Orta yaşlarına gelmiş, en ehven(1) durumda o yaşları tüketmekte olan pilot, yurtdışı seferinden dönüşünde fark etmişti o üç çocuğu ve anneleri olduğuna dair şüpheleri olup da ona anneliği yakıştıramadığı, olsa olsa bakıcıları veya ablaları diyeceği o genç kadını.

Evine gitmiş, gereği için gerektiği kadar dinlenmiş, yeni seferi için yardımcı pilot ve ekip arkadaşlarının değiştiğini bilerek akşam seferi için tekrar havaalanına geldiğinde, yabancı menşeili(2) olduğuna inandığı genç kadını yorgun, uykusuz ve çocuklarıyla becelleşmeye(3) çalışır durumda görünce başlangıç cümlesi;

“Hello! Where are you from(4)?” şeklinde olmuştu, resmi elbisesi ile.

Başlangıç devam etmiş, pilot en küçük çocuğu zapt etmek için kucağına almış ve aynı kanepeye küçük çocuğun yerine oturmuştu.

Lâf lâfı açmış, söz söze karışmış ve genç kadının derdini öğrenmişti, hızlı cümlelerle, vaktinin ve lisanının yettiğince, yeterli olduğu kadar. Aslında lisanından şikâyeti yoktu, ama karşı tarafın Türkçeye kaçan şivesi nedeniyle zorlanmış, neredeyse “Türkçe konuşalım mı?” demek moduna yönelmişti Kaptan Pilot Gökhan.

Gökhan, pilotun kendisine en yakışan isim olsa gerekti, daha doğar doğmaz anne ve babasının bugünlerini doğduğu o günlerden hissedip koymuş olsalar gerekti ismini.

Genç kadın, özellikle dertliydi. Konuşmasının özeti Gökhan’ın anladığı kadarıyla şöyleydi;

“Hollandalıydı, daha önce karı-koca olmaksızın iki arkadaş olarak Türkiye’ye gelip, bir proje üzerinde beraberce çalışmışlar, sonra gönülleri birbirine düşmüş ve evlenmişlerdi. En büyük kız Türkiye’de doğmuştu, hatta adı Yasemin’di Nüfus Kâğıdında, örfe uygun olarak Hollanda’daki isminin Jasmin olmasında sakınca yoktu. Sonra kurala uygun olarak Defne, yani Daphne ve en sonra Kurt yani Coert katılmıştı aileye(5)

Ülkelerine döndükten bir süre sonrasında projenin müspet, menfi sonuçları için devletimiz onları tekrar Türkiye’mize davet etmişti. İlk seferlerinde pratisyen denilecek şekilde ayrı ayrı iki insan olarak gelen Angela ve Daniel, bu kez evli-barklı, üç çocuklu beş kişi ve konularında uzman olarak gelmişlerdi Türkiye’ye.

Gerçi tatil devresiydi, ama Türkiye şartlarına göre yaramazlıkta dorukta olan çocuklarını bir yerlere bırakmaları, birilerine emanet etmeleri asla mümkün değildi.

İlk günler yoğun geçmiş, çocuklar gerçek anlamda bir anaokulunda Türkçe öğrenme garabetiyle de olsa bakım konusunda aç ve açıkta kalmamışlardı. Aslında hiçbir şey göründüğü gibi değildi(6), fark ettiği kadar.

Kimin? Tabii ki Angela’nın. Yani melek gibi üç çocuk annesi olan bir bakıma adının gereği gibi olan meleğin…

Kocasının üç çocuk doğurduktan sonra, kendisini beğenmediğinin, hoşlanmadığının, istek ve istediklerinde başarılı olamayışının, istediklerinde istediklerini bulamadığının farkındaydı Angela. Ancak kocasının o kadar cesur olup da garsoniyer(1) edineceği ve ülkesindeki sevgilisini getirterek orada metres olarak aşk(!) yaşayacağı aklının ucundan bile geçmemişti, aklından geçmesi mümkün olmayacak çok şey gibi.

Öğrendiğinde, ülke fark etmeksizin, buna tahammül edemeyeceği için oldukçanın ötesinde kızılca bir kıyamet kopmuştu(3), genç kadınla, kocası arasında. Angela’nın, yani meleğin % 100 haklı olduğunu kimse inkâr edemezdi!

Ancak erkek dünyanın her yerinde erkekti. Bu nedenle de; “Paranın da pulun da canı cehenneme!” diyerek metresini alıp ülkesine dönmüştü Daniel, karısını çocuklarıyla baş başa bırakarak.

İşlerine içtenlikle bağlı olan ve kocasının kaçışından sonra da işlerine bağlı kalmak zorunda olduğunu hisseden Angela, önce başarmak, sonra kazanmak için var gücüyle çalışmış ve havaalanına gidip de bilet almaya yöneldiğinde yanlışlıklarla orada karşılaşarak bedbinleşmişti.

Kendi pasaportu vardı, ancak çocukların pasaportları yoktu. Yasemin Türk vatandaşı olduğu için Türkiye hanesinde sorun yoktu, ama diğerlerini tek başlarına bir yerlere bırakamazdı ki Angelina.

Söylemekte beis yok, hınzır kocası, çocukların pasaportlarını da yanında götürmüştü, bilemeksizin, düşünmeksizin değil, kasıtla, sırf eşine eziyet çektirmek için. Yoksa metresi ile cicim aylarını, balayını geçiriyor olsa da çocuklarının pasaportları hiç mi ilişmemişti ki gözlerine?

Hiç mi akıl etmemişti sıfatlarını saya saya bitiremeyeceği, ahmak, karaktersiz, şerefsiz, hain, kanı beş para etmez(2), nankör adam, yıllarca aynı yastığa baş koyan, karılık yapan, çocuklarının annesi olan saygısını yitirmiş olarak(3) yüzüstü bıraktığı(3) eski eşinin, görevi bitince çocuklarını geri götüreceğini?

Üstelik çocuklarının tüm sorumluluklarını annenin omuzları üzerine yüklediğini bile bile…

“Bana adres, telefon numarası, bilmem gereken, bileceğim ne varsa yaz, söyle. Biraz sonra Hollanda’ya Amsterdam Schiphol Havaalanına doğru uçacağım. Eğer eski eşiniz çocuklarının pasaportlarını buraya göndermemişse, her nerede olursa olsun birkaç saatliğine de olsa havaalanından ayrılıp bulunduğu yere gidip ufak bir hal-hatır sorma(3)(!) sonrası pasaportları alıp size getirebileceğimi sanıyorum. Lütfen benden haber bekleyin…”

Bir süre durakladı Gökhan, düşünürcesine ve devam etti;

“Özür dileyerek bir isteğim, ya da bir teklifim olacak size. Buralarda perişan olmayın. Ben yokum, evim boş, gidin orada istediğiniz gibi, istediğiniz kadar istirahat edin. Duşunuzu alın, yatın, uyuyun, buzdolabım eksikli değildir, sanırım istediğiniz her şeyi bulabileceksiniz.”

