TANIDIK MONT

(Erol KARATEKİN)

 

Olağandışı kış günlerinden biriydi. Kar yağmış, sonra ayaza çekmiş, yürüdükçe yüreği rahatlatan o kıyır-kıyır sesleri, şıkırt-kıkırt gibi sesler haline dönüşmüş, üstelik “Allah Muhafaza!” dedirtecek şekilde yeryüzünü yahut da sadece bizim mahallemizin yüzünü kaygan bir pist haline getirmişti.

Bu; onu ilk görüşümdü, hani sanki yüzü sirke satıyormuş gibi(1) desem yanlış, mahcubiyetle(2) tanınmamak istercesine, başı önüne eğik, bu nedenle gözlerine egemen olamadığım.

Sonra bildim onu. Adı Vedia idi. İsminin ona bilinçli bir şekilde verilip verilmediği, yakışıp yakışmadığı konusunda tereddüt geçirdim.

Şöyle ki; namazla-niyazla ilgisi olmayan, Cuma namazlarının o günün öğle namazı olarak farz olduğunu bilen, diğer dinlerdeki insanların Pazar günleri yaptıklarını benim, bizim gibilerin sadece Cuma günleri yapmasının gerektiğine inanan bir zavallıydım.

Genelde görürdüm ki, diğer günlerde de yaşlı-başlı, sakallı-bastonlu bir kısım ihtiyar amcaların zorlanarak, kendilerini zahmetlere sokarak camilere gitmelerine akıl erdiremez, anlam veremezdim.

Ayrıca bir de bazen ölüler olduğunda yaz-kış demeksizin, güneşin hârında(2), yağmurda-çamurda, kar-ayaz demeksizin yapılan hareketlerin de ne olduğunu anlamazdım.

Cuma günlerinde vaaz gibi minberde hutbe sırasında ilgili kurumdan gelen yazıları papağan gibi tekrarlayarak okuyan hocaların söylediklerinin çoğunu ve sonunda çok zaman dilencilik olarak vasıfladığım yardım taleplerini anlamakta da zorlandığımı açık kalplilikle itiraf etmeliyim.

Şair; “Ya hamiyetsiz olaydım, ya param olsaydı(3) demiş ya, mahallemizin muhtarı, beyefendi, halden anlayan, okumuş, bilen, hem hamiyetli, hem paralı, hem de kapı bir komşumuzdu.

Cuma öncesi vaazının ortalarında ve vaaz sonunda ezana çeyrek kala iki kez dileğinin sözlü olarak cemaate aktarılması için ricada bulunmuştu imama.

Malûm, vaaz kürsüsünde vaazda, minberde, hutbede her türlü dilencilik ve din sömürüsü kisvesine sıkıştırılan sözleri söylemek serbestti, ama muhtarın din ve iman adına sosyal içerikli isteğini anons etmek mümkün değildi.

Hani utanılmasa dileği “mekruh(2), günah” olarak bile işaretlenebilirdi.

Oysa muhtarın ricası o kadar içten ve yoksullar için o kadar mübarekti(4) ki (Bana göre, çünkü az da olsa kalem olarak benim de katkım olmuştu). Şöyle demekti maksadı;

“Ramazanda, Kurbanda, bayramda fitre(4), zekât(4), fidye(4) ve sadakalarınızla(4) mahallemizdeki sadece benim bildiğim, muhtarlığımızdaki kayıtlarından görüp tanıdığım insanları sizlerin katkılarınızla sizlerin adına mutlu etmeye çalışıyorum. Muhtarlığın bir odasını daha önce komşularımızı dolaşarak hayırları için ayırdığımı belirtmiştim…

Gelip görmek isteyen tüm din kardeşlerimiz himmetleriniz(4) için yapılmış rafları istedikleri zaman görebilir. Bilen komşularımızın yaptıkları gibi, veren elden(4) Allah razı olsun, gizlice, alan el de mutlu olsun saklıca birbirinden habersiz…

Kullanmadığınız her çeşit giyim, kuşam, pabuç, malzeme ne varsa getirin, tek ricamız getireceklerinizin temiz olması. Kirli ise bırakırken haber verin ki ilgililer için yıkatıp temizleteyelim.

Poşet ya da kutular üzerine ‘Kız, oğlan, şu yaş’ gibi etiketler yapıştırırsanız memnun oluruz, ya da getirdiğinizde beraberce etiketleriz. İfade etmekte sakınca görmüyorum ki cemaatten birkaç arkadaştan ve part time(5) çalışacak genç delikanlı bir arkadaştan bu konuda yardım için söz aldım.” gibi…

O “Delikanlı” bendim işte. Okul dışındaki zamanlarımda getirilen yardımları; meselâ çaydanlık, meselâ pabuç, çizme, mont, palto gibi eşyaları durumlarına ve poşet görüntülerine göre yerleştirmek ve muhtar öksürerek haber verdiğinde kabaca toz olmak, araziye uymak görevimdi.

Muhtarın beğendiği huyum, övünme hakkımı kullanarak söylemem gerek ki; “Adam olmayı(6) bilmeden, adam olmayı öğrenmem, adam olmamdı”.

İşte Vedia ile ilk karşılaşmamız bu şekilde bir yaşam çizgisinde oluştu; şıkırt-kıkırt seslerinin farklı olarak irkilten şekillenişinde.

Ve özür dilerim. Doğrusu o gün ne muhtarın öksürüğünün sesini, ne de kapısını kapattığını görmek içimden gelmemişti, ya da ne bileyim, beni etkisi altına almış hisler vardı, hissetmekte zorlandığım.

Hani diyeyim ki; “Yerleştirme işim bitmemişti!” İnsan adam da olsa, kendisini adam da zannetse, ukalalık da, yalancılık da yapsa da, görmeyi istemek isteklerine set çekmek için sınır tanımıyordu ki…

Muhtar da kapısını özenle kapatmamış, belki görmemiş, belki de dalgınlığına gelmiş olabilirdi galiba. Karşımdaydı; bu şıkırt-kıkırt seslerinin şakıdığı kış gününde bir hırka vardı üstünde.

Belki mübalağa(2) gibi görünebilir, ama çok sosyete insanının moda olarak liralarca para ödeyip satın aldığı türden delikli bir kot pantolon vardı ayaklarında, ancak ahım-şahım(5) değil, dizlerinin en fazla 5-10 santim altına kadar inmiş gibi.

Galiba ayaklarında erkek çorabı ve neredeyse terlik diyeceğim açık bir şeyler vardı, fukaralığın tüm haşmetiyle(2) şekillendiği, eğik başında yoksulluğundan utandığını hissettiğim.

Muhtar yaklaştı yanıma;

“Vedat, sen biraz dışarıda hava al, hatta evine git!” dedi “Birikim Odası” dediğim odanın perdelerini kapatırken, lâmbayı açarken de geri dönüp ekledi;

“Kapıyı da dışarıdan kapat lütfen, zahmet olmazsa…”

Ben…

Yani Vedat…

Bir görüşte kul-köle, kül-cüruf(2) olmaya aday, muhtar babanın emriyle gidecektim ha? Binanın köşesi sütre(2), ben avcıdan kaçıp nefes nefese kalmış korkak bir tavşan gibi sinmiştim köşeye.

