“Kader”  diye sığındığımız Tanrı gerçeğinin nasıl oluştuğunu fark edemiyor insan, çok zaman demek kısıtlı bir terim, her zaman demek daha doğru…

Ankara’nın ulaşım seçenekleri çok olan Yenimahalle’sinin tam ortalarında bir yerlerdeydi evimiz. Konumum her türlü olanağa elverişliydi. Eve ya da iş yerime tercih değil, öncelik önemliydi benim için.

Bildiğim ve bilmek zorunda olduğum Belediye Otobüslerinin hareket saatlerine, metro treninden binişime ve inişime göre durumumu şekillendirmem gerekiyordu, vaktimi ahenkli ve tasarruflu kullanmam için.

Yenimahalle, Şentepe, Kardeşler otobüslerine tenzilâtlı da olsa bedeli karşılığı kart basmam gerekirken, teleferik bedava idi, üstelik beklemeksizin, binmekle inmek arasındaki süre iki dakikadan fazla değildi.

Bir devlet memuru olarak teleferiği tercih etmemden doğal ne olabilirdi ki? Metro treninde yol boyu komşular, iş arkadaşları ve öğrenci kardeşlerle sohbet etmemize rağmen, teleferikte suskunluğumuzu korumak zorunda gibiydik.

Hele ki teleferiğe sekiz kişi zımbacık doluşmuşsak(1), yıkanmayan insanların yarattığı nefes darlığı, aşırı parfüm, ya da akşamdan kalmışlığın kokusu ağzımızı, burnumuzun kanatlarını gereğinden fazla açmamızı bile engelliyor, hazır tuttuğumuz mentoller, mentollü-kolonyalı mendiller bile yeterli olmuyordu.

Metroda sohbetlerimiz genelde spor, öğrencilerin ders veya bizim iş konularımız, aktüalite ve kenarından köşesinden de olsa, ilgilenmemiz gerektiği kadar ilgilenebildiğimiz politika idi.

Bazen seslerimiz gençlerle mutabık olduğumuz(1) halde ulaşmaması gereken geri kafalı kulaklara ulaşıp onların bizleri adam yerine koymaksızın, fikirlerini zorla kabul ettirmek gibi davranışlarla sözlerimize karışması bizleri delirtiyordu.

Aslında güzel söz; “Dün ben de sizin gibiydim, yarın siz de benim gibi olacaksınız!” der gibi. Aradaki farkı fark etmemekte ısrarcıydılar, biz cumhuriyet çocuklarıydık, cumhuriyeti, demokrasiyi, sevgiyi, saygıyı özümsemiş.

Ancak kanaatim o ki onların dünyaya bakış açıları at gözlüğü, sabit fikirler ve dar kafalılıkla ilintili idi. Bu nedenle çok zaman korkarak değil defi belâ(2) kabilinden yanlarından uzaklaşıyorduk, onların eğer ikisi bir arada iseler arkamızdan gıybet(3) yaptıklarını, atıp tuttuklarını bile bile…

Yaş iken eğilmemiş bir ağacı doğrultmak nasıl mümkün değilse, sabitleşmiş yobazca fikirleri de beyinlerden kazımak, silmek, yok etmek de o kadar zordu, bilincindeydik. Aydınlatmasını becerememiş olarak başarı hanemizin kırık olması da hüznümüzdü, bunun bilincindeydik.

Ve gerçek şu ki; koyunların yönetildiği bir ülkenin çobanı her şeyi yapar yapabilirdi bu gibilerin sayesinde. Aslında bilinen sözler, ya da deyimlerdir, ama tekrardan zarar olabilir mi?

Koyunlar için çobanın hiçbir önemi yoktur, takip edecekleri biri olsun yeter. Koyunlardan oluşan bir toplum, kurtlardan bir hükümet yaratır. Koyunları gütmek için diplomaya gerek yok, bir kaval yeter. Sormayan sorgulamayan sadece koyunlardır. Koyun kalkıp da soran birilerine karşı lâf ediyorsa, demek ki başındaki çobandan memnundur…

Netice itibariyle; okumuşun da, bilenin de, sabit fikirlinin, bilmeyenin de tek reyi vardı. Bunun demokrasinin gereği olduğunu anlatmamız nasıl mümkün olabilecekti ki?

Ters tarafından kalktığına inandığım kader beni garip bir gün için zorlamış gibiydi. Çünkü bitmesi gereken bir rapor için mesaim uzamış, gecikmiş olarak metro trenlerinden kim bilir kaçıncısına ucu ucuna ancak yetişebilmiştim, karnım da öylesine acıkmış, açtı ki! Teleferikle bir an önce eve ulaşma çabası içindeydim.

Dikkatimi çeken önümdeki genç kızdı. Bacakları titriyor muydu, yoksa bana mı öyle görünmüştü? Teleferiğe önüm sıra binip köşelerden birine büzüldü, benden sonra binenlerle de kabin, nüfusunu tamamlayıp harekete geçtiğinde boş bulundu genç kız.