Genç kadın; Gökhan sözlerini tamamlayamadan Türkçe “Şey!” diyerek, düşünceli, ama şüphelenmeyi aklına getirmeksizin Gökhan’ın yüzüne, gözlerine baktı. Bir bakış bin söze bedeldi(7). Anlamıştı Gökhan. Görevlilerden muhtemelen nazı geçen(3) birini çağırdı yanına;

“Arabam park yerinde, arabamı biliyorsun. Galiba evimi de biliyorsun, şeklinde bir düşüncem var. Bilmiyorsan, torpido gözünde adresim ve evin bir anahtarı var, navigasyon(1) kullanarak evimi bulabilirsin. Onlar eve girmeden evvel evde eksik bir şeyler varsa, dolaba, kilere bak, tamamla…

Portmantonun ufak çekmecesinde bir miktar para var, sanırım alınması gerekecek bir kısım şeyleri halletmen için yeterli olur, olmadı dönünce helâlleşiriz(3)

Kombiyi yak, dışarı çık, anahtarı bayana ver, sanırım başka ne gerekiyorsa, elinden geldiğince yapar gibime gelir o genç anne…”

Galiba duraklaması gerekti, belki de tüm sözlerini İngilizceye çevirmek gibi. Türkiye’de uzun süre kaldığından, “Hello(4)!” dedikten sonra Türkçe konuştuğunu unutmuş olsa gerekti. Çat-pat(2), yarım yamalak(2) değil aksanında gecikme veya şaşırmalar olsa da Türkçesi iyiydi. Devam etti;

“Evin anahtarlarını vermeyi, ya da portmanto çekmecesindeki paraların yanındaki yedek anahtarları göstermeyi de unutma! Bu bayan uzun zamandır Türkiye’de kaldığı için bizim trafik keşmekeşinden(1) haberdardır sanıyorum…

Arabanın anahtarını da ona ver, sen bir taksi tut, işine geri dönerken. Yok, ‘Al, götür!’ derse, ben Türkiye’ye döndüğümde ararım seni, ne gerekiyorsa, gerekecekse hallederiz, biliyorsun…

Arabayı parka yerleştir, istirahatte olursan, anahtarı Güvenlik Kulübesine bırakıver. Peşinen teşekkür ederim.”

Makineli tüfek düzeninde konuşmasını kendisi bile ayıplar gibiydi, bir süre sustu;

“Hanımefendinin Türkçesi iyi, ama sen de istersen yeterli İngilizcenle onunla anlaşabilirsin. Ancak bizim Hüsam Efendi gibi lügatten Türkçe İngilizcesi ile “Your name what?(4)” demek yerine doğrusu olarak; What is your name(4)?” şeklinde olmasına biraz da olsa dikkat et, ya da Türkçe konuş, konuşman gerektiğinde…

Senin bu işlerle ilgili olarak harcayacağın bir-iki saatlik zaman için izin durumunu ben hallederim…”

Uçtu Gökhan Hollanda’ya, kabin arkadaşlarından çok yakın olan biriyle selâmlaşarak. O, Angela yani “Angel(4)“ değil, bir melek gibi olan Türk Melek’ti. Öyle ki…

Öyle işte anlatılamayacak gibi de değil de anlatılması, hem bilinmesi gereken ve dahi bilinen, hem tüm dünya tarafından, hadi abartılmış gibi olmasın, tüm havaalanı personelinin bildiği biri idi olayı yaşayan.

Melek ve Gökhan’ın Romeo-Jülyet(4) örneği renkli başlayan, tüm âleme örnek olan aşkları, siyah-beyaz(8) bir Türk filmi gibi kâbus(1) halinde bitivermiş, sonrasında istemeden de olsa, Melek’in teklif ve ısrarı ile ayrılmışlardı. Buna bir bakıma gerçek bir açıklıkla, Melek mecburiyetleri nedeniyle Gökhan’ı azat etmişti!” de denebilirdi.

Gökhan eşinin işini bırakmasını, evinin kadını olmasını, çocuklarına analık yapmasını istiyordu. Gelişmelere ve yaşamın, daha doğrusu hamileliğin ilerleyecek o bölümlerine ulaşacakları anlara kadar sabırlı olacak ve işini ondan sonra bırakacaktı Melek.

Ancak, aradan geçen 1,5-2 senelik beraberliklerinde hiçbir gelişme ve hareket olmamıştı. Doktora gittiklerinde Melek’in hareketsizliğinin korku dolu korkunç bir gerçek olan sebebini öğrendiklerinde dünyaları yıkılmıştı her ikisinin de.

Gökhan bir evin tek gerçeği idi ve Melek onun ve özellikle ailesinin bebek özlemini ve hatta ve hatta bir erkek torun özençlerini biliyordu. Onu çek sevmesine, yaşamını bile verecek olmasına rağmen yaşamının ileri hamleleri için serbest bırakması gereklilik hatta mecburiyetti, yüreğine taş basacak(3) olmasına rağmen.

Belki özendiği, beğendiği, doğurgan, belki de ailesinin önereceği biriyle yuvasını kurma şansı olabilirdi. Bu gerçekleşmenin nasıl olacağı Melek’i ilgilendirmiyordu (Galiba?)

Melek Gökhan’a ayak bağı olmamalıydı(3). Bu nedenle ayrılmak için Boşanma Anlaşması(9) yapmaksızın ve kendi kendine başvurmuştu mahkemeye. Gökhan’ın; “Sen benim, ilk, tek ve son aşkım, sevdiğimsin!” demesine, yalvarmalarına aldırmaksızın; “Mademki seviyorsun, o halde ispat et!” şeklinde duygu sömürüsü(2) yaparak, boşanmalarını gerçekleştirmişti.

Melek’in tek bir ayrıcalığı vardı gönlünde. Yasalar karşısında boşanmış olarak görünmek ve görülmekle beraber Tanrı huzurunda ayrılmayı asla aklından geçirmemiş ve bu nedenle kocasının soy ismini kullanmaya devam etmeyi yeğlemişti(3).

