Bazen tuhaf şeyler geçer aklımdan. Meselâ; insan yaşamı neye benzer gibi? Felsefi anlamda; uçurtmaya, fiziksel anlamda; yıldızlara, gemiye benzetenleri okudum. Derin konular; internetten meraklılar öğrenebilir, filozoflara sorup danışabilir, çözümlenmeyecek gibi değildir konu.
Dereye benzetirim ben insan yaşamını! Doğar, büyür, ulaşır ve biter kısaca.
Ya da güne benzer; doğar, gün olur, biter.
Diğer ve bence önemli benzetişim mevsimlerdir. Bahar olur, yaz olur, sonbahar olur ve velbasübadel mevt(1) olur, sonuçtur!
Başka örneklerle çoğaltmak mümkündür, yaşamı; evlilik, yolculuk, yemek, cicim ayları(2)… vb. gibi konuyu uzatmamak, dışına çıkmamak için…
Ancak…
İki insanın, aynı kulvarda ilerlerken daha yazın başlarındayken sonbaharı şekillendirmelerini aklım da almaz, mantığım da hoş görmez.
Trafik yoğun olmamasına karşın, neredeyse iki araba peş peşe, tampon tampona ilerliyordu caddeye yakın bir sokaktan, caddeye çıkmak üzere.
Öndeki yalnız genç kız dalgına yakın, arkadaki muhtemelen annesi ile beraber olan direksiyondaki genç adam orta karar dalgın olsa gerekti.
Ana caddede gelen-geçen araç olmadığı için aynı şekilde geçtiler caddeyi ve sağ şeride doğru. Caddede trafiğin olmadığını zanneden elinde bastonu olan, yardım istemeyen, kendine doğru yan sokaktan çıkarak kendine doğru yönelenlerin motor seslerini hisseden kör bir adam kaldırımdan caddeye attığı adımı geri çekerek caddeye inmekten son anda vazgeçmişti.
Genç kız onun bu hareketini anında çözemeyerek refleksle frene basınca, şehir trafiğinde takip mesafesi(3) şeklinde bir kavram yaşanmadığından, arkadaki araç kader gibi tamponları sevgili durumuna dönüştürmüştü.
Genç kız yaşlı ve kör adama yardım etmesinin gerektiği bilincinde ve kanısındaydı. Arkadaki aracın tamponuna darbesine aldırmaksızın arabadan inip tamponuna dokunana eliyle “Bir Dakika!” gibi, aynı yönden gelen araca avucunu açarak “Dur!” işareti yaptıktan sonra, yaşlı adamın koluna girip caddeyi geçmesine yardım etti.
Dalgına yakındı (Demiştim).Sağına soluna bakmaksızın geri dönünce karşı yönden gelen araba arkasındaki tamponuna çarpan arabadan biraz daha kuvvetlice, ancak önem verilmesi gereken şekilde canını acıtarak, ancak almayacak şekilde pantolonunun koruma mukavemetine aldırmaksızın dokunmuştu bacaklarına.
Endişesi, korkusu, ya da yapmayı plânladığı işlerinin plânının bozulması yere yıkıldığı anda olduğu gibi kalmasını gerektirmiş olsa gerekti, bayılması söz konusu değildi.
Olaya şahit olan ikinci arabadaki genç adam arabadan inerken annesine hesap vermeyi ihmal etmekten kaçındı;
“Anne! Ben yardıma gidiyorum, sen bizi takip et lütfen!”
Bir kaza olur da meraklılar toplanmaz mıydı ülkemde? Genç adam beklemedi. Çarpan arabanın plâka numarasını zihnine saklarken sormadı, sorgulamadı, sarmalayıp kucakladı genç kızı arka kanepeye oturturken aklına gelmiş gibi, “İsterseniz uzanın biraz!” demeyi aklından geçirdi, söyleyip söylemediğinin farkında olmaksızın, nedense?
Aracın direksiyonuna geçti, orta karar dalgındı (Bunu da söylemiştim!) Araba çalışır durumdaydı, vites atıp ilerlemek isterken araba yerinde zıplama hakkını kullanıp stop etti. Arka kanepeden yankılanan cılız ses yapması gerekeni hatırlattı;
“Abi, ben iyiyim, istersen önce el frenini indir! Hatta bir şeyim yok, arabamı verin, sizi istediğiniz bir yerde bırakayım…”
Yola çıktıklarında sözünü kesmiş gibi değil de, insanlığının gereği olarak aklına gelmiş gibi;
“Olmaz (“a” harfi biraz uzunca)! Mutlaka doktor bakmalı, röntgen çekilmeli!”