Bildiğim, her ne olursa olsun, bu yaşam biçimindeki insanların aşırı mağrur ve kendilerine sonsuz güvenleri olan ve kendilerini belli etmemek istekleriydi.

Duvarlara, tel örgülere asılmış, ya da çöp konteynerlerinin kenarlarına iliştirilmiş küflü ekmekleri yerlerdi de; “Gel, yemek ısmarlayayım!” desek mutlaka korkudan gelmezler, “Al şu parayı, nerede istersen, orada ye!” desek gururundan dolayı el açmazlardı.

Tanımadan, bilmeden, öğrenmeden yerleşmişti beynime. Bir de muhtarın boş bulunup “Gel kızım!” sözüne boş bulunup eklediği isimle; “Vedia…”

Dişlerim tıkırdamağa başlamıştı, gizlenmeye çalıştığım köşede, “Keşke montumu giyseydim bari!” dediğim. Allah’tan ne kuş sesi vardı ayazda, hep ve her zaman aç olduklarına inandığım; serçe, güvercin, kumru ve sığırcıklar dâhil, ne yolunu şaşırmış, bir yaya, ne de evlerinde oturmamayı, araba kullanmaya tercih edecek bir babayiğit.

Ya da hep babayiğit olacak değil ya anayiğit cesur bir insan görünmüyordu ortalıklarda, bu nedenle fark edilmediğim düşüncesindeydim, üşümekle beraber zamana aldırmaksızın durduğum yerde.

Biraz sonra muhtarlık binasından çıktı o, ancak sırtından görebildim bu kez garlı sabun(5) kokusundan onu, bildiğimden değil, hatırladığım o yerlerde bir ara görev kapsamında bulunduğumdan dolayı.

Dikkatimi çeken şeyler, elinde bir poşet, ayağında çizmeler ve üstünde tıpkı benim montuma benzeyen montla.

Çizmeleri kesinlikle hatırlıyordum, yerleştirdiğim o kadar poşet içinde hatırlamamam mümkün değildi, sahibine dar gelip de yepyeni olarak verilen. Bir de mont tabii. Yeni teslim edilmiş, yerine koyamadığım, yerleştiremediğim poşetlerden birinden çıkmış olsa gerekti.

Takip edip evini-barkını öğrenmekle, öğrenmemek arasında bir tereddüt geçirdim. Donan burnumun ucu buzlanmış, kaş ve kirpiklerim kendilerine gelme çabasında, durup dururken ağlama modunda yaşlanan gözlerim, elektrik sobasıyla ısıtılma gayretinde olan “Birikim Odasına” yönelmemi öğütlemişti bana!

Ve gizli bir deyiş; yanlışlığımı ikaz eder gibiydi benim bana; Dinsizin hakkından imansız gelir!” gibi. Dinsiz, kesinlikle densiz(2) değildi.

Evet, öğrenciydim, kalbim boştu, elimde ekmeğim, karşımdakine vadedeceğim bir gelecek yoktu, ama gördüğünden etkilenmek ne zamandan beri densizlikti ki?

Üstelik isminden başka bir şeyi bilmeyen beynim, benim gibi bir garibana densizliği nasıl yakıştırırdı ki?

Kirpiklerimdeki, kaşlarımdaki buzlar çözülmeye başlamış, daha incelikli bir felsefe(2) ile aklım başıma gelmeye başlamıştı, içeri girdikten bir süre sonra…

Raftaki çizmeler yoktu, sevindim. Onun ayakları o delikli kot pantolona rağmen bundan böyle üşümeyecekti. Mont giymişti, bedeni de üşümeyecekti. Keza, elindeki poşette de herhalde diğer unsurlar olsa gerekti, bilmediğim ya da bilmem gerekmeyen.

Düşünceyle de olsa zamana dikkat etmeksizin, hiçbir şeyin farkında olmaksızın düzenlemeye devam ediyordum “Birikim Odasını”. Bu arada yaşlı dedelerden biri uğramıştı o soğuk havaya rağmen, herhalde namaz sonunda geçiyorken, uğrayarak;

“Yapacağım bir şey var mı?” diyerek.

Muhtar; “Sağ ol hacı emmi, yok!” derken bana da dönüp sözlerine ek yaptı;

“Haydi Vedat, harç bitti, inşaat paydos örneği, elindekileri bırak, bir başka geldiğinde tamamlarsın, ya da ihtiyarlar senin gibi titiz olmasalar da yaparlar işte bir şeyler!”

Bıraktığım montumu almak için rafa elimi uzattığımda boşluğu dövdü elim. Zeki değildim, ama ara sıra da olsa çalışırdı beynim. Genç kızın üstünde gördüğüm montun “Tanıdık” olmasının sebebini “şıp diye anlamıştım(1)”!

Be mübarek Vedat…

Darwin’e göre(7) sonradan insan olan varlık…

Kapı arkasında çiviler, portmanto, gardıropta askılar varken montunu rafa yerleştirmenin âlemi var mıydı? İşte malın iyisinden anlayan kız, alır götürürdü montunu böyle, tabiidir ki muhtarın bilmesinin mümkün olamayacağı rızasıyla…

“Malın iyisi” demek çağrışım yapmıştı beynimde; “Acaba o, beni malın iyisi gibi görür müydü?” eğer tanışsak…”

Nerde? Muhtara sorsam “Kim?” diye “Devlet sırrı” gibi açmazdı ağzını. “Nuh” deyip “Peygamber” dememek gibi de (bana göre) kötü bir huyu vardı, tanıdığım kadarıyla!

İtiraf etmeliyim ki üzüntünün zerresi yoktu beynimde, muhtaç biri sahiplenmişti montumu, bedeli ne olursa olsun, aklıma getirmeyeceğim.

Ancak; kendimi görevlendirdim; Mont, çizme, eğik baş, il kepçe ve ben kazan olarak bulacaktım onu. Sormakla bulunmazdı belki, ama aramakla Bağdat’ın da, Mevlâ’nın da, belânın da bulunduğu söylenmişti ve ben bu söylemin doğruluğunu gerçekleştirme düşüncesindeydim. Nedeni belli desem, değil! Bir tutku? Belki…

“Mö!” seslerinin ayyuka çıktığı(1) bir ders yılı dönemindeydim. Okul-Ev-Muhtarlık arasında koşuşturmaca, çok zaman kendime ayıracak vakit bulamıyordum. Bazen saçım sakalım karışık, bazen annemin ikazlarına rağmen gömlek-pantolon değiştirmekten eriniyordum. Ama leş gibi(5) kokmuyordum!

Kendime de, çevreme de olsa, kışın ayazı da engelleme çabasını gütmese de gülme efektini(2) bir yere sağlamca bağlama imkânım olsa; “Ne yapayım titizim, huyum kurusun, öyle ki temizim!” diyebilirdim. Teknoloji sağ olsun, soyunup-dökünmek zaman israfı olmasa kombi rahatlığıyla her gün duş yapmak “Beş dakkada Dikilitaş(8)!”

