Bazen devletin işlerine akıl-sır erdirilemiyordu. Örneğin o kadar toplanmış, hatta konunun uzmanlarının da içinde olduğu tarif etmekte zorluk çektiğim grup(!) bir yasa çıkartıyor, arkasından kafası çalışan biri, örneğin bir vatandaş itiraz ediyor, “Falanca yasaya aykırı” diyor, ya da ensesi kalınlardan(1), kodamanlardan(2) birinin zülfüyârına dokunuyor(3), tak-şak kavramı(4) kargaşasında; mülga(2)!

Bunun için buzların çözülmesine(5) de, artistine de gerek olmadığını bilenlerdenim.

Bazen engin projelerle yola çıkılıyor, zemin etüdü yapılmamış, İstikşafı Raporu(6), Ekipriz(6), Fizibilite(6) ve ÇED(6) Raporları hazırlanmamış, projesinde aksaklıklar olduğu bir mühendis gözüyle daha ilk bakışta anlaşılması gereken projelerle yola çıkılıyordu.

Örneğin, site vb. yapılarda merdivenler, tuvaletler, pencere vb. ya da geçilecek güzergâhtaki tünel, menfez, arkedük(2), viyadüklerin(2) tam maliyetleri hesap edilmiyor. Dereleri, çayları bir kenara bırakalım nehirler, petrol boru hatları, askeri sığınaklar, meskûn mahaller, toprak yapısı dikkate alınmaksızın yahut da unutularak hazırlanan projeler gerçekleştirilmeye çalışıyor âlâyı vâlâ(1) ile yapılan gösterişli törenlerle…

Örnek mi, örnekler mi? İşaret etmeye gerek var mı? Şöyle bir bakınca etrafınıza, birini değil, onlarcasını, abartıyor gibi görünsem de yüzlercesini görebilirsiniz, işaret etmeme gerek kalmaksızın. Sonrasında münakasa(2) tenzilâtı mı? Yandı gülüm keten helva…

Milletin bilmem neresine koyarak ek bedeller, artırımlar, hele ki bir de örtülü ödenek(7) denilen, kur garantili koruma ve ödemeler, avantalı, avantajlı krediler varsa…

Tüm bu yaşanan ve yaşanmakta olan acayip gerçekleri bir kenara koymak istiyorum, mümkünü işaret etmeye gerek kalmaksızın.

Benim söyleyeceğim, dünyanın bu en acayip devletinin bir ilinde ta ezelden gelen, hâlâ düzeltilmemiş, düzeltilememiş, ya da düzeltilmesi için gayret edilmemiş bugün ufacık iki farkla değişmiş iki farklı olayına parmak basmak gibi…

Birinci, şöyle diyeyim…

Vallahi, billâhi, tallahi(8) gerçektir.

Bir karayolu, demiryolu ve ırmağın geçtiği bir yerde, birincisi ırmağın akan yönüne göre yolların, ırmağın sağ tarafında “A” yerleşim bölgesi, ikisi ırmağın sol tarafında hemen “A” bölgesine yakın “B” bölgesi, bir diğeri de “B” bölgesinden uzak bir sırtla, ya da ufacık bir dere ve sokakla ayrılmış “C” bölgesi.

Şimdi denilecek ki; “Ne acayiplik var bunda yani?” Var bunda bir acayiplik yani!

“A” Merkez ile bağlı bir köy,

“B” Merkez ile bağlı bir mahalle ve

“C” Dört-beş kilometre ötedeki ırmağın akış yönüne aykırı nahiyeye bağlı bir mahalle.

Ben “B” dediğim yerde oturuyorum, yerlisiyim. “A” ve “C” bölgelerinde hatta nahiyeye hemen iki kilometre kadar yakındaki nahiyeye usulen bağlı köyde de akrabalarım, tanıdıklarım, dost ve arkadaşlarım var.

Üniversiteyi alâkasız bir bölümde bitirmiş olmama rağmen, ana-baba hiyerarşisi(2), sıla ve toprağımın özlemi, üç-beş evlek(2), kendimize yetecek kadar, doğal sebze sahibi olduğumuz toprağımızla, neredeyse kuluçkaya yatmış gurk bir tavuk gibi, neredeyse hareket etmeden üstesinden geldiğim bir işim vardı.

Az kaldı unutuyordum; iki acayiplik olarak bilgi verecektim sözüm ona, bu nedenle kendimi anlatmayı erteliyorum.

Şaşkınlığın ötesinde acayiplik şöyle, belki tarifte benim “B” bölgem için gerçekten zorluk çekeceğimi hissediyorum.

İkametgâhlardan çıkış yönüne göre, galiba kuzeybatıya doğru, şehirlerarası bir anayol vardı. İnin cinin top oynadığı(3) o meskûn mahallin sağ tarafının, daha da kuzey batısında, hemen başında, mahallemizin büyük-küçük çok akrabamızın mezarlarının olduğu (diğerlerinin her nerede vefat etmiş olurlarsa olsunlar köyümde olduğunu söylememe gerek yok sanıyorum) olduğu mezarlığımız vardı.

Onun biraz ilerisinde benim de okuyup bitirdiğim ilkokul ve her ikisine de ulaşılan önceleri toprak, şimdilerde yalapşap asfaltlanmış bir yol vardı. Kışın büyüklerimizden kimsenin ilgilenmediği bu yolu imece ile düzenlemeye, düzeltmeye çalışmıştı büyüklerimiz, kereler kerelerce kere.

Ve şimdi sıkı durun, dünyanın en acayip şeklini anlatma gayretinde olacağım. Çünkü mezarlık, ilkokul ikiliğinin hemen yanında, yanı başında kuzeydoğuda bir şarap ya da içki fabrikası vardı. Enderlik olarak tarif etmenin bile zor olduğunu söyleyebileceğim.

