“Beni seviyor musun?”
“Neden devamlı olarak tekrarlatıyorsun ki?”
“Cevap ver lütfen; ‘Evet!’ veya ‘Hayır!’ olarak!”
Kızın ısrarlı dileğine karşı sessiz kaldı genç adam, “Sükût; ikrardan gelir!” şeklinde yorumladı genç kız, devam etme gerekliliği hissederek, ancak hissedilir bir şekilde sanki içinden geçirdiği başka türlü düşünceleri varmış gibi;
“O halde yapacaksın! Çünkü annemi yitirdiğimden beri babama bakmaktan, eve hapsolmaktan, sadece hava almak şeklinde böyle dışarıya salıverilerek yaşamaktan bıktım. Tüm bu dezavantajlara, angaryalara karşı liseden başarıyla mezun olmam şans. Senin, sizlerin katkılarınızı, desteklerinizi göz ardı etmem mümkün değil…
Üniversiteye devam etmem bu şartlarda mümkün değildi, yine de şansımı denedim, ama tıpkı senin gibi sınavda başarılı olamadım…
Dinlemiyor musun beni?”
“Dinliyorum tabii, ama ters, mantıksız, gereksiz ve korku yüklü, endişe verici, riskli gibi geliyor bana, üstelik başarılı olmakta şüphe yüklüymüş gibi…”
“Nesi tersmiş? İşin var! Evin, araban var! Baban yok, ama annen var! Peki, benim neyim var? Tüm angaryaları ile sırtımda taşıdığım babam. ‘Bunu getir! Şunu yap! Al! Götür!’ Tüm yük omuzlarımda, taşıyamıyorum artık. Genç kızlığımı, gençliğimi yitirip sana kavuşamadan geberecek, toprak olup gideceğim. Ama dediğimi yaparsan biraz da olsa gün yüzü görürüm…”
Konuşan çenesi düşük, karşısındakini ikna etmek için uğraşan, genç, güzel, enine-boyuna gibi görünse de balıketi bir kız olan Ayşe idi.
Karşısındaki karmakarışık düşünceler içinde kararsız genç adam, hemen hemen akran sayılacak, ya da bir kısım doğal nedenlerle(!) yaşam gereği bir-iki yaş büyük; Ahmet.
“Nüfus Kâğıdım bende, cebimde; bence Mehmet’le beraber bu işin üstesinden gelirsiniz, tereyağından kıl çeker gibi, ondan sonra bulsun bakalım babam beni. Belki beni arayıp bulmamak işine bile gelir. Benden çekincesi nedeniyle çekindiği evde kalmış kart kız kurusu Cahide Hanımla baş göz bile olur her hal.”
“Karşı dairedeki komşular tatilde dedin, de mi?”
“Kaçıncı kez anlatacağım yahu? Son defa tekrar ediyorum, kulağını iyi aç, dinle, ya da beni hiç arama, sorma, temelli unut!”
“Seni unutmam mümkün mü? Tüm varlığıma hükmetmişsin, daha lise yıllarımdan, benim olmazsan ben ölürüm!”
“Ölme! Ben seninle yaşamak istiyorum!”
Sözünün sonuna; “Seninle bir ömrü paylaşmak, ihtiyarlamak” gibi kelimeleri özellikle yerleştirmekten çekinmiş gibiydi, doğal olarak “Çoluk-çocuğu, torun-topalağa” demesi de beklenemezdi.
“Tekrar ediyorum, komşular tatilde, giderlerken ‘Allahaısmarladık!’ demelerinin yanında ‘On gün yokuz, eve mukayyet olursunuz artık!’ demeyi unutmamışlardı. Kapıların anahtarlarını sana verdim, gene de ayrılırken dış kapıyı da, evin kapısını da aralık bırakırım her ihtimale karşı. Rüzgârdan falan kapanırsa, o zaman anahtar çare olur sana. İşin olmazsa çıkarken yağmur oluğunun içine yerleştir, ben oradan alırım. Posta kutusuna koyman belki riskli olabilir, neme lâzım?..