Böyle günlerden biriydi, vize sınavım vardı, önemli mi, önemli, doğruyu söylemesem, yalan söylesem karnım mı ağrıyacaktı ki? Arkadaşlara şakalarım nedeniyle namım belliydi zaten; “Vedat’ın dört sözünden üçü yalan, sonuncusu şüpheli!” derlerdi.

Bayağı keyif alırdım bu sözlerden, insanın yalancılıkla suçlanması sanki meziyetmiş(2) gibi. Bir de “Şakatör(2)” unvanım vardı, övünmek gibi olmasın, kelime Türkçemizde yok, anlamı bana kalsın.

Belediye otobüsünün arka sıralarında bana hiç de yabancı görünmeyen tanıdık bir mont gördüm gibime geldi. Akıllıyım ya, fiziksel yapısına da bakınca onun aradığım genç kız olduğunu tahmin ettim, inanamıyor gibi olsam da.

Çünkü devran değişmişti(1) benim için bile. Oğlanlar uzun saçlarını kurdelelerle desteklerlerken, kızlar da alabros(2) hatta kel, ya da bir numara kesilmiş saçlarla otobüslere binebiliyorlardı. O genç kızın saçları da kısaydı, ama öyle alabros değil!

Benim yerimde kim olursa olsun merak etmeden nasıl yerinde durabilirdi ki? “Pardon!” ve “Affedersiniz!” yüklü sözlerimle desteklediğim eylemle onun yanına sokulma gayreti yaşadım, itiraf ederim.

Yanına geldiğimde galiba haddimi bildiğimi(1) zannetmeme rağmen, haddimi aşarak ilgilenmiş gibi olmuştum ki, rahatsız olmuşçasına sırtını döner gibiyken, gözlerindeki hiddet görüntüsü her şeye rağmen yüreğimi ağzıma getirir(1) gibi olmuştu, ya da ben öyle düşünmüş, düşlemiş olabilirdim onun hiddet kavramını.

Eski, ama temiz elbiseler vardı üzerinde ve elinde tuttuğu torba gibi çantayı sırtına asarak aramızda barikat(2) oluşturmaya çalışırken, ben benim olduğuna inandığım montu, kendime ispat gayretinde idim, ama niye, ne işe yarayacaktıysa, onun yeni sahibini, yani gönlüme hükmedenin kim olduğunu bilmekten başka?

Çuvalla satın alma bedeli ödemiş olsam da, ihtiyacı olan birinin, montumun ense yakasında hasbelkader(2) ismimin baş harflerini herhangi bir nedenle bilecek olsam da, nasıl “Yanlışlık oldu, montumu geri ver!” diyebilirdim ki bir genç kıza, üstelik bilmiş olarak, aşağılar gibi.

Genç kız, herhalde arkasında da gözleri olsa gerekti ki, hesap sormak, “Haddini bil!” demek yerine “Öf! Pöf!” gibi seslenişlerle tavrını belli etme seçeneğini kullanmak istemiş olsa gerekti.

“Bağışlayın, öğrenci arkadaşlarımdan birine benzettiğim için ilgilenir gibi oldum. Lütfen sarkıntılık, ya da bir başka neden aramayın gözlerimde!” dediğim anda başını kaldırdı, yüzünü gördüm, dua eder gibiydim.

O ne mavilikti Allah’ım? Tanrı gök ile denizi birleştirip göz halinde imal etmiş olsa gerekti onda, yani yaratmıştı demem daha doğru…

Gene de hissettiğim kadarıyla bakışlarımın prangasından(2) ürkmüşçesine, sıkıntısını belli etmekten vaz geçmemiş gibi iniş düğmesine bastı ve otobüs durur durmaz, inip etrafına bakınmaksızın otobüsün gittiği yöne doğru yürümeye başladı.

Şaklabanlık bedelsizdi. Dünyanın yörüngesinde dönmesi bir tarafa, aynı doğru ve doğrultuda iki insanın, yani benim ve onun, bir çizginin iki yönünden birbirimize doğru hareketimizde bir noktada buluşmamızda hayret edilecek bir şey olmasa gerekti.

Bir sonraki durakta da ben indim ve yanılmamış olma dileğiyle geldiğimiz yönün zıddına onun indiği durağa doğru ilerlemeye başladım. Elimde olması gereken çantamın neden elimde olmadığının şaşkınlığını yaşamaksızın…

Göründü, gördü, duraklar gibi oldu ve sonra umursamaz bir şekilde ilerlemeye devam etti;

“Aaa! Ayşe! Merhaba! Demin otobüste sana çok benzeyen genç bir kızla karşılaştım. Allah’tan anlayışlı biriydi, fırça yemekten güç kurtuldum. Neyse! Nasılsın? İyi misin?”

Dikkatlice baktı yüzüme, gülümsemesini frenleme çabası yaşıyordu sanki;

“Şimdi bu yaptığınız komiklik mi? Centilmen birine yakışıyor mu?”

“I-ıh! Ama siz de dikkati çekecek kadar güzel olmasaydınız, hele ki gözleriniz…

Ama haddimi bilmem gerek, değil mi? Sizi mutlaka sahiplenen biri vardır, benim geç kaldığımın ispatı gibi. Bu da; ‘Bir rüzgârdı, gelip geçti(9), kayboldu dememin gerekliliği. Ama izin verirseniz iki kelime daha ve yolunuzdan çekileceğim!”

Sadist, nasıl tarif edilirdi ki? Başını kaldırdı, havada atmosfer ötesinde, denizlerde en derin çukurda her iki konum içinde de havasız bırakıp öldürmek gibi bir amacı var gibiydi, maviliklerinde; “Devam et!” mi, “Yeter!” anlamında mıydı bakışları, hissedemediğim, ben birinci şıkkı tercih ettim;

“Arkadaşım olmanı, sesini devamlı duymayı, seninle aynı dünyayı paylaştığımıza inanmak ve ummak isterdim Vedia!”

Bakışları acımasızlaştı;

“İsmimi nerden biliyorsunuz?”

Gerçekten olağanüstü heyecanlanmış, kendimi yitirircesine gaf yapmıştım(1), yalan söylemek mecburiyetindeydim, ¾ oranı üstünde yalancıydım ve yalandan kim ölmüştü ki? Sadece zaman kazanma amacıyla; “Eee! Iıı! Şey!” gibi zırvalamasaydım!

“Bu, ilk sefer değil ki! Karşılaşmamızın, birinci, ikinci sonra ilk kez konuşacak kadar bu üçüncü seferinde cesur olmam; en basitinden her türlü fırça, sitem, azar, artık ne derseniz göze aldığım…

İlkinde değil, ama zihnimi yoklarken yorulacağımı zannediyorum, ya kitaplarınızdan birinin üstünde görüp okudum isminizi, ya da arkadaşlarınızdan birinin seslenişini duydum, size verilen ismi beğendim ve ilgi duydum, hoşlandım ve dediğim gibi bu kez cesaretlendim. Hani gerekmez belki, ama adım Vedat ve cesaretimin limitine ulaştım, tükendim, iyi günler, hoşça kalın efendim!”