O fabrika, öncesinde ilin köylerinin tüm mahsullerini işleyen bir konserve fabrikası idi benim çocukluğumda. Çuvallar kamyonetlerle mahalleye dağıtılır, teyzeler, anneler, kızlar, gelinler ayıklarlardı, bezelyeleri, fasulyeleri ve başka ne varsa…

Hem maddi olarak üç-beş kuruş olsa da, boş zamanlarını değerlendirmek olarak onlara katkı olurdu, hem de aromatik(2) doğal bir konserve ve özellikle yeme için salça. Öyle ki gerek askerlik görevimi yaptığım şarkta, gerekse üniversiteyi okuduğum garpta bu konserveleri bekârlığımda özenle aramış, bulmuş, kokularını içime özenle sindirerek tüketmiştim, iş-meslek hatta şimdiki iş yaşam üçgenimde, düzenimde.

Fabrikanın üretim çeşitliğinin sebebini bilemiyorum, hele ki böyle yanlış bir üretim çeşitliliği aklımın ucundan bile geçmezdi gençliğimde. Muhtemel ki tamah(2) ve kazanç üretimin şeklini değiştirmiş olabilirdi.

Mahallenin ortasındaki pazaryeri o meskûn mahallin ortasında idi. Gerçi orası da uygun değildi, ama be mübarek insanlar mezarlık, ilkokul yerine oraya kursaydınız ya içki fabrikanızı yahut da ilkokulu taşısaydınız ya oraya! Bazen düşüncelerin sustuğu, mantıkların iflâs ettiği yerde kaldığının farkında olamıyordu insanlar, tıpkı benim gibi.

Benim öncemde öğrenciler için ne alt, ne de üst geçit vardı ve çok, çoktan çok daha çok kazalar yaşanmıştı hatırımda kaldığı kadarıyla, hele ki Nuh Amcanın yaşadığı, yaşattığı ve kazanın sonrasında öldüğü ve oğlunun kazadan kurtulduğu(9).

O zaman bir yerden bir yere geçen tek yol benim mahallemden geçen yoldu, hatta belki mübalağa(2) gibi görünse de o yol yapılırken istimlâk bedeli, vergisinin yatırıldığı miktar kadarıyla ödendiği için, devletimin ödediği; devede kulak(1), çerez miktarı(1) gibi kalmıştı, efendibabam için, hiçbir işe yaramaksızın.

Evet, çok kazalar yaşanmıştı o yolda. Özellikle ağır vasıtalar, kamyonlar, otobüsler o yokuşu tırmanırken vites değiştirmemek, ya da son anda vites değiştirmek için düzlükte süratlerini artırıyorlardı ki, sonuç Mevlâ’m kayıra idi!

Caddeyi geçmek sorundu, hâlâ eğitime devam eden, bugün bile okunup üflenerek eğitim için okula ulaşmak ayrı bir dertti. Gene de çocuğunun elini bırakmaksızın okula teslim eden, teslim alan anne-babalar çoktu.

Bıldır(2) yılda alt geçit yapılınca, okula ulaşan, çocuklarını ulaştırma gayretinde olan anne-baba sayısında görülür bir azalma olduğunu saklamamalıyım.

Diğer bir hilkat garibesi(1) gibi görünen özellik ise yolu gidiş-dönüş olarak ayıran refüjlerin(2) üstün bir garabet(2) örneği olmasıydı, yaşadığım olayın, bugünümün Gülben’le yaşamımı birleştirmemin sebebi olarak, mutlaka açıklamam gereken.

Örneğin “B” de bir cenaze çıksa, ya da en basitinden “B” den bir vatandaş arabasıyla merkeze gidecek olsa, neredeyse nahiyeye bağlı “C” ye kadar gidip “U Yapılmaz!” levhasına aldırmayıp “U” dönüş yaparak ancak merkeze, vilâyete ulaşabilirdi, orası refüjün bittiği, ya da sona erdiği nokta idi çünkü.

“C” den kalkan bir araba sahibinin, biraz kabir azabı(1) çeker gibi olsa da “A” ya da, “B” ye ve de “B” mezarlığına ulaşması kolaydı. Söylemek gereksiz her üç yerleşim yerinin de mezarlıkları ayrıydı.

Ola ki “B” de bir cenaze çıktı, cenaze arabası ve takip eden birkaç araba camiden çıkıp “C” ye yaklaşır gibiyken, şaşırtmaca yapıp refüjün sona erdiği noktada “U Yapılmaz!” levhasına kulak asmayıp, gözle kandırarak “B” mezarlığına ulaştınız.

Cenazenin yerine teslimi, mezarın kapatılması, dualar, talkın(2), “Başınız sağ olsun!” dilekleri ve mezardan geri dönme…

Yandın ki ne yandın? “Yandı gülüm keten helva” örneği…

Karşında kapı gibi refüj…

Ha! Kurallara uyacağım diyorsan il merkezine neredeyse bir kilometreye yakın yol üzerinde dönel kavşak(1) yasal dönüş, ya da mezarlığa hemen bir kilometre kala yasaklı “U Dönüş”…

Doğal olarak dönel kavşağa kadar paşa paşa gidip, kurallara uyarsanız, sağınıza da oldukça dikkatli bakmanız kaydıyla gönül rahatlığı ile olmasa da “Değmeyin keyfime!” denecek şekilde dönüşünüzü tamamlamanız mümkün. Çünkü şehir tarafından gelip virajdan nasıl bir arabanın, nasıl süratle çıkacağı belli değildir!

Tabii can sıkıntısıyla beklemeyi göze alırsanız, “Mevlâ’m kayıra!” tavrında “Ölme eşeğim ölme, yaz gelince…” diye başlayacak kadar can alıcı ve hazmı zor şekilde sabırlı olursanız, sanırım en yakınızdaki kişi sizi başarınız nedeniyle alkışlayarak kutlar.

Düzeltilmesi için;

Dilekçe; I-ıh!