Evin krokisini çizdim, aklında tut, yırt ve at, tekrar ediyorum, krokiye bak ve dinle. Kapıyı açınca ufak bir antre var. Sağda tuvalet, solda mutfak, gerekirse diye mutfakta bir bıçağı masa üstüne koyacağım. ‘Vakit müsait!’ diye pisboğazlık edip buzdolabını falan karıştırıp da parmak izi bırakmayın sakın. Ellerinizde mutlaka eldiven olsun…
Kapıdan girince tam karşıdaki oda babamın. Rahmetli annemin tüm ziynetleri babamın sağ tarafına doğru yastığın altındaki torbada. Paralar karşıdaki televizyonun altındaki çekmecede. Usulünce mutlaka eldivenli ellerinizle hâkim olun! Başka hiçbir yere şu veya bu şekilde dokunmamaya çalışın…
Başka hiçbir yeri kurcalamayın, dikkati çekecek herhangi bir şeyi almaya kalkışmayın, etrafınızı dikkatle kontrol edin ve kaybolun. Tabiidir ki sizleri mahrum bırakmayacağım, hakkınızı ödemeye çalışacağım…
Ben babamı; ‘İbrahim Amca geçenlerde seni sordu, istersen bi ziyaret et!’ diyerek yönlendirip evden uzaklaştıracak ve ondan sonra çıkacağım evden. Ben de; ‘Arkadaşım çok ısrar etti, bu gece onlarda kalacağım!’ deyip eve gelmemeye çalışacağım. Ya da duruma göre olaydan sanki birileri haber vermiş de haberdar olmuşum gibi sonra geleceğim!..
Anlaşılmayan?”
“Ya, üstümüze biri gelirse?”
“Korkak! Saç-sakal bıraktınız. Giyiminiz iyi olacak! Baktınız tehlike var gibi ertelersiniz. Konuşmanız gerekirse; ‘Ahmet Beyin evi burası mı?” dersiniz, uzaklaşırsınız. Şans bizim yanımızda değilse, zorlamaya gerek yok, erteleriz, başka bir çözüm üretmeye çalışırız. Malûm sakınılan göze çöp batsa da, bugünün işini yarına bırakmamak gerek…”
Ahmet gönlünü kaptırmıştı, Ayşe’nin içten pazarlıklı konumundan haberdar değil gibiydi, Ayşe’nin talimatıyla, Ayşe’nin babasının evini soyacak, yani kısa kesin bir söz; “Hırsız” olacaktı. Bilinmeyen; hiçbir şeyin göründüğü gibi ve kolay olmayacağı idi. Bilinen gerçek ise; aklın yaşta değil, başta olmasına mukabil küçük başlarda küçük beyinlerin olması dolaysıyla akıl ve zekâ kapasitelerinde tartışılacak bir IQ derecesinin, kapasite eksikliğinin garabeti idi.
Ayşe’nin babası önden, o, köşeyi dönmek üzereyken de Ayşe evin kapısından çıkmıştı, gereğince. Köşeden ileriyi adımlarken Ayşe babası Hulusi’ye çığırmıştı;
“İbrahim Amcaya saygılarımı ilet!”
Yönü belliydi Ayşe’nin, kalacağı yere doğru yönlenmişti, şarkının o bölümünü çığırıyordu sadece; “Sende kalmaya geldim!”
Sotaya yatmış olan Ahmet ve Mehmet, Ayşe’nin arkasına dönüp işaret vermesini beklemeksizin, onların iki ayrı yönelmelerini izledikten sonra, etraflarını gereğince ve itina ile bakarak, dikkat çekmeksizin akşamın başlangıç karanlığına sinerek kapılardan içeriye girdiler.
Mehmet içeriye girmişti, Ahmet her ihtimale karşı, aklındayken anahtarları saklamak için yağmur oluğuna yerleştirmeye çalışırken gözleri fal taşı gibi hayretle açıldı.
Çünkü Ayşe’nin babası Hulusi Bey, herhalde unuttuğu bir şeyi, şapkasını, bastonunu, para cüzdanını ya da herhangi bir şeyi almak maksadıyla evine geri dönmüştü. Kapının açık olmasına hayret etmek bir yana, kapıyı olağanüstü bir sinirle kapatmış, yanan otomat ışığı ile kendine gelmişti sanki.
Kapanan kapı nedeniyle Mehmet içeride, Ahmet ne yapmasının şaşkınlığı ile dışarıda kalmıştı, Mehmet’e anında herhangi bir haber ulaştırması mümkün değildi.
Kapıyı açık görmesinin şaşkınlığını yaşarken antrede otomatın sensor nedeniyle yanması ve kapının gürültülü bir şekilde kapanması ile irkilen Mehmet’i görünce eski toprak olarak gürlemesi bir olmuştu;
“Ne arıyorsun sen, evimin içinde?”