“Anne!” diye koluma sarıldı ve bırakmadı, o bilinen korkulardan birini yaşıyor olsa gerekti, karanlık(4), yükseklik(4) korkuları gibi.

Kolum ilk 200-300 metre içinde sucuk gibi sırılsıklam terden ıslanmış, kasılmaktan dolayı da morarmış gibiydi. Kızcağızın gözleri kapalı, dudakları devamlı kıpırdıyordu.

“Be kızım! Madem korkuyorsun, üç-beş kuruşa tamah edeceğine(1) biraz fedakârlık etsen de otobüse binsen ya!”

İnsanın içinden de olsa hariçten gazel okuması(1), bedava akıl vermesi o kadar kolay oluyordu ki!

İlk durakta, yani benim inmeyi tasarladığım durakta gözlerini açar gibi oldu genç kız, sarsıntı başlayınca gözlerini kapatıp tekrar sarıldı koluma, bu kez öteki kolunu da destek yaparak ve zemine düşen çantasına aldırmaksızın.

Teninin kokusu, kabinin kapı aralıklarından azat edilmiş rüzgârla burnuma ulaşma çabası içindeydi sanki. Rüzgârın uğultusunun da psikolojik etkisi olsa gerekti genç kıza, benim hiç, hem de korkusunu çoğaltırcasına ses etmemem gerektiği inancındaydım.

İlk defa bir kadın, bir genç kız medet ummuştu(1) benim varlığımdan ve ben memnun olmuştum, hatta memnuniyet ötesinde mutlu…

İndi gülümserken, elini göğsüne götürdü kabinin kapısı kapanırken. İşte o anda fark ettim, ayağıma takılan çantasını. Tutup yerden kaldırıp son bir umutla kendisine gösterdiğimde, omzundaki hayali çantayı arar gibi gördüm onu.

Geriye döndüm, o sıkışan küçücük an içine; “Sakin ol!” anlamında elimi yere doğru indirip kaldırdım, sonra da yuvarlak şeklinde “Geriye döneceğim!” anlamında işaret yaptım, anlatabildimse, ya da anlayabildiyse, gözden kaybolduğum ana kadar fark edemediğim.

Etkilenmiştim durup dururken, ya da bunu “Kader şekillendirmek için plânlamıştı!” diye düşündüm. Şeytan dürtüklemişti, onu öğrenmem gereğiyle çantasını açıp kurcalamam için. Buna hakkım yoktu. Şeytanı başımdan da, gönlümden de defetmek için olağanüstü gayret sarf ettim. Hak etmediğini hak etmeye çalışmak bencillik değil miydi?

Bir insan, hele ki benim gibi dürüstlüğü şiar edinmiş(1) biri, böyle bir meziyetin bilincinde ve sahibi olan bir kişi nasıl böyle bir edepsizliği, uygulama düşüncesini yaşar, yaşayabilirdi ki? Savunmasız, çelimsiz(3) bir serçe ve karşısında bir atmaca...

Azat olmalıydı. Bunu hak etmem daha doğrusu hak etme imkânına onu kavuşturabilmem için onun farz ettiğim ökseden(3) kurtulmasına yardımcı olmalıydım. Eğer benim gibi, başka atmaca ya da kartallar çevresinde değillerse. Gerçek, ya da gereken bu idi düşüncelerimde…

Bekliyordu, kapı açılır açılmaz çantasından değil, elimden çekti, dışarıya çıkardı beni.

“Sağ ol abi! Bugüne kadar hiç kimse herhangi bir fedakârlık yapmadı benim için. Karşımdakilere hiçbir sıkıntı emaresi(3) yaşatmamama rağmen, aldırış etmeyen değil, faydalanmak isteyen oldu. Bana ilk kez ses çıkarmayan, destek siz çıktınız yaşamımda karşıma. Medyunum(3), müteşekkirim(3).”

Bilmem kaçıncı teleferik vagonu müşterilerini boşaltıp dönerken, geçenlere yol vermek için kenara çekildi ve sonra tekrar devam etti;

“Bunları size söylemeden çantamı verip dönseydiniz, çantamı alıp dönseydim yahut içime hicran olurdu, üzülür, hüzünlenirdim. Ne yapayım ki elimde değil, çekiniyorum, bugünkü gibi mecbur kalmazsam teleferiğe binmiyorum. Çünkü desteğe yardıma ihtiyaç duyuyorum, sizin gibi insan olan insanlar o kadar az ki yaşadığım dünyada, hem, hep menfaat ve ardında cinsellik… Bağışla ağabey çok teşekkür ederim, sizi bilmesem de, tanımasam da asla unutmayacağım!”

Engellemeye çalışmama rağmen başarılı olamadım, elimden, sonra yanağımdan öptü, beni sanki gelen teleferik kabinine iteklercesine yol gösterip sırtını dönerken, el sallamadı bile.