Sözlü başvuru; Hayır!

Nedeni; Cevapsız kalır, ya “İşte!” gibi garabet yüklü bir söz, eğer konunun halli için kişileri zorlamaya çalışırsanız, alacağınız cevap; “Trafiği aksatmamak gerek!” gibi inandırıcı olmayan bir safsata.

“Peki, kardeşim! Dediğimiz yerlerde refüjlerde birer delik açmak yerine, güvenliği olmayan, tilkinin bilmem ne yaptığı, inin-cinin top oynadığı yere dönel kavşak yapmak kimin aklıdır ki? Üstelik refüj için açılmış deliklere ve refüjlerin bittiği yerlere ‘U Yapılmaz!’ levhalarının konulması hangi akla hizmettir ki?”

Yanıt yok! Zaten ülkemde “Yasaklar uygulanmamak” için konulmamış mıdır? “Çimlere basmak yasak”; çim yoktur, kalmamıştır, keldir bahçenin, o kenarı. “Moloz dökmek yasak” moloz tepelerinin en görkemlisi oluşturulmuştur orada.

Ve en ciddilerinden biri “Buraya şey eden eşektir!” denilen yeri görüp, burnunuzun isyanına, burun direğinizin çatırtısı verecek cevap bulamayarak o kokuyu hissedip şehirde ya da sadece o mıntıkada ne kadar çok eşek olduğunu tahmin ettiğinizde dudaklarınız uçuklar.

Tabii bu arada beyninizin yorgunluğunda ne kadar gri hücrenizin(10) yok olduğunu fark edemezsiniz.

İşte olayı yaşandığım yer; mezarlığın hemen bir kilometre yakınındaki “U Yapılmaz!” levhasının bulunduğu yerdi, düşüncelerime mola vermeksizin, bir cenazenin defninin sonunda, yarım-yamalak.

İkindi namazından sonraki “Başınız sağ olsun!” dilekleri bu kez biraz fazla uzamıştı, daha doğrusu ben uzatmak zorunda kalmıştım. Çünkü uzun zamandır birbirlerini görmeyenlerin mezarlıkta, mezar başında “Ha-ha-ha-hi-hi-hi, kakara-kikiri(1)” modundaki sesleri, hareketleri ve davranışları canımı sıkmış ve o güruhu(2) azarlamak zorunda kalmıştım, son sarf ettiğim kelimenin “Defolun!” şeklinde olduğu hayal-meyal(1) aklımda!

Çekingen değilim, patavatsızım(2) da, doğru olduğuna inandığım bir şeyi sonucunda, muaheze(3), tenkit edilmek, kavga sonrası dayak yemek ihtimali olsa bile söylemekten, yapmaktan çekinmezdim.

Benim düşünceme göre; ensem kalın, sırtım pek, arkam da kuvvetliydi…

Öhö! öh hö! Çünkü bu memleketin, bu yörenin çocuğuydum, çok kişinin tanıdığı ve benim de onları tanıdığım, hem de adamakıllı.

Her ne kadar gönlümün sultanı olmasa da, annemin-babamın ısrarlarına karşın çevremdeki tüm kızların, kız kardeşlerim olduklarına dair iddialı bir inancım vardı!

“Yakışıklıyım, gencim!” diye de iddialı olmayacağım, ama yüzüne bakılmayacak kadar da nasipsiz değilim demem yeterli olacak sanırım. Boy-pos, kaş-göz, gerisi söz herhalde benim hayalimdekinin tarifi olsa gerekti, öncemde dediğim vasıfların çoğuna da sahip olarak, artı kimseye maddi varlık olarak muhtaç olmadığımı da ekleyebilirim.

Ya kendimi, ya da hayalimdeki tarif etmekteki kısırlığım veyahut da mezarlıktakileri dozu artırılmış bir sitem, serzeniş(45) yahut azarlamada bulunmadığımın kendi kendime sohbeti içindeydim “U Yapılmaz” levhasına ulaşıncaya kadar, yanımda bir-iki insan, hemşeri, yakın arkadaş olmasına rağmen, konuşmaksızın.

O malûm işarete yaklaşırken; “Allah inandırsın!” sinyal işareti ile dönüş yapacağımı belirtip belirtmediğimi hatırlayamıyorum, arabamın arkasına bir araba çarptı, hafif diyebileceğim bir şekilde. “Bizimkilerden biridir, dert etmeye gerek yok canım!” diyerek olayı önemsemezken dikiz aynasından gördüğüm hayret dolu bir kız yüzü beni endişelendirdi.

“Ahmet!” dedim yanımdakine, oğlanın adı gerçekten Ahmet miydi, yoksa ağzıma yerleşmiş bir isim olarak mı dökülmüştü o isim, anlamaz gibiydim. Neden? Nedeni bir anda oluşan bir duygu, yaşamımda yaşamadığım şu ana kadar bilmediğim, bana kalsın!

“Arabaların canları cehenneme, arkamızdan gelen arabaları sağımızdan göbeğe doğru yönlendir, ben de şu kadına bakayım!”

Kadın? Ne kadar banal(2)! Hem etkilendiğimi neredeyse haykırıyorum, hem de “Kadın” diyorum.

Elimi açık gözlerine dikkat ederek yüzünün önünde gezdirdim, bakar kördü(1) galiba.

“Hanımefendi!”

Hah! Nihayet ağzıma, dilime uygun bir kelimeyi bulmuştum!

“Hanımefendi! İyi misiniz? Lütfen kendinize gelin, endişelenmeyin, hata bende. ‘U’ olmaz denilen yerde ‘U’ yapma çabasındaydım!”

Kapı duvardı(48), ayağı frende, motor istop etmiş, asfaltta ses var, onda ne ses, ne de hareket vardı, görüntü hariç.