Gerekçesi; o isimle tanınmış ve o güne kadarki havacılıkta tüm işlemlerini o soyadı ile gerçekleştirmiş olmasıydı. Boş vakitlerini değerlendirmek ister gibi, mahkemelere, nüfus idarelerine başvurması gerekmemişti bu nedenle.

Oysa bunun, ilerilerde bir yanlışa sebep olacağı düşüncesinde ve farkında değildi, belki hatırından bile geçmemiş, geçirmemiş olsa gerekti.

Gökhan, her ne kadar bazı görevlerini yapmakta sıkıntılar yaşıyor olsa da iyi bir Müslümandı. Devlet indinde resmen boşanmış olsalar da, Melek gibi o da kendini Tanrı indinde karısından boşanmış gibi kabullenemiyordu. Karamsarlık yaşadıkları iki ayrı evde olmalarına rağmen, sık sık birbiriyle beraber oluyorlar, birbirini üleşiyorlardı.

Eğer o günkü gibi yolları çakışırsa mutlulukları daha bir değerli oluyordu ulaştıkları yerlerde, balayı yaşar gibisine.

Çünkü aşk varsa eskimez, bayatlamazdı ve Tanrı onların birliklerinin tescilinde, onları tarafsız olarak birbirinin olan karı-koca gibi görüyor olsa gerekti. Böylesine tesadüfler her ikisinin de mutluluklarıydı, aynı lokantalara gitmek, aynı otellerde sabahlamak, birbirinin gözlerinde ve bedenlerinde yaşamak tarifsiz mutluluklardı.

Ancak bu kez, Gökhan’ın omuzlarına Angelina’nın çocuklarının pasaportları için yüklediği bir zahmet eklentisi vardı ki, bu; Gökhan’ın Melek için ayıracağı zamanın kısıtlılığı demekti.

Gökhan, “Angelina” dediğinde, evli-barklı, çoluk-çocuklu bir kadın olmasına rağmen, onun için hissettiklerinin Melek için hissettiklerine benzemesini ihanet gibi yorumluyordu zihninde, sanki elinden hiçbir şey gelmiyormuş da mecburmuş gibisine.

İhanet, mihanet…

Öncelikle yapması gerekeni yapması, yerine getirmesinin gerekliliğini yaşadı Gökhan, Melek’e anlatıp ondan özür dileyerek.

Havaalanındaki taksilerden biriyle, Melek’le birlikte havaalanından yola çıktı Gökhan.  Düşüncesi; nemrut yüzüne(2) tahammül etmekte zorlanacağı, hiç de merak etmediği o adamı görmek zorunda olması idi. Sorun; sorun olmayacaktı eğer o adam evinde, adresindeyse. Yoksa işyerine gidip prestijini(1) sıfırlamak boynuna borç olacaktı.

Eğer o adam çocuklarının pasaportlarını pek inandırıcı olmasa da kaza ile almışsa ondan geri almak sorun olmayacaktı. Hatta haber almış, zorluk, çirkeflik(1) yaratmak istemeksizin Türkiye’ye göndermişse gene sorun yok demekti.

Ancak…

Konu düşündüğü gibiyse, sırf karısına eziyet etmek için yanlışlık yapmış ve bu niyetinde devam etmek amacındaysa, o zaman Melek engellemeye çalışsa bile tatlı bir sohbet(!) ve sonrasında sünnet(10), vacip(10) ötesinde farz(10) olacaktı kendisi için gerçekleştirmeyi düşündüğü eylemi; “Ya! Allah! Bismillah!” modunda, “Tanrı yaratmış demeksizin!”

Onu, yani Daniel denen, hak etmediği için “insan” demekte sıkıntı çektiği, hakkında olumsuzlukla ilgili her türlü sıfatı yakıştıracağı kişiyle ev adresinde görüşmelerinin kısmet olması mutlu etmişti Gökhan’ı da, Melek’i de.

Tanışma sonrası tavırları hiç de hoş değildi Daniel’in. “Küfrün bini bir para!” dense yeriydi; kendi lisanında, yetmezmiş gibi İngilizce ve Türkçe katkılı. Üstelik Melek’ten ve kapı kenarından kafasını uzatan, metresi olduğu düşünülecek yarı üryan(2) giyimli kadından utanmaksızın.

“Lâhavle(10)” çekti Gökhan, boşanmış oldukları halde, karı-koca görünümlü olarak. Aslında buna “Görünüm” demek yerine gerçekten boşanmış oldukları halde sevginin doruğunda evli olmaksızın karı-koca olarak beraberdiler, dilleri başka türlü dönmüyordu, farklı beraberlik ve birliktelikleri olsa da karşılarındakilerle kendi yaşadıkları için.

Melek “Ya sabır!” çekerek kafasını kapıdan uzatmasına rağmen gizlenmeye çalışan kadına dert ve isteklerini İngilizce olarak anlatmak gayretini yaşadı.

Daniel’in aşırı tepkisine karşın “O kadın” pasaportları getirdiğinde “O adam” hâlâ kusmaya, okumaya, küfretmeye devam ediyordu. O kadın tekrar herhangi bir şey için içeriye yöneldiğinde, Gökhan’da sabır taşı çatlamış(3), gardını almış(3), belki alışkanlığı gereği, kolundan çeken Melek’e;

“Kolumdan çekiştirip durma karıcığım! Bu edepsiz adama haddini bildirmek(3) için sopa atmadan ülkeme dönüp de ölecek olursam, gözlerim açık giderim(3) vallahi!” diyerek bir silkinişte karısının elinden kurtularak, okkalı bir Osmanlı Tokadını(2) sağ direkt yumruk olarak çenesine oturtturmuştu.

Kendine göre okkalı gibi görünse de hafifçe gibiydi(!), ancak bir karikatür izlemi yaşıyormuşçasına Daniel’in başında kuşlar uçuyordu. 

Daniel’in gözlerinin önce hayretle açılıp sonra şaşılaştığından başında kuşlar ya da yıldızlar uçuşurken sırtüstü kaykıldığından bahsetmek abes. O kadın ıhlama(3) sesini duyup kapıya tekrar geldiğinde elindeki çantayı Melek’e uzattıktan sonra höykürmeye(3) başlamıştı; “Daniel! Daniel!” şeklinde.

Gökhan için ilk cümlesini yalan olarak söylemek vacip olmuştu;

“Bir dokundum, yayvanlaştı, koflaştı(3). Şikâyetiniz olursa adım Gökhan. Biz bugün 18 uçağı ile Türkiye’den geldik ve bu akşam Hollanda saatiyle 18 uçağı ile ülkemize döneceğiz. Yani o vakte kadar Amsterdam’da olacağız. O bakımdan şikâyetiniz varsa şikâyetinizi 18 uçağı kalkıncaya kadar yetiştirmenizde yarar var, hatırlatayım!”