Açtım, yorgundum, ama doymuştum, dinlenmiştim sanki sözlerin ahenginde. Peki gönlüm? Hâlâ açtı ve ben yaşamdan tat almadığımın farkında değildim şimdiye kadar. Değişen neydi şimdi? Sadece inkâr edilmesi zor, tekrar yaşanması mümkün olmayacak bir hayal, eve dönüşümde hiç olmamış gibi birkaç dakika içine sığdırarak yaşadığım.

“Tok, açın halinden anlamaz!” denir, doğrudur gibime gelir. Bir yavrunun sadece annesi tarafından doyurulması yeterli olmuyordu o yavruya. İnsan, sevginin diğerini de duymak, tatmak, yaşamak istiyordu, ama kendine inanan, inanacak tarafından. Beğenilmek, hoşlanmak, fiziksel görünümlere değer vermek en son tercih veya şıktı, yaşanma arzusunun şekillendiği aşamanın ilk anlarında.

Ama kim, niye, neden, niçin arzuladığım bu sevgiyi nasıl tattıracaktı bana? Sadece bir hayal mi? Üstelik sadece yeşil gözler, elimden ve yanağımdan alelusul geçirilmiş ılık, ya da sıcacık dudak izlerinden mi?

Şaşkınlığımdan soruyordum kendime; dünya neden dönüyordu, gün neden 24 saatti, öleceksek neden doğmuştuk ve yaşıyorduk? Eğer 70-80 sene ile sınırlı yaşam süresinde mutluluğu bilemeyeceksek, mesut olamayacaksak neden yaşama zorunluluğunda olacaktık ki?

Evet, doğmamak lüksümüz yoktu, ama bir şeylerde başarılı olamıyorsak, tüketmemiz gerekmiyorsa, yaşamanın anlamı yoksa ya da önemi kalmamışsa, yani ölmemiz gerektiğinde bu hak neden kısıtlıydı, neden yaşamdan vazgeçmek isteyenlere bu hak sağlanmıyordu ki?

Otuzlarımdaydım. O da olsun olsun da en fazla yirmi beşlerinde. Beş yaş önemli miydi, insan eğer ki sevmek, sevilmek istiyorsa? Ama yitirdiğini ara ki bulasın, bir metro istasyonunun basamakları dışında, elimde hiçbir şey yoktu ve sanki kazın ayağının öyle olmadığını(5) da birileri, belki bir şeytan zihnime dürtüklercesine şırınga etme çabasındaydı.

Devamlı mesaiye kalmam, çok zaman sabahları erkenden yollara düşmem, devamlı olarak teleferikle gidip gelmem, hüznüm, durgunluğum önce annemin, sonra özellikle çeşitli varyasyonlarla(3) fark edilmediğini zanneden babamın beni takipleriyle şekil bulmuştu, uzun, çok oldukça uzunca bir süre.

İnsan havsalasının(3) kabullenebileceği uzunca, çok uzunca olan bu süre ne kadar olabilirdi ki, pişmanlığıyla? Evet, pişmanlık…

Terbiye, ahlâk, saygı sınırları içine sığmış olsa da neden çantasını karıştırıp bir şeyler öğrenmeye çalışmamıştım ki? Hiç olmazsa belki ismini öğrenebileceğim, hayallerime yön vereceğim bir şeylerle karşılaşmam mümkün olamaz mıydı? Demek ki bu kadar etkileneceğim, unutamayacağım aklımın ucundan geçmemiş olsa gerekti.

Karanlıkta göz kırpar gibiydim; görülmeyen, bir bakıma benim, onun zihninde yer edip etmediğimi bile bilemezken.

İnsan aklı unutmaya mahkûm(6) demiş, atalar. Unutma konusunda yanılmış olsam bile önce bilmem gerekmez miydi? Hani benzetiş “Cuk diye(1)!” yerine oturmuyor olsa da, aradan geçen zamanın farkına varmakta oldukça gecikmiş olsam da, tavşan dağa küsmüş, dağın haberi olmamış(7) örneği, ben etkilenmişim, sevmişim, hatta âşık olduğumu iddia eder gibiyim, peki, karşımda olduğunu düşündüğümün benden haberi var mıydı?

Bir varsayım; Dünyada dünya nüfusundan daha fazla aptal vardı ve ben onların önde gideniydim.

Dediğimin farklılığı; dağ başında, tuvalette, yalnızken, hadi gene karanlıkta diyeyim, esnerken ağzımı kapamışım, neye faydası olur, kimin zararını engellerdi ki davranışım? Hayaller asla karın doyurmaz, ama iştah açardı, o halde açlığım için aramalıydım doyuncaya kadar hem bıkmadan, kendimi esirgemeden, başka bir doygunluğa ihtiyaç duymadan…

Ha! “Geçen zaman…” dedim, gerçekten yazın sonlarına doğru bir sonbahar akşamıydı, sanki şimdi o Türk Sanat Müziği eserini söylemek ister gibiydim, sesimin berbat olmasına aldırmak istemeksizin; “Seninle bir sonbahar akşamıydı, karşılaşmıştık(8)” der gibi.