“Abartmayın isterseniz! Hem mühim bir toplantıya yetişmem gerek!”
“Olmaz (İkinci kez “a” harfi uzun)! Arkadaki aracı annem kullanıyor. Arabanıza arkadan ben çarptım, tamir gerekiyorsa yaptırmalı, değer düşüklüğü(4) varsa ödemeliyim. Doktorlar ‘Tamam!’ derlerse bile size arabayı kullandırtmam, toplantınıza sizi ben yetiştiririm. Size çarpan arabanın plâka numarası da aklımda. Sanırım yapılması gereken bir şey varsa Hastane Polisi bize yardımcı olur. Ayrıca siz, benden şikâyetçi olmak isterseniz, kararınızdır, saygı duymalıyım.”
“Abi! Abartmakta üstün başarınız var! Oysa insanlık hali, yaşamda her şey olabilir!”
“Hayır, küçük abla!”
“Adım; Mine!”
“Anladım Mine! Annemin de önemli bir işi vardı, telefon edeyim, işine gitsin, ben seni hastaneye yatırayım, başımın çaresine bakmam hiç gerekli değil, sizi hastanede bırakmam. Çünkü benim için bir insanın sağlığı, yaşamı yani siz önemlisiniz Mine Hanım. Bazı şeyler sıcağı sıcağınayken hissedilmeyebilir, doktor mutlaka bakmalı, hatta belirli bir süre takip etmelidir de. Bildiğimden değil, bir bakıma ukalâlık! Siz her ihtimale karşı toplantıya gecikeceğinizi ilgililere hemen söyleyin lütfen. Ben siz doktorla beraberken daireme de, anneme de telefonla haber veririm.”
“Peki abi! Sizi dinleyip önerinize uyacağım. Sadece ‘ukalâ’ sözünüzü hoş görmediğimi bilin! Hemen telefon ediyorum, fabrikaya!...”
Hastanenin acil kapısına yanaştı;
“ Sedye!” diye bağırdıktan sonra ekledi;
“Araba çarptı! Trafik kazası…”
Gün bitti, işlemler bitmedi. Doktorların tavrı da hiç de “Bitti!” demek üstüne değil gibiydi.
“Kırık, çıkık yok! Ama…”
“İç kanama yok! Ama…”
“Hasar görünmüyor, ama…”
Mine, (“Abi!” dediği bir kişiye) bir-iki defa, genç adam (adı; Berker) annesine birkaç kez (beş-altı denebilir!), dairesine iki kez telefon etti.
Ve doktora gittiğinde ve röntgene gittiğinde ve sorgulanırken ve raporları yazılıp, ilaçları reçetelenirken dizeler oluştu kendiliğinden parça parça, ilk kez gönlüme girip de benim olsun dediğim için;
“Meçhul Sevgilinin saçları;
mutlaka siyah
irsiyetten tek-tük beyazlarla bezeli
(olabilir!)
koparılmayan, asla eksiltilmeyen…
Gözleri; yeşil, mavi…
ı-ıh!
illâ koyu kahverengi,
siyaha yakın
Burnu?
hokka ya da mantı…
Dudakları;
Endülüs’te raks, kendinden
Sesi;
hem rast, hem hüzzam
sol anahtarı gereksiz
başlangıçta pes, sonda tiz; “Do!”
Elleri;
şefkat işleyen
Kolları;
sevgi, saygı dolu
Ayakları;
asla geri gitmeyen
Boyu;
boyuma uygun,
azıcık kısa da olabilir
(sakıncası yok!)
Hava gibi, su gibi, ekmek gibi
ihtiyaç
ve kısaca;
‘Ben’ olmalı!(5)”
Ve Mine akşam karanlığı inmek üzereyken, “Abi” dediğine kazadan bahsetmeksizin raporlarını vs. lerini ve reçetesini alıp eve yöneleceğini anons etmişti, galibe karşısındakilere “işinin ne olduğu konusunda merak etme hakkını” kullanmış olsalar gerekti, saklansa da, saklasa da…
“Teşekkür ederim, tüm gününüzü benim yüzümden heba ettiniz. İzninizle sizi evinize bırakayım, ben de evime yöneleyim…”
“Kesinlikle olmaz (Bu kez “a” harfi uzamadı)! Sizi arabanızla evinize bırakayım, size yakın mutlaka bir Taksi Durağı vardır. Geçerken, ya da telefonla çağırır, ben de sizi bıraktıktan sonra, merak etmeksizin evime dönerim.”
