Kaderi, daha ana rahmine düşmeden çizilmişti sanki Doğa’nın. Uyuşturucu satıcısı mı, kapkaççı mı, hırsız mı veya ne olduğunu hiç bilmediği, daha doğrusu bilmesinin mümkün olamadığı babası…

Oldukça sarhoş ve ne yaptığını bilmez bir şekilde gecenin ilerleyen bir vaktinde tek odalı gecekondularına gelmiş ve düpedüz tecavüz etmişti annesine.

Hem de yine doğal olarak erkek mi, kız mı, kaç tane ve kaç yaşlarında olduklarını bilmediği kardeşlerinin gözlerinin önünde, utanmadan, sıkılmadan.

Annesi yıkık, perişan, usul usul ve fakat hıçkırıklarını çocuklarından saklayarak ağlamaktayken babası (Baba demek doğru muydu, ya da ne kadar doğruydu böylesi bir insan için, bilinmez?), komşulardan gelen yardım yemeklerinin bir bölümüyle midesinin yangısını(1) geçiştirmiş, her bakımdan nefsini köreltmiş(2) olarak kanepelerden birinde sızmıştı bile.

Doğa, işte tüm bu acımasızlıkların bir araya geldiği o gün şekillenmeğe başlamıştı ana karnında. Çekecekleri o günden başlamıştı (sanki) kaderinde.

Sonra annesiyle birlikte yaşamaya başlamıştı, annesinin karnında, onun dünyasında, annesinin çektiği ızdırabı (sanki) onunla beraber yaşayarak. Sayılı zaman geçiyor, geçiveriyordu bazen, hissetmeden, hissettirmeden.

Hissetmeden demek; belki incitici bir kelime olabilirdi kendisi için. Çünkü bir kısım şeyleri hissediyor ama anlayamıyordu, anlam veremiyordu, anne karnında.

Hissettiklerinin; babasının annesini dövmesi, karnına, bedenine tekmeler atması, hatta onu yok etme çabaları olduğunu bilmezdi, bilemezdi anne karnında, doğması için geçen süreyi tamamlamayı beklerken...

Galiba bir bahar sabahı idi günlerden o gün. Daralmıştı, bunalmıştı, dışarılara çıkmayı,  nefes almayı, kısaca; yaşamak isteğini göstermeği istiyordu. Aceleci olmadığını sanıyordu, oysa aceleciliğinin faturası olacaktı.

Nitekim hastaneye ulaştırıldığında etrafında yokluk olduğunun farkına varacaktı. Yaşadığını sanıyordu ama içi daralmağa da başlamıştı.

O vakitlerde bilemezdi annesinin yolda kan kaybından öldüğünü. Hemşire, hastabakıcı ve doktorların hiç olmazsa kendisini yaşam için kurtarmağa çalıştıklarının bilincinde olması da mümkün değildi, asla.

Doktorlar; “Bebeği kurtardık, gözün aydın! Ancak anne için yapabileceğimiz bir şey yoktu maalesef, Allah taksiratını(3) affetsin!” demişler, daha başka kelime ve cümleler de sarf etmişlerdi babasına ve dualar da etmişlerdi (Belki de) kendisi için.

Babasının acı tebessümünü görmesi, hissetmesi, yaşaması da mümkün değildi daha doğar doğmaz. Sanki bakışları ile ona; “Senin yerine annen yaşasaydı keşke!” veyahut da “Annen yerine sen ölseydin ya!” der gibiydi, zihninde kalanları ellerinin arasına aldığı başındaki düşüncelerle yoğunlaştırmağa çalışırken babası.

Kim bilir o kısa zaman süresi içinde, bir bebek olarak kendi açlığını, kendi yalnızlığını yaşamağa başladığında, daha neler neler düşünüyordu babası? Belki o; o anlarda görmediği kardeşlerine, belki kendisine, yani; yeni doğan bir bebeğe nasıl bakacağının, bakılacağının düşüncesi içindeydi.

Belki, belki de kendinden beklenecek bir şekilde nereden, nasıl para bulup da nasıl zıkkımlanacağının(4) düşüncelerini yaşıyordu. Annesi yaşarken böyle düşünceleri olmazdı çünkü. Annesi dikiş diker, temizlik yapmağa gider, kapıcı gibi apartmanları dolaşır, kazanması gerekeni kazanırdı, namusuyla...

Aradan ne kadar bir süre geçmişti? Bunu; henüz çalışmağa başlamamış beyninde yorumlaması mümkün olamazdı Doğa’nın. Şefkatli bir hemşirenin kolu uzanmış ve onun dünyaya gelişinden sonraki ilk açlığını yok etmişti ve daha sonra açılan, bezlerle altının rahatladığını hissetmişti.

Annesi gibi, annesine benzer bir varlığın elleriydi hissettiği. Ama annesinin kokusunu bile duymamış, duyamamış, belki de annesinin ölümüne, kendisinin yaşam arzusu sebep olmuştu...

Hastaneye bir yakınlarını ziyaret etmek veya normal bir bağış işi için veyahut da herhangi bir başka nedenle gelmiş olan Ahsen beyle, Aysen Hanım belki de duygularının yönlendirmesiyle karşısına, tam karşısına gelmiştiler kanepede oturmakta olan babasının.

Yıllardır beklemelerine rağmen bir bebeğe sahip olamayan Aysen-Ahsen çiftinin sadece yardım etme amacına yönelik davranışları, sonunda, bu karşılaşma ile mutluluğa dönüşmüştü.

Gerçek şu ki; babasının saklamağa çalışmak için gerek görmediği gizliden gizliye el ovuşturuşunda, bu mutluluğun daha çok onu kapsadığını düşünmemek mümkün değildi.

Olay kendiliğinden gelişmişti. Aysen-Ahsen çiftinin “Geçmiş olsun!” dileklerine, babası ağlamaklı, yardım diler bir şekilde;

“Karısının doğum sırasında öldüğünü, evde daha üç çocuğunun olduğunu, onlara nasıl bakacağını, hatta hastane giderlerini bile nasıl karşılayacağını bilemediğini” söyleyerek onlara kendini acındırmıştı!

Aysen Hanım yıllardır bir çocuk edinme özlemi içindeydi. Ahsen Bey karısını çok sevmesine rağmen mirasını bırakacak bir çocuğa sahip olamamanın bitkin üzüntüsünü yaşıyordu.

Bebeğe, yani kendisine kendileri sahip olmak için mizanseni(5) hazırladılar. Bir devlet hastanesinde bazı şeyleri yapmanın hem çok zor olacağının, hem de yasal olmayacağının bilinci içindeydiler. Ama bir olmadık zamanda talihin kendilerine ulaştırdığı bu çocuk sahibi olma duygusunun da önüne geçemiyorlardı, her ne kadar yasalara saygılı olsalar da...

Hastane giderleri bir hayırsever tarafından ödenmiş olarak gösterildi. Babası bir kundak içine sarılmış olan kendisini aldı.

Eve gider gibi yaptılar. Oysa babası, daha yolun yarısında cebine konan yüklü birkaç adet kâğıt parçasına karşılık hastane ile ilgili tüm belgeleri Ahsen Beye vermişti.

Böylece yolun üçüncü çeyreğinde evine bile uğramadan meyhanenin yolunu tutmuştu, hem de annesinin henüz soğumuş bedenini hastanenin morgunda ona olan saygısını da, sevgisini de sorumsuzca yitirmiş olarak ve yalnız başına bırakarak.

Ahsen Bey giderleri ödemiş olduğundan annesinin cenazesi ancak ertesi gün birkaç eş-dost yardımı ile ve çocuklarının ağlama katkıları ile kaldırılmıştı. Babası soranlara; “Annesini de, bebeği de kaybettik!” diyordu.

Herkes öyle bildi, o günü öyle yaşadı. Doğa’nın kendisi resmen yoktu, babası indinde. Hastaneye gidip de kim soracaktı ki zaten? Hiç kimse; “Annenin cenazesini kaldırıyoruz, bebeğin cenazesi nerede?” diye de sormamıştı.