Karşılaşmıştık sadece, tanışmamıştık. O bana sığınmış, ben onu korumuştum, sözüm ona. O aramamış, ben aramıştım onu aylarca ötesinde, saymadığım sayamadığım aylarca, belki birkaç yılı kapsayan, belki yüzyıllar boyu! İtiraf etmeliyim ki, şehir kazan, ben kepçe, kenarlarda, köşelerde(9), her yerlerde arıyordum(10) onu.

Sonbahar tükenmek üzereydi, bu kaçıncı bahar(11), yani sonbahardı, gelsin, karşılaşalım, sığınsın, bu kez özlemiş olarak ve Tanrıma şükrederek ben koruyup öpeydim, dizlerinin önüne çöküp ellerini ve yalvaraydım; “Benim olsan…(12)

Dallarda sarı yapraklar bile kalmamış, dalların canı çekildi, çekilmek üzere, kışa, üşümeye hazırlanıyorlar gibiydiler, tıpkı biz insanlar, canlılar gibi, farklı mı olacaklardı ki, benden, bizden, bizlerden?

Demek ki artısı olan yıllardan biri daha beni terk etmek üzereydi, ben onu metrolarda, otobüslerde, hatta çekindiğini, korktuğunu bile bile teleferikte bile ararken…

Yoktu, yer yarılmıştı da…

diyemezdim…

O, benim dünyamda, yaşamımdan bir parça, gönlüme sakladığım, kalbimin, gönlümün ve beynimin tek sahibiydi. Hacca giden karınca örneği(13) dünyamın tek aydınlığının o olduğuna inandığım için onun yolunda ölürdüm, konu benim için bu kadar gerçekleşme boyutundaydı.

Ecelimi bekleyerek olmazdı yaşamamın sonu. Tüm umutlarımı yitirdiğime inandığım an, Tanrının himmetine sığınıp(1) şefaatini dileyerek sahipsiz emanetini teslim edip yaşamdan çekilecektim.

Normal beklenti günlerimin birinin sonuna ulaşma çabasında, dur-durak bilmeyen hüznüme yol gösterme çabasındayken birden aydınlandı sadece çevrem değil, tüm dünyam. Bildim, o gönlümün aydınlığıydı, tekerlekli bavulunu sürüklemeye çalışan…

Yetiştim, bavulunu aldım elinden ve haince sordum;

“Teleferiğe mi, otobüse mi?”

“Beni bir daha öldürseler teleferiğe binmem, eğer sen yanımda yoksan!”

“Ölmek için çok erken, peki otobüse bindireyim seni şimdi. Ama ilerilerde bana sarılmanı bekleyip, bunu içimden geçirerek isteyip, seni tekrar teleferiğe bindirmeyi deneyeceğim, ismini bile bilmediğim, bugüne kadar yolunu gözlediğim genç insan, sen neredeydin, nerelerdeydin?”

“Adım Aycan ve öğretmenim…”

Otobüse binmiştik, cam kenarına geçti, bavulunu bana bırakıp. Diğer yolcuların geçişlerini engellemeyecek şekilde yanıma iliştirdikten sonra aynı teleferikteki gibi kolunu koluma doladım, diğer eliyle destekledi kolunu;

“Hatırladın mı?”

“Unutmadım ki?”

“Kaç yıllar geçti aradan(14), sayamadım Aycan, seni unutamadım, unutamazdım da…”

“Ne yapayım, okullar sık sık sömestre, yılsonu ya da dini bayram tatillerine girmiyor ki? Hele ki bir de idareciliği yüklenmişsem. Üstelik ailemin zoruyla da olsa görücüye çıkmış(1) gibi katılmakta mecbur kaldığım düğün-dernekler de sık sık yaşanmıyor ki, senin için görülüp, görüneyim, yaşamından bir parça olduğumu hissedeyim!”

“Bu genç yaşında bir de angarya gibi idarecilik mi yüklediler sana? Hemen bırak hadi Aycan. Sık sık, hatta gün aşırı, derslerin olmadığında gel ki göreyim seni, diğer günlerde de sen neredesin söyle, ben senin yaşamında olurum, ne zaman, nasıl istersen! Senin ve sıcaklığın dışında benim için yaşamımda hiçbir şey önemli değil, ben tayinimi isteyeyim, senin olduğun yere…”

“Bu ne demek şimdi? İsmini öğrendiğimi bile hatırlamıyorum, bu bir ilân-ı aşk mı?”