“Beni minnet altında bırakıyorsunuz, ama…”
“Affedersiniz, bir insan, ihtiyaç hissettiğini düşünen diğer bir insana yardım etmişse, minnet bunun neresindedir ki? Teşekkür edersiniz, olay biter! Ola ki herhangi bir yerde, herhangi bir şekilde karşılaşırsak; ‘Merhaba!’ dersiniz, selâmınızı alıp cevaplar, memnun olurum.”
“Yok! Kuru bir teşekkür ve sonrası muhtemel olacak bir sonuç için sıkıntı yaşamak istemem. Siz kimsiniz, adınız, sanınız ne, nerede çalışıyorsunuz, göreviniz nedir, bilmiyorum. Ben bir fabrikada ikinci kişiyim…
Bakarsınız fabrikayı tanıtırım size, müşterimiz olursunuz ya da müşterimiz olabilecekleri şu ya da bu şekilde kazandırırsınız bana, bize. Bu nedenle size kartlarımızdan birini vereyim ve buyurun, davetimi kabul edin lütfen! Uygun bir zamanda size kahve ya da çay ikram edeyim…”
“Adım; Berker. Devlet Memuruyum. Kahve ya da çay? Şu sıralar sizin için bu vakti ayırabilir miyim, bilemiyorum, çünkü şu sıralarda üstünde çalıştığımız bir proje için yoğunluğumuz aşırı. Ayırabilirsem ve siz de uygun bir konumda olursanız, görüşmekten dolayı memnun olurum. Ancak şimdilik özrümü lütfen kabul ediniz!”
“Konu; özür mertebesinde değil ki! Hatta size fabrikayı gezdirmem kıvancım bile olabilir!”
“Peki!..”
Berker, Mine’yi ve arabasını ev dediği kocaman bir yere bıraktı.
Bıraktığında kendisinin hâlâ kalben aynı an içinde yaşadığının, aynı yerde kaldığının farkında değildi. Yahut da şöyle söylemek daha gerçek olacak, karşısındaki kendindeydi.
Eksiği; karşısındakini öğrenmiş, tanımış kendini tanıtıp öğretmemişti. O halde bir Devlet Memuru olarak artısı olan bir fabrikatöre kendini nasıl tanıtırdı. Susarsa mesele olmazdı, susması gerekliydi, haddini bilerek(6). Sustu, hem kendince örnekleyerek; “Gül dalında gonca(7), çölde kaktüs…” gibi.
Ancak…
Bir önemli konu vardı, yadsıması imkânsız.
Annesi gelince arabanın ön tamponuna karanlıkta el yordamıyla baktı, farları açarak, loşluktan yararlanarak gördü ezikliği. Bildiği konuydu, her etkiye karşı bir tepki olduğu(8). Saklanıp kaybolursa sözünü gerçekleştiremezdi ki! Üstelik söz; namustu. Aracın Plâka Numarası da aklındaydı.
Mine yerine, santralla konuşmayı tercih etti;
“Sizin arabalardan birinin arka tamponuna çarpmıştım, hanımefendi üzerinde durmamıştı, tamiri yapıldı mı acaba? Ödemek isterdim!”
“Bir saniye efendim. Sanırım onarıldı, ama bu konuda en engin bilgisi olan beyefendi muhasebecimiz. Sizi ona bağlayayım…”
“Araçlarımız kaskolu, park halindeyken, güvenlik kamerası olmayan bir yerde olay gerçekleştiği için kasko, tamir bedelini ödedi. Merak etmeyin efendim, ilginize teşekkür ederiz…”
Berker, cep telefonuyla yaptığı hatanın farkında değildi. Haksızlık ve eşitsizlik düşünce ve hatta inancıyla saklandığına inanıyor olsa da telefon numarası fabrikada kayda alınmıştı. Konuşmayı hangi gün, hangi saatte yaptığını, aradan ne kadar zaman geçtiğini bile hatırlamıyordu, rahatladığına inanıp, saklanışının devam ettiği zannıyla.
Israrla çaldı telefonu işlerine konsantre olup yoğunlaşmışken. Bildiğini sandığı, hatırında olduğuna inandığı bir numaraydı arayan numara ve üstelik karşısındaki kendisine “Sen” diyecek kadar da kendisini tanıyordu;
“Bu numara senin mi?”
“Kim arıyor?”
“Önce ben sordum Berker!”