Mehmet telâşla mutfağa yönelip “her ihtimale karşı bırakılan” bıçağı alıp;
“Bırak amca gideyim!” dediğinde daha henüz işleme, yani hırsızlığa başlamamıştı bile.
Yaşlı adam ya korkup çekinmiş, ya da “Bana dokunmayan yılan yaşasın!” der gibi elindeki anahtarların şıkırtısı ile titremeye başladığının farkına vararak;
“Git!” diye âdeta korkarak fısıldamıştı sanki.
Telâş, heyecan, korku, endişe yaşayan Mehmet evden çıkmak üzere adımını attığında ayakkabısı eşiğe takılmış, ses bile çıkaramadan yüzüstü kapaklanırken bıçağın kalbine saplanması nedeniyle ölmüştü.
Yaşlı adam, höykürmekle beraber telefonunun tuşlarına basmıştı iki kez;
“Yetişin komşular! Çocuk öldü! Polise, doktora haber verin!”
“Doktor” demekle kastettiği cankurtaran olsa gerekti.
“Polis! Yetiş!”
“Ayşe biri öldü kapıda, yetiş!”
Ölen kimdi? Ayşe inanamadı, telefonu kapatmıştı babası, kendisi daha “özlendiği” yere ulaşamamış, planladığı şekilde yaşamına rahatça devam etmek, Ahmet’ten kısa süre için de olsa kurtulmak için hırsızlığı polise ihbar etmeye bile vakit bulamamıştı.
Mehmet’in bedeninden boşalan kanı merdivenlerde dizilmeye ve tortulaşmaya başlamıştı yaşamın gereği. Hulusi şaşkınlık içindeydi. Kapıdaki buzlu cam nedeniyle içeriyi göremeyen Ahmet merak ve endişe içindeydi. Ölüler konuşamazdı, eğer kendisi ve Ayşe de konuşmazsa. Ama bilinen o ki iki kişinin birden bildiği konu asla sır hüviyetinde kalmaz, kalamazdı.
Kendini belli etmesine gerek yoktu, koşuşturanlar belki içeriden basılan otomat düğmesi ile kapı açılıp açık kalması için zincirle bağlandığından merak cümbüşü yaratmışlardı. Kimi cep telefonlarıyla muhtemelen yaşlı adamın belirtmediği adresi polise ve cankurtarana iletme telâşı içindeydi.
Ahmet uzaktan da olsa göremediği, ancak merdivenlerde donuklaşan kanlardan tahmin ettiği görüntünün burukluğunu yaşarken her şeye rağmen kendini yitirmeden ortamdan uzaklaşmasının yararlı olacağını düşündü, çöktüğü yerden anahtarları alarak doğrulurken.
Hulusi, herhalde ambulans sözünü bilinçli bir şekilde “Doktor” olarak telâffuz etmiş olsa gerekti. Çünkü yakınlarda oturan komşularının haber verdiği emekliliğini ve dinlenmeyi hak etmiş yaşlı bir doktor ambulans ve polisten önce ölünün başına gelmiş, kolunu tutmuş, gözlerine bakmış ve kısaca; “Ölmüş!” demişti.
Yaşlı adam hâlâ ayakta, boşanamamış sinirleri nedeniyle elindeki anahtar destesini şıkırdatıyordu. Aklı eren biri sandalye getirmiş ve ölünün başında olmasına aldırmaksızın oturtturmuştu onu. Toplanan komşular her biri bir kafadan ses çıkararak ölüyü seyrediyor ve kendilerince yorum yapmaya çalışıyorlardı.
“Hırsızlığa mı gelmiş!”
“Yok, canım saç-sakal karışık, ama kıyafet düzgün!”
“Sakın Ayşe’nin sevgilisi olmasın?”
“Yok ya! Neden bu vakitte gelsin ki? Hem kimdir ki?”
“Hem kız evde yok ki zaten!”
“Telefonunu bilen var mı? Haber vereydik bari! Baksana adamcağız zangır zangır titriyo!”
“Babası telefonla uğraşıyordu, haber vermiştir, belkim!”
Önce polis gelmişti, ambulans yerine cenaze arabası gelse daha mı iyi olurdu ki? Nihayeti ölüyü alıp savcının emrinin gereği otopsi için morga götürülmeyecek miydi?
