ev mükemmel değilse de “İdare eder!” kaydıyla ömür tükettiği bir evdi, Özgür’ün askere gidinceye kadar, belki sonunda da ölünceye kadar. Bu yerleşimde ve ötelerinde de Kardelen’in ve annesinin desteklerini unutması mümkün değildi.
Devlet Baba ne iş vermiş ne de okul göstermişti, o kadar öğretmen açığı olduğunu bildiği halde, uçsuz, bucaksız, bozkır da olsa gidebileceği, ne de askere alınmıştı, kendisine ulaştırılan tek komut; “Bekle!” idi.
İş yoktu, güç yoktu, boğaz tokluğuna gibi bir maaşla bir dershanede işe başladı. Bir kısmı haylaz, hayta(3) öğrencileri muma çevirmekle geçti ilk birkaç günü, ağabey-kardeş gibi özelliklerden yararlanarak.
Sonrasında rayında yürümeye başlamalarından memnuniyetini saklamaz oldu, takdir edilmek de ayrıca mutluluğu idi. Sosyal güvencesi yoktu başlangıçta, başarısı nedeniyle hem maaşı artırıldı, hem de sosyal güvencesi oldu.
Günlerden bir gün, nasıl olduğunu fark etmeksizin, belki aceleciliği nedeniyle merdivenleri üçer-beşer tırmanıp inmekten, belki de bir şeyleri silkme, sallamaktan dolayı sıkıntılar yaşamaya başlamıştı. Herhangi bir şey için ani hareket, belki hamlamayı ertelemek için spor yapma gayretinden dolayı da olabilirdi, iki kasığında birden, başlangıçlarda ağrısı-sızısı olmayan şişlikler fark etti, önceleri ceviz, sonraları yumurta ve daha sonraları belirgin şekilde rahatsızlık veren limon gibi.
Tıpta ayıp yoktu, ama Kardelen’e bile anlatmakta zorluk çekti Özgür. Hele ki doktor hanım muayene ederken. Gözlerini sıkı sıkı kapattı, dişlerini sıktı, yerin diplerine girmek istercesine. Hiç olmazsa Kardelen başında olmasaydı ya! Onun yanındaki öğrenme amaçlı gözlerini dikmiş kızlı-erkekli tıp öğrencileri de yüzünün kızarıklığının morlaşmaya yönelmesini desteklemişti sanki.
Teşhis; iki taraflı kasık fıtığı(23) ve ameliyat…
Başından ayrılmamak düşüncesindeydi Kardelen, ancak dersleri yoğundu.
Doktor Hanım ikinci kez başına dikildiğinde;
“Özür dilerim efendim, önce duş yapayım, sonra nasıl muayene ederseniz edin, nasıl olsa yüzüm morarmaya alıştı ve yapmam gereken neler varsa ne derseniz, yapayım. Beni daha fazla utandırmayın, evlâdınız sayın efendim!”
“Anladım, peki! Ancak duşunuzu aldıktan sonra hemşireye haber ver, benim muayenemden önce bazı bulgular için ayrıca muayenelerin gerekli, o sonuçları da görmem gerekli, anlatabildim, değil mi?”
Bazı sözleri şifreli gibiydi doktor hanımın, ne anlama geldiğini bilmesi zordu Özgür’ün o anda, başından geçtikten sonra öğrenebildiği.
Duşunu yaptı, hemşireye haber verdi. Önce kanları alındı elinin üstünden, bir de bir şeyler takıldı. Özel odasına bir pratisyen, belki de bir doktor girdi ve hafifçe eğilmesini söyledikten sonra eldivenine vazelini sıvazladı gelen. Başına geleceği fark etmişti, ama geçmiş ola!
Gün geçti, belki de birkaç gün sonrası, yeme-içme-yatma bedava modunda, perhizler uygulanıyor olsa gerekti, tatsız-tuzsuz bir sürü şey.
Vejetaryen olmamasına rağmen yememekte ısrarcı olduğu et ve etli yemekler dâhil olduğu gibi geri gönderdiği, bir bakıma zayıflamak için rejim yapar gibi.
Sonrasında gelen doktor muayene kâğıdına önce AS(23) yazmış karşısına uzun bir ok işaretinden sonra CA(23) yazıp bir iki adet soru işaretini de arka arkaya eklemişti. Özgür’ün anlamını bilmesi mümkünsüzdü.