Dünya dönüyor, dönüyordu. Dönen dünyada sinsi sinsi(6), menfaatlerini kucaklarcasına, şeytanî bir tebessümle ellerini ovuşturan tek bir varlık vardı, o da babası idi...

Ahsen Bey, şehirdeki evden hemen çiftlik evine taşınmış, eski görevlilerin çoğunun emekliliğinin geldiğini söyleyerek, bir kısmının ise çalışmalarını beğenmediğini söyleyerek işlerine son vermişti. En güvendiği birkaç kişiyi işlerin yönetimi için iş başında bırakmış;

“Hanımının yıllardan sonra nihayet doğum yaptığını, bir kızının olduğunu” müjdelemiş, “Rahat bakımı için çiftlik evine geldiğini” yaymıştı etrafa.

Lohusa(7) şerbeti dağıtılmıştı. Çevre köydeki yaşlı ebe de; bizzat Ahsen Bey tarafından yüklü bir bahşiş karşılığında (Ve belki de olayı hemen unutması karşılığında), Doğum Kâğıdı vermeğe ikna edilmişti, Nüfus Kâğıdı için.

Varsa; hisseden veya hissedebilenler dışında, kendi varlığından haberi olanlar; artık anne-baba diyebileceği Aysen Hanım, Ahsen Bey, has babası ve ebe olarak dört kişiydiler yeryüzünde. Galiba önemli olan son ikisi idi…

Allah her şeye kadirdi. Oldukça yaşlı olan ebe, doğumdan belki bir hafta-belki on gün sonra hakkın rahmetine kavuşmuştu. Ebenin çocukları, normal yaşlılığının gereği olan bu ölümü doğal karşılamışlardı, ama annelerinin Belagate Sandığı(8) diye üstüne titrediği, kıymetli hatıralarını sakladığı şeyleri sandıktan çıkardıklarında, oldukça önemli miktardaki parayı ne kadar zamanda ve nasıl biriktirdiğine de akıl-sır erdirememişlerdi!

Yeni doğan bebeğin şansı açılıyordu, belki. “Açılıyordu” demek mümkünse. Çünkü Ahsen Bey ve Aysen Hanım için zor da olsa, ebenin ölümüne memnun olmamaları ellerinde değildi, şahit adedi bir kişi eksilmişti çünkü.

Güzel günler yaşamağa başlamışlardı Ahsen Bey ve Aysen Hanım. Belki de onlar öyle zannediyorlardı. Aradan geçen bir hafta içinde doğumu çevrelerinde yaşayan uzak veya yakın akraba ve dostlarına haber vermişlerdi.

Gerek yurt içinde ve gerekse yurt dışındaki tedavilerle çocuk edinme çabalarının sonuç verdiğini, ilerleyen teknoloji sayesinde bebeklerine kavuştuklarını yaymışlardı çevrelerine.

“Sürpriz olsun diye…” de hamileliği eşten-dosttan uzak ve gizli bu çiftlik evinde tamamladığını anlatmıştı misafirlerine Aysen Hanım.

“Allah’a şükür, doğumu da pek rahat ve kolay olmuştu ebe sayesinde!”

Taşların bazısı yerine tam oturmasa da, herkes bu mutluluğa ortak olmayı, zihinlerine ilişen soru işaretlerine boş vererek paylaşmak istiyordu.

Sadece, Ahsen Beyin erkek kardeşi Alsen Bey, zihninde bir kısım düşüncelerini yoğunlaştırmak istiyor, sonra “Boş ver!” dercesine omzunu silkiyordu, tandır-pilav-yoğurt veya ayrandan oluşan “Hoş geldin yemeğini” yerken.

Bebeğe; doğanın hediyesi olduğu için; “Doğa” ismini koymuşlardı.

Her mutluluğun ötesinde bazen gölgeler dolaşabilir değil mi? Bu mutluluğun gölgesi de, akşamın ilerleyen saatlerinde sürpriz olarak kapıda görünmüştü bir ara.

“Uzak akrabalardan biri” diye kendini tanıtan has baba, Ahsen Beyle görüşmek istediğini iletmişti hizmetlilerden birine.

Oldukça iyi kıyafetliydi, çulu(9) düzeltmiş, köşeyi dönmüştü herhal(10).

Tarifi alan Ahsen Bey, telaş ve acele ile “Buyur!” etmişti babasını. Ahsen Beyin yüzü kireç gibiydi, memnuniyetsizliği ve zihninde yaşattığı gelişimler kendini birden perişanlığın doruklarına tırmandırmıştı.

Eşine bunu hissettirmemesi gerekti, sadece eşine değil, çevresine de. İtibarı(11, hatta şerefi beş paralık olur, olabilirdi. Gelen kişiyi mutlaka dinlemeli, her ne şekilde olursa olsun, ömür boyu da sürse bu sırrı yok bahasına da olsa açıklatmamalı, açıklamamalıydı.

Yorgun bedenini, gözlerden uzak, bahçedeki ağaçlardan birinin gövdesine dayadı Ahsen Bey, karşısındakine soran bakışlarla. Boğazı düğümlenmiş, daha bebeğin doğumunun haftasında gelen bu oluşumdan ister-istemez endişelenmiş, çökmüş, çöküvermişti.

Karşısındaki, bir kedinin fare ile oynayışının rahatlığı ve mutluluğu içindeydi. Kısaca;

“Param bitti de!” dedi. Büyük bir mutluluk yayıldı Ahsen Beyin yüzüne.

“Kolay!” dedi. “Hallederiz! Ne istiyorsan, ne kadar istiyorsan, söyle! Hemen hazırlar veririm. Şimdi üstümde yok yarın fabrikaya gel! Veyahut bankada hesap açtır, yatırayım. İstersen çek vereyim bozdur! Ama git! Buradan hemen git lütfen!”

“Çocuklarını, Çocuk Esirgeme Kurumuna verdiğini, iki kız, bir erkek çocuğunun olduğunu, isimlerinin Ayşe, Fatma, Arif olduğunu, ara sıra onlara koltuk çıkmasını, kendisinin de şimdilik birkaç milyar liracığı olsa fena olmayacağını, yarın gelip alacağını” emredercesine söyledikten sonra arkasına bakmadan uzaklaştı Doğa’nın has babası. Yani fiziksel babası, ismini bile öğrenmek, duymak istemediği…

Günler geçip gidiyordu. Kırk gün geçmişti.

Anadolu inanışı, kırk mevlidi okunmuş, kırk uçurulmuş, insanlar Ahsen Beylerin mutluğunu daha paylaşır olmuşlardı, mevlit sırasında dağıtılan şerbetleri içerken, pasta-çörek-börekleri yerken.

Güneş doğuyor, gün eriyor, sonra güneş batıyordu. Doğa büyüyor, güzelleşiyordu. Söylemek gereksiz, Doğa’nın yaşaması, büyümesi fiziksel babanın gelişimini de güçlendiriyor, yönlendiriyor, artırıyordu. Arabası vardı, otel köşelerinden kurtulmuş, dayalı döşeli bir evde oturur olmuştu.

İçkinin en kralını içiyordu, kumara alışmıştı, arada bir uyuşturucu da kullanır olmuştu. Sıkıntısı yoktu. Çok kazanıyordu. Böyle bir kazanç dünyada belki hiç kimseye nasip olmamıştı. Telefon ediyor ve kazanıyordu.

Ahsen Bey sırf kendinden kaynaklanan fiziksel kusurunu, yani mazeretini örtmek ve karısının mutluluğunu devam ettirmek için tüm gelen telefonları yanıtsız bırakmıyordu, bırakamıyordu belki de.

Öyle günlerden biri, bir tatil gününün akşamüzeriydi yine. Çiftlik evinde, bahçede yalnızca otururlarken yanaşmıştı fiziksel babanın arabası kapıya.

“Bebeği görmek istedim, gezdirmek istedim” diye gelmişti yanlarına.