İkimiz de aynı yöne yöneldik, devam ederken arkamda kalmayı tercih etmişti, benim şaşırmadığım, onun umursamadığı (tahminimce). Ben esareti kabullenmemek için arkama dönmedim, o, belki böyle bir şeyi düşünmedi bile…

Gün geçti, ben bittim, tükendim, etkilenmiştim, kendime yalan söyleme hakkım yoktu, unutamıyordum, yoksulluğunun nedenini bilmiyordum, soramazdım da, hem umurumda da değildi. Benim onu bulmam gerekliydi, o beni kendim olarak bulmasa da olabilirdi.

Mütevekkildim(2), her şeyin vuslat(2) olarak şekillenmesi, her şeyin karşılıklı olması, karşılık beklenerek yaşanması şart değildi. Sevmeye başlamıştım, seviyordum ve sadece evet, sadece karşılığı olmasa da onu arada bir de olsa görmeye razı olarak, yetinmeyi bilecektim.

Ve öğrendiğimde bilmediğim o kadar çok şey olduğunu, tahmin bile edemediğimi, aklıma gelmesinin imkânsız olduğunu düşündüğüm şeyler dalgınlaştırmıştı beni. Dalgın, şaşkın, adamsendeci(2) ve…

âşıktım belki de bir hayale…

En basitinden, asgariden kendime karşı dürüst olmamın gerekliliği idi bu…

Varlığını bilmediğim, benden bir parça olduğuna emin olup hatta inansam bile bunun adı “Bir hayale tapınmak” olmaz mıydı?

Ara sıra dışında arkadaşlarıma uyamaz olmuştum, kararsız ve sanki bir girdap içindeydim, kendi dünyamda, kendi havamda ve kendime yeten yalnızlığımla yalnız.

O gün her nasılsa arkadaşlarla çıkmıştık öğle yemeği olarak bir şeyler atıştırmaya.

Olacak şey değildi, simit ve de yanında eklenti olarak pasta gibi mamuller satılan yol üstü pastanelerden birinde garson kıyafeti ile gördüm onu, “Gördüm gibime geldi!” demem abes. Kişi kendine hükmedeni tümüyle beynine yerleştirdiğini, hayalinde de, gerçeğinde de bilmesini, görmesini, hatırlamasını, unutmaması gerekeni biliyordu.

“Arkadaşlar, benim gene midem kazındı(1), boğazım gidişiyor(1), siz gidedurun ben bir-iki lokmacık daha atıştırayım!” dediğimde;

 “Amma da pisboğaz(2) oldun yahu, daha bir saat önce iki sosisli sandviç yiyip iki ayran içtin ve hâlâ miden kazınıyor. Tamam, sana doyum olmaz, dersler başlayıncaya kadar eyvallah! Sakın geç kalma, erken gelmek sana kalmış(10)!”

Masaya oturdum, o geldi başıma;

“Bir; ne önerirsin? İki; neden? Üç; bahşişler herkesin kendine mi, yoksa toplanıp üleşiyor musunuz?”

“Bir; bana yakışacak bir kelime değil, ama centilmenliği unutmuş gibisiniz, söylemek zorundayım hemen; defolmanızı öneririm. İki; ihtiyacım olduğu için çalışmak zorundayım. Üç; herkes kendi hizmetinin karşılığını alır…”

“O halde bir; içinde sitem olmayan bir şey ver bana, iki; bana vakit ayırmazsan kendimi öldüreceğimi bil ve üç; bahşiş değil sana yemek ya da istediğin bir şeyleri ikram edebilmem için ufacıcık bir vakit içine sığsa da bir fırsat ver!”

“O halde bir; gene bana yakışmasa da size zıkkımın kökünü(5) vermek isterim, ama şimdilik çay-simit yetsin! İki; geberip(1) kendini telef etme(1), gençsin, yakışıklısın, okuyorsun, üstündekilere göre fakir de değilsin, değmez benim için, üç; bahşişin gerekli değil defol ve dört şu an patronun göz hapsindeyim, bana biraz da olsa acı ve kaybol, lütfen!”

“Ufacık bir şans ver hemen kaybolayım!”

“Kaybol!”

Bir maden sodası içip kayboldum. Nasıl olsa artık bildiğim bir adres vardı, ona erişebileceğim, eğer o işini, ben de onu yitirmezsem…

Bir gün sonra, aynı vakitte, aynı simitçide oldum, özellikle onun hizmet verdiği masanın boşalmasını bekleyerek. Kalkanların ardından oturduğum masanın tozunu, kâğıt ve bardaklarını toparlarken.

“İşsiz ve aç kalmamı ve de okuyamayacak oluşumun mutluluğunu mu yaşamak istiyorsunuz Vedat Bey?”

İsmimi unutmamıştı, nasıl yorumlamam gerektiğini bilemediğim, sonrasına eklediği “Bey” kelimesini kendime yakıştıramamış olsam da.

“Asla! Tek bir söz ver, seni istediğin yerde, günde, saatte ve istediğin gibi konuşmamız, görüşmemiz için beklememe, hemen defolayım!”

“Peki, şimdi siparişinizi verin lütfen. Üç-beş kuruş kazanarak eğitimime devam etmemi, bir kısım giderlerimi karşılamamı sağlayan bu işi yitirmemi istemiyorsanız…”

“Söz veriyorum! ‘Hayır!’ dediğin anda tekrar gözükmemek üzere dünyandan çekilip yok olacağım!”

Bir maden suyu içmenin bahşişi olamazdı, tabiidir ki, hem başlangıçtan beri olduğu gibi utanmak bir yana, çekinirdim.

Elimdeki okuyup bitirdiğim kitabı tesadüfen(!) masada unutarak kalktım. İlk kapağına; “Vedat’tan bir sevdiğine, sevdiğinden de onun sevdiği diğerlerine” diye yazmıştım. Üstelik haince, duygusallığın örtbas edilemeyeceği(1) söylemek istediğim halde söyleyemediğim, belki de söyleyemeyeceğim cümlelerin benzerlerini fosforlu kalemle işaretlemiş olarak.

Söz vermiştim, belki de son görüşmemizin olacağını korkarak düşünürken. Evet, gerçekten korkuyordum, çünkü öylesine yerleşmişti ki gönlüme, bundan sonramda onu görmeden yaşayacağımı aklımın ucundan bile geçiremiyordum.

Ancak; nerde, ne zaman, nasıl ve birbirimizle nasıl iletişim kuracağımız aklımızdan geçmemiş, ya da düşüncelerimizde o telâş dolu yalnızlıkta akıl edememiştik.