“Evet! Benim Mine!”
“Araman için fabrikanın kartını verdim. Senin telefon numaranı almadım diye beni üzmeye hakkın var mı, senin? Sırf arabamın tamponuna yaptığın zarar için muhasebecimi arıyorsun, beni aramayı aklından bile geçirmiyorsun. Bir tam gününü harcadın benim için, sana çay ısmarlama, dileğimden nasıl sakınır, içimdeki seni tanıma isteğimden kendini nasıl uzak tutarsın ki?”
“İzninle sakınmam gereken konulara girmeyeceğim. Aşağılık kompleksi yaşadığım da geçmesin aklından. Bir fabrikada ikinci olan, güzel, saygıdeğer bir hanımefendiye gelip de; ‘bana çay ısmarla!’ demeyi nasıl aklımdan geçirebilirdim ki? Etrafın mutlaka doludur, onların karşısında ben üzülür, büzülürdüm…”
“Sen beni çağırsaydın?”
“Koskoca bir fabrikanın ikinci asını, masama, tabureye benzer sandalyeye nasıl davet edebilirdim ki…
Ve; ‘Bakın! Bakın Berker zengin bir hanımı sahiplenmiş, dünyalığı da, ahreti de garanti artık!’ demelerine nasıl razı olur, tahammül ederdim ki?..
Dışarılarda bir yerlere davet etsen, uyamazdım ben oralara, baş edemezdim oralarla ve ben yanındayken senin cüzdanına davranman beni incitirdi. Seni davet etsem bir yerlere, sığdıramam seni, utanırım, mahcup olurum. İşte bunun için, seni asla hak etmediğimi, hak etmeyeceğimi düşünerek saklandım…”
“Peki, benim hiç mi hakkım yok. Benim, bizim bir şeylere sahip olmamız için arabalarımızın mutlaka bir ikinci kez çarpışması mı gerekecekti ki? Ya da…
Dur bakayım, bizim sevkiyattaki çocuklara söyleyeyim, telefon numarana göre seni arayıp bulsunlar. İlk fırsatta arabanın önüne atayım kendimi, ister çarp, ister ez! Yok! Senin hüznüne, üzüntüne dayanamam, beni göreceğin bir anda bir kamyonun…”
“Mine! Duygularına egemen olmaya çalış, değer vermek istediğinin değeri hakkında hiçbir bilgin yok! Söylemek istediğin minnettarlık bile yakışmıyor dudaklarına. Sana harcadığım zaman fedakârlık değil, insan insana her zaman muhtaç, insan insanlığına hükmedebiliyorsa insandır ve bunun karşılığı asla yoktur…”
“Peki, hastanede peşimden koştururken hep mi acıdın bana? Gözlerindeki bir genç kız olarak hissettiğimi sandığım ışık, yalan mı, sahtekârlık mıydı? Bunun yalan sahtekârlık olduğunu, o ışığı hisseden biri olarak sen söylesen bile inandıramazsın beni…
Hissediyorum ki…
Lütfen gelmeyin odama, sormayın, daha sonra ben ararım sizi…”
Muhtemelen kapısını çalıp da odasına girmeye çalışanlara idi tepkisi…
“Affedersin Berker! Ne diyeceğimi unutturdular bana, kapımı zorlayanlar…
Sonuç; bana olan ilgin, benim için peşimde koşuşturman dolaysıyla etkilendim senden. Lütfen şu memur-patron mesafesini koyma aramıza. Kimsenin senin yaşatmaya çalıştığın bu mesafe için seni incitmesine duyarsız kalamam, kimseye de izin vermem. Hatta böyle birini çevremde hissedersem kapının önüne koyarım onu anında…
Şimdi söyle bana; nerdesin? Ne kadar sürede bana ulaşırsın? Bilmiyorum. İster taksi tut, ister helikopter kirala! Adresim kartta kayıtlı. Tıraş olmana, bir şeyler yüklenmene gerek yok! Telefonu kapattıktan en geç yarım saat içinde burada ol, kapımı açık bırakacağım, çalmadan gir içeri(9). Ya da sonsuza kadar yokluğumla avun!”
Telefon kapandı.
Deliler kaça ayrılırlardı, bilmiyordum. Zırdelilik olsa gerekti hissettiği, karşısındakinin de kendinden farklı olmadığı düşüncesindeydi, hareketine göre. Belki biraz daha az zırdeli olabilirdi birinden biri, ya da daha fazlası…
“Çabuk! Şu adres 29 dakikam kaldı!”
