Rahmetli annem; ”Sarkak Gönüllü(1)” derdi bana. Yüzde bin haklıydı. Çünkü hep hamile kadınlar değil, ben de aşererdim(2), hem de sık sık, üstelik ne ayağıma erinirdim(2), ne zahmetime, ne de yitirdiğim zamana önem verirdim.

Annemin söylediği sözün “Pisboğaz(3)” anlamında olduğunu çok iyi bilir, ancak bilmezlikten gelirdim.

Örnek mi? Haddi hesabı yok(1)! Herhangi bir kebap cinsini çeksin gönlüm, şehrin bir başından, diğer başına kadar giderdim, eğer zamanını tam hesaplamışsam, lâhmacun, hatta ayran bile dâhil olurdu bir uçtan diğer bir uca kadar gitmem için.

Şehirlerarası gidip-gelmek diye de şaşkınlaşmayayım(2). Sadece tavuk döner ve tavukgöğsü çekmezdi nefsim(3), bir de vezirparmağı. Onun yerine hanımgöbeği, dilberdudağı tercihim olurdu, hatta baklava yerine bile!

Yalnızlığımı üleştiğim evim ile çoktan çok uzaklarda, arayıp sormayan,  geçiyorken alelusul arayan-soran akrabalarım dışında sadece iş arkadaşlarım vardı çevremde, kimi çok yakın, yakınca, kimi çok uzak, uzakça...

Bugün kibarlığımı, centilmenliğimi evimde bıraktığım, kabalık elbisem sırtımda yüklü bir tatil gününün öğleden sonrasıydı, her ne sebeptense yorgun gibi, ama itiraf etmeliyim ki aşerme modunda.

Ben istemiyordum! Ama ayaklarım beni ayda yılda bir kere de olsa o her zaman alışkın olduğum pastaneye itekledi, hani mutat veçhile(1) diyeceğim, ama gerçekten oldukça uzun bir zamandır ziyarette bulunmadığımı düşünüyordum, pisboğazlığım olmasa belki hatırlamam bile mümkün olamayabilirdi.

Pastanenin ikinci katına çıktım, yaklaşık birkaç ay ya da her neyse bir yıl kadar önce olduğu gibi.

Öncesinde yalnızım demiştim, evlenmek, çoluk-çocuğa karışmak geçmiyordu aklımdan, hani derler ya eli-yüzü düzgün, boyu-boyuma, huyu-huyuma, soyu-soyuma uygun falan gibi, umurumda değildi, yalnızlığım bana yetiyor, artıyor, artırıyordum bile.

Ancak bu kez ummadığım taş baş yarar örneği gözüm pastanenin değişen ortamı gibi ortalıklarda dolaşan mini etekli garson olarak yorumladığım çıtı pıtı(1) güzel kıza takılmıştı. Elimi harmandalı oynar gibi şaklatarak ortalıklarda dolaşan o kızı çağırdım yanıma;

“Hey! Baksana!”

“Buyurun efendim!” diye yanıma yaklaştığında, uzaktan gördüğümün kat kat üstünde baş döndürecek şekilde güzelliğini fark edip tüm aksi fikirlerime rağmen hücum borusunu çalma vaktimin(!) geldiğini düşünerek şımarıklık modunda yalakalık yapmak istedim;

“Parfümünüz ne kadar güzel kokuyor, markasını söyleyebilir misiniz, ben de eşime alıp hediye edeyim. Ayrıca menü olarak ne tavsiye edersiniz?”

“Affedersiniz efendim, izninizle bir iki şey söyleyebilir, sonra da önerimi söyleyebilir miyim?”

“Tabii! Buyurun!”

“Galiba buraya ilk defa geliyorsunuz, ya da uzun zamandır gelmediniz veyahut da ben yaşamımda ilk kez böyle bir kabalıkla karşılaşıyorum…”

“Ama ben…”

“İzin verdiniz, önce konuşayım sonra isterseniz kendinizi savunun, ister şikâyet edin, ister işten attırın beni, umurumda olmaz! Mutabık(3) mıyız efendim?”

“Devam edin!”

“Hâlâ kabalık elbisenizi üstünüzden çıkarıp atmamak gayretindesiniz, karşınızda değer vermiyor olsanız bile bir kadın var. Yakışıklı, boylu-boslu, görünüşü kibar gibi, ama emredercesine kaba bir insansınız!”

“Buyurun, oturun da kusun, ne kusacaksanız!”

“Hâlâ emir modunda aşağılama! Bugüne kadar burada hiçbir müşteri elini şaklatarak ve ‘Hey!’ diyerek bizi, garsonlarımızı bir sokak köpeği gibi, üstelik ‘Baksana!’ diye bağırarak çağırmadı. Bir centilmen gibi; ‘Bakar mısınız?’ demek çok mu zordu? Hele ki sözünüzün sonuna ‘Lütfen!’ dediğiniz de bir beyefendi gibi görünseniz de ilişmedi kulağıma!”

“Bir oturuşta, bir seslenişte ne kadar çok hata sıralamışım arka arkaya? Ne gerilimim var, ne moralim bozuk, ne de mazeretim var. Özür dilesem?”

“Bu kadarla kalsa gene iyi…”

Sözlerine devam edemedi, yanına yaklaşan komi ya da garson;

“Mühendis Hanım, usta ‘Bir bakabilir misiniz?’ diyor…”

“Sakın ben gelmeden fırınlamayın! Ben bir müşterimizi aydınlatmaya çalışıyorum. Sözlerim biter bitmez geleceğim. Siz durmayın, çarpmaya, karıştırmaya, hazırlamaya devam edin, lütfen!”

“Herhalde Gıda Mühendisi olmalısınız!”

“Herhalde ufak-tefek(1) görüp de Karamürsel Sepeti(1) sanmış olmalısınız beni. Ne yaparsınız, kadınlar da böyle başarılı olup olmayanlara nispet yaparcasına adam oluyorlar, olabiliyorlar işte!”

“Anladım, bakalım sonum, ya da sözlerinizin sonu ne olacak?”

“Devam edeyim mi?”

“Ne gibi?”

“Bizler, yani gıda ile ilişkili personel olarak sizin ‘Oturun da…’ diye başladığınız kelimeyi kullanmayız. Çok güç durumda kalırsak ‘İstifra’ kelimesini ‘İstif!’ gibi, ya da ‘Sakkoş!’ gibi şifreli bir şekilde söylemeye çalışırız!”

“Anladım, buyurun, sakkoşa devam lütfen!”

“Biraz hatırşinas(3) olmayı denemeyi çok gereksiz mi görüyorsunuz,  yoksa kadın düşmanı Homongolos(5) musunuz? Yahut da hani o İtalyan Amca(6) gibi beni şeklen uygun mu görmediniz? Hep itici, aşağılayıcı kelime ve cümleler…”

“Rica ederim, kötü bir insan olarak düşünmeyin beni. Aslında kötü olmadığımı iddia etmek isterim, inanmayacak olsanız da. Aptalca bir mazeret olarak kabul etseniz de, herhalde bugün, üstelik tatil günü olmasına rağmen ters tarafımdan kalkmış olmalıyım…”

İstemese de gülümser gibi oldu, ya da bana öyle geldi; gülümsedi;

“Kabul ettim, eğer kalırsanız sözlerime devam ederim. Çok geciktim, özel bir çocuğa ait titizlenmem gereken şu doğum günü pastasını daha fazla gecikmeden kontrol etmeli, servis için gerekli talimatları vermeliyim. Dediğim gibi sohbet anlamında olmasa da kalırsanız devam ederim demek istediklerime, ‘Yok, gideceğim!’ derseniz de ‘Güle güle, iyi günler!’ beyefendi!”