“Adım Ayhan! Dile hemen diz çökeyim. Bana zaman ayır, hemen senin olayım. Daha senden ayrılışımın ilk haftasında aldım, yüzüğünü, eğer kabul edersen. Özlemin, bir anda karşılaşmam, şaşkınlaştırdı beni, aklım başımda olmadı seni yitireli beri, şimdi de iddiam; aklımın başında olmadığı…

Aylar, birkaç sene öncesinde koluma sarılman, kolumdaki sıcaklığın, olan aklımı götürdü. Söyle sana sevgimi söylemek, senin için yaşadığımı anlatmak, ilân-ı aşk etmek için ne yapmam gerekli?”

“Beklemen, beni öğrenmen, seni tanımam gerekli…”

“Öğrenmeyi değil, ben seninle boşa ömür tüketmektense, o ömrü seninle tüketmek istiyorum. Beni tanıman mı gerek? Al aklımı, beynimi, kalbimi kendine…

Ve ne zaman şüphe geçerse zihninden, süpür beni bir kanalizasyon mazgalına. Güvenmediğin bir yaşam bana haram. Sensiz bir yaşamı hayal etmem bile imkânsız!”

“Anladım! Ne zaman bindireceksin beni teleferiğe!”

“İstersen, hemen, şimdi!”

“Olmaz bavulum var, yarın sabah?”

“Sabah ezanı okunur okunmaz, teleferiğin ilk seferiyle ve istesen de istemesen de ölünceye kadar bekleyeceğim, beklerim de seni. Ancak şimdi izin ver, evinin kapısına kadar bırakayım seni, karşılık olarak kolumdaki sıcaklığını ve tebessümünü bırak bana, ama emaneten değil, temelli, sonsuza kadar ve lütfen!”

“Anladım, bundan sonra temelli senin, söz!”

“Yarını unutma! Güzelce dinlen! Yarın bize yetmeyebilir belki. Beraber tüketmeyi düşündüğüm günlerden de borç almak istemiyorum, yarını, bir daha yarına ihtiyacımız olmayacak şekilde yaşayalım istiyorum, diliyorum…”

“Sözlerinin anlamını biliyor musun? Bir süre önce, bir bilmediğim, hatırlamadığım günde karşılaştık, bugün tanıştık, önce ilân-ı aşk ve sonra evlenme teklifi gibi bir şey, hem de ayaküstü, yol sıra, çay sıra gidip gelmek(1) gibi…

Sürat her zaman iyi zamanlamanın gerçeği değil, bilmiyor musun? Öğretmem mi gerekecek?”

“Kaç zamandır yollarını gözlüyorum, ayların farkında değilim, hatta yılın, belki de yılların, öylesine zaman mefhumunu(2) yitirmişim ki, kafasızlığımla, gönlümdeki ağırlığınla? Acele etmem doğal değil mi? Bir yıldan fazla bir süre hüzünle, ıstırap çekerek tahammüllü olduktan sonra, kavuşmanın mutluluğunu yasaklıyor musun bana? Haksızlık değil mi bu?”

“Yasaklamam mümkün değil, sen benim yaşamımda ilk, tek ve son sığınağımsın, buna seninle ilk karşılaştığımızda inandım. Hem bir yıldan fazla süredir sadece sen mi özlem çektin Ayhan? Hiç mi kulağın çınlamadı? Haydi, böyle yol ortasında geçimsiz karı-koca gibi münakaşa ediyoruz sanmasın millet, beni evime teslim et ve yarını bekle!”

“Peki! Beni hayal et, beni gör rüyanda, bir yıldan fazla geçen zamanın özlemini unutarak...

Ve bil ki, asla geçimsiz karı-koca olmayacağız. Çünkü seni hep gönlüme saracağım ve asla ve kat’a üzmeyeceğim!”

“Anladım! İki saat bile olmayan zaman dilimi içinde ilân-ı aşk, evlenme teklifi, karı-koca da olduk, peki çocuklarımız…”

“İki kız, bir oğlan…”

“Allah’ın işine karışıyorsun gibime geliyor bir saati aşan iki saate yakın bir zaman içinde…

İnanamıyorum, o kadar kısacık bir zaman mı geçti aramızda, birbirimizi solurken? Allah rahatlık versin, zamana hükmetme çabasındasın, biraz daha destek görürsen ‘Torunlarımız…’ demeye de başlayacaksın…”

“Tamam, anladım, yaşamımdaki tek ışık…

Ben yolumu kendi kendime bulurum, ailene söylemezsin şimdilik, ama ben onlara da böyle bir kızları olduğu ve Tanrının o kızı bana bağışlayacağı inancıyla şükranlarımı iletmek istiyorum, sende saklı kalsın, gerektiğinde açıklamak kaydıyla ki, bence mutlaka bir gün, ellerini öperken bundan haberleri olacağının sevinciyle…”

“Anladım, güle güle genç adam, sevdiğim, yaşamımdaki tek insan…”

“Kovuldum, ey bavul, ey yıldızlar, hem yol…

Bana doyum olmaz, ey Aycan. Yarını iple çekeceğim gönlümün biricik aydınlığı, söz verdin, unutma…”

“Ayaküstü üç çocuk sahibi olduğum kocamı unutmam mümkün mü? Ama öyle sesli anma beni rüyanda, hayalinde. Kulağımın çınlamasını ailem duysun istemem bu aşamada. Zamanı gelince üç çocuklu karı-koca olarak oluru ile anlatırız ailelerimize.”