Demek ki daireden Taksi Durağına rekor bir zamanda ulaşmıştı. Taksi şoförü de anlayışlı biri olsa gerekti.
Sekreteri olmayan Mine kapısını açıp bağırdı;
“Yarım saatlik süre içinde kapım açık olmasına rağmen kimse beni rahatsız etmesin. Diğer süreyi bu süre bittiğinde söyleyeceğim!”
Odada beş-altı adımda bitiyordu bir uçtan bir uca. Kaçıncı tekrarda olduğunun farkında değildi.
On dakika geçmişti henüz aradan, yıldırım hızıyla girdi odaya Berker;
“Sevdiğinden emindim, ama bu kadar çabuk beklemiyordum!”
“İstersen kapı önünde 20 dakika bekleyeyim…”
“O 20 dakikayı da bugünden üleşmeye başlasak, fena mı olur?...”
YAZANIN NOTLARI:
(1) Velbasübadel mevt (Ve’l-ba’sü ba’del-mevt hakkun…); Ölümden sonra diriliş haktır/gerçektir. Kur’an’da Bakara Suresi 28 Ayetinde; “Allah’ı nasıl inkâr edersiniz ki, bir zamanlar sizler ölüler idiniz de sizi o diriltti. Sonra sizi öldürecek, sonra tekrar diriltecek ve en sonunda ona döndürüleceksiniz” şeklinde ve Âmentü’de de geçmektedir.
(2) Cicim Ayları; türklerin kullandığı binlerce takvimden biri olan evlilik takviminin ilk aylarına verilen ortak ad. bu takvimin, diğer takvimlerden temel farkı ayların eşit sürmemesidir.
Seni ‘Cennette gördüm’ den ‘Cehenneme kadar yolun var’ arasında geçen süreye ‘Cicim ayları’ denir.
(3) Takip Mesafesi; İki araç arasındaki hızın metre olarak yarısı kadar olması gereken mesafe. Karayolunda, aynı şeritte, birbiri ardında hareket halinde olan iki araç arasındaki mesafeye verilen ad. Öndeki aracın etkili freni halinde arkadaki aracın sürücüsü takip mesafesini yeterli tutmamışsa önündeki araca çarpmak zorunda kalır.
(4) Araç Değer Kaybı; Meydana gelen bir kaza sonrası onarılan aracın ikinci el piyasa fiyatına göre değer kaybetmesidir. Kazanın ardından tamir edilen aracın onarımı her ne kadar kusursuz olsa dahi, arabanın satış fiyatı kaza öncesi belirlenen satış fiyatından her halükarda daha düşük olacaktır.
(5) KARATEKİN, Erol. 2022 Yılı. “MEÇHUL SEVGİLİ”
(6) Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yeteceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek. Başkalarının kusur ve yanlışlarını istihzalı bir şekilde yüzüne vurmamak gerekliliği. Mevlânâ Celâleddîn-i Rumî’ ye sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye. Şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”
(7) Ben dağ yolunda yonca; sen gül dalında gonca… Aslı; “Sen gül dalında gonca, ben dağ yolunda yonca” olarak belirtilen bu Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Orhan Seyfi ORHON’a, Bestesi; Kasım İNALTEKİN’e ait olup, eser Hicaz Makamındadır. Öyküde; söz kaktüs olarak şekillendirilmiştir.
(8) Etki-Tepki Yasası (Newton Hareket (Devinim) Yasası); Bir cisme bir kuvvet etkiyorsa, cisimden de kuvvete doğru eşit büyüklükte ve zıt yönde bir tepki kuvveti oluşur. Burada dikkat edilmesi gereken bu kuvvetlerin aynı doğrultuda olduğudur. (Yasa;3) Bu yasa çok zaman şu cümle ile akıllarda kalır; “Her etkiye karşılık eşit ve zıt bir tepki vardır! Yani; İki nesnenin birbirine uyguladıkları kuvvetler eşit ve zıt yönlüdür.” “Bir cisim üzerine bir dış kuvvet etki etmedikçe o cisim durumunu korur, değiştirmez.” (Yasa;1) “Cisme etki eden kuvvet, kütle ile ivmenin sonucudur.” Yasa;2)
(9) Pişman olur da bir gün, dönersen bana geri, / Gönül kapım açıktır, çalmadan gir içeri… Hüzzam Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Ayhan İLTER’e, Bestesi; İrfan ÖZBAKIR’a aittir. (Birinci dize uygun görünmese de, ikinci dize için uygun).