“O kadar zamandır beraberiz boksör olduğunu bilmiyordum. Nerde öğrendin?”

“Öğrendiğim falan yok, sadece iman kuvveti…”

“Yaramazlıklarındaki pehlivanlığın gibi…

Ay! Utandım vallahi, hem ayrıyız, hem beraberiz, durumumuza akıl-sır erdirilemez(3), bunun dünyada başka örneği var mıdır ki?”

“Valla bilmem, benim gibi sevip sayan, yokluğuna tahammüllü olamayan ayrılıkları sadece kâğıt üstünde tescilli bir karı-kocanın dünyada var olmadığına dair iddiaya girebilirim, ister takım elbisesine, ister yemeğe, istersen şeye…”

“Sapık sen de, aynı zamanda deli...”

“Sadece senin için ve daima hatta…”

“Sakın ola ‘Ömür boyu!’ deme, çocuğunu doğuracak gönlünün sultanını buluncaya kadar peki, sonrasında hatıralarım yetecek bana…”

“İnanıyor musun buna?”

“İnanmasam; sensizliğe, senden ayrı olup yaşamaya, seni unutmayı düşünmeye nasıl tahammüllü olurdum ki?”

“Özenip istemek başka, Allah’ın çizdiklerini yaşamak başka, sen kendi başına karar vererek beni azat ettin, ben kabullenmedim, kölen olmaya devam ediyorum, hem gönülden. Senden başka ne bir arzum, ne de bir özencim var. Keşke masallardaki gibi bebekleri leylekler getirmeye devam etseydi de ömrümü seninle tüketmeye devam etseydim…”

“Tekrarlamış gibi olacağım, ama içimden başına huni geçirmek geçiyor, durumumun tescili için ve gerçekten…”

“Sen o huniyi beni delirttiğin mahkeme salonunda Hâkime ‘Evet!’ dediğinde hüznüme aldırış etmeksizin takmıştın başıma, hatırlamıyor musun? Oysa ilk ‘Evet!’ dediğinde o huni mutluluktan dolayı başımın üzerindeydi. Netice itibariyle; dünlerde senin için deliydim, bugünlerde yine senin için deliyim. Boşluklarda görevim gereği cismen uçuyorum, bazen sınırsız deliliğimi, seninle paylaşarak uçarken Allah’ıma şükrederek yaşıyorum!”

“Arkadaş! Söylesene; sen pilot musun, edebiyatçı mı? Her geçen günde yeni bir yönün yer alıyor avuçlarımda…”

“O halde hemen kapat avuçlarını, uçmasınlar!”

“Sevgide sınırsızsın!”

“Ha, şunu bileydin! Elini ilk tuttuğum günkü gibi âşığım sana…”

“Bu kadar sevda gösterisi yeter, göz açıp gördüğüm, bildiğim, yaşadığım, azat etmem gereken insan. Haydi, yolunu bekleyen üç çocuklu kadını ve çocuklarını bekletmemek için saat gelsin hemen uçalım, zamanı eriterek, aslında programımızı öne almak gibi bir başarı şansımız olmasa da…”

Büyük bir tezahüratla karşılandılar evde, bekleniyor olmalarına rağmen. Daha doğrusu beklenen sadece Gökhan olsa gerekti,  özellikle Kurt…

Ve Angela Türkçe;

“Aaa! Resimlerdeki bayan sizsiniz!” dedi.

Yalandan kim ölmüştü ki, neden yalan söylemek mecburiyetini hissettiğini de bilmiyordu Melek. Üstelik Gökhan da anlayamamıştı, bildiği “Yalancının mumunun yatsıya kadar yandığı” idi ki, o kadar zaman bile geçmemişti;

“Ah! Ağabeyim! Beni bu kadar sevip resimlerimi sağa-sola asıp koyma demiştim sana…”

Şüpheli, inanmayan gözlerle kendisine bakan Angela, Türkçe olarak sorarcasına gözlerine bakıp; “Ağabey?” deyip sözlerini tasdiklemesini beklemişti. Sonra odalardan birine gidip birkaç çerçeve getirmiş, nişan ve düğün resimlerini göstererek tekrar ve Türkçe-İngilizce karışımı sorgulamak gereğini hissetmişti Angela;

“Ağabey or(4) koca? Which one is true(4)?”

Melek seven olduğu kadar zeki kadındı da, yalanının açığa çıkmasından hoşnut olmasa(3) da, önce parmaklarını gösterdi, alyansının olmadığını, Gökhan’ın kocası olmadığının ispatı gibi. Gökhan’ın parmağını gösteremezdi, çünkü o hâlâ kendisinin kocası olduğu inancı ile yüzüğünü çıkarmamıştı parmağından. Sonra Kurt’u aldı Gökhan’la arasına, savunmak, Gökhan’ı yanından uzaklaştırarak ve o da Türkçe-İngilizce karışımı cevapladı, Kurt’u işaretleyerek;

“Bebek yok, koca yok, hanım yok! Şimdi arkadaş, kardeş, ağabey! Understand(4)?”

Sözlerini Türkçe söylemesinin sadece annenin anlaması için söylemiş olabilir miydi? Belki! Oysa çocukların hepsi, özellikle Defne cin gibiydi(2), Türkçesi çat-patın çok çok ilerilerindeydi ve anlamamış olmaları düşünülemezdi.

Netice itibariyle pilot ve hostes olarak aynı uçakta görevliydiler son seferde. Angela için onlar hem ayrıydılar, hem de beraber, birbirinden kopmamış olarak. Bunda Gökhan’ın parmağındaki yüzüğün anlamını çözememiş olmasının da etkisi olsa gerekti.

Tümü, her şeyi arkalarına atarak çabuk anlaştılar. Gökhan çantasındaki NOTAM’a(11) baktı;

“Bakın! Yaklaşık iki hafta, yani 14 gün sonra ben gene 18 uçağı ile Hollanda’ya uçacağım. Eğer uygun görürseniz pasaportlarınızı Melek Hanıma verin, biletlerinizi alsın, çünkü bu konuda o bana göre daha becerikli ve…”

“Ama çok param kalmadı Gökhan Bey!”