“Akşamdan kalmışsın galiba, otur bir kahve iç! Gezdiririz beraber...” demişti Ahsen Bey korkarcasına, eşinin mutluluğunun son bulmamasını dilercesine.

Israrlı idi yılışık(12) adam;

“Hayır! Gideceeez, gezeceeez!” dedi, uzatarak. Israrcı ve tehditkârdı.

“Peki!” dediler karı-koca. Çocuğun üstüne bir şeyler giydirip, hizmetlilerin soran bakışlarına kayıtsız olma gayretiyle gezip döneceklerini söylediler.

Arabaya binerlerken, son bir gayretle; “Ben kullanaydım bari!” dedi Ahsen Bey. Fiziksel baba aynı tehditkâr bakışlarını yöneltti karı-kocaya direksiyona geçerken.

Evden ayrılıp çiftlik yolundan ana yola çıkıncaya kadar konuşmadılar bir süre, dikkatli kullanıyordu fiziksel baba arabayı. Doğrusu ön tarafa oturan Ahsen Bey de, arka sağ tarafta bebekle birlikte oturan Aysen Hanım da hayret etmişlerdi arabayı bu şekilde rahat kullanışına.

Bebek mutlu bir yüzle etrafı seyreder gibiydi.

“Bey!” dedi Aysen Hanım. “Sen camı kapat! Hatta beyefendi de kapatsın bebek rahatsız olmasın, ben buradaki camı açayım!”

 “Olur!” dedi ikisi de camlarını kaparlarken ve hava değişti birden direksiyondaki adamda.

“Bu böyle olmayacak!” dedi kısaca. “Çocuğumu istiyorum, onu özlüyorum, bu; parayla pulla olacak bir şey değil!”

Durakladı.

“Maksadı belli!” dedi Ahsen Bey hafifçe mırıldanırcasına. “Bakalım bu sefer fabrikanın tapusunu mu isteyecek, yoksa çiftlik evini mi?” diye geçirdi içinden.

Soran bakışlarını adama yöneltirken “Dikkat!” demeye kalmadan bir tankerin üzerlerine yöneldiğini gördü.

Son bir gayretle “Dikkat!” dedi tekrar direksiyona yönelmeye ve onu yönlendirmeye çalışırken.

Aysen Hanım ilk “Dikkat!” sözü ile sanki başlarına geleceği sezmişçesine camı iyice açıp Doğa’yı boş tarlalara doğru fırlattı, ikinci dikkat sözünden sonra zaten her şey olup bitmişti.

Kıyametin başka bir tarifi olamazdı. Ahsen Beyin son çabaları yeterli olmamış,  arabaları tankerle çarpışmış ve bir ateş yumağı haline dönmüştü. Hepsi ölmüştü, yanık bir yığından başka bir şey kalmamıştı geriye. Kaderin kötü bir oyunu, sonucun yani; bitimin hazince oluşumuydu sanki.

Doğa, o süratli arabadan elle konulmuşçasına bir saz yığını üstüne düşmüştü, Aysen Hanım, ya da melekler sanki incitmek istemezcesine, rahat uyumasını istercesine usulca yerleştirmişlerdi onu o saz yığınının üstüne.

Kazanın etiği, insanların yalnızca kazaya yönlenmesi, üç yüz-beş yüz metre kadar gerideki sessizliği hissettirmemişlerdi insanlara. Yakın köy evindeki çoban köpeği hissetmişti sadece bir canlının oralarda, kendi başına, aç yaşadığını, akşamın ilerleyen hatta gecenin ilk saatlerinde...

Koklayarak yanaştı, buldu onu kundağından sürükleyerek getirdi köy evine. Biraz çamurlanan, incinmeyen ve fakat korkunun değil açlığın verdiğin gerilimle ağlayan bebeğin sesine çıktılar evlerinden karı-koca; Hanife Hanım ve Mehmet Bey.

Bir köpekleri Çomar’a baktılar, bir bebeğe ve bebeği apar-topar kucaklayarak akşam serinliğinden korumak istercesine eve koştular. İkisinin de bakışlarına sorular hâkimdi.

O gece doğal olarak karnını doyurdular, altını temizlediler ve Allah’larına şükrettiler. Bir yıl kadar önce şehit olan oğullarının yerine Tanrı’nın bir hediyesi olarak geldiğine inandılar bu bebeğin. Zihinlerine yerleşme çabasında olan tüm sorulara boş verircesine.

Zaman ilerledi. Kazanın tahkikatı yapıldı. İlintiler, ilişkiler araştırıldı, Soruldu, soruşturuldu. Arabanın plâkasından, çiftlik evindeki hizmetlilerin sözlerinden, ölenlerin tanker şoförü, Ahsen Bey, Aysen Hanım ve yeni doğmuş olan çocukları ile bilinmeyen bir yabancının yani; fiziksel babanın olduğuna karar verildi.

Tek şüpheli durum cesetlerin tanınmayacak şekilde olmasına rağmen sanki birinin eksik olmasıydı. Bebekten hiçbir iz, belirti yoktu. Herkes bebek olduğu için tümünün yandığını, hiçbir kalıntısının olmadığını düşünüyordu, savcı dâhil, bilirkişi dâhil...

Yalnızca Ahsen Beyin kardeşi Alsen Bey, belki kalan mirası, belki ağabeyinin son zamanlarda yaptığı hesapsız aşırı harcamaları da düşünerek bir kısım düşüncelere saplanıyordu.

Alsen Bey, Mevlitler, Tebarekeler, Yasinler okuttu. Ağabeyinin, yengesinin kalıntıları ile kazanın olduğu yerdeki tarla sahibinden bir miktar toprak satın alarak hatıralarının yaşaması için mezarlarını hemen kazanın olduğu yere yaptırdı.

Yanlarına sembolik de olsa ufak bir mezar daha yaptırdı ve taşına sadece “Doğa” yazdırdı, Doğa’nın yaşadığına dair elinde hiçbir kanıtı yoktu ama yaşadığına inancı vardı (sanki).

Bu düşünceye neden sarıldığının bilincinde değildi, neden zihninde bir kısım soruların cevapsız kaldığına da akıl sır erdiremiyordu.

İnsanlara bazen kısacık anlar bitmeyecek gibi gelir, bazen koca bir ömür geçer farkında olmazlar anların. Habersiz gibi geçiverir yıllar…

İşte Doğa böyle büyüdü, Nüfus Kâğıtsız, Hanife Hanımı ana, Mehmet Beyi baba bilerek. Ama yasalar vardı, yasalara uymak gerekti, yakın köye gelen öğretmen varlığından haberdar olmuştu Doğa’nın. Okutmak, öğretmek istedi. Kaydı için; “Nüfus Kâğıdı” dediler.

Yoktu ki...

Yardımcı oldular, öğretmen kendi doğum tarihini yazdı Doğa için, 14 Mayıs diye, sonra anne bildiği Hanife Hanımın ona koyduğu adı; Ayşe adını yazdı belgelere. Ayşe bilemezdi hem has annesinin, hem de kardeşlerinden birinin daha adının Ayşe olduğunu.

İsminden mutluydu, mutlu olması da gerekiyordu (galiba). Ayşe’nin ilk yazdığı harf A oldu, ilk yazdığı isim; Ayşe ve ilk hecelediği isim de Ayşe oldu. Öğretmenini seviyor, saygı duyuyordu. Yıllar geçti, Ayşe her gün yeni bir şey, yeni bir şeyler öğrendi ve büyüdü...

Ama kader, her zaman Ayşe için bir şeyler yapmaya hazır ve tetikte bekliyordu. Ona daha çok şeyler öğreteceğine inandığı öğretmeni hem de tam son sınıfı okurken bir başka yere atanmış, gitmişti. Oysa neredeyse genç kızlığa adım atmakta iken, nerede ise ona âşık olmak üzere iken, daha birçok şeyleri öğrenmeden, öğrenemeden gitmemeliydi diye düşünüyordu.