Özgür’ün bilmediği ama henüz okuyor olmasına rağmen Kardelen’in gözlerinden gizlemeye çalıştığı gözyaşlarına engel olamadığı bir bulgu olsa gerekti yazılanlar. Özgür farkında değil gibiydi bir şeylerin, nihayeti basit bir kasık fıtığı ameliyatı idi, yaşayacağı, hatta Doktor “Laparoskopik^(23) Ameliyat” demişti ki, yarma-biçme-dikme olamayacağı ve kısa zaman içinde ayağa kalkacağı için “Lây! Lây! Lôm(2)!” havasındaydı.
Ne zamana kadar ama? Ta ki ameliyat önlüğünü giyip sedyeyle götürülüp ameliyat masasına yatırılıncaya kadar…
Zihnindeki tüm gerilimleri unutmak istercesine yaşamda ilk kez yaşadığına şükretti, çünkü kendisine iğneyi yapan Anestezi Hemşiresi Hürriyet’ti. Sonsuz bir boşluğa yönelirken elini tutmaya çalıştı Hürriyet’in, başarıp başaramadığının farkında olmadı.
Karanlık bir dünyadan aydınlık bir dünyaya yöneldiğinde şükrediyordu Özgür Tanrısına.
“Ömrüm sona ermeden, bir kez daha onu gördüm ya Allah’ım, boş ve boşa geçen yıllarım hiç umurumda değil, ölsem de gam yemem artık!”
Hürriyet Hemşire gözüktü kapıda;
“Geçmiş olsun, önce poponu, şimdi de şeylerini gösterdin, bakalım sırada ne var?”
“Bedenimi, göğsümü yar, kalbimi al avuçlarına, orada eksilmemiş kendini göreceksin. Görmesen, bilmesen, ufak bir savunma hakkı vermesen de dünyamdaki tek ışık sendin. Bundan böyle ölmek yakışır bana ve bu umurumda değil, bilesin!”
Kapıdan başını uzattı Kardelen;
“Hürriyet Abla? Özgür Ağabey?” şeklinde sorguladı sanki her ikisini ve yine Hürriyet’in gazabı yükseldi yine, kapıya yönelirken;
“Ben iki sevgiliyi yalnız bırakayım, herhalde birbirinize söyleyecek şeyleriniz vardır!”
Kardelen peşinden yöneldi kapıya doğru;
“Bu kadar kapris yeter abla! Başındaki etajerdeki fotoğraflarını görmedin mi? Yaşamında ilk, tek ve son olan sendin Özgür Ağabeyimin, anla bunu artık! Tabelâsını gördün mü, baktın mı hiç? Şuradaki SA, CA çekmedi mi dikkatini? Giderayak sana hâlâ mı doğruyu söylemediği düşüncesinde misin? Merhamet et biraz…
Eğer doğru çıkarsa son anlarına kadar, eğer temiz çıkarsa ömrünün sonuna kadar mutlu et ağabeyimi. O, buna lâyık!”
Nefesini tutarcasına duraklar gibi oldu, devam etmek için;
“Sonrasında bana bir vakit ayır, benim elimden bir ağabey olarak tuttuğunu, nasıl destekleyip yönlendirdiğini, bugünlere getirişini anlatmaya çalışayım sana. Hadi gel ve tut onun ellerinden, yaşamda bir tek sana ihtiyacı var onun!”
Başı önünde takip etti Kardelen’i Hürriyet.
Ve yatağın başına gelir gelmez kendisinden beklenmeyecek, umulmayacak bir hareketi gerçekleştirdi.
“Bu dünyada yaşayan en iyi insan, elleri değil, ayakları bile öpülecek, beni ayağa kaldıran o, yarının doktoru olmam için sebep olan, destekleyen de o!”
Ve çarşafı kaldırıp öptü Özgür’ün her iki ayağını da, Hürriyet’in şaşkın bakışlarına, Özgür’ün çekimserliğine aldırmaksızın ve gözyaşlarını saklamak için kapının dışına doğru yönelirken, Hürriyet’in seslenişini duydu;
“Doğru mu?”
“Ben sana hiç yalan söylemedim, ama inanmadın, bana acımanı değil, sevmeni isterdim!”
“Nereden çıkarıyorsun bunları?”
“İki yıllık sessizlik, kapalı kapılar ardından ve başucumdaki tablodan…”
“Evet, Kardelen’le konuştuk biraz…”
“Ve ‘Sev ağabeyimi, çünkü kanser olup ölme olasılığı var, acı ona!’ dedi, değil mi?”