“Aygün, efendim!”

“Olamaz yakamdaki karttan okuyup isminizi özellikle mi değiştirdiniz, yoksa gelmeden önce öğrendiniz de tavrımı değiştirme çabası içinde misiniz?”

“Ne münasebet? Nüfus Kâğıdım yanımda, ispat için. Üstelik yakanızda da kart yok bir kere. Bilmeden, etmeden, görmeden neden araştırayım ki sizi hem? Hadi önem verdiğiniz pastanızı kontrol edin ve geri dönün lütfen! İsterim ki diğer sakkoşları dinlemek yerine, güzel bir bayandan nasıl özür dileyeceğimi düşüneyim, öyle bir bilgi birikimim olsun, siz geri dönene kadar…”

“Bakın buna gerçekten memnun olurum. Mademki dönüp gelmemi bekleyeceksiniz, o halde üstünüzdeki kabalığı, iticiliği de üzerinizden atmayı deneyin, iki sözü güzelce uç uca ekleyecek gibi gayretli olun, lütfen, kendiniz için…”

Düşünüyordum; bir güreş müsabakasında tuş olmamak, bir boks maçında nakavt olmamak için direnen bir sporcu gibiydim. Tuş, ya da nakavt olmamıştım, ama direnmemin faydasının olmayacağını, alt edilmemiş olsam da, alt edilmek üzere olduğumun farkındaydım. Sonuç için çeyrek dakika değil, saliseler vardı.

Benimle adaş olan o genç kızı ne kadar bir süre beklediğimin farkında değildim. Hem niye beklemiştim ki? Tamam, Karamürsel Sepeti değil, ama boyuna-bosuna, yaşıma-başıma bakmaksızın iğneliyor(2), yok yok…

Düpedüz haşlayıp(2), hırpalıyor(2), fırçalıyordu. Kim bilir dilinin altında başka neler vardı, belki de giderken kurgulamaya başladığı?

Geldi.

“Evet? Nerede kalmıştık?”

“Beyninde sakkoşları sıraya koyan sensin, neden medet umuyormuşum(2) gibi, acımaksızın sağ gösterip sol vuruyorsun ki? Affedersiniz; ‘Siz!’ demek istedim, sözlerimi öyle kabul edin!”

“Lütfen?”

“Lütfen!”

“Ben sadist değilim. Ama siz acemi, şaşkın ve yalancısınız!”

“Neden icap etti bu sözü sarf etmek? Nasıl bu kanaate vardınız ki?”

“Yaşamım boyunca şu anıma kadar asla parfüm kullanmadım, gerek görmedim. Hani sabun kokuyor deseniz, daha inandırıcı gibi olurdu. Üstelik şöyle bir çevreme baktım da size parfüm kokusu ulaştıracak birileri yoktu. Yani yalandı. Bu bir…”

“Dahası da mı var?”

“Sizin parfüm alıp götüreceğiniz eşiniz de yok, hatta belki nişanlınız da, belki arkadaşınız olabilir. Çünkü parmaklarınızda hiçbir şey yok! Siz yüzüğünüzü saklayarak belki kur yapmak, belki şans denemeyi göze almış olsanız gerek!..

Evet, kılık kıyafetiniz düzgün, tekrar gibi olacak, ama fiziğinizde de kusur görünmüyor, ensenizin kalınlığından anladığım kadarıyla sırtınız da pek. O nedenle sanıyorsunuz ki, karşınızdakiler birer ucuz, aslında kelimeyi mutlaka biliyorsunuzdur ama hadi ben sözü terbiye sınırları içinde yakınlaştırarak söyleyeyim; yosma(3)…”

“Yanılıyorsunuz aklımın ucundan bile geçmedi…”

“Diyorsunuz ve benim buna inanmamı bekliyorsunuz. O halde neden ta uzaklardan bacaklarıma, belime, göğüslerime ve yüzüme süzercesine, satın alacakmış gibi bakıp kabalaştınız ki? Bu da yalan…

Size yakıştıracağım, ama dilime yakıştıramayacağım, utandığım düşüncelere göre siz indimde hiçsiniz, yoksunuz! Hani isteğinizi anlatmaya çalışırken; ‘Ne tavsiye edersiniz?’ demiştiniz ya…”

Düşünme moduna girdi, cümlelerini sarf etmekle, zapt etmek arasında bocalıyor olsa gerekti, devam etti, anlamamı istercesine dik dik gözlerime bakarak;

“Bu işten kovulacağımı, ya da herhangi bir yasal gereklilikle karşılaşacağımı bilsem de, benim önereceğim özel spesiyalitem(3) ‘Zıkkımın Peki!(1)’ var, doğrusu hak ettiğinize inandığım. Ama ‘Hayır!’ derseniz garsonlardan birini göndereyim, ona isteğinizi hiç olmazsa ‘Lütfen!’ eki ile söylemeye gayret edin…

Bana gelince içimden çok şey geçmesine rağmen, hak ettiğinizi düşünüyor olsam bile fazladan iki kelime daha eklemeyi düşünemiyorum.”

“Bir-iki dakika da siz beni dinler misiniz? Lütfen!”

“Aaa! Bakın ne güzel ‘Lütfen!’ diyorsunuz, neden saklandınız peki?”

“Bakın güzel mühendis bayan, son cümlelerinize kadar ne söylediyseniz, hepsinde haklıydınız. Sadece ağzınıza yakışmayan kötü kadın anlamındaki kelime ile ‘Zıkkımın peki!’ tümcesi dilinize acı biber sürdürecek kadar yakışmadı size!..

Ben ağırınıza giden davranış ve sözlerim için özür dilemek istiyorum, ama yavan bir şekilde, sizi ayakta bekleterek değil, uygun bir zamanda, uygun bir şekilde, tüm sitemlerinize boyun eğeceğime yemin ederek bana gün, saat ve yer söyleyin, söz verin demek istiyorum.”

Suskunca baktı yüzüme, “Ne Şam’ın şekeri, ne Arap’ın yüzü(6)!” der gibi.

“İki-üç kelimeye sığışan kabalığım için neden sinirlendiğinizi anlamış değilim, sizi incitmek, kırmak, hele bakışlarımla rahatsız etmek aklımın ucundan bile geçmedi. Yanlış gözlemişsiniz beni. Öncemde sizi üzen, sinirlendiren bir şey olmuş olsa gerek diye düşünüyorum. Yanılmak bizlere mahsus…

Ama ben özür dilerim tekrar, binlerce kez. Ancak, içinde gülümseme olan bir özür dilemem için bana şans tanır, fırsat verirseniz gerçekten mutlu olacağımı bilmenizi isterim.”

“Hak ettiğiniz aklımın ucundan bile geçmiyor, sanıyorum, değil özür dilemek için görüşmek, bu caddeden geçerken adımlarınızın sesinden bile rahatsız olacağımı bilin...

Ve son söz; bakın sizin parmaklarınızda yüzük var veya yok, beni ilgilendirmeyen, tavrınız yalnızlığınızın yahut da yalnızlık tavrınızın eseri olsa gerek. Ama elimdeki yüzüğün şu ana kadar dikkatinizi çekmemesini ayıpladığımı bilin!”