Hayatı tanımağa başladığına inandığında bu, yediği belki de ilk darbeydi. Belki de kendine öyle gelmişti. Çünkü geçmişi tekrar yaşamak mümkün değildi. Hele bilemediği geçmişini bir film gibi seyretmesi olanaksızdı.

Sonra okula yeni bir öğretmen geldi. Galiba bu yörenin çocuklarından birisi idi. Okul açılırken “Arkası var, torpilli” filan gibi lâflar etmişlerdi onun için. Hatta “Eski öğretmenin bu köyden başka bir yere, yani dışarıya atamasını o yaptırmış”, diye sözler çıkartılmıştı. Oysa giden öğretmen; süresinin dolduğunu, kendini bekleyenlerin olduğunu, hatta evleneceğini söylemiş ve öyle ayrılmıştı son dersi verdikten, sene sonunda karnelerini dağıtırken.

Üzülmüştü, özellikle de evleneceğini söylediği zaman. Çünkü kendini ona âşık zannediyordu, sınıftaki akranı olan diğer tüm kız arkadaşları gibi.

Bu yeni öğretmen de onunla oldukça ilgileniyordu. Daha henüz başlangıçta sanki öğretmeni değilmiş de babasıymış gibi sorular sormaya başlamıştı;

“Yok, ne olmayı istiyormuş, yok, bilmem okumayı seviyor muymuş, neleri severmiş, ne yapmak istermiş?” gibi.

Bazen “Sana ne?” diyesinin geldiğini hissediyordu. Kızıyordu.

Zaten sevdiği öğretmen gitmişti, üzgündü, bir de bu sorular fazla olmuyor muydu, hem kendisini ne zannediyordu ki bu öğretmen? İlerleyen zamanda bir akşam babasına şikâyet etti,

“Öğretmen bana gereksiz sorular soruyor” diye.

Yaşlı adam, anlam veremediği ve fakat kızının ısrarlarına dayanamadığı olayın çözümü için yeni öğretmenin kapısını tıklattı bir akşamüzerine doğru. Öğretmen yorgun, ertesi günün derslerini hazırlamak üzere çalışıyordu.

İhtiyar adam sözü dolaştırmadan “Neden?” dedi kısaca. Öğretmen Mehmet Emin;

“Kızın çok zeki Mehmet Amca!” dedi.

“Giden öğretmen ‘İlgilenmemi, kızınızın okuyacağını, ileride çok kıymetli biri olacağını’ bana not olarak bırakmış. Ben de onun lise ve üniversite için nereleri düşündüğünü öğrenmek ve yardımcı olmak için her gün değişik sorular soruyorum ki, yönlendirebileyim“ diye cevapladı.

Mehmet Bey; anlamışçasına sadece ve derinden bir “Ha?!” dedi, başka bir şey söylemeden, belki de kızının tavrından utanarak evine yöneldi. Eve geldiğinde soluklanmadan anlattı öğretmenin dediklerini, Ayşe’yi utandırmak arzusunu istercesine.

Değişti o günden sonra Ayşe. Daha çok çalışır, daha çok sorar, sorularla karşılaşır, daha çok yanıtlar oldu. Kendini üzen tek şey, ekonomik anlamda idi. Bir gün postadan babasına oldukça yüklü bir para geldi.

Kendisi dışında gelişen bir kısım olaylarla eski öğretmeni, “Kazandığında ödemek kaydıyla” diye önce lise yatılı sınavları, daha sonra da üniversite sınavları için hazırlanmasını istemiş, bir de not göndermiş, evlenmişmiş, hanımı da onun başarılarını diliyormuş.

Bunda, yoksul olmalarının, ağabeyini şehit vermelerinin etkisini düşünmeden geçemedi Ayşe.

Zaman geçti, lise sınavlarını başarmış, şehirde yatılı bir liseye kaydolmuştu parasız. Her iki öğretmeninin desteklerini boş çıkarmamak için çalışıyor, çok çalışıyordu, Takdir Belgesi almak bile tatmin etmiyordu onu. Başarmak ve yükselmekti tüm amacı, ilerleyen zamanda, yıllarda. Kaderi değişmişti sanki veyahut da o böyle düşünüyordu.

Üç yıl çabucak geçmişti. Üniversite sınavlarına hazırlanıyordu yavaş yavaş. Gün aydınlıktı, gökyüzü maviydi, ağaçlar çiçek açıyordu, kuşlar cıvıldıyordu. Aç-susuz kalmıyordu, günün aydınlığı, gecenin siyahlığına da yetiyordu.

O; yaşadıklarını yaşamamıştı veyahut da farkında değildi, yaşamı seviyordu. Babası, annesi ve kendisi için, keşke ağabeyi de yaşıyor olsaydı, aralarında olsaydı, şehit olmasaydı...

Bir gün bir haber aldı köyden. “Annen hasta!” denmişti telgrafta kısaca. Öğretmeni çekmişti telgrafı Muhtar Amca yerine. İzin aldı okulundan.

Hastaneye yatırmışlardı annesini. Öğretmeni de yanı başındaydı, babası bir elini, öğretmeni diğer elini tutmuştu. Geldiğini gördüğünde annesi, sanki gecikmiş gibi, sanki gecikmekten korkarmış gibi babasına döndü ve;

“Ölürsem dediklerimi unutma, bir gün mutlaka söyle!” dedi kendisini işaret ederken. Anlamamıştı bu sözlerden bir şey. Soran bakışlarını yöneltti annesine. O birkaç kelimeyi sarf etmek bile yormuştu galiba annesini, yavaş bir teslimiyetle başını yasladı yastığa. Daha yavaş ve fakat daha sık nefes almağa başladığını sandı annesinin.

Doktor geldi hemen. Pir(13) gibi bir şeydi doktor, yaşlı, kısacık saçları, büyük numaralı gözlükleri ile. Nabzını tuttu, saatine baktı, hemşireyi çağırıp, anlamadığı bir şeyler söyledi.

“Geçmiş olsun, üzülmeyin, eski toprak, maşallahı var, iyileşecek daha çok yaşayacak, geçici bir durum bu…” dedi.

Ayşe heyecanına hâkim olamayarak koştu doktorun elini alıp öptü, başına koydu, “Sağ ol doktor amca!” dedi.

Doktor bu davranışı anlamamıştı, şaşkınca baktı kendisine ve sordu, “Hayırdır, sen kimsin kızım?” dedi. Ayşe; “Kızıyım!” dedi kısaca.

Doktor kalın gözlüklerinin ardından gözlerini kısarak baktı anlamsızca ve;

“Mehmet Bey hanımınızı bugün veya yarın çıkartırız inşallah, iyileşecek merak etmeyin, hastayı götürmeden evvel, istersen hemen bir uğra da ilaçlarını yazayım” dedi aynı meraklı bakışları Ayşe üstünde yoğunlaştırarak ve başını bir sürü sorunun cevabını öğrenmek istercesine sallayarak.

Babası hemen doktorun arkasından çıktı, merakını dondururcasına. Öğretmeni,

“Ben de yapılacak bir şey var mı bir sorayım, öğreneyim” diye yönelmek istedi arkalarından, maksadı herhalde ya masrafları öğrenmek, ya da ilaç veya benzeri için gereğine ulaşmaktı. Anlamıştı Ayşe;

“Hayır öğretmenim, ben öğrenirim…” dedi ve annesinin elini öperek incitmek istemezcesine yatağın üstüne bırakarak çıktı kapıdan.

Gecikmiş gibi konuşuyordu doktor. “Mehmet Bey!” dediğini duydu kısaca, sanki diyeceklerini birisi duyacakmış gibi sağına, soluna ve arkasına bakarken. Bir sütunun arkasına saklandı Ayşe, sanki annesi ile ilgili kötü bir haberi veya bir sırrı paylaşacakmış gibi.