Ses gelmeyince önce elimi burnuna doğru tuttum, hissedemedim nefes alışını, keşke aynam olsa burnuna tutaydım, nefes alıp almadığını şıp diye(1) anlardım. Ses gelmeyince önce nabzını tuttum, anormal bir artışı var gibime geldi tansiyon(2) olarak. Hani daha önce dünyaya bir gelişimde doktor idim gibime geldi. Çok iyi halden anlayan, ama anlamaz biriydim.

Nabzını dinlemek tatmin etmemişti beni, kulağımı yasladım kalbini dinlemek için göğsüne.

“Breh! Breh! Breh!”

Bir kalp böyle mi atardı? Ben yaşamımda böyle çarpan bir kalple ilk kez karşılaşıyordum. Arka koltukta emniyet kemeri ile bağlı çocuğu fark etmiştim, ancak o da şaşkınlıktan ağlamayı unutmuşçasına durgun telaşlı, meraklı gözlerle bakıyordu iki tarafına.

Onun farkına varınca bir an için Allah’ın yeryüzüne gönderdiği bir melek olarak gördüğüm o kadın için edepsizce düşünceme nokta koymamın gerekliliğini düşündüm. Bana yakışır mıydı hiç, elin namahreminin(2) korkusuyla, kokusuyla sarhoş olup da kendimden geçmek?

Hareketsizliğimi gören arkamızdaki arabaların birinden inen bir teyze, canı sıkılmış olsa gerek ki yanıma geldi;

“Kaçıl(2) bakayım! Ne var? Ne oldu?”

“Arabama çarptı bayan, baygın değil, ama tepki vermiyor!” dediğimde, çocuk ağlamaya başlamıştı, herhalde gözyaşlarını o şaşkınlık ve telaş sırasında biriktirmiş ve seslerin yoğunluğunda serbest bırakmış olsa gerekti.

Eee! Bu durumda yapılacak birkaç hareketten biri, önce çocuğu susturmaya çalışmak, genç kızın yüzüne bir Osmanlı tokadı atmak, yüzüne su serpmek, ya da kolonya koklatmak olsa gerekti.

Teyze başını uzattı pencereden, çocuğa; “Sus bakiim! Kocaman adamsın, sana yakışır mı hiç ağlamak, bi de yarın asker olcan, bizi koruycan, cık, çık, jik!” şeklinde Türkçemizde yazılması mümkünsüz kelimeleri dilini ısırarak söyledikten ve çocuğu susturduktan sonra genç kızın kapısını açtı.

Öncelikle birinci şıkkı tercih ettiğini belirtip gereğini yerine getirdi. “Şırrak!”

“Hop!” genç kız kendine geldi;

“Ne oldu bize?” teranesiyle.

Kadın, hanımefendi, bayan ve genç kız…

Sözlerimin sıralanışında “Küçük abla” sırasını savmak ister modundaydı sanki.

Fırsattan istifade, ya da zorunlu olarak arabamın arkasına, o arabanın da ön tarafına baktım. Şiddetli bir darbe hissetmemiştim, olsa olsa keyfe keder(1) bir-iki çizik, kusur. Ancak bu küçük ablanın şok geçirmiş olmasına neden olmuş olsa gerekti.

“Ufak ve hasarsız bir kaza. Şimdi trafiği falan beklemeye gerek yok. İsterseniz aklınızdan geçireceğiniz miktarı karşılayayım onarım için, isterseniz sizi çocuğunuzla birlikte misafir edelim. Kısa bir süre dinlenmiş olursunuz hem. Bu arada çok yakın tanıdıklarım var, kısa sürede arabanızı tamir ettirir, size geri getiririm. Siz de yolunuza devam edersiniz!” dediğimde arabanın plâkasının Türkiye’min muhteşem şehirlerinden, Atatürk’ümün kurtuluş için ilk adımını attığı yer olan Samsun’a ait oluşu gözümden kaçmamıştı.

İnsan yaşamında bazen öyle şeylerle karşılaşıyordu ki yaşadığı, yaşayacağı bu tesadüflere akıl-sır erdiremediği gibi, inanası bile mümkün değildi, hayallerini zorlasa, rüyalarında görmeyi düşünse bile.

Genç kızın hüznünün şekillenmesinde bu düşünce geçti aklımın ucundan değil, tümünden;

“O kadar yolu tep, evine birkaç adım kala, dalgınlığında bir kazaya neden ol...”

“Buralı mısınız yoksa?”

“Pardon! Bir sakıncası mı vardı?”

“Yok, ‘Buralıysanız, telaş etmeyin, size her konuda yardımcı ve destek olurum!’ demeye çalıştım. Belki hâlâ benim neden olduğum salaklık nedeniyle şoktasınız, terslemenizden belli. O halde size bu durumda araba kullandıramam. Oğlunuzun yanına geçin lütfen, sizi ve arabanızı istediğiniz yere götüreyim…

Ya da durun bir dakika, her zaman kullanabileceğiniz bir arabayı, azıcık eziği-çiziği görünüyor olsa da benim arabamı kullanabilirsiniz. Ya da istediğiniz an çağıracağınız bir taksiyi hazır bekleteyim. Yeter ki anne-baba, dede-nine ya da eşiniz her kimse onlara gecikmeden kavuşun, yaşadığınız bu kötü anları unutarak.”