Sağ elindeki yüzük parmağındaki yüzüğü gösterdi, parmaklarını oynatarak ve ekledi;

“Kapıyla ilgili bir sorunum yok, dışarıdan kapatırsanız sevinirim…”

Söylemek istediğinin suskunca yüzüme baktığında düşündüğünün olduğunu bilmeyecek kadar aptal değildim. Aynı zamanda söylemeyi ayarlayamadığım iki üç kelime için niye bu kadar horlandığımı(2), tüm söylediklerini hak edecek kadar itici olduğumu, elindeki yüzüğü neredeyse gözüme sokarcasına göstermesine rağmen çekiciliğinden kendimi uzaklaştıramıyordum.

Ben ki adam sendeci, kalbi, gönlü bu yaşına kadar mühürlü biri, bir pastanede neredeyse yarım saat içine sığışan bir zaman içinde neden bu kadar refüze olabiliyordum(2) ki? Bazı şeyleri yadsımanın mümkün olmadığı gibi kişilerin yaşama sevincini olgunlaştıran gerçeğini kabullenmem gerekliydi.

Sahipliydi, sahibi belki nişanlısı, belki tümünde ona ait bir eşi vardı. Ama sevmek, bir olmak, beraber olmak, hayallerin esiri olmaksızın sen-ben olarak hayal etmek kim için engelleyici bir faktör olabilirdi ki, Tanrıdan başka.

Açık olan kapıyı dışarıdan kapattım isteği doğrultusunda.

Tanrıya sığınmak bazıları için o kadar kolaydı ki, benzetmem gibi olmasın; “Elemterefiş, kem gözlere şiş(7)!” dedin mi?…

Yok, Tanrının hikmetini, gücünü bu kadar basite indirgememeliydi, gücenirdi ve gücünü bir fiskeye bile hacet görmeksizin(2) gösterirdi.

Peki, “Allah’ım!” diye başlayan bir dua? Esirgeyen, bağışlayan olduğu gibi, kendisini bilen, inanan bir kuluna ilgisi kısıtlı olabilir miydi? Neden umutlanmayacaktım ki?

O; kendini benim gibi insan denemeyecek sapık hayvanlardan, ya da hatıra olabilecek olaylar, sözler gibi bir nedenle kafasına takmış olamaz mıydı? O halde umutlanmam engellenebilir miydi?

Tanrı insanlara akıl dağıtırken, bir kısmında aceleye getirip eksikler bırakıyor olsa gerekti. Bu nedenle eksik bıraktıklarını o eksikli kalanların tamamlamalarını bekliyor olabilir miydi, örneğin benim gibi?…

Peki, Tanrı benim gibi eksiklikleri olanı, o sahipli, üstelik alçalttığım, değer vermediğim genç kızla mı yerine getirecekti? Görevlendirmiş olabilir miydi Tanrı onu, benim için, üstelik ona haber vermeksizin?

Hadi canım sen de! “Umut fakirin ekmeği!’ diye söylenmiş olsa da, sahipli, gözleri kin, gönlü nefret, kalbi sevgisizlik, beyni hınç dolu olan genç ve güzel bir kıza “Git, şu adamın dersini ver!” der miydi ki Tanrı? İşi-gücü yok muydu Tanrının?

Ve ben böyle bir kıza nasıl yaklaşabilir, özlem dolu bir şekilde gözlerine bakar ve “Dünya bir yana, sen benim ol!” diyebilirdim ki?

Hani belki imkânsızlıklar gerçekleşebilirdi, meselâ (ç)alıntı da olsa, çölde bir kutup ayısına, kutupta hörgüçlü bir hecin devesine rastlamak gibi. Veyahut da inanç dünyasına zarar vermemek kaydıyla, Meryem Annenin İsa’yı doğurması gibi…

Gerçekleri kabul etmem gerekti; hangi devirde yaşıyordum ki? Aya dolmuş seferlerinin yapıldığı, Mars’a gidecek olursam susuz kalmayacağımı, ölümü yaklaşan bir büyük(!) zengin adamın ölümün çaresi bulununcaya kadar kendini dondurması bu devrin içindeydi.

Tabiidir ki ölüp dirileceğimizi Kur’an ayetlerinde(8) ifade etmişti Allah, benim inkâr etmem asla mümkün değildi. Yoksa “Allah taş ederdi!” sofuların deyişlerine göre ki, ne ahret, ne de cennet-cehennem söz konusu olamazdı.

Evet! İnanıyoruz yahut da inanmıyoruz, bunun önemini anlatmak mümkün değil. Filân yerdeki falan çocuk; “Ben önceden şu idim, şurada-burada yaşadım, karım, çocuklarım falan vardı, beni şu öldürdü, ruhum azat kalmadı, ben; şimdi bu benim!” diyorsa yanlışlık bence bir hayal olarak sorgulanmalıydı.

Be kardeş! Tanrı o kadar mı kudretsiz, ölen birinin ruhunu masraf olmasın, zahmete girmeyeyim diye sana yüklesin?

Şov tabii, beynine sıkıştırılan bilgilerle bir kısım yaşanmışların tekrarı…

Yoksa şair neden; “Birçok giden memnun ki yerinden(9) desindi ki?

Ha! Gidenler değil de, gitmeyenler, gitmesi aklında olmayanlar, ama gene de gidecek olanlar dense, akla ilk gelen isim ben olurdum herhalde. Çünkü abdestle, namazla, niyazla, oruçla ilgim, hac ve zekâtla da param yoktu, tek kelime-i şahadetle Allah’a yakındım; “Eşhedü!” diye başlayarak…

O kadar çok abdestinde, namazında, sakallarını sıvazlayan sinsi, yalaka, hainlik, hinlik içindeki bedenleri görüp bilen Tanrı, içlerinde gerçekten dindar olanları ayıkladığına göre dua ettiğimde bana mı yönelecekti ki, dualarım samimi olsa bile?

Çıkaramıyordum aklımdan onu, 24 saatlerin bir kaçına ancak tahammüllü oldum, kendimi zapt etmekte bir hayli zorlandığımı itiraf etmeliyim. İşten dönüşümde, aynı pastaneye uğradım, aynı masaya oturup bekledim bir süre, bu sabah ters tarafımdan kalkmadığımın ispatı gibi. Garsona seslendim;

“Bakar mısınız, lütfen? Ne yememi önerirsiniz?”

Cümle içine; “Zıkkımın peki!” dışında demeyi nasıl sıkıştırabilirdim ki?

“Ben bugün…

Şey…

Burası benim ekmek teknem(1), simanız öncelerden aklımda kalmış, ama bence bugün burada bir şey yemenizi öneremeyeceğim…”

“Hayırdır, neden?”

“Hepsi birkaç gün öncesinden kalanlar...”

“Eee! Bir Gıda Mühendisiniz vardı, hani? Ne oldu?”

“Sorun ondan kaynaklandı zaten. Bir çocuğun doğum günü pastasını dilediği gibi ve zamanında yetiştiremediğinden, anlamadığımız bir türde bizlerle vedalaşarak, patronun ve aşçımızın tüm ısrarlarına rağmen istifa edip ayrıldı. Yapmak istediğimiz halde yapamadığımız boşluğumuzun nedeni bu işte!”

“Adres, telefon numarası…”

“Ketumdu(3). Dosyasından, CV(3), referans(3) ne varsa hepsini patrondan istemiş ve almış!”

“Anladım, size bir söz gelmesin, siz gene de bana, beni zehirlemeyecek, midemi yormayacak bir şeyler getirin, boş çıkmayayım, ayıp olmasın. Bundan sonra tekrar gelir miyim, bilemiyorum. Ola ki gelirsem kaşlarınızı yukarı doğru kalkık görürsem girmem, geri dönerim, başınızı eğmenizi ise ‘Buyur!’ anlamında yorumlarım. Belki eski mühendisiniz, ya da bir başkası veyahut da aşçınıza yardımcı iyi biri gelmiştir, diye düşünürüm.”