Doktor kendilerini dinleyen birinin olmadığı inancıyla;

“Senin şehit olan oğlunun doğumunu ben yapmıştım, çok zor olan bu doğumda eşin de rahmini kaybetmişti ve bir kere daha çocuk sahibi olmanız mümkünsüzdü, oysa içerdeki hanım kız; ‘Ben kızıyım’ diyor, bu nasıl bir mesele?” derken bir koridora saptılar babasıyla beraber.

Ayşe yıkılmıştı duyduklarından, çöküverdi duvar dibine. Kendine geldiğinde, annesinin yanındaki yatağa yatırıldığını ve öğretmeninin elini tutuyor olduğunu hissetti.

Korku ile belki de bilemediği duygularla çekiverdi ellerini öğretmeninin avuçları içinden. Kayıverdi elleri boşluğa, tıpkı gözleri gibi. Babası, öğretmeni ve doktor soran gözlerle bakıyorlardı kendisine, “Yorgunluk galiba” dedi uydururcasına, zihninden geçen tüm soruları hapsetmek istercesine. Gözlerini kapattı gönül yorgunluğunun şirretliğini(14) umursamazcasına.

Geçen zamanın farkında değildi. Kendine geldiğinde annesinin kendine yönelmiş gülen gözlerini, babasının başucundaki meraklı bakışlarını ve öğretmeninin kolonya ile ovuşturmağa çalıştığı ellerini gördü avuçlarında.

Öğretmeninin yakınlığı hoşnut(15) kılmıştı kendini, gözlerini yeniden kapamak istedi, avuçlarındaki öğretmeninin ellerini itmek gelmedi içinden. Tersine, teselli ararcasına o elleri sıkmak ve sıcaklığını hissetmek arzusunu yaşadı gönlünde. Buna ihtiyacının olduğunu düşündü.

Akan zamanda, kapalı gözlerinin ardında bir sürü sorunun şekillendiğini hissetti sıraya koyamadığı. Ve susmayı yeğledi içini kemirecek tüm duygulara bir süre “Dur!” diyebilmek için.

Doktor annesini taburcu etmek için yeniden odaya geldiğinde, ondaki değişikliği fark etmişti, ancak nedeni için zihnini yormak çabası içinde gözükmüyordu.

Söylediklerini duyduğunu nereden bilebilirdi ki? Bir gerçek vardı ve en az üç kişi yani; anne-baba dediği insanlar ve doktor biliyorlardı. Öğrenmek onun da hakkı idi ama zamanı ve yeri olmalıydı. Bu zaman ve yeri mutlaka bulacaktı, bulmalıydı.

Zihninde; “Ben kimim?” ve “Neden?” soruları köşe kapmaca oynuyorlardı.

Öğretmeni köyün servis minibüsüne rica etmiş ve onun hastane kapısına kadar gelmesini sağlamıştı. Öğrencilerine de bir gün için tatil vermiş, bir gün sonra ders açığını kapatmak için sözleşmişti onlarla. Esasında köy okullarında olağan sayılabilecek bu durum için yine de kendisine saygısını yitirmek istemiyordu Mehmet Emin Öğretmen.

Minibüste; “Geçmiş olsun!” dediler Ayşe’ye önce. Daha önceden de “Hoş geldin!” demişlerdi kendisine. Oysa hoş gelmemişti, hoşa gelmemişti, hoşluk yoktu gelişinde, hoşluk yerine bir garip boşluktaydı, hele elleri, ellerini tutan da yoktu teselli arayacağı.

Zihninden hep; “Kimim, neyim, neden?” soruları geçiyordu paramparça...

“İyi misin anne?” dedi yatağına uzanan annesine soran bakışlarla ve merakını yenemediği ses tonuyla.

“Evet, kızım!” dediğinde endişesi vardı gözlerinde annesinin yıllardır saklanan bir sırrı öğrenmiş olabileceğine dair. “Hele dinlen!” dedi.

“Yarın yeni bir gün. Her gün, iyi yaşanmak için yeniden doğar. Paylaşmak için dinlenmen gerek. Dinlenesin ki anlatabilesin, anlatasın!”

Aklından bir şeyler geçti sormak ister gibi zamansız. Yutkundu, sustu. Daha zamanı vardı, tüketecek...

“Sağlıcakla kalın! Gitmem gerek! Derslerim çok! Mezun olmam için tüm sınavlarda başarılı olmam gerek. Bu; üniversiteye devam etmem için de gerekli zaten...”

Akşama yaklaşan zamanda yola çıkmaması için ısrarcı oldu annesi, babası, hatta öğretmeni bile. Kararlıydı, gitmeli yalnız kalmalı, düşüncelerini sıraya koymalıydı.

Anne ve babasının ellerini öptü, sarıldı, “Hayır dualarınızı eksik etmeyin!” derken. Uzattığı elini öpüp başına koymak istercesine öğretmenine yöneldi, saklarcasına çekti öğretmeni elini, sadece sıkmakla yetindi, gözlerinde ayrılmaktan doğan bir yeis var gibiydi.

“Keşke yarın gitseydin!” dedi usulca öğretmeni, aklına koyduğunu yapmaktan vazgeçmeyeceğini en iyi bilenlerden birisi olmasına rağmen. Onun öğrencisiydi ve kendisini tanıyan, en iyi bilen de o idi çünkü.

Köy minibüsünün arkasından öğretmeninin sallanan elini ufukta şekli görünmeyene kadar arkasına dönerek izledi Ayşe. Bir şeylerin gönlünde kıpırdadığını hissediyordu. Yaşadıklarıyla, yaşayacaklarını düşünmeyle ve şu andaki duyguları arasında bocalamaya başlamıştı.

Nüfus Kâğıdını aldı eline, arkasını çevirdi, önünü çevirdi, vatandaşlık numaralarına kadar her şeyi, sanki bir şeyleri bulmak istercesine inceledi, arkasına yaslanıp göz kapaklarını bile kıpırdatmadan geçmişindeki olayları teker teker gözlerinin önünden geçirmeğe çalıştı.

Okulun yurduna geldiğinde hâlâ elinde gerçek olarak bir şeylere ulaşamamış olmanın hüznünü yaşıyordu. “Önce üniversiteyi kazanmalıyım!” dedi içinden, “Sonra gerçeklere yönelir, kendimi ararım ve mutlaka da bulurum galiba!”

İlerleyen zamanda bir daha hiç geriye dönemedi Ayşe. Ne mektup yazdığında, ne telefon ettiğinde, ne ara sıra gelen köyünün muhtarına ve ne de görevli olarak geldiğini söyleyen öğretmenine hissettirmedi duygularını.

Esasında öğretmeni; “Görevli geldim!” diye yalan söylemese de olurdu, “Özledim de geldim!” dese bu; hem daha inandırıcı olurdu, hem de mutlu olurdu. Çünkü O da özlüyordu, ama hissettirmek istemiyordu.

Galiba artık duyguları gelişiyordu, genişliyordu.

Lise bitmiş, üniversite imtihanına girmiş, sonuçları beklemek için köye ve düşüncelerine geri dönmüştü Ayşe. Uygun zamanın arayışı içindeydi. İncitmeden, sarsmadan, kırmadan kendini öğrenmek istiyordu.

Doktor amcaya gitmek, konuşmak hiç mi hiç gelmiyordu içinden. Akşamın serinliğinin evlerinin üstüne inmeye yüz tuttuğu bir vakitte annesi o meşhur tarhana çorbasını karıştırırken, babasının camiden dönmesine çeyrek kala aniden sordu Doğa;

“Ben kimim anne?” diye.

Şaşırmıştı annesi. Çorbayı karıştırmaktan usanmışçasına bıraktı tahta kaşığı elinden.

“Bir gün hissedip soracağını, bir gün olaylarla karşılaşıp karşıma dikileceğini biliyordum zaten!” dedi kısık bir sesle.

Bu sırada kapının açılan sesiyle babasının da geldiğini hissetti Ayşe. Ocaktaki tarhana çorbası kaynamış, tarhana taneleri topak topak olmuştu(16) ocağı kapatıncaya kadar. Babası irkildi, Ayşe’nin annesini diz çökmüş halde yatağa yaslanmış gördüğünde.