Beni şok eden(1) olay ise, ertesi gün aynı simitçiye gittiğimde; “Kendisine sarkıntılığa yeltenen bir müşteri nedeniyle münakaşaya neden olduğunu; “Müşteri velinimetimizdir(4)! Müşteri her zaman haklıdır!” felsefesi ve Vedia’nın sadece bahşişler karşılığı çalıştığı işine son verilmesi hüznüm, hatta ıstırabım olmuştu, “Keşke” dememin nedeni yaşanan o anda Vedia’nın yanında olamayışımdı…

Zaman acıkmıştı, ya da açtı, bir yıl belki, az değil, fazlası olabilirdi, aklım başımda olmaksızın geçen. Mezun olmama çeyrek kala; “Ararım, ararım seni her yerde(11) nameleri ile tüketmek zorunda kaldığım, içimden atmamın mümkün olmadığı, kalbimden başka bir yere onu sığdıramıyor(12) olmamın mahzunluğunu yaşıyordum, çevremle, dünyayla, hatta evrenle ilgisiz.

Açtım, susuzdum, nefessizdim, yani bana göre öyle bir hayat içindeydim ki, tükenen, ama farkında olmadığım, farkında olmamın mümkün olmadığı bir tükenişte, tükenişle…

Muhtara yardım ediyordum, her zamanki gibi, her şekilde, her biçimde. Ancak saklamamam gerek, içten pazarlıklı gibi hani, “Belki” düşüncesiyle.

Cumalara devam ediyordum Tanrı’ya sanki kanacakmış gibi yalakalıkla, “Dualarım kabul edilsin!” der gibi (belki). Artık hastaydım, yitirmiştim kendimi, sevdiğimi bulursam, en basitinden bir kez olsun karşılaşırsam, iyi olacağıma inanıyordum.

Dualarımın tek kazancı, onunla karşılaştığımda, otobüste unuttuğum kitaplarıma kavuşmamdı, ummamın bile mümkün olmadığı. Aradığımdan dolayı değil, arkadaşlarımdan ders notlarımı çoktan tamamlamıştım, çünkü beni başkaca ilgilendiren bir şey yoktu zaten.

Ancak aranıldığımda bulunmama sebep olması dileğimdi, mutluluğum olacaktı. Keşke notlarımı o bulup arasaydı beni, umulmayacak bir hayal miydi ki bu?

Bir kez daha içimdekilerini söylesem, isterse cevap vermesin, ölmek umurumda bile olmayacaktı, gerekliliği tartışılmayacak gibi görünen.

Dalgın yürüyüşümde, montumu gördüm gibime geldi. Zaten baktığım her yönde mont değil sadece o vardı. Şansımı denesem, asla güçlük çekmeyeceğime inanamıyordum…

“Gene mi siz? Acıyın bana lütfen! Belki sizin geliminiz ve geriliminizle işimi yitirdim şimdi de evimin yakınınızdayız, lütfen ‘Bana söz gelsin!’ ister misiniz?”

“Asla! Burası benim evimin de yakınları…

Seni bilemesem, tanıyamasam bile, iki kelime için seninle beraber olmak istiyorum. İstediğin vakitte şu karşıdaki markette olursan sevineceğim. Olmazsan bu işaret noktasında vazgeçmeksizin günlerce bekleyeceğim seni!”

“Peki Vedat! On dakika içinde markette olacağım, alışveriş eden iki yabancı gibi, yanında. Bana ettiğin sarkıntılıkla neler kaybettiğimin farkında değilsin. İlgilendiğini söylüyorsun, ama acımıyorsun. Güç belâ sahiplendiğim imkânları sayende yitirdiğimi öğrendiğin halde pişmanlığın zerresini bile yaşamıyorsun…

Sitem ve kahrımı yüzünüze çarpmak bana iyi gelecek sanıyorum. Sonrasında umarım, yollarımız bir kez daha çarpışmazsa, çakışmazsa bunun ikimiz için de iyi bir sonucun gerçekleşmesi demek olacağını düşüneceğim.”

Vedat? Bu; bendim. Her ne olursam olayım, beyninde kalmış, yer etmiştim.

“Anladım, bekleyeceğim!”

Gazetelerin ön sayfalarında dokunmaksızın gezinme gayretini yaşarken göründü, raflardan bir gazete, yerden bir sepet aldım;

“Bayanların önceliği var, başla önceden, istersen!”

 “İyi bir kitabım oldu, okudum ve o kitabın yolculuğuna devam ettiğine inandığım. Ancak ısrarınız ve hareketlerinizle part time sahiplendiğim işi yitirdim, sayenizde…

Ve anlayamadığım; çulsuz, gösterişsiz, yokluklarla baş etmeye çalışan, boğuşan, yaşamda annesi dışında kimsesiz olan benden yararlanacağınızı, elde edeceğinizi, faydalanacağınızı mı düşündünüz ki peşimdesiniz?”

“Söyleyecekleriniz bitti mi?”

“Şimdilik, evet! Siyah zeytin 200-300 gram kadar, yarım kalıp da keçi peyniri lütfen!”

Hem bana söz yetiştirmeye hem de reyondaki görevliye sipariş vermeye gayret eder gibiydi. Elimdeki gerçekle nalına mıhına bakmaksızın(5), sakınmaksızın sözlerimi tartmaksızın iletme gayreti yaşamam zorunluydu.

“Kahredici cümlelerin aklımın ucundan bile geçmedi. Söyleyeceğim tek şey, kabul etsen de, etmesen de, etmemek için kendini zorlasan da sana ilgimin sevgiye dönüştüğü. Beni bilip tanımanı istemiştim. Bu sene mezun oluyorum. Benim de senin gibi sadece annem var hayatta. Elini uzatırsan, benim için gayretli olmaya çaba gösterirsen, bir olalım demek isterim…

Ancak böyle market ortasında dolaşırken, güvenlik kameraları bizi kaydederken ayaküstü değil, ellerini tutup beni mahveden gözlerine bakarak içimden geçen tek cümleyi söylemek isterdim; ‘Seni seviyorum!’ İnanmasan da, inanmak istemesen de sensiz bir hayatı düşünemeyecek kadar bendesin. Sırtını dönecek olursan, bu vakitten sonra yaşamam, yaşayamam ve bedenimin de dünyayı fuzuli olarak meşgul etmesine, kirletmesine izin vermem!”

“Neler söylediğinizin farkında değilsiniz. Söyleyin, ben gelinceye kadar bir şeyler mi aldınız, size yakıştıramayacağım!”

“Şimdi aşk ve sevgi üstüne zihnimde birikinti halindeki sözler dışında akıl üstü, içinde bana acıma hislerinin dolaşacağı davranışlarda bulunmayacağım. ‘Aşk derdiyle hoşem…(13) diyen şairin duygularına ulaşmam da mümkün değil. Sadece ‘Beni sev!’ ama içinden gelerek. Acıyarak, ölmemi istemediğin için değil…

Ne zaman elini uzatmaya, elimi tutmaya karar verirsen, o an karşında diz çöküp benimle evlenmeni isteyeceğimi bil. İnanır gibi olmasan da senin gibi ben de çulsuz olduğum için samanlık bize seyran olur, bir hamama yakışan iki çıplak gibi orada olur ve hiçbir şeyi dert etmeksizin bir ömrü paylaşırız. Seni üzmem, sadece tüm varlığımla seni sever, sevmeye devam ederim!”