Sırtını döndü.

Gülümseyişiyle şarampole(3) kayacağını bilmeyen eski model, taka bir kamyon gibi gidiyordum, onu bıraktıktan sonra ardıma bakarak, bir kere dönsün, gülümseyişini göreyim dileğiyle.

Bir tümsek, ya da bir boşluk, ayağım kaydı, yıkılırken bir çıtırtı duydum gibime geldi bacağımda. Bağırmış olmalıyım, farkında olmaksızın. Ayak seslerini duydum, yanağımdan, burnumdan, dudağımdan öperken haykırıyordu, tanıdığım, benim olmasını istediğim ses;

“Ne olur ölme, beni sensiz bırakma, sensiz yaşayacağımı sanmıyorum!”

“Dur be güzel kız, nihayeti bacağım kırıldı galiba, bu kadar feveran(3) etmene gerek yok!”

O an, o acı içindeyken Orhan Veli’yi hatırlasam(15) da gülümsemeye çalıştım;

“İnsan, ayağı kırıldı, ya da çatladı diye ölür müymüş Aycan?”

“Ya, pıhtı(3) kalbine giderse? Demek ki yarın buluşmayalım diye bacağını hususi olarak kırdın?”

“Seninle karı-koca olarak münakaşa etmeyeceğime, seni üzmeyeceğime söz vermiştim, unuttum deme, inanmam, galiba bayılmak üzereyim, seni…

birileri…”

Hatırlayamıyorum, sanırım; “Seni seviyorum” mu demek istedim son anda, yoksa birileri “Beni sana kavuştursun mu?”

Bayılırken ne hatırlayabilirsin ki, başucundaki senin için değerli olan ve üzüldüğünü hissettirenden başka…

Ayağım alçılı, annem babam, Aycan ve yaşlı bir çift daha vardı başucumda. Zeki adamdım ya, o yaşlı çiftin Aycan’ın anne ve babası olduğunu ve tüm onları başıma toplayanın Aycan olduğunu inanıyordum, gereklilikleri nasıl temin edebildiğini bilemesem de…

Evli ve üç çocuklu olduğumuzu nasıl anlatacaktık ki büyüklerimize, hayal de olsa. Düşüncemin yorgunluğuyla beynim çalışmıyor, neredeyse dalgınlığa, morfinlerin etkisine dayanamamış gibi bağırıp çağırarak yenilerini beklercesine, haince davranışlar içinde oluyordum.

En iyisi sarhoşluğa, morfinin etkisinin devamlılığına devam etmek, narkozun etkisinin geçmediğine inandırmak istercesine baygınlığımın devamı idi...

Fısıltılar halinde konuşmalar kulağıma erişiyordu, morfin bahane, kulaklarımın açık olması şahane idi, sevgili, derdimi anlayıp dinleyen hemşire sayesinde, hakkını asla ödemeyeceğimi düşündüğüm, bölük-pörçük(2)

Yabancı, daha önce hiç duymadığımı sandığım bir erkek sesi, muhtemelen Aycan’ın babası;

“Bir yıl içinde torunlarımız oldu ha? Tövbe estağfurullah! Allah’ım aklıma mukayyet ol(1), güleyim mi, ağlayayım mı, sevineyim mi, ne yapacağımı kestiremiyorum. Daha dünürüm, damadım demeden kızımın çocukları, yani benim torunlarım oldu ha?”

“Eee Baba! Zaman çabuk geçiyor. Anlattıklarım bir yılda değil, beraber yaşadığımız bir saat içinde gerçekleşti. Hem bak, bu genç adam, bıyık altından gülümsüyor(1) denir ya, tıpkı öyle gülümsüyor, sözüm ona narkoz etkisindeymiş gibi…”

“Şaşırma! Ben hâlâ narkozun etkisindeyim…”

“Diyorsun ve inanmamızı bekliyorsun, tüm gece uğraştırdın bizi aç gözlerini ve ‘Günaydın!’ de büyüklerimize, annene, babana, benim anneme, babama, yani anne ve babanın yanındakilere…”

“Günaydın efendim…

Allah’ın izni, peygamberin kavli…”

“Hop, orda dur bakalım genç adam! Böyle şeyler, öyle birkaç saat içinde çoluk-çocuğa, torun-topalağa karışmaya benzemez. İyi olur, ayağa kalkarsın, diz çökmen gerekenin karşısında diz çökersin…”

Sözlerini toparlama gayretiyle durakladı (sanırım);

“Son sözleri anneniz-babanız söyler, ‘Hık! Mık!’ demeksizin tuzlu kahveni(16) içerken, sizler; ‘Gençler, birbirini görüp birbirini sevmişler…’ diyeceğimizi düşünürken; ‘Hele bakalım, sizler şimdi gidin, biz biraz düşünelim 8-10 yıl sonra tekrar gelin’…”

“Öyle deme cici baba(2)!”