Çekinircesine sordu; “Bir şey mi var? Bir şey mi oldu?” Ayşe cevapladı annesi yerine.

“Evet, baba” dedi, “Kim olduğumu sordum anneme!” Yaşlı adam derin bir “Oh!” çekerek oturdu annesinin yanına. Kızının ne kadar ve ne bildiğini umursamazcasına gerçekleri anlatmasının gerekliliğini düşündü bir an.

Bu hayat onundu ve onun kendisini bilmeğe, öğrenmeğe hakkı vardı.

“Cahilim ama bunu ona söylemek ve bugüne kadar ki sessiz yaşamı için de ondan özür dilemem gerek!” diye geçirdi içinden düşünceli, düşünceli.

“Bundan senelerce önce, yaşın kadar bir süre evvel, bir gün büyük bir kaza oldu karşıdan gözüken yolda…” dedi ve yutkundu babası.

“Gel otur annenle benim arama kızım!” derken sanki söylemesi gerekenleri sıraya dizme çabası içindeydi devam ederken

“Kazada bir hanım iki de bey öldü yanarak. Komşular gittiler bakmağa, biz biraz uzakta olduğumuzdan ve de fazla meraklı olmadığımızdan, ayrıca da henüz şehit olan oğlumuzun yokluğuna alışamamış olduğumuzdan gidip bakmadık, hatta ilgilenmedik bile. Akşamın ilerleyen bir vaktinde, hani ‘Köpek için de mezar mı olurmuş?’ dediğin altı-yedi ay kadar önce ölen köpeğimiz Çomar, ağzında getirdi seni bize.”

Yutkundu, yandaki sürahiden bir bardak su alarak dudaklarını ıslattı.

“Bizim ev köyden oldukça uzakta, gördüğün gibi. Gelişinle mutlu olmuştuk, Allah’ın bize lütfuydu kazadan kurtuluşun, anladığımız kadarıyla. Evladımızın acısı da olduğu için hemen sahiplendik seni. Annen babanmış gibi, doğurmuş gibi, annen baban gibi büyüttük seni. Birkaç yıl daha bu huzuru, bu sevgiyi üleşmeden yaşamayı arzuluyorduk. Ama annenin hastalığı, içini saran ölmek korkusu ve onu doktora götürmemiz üzerine bu sırrı seninle paylaşmaya karar vermiştik ikimiz de daha önceden. Hiç olmazsa yirmi yaşına kadar bizimle olasın istiyorduk. Olmadı işte. Nereden, nasıl duyduğunu veya hissettiğini bilmiyorum ama sen o kazada ölen Ahsen Beyin öldü sanılan ve mezarı da yol kenarında olan kızısın. Hatalıyız ama duygularımızı da yok saymamızı isteyemezsin bizden...”

Sustu.

Zihninde tamamlanmamış bir sürü soru daha oluşmuştu Ayşe’nin. Örneğin esas ismi neydi? Kaç yaşındaydı? Nerede doğmuştu? Akrabaları var mıydı? Akrabaları hiç mi aramamışlardı kendisini? Asıl anne-babasının acısını, bu güne kadar beraber yaşadığı ve anne-baba dediği bu insanlarla özdeşleştirebilir miydi?

Nedenlerin, niçinlerin, nasılların cevabına bir çırpıda ulaşmak mümkün müydü? Mümkündü tabii. Neden olmasındı? Medeni bir dünyada yaşanıyordu ve bu dünyada kayıtlar vardı, herkesin ulaşacağı, ulaşabileceği...

Mehmet Beye baktı, ızdırabını anlamışçasına; “Sırrımız devam ediyor!” dedi.

“Mademki başkası bilmiyor, mademki bugüne değin arayanım, soranım olmadı, bu sır yine aramızda ve gizli kalmaya devam edecek, sizden ve benden başka beni bilen olmayacak!”

Sarıldı anne ve baba dediği insanlara, anne-babası gibi ve zihnindeki soruları yenileyerek, eklentileriyle yeniden sıraya koymaya çalıştı.

Ne gün, ne de gece bitmek bildi. Yoğun düşüncelerle Çomar’ın mezarına gitti, kır çiçeklerinden bir buketi nedenini anlamadığı duygularla yerleştirdi toprağına Ayşe.

Sonra uzun da olsa, sanki yıllar öncesinin kaza izlerine rastlayacakmış gibi caddeyi kilometrelerce aşağı-yukarı dolaştı, kendinden, asıl anne, baba olarak düşündüklerinden izler bulacakmışçasına.

Günler, haftalar, aylar, mevsimler, yıllar geçmişti olayın üzerinden...

Hiçbir iz kalmamıştı o günlerden ama mezarlar yan yana duruyorlardı, hatta uzun bir süre ilgilenilmemiş olmasından dolayı da üstlerindeki çiçekler, otlar kurumuş, isimlerinin boyası silinmiş gibiydi.

Özlemle sarıldı taşlara, “Anne! Baba!” diye fısıldadı. Kendi mezarı olduğuna inandığı mezarın taşına baktı, ne diyeceğini bilemedi saatler boyu.

“Demek ki ismim; ‘Doğa’ imiş, demek ki doğum tarihim Şubatın 28’iymiş, demek ki ölümü yakıştıramadıkları için ölüm tarihimi yazmayı uygun görmemiş birileri” diye iç geçirdi...

“Birkaç günlüğüne okuluna gitmesi gerektiğini” söyleyerek ayrıldı Ayşe yani, Doğa evinden. Anne-babası ve öğretmeni onun arkadaşları ile vedalaşmağa, diplomasını almağa, belki de öğretmenlerini son bir defa görmeğe gittiğini sanıyorlardı.

Oysa Doğa, kendini aramaya gitmişti. Önce kütüphanede eski gazetelerde aradı kendini, geçmişini, sonra savcılığa gitti. Üstünden uzun seneler geçmiş de olsa (sorulan sorulara ilgi olarak yazacağını ifade ettiği bir öykü için) kirli arşivlerde(17) kazanın kayıtlarını inceledi savcının izni ile. Savcı onu milli bayramların törenlerinde okuduğu şiirlerden tanımıştı çünkü, yardımcı oldu.

Sonra Nüfus Müdürüne gitti. Aynı doğru yalanı ona da söyledi; yazacağı öykü için o kazada ölenlerin kayıtlarını görmek istedi. O koca kalamozalar(18) indirilirken memurların “Of!” “Puf!” gibi şikâyetlerini duymazlıktan geldi.

Bölmediği zaman geçmiş, iki gün içinde çok şey öğrenmiş, ajandası bilgilerle dolmuştu köye dönerken.

Kendisini etkileyen en önemli unsurlardan ikisi; kaza sırasında anne-babasıyla birlikte ölen ve şoförleri olduğunu sandığı kişinin kimliği ile hayretler içinde kalmasına rağmen Mehmet Emin Öğretmenin Alsen Beyin oğlu, yani hem de asıl amcasının oğlu olduğunu öğrenmesiydi.

Nüfus Dairesindeki kayıtlar onu göstermişti. Kendisinin kimin kızları olarak kayıtlı olduğunu öğrenmesi de güç olmamıştı. Öğretmeninin desteği ile çıkartılan Nüfus Kâğıdına göre. Aklı ermemişti kayıtların böyle nasıl işlendiğine ama neler olmuyordu ki hayatta, böyle çetrefil(19) bilmeceler olmasındı.

Beynindeki soruların kalan bölümünü sormak, öğrenmek, anne-baba diye öğrendiği kişilerin mezarlarını temizlemek, yıkamak, gerekiyorsa yeniden yapmak, yaptırmak ve boyamak için el arabasına su bidonlarını, çepinleri(20), kazma-küreği, boya ve fırçaları koydu Doğa Ayşe ve şimdiki babasına, yani Mehmet Beye;

“Baba, yardım eder misin?” dedi, “Mezarlara bakıp gelelim mi bir?!”