“Umarım efendim. Size şimdi bir profiterol getiriyorum. Kuzguna yavrusu Anka görünürmüş, benim de dünya tatlısı bir oğlum var, adı Erol, ama ben tatlılığı için onu Profit Erol diye çağırırım, siparişinizi getirmeye yöneldiğimde o geldi, aklıma.”

“Güzel bir buluş, uygun bir zamanda asker arkadaşım Erol için kullanmayı deneyeceğim.”

Hüznüm mü yalan söylememe sebep olmuştu ki, değil askerde, yaşamımın hiçbir bölümünde Erol isminde bir tanıdığım olmamıştı. Hüznüm beni gerçekten şaşkına çevirmişti.

Kan gibi damarlarımda dolaşan, ilik gibi kemiklerime hükmeden olmuştu o, boynumu büken, anlamını bilemediğim alyanstı. Sahibinin olmasına mı yanaydım, daha çok daha önce ona rastlamamış oluşuma mı?

O halde onun dediği gibi değil onu görmek, yaşamak, düşünmem bile yasak, haram, mekruh(3) ve de hatta günah olmalıydı.

Oysa onu kendimden bir parça gibi hissediyordum. İnsan, bedeninin hangi parçasından vazgeçer, geçebilirdi ki, ben geçeydim?

Hayalet gibiydim. Kendime kıyamamış, iş yerimden izin almış, kendimi sokaklara salmış, atmıştım bir serseri, berduş gibi, karanlıklar içine.

Bir kere, bir kerecik daha uzaktan da olsa göreyim, kendimle vedalaşayım, kendime yasaklayacaktım, yasaklamam gerekeni. Düşünüyordum ki; uzaktan sevmek aşkların en güzeliydi(10), karşılıksız, karşılığını beklemeksizin.

İzinli oluşum kaç gündü, farkında değilim, ama sakalımın, saçlarımın uzunluğunu, pantolonumun ütüsüz olmasını, pabuçlarımın boya istediğini fark ettiğime göre uzunca bir süre geçmiş olmalıydı. Yemek-içmek? Herhalde bir öğün yetiyor olsa gerekti, pantolon kemerimi ne zaman bir diş sıktığımı hatırlamıyorum…

Umulmadık bir zamanda yarım olarak gördüm onu. Bir seyyar kokoreççinin yanından geçerken eliyle burnunu kapatma çabasını fark ettim. Aslında yarım görüntüsü değil, o görüntü içinde olmasını candan beklediğim bir şekil vardı, gözlerimi dört açtıran; parmağında yüzük yoktu!

İnsanlar deli zırvası(1) denilen bir hareketle şaşkınlaşır ve ne yaptıklarını bilmezler ya, ben deli zırvası halindeydim, tüm kokulardan ve korkulardan uzaklaşıp karşı karşıya geldiğimizde.

“Yüzük? Yüzüğünüz yok parmağınızda, hatta izi bile!”

Hayretle baktı önce yüzüme, sonra üstüme-başıma, tanımakta zorlanmışçasına gözlerini kırpıştırırken;

“Demek o günden bir tek parmağımdaki yüzüğüm kaldı aklınızda, öyle mi?”

“Beni gerileten, size yaklaşmamam gerektiğini öğütleyen en önemli ve acı çekmeme sebep olan unsurdu o. Kitabımda ve bana öğretilenler içinde; gönlünün sahibi olanlara ve bunu bilen için bakmak bile haramdı, yasaktı, böyle bir şey asla yazılmamıştı bana verilen kitapta…

Kötü sözlerle tanıştık, özlemimle bu halimle karşılaştık. Bana bir şans verin lütfen, anlatın dinleyeyim. Dinlerseniz anlatmaya çalışayım beni. Ancak sizin yanınızda yadırganacak bu halimle, bu durumumla değil!”

“Peki, bir saat yeter mi size?”

“Çok lütufkâr(3) bir meleksiniz, nerde?”

“Pastanenin oralarda bir yerlerde, ama asla pastanenin içinde değil!”

“Anladım, sütler kaymak tutar tutmaz(11) orda olacağım!”

İçinden;

“Azıcık da olsa şairliği de varmış arkadaşın, hiç kaba bir insanın şair ruhlu olması beklenebilir miydi?” diye geçirdiğini bilemezdim tabii, kolundaki saati kontrol ederken…

Zamanı durdurabilen, ya da buna cesaret edebilen var mıdır acaba? Verilen süre bir saat ve acele işe şeytanın karışacağını bile bile, sürat felâkettir demeksizin evime yöneldim ve “Beş dakika kala korna çal!” dediğim taksi şoförü korna çalmadan evvel, yapmam gerekenlerin tümünün başarı ile üstesinden geldikten sonra dönüş yoluna çıktım…

“Yıllardır, sen içimdeyken, cisminin hayali ile kaleme aldığım, oluşturduğum diyebileceğim” düşüncelerle sunmayı istediğim öykülerimin, şiirlerimin, düşüncelerimin hapsedildiği plâstik dosyamı da almıştım elime, karamsarlığın tek bir noktasının bile olmadığı bembeyaz sayfaları içeren beyaz kapaklı şeffaf dosyayı…

Ve anında bir dörtlük dizildi dudaklarımda hemen kaleme aldığım ve ilk mutlu anımda tamamlamayı kendime vaat ettiğim;

“Gülen yüzün daima gülsün, hiç solmasın,
Gönlüne asla elem, keder, yas dolmasın,
Kapat avuçlarını! Hiç açık kalmasın,
Yeter ki sen sağ ol, sana bir şey olmasın!
(12)

O dosya içinde öylesine çok “Is’sız (Kimse’siz) Derlemeler” vardı ki, şimdi şu anlarda sahibini bulup kimsesizlikten kurtulmuş olacak.

“Aşkta eşitlik
Seven = Sevilen
Seven > Sevilen
Seven < Sevilen
Şeklinde mi oluşur
Bir bilen?
(13)

Heyecanlıydım. Ufkum aydınlıktı, nedenini bilmememe rağmen rahatlamış gibiydim; “Tanrı ve kendisi dışında onu benden kimse alamaz!” der gibi bir düşünce içindeydim. “O günden hatırınızda yüzük mü kaldı?” sözü onun da tüm kabalığıma rağmen beni unutmadığını, daha doğrusu kabalığımı unutmasını bir vaat olarak neden yorumlamamalıydım ki?

Sükûtu hayal(1) ne demektir, ilk kez öğrendim. Çünkü dört döndüm(2) oralarda, tek başıma, kimsesiz, kimlere ve nasıl sorar, sorabilirdim ki? Kaba olan bendim ve inanıyordum ki o söz verip de habersizce yok olamazdı.

Sebep? Bilemezdim.

Akşam karanlığı bozdan zifiriye dönerken kararmış bir suratla, zindan diye nitelendirdiğim evim dediğim hapishaneye yöneldim.

Hiçbir şey önemli değildi benim için. Kolumun altına siyah poşetle saklayıp peynir eklentisinde çözümlediğimi sandığım şişe dışında işte. Beynim yazılıp çizilen, sonra yırtılıp, ya da buruşturularak atılan kâğıtların toplandığı çöp sepeti gibiydi. O kadar…

Ve dizeler yoğunlaşmaya başladı, karakalem dünyamda bölük-pörçük(1), ıvır-zıvır(1), tırı-vırı(1) gibi ama ölmeden önce mutlaka ona, yaşamımda ilk kez kul-köle olduğum ve ömrümün sonuna dek köleliğim devam etsin şeklinde ulaştırmayı arzuladığım ona.