Polis mi, savcı mı olduğunu bilemediği biri omzuna dokundu yaşlı Hulusi’nin;
“Tanıyor musunuz?”
Cevap veremedi, dili sökülmüştü yerinden, ya da yutmuş veyahut da unutmuş olsa gerekti konuşmayı, cevap vermek yerine omuzlarını kaldırdı;
“Bu; ‘Hayır!’ demek mi?”
Şok geçiriyor olsa gerekti, bu kez başını “Evet!” anlamında salladı. Savcıydı soran ve emretti uluorta;
“Herkes evine! Amca sen de bir yere dokunmadan evine gir, bir yerlere dokunma, otur! Evde başka yaşayan biri var mıydı?”
Dilinin çözülmesi mümkün değildi yaşlı adamın. Sorana, kızının salondaki resmini gösterdi ve ev telefonunu işaretledi. Kızının cep telefon numarası büyük harflerle, yani rakamlarla telefonun yanına ilişikti.
Ahmet, Ayşe’ye haber vermeyi düşünmemişti, polisten öğrenmesinin doğru olacağı kanaatini yaşamıştı. Korkusu nedeniyle Mehmet’in ailesine de haber veremezdi, gören-şahit olarak, bu; intihar etmesi demek olurdu, polis nasıl olsa cebindekilerden ailesine de kendilerine de ulaşırdı, nihayeti liseden arkadaşları idi ve ne kendisinin ne de Ayşe’nin “Başkaca bilgileri yoktu!”
Ayşe; “Babasının kendisine haber verdiğini, yarı yolda olduğunu ve yetişmeye gayret ettiğini” söyledikten sonra, muhtemelen şaşkınlığının eseri “Ölen kim?” diye sormak garabetini yaşamıştı savcının sorgusunun ilk sorusuna karşı.
“Henüz bilinmiyordu, gençten bir delikanlıydı, kendisi bekleniyordu, babası iyiydi, ama konuşamıyordu!” Ayşe’nin merakı uçuktu; “Ölen kimdi, hem niye?”
Yerinden doğrulan Ahmet, oradan geçen sıradan bir vatandaştı, merakı nedeniyle biraz eylenen, cep telefonunu önce sessize aldı, neden gerektiyse, sonra temelli kapattı, anlamsız.
Açık bir berber görüp saçlarını uygun şekilde kısalttırıp, sakallarını kestirdi, bıyıksız, gerçek Ahmet görüntüsü olarak.
Banyoya yönelirken annesinden mimiklerini sakladı;
“Arkadaşlarla bir şeyler atıştırdık! Banyo yaptıktan sonra bir şeyler yerim!” dedi. Düşüncesi; deyim yerine tam olarak oturursa; “Olurdu böyle vakalar, Türk polisi yakalar!” dı. Kendince suçu yoktu, Ayşe de suçsuzdu, eylem başlamamıştı bile ve Mehmet yitirilmişti sadece, sebepsiz (gibi).
Savcı önce yalı kazığı gibi dikilip de ayakta duramayan, oturması için evine yönlendirdiği şaşkın, kendine gelmekte, zorlanan, moral bakımından çökmüş yaşlı adam için talimat vermişti, kendiyle birlikte gelenlerden ikisine;
“Ambulanslardan biriyle hastaneye götürün ve ilgilenin!”
Emrinin anlamı gayet açıktı.
Sonra Mehmet’i yüz üstü çevirdi. Ceplerini kurcaladı, tuhaf olan üstünde anahtar olmamasıydı, telefonu ve cüzdanını ellerine eldiven takarak aldı ve telefondaki ilk numaraya telefon açtı, olayı kısaca özetleyerek ve naaşın hastane morguna götürüleceği haberini iletti. Yaşadığı garabet bir poşete koyduğu cüzdandaki Nüfus Kâğıdına bakmayıp ölenin kimliğinden habersiz kalmasıydı.
Savcının Mehmet ile ilgili şüphesi; ev sahibinin kızıyla sevgili olması ve elinde eldiven olduğuna göre kendi ile ilgili sakıncalı bir belgeyi almak istemesi olarak şekillenmişti. Yanıldığını kısa bir zaman içinde anlayacaktı. Ve merak ettiği konu cebinde anahtar olmadığına göre kapılar nasıl açılmış, ya da kapanması nasıl unutulmuş ve Mehmet’in bunu nasıl bilmiş olduğu ve ne ya da neler yapmak isteğinde olduğu idi.