“Önemsiz, hem sorun da değil! Sonra dönünce, ya da kazanınca ödersiniz. Şimdi biletlerinizi tenzilâtlı tarife, pilot-hostes yakını, aile indirimi gibi imkânlardan yararlanarak biz alalım ve sizi Hollanda’ya ben götüreyim. Belki şansı yaver giderse(3) Melek Hanım da katılır bize…

Affedersiniz, çocukların yanında babaları için konuşmam doğru olmayabilir, ama gerçekçi olmalıyım, Daniel’in sizlere zarar vermeyeceğinden emin olarak ülkeme geri dönmeyi isterim.”

“Gözüm arkada kalmasın(3)!” sözünün İngilizce nasıl dendiğini bilememesinin, ya da hatırlayamamasının şaşkınlığı içindeydi tam anlamıyla. “Not stay my eye, behind” gibi Türkçe İngilizcesini söylemek kendine yakışmazdı, belki bunun izahı iki arada, bir derede kalmak(3) şeklinde yorumlanabilirdi!

O küçücük, Gökhan ve Melek’in önceleri kendilerine, şimdi ise sadece Gökhan’a ve ara sıra ziyaretine gelen Melek’e yeten eve tümü sığışamazdı. Melek evine, Gökhan görevli olmadığı zamanlarda sözüm ona otele gidiyordu!

Çocuklar büyük şehirde ilk kez yaşadıkları, annelerinin bildiği etkinliklerle ve gezmekle geçiriyorlardı günlerini, Gökhan’ın kendi başına çekinmeksizin maddi desteği ile. Gökhan ve Melek görevlerinin olmadığı zamanlarda bazen ayrı ayrı, bazen hep beraber, herkesin geceleri kendi başlarına üleşmelerinin zorunluluğu nedeniyle ayrılacakları anlara kadar beraber oluyorlardı.

Çocukların genelde tercihleri AVM denilen alışveriş merkezlerinde hoydur hoydur koşmak(3), eğlenmek, vitrinlere, özellikle de çikolata, şeker vb. gibi yerlere bazen yutkunarak, bazen ağızlarını şapırdatarak tatlandırmaları ile geçiyordu.

Ancak öncelik daima karınlarını doyurmaktı, Angelina’nın kısa, kesin ve fakat sevgi dolu emriyle.

Çocukların gelecek tatlı vitrinlerine çabuk ulaşmak için fast foodlarla(4) nefislerini köreltmelerinin(3) önüne geçemiyordu Angelina. Oysa Gökhan, Melek ya da her ikisi birden yanlarında olduğunda Türkiye’nin tüm lezzetleri tatmak, doyumsuz gibiydi onlar için; İskender, döner, künefe, baklava, şiş kebap vb. akla ne gelirse yöresel yemeklerin şehirdeki uzantıları olan özel lokantalarda…

Melek ve Gökhan’ın uygun atmosferlerde kendilerinin de katıldıkları AVM gezilerinde aldıkları hediyeler çocukların ve annelerinin mutluluğu oluyordu. Hatta bu mutluluğu Melek ve Gökhan da üleşiyordu, memnuniyet ilerilerinde.

Ve maalesef sayılı günler çabuk tükeniyordu, ancak her üç tarafın da gözlerinden kaçmayan yakınlıklarla. Üstelik bu yakınlıklardan mutlu olan çocuklar ve taraflar yanında hüznü yaşayan, her ne kadar “Azat ettim!” dese de ıstırap çeken de vardı, gizlemeye, gizlenmeye çalıştığı.

Aslında egoistti Melek. Sığışılmayan evde gecelerin kör vakitlerine(2) kadar çocuklarla beraber olmaktan mutluydu, doymaya çalışıyordu muhtaç olduğu sevgi konusunda, ama çocukların uyku vakitleri geldiğinde evine çekilmek zorunda kalıyordu. Gökhan görevdeyse yalnızlığı abartılacak seviyede oluyor, değilse, ancak onun sarılmasıyla ve öpüşleriyle teselli bulmaya çalışıyordu.

Gökhan’ın herhangi bir, özellikle kendi yerine geçecek birisinin gelmesi gibi nedenle, kendini terk edebilecek oluşu, “Sana doyum olmaz!” şeklinde bir düşünce olarak incitiyordu Melek’i. Bu ıstırabı tarifinin, böyle bir gelişime fiziksel olarak tahammülünün olamayacağını düşünüyordu, evindeki her yalnız kalışında. Ancak…

Ayrılmış da olsalar kendi evi Gökhan’la birbirini üleştikleri ev idi, tükenmeyen, tükenmeyeceğini sandığı sevgileriyle. Bu sevgiyi de kendi adına şöyle yorumluyordu Melek; bedensel, körü körüne(2), gel geç(2) bir sevgi değildi yaşadıkları, karşılıklıydı, çıkarsızdı sadece azıcık bencilliği vardı sevgisinde, üleşememek gibi, ancak bilmesinin de şart olduğunun farkındaydı.

Ve yaşarsa gücüne gidecek(3), hazmedemeyeceği şey ayrılmak, hatta terkedilmek değil, unutulmak olacaktı(12).

Bu nedenledir ki, Gökhan’ın bilmesinin, hatta öğrenmesinin bile imkânsız olacağı ancak onun lehine olacak bir girişimde bulundu Melek, Angela ile danışıklı denilecek şekilde, şifreli.

Gökhan, Angela’nın bir yorgunluk anında (belki), çocuklar kendi yatağında güzellik uykularını(2) üleşirken mecburen kanepede uyur-uyanık arası gözlerini dinlendirirken(3) içinden gelerek, isteyerek başucuna kadar geldi, Melek’in hissettirdiği vücut diliyle(2)

Angela, uyur-uyanık arası gözlerini dinlendiriyor ya da uyuyor, uyukluyor, belki de uyur gibi görünüyordu. Gökhan’ın sevgiyle dolu olarak yanağını okşayışında, Angela minnettarlık ötesi bir gülümseme modundaydı sanki. Fark etti ama.

O teması boş çevirmek istemedi Angela, kutsadı(3), elini tuttu Gökhan’ın ve elini öptü. Gökhan’ın da onun elini dudaklarına götürmesi İkinci Baharın(13) yaşanmak üzere oluşunun müjdesi gibiydi sanki birbirinde ve bunları kenardan köşeden izleyen Melek için de bu kendi yokluğunun ispatı, ya da tesciliydi.

İkinci Bahar? Belki de gerçekten gerçek aşk, kendinin yaşamadığı, karşısındakine de (belki) yaşatamadığı, ancak mümkün değil gibi düşündüğü bir aşktı Melek’in. İnsan yaşamında bir kez ve gerçekten severdi ve bu aşktı.