“Daha kızımı istemeden cici baba, öyle mi?”

“Siz zalim değilsiniz, beni ölüme mahkûm edip Aycan’ın yaşamadan dul kalmasına izin vermezsiniz, gönlünüz buna rıza göstermez!”

“Hadi kızım, sevdiğin bu adam hâlâ narkozun etkisinde, ne dediğini bilmiyor. Bize müsaade...

Gençler sizler aranızda konuşun, bu genç adamın çabuk iyi olması gerek. Hadi dünür, onların birbirlerinin nefesini hissetmelerine ihtiyaçları var gibime geliyor, bizler de evlerimize gidelim…

Yorulduk, artık genç değiliz, kapımızı ne zaman çalacağınızı gençler haber verirler herhalde…”

Kapıdan çıkmalarına kadar ancak sabredebildim;

“Hadi sar kolunu koluma, öpmeni de isterim, ama deli olduğumu bile bile; ‘Deli misin?’ dersin. İyi ki ayağımı kırmış, çatlatmışım! Ama keşke kırılmamış olsaydı da...”

“Eee!”

“Bugünü, şu anları biz bize ‘Allah’ın emri’ sonucuyla yaşasaydık. Çünkü çok seviyorum seni, canımdan çok, âşığım sana”

Sonuca ulaşacağımız yolda tek bir söz döküldü Aycan’ın dudaklarından;

“Ben de…”

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Teleferik; Birbirinden uzak iki yer arasında, havada gerilmiş kalın, çelik teller üzerinde kayarak yol alan, yolcu ya da yük taşıyan, elektrikle işleyen asılı taşıt. Öykünün kaleme alındığı tarihlerde ücretsizdi!

(1) Bıyık Altından Gülmek (Gülümsemek); Birinin durumuna, alay ettiğini sezdirmemeye çalışarak daha ziyade gülümsemek şeklinde gerçekleştirilen eylem, birinin içine düştüğü duruma sevinmek.

Cuk Diye Yerine Oturmak; İşi çok olumlu bir şekilde almak, yapmak.

Görücüye Çıkmak; Evlenmesi söz konusu olan kızın görücülerin oturdukları odaya gelip onlara görünmesi.

Hariçten Gazel Okumak; Bir konuyu iyice bilmeden üzerinde görüş ve düşünce belirtmek. Bir konuşmaya yersiz ve zamansız katılmak.

Medet Ummak; Yardım beklemek. (Bir Bilge Sözü; Yalan söylemek büyük bir felâket değildir. En büyük felâket söylediğin yalandan medet ummaktır.)

Mukayyet Olmak; Korumak, Gözetmek.

Mutabık Kalmak (Olmak); Birbirine uymak. Aralarında anlaşmazlık olmamak.

Şiar Edinmek; Benimsemek, ilke olarak kabul etmek.

Tamah Etmek; Çok beğenip edinmek istemek. Açgözlülük etmek, açgözlü davranmak.

Tanrı’nın Himmetine Sığınmak; Tanrının himayesine, koruyup kayırmasına, yardımına sığınmak (Kur’an’ı Kerim, Nisa Suresi, Kırk Üçüncü Ayeti ve aynı Surenin Doksan üçüncü Ayeti şöyle demektedir; “Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası içinde ebedi kalacağı cehennemdir.” Buna göre insanın kendisini öldürmesi (intihar etmesi) de aynı düşünce içine hapsolmaz mı?)

Yol Sıra Gidip, Çay Sıra Gelmek; Aslı; “Çay sıra gidip yol sıra gelmek” şeklinde düzenlenen deyiş; boşa gidip-gelmek, herhangi bir işi isteksiz yapmak ve bunun karşılığında da öğrenmek dâhil hiçbir kazancı olmamak.

Zımbacık Dolmak (Dolu Olmak, Doluşmuş Olmak); Bir bakıma Arapça lebaleb (Türkçe de lebalep olarak da kullanılmaktadır. Leb: Dudak demektir); dolmak karşılığı olarak kullanılan bir şeyin ağzına deyin, silme dolu olduğunu vurgulamak için kullanılan genel sayılabilecek bir deyimdir.

(2) Bölük Pörçük; Bütünlüğü olmayan, parça parça.

Cici Baba; Üvey baba ve damadın, ya da gelinin karşı tarafın babasına ulaştırdığı hitap şekli (Yerel).

Defi Belâ; Bir belâyı, bir tehlikeyi, savma, uzaklaştırma.