Genç kız babasının (belki de yalan) kendinden sonra evden çıktığını söylemişti. Yaşlı adam kapıları kapatmayı unutmuş olabilir miydi? Çözümleyemediği bir bit yeniği vardı, ama ne idi?
Üstelik Mehmet’in telefonunda gelen-giden telefonlar listesinde Ahmet’in adı çok kez, Ayşe’nin adı da bir kez geçmişti, uzun bir süre önce. Ayşe inkâr etmemişti, Mehmet’i liseden tanıyordu, mezuniyetten sonra bir kere aramıştı, sebebini hatırlayamıyordu.
Ayşe’nin telefonunda Mehmet’in adı hiç yoktu, o halde Mehmet’in ölmesine neden olan Ayşe’nin evinde ne işi vardı.
Ancak Ayşe’nin telefonunda Ahmet’in adı birkaç kez, en çok da “Öğretmenim” kayıtlı bir numara dikkatini çekmişti savcının.
Sorduğunda, aldığı cevap “Şey!” şeklinde kısa bir cevap olmuş, öğretmene ettği telefonda da çok ileri seviyede arkadaş olduklarını, hatta öğretmenin Ayşe ile evlenme arzusunu öğrenmişti. Bu demekti ki; Ayşe Mehmet ilişkisi yoktu. Çözümsüz bir bilmece…
Sorular beyninde cirit atıyordu, en gıcık olanı da; eğer kapı açık bırakılmadıysa, kapıyı kim açtı? Ayşe ve varlıklı bir ailenin çocuğu olup da amacının hırsızlık olmadığı kanaatini yaşadığı Mehmet dışında bir üçüncü kişi, var mıydı, olurdu da, ama kim, hem neden? Ayşe’nin bildiği bir şeyler olsa gerekti, sakladığı, saklandığı, artı bir sevgili, yahut da öğretmenden biraz geride kalmış, hatta geride olduğunu bilip hissetmeyen biri, meselâ Ahmet?
Mehmet için sorulanlar, Ahmet için de geçerliydi, bir sebep varsa, o sebep ne idi?
Ayşe ve Mehmet’in cep telefonlarıyla, evin mobil telefonu merkezde dinlenmek üzere kayıtta idi. Ayşe’ye kontörlü bir telefondan şifreli intibaı veren bir ses ulaşmıştı;
“Burcu! Baban çıkar diye, çekindim önceden ses vermedim. Ne dersin yarın öğleden sonra saat; 3 de buluşalım mı? Bende ki emanetini veririm. Burcu? Burcu?”
“Herhalde yanlış numara, ben Burcu değilim efendim!”
“Yanlış numara mı? Siz Burcu değil misiniz yoksa?”
“Burcu değilim, benim ismimin de önemi yok, kardeşim, siz hangi numarayı aramıştınız?”
“Madem siz Burcu değilsiniz, o halde aradığım numaranın da önemi yok!”
Savcının dikkatinden kaçmayan “Burcu olarak aranan numaranın, doğrudan doğruya Hulusi Beyin ev telefonu olmasıydı? Ancak açık kapı yoktu, saat; 15 de buluşulacak adres önemliydi, Ayşe’yi takip ettirse miydi?
YAZANIN NOTLARI:
(*) Savcıların Görevleri; Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre belirlenir. Kişilerin hukuk karşısında eşitliği ve haksızlığın önlenmesi, iddianame oluşturma görevi bulunmaktadır. Kanunlara aykırı olarak gerçekleşen suçların araştırılıp değerlendirerek ihbar ve şikayetleri çeşitli kaynaklardan araştırmaktadır. Suça dair bilgi, ihbar ve konuları ayrıntılı olarak soruşturmaktadır. Savcı, hukuk temelinde suç oluştuğu ve haberi aldığı andan itibaren devlet adına soruşturma yapmaktadır. Araştırma ve soruşturmaları bizzat yerinde değerlendirerek tespit etmektedir. Öncelikle dava konusu hakkında kanıt toplamaktadır. İhbar, şikayet ve olay hakkında bilgi aldığı andan itibaren çalışmaya başlamaktadır. Kamu yararına mağdurları savunarak haklarını korumaktadır. İddianameyi hazırlayarak hukuka uygun değerlendirmektedir. Kasıtlı ya da taksirle adam öldürme durumuna karşı adli muayene yapmaktadır. Suç mahallinde suça dair delilleri eksiksiz değerlendirmektedir.