Çocuk doğurmak, ya da çocuk sahibi olmak için de olsa ikinci; birincinin ancak artığı olabilirdi ki, bu kendince ikinciye karşı haksızlık demekti. Karşısındaki ikinci de olsa, birincinin, yani kendinin haklarına aynen sahip olmalıydı ve bu ikincinin doğal hakkıydı.

O halde tüm birincilik haklarını ikinciye devretmeli, devredebilmek konusunda cesur ve yürekli olmalıydı Melek.

O halde Gökhan Angela’ya verecekse, vermek istiyor, ya da veriyor, verebiliyorsa şimdiden tümünü vermeliydi sevgisinin, hem esirgemeksizin, hem asla arkasına bakıp düşünmeksizin. Bu durumda; “Yenisi nedeniyle, eskisinin hükmünün kalmadığı” düpedüz belirlenmiş ve biliniyor olacaktı.

Çocukların “iyi” bir babaya, Gökhan’ın ona çocuk verecek, doğurganlığı ispat edilmiş bir eşe, hiç olmazsa çocukları olan bir kadına, o kadının da kendisini tüm dertlerinden azat edecek, geleceğini sahiplenecek bir sevgiliye, bir erkeğe ihtiyacı vardı. Belki de koca olması en son düşünülebilecek bir gerçekti.

Melek’in Gökhan için düşündüklerini, kendi adına düşünüp yorumlamak zor geliyordu kendine. Netice itibariyle, yeni, onun karısı olacak sevdiği onun çocuğunu doğurmasa bile hazırda üç çocuğu olacaktı, tüm sevgisini verip doyacağı.

Karşısındaki ilk, tek ve son göz ağrısı(14), vazgeçemeyeceği bir insan olmasına rağmen sevgi artı aşk fedakârlık isterdi ve Melek, Gökhan lehine bunu gerçekleştirmek arzusundaydı ve gerçekleştirecekti. Çünkü öncesinde de söylendiği gibi Gökhan bir evin bir tanesi, geleceği, gerçeği, veliahdı, her bir şeysi idi ve onun için kendisini feda etmesi sevgisinin gerçeği idi. Bunu şekillendirmeliydi, kendini fark edilmeksizin gerçekleştirmesi gerekenler için hazırlamalıydı.

“Rabb’im esirgesin!” dualarındaydı, kendisinin onu kendinden eksik etmesi, asla aklından, aklının ucundan bile geçirmediği, geçirmeyeceği bir dünya idi.

Melek, karşılıklı bakışların, dudakların karşılıklı titremesinin, kalplerin ta uzaklardan çarpan seslerinin duyulduğunu ve bunların anlamını çok iyi biliyordu, zamanında kendinin yaşadığı.

Evet, yasa karşısında ve onun lehine azat etmişti kendini, ama gönlünden de azat edememesinin sorgulamasında başarılı değildi. Ama şimdi mecburdu. Kendisini zorlamalıydı. Gökhan ismini veremeyecek olsa da üç çocuklu baba olacaktı, istediği gibi.

Kim bilir belki karar verir, gayret ederler, kendi çocukları da olurdu, bu konuda eski de olsa kocasından asla şüphesi yoktu Melek’in, karşısının ispatı ise çocuklarla belgeliydi, o halde yeter ki…

“Neyse…

İlerilerini düşünmek hem yanlış, hem ayıp, hem de kutsallaşacak bir beraberliğin yanlışlığını yaşamak olacaktı. O halde zaman Gökhan’ın lehine işlemeliydi. Sevginin fedakârlık gerektirdiği kim bilir kaçıncı kez geçiyordu, aklından. Hem nasıl, niçin, ne kadar ve ne zamana kadar ama?

Öğrenecek, bilecekti, yeterli zamanının olduğuna inanıyordu, şüphe etmeksizin, emin olarak, kendince.

Gökhan göreve gidecek oluşu nedeniyle, Melek’i evine bırakmış, ancak vedalaşmaları kuru kuruya olmamıştı, hep eskisi gibi, candan, içten, kucaklayarak, öperek Tanrının bildiği gibi.

Melek kendisini ölüme gönderilen bir idam mahkûmu gibi saatlerce öpmüş kucaklamıştı Gökhan’ı, onu cevaplamak istercesine. Ancak görev öncesi kendisini isteyip istemediğini bilmemesine rağmen bedeninde istememişti onu. Galiba böylesi zamanlı da, zamansız da olsa ayrılıklar(15) böyle sonuçlanması gibi bir düşünceyi yaşıyor gibiydi.

Gökhan deneyimli bir pilottu ve sırf yaşamının ilerisi olan Angelina için çalıştığı şirketten ayrılmış ve Hollanda’da Hava Yollarından birine transfer olmuş, bu havayolu da tercihan ve kaparcasına sahiplenmişti onu.

Dünya dönüyordu, Melek istese de, istemese de ve bu dönüşe engel olamayacağının bilincindeydi. Kendisinin etten, kemikten ibaret dünyayı boşu boşuna harcayıp, kirleten gereksiz bir varlık gibi hissediyordu. Hatta belki; “Mademki benim kadın olarak insan gibi yaşamımı uygun görmedin, neden gönderdin ki yaşama, neden çocuk denen dünyanın en kutsal varlığını edinemeyecektim, neden sevda denen tohumu yerleştirdin içime, içtenlikle seven bir insanı sevdalı olarak kattın dünyama?” diyerek sitem ediyordu Melek!

Bir gün ortadan kayboldu Melek. Evinin kapısını açmakta başarılı olamayanlar, kapıyı kırdıklarında, Melek yoktu, sadece mutfak masasının üzerinde tek kelimelik bir veda mektubu ile karşılaştılar içeri girenler;

“Üleşemiyorum!”

Ne kimse nereye gittiğini, ne kimse ne yaptığını, ne niçin, nereye ve de nasıl kaybolduğunu kimse bilmedi, bilemedi. Kendisinden arta kalan her şeyi anlatan tek kelimelik; “Üleşemiyorum!” notundan başka hiçbir done(1) yoktu ortada, ortalıklarda.

Öyle ki, kocasının yeni karısından bir bebeğinin olacağını bile bilmiyor olsa gerekti…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Üleşememek; Bölüşememek, paylaşamamak.

(1)

Kâbus; Karabasan. Sıkıntılı, korkunç olayları ve bu yüzden gerilim ve bunalımları kapsayan düş. Bir kimsenin içinde bulunduğu karmaşık, sıkıntılı ruh durumu.