Zaman Mefhumu; Zaman kavramı.

(3) Çelimsiz; Çok zayıf ve kuru, sıska.

Emare; Belirti, ipucu, iz.

Gıybet; Çekiştirme. Bir kimsenin gıyabında (arkasından) onun ve yakınlarının kusurlarından, hoşlarına gitmeyecek şekilde bahsetmek, konuşmak, yüzüne karşı söyleyemeyeceği şeyleri arkasından söylemektir ki Kur’an’la yasaklanmıştır. Kuranı Kerim’in Hucurât Suresinin 12. Ayetinde (49/12) başlarında şöyle buyrulmuştur. “Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?…

Havsala; Zihnin bir şeyi anlama ve kavrama yetisi, kavrayış.

Medyun; Verecekli, borçlu.

Müteşekkir; Teşekkür borcu olan.

Ökse; Her yanı ökse otu macununa bulanmış, kuş tutmakta kullanılan değnek. Ökseotu saplarından ya da çobanpüskülü kabuklarından çıkarılan yapışkan macun.

Pıhtı; Koyulaşarak yarı katı duruma gelmiş sıvı. (Kan pıhtısı olarak kalbe ulaştığında ölüme sebep olan neden).

Şarampol; Karayollarının her iki kenarındaki, yol düzeyinin aşağısında kalan bölüm.

Varyasyon; Değişim, çeşitleme.

(4) Akrofobi; Yükseklik korkusu.

Niktofobi; Karanlık korkusu.

(5) Kazın Ayağı Öyle Değil; “İşin aslı öyle değil, bu kadar basit değil” anlamında kullandığımız bir deyim. Aslı; “Kaziye-i anha öyle değil!” şeklinde olup, “Önerme öyle yapılmaz!” demek gibi bir anlamı söylenmekte.

(6) Hafıza-i Beşer Nisyan İle Maluldür; unutkanlığı doğurur, unutkanlık bir insanlık gereğidir gibi anlamları vardır. Bir de; insanın özellikle kötü anları, kötü anıları unutması gerekliliğini belirtir şekilde kullanılmaktadır.

(7) Tavşan dağa küsmüş, dağın haberi olmamış; Sıradan önemsiz kişi, önemli bir kişiye küsse, önemli kişinin umurunda bile olmaz. Sitem ve nazlanışımız kişiden kişiye değişik anlamlardadır, şeklinde bir deyim.

(8) Seninle bir sonbahar mevsimiydi tanıştık! Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi ve Bestesi; Yusuf NALKESEN’e ait olup eser Hicaz Makamındadır.

(9) Ömrümce hep adım adım, her yerde seni aradım… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mehmet ERBULAN’a, Bestesi İrfan ÖZBAKIR’a ait olup eser rast makamındadır ve bir bölümünde “Kenarlarda, köşelerde” diye başlayan sözler vardır.

(10) Muhabbet bağına girdim bu gece (Ararım)… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte Sahibi bilinmemektedir, Bestesi Sadettin KAYNAK’a ait olup eser Hicaz Makamındadır.

(11) Ne zaman geleceksin…  şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Şekip Ayhan ÖZIŞIK’a ait olup eser Nihavent Makamındadır.

(12) Benim olsan seni bir gül gibi koklar sararım… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mustafa Nafiz IRMAK’a, Bestesi; Saadettin KAYNAK’a ait olup eser Rast Makamındadır. Eser nakarat bölümü olarak “Yasemen” olarak bilinmektedir.

(13) Hacca Giden Karınca; Çıkını omzuna asıp yola koyulan karıncaya sormuşlar; “Hayrola, nereye böyle?” hacca gidiyorum!” “Ömrün yetmez ki?” Karıncanın cevabı anlamlıdır; “Bu yolda ölürüm ya!”

(14) Ne olur, sormasınlar bana… diye başlayan “Kaç yıl geçti aradan ayrı ayrı, bitsin artık bu hasret buluşalım gayrı” şeklinde Sezen AKSU şarkısı.

(15) Orhan Veli KANIK’ın Öümü; Orhan Veli, Ankara'da bir gece sokakta bir belediye çukuruna düştü ve başından yaralandı (10 Kasım 1950). İki gün dinlendikten sonra İstanbul'a gitti. İstanbul'da bir arkadaşının evinde öğle yemeği yerken fenalık geçirdi ve hastaneye kaldırıldı (14 Kasım 1950) . Alkol zehirlenmesi teşhisiyle tedavi edildi, ancak beyin kanaması geçirdiği sonradan anlaşıldı. Aynı gün akşama doğru komaya giren Orhan Veli, geceleyin saat 23.20'de hayata gözlerini yumdu.

(16) Tuzlu Kahve; Genelde Trakya yöresinde uygulanan bir âdet olup amaç; kız için damat adayının nelere katlanabileceğinin işaretidir. Damat o kahveyi mutlaka içmelidir.