“Hayal ufkun çok geniş, nereden çıkartıyorsun bunları, anlayamıyorum. İki yıllık sessizlikte ben de seni aradım. Seni sedyede ve masada görünce yüreğimin çarpıntısını önleyemedim. Senin sevgini bilip anlamamam için kaybetmekten korkmam gerekmiş. Korktum, ama umudumu yitirmedim, ‘Bir gün mutlaka!’ diyordum. Karşılaştık, işte umut ettiğin söz; seni seviyorum!”
“Ben sana yalan söylemedim. Sen de dene! Rahatlarsın! Tablodaki AS’yi anlatmadı Kardelen, ama CA ne demek biliyorum!”
“Peki, öleceksen öl, ama koynumda öl, fırsat ver bana. Yok, yaşayacaksan seni ömrümüzün sonuna kadar mutlu etmeme, senin de beni mutlu etmeğe mecbur olduğunu aklından çıkarma!”
“Gerçekten mi? Sırtını dönmeyecek, gücenmeyecek, ıstırap çektirmeyecek, elini uzatıp sevecek misin beni?”
“Ölene kadar, anlamı her ne olursa olsun!”
“Anlamı her ne olursa olsun!” dediğinde Kardelen’in sözlerinin etkisi altında kaldığının farkındaydı Hürriyet, “Ölecekse ölene kadar, ölmezse ömrünüzün sonuna kadar…”
Diz çöktü Hürriyet;
“Tut ellerimi, yaşamımızın sonuna kadar bırakma! Dünlerde nasıl sevdiysen beni, yarınlarımızda da öyle sev, çünkü ben dünlerdeki yaşattıklarım yanlışlarla dolu olsa da sevdim seni. Yarınlarımızda da kıvançla senin olduğumu bilerek seveceğim seni.”
Kapı açıldı, Kardelen’di gelen;
“Ağabey, derslerim var gene…”
Sözleri yarım kaldı, Hürriyet’i diz çökmüş Özgür’ün ellerini öperken gördüğünde, sözlerini tamamladı;
“Oh Allah’ım! Şükürler olsun! Nihayet…”
YAZANIN NOTLARI:
(*) Bel Ağrısı; Omurilikte yaşanan sorunlar, bel fıtığı, belde dar kanat ve bel kayması gibi nedenlerle oluşan ağrılar.
(*) Kardelen; Nergisgillerden, Türkiye’de genellikle Toroslarda yetişen, çok erken, kimi zaman kar altında çiçek açan, ilginç bir de öyküsü olan soğanlı bir bitki.
Türkan SAYLAN’ın kurucusu olduğu 2000 yılında başlatılan ve yaklaşık 20 yıl içinde 60.000 kız öğrenciyi eğitim bursu vererek okutan, eğitimde fırsat eşitliği yaratan Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin (ÇYDD) Kardelen Projesini de unutmamak gerekiyor.
(1) Alık Alık Yüzüne Bakmak; Aptalca, şaşkın şaşkın yüzüne bakmak.
Angut Gibi Düşünmek (Bakmak); Bakışların boş, bomboş, donuk bir şekilde olması. (Aslında angut bir kuştur ve her şeye rağmen eşinin başında ölünceye kadar bekleyen duygusal bir kuş olup Google’da etraflıca anlatımı vardır).
Becelleşmek; Aslı “Cebelleşmek” şeklindedir, uğraşmak, çekişmek, tartışmak, münakaşa etmek.
Hınç Almak; Öç alma duygusu ile yüklü olarak öfkelenmek.
Nutku Tutulmak; Genel söyleşilerde; nutkunu tutmak, nutkunu yutmak şeklinde yanlış söylenen bu deyim; “Beklenmeyen şeyler karşısında hayret edici bir duruma düşmek” olup, handiyse “Dili tutulmak, ağzı açık kalmak” deyişleri ile de özdeşleştirilebilir.
Önayak Olmak; Diğerlerine örnek olmak üzere bir işe ilk önce başlamak.
Paniklemek; Büyük bir korkuya kapılmak, aşırı ölçüde korkup ne yapacağını bilemez olmak, paniğe kapılmak. (Panik; Birden bire gelen güçlü korku, ansızın içi kaplayan önlenemez dehşet duygusu).