Meselâ Freud’un “Sevdiğim zaman, sevgi dışında her şeyi dışlarım!” sözünden esinlenerek şu dizeler, yumuşatmaz mıydı onun yüreğini?

“Soluklarım düzenli
kalbim ritmindeyse
dert etmemek gerek...

Düzen yoksa soluklarımda
kalbim çarpıyorsa; “Küt! Küt!”
endişelen o zaman
hastayım demektir;
sana!
(14)

Ya da felsefi bir yaklaşım;

“Einstein; E = mc2
Pisagor; c2  = a2 + b2
Newton; etki = tepki
Lavoisier; H2 O = H2 + O demişler,
ispat etmişler
Ben = sen
diyorum...”
(15)

            Gizlenmeyi mi istiyorum, işte;

Suya gereksinimi vardır çiçeklerin...
Sen
Dünyanın en güzel ve tek çiçeği
sana su gerekse;
ben buradayım,
yeter ki, dile!
(16)

“Şükretmen gerek
‘Seni seviyorum!’ u
 ağız tadıyla, 
gönül rahatlığıyla, 
tüm içtenliğinle, 
dilin sürçmeden 
söyleyebiliyorsan
 şükretmen gerek!
(17)

            İnsan Tanrı’nın da sevginin de birliğine inanıyorsa şöyle başlar dizelere, değil mi?

Bir sevda ki bu; uçsuz, bucaksız,
Bir gonca ki; dikensiz, budaksız,
Bir kurban ki; amaçsız, adaksız,
Bu benim sevdam! Bu benim aşkım
(18)!

            Sonra dizeler kendiliğinden oluşur sevgi üstüne, “Seni Seviyorum!” ve “Sana” diyerek, ama yarım-yırtık, o sevgili yanında olduğunda tamamlanmayı bekleyen;

“Dünyada en kolay belki de en zor cümle;
Seni seviyorum!’ demek ‘Seni seviyorum!’
Haykırmak isterim sevdiğime tüm gücümle;
‘Seni seviyorum!’ demek ‘Seni seviyorum!’
(19)

“Günüme güneş, geceme ay-yıldız denksin,
Gözüme fer, kulağıma sessin, ahenksin,
Umut dünyama, hülyalarıma da renksin,
Anladın değil mi bahsettiğimi kimden
(20)?

Acaba 40 yıl geçse aradan şu şekil dizeleri fısıldayabilir miydim, ona?

“Bu Nisan sabahında
Desem ki;  ‘Seni seviyorum, senden öte!’
(21)

            Bu dizeler mutlaka tamamlanacaktı, ama o yoksa sadece gönlümde, kalbimde bu dizeleri tamamlamama gerek var mıydı ki?

Ve şairin deyişini yudumladım kadehlerde, bana yakışmayan, ama teselli bulamadığım bir ummanda; “Ben o gece hem ağladım, hem içtim!(22) şeklinde. Ben, benim böylesine Mecnun olacağımı kırk yıl düşünsem aklıma getiremezdim. Yaşım 36 olduğuna göre daha dört yıl düşünme vaktim var demekti, kim öle, kim kala, eğer dert dediğim bu sevgi beni öldürmezse.

Ara sıra, bazı-bazen kafam çalışırdı her ne hikmetse? Yapamadığını, yetiştiremediğini söylediği pasta neden işinden ayrılmasına sebep olmuştu ki? O halde o pastayı doğum günü için ısmarlayan aileyi bulabilir miydim ki? Belki…

O aileden belki sevdiğimi düşündüğüm, bir ve beraber olmayı istediğim Aygün için bir şeyler öğrenebilirdim, saklamadan, dobra dobra ilgimi söyleyerek. Artık yalanlara sarılmamın benim için hiçbir faydasının olamayacağına inanarak…

Tez canlılığımı(1) konuşturmalı, bir an önce pastaneye gidip o çocuğu soruşturmalıydım. Ümit dünyası işte! Bazen gökten halka yağar, isabet kaydedilmez, bazen tek çember düşer, o da tesadüf değil, şans olur başından geçerdi!

Denemenin zararı mı olurdu, Nasrettin Hocanın dediği gibi; “Ya tutarsa?” Tuttu da çocuğun adını da, adresini de öğrendim, ama evin kapısı, tam anlamıyla; “Kapı duvardı(1)!”

Meraklı teyze kafasını uzattı yan taraftan, pencereden;

“Ana-baba öğretmen, Burak da anaokulunda, akşam beşte altıda evde olurlar artıkın(3)!”

Hırsız olmadığıma pişman mı olsam, yoksa akşam bazı şeyleri öğreneceğim düşüncesi ile mutlu mu olsam, bilemedim. En makul ve mantıklı düşünce, saat dört dedi miydi sokağı arşınlamaya(2) başlamak ve ilk ihtimal olan saatin beş olmasını beklemekti.

Akşam beş olmakta gecikse de, altıya ulaşmadı, şükür üçü de kapılarının önünde, meraklı teyze pencereden kafasını uzatmış, günün mana ve ehemmiyetine uygun haberleri, muhtemelen de beni anlatıyor olsa gerekti, oysa ben sotada bekleyen(2) hırçın bir sokak köpeği gibiydim (galiba).

Aile içeriye girdi, meraklı teyze kafasını çekti pencereden içeriye. Kapıyı çaldım, içeriye davet edildim, sorgusuz-sualsiz.

“Ben Aygün! Bir tesadüf aynı ismi taşıyan Gıda Mühendisi Aygün’ün arkadaşıyım!”

“Tuhaf! Sizi hiç görmedim buralarda, hele ki bugünlerde…”

Konuşan, evin beyi idi ve sorgulamasının nedenini anlayamamıştım, aptalca devam ettim;

“Burak’ın doğum günü pastasının yapıldığı gün, aramızda tatsız bir münakaşa oldu, onu üzdüm, o da Burak’ın pastasının istediği gibi olmadığı düşüncesiyle pastaneden ayrıldı, ona ulaşamıyorum efendim. Eğer ona ulaşmam konusunda bana yardımcı olursanız memnun olacağım efendim, çünkü kendisine gerçek bir özür borçluyum!”

Beyinin oturduğu koltuğun kenarına büzülen öğretmen hanım gözlerimin içine bakarak içinden geçirdiklerini söylemek gereğini hissetti;

“Pasta kusursuzdu, sadece oğlumun adını sizin de dediğiniz gibi Burak değil, Buruk, soyadımızı da Yedi Uyurların köpeği Kıtmir(23) değil, Kitmir olarak yazmışlar. Fazla olan noktayı alıp Buruk’un ikinci ‘u’ harfi üzerine koyduk ve Burak’ın ismi tamamlandı. Bizce nefis bir doğum günü pastası idi. Kalsaydı size de ikram etmeyi düşünürdük de…”

Eşi sözünü kesti, belki de kesmesinin gerektiğini düşünerek;

“Hanım, bir saniye! Bu genç arkadaşın bizim Aygün’ün arkadaşı olduğuna inanmıyorum. Belki müşteri-mühendis ilişkisi, belki başka bir neden olsa gerek. Aygün’ü hiç olmazsa bir-iki kere şu ya da bu şekilde bu gençle beraber görürdük, değil mi?..