Hazırlandı Hanife Hanım da Mehmet Bey gibi. Yol kısa değildi ama törpülenmeyen ömürlerince uzayacakmış gibi geliyordu onlara.

Gün boyu baktılar mezarlara, yıkadılar, otlarını yoldular ve en önemlisi konuştular.

Doğa, nasıl Ayşe olduğunu öğrenmişti ama bu ona pahalıya mal olacaktı. Akşamı getiren sesler yavaş yavaş köyün üstüne yönelirken, kalbini avuçladığı yumruklarıyla tutmaya çalışan babası temizleyip suladığı Doğa’nın mezarının taşına yaslanarak göçüvermişti bir çırpıda, ne olduğunu anlayamadan.

Mezar başında bir insanın öldüğünü günler sonra duydu Alsen Bey. Yoldan bir geçişinde mezarların temizlenmiş, bakılmış olmalarından bir şeylerin gerçekleştiğini anlamış gibiydi.

Yine sohbetler sırasında, Savcı ve Nüfus Müdürü farklı farklı günlerde, öykü yazmak isteyen bir genç kızın nüfus kayıtları ve kaza raporları ile ilgilendiğini söylemişlerdi yörenin oldukça tanınmış şahsiyetlerinden biri olan Alsen Beye.

Bu verilere göre, ölmediğini, yaşadığını hissettiği Doğa’nın hakikaten hayatta olduğuna inanmak istiyordu Alsen Bey.

Kazadan sonra, ağabeyinin evrakı içinde bulduğu, uzun araştırmaları sonucu kimselere söylemediği “Yeğeninin” yaşıyor olmasından emin olmak arzusunu yaşadı. Bunu nasıl yapardı?

Bilememenin durgunluğunu, şaşkınlığını yaşıyordu. Allah bazen insanlara yardım etmek isterse sebebini de mutlaka gerçekleştirme yoluna koyuyordu.

Arabası bozulan Mehmet Emin’i almak için köye gittiğinde okulun önünde karşılaştılar Doğa ve Alsen Bey. Duygusal yaklaşımları vardı Mehmet Emin ve Ayşe’nin, ileri boyutta değil ama sanki birbirini görmezlerse yaşadıklarına inanmıyorlarmış gibiydiler her ikisi de.

Mehmet Emin Öğretmen bavulunu almak için odasına gittiğinde Alsen Bey sessizce;

“Seni tanıyorum yeğenim Doğa!” dedi.

Doğa eğildi, aynı sessizlikle, duyulmasın endişesi yaşayarak;

“Ben de sizi amca!” dedi.

Duyguların doruğa çıktığı kucaklaşmayı kimse engelleyemezdi, kucaklaştılar, bilgince, özlemle hem. Hem kimse görmeden...

“Hemen görüşelim!” dedi Alsen Bey, “Hemen görüşelim!” diye fısıldadı Doğa, Mehmet Emin Öğretmen dönünceye kadar.    

Baba-oğul köyün okulundan ayrıldıklarında zihninde yine kıvılcımlar, şerareler(21) oluşmaya başlamıştı Doğa’nın. Yalnızken yakınlıklarının görünüşü olarak “Memo” diye yakınlaştığı insan, yani artık saklamaması gerek, tek sevdiği, ilerde evinin erkeğinin olmasını benimsediği insan şimdi akrabası, hem de yakın akrabası, yani amcasının oğluydu.

Yakın akrabaların evlenmesi ise, zihninde kalan bilgi kırıntılarına göre hem dinen yasaktı galiba, hem de fiziksel sakıncaları vardı. Düşünmekten yorulmuşçasına, oturuverdi okulun soğuk merdiven taşlarına. Sevgisini frenlemesinin gerektiğini düşünüyordu.

“Üniversite imtihanlarının sonuçları açıklanınca, kaydolur, okula devam ederken unuturum inşallah!” dedi, hatta dua etmişçesine gökyüzüne açtığı avuçlarıyla yüzünü sıvazladı, belli belirsiz dudaklarında Hanife annesinden öğrendiği sureler yarıştı zihninde, bitmemecesine.

Ertesi gün, sonbahardan gizlenmiş bir yaz yağmuru kiremitleri döverken geldi Memo, ta evlerinin kapısına kadar. Vıcık vıcık çamur içindeki arabadan atlarcasına indi ve koşarcasına yöneldi kapıyı açmaya çalışan Doğa’ya doğru Memo.

Bir taraftan “Ayşe!” diye bağırır gibiydi, diğer taraftan zihninin yorgunluğuna boş vermek ister gibi “Doğa!” diye seslenme arzusu içindeydi.

Doğa, birinciden ziyade fısıltı gibi gelen ikinci, yani asıl isminden etkilenmiş, hatta irkilmişti.

Birden kucaklaşma arzusunu frenlemek istercesine geri çekilmeye çalıştı Ayşe, bu hareketi Mehmet Emin öğretmenin sendeleyip kapaklanmasına sebep olmuştu kapı önünde.

Anlamamışçasına gözlerine baktı Memo ve kısık kısık söylemeğe çalıştı;

“Babamdan dün öğrendim senin Doğa olduğunu, öylesine mutluyum ki...”

Kapının içine çekilen Ayşe; onun söylediklerini sanki dinlemiyor, duymuyordu “Buyur!” bile diyemiyordu yaşadığı, daha doğrusu yaşadığını sandığı batıl(22) inançlar, düşünceler yüzünden. İçinden;

“Geçmiş yıllar, sen ve ben... Yani akraba, amca çocukları olduğumuzu nasıl anlatacağım kendime ve sana,” diyordu.

Doğanın kuralları… Doğa bu kuralların kendi kuralları olduğunu anlamak istemiyordu. Sesli düşünüyordu, Mehmet Emin Öğretmen tane tane anlıyordu çünkü sözlerini.

Memo, tüm riskleri göze alarak ve incitmekten çekinircesine kucaklamaya çalıştı Doğa’yı, yağmurda daha fazla ıslanmasını engellemek arzusuyla evin içine doğru yönlendirdi onu.

Doğa ağlıyordu, gözlerinden sessizce süzülenlere artık sesi de katkıda bulunmuş, zapt edemez olmuştu hıçkırıklarını. Yine de Memo’ya sarılmasının yanlışlık olacağı düşüncesini yaşıyor, olduğunca uzak durmak, bir kenara büzülüp dakikalarca hatta saatlerce ağlamak arzusunu taşıyordu, kaderine lânet okumadan.

Doğa, kaderinin ona yönelttiği en tatlı sürprizlerden birinin Memo olduğunu bilemezdi. Asla bilmesi de mümkün olmayacak, olamayacaktı. Doğa ne kadar zekice araştırma yapıp gerçeklere ulaştığını sanırsa sansın, çok daha iyisini, daha zekice bir araştırmayı kâğıtlar üzerindeki yazılarla Alsen Bey yapmış ve fakat bulduğu gerçeklere karşın susmasının daha yararlı olacağını düşünerek susmuştu.

Hatta sırrını eşiyle bile paylaşmamış, ağabeyinin ölümünden sonra yıllarca özenle sakladığı tüm belgeleri “Faydası olmayacaksa, saklamağa da gerek yok!” deyip yakıvermişti bir gece, el ayak çekildikten sonra, yalnız kaldığında.

Zaman ilerlemiş, sessizlikte hıçkırıklar yavaş yavaş sinmeye başlamışlardı. Memo’nun soran bakışları geziniyordu Ayşe’nin gözlerinde, saçlarında, hatta ellerinde, avuçlarında; “Neden?” diye.

Ayşe; “Akrabayız, ilerde evlenemeyiz!” demeyi istiyordu dilinin ucuna kadar gelen kelimelerle ama cesaret edemiyordu söylemeğe, mutlu olmakla, bedbahtlık arasında gidip geliyordu düşünceleri, neye sevinmesi, neye üzülmesi gerektiğine karar veremez durumdaydı.