Yağcılık, yalakalık kanımda vardı, bir de terbiye sınırlarını zorlamasam? Durduğum yerden Ahmet dediğim Ahmet’e işaret ettim;

“Ahmet! Sen benim arabayı al, beni takip et, hanımefendiyi ve bu küçük adamı evlerine bırakacağız, sonrası malûm…”

Sonrası malûm olan neydi, aklımın ucundan bile bir şeyler geçmemiş, bir plânlama yapmamıştım daha o anda? Arabasıyla yola çıkıp yürürken söylemek, daha doğrusu duyuracak şekilde söylenmeye çalıştım;

“Benim arabam için acele etmeme gerek yok. En iyisi gerekirse kullanmanız için arabamı size bırakayım. Güneş siperliğinde arabanın ruhsatı, adım, adresim, telefon numaram, anne-babamın adları ve telefon numaraları yazılı, hani yabancı bir elde meselâ başıma bir dert gelirse, ailemin bilgilendirilmesi için…

Tekrar sinirlenip hıncınızı almak isterseniz açarsınız telefonu içinizden ne geçiyorsa… Malûm…”

Edebiyat, ya da felsefe yapmamın, bilgiçliğimi başına kakmamın mahzuru yok gibime geliyordu. Duraklamamın nedeni bu olmalıydı;

“Doktrinde ihtilâf yok(11)

Bir soru sordum, gereği anında şekillendi, sitem ya da kahır olarak. Allah beyinize sabır versin. Kim bilir adamcağızı hangi cenderede(2) dinlenip dinlenip sıkıp suyunu çıkartıyorsunuzdur!”

Ses çıkarmadı. Eee! Ben de zeki adamım ya, sükût ikrardan gelirdi(1) ve ben bunu oldukça iyi biliyordum!

Evine ulaştık, eşyalarını götürdük Ahmet’le beraber “Zahmet olmasın!” isteğiyle. Ahmet’ten anahtarları aldım, hanımefendiye uzattım (artık kesinkes; hanımefendiydi, indimde o) ve;

“Torpido gözünde bir taksinin ve kiralık araç şirketinin telefon numaraları da var. Hepsi güvendiğim insanlar, tereddüdünüz olmasın efendim, arabanız tüm onarımı yapılıp en kısa süre içinde kapınızda olacak…”

Ya hâlâ şokun etkisindeydi, ya konuşmayı, mecbur değilse cevap vermeyi sevmiyordu yahut da dünya umurunda değildi.

Zorla, belki, hatta tiksinir, iğrenir gibi uzattı elini, elimde o düşüncenin, görüntünün var olduğu düşüncesiyle elinin elime dokunmamasına dikkat ederek anahtarı ve ruhsatı alırken, yasak savma kabilinden;

“Aslında gerek yoktu!” dedi.

Neydi Allah’ım o ses? Dizeler sıralanıverdi dilimin ucunda hemen;

“Neydi Allah’ım o ses,
Aldırmadı tek nefes,
Ben ki ömrümde ilk kez;
‘Yaşıyorum!’ diyorum.
(12)

Evet, yasak, yasaktı, ancak gönül ferman dinlemiyordu(13). Gözümü kapatsam, gönlümü kilitlesem, kalbinin o atışlarının sanki ismimi çağırır gibi olan o ses tüm engelleri aşarak beynimde zonkluyordu.

Bunun bir subliminal(2) olması geçiyordu aklımdan, aslında yapmam gerektiği halde, yapıldığına inandığım. Benim buna hakkım yoktu, onun da evli-barklı-çocuklu olarak böyle bir şeyi düşünebileceğini aklımın ucundan bile geçirmedim bile, geçiremezdim de.

Bu ancak, telâfisi asla mümkün olmayacak bir hata olabilirdi, beni boş ver, sadece onun için. Ben kendimden vazgeçip ömrümü noktalayacak olsam bile, onun mutluluğunun yok olmasını asla düşünemezdim.

Dediğim gibi, insan bazı şeyleri engellemiyorsa bile konumunu, yaşam biçimini, en önemlisi de haddini bilmeliydi(3)

Arabanın başında dursam da, keyfe keder bir onarım gerektiriyor olsa da, bir ikindi sonrasında, titiz olduğuna inandığım bir hanımefendinin ikindi sonrasından akşamına kadar olan bir zaman içinde arabasının pasta, boya, cilâsını tamamlamak ne kadar ve nasıl mümkün olabilirdi ki, üstelik araba; “Kalk gidelim!” denecek kadar bakımsızlık örneği iken.

Aklıma, akla ne gelirse her bakımdan jest olsun diye sevabıma onları da tamamlatmayı düşünürken, Samsun’dan buraya kadar gelmekte nasıl başarılı olduğuna hayret etme hakkımı saklı tutmayı yeğlemiştim.

Tavrım; bu hanımefendinin arabasının işlemleri sabaha kadar sürecek olsa da, ya bitirilecek, ya da bitirilecek olması üzerineydi, hem Allah rızası için, hem de silâh zoruyla, hem, hem de bana acımaları için.

Çünkü o evli-barklı-çocuklu hanımefendinin öyle haince bakışları, öylesine kahredici sitemli sözleri vardı ki. Sanki beni bir şeyin bir yerlerine sokup çıkartmış gibi acımasızdı!

Genç ve güzel bir hanımefendinin tavrı, tanımadığı bir hemşerisine karşı bu kadar sadistçe, incitici ve hırpalayıcı olmamalı diye düşünüyordum.

“Ahmet! Hadi koçum! Bir taksi tut! Adresi biliyorsun, git; ‘Abi özür diliyor!’ de, ‘Araba sabah kapınızın önünde olacak!’ de. ‘Adı Hıdır, elinden gelen budur!’ diye de eklemeyi unutma! Sen de okumuş adamsın, uydur bir şeyleri ek olarak işte. Sonrası Allah Kerim, bizim futbol takımının kalecisi Abdülkerim, Ha! Ha! Hah!”

En sıkışık, moralsiz, hüzünlü ve elimde olmayan imkânsızlıkların olduğu anda dahi yarım bardak suya bakışım dolu tarafından idi ve bir ton, bir ton daha iki ton değil, tonton ederdi!