İkincisi; iki kapı ötemizdeki Aygün’ü bize değil, annesine-babasına sorardı…

Üçüncüsü ki en önemlisi; Aygün kaza geçirmiş, acıları ile baş başa ve bu genç adam eğer gerçekten arkadaşıysa hastanede başında olması gerekirken, gelmiş onu bizden sorguluyor. Söylediklerimde yanlışım, ya da saçmalık var mı Aygün Bey?”

“Haklısınız efendim. Pastanede kabalık ettim, işinden benim yüzümden ayrıldığını öğrendim, hiçbir adres, telefon numarası falan bırakmaksızın. Özür dilemek istedim, bilemedim, göremedim, ulaşamadım. Ancak sizi bulabildim öğretmenim ve iyi ki de buldum. Şimdi hemen hastaneye koşuyorum!”

“Dur bakalım! Bir kere hangi hastane? Sormadın, bilmiyorsun. Kat, oda numarası, yol-iz bilmemen de cabası. Bekle seni ben götürüvereyim. Biz ziyaret ettik, ama ben yanında olayım. Burçin sen şuradan önce Aygün’ün ailesine telefon et, evdelerse, gelmek isterlerse onları da götüreyim, sonra taksiye telefon et zahmet olmazsa, lütfen bir araba göndersinler!”

Süt dökmüş bir kedi(1) nasıl bir duruş sergiler bilmiyorum, ama durumum herhalde ondan farklı olmasa gerekti. Burçin Hanım; Akif Öğretmenime pencereden uzattı kafasını;

“Ayşe Teyze Aygün’ün başındaymış, Güngör Amca da yeni gelmiş, yorgunmuş gelemeyecek, taksiye de haber verdim, sanırım birkaç dakika içinde burada olur!”

“Yol-yordam bilmiyorsun, dedim, ama bu bazı şeyleri hatırlatmamı gerektirmiyor. Efendi bir adamsın, benziyorsun demiyorum yani!”

“Anladım efendim, hatırlatmanıza sevindim, ama efendilikten nasibimin olmadığını, Aygün’ün dediği ve yakıştırdığı gibi kaba bir insan olduğuma siz de inanın lütfen…

Ve beni eğitin, onun beni eğitmesine de destek olun lütfen!”

“Şimdi ‘Geçmiş olsun!’ deme zamanı. Hüznünü belli ettin. Ben ve eşim de bir kısım zamanımızı yanlışça tükettik gençliğimizde, ister-istemez, istemeden, isteksiz. Senin de ve tabiidir ki Aygün’ün de isteğiniz, istekleriniz her ne ise el uzatacağımızı bil!”

Burçin Öğretmen ve meraklı komşu teyze pencereden bakarlarken taksi geldi, ben ne diyeceğimi, ne yapacağımı kendim kendime sorgularken, Akif Öğretmenimin taksiye ne komut verdiğini duymamıştım bile. Ancak aklım hemen başıma geldi;

“Akif Ağabey önce evime uğrayalım, Aygün’e vermem ve mutlaka bilmesini istediğim bir dosya var, tabii eğer kabul ederse ve izninizle sonra da bir çiçekçiye uğrama arzum…”

“Tabii…”

Gittik, ulaştık hastaneye, zorluk çekmeden, zorluk çıkarılmadan…

Özel odadaydı, annesi refakatçısıydı. Akif Öğretmenim;

“Bak, sana kimi getirdim!” dediğinde gözleri büyüdü Aygün’ün, bir özel sırrının bilinmesinden utanmışçasına başını eğdi. Akif Ağabey yetişti imdadına yahut da imdadımıza.

“Ayşe Abla! Hadi biz Aygün’ün ne zaman taburcu olacağını soralım doktoruna…”

“Siz sorsanız, ben gelmesem…”

“Çekinme! Onlar adaş olarak iki arkadaş, biri diğerini asla üzmez, incitmez. Beş on dakika beraber olduklarında da savaş çıkmaz ya! Ana yüreği anlıyorum, ama ben kefilim, güven bana!”

İsteksizce ayrıldı annesi.

“İki günlerde yaşlandım, üçüncü günlerde ölürdüm mutlaka!”

“Ben de bir daha seni görmemin imkânsızlığını yaşasam, aynı durumda olurdum!”

“Sana seni sormayacağım. Bana beni anlat da demeyeceğim. Sana beni anlatacağım sonra. Bu dosyada seni tanımadan, bilmeden önce bende olduğunu, bir gün karşılaşacağımızı düşünerek kaleme aldığım dizeler, sözler, paragraflar, sana kabalaştıktan sonra tamamlayamadığım dizeler, başlıklar, hatta seninle benim öykümüz var. Bana inanmanı istiyorum. En son dizelere bak önce, en üst sayfada ve o sözü söylememe izin ver lütfen;

"Haykırmak isterim sevdiğime tüm gücümle; ‘Seni seviyorum!’ demek ‘Seni seviyorum!”

Sözlerimin devamını getiremedim;

“Müjde! Gözümüz aydın! İki güne kadar taburcu oluyorsun güzel kız. Babanla gelir alırız seni, şimdi sağlıkla istirahat et bakalım!”

Bu sözler, bana da yol göründüğünün ifadesiydi, oysa elini bile tutamamış, içimden geçen ve söylemek için ancak fırsat bulduğum cümlem için izin istememe rağmen o iki kelimeyi peşi peşine söyleyememiştim.

“Seni seviyorum!”

Ben ki akıllı ve zeki olduğuna inanan adam, kabalığına ek olarak sersem ve budala olduğumun da ancak farkına varıyordum, Akif Öğretmenim sayesinde pasta sahibi Burak’ın Burak olduğunu öğrendiğimde.

Aygün ısrarla; “Pastane civarı, ama içi değil!” demesine rağmen pastane sahibinin kendisine “Merhaba!” deyişini cevapsız bırakmamak isterken o telâş sırasında ayağı kaymış, kaldırımdan düşmüş ve bir taksi Hızır gibi yetişip(!) sol ayağını çiğnemişti.

Ayağının çiğnenmesi hariç, telâş ve dalgınlığının benim onu görmek istediğimin “On yüz milyon binde biri(24) kadar olmasını dilerdim, evet, egoistçe. Gene de mutluydum, ben de şaşkınlaşmış, utanmıştım, ama elimdeki plâstik dosyayı da ona vermekte başarılı olmuş, o da itiraz etmeksizin kabullenmişti.

Amma…

Evet, bu amma’nın devamını getirmek sorundu benim için. Daha bir kere bile özlemiş olarak “Seni seviyorum!” demeden, kendimi anlatmadan, nasıl olurdu da “Benim ol!” diyebilirdim, sanki karşılığı varmış, buna inanmış gibi…

İnsanların tuhaf huylarından biri “Çat Kapı(1)” ve “Taş atıp da kolum mu yorulacak?(2)” tavırları idi. Ki, ben işte onlardan biriydim, ne zaman olduğunu bilemediğim, muamma(3) idi sanki.

Karşımda bana yol göstereceklerine inandığım öğretmen olmayı hak ettiklerine inandığım iki değerli öğretmenim ve onların Burak adında dünya tatlısı bir çocukları vardı, benden akıllı, akıl yönünden beni yaya bırakacak…

Ertesi akşamı zor bekledim, elim böğrümde nasıl hareket edeceğimi bilmeksizin.

Vakit geldi! Çat Kapı…

“Hayırdır?”

“Bilemedim!”