“Bugüne kadar hiç deliyle karşılaşmamış ve böylesine deli deli konuşmasına şahit olup dinlememiştim!”

“İşte karşındayım ya! Bir deliyi, sevabına ‘Ben de seni seviyorum!’ deyip sevindirsen fena mı olur?”

“Yani, ‘Yalan söyle!’ demek istiyorsun?”

“Bence gayret et, gerçek olsun!”

“Sıkboğaz etme(1) lütfen!”

“Ara sıra da olsa senin yoluna çıkmama, seni görmeme, uzaktan da olsa bana, seni sevmeme, sana saygıma katlan lütfen! ‘Bekle!’ diyeceğin süre ne kadar olursa olsun beklerim, hatta ölünceye, ölümüme kadar. Çünkü seni sevmekten vazgeçmeyeceğim, ömrümün sonuna kadar…”

Sustu, belki ne cevap vereceğini bilememekten, belki de hüsnü kuruntu(5) gibi olacak, ama inanıp inanmamakta zorlanıyor olmaktan.

Kasaya yöneldiğinde, kasadaki öcü gibi örtülü diyeceğim kız, bayan, ya da kadın, doğrudan doğruya; “Montunu çıkar!” diye adeta emretti Vedia’ya, onun hayretle açılan gözlerine önem vermeksizin, aldırmaksızın. “İnsan” ya da benzeri bir şeyi söylemek içimden gelmemişti.

“Vedia, bu varlığı tanıyor musun, arkadaşın falan mı?”

“Yok Vedat, ne alâkası var?”

“O halde bakın ne diyeceğimi bilemediğim kişi. Tanımadığınız birine ‘Sen’ diyemezsiniz. Cümlenizin sonuna da ‘Lütfen!’ demeyi eklediğinizi duyamadım. Ve neden?”

“Sana ne? Düne kadar çulsuz gezen, iki parça kahvaltılığı zor alan birinde böyle bir mont?”

“Gene aynı hata; ‘Sen!’ İspat etmek zorunda değilim, ama ya ben karıma yeni yaşının kutlaması olarak almışsam? Vedia kulağını kapat lütfen!”

Büyüyen gözleriyle ister-istemez, elindekileri tezgâha bırakarak kulaklarını kapattı iki eliyle.

“Affedersiniz, muayyen gününüzde misiniz, yoksa karımın güzelliğini mi kıskandınız, yoksa sadece zalimlere musallat olan(14) öcü gibi şüpheniz mi sizi böylesine edepsizliğe sürükledi?”

Vedia’nın ellerini çektim kulaklarından, o da zahmet olmaksızın gözlerini açtı;

“Hakaret ediyorsunuz!”

“Sözlerimin arkasındayım. Markette beraber dolaştık eşimle. Monitörlerde(2) bir şey mi gördünüz, sensorlar(2) mı ikaz etti sizi, bir montu bir yoksulun üstünde görmek fazla mı göründü size? Bu; özür dileseniz bile size pahalıya mal olacak. Şimdi hemen gidip böyle sorunlarla ilgilenen görevliyi çağırın lütfen! Hesabı kapatmak için de polisi ben arayacağım. Bizler sizi burada bekleyeceğiz…

Ancak Vedia şu anda ağırlaşmaya başladı, oturması için bir tabure ya da sandalye getirirseniz, memnun olacağım…”

Yalandan, hele ki kuyruklu yalandan(5) kim ölmüştü ki, hele ki karım(!) “Vedat?” diye sorarcasına seslendiğinde. Ona “Sus!” işareti yaparak ellerini sevgiyle tuttuğumda, sessizliğimizde ve kalbimin -ellerini ilk kez tutmam nedeniyle- çarpıntısında.

Kasiyer ayrıldığında;

“Biz ne zaman evlendik?”

 “Ses çıkarma! Sevdiğimi söyledim. Duymak istemesen de kalbimin küt küt attığını hissediyor olman gerek. ‘Evlen benimle!’ diyerek de yalvaracağım!”

“Üstelik ağırlaşacak kadar da hamileymişim?”

“İşte bunu nasıl akıl ettim, düşünemiyorum. Hâlbuki bebekleri leylekler getirirdi, değil mi? Önce şu öcü gelsin, senden özür dilesin, hemen ertesinde bana bahşedeceğin ilk fırsatta, izninle önünde diz çökeceğimi, bil!”

“Bir deli ile evleneceğimi, nereden çıkartıyorsun ki?”

“O zaman tedavi et, iyi et beni! Zorunlu gibi değil de, içinden geldiği gibi ismimi söyle, göreceksin ne kadar çabuk iyileşeceğim!”

“Gerçekten akıl erdirmekte zorlanıyorum!”

“Bende akıl bıraksaydın, ben de zorlanırdım. Neyse! Geliyorlar, ‘Devam et!’ dersen, istersen, sonra devam ederiz!”

Gelen görevli;

“Özür dileriz efendim!” dedi.

“Sizin değil, yanınızdakinin özür dilemesi gerekli!”

“O, şu andan itibaren bizim görevlimiz değil, marketimizin böylelerine ihtiyacı yok!”

“İzninizle, işsiz kalmanın ne olduğunu en iyi bilenlerden iki kişiyiz biz. Biz sadece bu kişiye iyiyi, güzeli göstermeye çalıştık, biraz kabaca, biraz hakaretamiz(2) belki, ama mutlaka iyi olması için. Geçindirmek zorunda olduğu bir ailesi varsa onun dışlanmasına asla razı olamayız, işine devam etmesine izin verin lütfen, tek bir rica; Vedia’dan özür dilesin, bu; bizim için yeterli!”

Öcü diye vasıfladığım, ancak utanarak inancına saygı göstermem gereken kasiyer kız diz çöktü Vedia’nın önünde;

“Özür dilerim bayan, bağışlayın, affedin lütfen! Bile bile yanlış yaptım, nedenini bilmeksizin, gerçekten mahcubum!”

“Ayağa kalkın lütfen güzel kız. Bir kız, bir hanımefendi yerlerde sürünmeye değil, karşısındaki ile eşitliğe lâyıktır. Söz vermeniz yeterli, markete bir dahaki gelişimizde özellikle sizin kasanıza yönelip güler yüzünüzle karşılaşırsak mutlu olacağımızı bilmeniz yeterli…

Ayrıca ben de kaba sözlerim için sizden özür dilerim. Bu mesaj aynı zamanda bizleri kırmayacağına inandığımız yanınızda gelen görevli arkadaşa da ricamız, mümkünse!”

Kasiyer yan gözle görevliye baktı, kafasını eğmiş olsa gerek ki yerine otururken görevli de ses çıkarmaksızın geriye doğru yöneldi.

“Şimdi aldıklarımızın bedelini alın ve kimsenin dikkatini çekmeden, kimseye hissettirmeden biz evimize, siz de işinize yönelin lütfen!” diyerek elimi cüzdanıma götürdüğümde, Vedia “Vedat!” demek zorunda hissetti kendini.