Aklımdan geçmeyen, unvan vermekte zorlandığım, aklı başında diye düşündüğün Ahmet’in tüm söylediklerimi bir papağan gibi “denden(2)” modunda, tavrında genç kıza iletmesi idi ki kırk yıl sopa atsam da hıncımı alamayacağım, öfkemi dindiremeyeceğim gibiydi başarısı! Haberim, dileğim, isteğim ya da arzum benzer kelimelerle geri tepmişti;

“Söyle Selhan ağabeyine, bunları yalaka biri yerine, kendisi söyleseydi, nasıl ki kendi adres ve telefon numarası güneş siperliğinde ise, benim de üniversiteye giriş-çıkış strikırımla(2), adım telefon numaram kayıtlı idi arabamda…

Merak etmiş olaydı, sarf edeceği tek cümle, özür dilerim, kıt aklımla dile getirmeye çalışacak olsam da ’Tekrar özür dilerim!’ olmalıydı!”

Eksiklik işte, o tarihlerde posta güvercinleri yoktu, herkesin ceplerinde en göz alıcı, asorti(2) cep telefonları olsa bile, hatıra gelmesi gereken cep telefonu numaraları yoktu, desem yalan olur! Ahmet geldi, onun söylediklerini tekrarladı ve ben yıldırım hızıyla ulaştım onun cep telefonuna;

“Affedersiniz!”

“Gerek yok! Kaza olağan, ama birine görev verip beni aşağılaman, üzmen, gücendirmen yerine vakit ayırıp gönlümü alsanız daha iyi olmaz mıydı?

“Sonra da eşinizden bir araba sopa yemem, sizin sadistçe zevk almanız için mi?”

“Pardon! Evli olduğumu kim söyledi size? Elimde bir nişan yüzüğü mü gördünüz? Beni sordunuz mu, soruşturdunuz mu, araştırdınız mı, kimim, neyim, neyin nesiyim? Bu kanaatinizin nedeni ne? Hem üstelik sahibim olsa, kalbimin sizi görür görmez, dinlediğinizde düpür düpür(3) atmasını nasıl önleyebilirdim ki, kendimi yitirmiş modunda olsam bile?”

Yanlış söylemde bulunup bulunmadığı tereddüdünü yaşamasına rağmen devam etti;

“Yeğenim, meselâ ağabeyimin, ablamın çocukları, koruyucu ailesi(1) olduğum çocuğum ya da evlâtlığım(2) olamaz mıydı yanımdaki çocuk, yasaları tam olarak hatırlayamasam da? Yani karşınızdaki, kalbini dinlediğinizde kendinize bağladığınız, bir anda dünyasına hükmettiğiniz kalbi, gönlü boş, himayeye muhtaç bir gönül olamaz mıydı?”

“Kafam çalışmıyordu, cenazenin ve oradakilerin kabul edilemeyecek tavırlarının özrü, bana çarptığınızda gözlerinizde yaşadığınız hüzün ve bildiğimi sanıp da bilmediğim yanlışlıklar beni bu duruma düşürdü. Yanlışlıklarım…

Özür dilerim. Gece bitsin, arabanızı kapınıza getireyim, elimi uzatayım, eğer iteklemezsiniz…”

“İzin verildi genç ve yakışıklı adam, ama sabahı bekleyecek kadar sabırlı değilim, hemen gel!”

“Allah razı olsun. Tek umudum, yarını beklemeksizin bu gecenin aydınlığı ile dizlerinin önüne çöküp nefesinde seni yaşamak…”

“Sen, şu anda sözlerinle gecemi aydınlattın, gündüze çevirdin, beni kendine hapsettin tüm benliğimle. Hadi gel, gecikmeden, koşarak, araban varsa arabanla uçak olsun uçarak gel, arabamın onarımını koy bir kenara, gel kapıma, bu sona erecek karanlığımın aydınlığı olsun!”

“İyi geceler demiyorum, bir bakışla canımı yakıp içine yerleştin. Ailen uygun karşılasın, sabaha kadar dizlerinin dibinde seni dinlemek değil, içimden geçenleri, geçirdiklerimi, geçirmek istediklerimi anlatayım sana. 24 saatlik zaman dilimine sığmayan bu gönül yaşamımda sana ‘Benim ol!’ diye yalvarayım. Düşünmek için zaman isteme benden…

Sen başlangıcımda vardın, şimdi ulaştım sana, kazanın ertesinde kalbinin çarpıntısında beni yaşadım. Çünkü sen bendeki o idin. Ümitsizliğim benden önceki birini sahiplenmiş gibi görünmendi. Şimdi ben seninim, tüm varlığımla. Açık bırak pencereni(14), gözle beni, hatta kapıya çık, eğer özlem duyuyorsan, kucakla beni, senin olmam için izin ver bana, ömür boyu…”

“Gerçekten mi?”

“Hayal diye, rüya diye düşünüyorsan, ‘Ölümü gör!’ mü demeliyim?

“Asla!”

Ve kapısına yöneldim, tamirhaneden çıkıp yıldırım hızıyla, Gülben için…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) “U” Dönüşü; Tamamen geri (1800) dönüş. Kişinin herhangi bir konuya ait düşüncelerini değiştirme durumu.

(1) Âlâyı-Vâlâ; Her şeyiyle mükemmel, dört-dörtlük.

Bakar Kör; Gözleri sağlam göründüğü halde göremeyen, çok dikkatsiz, şoke olmuş durumda sabit bakışlı.

Çerez Miktarı; Harcanan paranın çok az olduğunun ifadesi şeklinde kullanılan bir deyim.

Devede Kulak; Kıyaslanan şeyler arasındaki orantısızlığı belli etmek için kullanılır. Bütüne göre çok ufak bir parça.

Dönel Kavşak; Göbek. Araç trafiğinin dairesel biçimde hareket ederek çeşitli istikâmetlere dağılmasına imkân veren kavşak türü, ortasında genelde adacıklar bulunur.

Ensesi Kalın; Parası çok, varlıklı, sözü geçer, ödeme gücü yüksek kimse.

Hayal-Meyal; Belli-belirsiz, açık-seçik olmayan.

Hilkat Garibesi; Acayip, garip, tuhaf şey. Bedeninde doğuştan normal olmayan gariplikler bulunan.