Salâvatlamak, Selavatlamak; Yöremde kullanılan ve “uğurlamak, güle güle demek” anlamında kullanılan bir fiil.
Yol-Yordam Göstermek; Bir şeyin, davranışın ya da yapmanın usul ve kurallarını göstermek.
(2) Ağzı Açık Ayran Delisi (Gibi Bakmak); Yeni gördüğü her şeye alık alık bakan, anlamsız bir hayranlıkla seyredip şaşıran, basit şeyleri bile aval aval izleyen, amaçsız, serseri bir şekilde, ne yaptığı belli olmaz bir şekilde dolaşmak, çevreye aptalca ve hayranlıkla bakmak (bu durumda ağız açık, dil de hafifçe dışarıya doğru çıkıktır).
Ahret Sualleri; “Rabbin kim?” diye başlayan ve “Rabbim Allah” cevabı verilmesi gerektiğine inanılan suallerdir. Ancak belki de argo olarak; “Gereksizce, bıktırıcı, usandırıcı, yanıltıcı sualler” olarak kullanılmıştır.
Baskı Rejimi, Psikolojik Baskı, Mobbing; Bir kişinin ya da grubun çeşitli söz ve tavırlarla yapmak ya da düşünmek istemedikleri şeyleri yaptırmaya veyahut düşündürmeye zorlamak.
Bir Nebze; Çok az şey, az, pek az, bir parça.
Çerden Çöpten; Çürük, işe yaramaz, dayanıksız gereçlerden, özensizce yapılmış (ev, kulübe, ahır, kümes vb.)
Çuvallama Sinyali; Başaramama belirtisi.
En’el Hakk; Arapça “Ben Hakk’ım” Hakk’tan gayrı değilim!” anlamında yanlış yorumlandığı için Hallac-ı Mansur’un ölümüne neden olan söz.
Hilkat Garibesi; Acayip, garip, tuhaf şey. Bedeninde doğuştan normal olmayan gariplikler bulunan.
Lây Lây Lôm; Önemli olayları önemsemeyen, umursamayan, dünyadan haberi olmayan, sorunlarla ilgilenmeyen, gamsız tasasız insan tipi.
Marşandiz Katarı: Yük treni.
Ne Oldum Delisi; Beklemediği bir duruma yükselip şımarmak, ölçüsüz hareketler yapmak.
Nevi Şahsına Münhasır: Arapça bir tanımlama olup, kısaca; “kişiye özel” demek. Yani taklitsiz, yalansız, kendine özgü davranışı ve kriterleri olan kimse anlamında.
Sabahın Behri: Uzun zaman öncesi, bir sabahta.
Şamar Oğlanı; Osmanlı Saraylarında (belki başka ülkelerin asilzade ortamlarında da) padişahın oğluna (veliahda) ders veren öğretmen ders sırasında veliaht yanlışlık yaparsa onun yerine dayak attığı avamdan bir çocuğa verilen ad. Günümüzde ise; herkesin, hırsını, hıncını aldığı, menfaatlerine el koyduğu, sırtından yararlandığı kişi anlamındadır. Belki bir bakıma “Günah Keçisi” demekte de mahzur yok, gibime gelir.
Taşralı Tıfıl; Şehir dışından gelen küçük çocuk. Acemi, toy. Zayıf, ufak tefek. Gelişmemiş, büyümemiş (Taşra; Bir ülkenin başkenti, ya da anakentleri dışındaki yerlerin tümü, ya da bir ile sonradan gelenlerin geldikleri yer).
Yâd Eller; Baba ocağından, ailenin bulunduğu yerden uzak olan yerler. Yabancı kimseler, yabancılar.
(3) Balıketi; Ne zayıf, ne de şişman, etine dolgun kız, ya da kadın.
Devasa; Dev gibi, çok büyük.
Ekstre; Özet, öz, hülâsa. Hesap Dökümü, Özeti.
Enjeksiyon; İğne vurma, yapma. Sıvı ilâçları bedene zerk etme.
Eşşek; Yöresel olarak, eşşekliğin katmerli bir şekilde büyütülmesi ifadesi.
Hayta; Külhanbeyi, kabadayı, serseri.
İllet; Hastalık, dert.
İntörn (İntern); Doktor olmalarına bir sen kalmış tıp öğrencisi. Stajyer Asistan (Bir bakıma yetkisi kısıtlı doktor).
Kehanet; Bir olayın olacağını önceden bilme.