“Bak ilkokul birinci sınıf öğrencisi, bilmemek değil, öğrenmeyi akıl etmek önemli, ek olarak bir de fark etmek. Kendimi zorlasam adını aklıma getirebilirim, ama şu sözler geçiyor aklımdan; ‘Duygular vardır anlatılamayan, sevgiler vardır kelimelere sığmayan, bakışlar vardır insanı ağlatan, insanlar vardır ki asla unutulmayan…(25) Eğer o bakışların anlamını çözememişsen ne benim, ne de eşimin yardımı olabilir sana. Hatta Burak bile çaresiz kalır gibime geliyor…

Aklını başına devşirmen için biraz kaba kaçacak, ama bu evin kapısını dışarıdan kapat, defol git ve bir daha bu eve tek başına adımını atma. Son söz; açık bir kuyumcu görürsün herhalde…”

“Öğretmenim. Cesur ol dediniz, anladım olacağım…

Ve asla bir daha bu evden içeri adımımı yalnız atmayacağım. Elinizi öpeyim izninizle, ömür boyu dua edeyim size, hatta dua edelim sizlere!”

“Zaman geçiyor, farkındasın değil mi genç adam?”

“Hemen defoluyorum öğretmenim!”

Tüm taksiler benim için seferber olmuş, tüm güvenlik görevlileri ve doktorlar emrime amade olmuşlar, üstelik Ayşe Anne de mescide inmişti namaz için. Hani “Buldu da bunuyor!” denir ya, içimden “Keşke teravih namazı kılaydı!” demek geçti, zamanı umursamaksızın.

Karşımdaki değerliydi, ben beni ona vermeliydim, hemen. Ne zaman diz çöktüğümü bilmiyorum.

“İzin ver!” dedim, vermesini bekleyemedim, arkamdan acele etmem için koşuşturanlar varmışçasına;

“Seni seviyorum, benim ol!” dedim.

“Kalk genç adam, senin yerin benim ayaklarımın ucu değil. Nerede olduğunu bilip öğrenmen için bana süre ver, hiç olmazsa seni karşılamak için ayağa kalkayım, ayaklarımın üzerinde durayım!”

“Beklerim, ama bekleyemem. Ölçüsünü tutturamamış olsam da bu yüzüğü parmağına takayım, ‘Tanrı huzurunda benimsin!’ diyeyim, o öncesinde parmağında olan yüzüğü temelli unutman dileğiyle…”

“Rahmetli halamın hatırası idi o…”

“Ve sen beni iteklemek, uzaklaştırmak için bunu çare olarak düşündün, öyle mi?”

“Pişman oldum ve hemen çıkardım, yoksa karşılaşır karşılaşmaz, neden kokulardan iğreniyormuşum gibi parmağımı göstereydim ki sana. Üstelik ‘Tek hatırladığın şey, yüzük mü?’ dememin de hiç mi anlamı yoktu?”

Kapı açıldı birden, annesi girdi içeri, beni diz çökmüş, kızının yüzük takılı elini avucumda tuttuğumu görünce;

“Haberim olması gerekirken, haberim olmayan, gördüğümle haberdar olduğum bir şeyler mi var çocuklar?” dedi…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Sakkoş; Türkçemizde böyle bir kelime yok. Lokantada komi olarak harçlık karşılığı çalıştığım bir zamanda başımız olan yaşlı garson ağabeyin uydurduğu; “Salak, kaşık, çatal, bıçak düşürdü, koş, götür!” anlamında ona da bize de yakışmayan bir kısaltma, ya da şifreydi. İşaretlediği yere hemen bir takım yetiştirirdik!

(**) İsimlerin, anne babaların isimlerinin ilk hecelerinden meydana geldiğini söylememe gerek yok! Ayşe-Güngör; Aygün. Burçin-Akif; Burak.

(1) Bölük-Pörçük; Bütünlüğü sağlanamamış, parça parça. Bütünlüğü sağlanamamış durumda.

Çat Kapı; Aniden, beklenmedik bir anda.

Çıtı Pıtı; Ufak tefek ve sevimli.

Deli Zırvası; Saçma sapan, boş, anlamsız, ancak bir delinin boşboğazlıkla söyleyebileceği söz. (Zırva; Saçma, manasız, anlamsız).

Ekmek Teknesi; Kazanç sağlanan alet, cihaz, eşya, yer, iş.

Haddi Hesabı Yok; Sayısız denecek denli denecek kadar çok.

Ivır-Zıvır; Küçük, önemsiz.

Kapı Duvar; Ses, seda çıkmaması durumu, başvurulduğunda yanıt alınmayan kimse ya da yer. Aldırmaz, vurdumduymaz kimse.

Karamürsel Sepeti; Osmanlı Padişahı Sultan Abdülaziz’in yöresel olarak sunulan kiraz sepeti için bu deyişin oluşumuyla ilgili güzel bir öyküsü vardır.

Mutat Veçhile; Alışılmış yol, tarz ve şekilde.

Sarkak (Sarkık) Gönüllü; Ayran Gönüllü farklı şeylerdir aslında. Sarkak gönüllü her şeyi özenen, çok şeyi isteyip arzulayan anlamında yöresel olarak kullandığımız bir sözdür. Ayran gönüllü ise bir bakıma aynı içerikte gözükse de her şeye heves edip sıkılan, maymun iştahlı kişiler için kullanılan bir deyimdir. Bazen şıpsevdi, karşısındaki karşı cinse, cinsiyeti dolaysıyla (kadın-erkek fark etmeyen)  ilgi duyan anlamına da gelmektedir.

Sükûtu Hayal; Düş kırıklığı, hayal kırıklığı.

Süt Dökmüş Kedi Gibi; Bir kabahat, suç işleyip de çekince ile bundan utanma durumu.

Tez Canlılık; Ataklık, acelecilik, çabukluk, süratlilik, hızlı olma, yerinde duramama, huzursuzluk.

Tırı-Vırı; Değersiz, boş, aptal, bön.

Ufak Tefek; Türkçemizdeki masa-musa, sandalye-mandalye der gibi ufak, söz edilmeyecek şeyler için bir söz. “Ufak-tefek “diye başlayan şarkı bilindiği gibi KAYAHAN’a aittir.

Zıkkımın Peki; Kızgınlık anında söylenen zehrin özü anlamında bir söz.

(2) Arşınlamak; Amaçsız geniş adımlarla dolaşmak.

Aşermek (Gebe Kadınlar için); Özellikle kimi olmayacak şeyleri yemek, içmek için aşırı istek duymak.

Erinmek; Kendinde bir gevşeklik duyarak bir işi yapmaya eli varmamak.

Hacet Göstermek; Herhangi bir şey için gerekli olmak, dilek, bunu Tanrı’dan beklemek

Haşlamak; Şiddetli şekilde azarlamak, paylaşmak, zarar vermek, canını yakmak.

Hırpalamak; Örselemek. İtip kakmak, azarlamak, yıpratmak.

Horlanmak; Hor görülmek. Değersiz bulunmak, aşağılanmak, önemsenmemek.

İğnelemek; Üsteli kapalı olarak, onur kırıcı, incitici söz söylemek.

Medet Ummak; Zor bir dönem geçiren birinin, birinden çare dilemesi, yardım istemesi.

Refüze Olmak; Geri çevrilmek, reddedilmek, kabul edilmemek.

Sotaya Yatmak; Argoda; “Kendini gizlemek, gizlenmek, saklanmak” anlamında kullanılan bir söz.

Şaşkınlaşmak; Şaşkın bir duruma gelmek. (Şaşkın; Akılsız, sersem, budala, düşünceleri dağılmış, karışmış, ne yapacağını bilmez duruma gelmiş.