Kabir Azabı; Cehennemliklerin ve Müslüman olmayanların mezara girdiklerinde çekecekleri azaptır. Ancak bu azabın çok acı ve kuvvetli olacağının anlatımı olarak darbımesel olarak mecazi anlamda dilimize yerleşmiş bir deyim.

Kakara-Kikiri; Eğlenmek, bir konu ile ilgili olarak dalga geçmek.

Kapı Duvar; Ses, seda çıkmaması durumu, başvurulduğunda yanıt alınmayan kimse ya da yer. Aldırmaz, vurdumduymaz kimse.

Keyfe Keder; Pek üzerinde durulmayan, önem verilmeyen.

Koruyucu Aile; Ailesi tarafından terk edilen, ya da herhangi bir sebeple annesi, ya da babası ölen çocuğa bakan aile. 2828 Sayılı SHÇEK Kanunun 28. Maddesine göre çocuğun verildiği aile.

Sükût İkrardan Gelir; Bir suçlama karşısında susmak, suçlamayı kabullenmek, bir teklif karşısında susmak o teklifi kabul etmek, kabullenmek anlamındadır. ATASÖZÜ

Şıp Diye; Ansızın, beklenmeyen bir anda.

(2) Arkedük (Akedük); Su köprüsü. Derin vadilerin aşılmasında kanalda serbest yüzeyli su akışına imkân veren yapı, genelde dikdörtgen kesitli kanal.

Aromatik; Hoş kokulu. Gıdalarda ve yemlerde tat ve koku vermek, iştahı artırmak amacıyla kullanılan organik maddeler.

Asorti; (Asortik); Giysilerini birbirine uygun giyen.

Banal; Bayağı, sıradan, herkesin yapabildiği, adi, alelade. Herkesin kullandığı, herkesin anladığı.

Bıldır; Geçen yıl, bir önceki yıl.

Cendere; Baskı. Pres.

Denden; Bir noktalama işareti. Bir yazı veya çizelgede alt alta yinelenen söz veya sözcük gruplarının yeniden yazılmaması (söylenmemesi için de) kullanılır.

Evlâtlık; Evlât Edinmenin Şartları Yeni Medeni Kanunun 305-320. nci maddelerinde belirtilmiş. Evlât Edinmek için Medeni Kanunun 315. Maddesine göre öncelikle Asliye Hukuk Mahkemesine başvurmak gerekiyor. Bunun için maddi ve şekli şartlar bulunmaktadır.

Evlek; Tarlanın tohum ekmek için saban iziyle bölünen bölümlerinden her biri olmakla beraber yöresel olarak bir dönümün dörtte birine (yani 250 m2 lik bölümüne) verilen ad.

Garabet; Yadırganacak yönü olma, gariplik, tuhaflık.

Güruh; Değersiz, aşağı görülen, küçümsenen topluluk.

Hiyerarşi; Bir toplulukta veya bir kuruluşta yer alan kişileri, alt-üst ilişkileri, görev ve yetkilerine göre sınıflandırma sistemi.

Kaçıl; Yöresel bir söz olarak “Çekil!” anlamındadır.

Kodaman; İleri gelen, para ve mevki sahibi.

Mübalağa; Abartma. Herhangi bir şeyi tasvir veya tarif ederken olduğundan fazla veya eksik gösterme. Darmadağınık, işe yaramaz, kötü, bozuk, yorgun, bitkin.

Mülga; Yürürlükten kaldırılmış, terk edilmiş, ilga edilmiş (İlga; Kaldırmak, Lağvetmek).

Münakasa; En az bedele razı olma esasına göre yapılan ihale, eksiltme, indirme. (Münakaşa ile karıştırılmamalı, Münakaşa; Bir mesele üzerinde farklı fikirler söyleyerek yapılan karşılıklı konuşma, tartışma, çekişme, atışma demektir).

Namahrem; Haram olan yani bir kadının evlenmesi dinen caiz olmayan kişiler (Mahrem; Haram olmayan, yani bir kadının  evlenmesinde, dinen mahzur olmayan erkek).

Patavatsız; Sözlerinin nereye varacağını düşünmeden saygısızca konuşan, davranışlarına dikkat etmeyen.

Refüj; Yol ortalarında yayaların emniyetine mahsus yer, yolun ortasındaki kaldırım, orta kaldırım, emniyet adası.

Serzeniş; Başa kakma, takaza, sitem etme.

Strikır; Yapıştırılan ve özellikleri anlatan, gösteren bir levha. (Striker; yabancı menşeli farklı bir sözdür. Para basan, vuran, çalan, isabet ettiren, grev, hesap bakiyesini tespit eden, indiren, çakan, gelen, bulan, beklenmedik başarı kazanan ve saldırı anlamı gibi geniş kapsamlı bir sözdür.

Subliminal (Subilimine); Bilinçaltına gizlice gönderilen mesaj.

Talkın; Ölü gömüldükten sonra mezarı başında Kur’an’da olmayan imamın dinsel sözler söylediği kısa tören. Telkin şeklinde söylenmesi yanlış olup Telkin; Bilinçdışı bir sürecin aracılığıyla kişinin ruhsal ve fizyolojik alanıyla ilgili bir düşüncenin gerçekleştirilmesidir. Bir duyguyu, bir düşünceyi aşılama, kulağına koyma.

Tamah; Açgözlü davranmak, çok istemek.

Tansiyon; Gerilim ve basınç. Bütün atardamar sistemi içindeki kan basıncı olarak tanımlanır. Büyük ve küçük olarak atardamara kanın pompalanması ve gevşemeye başlaması, kalbin kasılması ve gevşemesi anlamlarındadır. Dünya Sağlık Örgütü 120-80 durumunu normal, 135-85 arası hipertansiyondur.