Meşk; Yazı ve müzik öğrenmek için yapılan el çalışması, müzik terimi olmakla birlikte “Aşk olmadan, meşk olmaz!” şeklinde kullanıldığında hoppalık, karşılıklı sevgi birlikteliği gibi anlam kazanır.
Meşum; Kötü, uğursuz.
Minyon; İnce, küçük, sevimli, çıtı pıtı, sevimli.
Performans; Herhangi bir başarı, elde edilen iyi sonuç. Bir şeyin değerini belirleyen nitelikler.
Referans; Bir kimsenin yararlılığını ve yeteneğini gösteren belge. Başvurulması gereken kaynak. Tavsiye, bonservis.
Şırınga; Vücuda ilâç vermek için kullanılan, ucu iğneli küçük pompa.
Termofor; Kauçuktan ya da türlü maddelerden yapılan, içine konulan sıcak suyla ya da kimyasal bir maddeyle sürekli ısı sağlayan kap.
Yadigâr; Bir kimse ya da bir olayı anımsatan nesne, anımsanmak için bir kimseye verilen nesne.
Zere; “Zaten”, ya da “zira” anlamında ve bazen de “sakın” anlamında kullanılan yöresel bir kelimedir.
Zombi; Efsane olarak büyücüler tarafından canlandırıldığına inanılan cesetlere verilen ad. Şimdilerde ise “Düşüncesiz Yamyam” şeklinde kullanılan korku ve kurgularda sıkça kullanılan bir sözdür.
(4) Güzel Bakmak Sevap; Asıldır. “Güzele bakmak sevap!” yanlış, değiştirilmiş halidir.
(5) Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder. / Dante gibi ortasındayız ömrün. / Delikanlı çağımızdaki cevher, / Yalvarmak, yakarmak nafile bugün, / Gözünün yaşına bakmadan gider… diye başlayan Cahit Sıtkı TARANCI’nın “OTUZ BEŞ YAŞ ŞİİRİ” isimli şiirinin başlangıcıdır.
(6) Uzanıp da bir ağacın altına, yine yaşadım yalnızlığımı, ne çare anlatamadım kimseye, sevgiden ışıktan anladığımı. “NE YAPARSIN?” Yüksel ERKEKLİ
(7) Eğer birini seviyorsan, serbest bırak… Dönerse senindir, beklediğin üzere. Dönmezse zaten hiç senin olmamıştır. ALINTI
(8) Ebced Hesabı; Hilâl ismi Ebced hesabına göre Allah kelimesiyle eşdeğerdedir (66). Lâle kelimesi de... Hatta İzzet Paşanın; “Lâle, Allah ismine benzemeseydi, bu kadar şöhreti olmazdı!” dediği rivayet edilir(24) Sansür; Sıkıdenetim. Sinema, tiyatro, yayın, yayımların hükümet tarafından önceden denetlenmesi ve izne bağlanması işlemi.
(9) Kur’an’ın 39. (Zümer) Suresi, 30. Ayetinde; (mealen) “Sen elbette öleceksin” denilmektedir.
Kur’an’ın 4. (Nisa) Suresi, 78. Ayetinde; (mealen) “Her nerede olursanız olun ölüm size yetişir” denilmektedir.
Kur’an’ın Al-i İmran Suresi, 145. Ayetinde (mealen) “Allah’ın izni olmaksızın hiçbir nefis için ölüm yoktur. O; süresi belirtilmiş bir yazıdır; denilmektedir.
(10) Dün geçti, yarın var mı?/ Gençliğine güvenme/ Ölen hep ihtiyar mı? Necip Fazıl KISAKÜREK
Yahya Kemal BEYATLI’nın “Sessiz Gemi” Şiirinden bir dize; “Artık demir almak günü gelmişse zamandan, / Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan, / Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol; / Sallanmaz o kalkışta ne mendil, ne de bir kol…” diye başlar. Eser daha sonra şarkı olarak da bestelenmiştir. Ve özel bir öyküsü vardır.
(11) Prostat; Bir salgı bezidir. Mesanenin altında rektumun önünde yer alır. Bu bezin büyüyerek idrar yollarını sıkıştırmasına Prostat Büyümesi, Prostat Hiperplazi denmektedir ki, kanser değildir. Bu bezin büyümesi bahçe hortumuna bir kıskacın takılması gibi bir durumda meydana gelen basınç gibi bir durum ortaya çıkartır.