Done; Veri. Bir araştırmanın, bir tartışmanın, bir muhakemenin temeli olan ana öge. Bir sanat eserine veya edebi esere temel olan ana fikir. Bir problemde bilinenden bilinmeyeni bulmaya yarayan şey. Deneysel ölçümler, sayımlar sonucu elde edilen sayı kümeleri. Bilimsel sonuçlara ulaşmak için gerekli olan her şey.

Prestij; Saygınlık, itibar.

Çirkeflik; İğrenç, bulaşkan, haddini bilmez bir şekilde saldırı.

Keşmekeş; Karışık olma durumu, karışıklık, kargaşa.

Navigasyon; Yeni teknolojilerle yol, iz bilmeyenlere yol gösteren bir sistem olup, yazacağınız adrese en güzel ve kestirme olarak ulaştıran düzendir.

Garsoniyer; Kimi evli erkeklerin, eş ve çocuklarıyla birlikte oturdukları kendi evlerinden ayrı olarak, evlilik dışı ilişkiler için tuttukları ev.

Ehven; Daha az kötü, yeğ, değersiz, zararsız, ucuz.

 (2)

Cin Gibi;  Çok akıllı ve becerikli, çok zeki, anlayışlı.

Güzellik Uykusu (Kestirmesi); Genellikle asıl anlamı dışında günün herhangi bir saatinde uyuklamak, ya da uyumak anlamında mecazi olarak söylenmektedir.

Gecenin Kör Vakti; Tüm zifiriliği ile insanın boğulduğu, acı çektiği, umarsızlıklar içinde olduğunun ifadesi. Fiziksel olarak sabahın ilk saatlerine ulaşma gibi görünse de karamsarlığın uç noktada devam ettiğinin ifadesi.

Körü Körüne; Düşünüp taşınamadan, doğruyu bilmeden.

Gelgeç Sevgi; Sürekli olmayan, gelip geçici sevgi. 

Okkalı Osmanlı Tokadı; Çok fazla, söz olarak ağır. Çok sert tokat. Elin ve kolun omuzdan hızlı ve açısız biçimde hedeflenen noktaya sert bir şekilde teması (şamarı, tokadı) ile gerçekleşen olay.

Yarı Üryan; Yarı çıplak.

Nemrut Yüz; Gülmeyi gülümsemeyi bilmeyen, acımasız, can yakıcı, sert tutumlu gösterişi olan yüz.

Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar.  Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.

Çat Pat; Yarım yamalık, şöyle böyle, çok az, biraz, kırık dökük. Uygunsuz zamanlarda. Zamanlı zamansız.

Vücut Dili (Beden Dili); Tavır, davranış ve hareketlerle isteneni belli etme, anlatma, gösterme ya da umursamama.

Yarım Yamalak; Yalapşap. Yalap şalap. Baştan savma, üstünkörü.

Kanı Beş Para Etmez; Karaktersiz, şerefsiz, değersiz, değeri olmayan, işe yaramaz.

Yabancı Menşeili (Menşe olarak da söylenir); Yabancı kökeni olan, yabancı kökenli.

(3) Akıl Sır Erdirmemek (Erdirememek); Herhangi bir işin nasıl olduğunu, asıl sebebini anlayamamak.

Ayak Bağı Olmamak; Bir yere gidilmesine veya bir işin yapılmasına engel olmamak.

Becelleşmek; Aslı “Cebelleşmek” şeklindedir, uğraşmak, çekişmek, tartışmak, münakaşa etmek

Gardını Almak; Savunma durumuna geçmek. Müdafaa pozisyonu almak.

Gözleri Açık Gitmek; Gözleri görürken isteklerine ulaşamamak, bir başarıyı görememek, bir isteği, arzuyu gerçekleştirememek şeklinde oluşan eylem için söylenen söz dizisi.

Gözlerini Dinlendirmek; Bir bakıma yalandan uyumak, yalandan uyur görünümde olmak.

Gözü Arkada Kalmamak; Kendisi ayrıldıktan sonra, bıraktığı işin ya da kimsenin ne durumda olacağının, olduğunun merakı içinde kalmamak.

Gücüne Gitmek; Gönlü kırılmak, onuruna dokunmak.

Haddini Bildirmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini karşısındakine bildirmek, ölçüsünü bilmesinin gerektiğini bildirmek.

Hal Hatır Sormak; Bir kimseye sağlığı, ekonomik, çoluk çocuklarının vb. durumuyla ilgili bilgi almak için sorulan nezaket sorusu. Ayrıca bir kısım küfür ya da eylemlerle karşısından bir şey/leri elde etmek.

Helâlleşmek; Alışverişte ya da uzun sürecek bir ayrılış sırasında kişilerin birbirlerine haklarını helâl etmeleri.

Hoşnut Olmamak; Memnun olmamak, yakınmak, şikâyetçi olmak. Bir kimseden, ya da durumdan memnun bulunmamak.

Hoydur-Hoydur (Haydır-Huydur, Aydır-Kaydır) Gezmek; Başıboş gezmek.

Höykürmek (Heykirmek, Hökünmek); Yüksek sesle ağlamak, heyecanlı ve kızgın bir şekilde bağırarak konuşmak, korkudan bağırmak, haykırmak.

Ihlamak; Hastalık, ya da yorgunluk nedeniyle “Ih! Ih!” şeklinde ses çıkarmak.

İki Arada, Bir Derede Kalmak; Sıkışık, çok zor şartlar altında kalmak.

Kızılca Kıyamet Kopmak; Gürültülü karışıklık, gürültü, patırtı olması, bağırma, çağırma, ağlama, sızlama.

Koflaşmak; Gücünü, zindeliğini yitirmek. İç boşalmak, kof durumuna gelmek.

Kutsamak; Kutsallaştırmak. Kutluluk dilemek, takdis etmek. Kutlu ve aziz kılmak.

Nazı Geçmek; Dileğini kabul ettirecek kadar hatırı sayılmak.

Nefsi Köreltmek (Körletmek); Nefsin isteklerinden herhangi birini üstünkörü gidermek. Bir şeyin zayıflamasına, şiddetinin yoğunluğunun azalmasına sebep olmak.

Sabır Taşı Çatlamak; Çok sabırlı kimsenin bile tahammül sınırlarının sonuna, “Yeter!” diyesinin gelmesi.

Saygısını Yitirmek; Kibirli olmak, alçak gönüllükten haberi olmamak, kendini beğenmek, karşısındakini önemsiz görmek.

Şansı Yaver Gitmek; Talihli olmak, bahtı açık olmak.

Yeğ Tutmak (Yeğlemek); Bir şeyi diğerlerinden daha üstün, daha iyi, daha uygun görüp ona yönelmek, tercih etmek.