Viyadük; Köprüyol. Yüksek iki nokta arasında kalan alanı (vadi, nehir gibi) birbirine birleştiren uzunluğu değişen köprü yapılar. Genelde otoyol ve demiryollarında uygulanan yapı şekli.

(3)

Muaheze Etmek; Paylamak, ayıplamak, kınamak.

İn Cin Top Oynamak; Issız, sessiz olmak. Bir yerde hiçbir canlı yaratık bulunmamak.

Zülfüyâra (Zülfüyâre) Dokunmak; Birine zarar veya sıkıntı vermek. Sıkıntı verecek, sorun olacak konulara girmek. Hatırlı, paralı, güçlü bir kimseyi veya makamı gücendirmek, darılmasına yol açmak.

Düpür Düpür Atmak; Türkçemizde böyle bir kelime dizisi yoktur. Yöresel olarak; kalbin heyecandan, bunaltıdan, telâştan olağan öte (nabzı yükselmiş olarak) atması ifade edilmektedir.

Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yeteceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek. Başkalarının kusur ve yanlışlarını istihzalı bir şekilde yüzüne vurmamak gerekliliği. Mevlânâ Celâleddîn-i Rumî’ ye sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye. Şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”

(4) Tak-Şak Kavramı; Tak Diye Emredilince Şak Diye Yapmak; Eski Genel Kurmay Başkanlarından Doğan GÜREŞ, ülkemizi ziyarete gelen önemli bir şahsın Başbakan Tansu ÇİLLER’le ilgili olarak “Size emir veriyor mu?” sorusuna cevabı; “O tak diye emrediyor, ben şak diye yapıyorum!” sözünün gönüllerimizde taht kurduğunu söylemeye gerek görmüyorum!!!

(5) Buzlar Çözülmeden; 1965 yılında Cevat Fehmi BAŞKUT’un kaleme aldığı tiyatro eseri olup sonradan filmleri de yapılmış muhteşem bir eserdir. Olay yolları buzdan kapanmış bir kasabada geçer. Akıl hastanesinden kaçan bir delinin buzlar çözülünceye kadar kasabadaki tüm yolsuzlukları, düzensizlikleri, ahlâksızlıkları beyin gücü ile(!) düzeltişi anlatılır.

(6) İstikşafı Raporu; Keşif ve tahkik için hazırlanan rapor. Askerlikte düşman ordusunun konumu ile ilgili olarak hazırlanan rapor.

Epikriz Raporu; Mana olarak bir krizden sonra ortaya çıkan, krizin mana ve sonucuyla ilgili rapor olup, daha doğrusu tıp alanında hastayla ilgili bulguları gösteren rapor.

Fizibilite Raporu; Yatırım kararları öncesinde (yapılabilirlik) durum değerlendirmesinin, yatırım projesi ile ilgili fon, imkân ve kredilerin kullanma olasılığının belirtildiği rapor.

ÇED Raporu; Çevresel Etki Raporu. Proje gerçekleştirilmeden önce çevreye etkilerinin araştırıldığı rapor.

(7) Örtülü Ödenek; Gizli tutulan işlerde harcanmak için yetkililerin emrine verilen para. Genelde istihbarat, savunma, devletin yüksek güvenliği ve yüksek çıkarları, siyasi, sosyal ve kültürel, devletin itibarını artırıcı ve olağanüstü hizmetlere harcanması için ayrılan, başka ihtiyaçlar için asla harcanmaması gereken para.

(8) Yemin; Allah’ın isim ve sıfatlarından birine ant içmekle yapılmaktadır; “Vallahi, Billâhi, Tallahi, and olsun, Allah şahit, Allah hakkı için vb. gibi. Üç Yemin; Yemin- Lağv; Yanlışlıkla ve doğru zannedilerek yapılan yemin, Yemin-i Gamus; Bile bile yalan yere yapılan yemin, Yemin-i Mün’akide; Mümkün olan, geleceğe ait bir şey için edilen yemin.

(9) Trafik Kazası; Çocukluk zamanımdı, yılını tam olarak hatırlayamıyorum, 1950 li yılların sonuna doğru olsa gerek. Bilecik ile İstasyon Mahallesi arasında ortaokul ve lise öğrencilerini, pazartesi pazarlarında da isteyenleri taşıyan, getirip-götüren Nuh ELMAS Amcanın otobüsü vardı. Bir pazartesi pazarından dönüşte İstasyon Rampası denilen mevkide, otobüsün freni patlamış, yanlış hatırımda kalmadıysa Nuh Amca dâhil o kazada 38 kişi ölmüştü.

(10) Gri Hücreler; Yazdığı cinayet romanlarıyla tanınan ünlü İngiliz yazar Agatha Mary Clarissa Miller Christie MOLLOWAN’ın yarattığı Belçikalı Hercule POIROT karakterindeki dedektifin zekâsı, espri yeteneği, gözlemciliği ile “Küçük gri hücreler” dediği beynini kullanarak olayları çözmesinin ifadesi gibidir.

(11) Doktrinde İhtilâf Yok; Belirli konularda, düşüncelerde, inançlarda uyuşmazlık olmaması. (Doktrin; Öğreti. Belirli bir konu ya da inanç sistemine ilişkin kabul, ilke ve kurallar bütünü. Ortak hukuk ilkelerinde görülen bazı öğretiler. İhtilâf; Ayrılık, anlaşmazlık, aykırılık, uyuşmazlık, çekişme).

(12) KARATEKİN, Erol. 1987 Yılı. “SESİN”

(13) Gönül Ferman Dinlemez; Ne denli engel, ne denli yasak konulursa konulsun, gönül sevdiğinden asla vazgeçmez. Çünkü insanın gönlüne söz geçirmesi oldukça zordur. ATASÖZÜ

(14) Açık bırak pencereni, örtme perdeyi bu gece… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Balarısı Metin’e, Bestesi; Şekip Ayhan ÖZIŞIK’a ait olup eser Hicaz Makamındadır.