Taş atıp da kolu yorulmamak; Bir kazancı hiç yorulmadan sağlamak. Yorulmayacağının, emek ve para sarf edilmeyeceğinin ifadesi.

(3) Artıkın; Yöresel olarak artık yerine kullanılan; “Bundan böyle, sonra, yeter” anlamlarında kullanılan söz.

CV; Curriculum Vitae kelimelerinin baş harfleri. İş başvurusunda bulunan birinin eğitim, deneyim ve tecrübelerinin gösterildiği belge.

Hatırşinas; Saygılı, hatır sayan, hatır kırmayan, gönül alıcı.

Ketum; Sır saklayan, ağzı sıkı insan.

Lütufkâr; İyiliksever, kibar, davranış, düşünce bakımından ince, nazik. (Lütuf; Önem verilen, sayılan birinden gelen iyilik, yardım, ihsan, güzellik, hoşluk, bağış).

Mekruh; Haram gibi kesin ve bağlayıcı olmamakla birlikte yapılmaması istenen, hoş görülmeyen, beğenilmeyen şey.

Muamma; Anlaşılmayan, bilinmeyen bir şey. Bilmece.

Mutabık; Birbirine uyan. Aralarında anlaşmazlık olmayan, uygun.

Nefs (Nefis); İçimizdeki arzu, kötü istekler, ruh, bir şeyin kendisi, insan bedeni, ceset, kan, azamet.

Pisboğaz; İyi, kötü, vakitli, vakitsiz demeden eline geçen her yiyeceği yiyen.

Referans; Bir kimsenin yararlılığını ve yeteneğini gösteren belge. Başvurulması gereken kaynak. Tavsiye, bonservis.

Spesiyalite; Özelliği olma, değerli ve az bulunma, fark meydana getirilme.

Yosma; Şen, güzel, fettan, çok süslü giyinen, modaya düşkün kadın.

(4) Homongolos; kısa tanımıyla, “Kadın Düşmanı” ya da “Kadınlardan korkan, onlarla herhangi bir yaklaşımı oluşturamayan” diyebileceğimiz bir tip olup, Reşat Nuri GÜNTEKİN’in “Bir Kadın Düşmanı” adlı eserinde de adı geçer.

(5) Prof. Dr. Cesare LOMBROSO; Yahudi asıllı, İtalyan kriminolog. İnsanların doğuştan suçlu olduklarını ortaya atmıştır. Ona göre; “İnsanların, örneğin bakışları donuk ve sabit, gözleri kanlı ise katil olacaklardır. Bakışlar hileli, hareketli ve gözler eğri ise o kişi hırsız olacaktır.” Buna benzer bir kısım daha görüş ve anlatışları vardır ki, daha çok bilgi edinmek isteyenler INTERNET varlığından bilgi edinebilirler. Lombroso’yu tasdik edenler içinde Enrico Feri ve Séghele’yi saymak mümkün. Lombroso’ya karşı fikirler olarak da Montesquieu, Rousseau, Liszt, Baer ve Locke’nin fikirlerini sayabiliriz. Lacassagne bu konuda; “Toplumların lâyık oldukları suçlulara sahip olduğu” Tarde ise, daha rijid bir düşünceyle suçlular için; “Sadece kendilerinin değil, tüm dünyanın sorumlu olduğu” iddiasındadır.

(6) Ne Şam’ın Şekeri, Ne Arap’ın Yüzü; Aslı Ne Şam’ın Şekeri, Ne Arap’ın zekeri şeklinde bir söz olup, zeker Arapça kötü anlamlı bir söz olduğundan Türkçemize “Arap’ın yüzü” şeklinde yerleştirilmiştir. Kendinden fayda umulacak olsa da bundan sarfınazar etmenin gerekliliğini, menfaat için yaklaşmamayı ifadelendiren bir söz.

(7) Elemtere Fiş, Kem Gözlere Şiş; Göze gelmesin, nazar değmesin, hasetle ve kıskançlıkla düşünenler zarar vermesin anlamında söylenen batıl (hurafe) söz.

(8) Ölmek ve dirilmek üzerine Kur’an’da başlangıçta Bakara Suresi 28. Ayet olmak üzere, 56., 73., 164., 258., 259., 260. Ayetler, Al-i İmran Suresi 49., 156. Ayetler, En’am Suresi 36., 122 Ayetler, Araf Suresi 14., 57., 158. Ayetler Tevbe Suresi 116. Ayet, Yunus Suresi 56. Ayet, Hud Suresi 7 Ayet ve buraya alamadığım birkaç ayet daha vardır.

(9) Yahya Kemal BEYATLI’nın Sessiz Gemi isimli şiirinin son satırı; “Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden,/ Birçok seneler geçti, dönen yok seferinden” şeklindedir. Şiir ayrıca şarkı olarak da bestelenmiştir.

(10) Seni uzaktan sevmek, aşkların en güzeli… Yaşar GÜVENİR’in seslendirdiği bir tango.

(11) Sütler kaymak tutar tutmaz; “Kışlada Bahar” isimli Bekir Sıtkı ERDOĞAN’a ait şiirin bir bölümü, Münir Nurettin SELÇUK, Gültekin ÇEKİ, Erol SAYAN, Yusuf NALKESEN gibi bestekârlar tarafından Nihavent, Rast, Kürdîlihicazkâr makamlarında bestelenmiştir.

(12) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı. “BAŞKA KİM BİR TANEDİR Kİ?” (sana ait olandan başka) ilk dizesi.

(13) KARATEKİN, Erol. 2013 Yılı. “IS’SIZ (KİMSE’SİZ) DERLEMELER” den.

(14) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı. “HASTALIK”

(15) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı. “EŞİTLİK”

(16) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı. “GİZLENEN DİZELER” den.

(17) KARATEKİN, Erol. 2004 Yılı. “BİR…”

(18) KARATEKİN, Erol. 2005 Yılı. “SENİ SEVİYORUM DEMEK!” den.

(19) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı. “SANA” dan.

(20) KARATEKİN, Erol. 2008 Yılı. “40 YIL SONRA” dan.

(21) KARATEKİN, Erol. 2008 Yılı. “40 YIL SONRA” dan.

(22) Ben o gece hem ağladım hem içtim, İki gün, diyardan diyara uçtum… Bekir Sıtkı ERDOĞAN’ın “BİNBİR GECE”  Şiirinden.

(23)  Kıtmir; Katmir, Ketmir, Al-Rakim, Kıratim  adları da verilen Ashabı Kehf, yani yedi uyurlar ile 300 yıl mağarada  kalmış, Kur’an’da adı geçen cennetle müjdelenmiş köpek…

(24) On Yüz Milyon Bin; Bir gazoz reklamından alıntı.

(25) Öğretmenin söylemek istedikleri şu sözlerden biri ya da bir kaçı olabilir;

Hani gözler vardır, sözleri anlatır, hani sözler vardır, gözleri anlatır, bir de aşk vardır seni anlatır. BİR ALINTI

Gerek yok her sözü lâf ile beyana, bir bakış bin söz eder, bakıştan anlayana.  MEVLÂNÂ

Bir bakışın kudreti bin lisanda yoktur. Bir bakış bazen şifa, bazen zehirli bir oktur… Bir bakış âşığa neler neler anlatır… Bir bakış bir âşığı saatlerce ağlatır… Victor Marie HUGO

Bazen küçük bir bakış insana dünyaları verir, bazen o küçük bakış, insanı cehennemin derinliklerine yollar. Jean Jack ROUSSEAU