Yüreğine Taş Basmak (Bağrına Taş Basmak); Uğradığı bir zarara, felâkete sesini çıkarmadan katlanmak.

Yüzüstü Bırakmak; Birini tek başına, yapayalnız, kötü ve zor durumda bırakmak. Bir işi bitirmeden olduğu gibi bırakmak, bitirmemek.

(4) Yaşadığım ve anlatılan bu ve benzeri bunun gibi sözler lügat İngilizcesi dediğim şekilde gerçekten yaşanmıştır.

Angel (İngilizce); Melek olmakla birlikte, Angle şeklinde yazılıp aşağı-yukarı aynı aksanla telâffuz edilirse açı, köşe, dirsek, görüş açısı, tarz ve olta anlamlarına gelmektedir.

Angelina; Aslı Moğolca “Haberci” anlamına gelen ancak melek anlamında isim.

Fast Food; Hazır yemek. Hamburger türü, ayaküstü yenilen yiyecek.

Hello! Where are you from? (İngilizce); Merhaba! Memleket nere, nerelisin, neredensin?

I run each team! (Ayran İçtim!) Why they use why! (Vay deyyus vay!) şeklinde saçmalanmış yakıştırmaları da saymazsam olmaz.

I’m coming from the circle (Geometrideki “Daireden” geliyorum)

Morning, morning where are you coming from? (Sabah, sabah nereden böyle?)

Not stay my eyes behind (Gözlerim arkada kalmasın, Türkçe İngilizcesi)

Or (Veya) 

To be or not to be, that is the question (Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele). Romeo-Jülyet (Romeo ile Jülyet veya Romeo ve Jülyet); Orijinal adı; “The Most Excellent and lemanable Tragedy of Romeo and Julyet” isimli William SHAKESPEARE’ye ait tiyatro eseridir. Sinemaya da uyarlanmıştır. 

Understand? (Anladın mı?) (İngilizce)

Which one is true? (Hangisi doğru?)

Your name what? (İsmin ne?) (What is your name? yerine)

(5) Yurt Dışında Doğan Türk Çocuklarına Genelde Konulan İsimler; Herhangi bir nedenle yurt dışındayken çocukları olan Türk aileler (ya da yabancılarla evli olan bay veya bayanlar) genelde çocuklarına Türkçede de kolayca söylenebilen, öyküde olduğu gibi Defne (Daphne), Can (John ) gibi isimleri koymaktadırlar. Bu konudaki diğer isimler; aklıma geldiği kadarıyla Yasemin (Jasmine), İbrahim (Abraham), Suzan (Susan[ne]), Kâmuran (Cameron), Davut (David), Dilan (Dylan), Bünyamin (Benjamin), Ayla (Aila) olabilir.

(6) Hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Bugün hayat veren su, yarın sizi boğabilir! MEVLÂNÂ

Hiçbir şey göründüğü gibi değildir; Bu konuda İnternette de görüleceği üzere birkaç öykü vardır. “Bir köyde yaşlı bilge bir adam; öküzünü yitirip ata kavuşan, oğlunun ayağı kırıldığı için kendisine yardım edemediği için yakınan, kırık ayaklı olduğu için askere alınmayan oğlu için bilge adamla her sohbete gittiğinde, kötü-iyi olmasına aldırmaksızın; aynı sözü söylemiş yaşlı bilge adam. Bazı yerlerde; “Olabilir de, olmayabilir de!” şeklinde yazılmıştır.

(7) Gerek yoktur her sözü lâf ile beyana. Bir bakış bin söz eder bakıştan anlayana. MEVLÂNÂ

Bir bakışın kudreti bin lisanda yoktur. Bir bakış bazen şifa, bazen zehirli bir oktur… Bir bakış âşığa neler neler anlatır… Bir bakış bir âşığı saatlerce ağlatır… Victor Marie HUGO

Bazen küçük bir bakış insana dünyaları verir, bazen o küçük bakış, insanı cehennemin derinliklerine yollar. Jean Jack ROUSSEAU

(8) Bizimkisi bir aşk hikâyesi, Siyah beyaz film gibi biraz… Kayahan ACAR

(9) Boşanma Sözleşmesi (Boşanma Protokolü); Boşanma konuları olan velâyet, mal paylaşımı, nafaka ve tazminat gibi konuların yer aldığı, ayrılmak üzere başvuran eşler arasında tüm konularda uzlaşma olduğunu belirten Medeni Kanunda belirtilmiş anlaşma boşanma şartlarının sağlandığına dair bir sözleşmedir.

(10) Sünnet, Vacip, Farz; Sünnet; Kur’an’da emredilmemiş olmakla beraber, peygamberimizin yaptığı, söylediği, Müslümanların yapıp yapmamakta serbest olduğu, ancak mazeret olmaksızın terkedilemeyen şeyler. Vacip; İslamiyet’te farz kadar kesin olmamakla birlikte kuvvetli bir kanıt ve delillerle yapılması gereken hükümler. Farz; Tanrı emri olarak mutlaka yapılması gereken şeyler.

Lâhavle Çekmek; Sözün tamamı, “Lâhavle ve lâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azim”  şeklinde olup anlamı; “Güç ve kuvvet sadece yüce ve büyük Allah’ın yardımıyla elde edilir.” (Bu sözün hayret, şaşkınlık anlamında ve anında söylenmesi yanlıştır).

(11) NOTAM; Havacıları uçuş ve yer emniyetini etkileyecek bazı önemli durumlardan haberdar etmek için yayınlanan bildiri.

(12) Âşıklar terkedilince değil, unutulunca ölürler.  Sözün aslı; “Kahramanlar vurulup ölünce değil, unutulunca ölürler!” şeklindedir (Uğur DÜNDAR’dan alıntılanmıştır).

(13) İkinci Bahar; İnsanların yaşlılıklarında yeniden yaşama bağlanma, yaşamdan zevk alma dönemi (Bir Özdemir ERDOĞAN Şarkısı).

(14) İlk Göz Ağrısı; Herhangi bir şeyin ilk olması anlamını taşır. Kişinin ilk arabası ilk göz ağrısı olabilir. Ancak genel anlamda, ilk gönül yakınlığı duyulan, ilk yapılan ve ilk elde edilen şey, ilk yan yana gelinen, ilk doğan çocuk,  ilk sevgili ya da ilk olan ne ise o demek olup, bu sözlerle yapılmış film, tiyatro eseri, dizi, şarkı, şiir ve sözler çok miktardadır. 

 (15) Ayrılık zamansız gelir! Barış AKARSU Şarkısı.