“Yahu karıcığım, burada işimiz bitti, hadi evimize gidelim, ne diyeceksen orda söylersin artık!” derken elini tuttum. Çekmedi, çekinmedi, fakat merakla o canımı yakan gözlerini dikti gözlerime.

Ayrıldık marketten, el ele ve dile geldi Vedia;

“Eee, sevgili kocacığım, ne zaman ilânı aşk ettiğini, ne zaman evlenme teklif ettiğini, ne zaman evlendiğimizi, evimizi, bebeğimizi leyleklerin ne zaman getireceğini bana da anlatır mısın, cahil kalmayayım. Üstelik seni sevdiğimden, seveceğimden bile emin değilim…”

“Bak, bana sevginle ilgili ilk kez söylediğin söz bu; ‘Emin olmamak!’ Ben sabırlıyım, sen emin oluncaya kadar beklerim, ama ayrı yaşayacağımız her ana yazık değil mi? Haksız mıyım?”

Başlangıç olarak montumuzun şahitliğine ihtiyacımız yoktu. Vedia’nın iki kelimelik cümlesi tüm dünyamızı aydınlattı; ikimizin de…

“Çok haklısın!..”

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Mont; Türkiye’de önceleri montgomeri denilen, belin biraz üstünde kalan, uzun ya da kısa kollu, yakalı ya da yakasız olabilen, genellikle fermuarla kapatılan bir tür ceket.

(**) Vedia; Emanet. Korunması, saklanması için birine verilen ya da bir yere bırakılan şey. Ve bırakılan bu şeyle ilgili sözleşme.

Vedat; Sevgi, dostluk.

(1) Ayyuka Çıkmak; Sesin yükselmesi durumu, açığa çıkmak.

Boğazı Gidişmek; Yerel bir deyiş olarak; bir şeyler yemek, atıştırmak arzusu duymak.

Devran Değişmek; Zaman, çağ, kader, talih değişmek.

Gaf Yapmak; Yersiz, zamansız ve uygunsuz davranışta bulunmak. Kaba ve yakışıksız söz söylemek, münasebetsizlik etmek.

Gebermek; Ölmek. Bir kimseye, bir şeye aşırı yakınlık hissetmek, çok ilgi duymak (argo).

Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek. Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ’ya sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”

Midesi Kazınmak; Çok acıkmış birinin midesini kazınır gibi hissetmesi, bir şeyler yeme arzusu duymak.

Örtbas Edilmemek; Bir durumun duyulmamasını, yayılmamasını sağlayacak önlemleri almamak.

Sıkboğaz Etmek; Bir şeyi yaptırmak için birini zorlamak, baskı altına almak.

Şıp Diye Anlamak; Ansızın, beklenmeyen bir anda, olanı biteni fark edip anlamak, vakıf olmak.

Şoke (Şok) Etmek; Birdenbire şaşırtmak, şaşakalmasını sağlamak, hoşa gitmeyecek bir şey yapılması durumunda şaşkına döndürmek.

Telef Olmak; Gereksiz yere, bir hiç uğruna ölmek.

Yüreği Ağzına Gelmek; Birden bire çok korkmak, kalbi yerinden çıkacakmış gibi hızlı hızlı atmak.

Yüzü Sirke Satmak; Yüzü tatlı olmayan bir anlam taşımak, hoşnutsuzluğu yüzünden belli olmak.

(2) Adamssendecilik (Adam Sendecilik); Önemsememe, vurdumduymaz davranışlar içinde olma.

Alabros; Kısa ve dik kesilmiş, fırça gibi saç.

Barikat; Bir yolu veya geçidi kapamak için her türlü araçtan yararlanarak yapılan engel.

Cüruf; Erime durumundaki madenlerin yüzeyinde toplanan madde artıkları, kaloriferlerden çıkan yanmış kömür artığı. Yanardağların püskürme sırasında fırlattıkları içinde boşluklar bulunan pürtüklü lâv parçaları.

Densiz; Nerede, ne zaman ve nasıl konuşacağını bilmeyen insan tipi.

Efekt; Radyo ve televizyon yayımlarında, tiyatro oyunlarında, film sözlendirmelerinde konu gereği kullanılması bulunması gereken seslerin, doğal kaynaklar dışında optik, mekanik, kimyasal vb. yollarla yapay olarak gerçekleştirilmesi.

Felsefe; Düşünce bilimi. Var olanların varlığı, kaynağı, anlamı ve nedeni üzerine düşünme ve bilginin bilimsel olarak araştırılması. Bir bilgi alanının ya da bilimin temelini oluşturan ilkeler bütünü.

Hakaretamiz; Hakaret içeren, hakaret dolu. Hakaretle karışık, hakaretle beraber. (Hakaret; Onur kırma, onura dokunma, küçültücü söz veya davranış, küçümseme, küçük görme, itibarsızlık, hor ve hakir görmek.

Har; Sıcak, kızgın, yakıcı. Kötü kimse. Düşüncesizce, hesapsızca harcamak, tüketmek. Küf. Defne, dantel.

Hasbelkader; Rastlantı sonucu olarak, rastlantıyla.

Haşmet; Görkem, ihtişam, gösterişlilik, heybet, büyüklük, kibarlık, nezaket, alçakgönüllülük.

Mahcubiyet; Utangaçlık, sıkılganlık (Mahcup; Bir toplulukta güvenini yitiren, rahat konuşamayan ve rahat davranamayan, sıkılgan, kendine güvenini yitirmiş).

Mekruh; Haram gibi kesin ve bağlayıcı olmamakla birlikte yapılmaması istenen, hoş görülmeyen, beğenilmeyen şey.

Meziyet; Bir kişi, ya da nesneyi, diğerlerinden üstün gösteren nitelik.

Monitör; Ses dalgası iletiminde, iletimi kesmeden ve bozmadan niteliğini denetleyen düzenek.

Mübalağa; Abartma. Herhangi bir şeyi tasvir veya tarif ederken olduğundan fazla veya eksik gösterme. Darmadağınık, işe yaramaz, kötü, bozuk, yorgun, bitkin.

Mütevekkil; Her işi Tanrı’ya bırakmış, yazgıya boyun eğmiş.

Pisboğaz; İyi, kötü, vakitli, vakitsiz demeden eline geçen her yiyeceği yiyen.

Pranga; Ağır cezalı insanların ayaklarına takılan kalın zincir, topuz.

Sensor (Sensör); Algılayıcı. Otomatik kontrol sistemlerinin duyu organlarına verilen ad. Makinelerde sıcaklık, basınç, hız ve benzeri değerleri algılayıcı vasıta.

Sütre; Sözlükte “perde, örtü, ceket” anlamlarındadır. Dini kavram olarak açıkta namaz kılan birinin namaz sırasında önünden birinin geçmemesi için değnek vb. gibi bir şeyi önüne koyması anlamına gelir. Askerlikte ise; düşmana karşı kendini görünmez yapan doğal  (ağaç, çukur, tepe, tümsek) gibi örtülere verilen addır ki, öyküde bu anlamda kullanılmıştır.