(12) Kader böyle imiş… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Beste ve Güftesi; Coşkun ERDEM’e ait olup eser Rast Makamındadır.
(13) Orhan Veli KANIK; “DAYANILI ŞEY DEĞİL” dizelerine “Bilmem ki nasıl anlatsam…” şeklinde başlar ve “… dayanılır şey değil” şeklinde bitirir.
(14) Ruha ümitsizlik denilen o lânetli hastalık çöktü mü, artık vücutta hareket imkânı, çalışma imkânı, gayret gösterme imkânı kalmaz. Mehmet Akif ERSOY
(15) Kubarmak: Gubarmak şeklinde de kullanılan bu kelime, kibirlenmek, gururlanmak, böbürlenmek anlamında yöresel olarak kullanılmakta, tahminen “kabarmak” kelimesinin kartlaşmış hali olsa gerek. Ancak Sivas ve yörelerinde çokça kullanılan sözün anlamı çiçek ve bitkilerin kısa zaman içinde boy vermesi anlamındadır. Nitekim Âşık Veysel bir türküsünde; “Baharda erimiş dağların garı, Dağlarda gubarmış dağ çiçekleri” demiştir.
(16) İnsanın sahip olmadığı bir şeyi kaybetmesi düşünülemez. ALINTI
(17) Sağ elinle yaptığının sol elinden haberdar olmaması; Bir hadis değil, Kur’an’da bir itiraf. Aslında; “Birine yaptığın iyiliği gizli tut, herkesin önünde yaparsan o kul incinebilir!” Ve gösterişi yasaklamaktadır. Günümüzde fitre, fidye ve zekâtların uygulamasına yanlış olarak “Alıp kabul ettin mi?” gibi rencide edici bir uygulama. Yapılmamalı, bence! Asıl olan kişinin kendisini göstermesi değil, kendini göstermeden muhtaç olanı sevindirmesidir.
(18) Ayetel Kürsi; Allah’ın tekliğine, büyüklüğüne ait dua.
Felâk Suresi; Sabah anlamında olup Kur’an’ın 113. Suresidir.
Nâs Suresi; İnsanlar anlamına gelen Kur’an’ın 114. Ve son Suresidir.
Felâk ve Nâs Sureleri; Beraber okunduğunda her türlü kötülük, belâ ve hasetten koruyucu olduğuna inanılır ve ikisine birden “İki koruyucu” anlamın gelen “Muavviziteyn” denir.
(19) Gazan(ız) Mübarek Olsun; Yeni başlanılan bir işten başarıyla çıkılması temennisi. (Eskiden padişahlar seferlerine çıkmadan önce ordusuna; “Allah muvaffak etsin!” anlamında söyledikleri söz.)
(20) Bir garip ölmüş diyeler / Üç günden sonra duyalar / Soğuk su ile yuyalar / Şöyle garip bencileyin… Yunus EMRE
(21) Rüzgâr ne kadar özür dilerse dilesin, dal kırılmıştı bir kere. Dal rüzgârı affetse bile, kırılmıştır bir kere şeklinde kırılganlığı anlatan sözler. (“Rüzgâr Özür Dilese De Dal Kırıldı Bir kere” Halil ATILGAN tarafından yazılan bir kitap isimi)
(22) Teşbih (Benzetme); Sözü daha etkili duruma getirmek için aralarında ilgi bulunan iki unsurdan güçsüz olanı güçlü olana benzetmek.
Teşbihte Hata Olmaz (Olmasın); “Yeri geldiği zaman çirkin, kaba bir benzetme ile anlatıma daha etkili bir hava verilmesi, saygısızca bir davranış değildir, kimse bundan alınmasın!” anlamında söz.
Teşbihte hata olmaz ya / Hani / Nesir kamyonsa / Şiir de taksi! M. Said ÇEKMEGİL
(23) Kasık Fıtığı; Karın kaslarının yetersizliğinden ileri gelen fıtık.
AS; Ankilozan Spondolit. İltihaplı Romatizma.
CA; Cancer Antigen; Kanser.
Laparoskpik Cerrahi; Karın ve göğüs bölgesini ilgilendiren ameliyatlarda, alışılagelmiş geniş kesiler yapmadan, birkaç ayrı noktadan vücuda yerleştirilen metal borular (Trokar) ve bir kamera yardımı ile gerçekleştirilen ameliyatlardır.