İşte böyle durumlarda, duruma sevgi melekleri müdahale ediyorlardı, sanki;

“Aklınızı başınıza devşirin!” diyorlardı taraf tutmadan veyahut da bir başka şansı yaratıyorlardı sevenler için.

Yağmur dinmişti, dinen yağmurla birlikte kötü giden kader de duraklamıştı galiba. Memo; avuçlarının içine aldı Doğa’nın ellerini.

“Duygularımı biliyorsun, dün ne idiyse bugün yine o. Şimdi zengin biri veyahut da amcamın kızı olman benim için hiç önemli değil, ben Ayşe’yi sevdim, Ayşe karşımda, ismini değiştirmiş sadece, Doğa da benim, Ayşe de benim. Benim onlara ait olduğum kadar…”

“Ama” demek istedi Doğa. İşte bu sırada kapıda yeni bir araba sesi duyuldu.

Gelen amcası ile yengesiydi, yani Mehmet Emin Öğretmenin annesi ile babası. Çamurlardan sekerek, ellerinde bir buket çiçekle yöneldiler. Annem dediği Hanife Hanım karşıladı;

“Buyur!” diyerek içeri aldı onları. Salona, gözleri ağlamaktan şişmiş Doğa ile hemen yanı başında diz çökmüş Memo’nun yanına getirdi onları.

“Hadi kızım, kahve yap bakalım bize, seni annenden istemeğe geldik, gecikmeden halledelim bu işi çabucak!” dedi Alsen Bey. Doğa;

“Olur mu amca? Biz akrabayız, hem...” sözleri yarım kaldı.

“Tamam, kızım zihnindeki düşünceleri çözeyim hemen; birincisi müftüye danıştım buraya gelmeye karar vermeden evvel, dinen evlenmenizde sakınca yok, doktor amcana da sordum ayrıca, hani şu kendine gelmene sebep olan doktor amcana; o da fiziksel olarak sakınca olmadığını söyledi. Gelmeden; ‘Ne dersin?’ diye yengene sordum; o da ‘He!’ dedi, ‘He!’ demek ‘Evet’ demektir yani,  ben de seni oğluma istemek için annene geldim. Yalnız bir şartla, üniversiteyi bitirmeden evlenmek yok. Anlaştık mı? Hadi şimdi yapacak mısın kahveleri?”

Alsen Bey esasında ne müftüyle, ne de doktorla görüşmüştü. Bu kadarcık yalana da kusur denmezdi değil mi?

Üzüntüsü; Doğa’nın ne onu doğururken ölen annesini, ne tamahı(23) yüzünden kendini ve iki sevgili insanı ölüme götüren babasını ve ne de nerelerde olduklarını araştırmasına rağmen bulamadığı kardeşlerini hiç ve asla bilmeyecek olmasıydı.

Alsen Bey, bunu yaşayan biri olarak yalnız ve yalnız kendisi biliyordu, ölünceye kadar açıklamayacağı bir sırdı bu, yalnız kendi içinde yaşatacağı. Bu nedenle aslında akraba olmadıklarını bilmeyen bu iki insanın ileride evlenmelerinde de asla yanlışlık olamazdı.

Doğa’nın başlangıçta gülmeyen kaderi bu kere galiba bir gülmüş, pir gülmüştü...

YAZANIN NOTLARI:

(1) Yangı; Asıl anlamı iltihap, iltihaplanma olmakla birlikte, yöresel olarak açlığını bastırmak, susuzluğunu gidermek, doyunmak gibi anlamları içerir.

(2) Körletmek (Köreltmek); Nefsin isteklerinden herhangi birini üstünkörü gidermek. Bir şeyin zayıflamasına, şiddetinin yoğunluğunun azalmasına sebep olmak. Keskinliğini yitirmesine yol açmak.

(3) Taksirat; Kusurlar, suçlar.

(4) Zıkkımlanmak; Genel anlamda yiyip-içmek gibi bir anlam taşırsa da, özellikle içmek anlamında kullanılan argo bir deyim, tıpkı “Ziftlenmek” gibi.

(5) Mizansen; Bir oyun düzeni. Bir şeyi, bir durumu, olduğundan değişik göstermek amacıyla hazırlanan düzen. (Tiyatrolar için değişik anlamı vardır)

(6) Sinsi; Gizli ve kurnazca kötülük yapan, gizlilik ve kurnazlık belirten.

(7) Lohusa Şerbeti; Lohusa Şekerinden yapılan doğum dolaysıyla kutlamaya gelenlere geleneksel, sıcak ya da soğuk olarak ikram edilen çok şekerli, tarçınlı, kırmızı renkli (boyalı) şerbet.

(8) Belagate Sandığı; Belâgade, Belegade Sandığı şekillerinde Osmanlının ilk kurulduğu ya da hüküm sürdüğü yörelerde (Bilecik ve ilçesi Söğüt, Bursa ve ilçesi İnegöl dolaylarında) kullanılan bir sözdür. Yedek akçaların, kıymetli evrakın ve anıların saklandığı yer anlamında kullanılmakta ayrıca “Ölümlük-Dirimlik” ya da “Kefen Parası” denilen tasarrufların saklandığı sandıktır.

(9) Çul; Genellikle kıldan yapılmış kaba dokuma.

(10) Herhal; Her halde şeklinde de söylenir. Yöresel anlamda “Herhalde”; (Kesine yakın bir olasılıkla, koşullar ne olursa olsun, her durumda kesin olarak.) demek.

(11) İtibar; Saygınlık, kredi. Saygı görme, değerli bulunma. Prestij. (Borç istemede) güvenilir olma.

(12) Yılışık; Yapmacık gülüş, gülümseyiş ve davranışlarla hoşa gitmeye, hoş görünmeye çalışan, yerli-yersiz dişlerini göstererek sürekli gülen şımarık, sırnaşık, kendini ilgilendirmeyen işlere girişen, ters, inatçı. Yavşak, geveze, yalaka.

(13) Pir; Yaşlı, koca, ihtiyar kimse, bir tarikat ya da sanatın kurucusu, adamakıllı, iyice, herhangi bir konuda, bir meslekte deneyim kazanmış, eskimiş kimse.

(14) Şirretlik; Kavga çıkarmaktan hoşlanma, geçimsizlik, huysuzluk, yaygaracılık, edepsizlik, kavgacılık.

(15) Hoşnut Olmak; Memnun olmak, yakınmamak, şikâyetçi olmamak. Bir kimseden, ya da durumdan memnun bulunmak.

(16) Topak Topak Olmak; Yuvarlak bir biçim verilmiş, ya da bu biçimi almış herhangi bir şey.

(17) Arşiv; Kurum ya da kişilerin faaliyetleri sonucu meydana gelen idari, hukuksal, tanıklık, kurumsal değeri olan (muhtemelen tekrar kullanılması mümkün) görsel, yazılı, data bilgilerin saklandığı yer.

(18) Kalamoza; Banka, ticarethane, (eskiden) Nüfus Dairelerinde, ambar-ayniyat kayıtları için kullanılan ve cilt kapakları özel bir düzen ve anahtarla gevşetilip açılabilen defter.

(19) Çetrefil; Karışıklığı dolaysıyla, anlaşılması, içinden çıkılması veya sonuca bağlanması, anlaşılması güç. Yapı ve ses kurallarına aykırı kullanılan dil. Sarp, engelli, engebeli.

(20) Çepin; Küçük çapa.

(21) Şerare; Kıvılcım

(22) Batıl İtikat (Batıl İnanç); Boş inanç. Korku, umarsızlık, çağrışım gibi nedenlerle beliren, geleceği bilmek isteğiyle rastlanılan benzerlikleri iyilik, ya da kötülüğün ön belirtileri olarak değerlendiren, bilimin ve dinin kabullenmediği doğaüstü güçleri tasarımlayan, kuşaktan kuşağa geçen yanlış inanışlar.

(23) Tamah; Açgözlü davranmak, açgözlülük, çok istemek.