Şakatör; Türkçemizde böyle bir kelime olduğunu sanmıyorum. Bir arkadaşımdan edindiğim bilgiye göre, şakayı yapmayı, uygulamayı, tahammülü bilen, şakacı anlamında bir kelime olsa gerek.

Vuslat; Kavuşmak, ulaşmak. Sıla. Bir süre ayrı kalınan yere ve yakınlarına kavuşmak.

(3) Ya hamiyyetsiz olaydım, ya param olsa idi. Mehmet Akif ERSOY’un; “Geçen akşam eve geldim. Dediler; ‘Seyfi Baba’  şeklinde Başlayan “SEYFİ BABA” isimli şiirinin son dizesi (Hamiyet; Bir insanın yurdunu, ulusunu ve ailesini koruma çabası ve erdemi, ulusseverlik, insanlık, fazilet).

(4) Veren el, alan elden daima üstündür. HADİS

Sağ elinle yaptığının sol elinden haberdar olmaması; Bir hadis değil, Kur’an’da bir itiraf. Aslında; “Birine yaptığın iyiliği gizli tut, herkesin önünde yaparsan o kul incinebilir!” Ve gösterişi yasaklamaktadır. Günümüzde fitre, fidye ve zekâtların uygulamasına yanlış olarak “Alıp kabul ettin mi?” gibi rencide edici bir uygulama. Yapılmamalı, bence!  Asıl olan kişinin kendisini göstermesi değil, kendini göstermeden muhtaç olanı sevindirmesidir.

Fidye; Yaşlı, hasta veya özürleri olan bir kimsenin tutamadığı oruç borçlarına karşılık ödemesi gereken bedel, kurtulmalık, tutsak düşmüş olan ya da rehine olan birini kurtarmak için verilen para.

Fitre; İslam’da varlıklı olanların ramazan ayı içinde yoksullara vermesi dince buyurulan miktarı belli sadaka.

Himmet; Yardım, kayırma, iyi davranma. Çalışma, emek, gayret, lütuf, kalp isteğiyle gösterilen gayret, çaba, kutsal sayılan bir kişi tarafından yapılan etki. Meyil, arzu, istek, azim, niyet.

Mübarek; Kutlu, kutsal, uğurlu, bolluk getiren, bereketli, verimli.

Sadaka; Dinsel inanışla, yoksullara yardım olarak karşılıksız verilen her şey. Dilenciye verilen para

Velinimet; Birine, etkisi yaşadıkça sürecek bir iyilik ve bağışta bulunan kimse.

Zekât; İslam’ın beş şartından biri olan, sahip olunan mal ve paranın kırkta birinin (% 2,5) her yıl sadaka olarak dağıtılması.

(5) Ahım-Şahım; Beğenilecek, değer verilecek nitelikte olmak. Güzel.

Garlı Sabun; Defne ağacının zeytine benzeyen meyvesinden çıkarılan defne yağıyla yapılmış cilt ve saç sağlığı için yararlı olan sabun.

Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte olup herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir.

Kuyruklu Yalan; Çok büyük yalan.

Leş Gibi; Çok pis (yer için), çok kötü, rahatsız edici, ağır (koku için).

Nalına Mıhına (Hem Nalına, Hem Mıhına); Birbirine zıt iki yanı da desteklemek.

Part Time; Kısa, az süreli, bütün gün çalışılmayan, kısmen çalışılan.

Zıkkımın Kökü (Zıkkımın Peki); Kızgınlık anında söylenen zehrin özü anlamında bir söz.

(6) Adam Olmak; Büyümek, yetişmek, topluma yararlı olmak, iyi olmak, adam gibi davranmak, bir duruşa sahip olmak. Bir gruba dâhil olmak değil, bir duruşa sahip olmaktır.(Meşhur hikâyedir; “Kaymakam olan bir oğul, babasını makamına getirttirir ve “Adam olmazsın!” diyordun, “Kaymakam oldum!” sözlerine karşılık “Ben kaymakam olamazsın demedim ki, adam olamazsın, dedim. Adam olsaydın beni getirttirmek yerine gelir elimi öperdin!” demiş).

Tanrıya inanan adam olmak kolay, asıl zorluk, Tanrının inanacağı adam olmakta. Albert EINSTEIN

Rahmetli Bülent ECEVİT Rudyard KIPLING’e ait “IF (EĞER)” şiirini “” olarak tercüme etmiş ve en önemli dizeyi; “Düşlere kapılmadan, düş kurabilir(sen)” şeklinde belirtmiştir. ADAM OLMAK

(7) Darwin Teorisi; Evrim Teorisi. Evrimleşmenin bir sonucu olarak türlerin değişimini ve yeni türlerin oluşumunu, evrime etki eden faktörler ve mekanizmalar ile açıklayan teoridir.

(8) Beş dakkada Dikilitaş; “Beş Dakikada Beşiktaş!” sözünden (ç)alıntı.

(9) Bir rüzgârdır, gelir geçer sanmıştım, meğer başımda esen kasırgaymış… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Bestesi; Sadettin KAYNAK’a ait olup eser Mahur Makamındadır. Eserin Güfte yazarının bazı kaynaklara göre Ercüment ER olduğu belirtilmekte ise de, kesin olarak bilinmemektedir.

(10) Sakın geç kalma erken gel… Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Ahmet RASİM’e, Bestesi; Tatyos Efendiye ait olup eser Uşşak Makamındadır.

(11) Muhabbet bağına girdim bu gece (Ararım)… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte Sahibi bilinmemektedir, Bestesi; Sadettin KAYNAK’a ait olup eser Hicaz Makamındadır.

(12) Ömrümce hep adım adım, her yerde seni aradım, ben kalbimden başka yerde seni bulamadım… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mehmet ERBULAN’a, Bestesi İrfan ÖZBAKIR’a ait olup eser Rast Makamındadır.

(13) Aşk Derdiyle Hoşem, El Çek İlâcımdan Tabip; Fuzuli’nin “Aşiyâ-i müri dil…(gönül kuşunun yuvası…)” şeklinde başlayan eserinde “Aşk derdiyle hoşem el çek ilâcumdan tabib / Kılma derman kim helâkim zehri dermânumdadır (Ey tabip, ben aşk derdinden memnunum, Bana ilâç vermekten vazgeç, derdimin ilâcı, derdimin kendisidir). Eskilerden aklımda kalan sözü hatırladım.

(14) Şüphe, zalimlere musallat olan bir huydu ve zalimler en çok sevdiklerinden şüphe ederlerdi. Sözün aslı; Şüphe ve güvensizlik en ziyade zalimlerde bulunan bir hastalıktır. Zalimler en çok sevdiklerinden şüphe ederler. (AKHILLEUS)

Musallat Olmak; Birini sürekli rahatsız etmek, birine sataşmak, hiç peşini bırakmamak. (Musallat; Bir kimse veya bir şeyin üzerine bıktıracak kadar düşen)