İki kadının aralarında hiçbir yakınlık, ihtilâf(1) kısaca ilinti yoktu, hatta tanımıyorlardı bile birbirlerini. Ta ki; “Gözün aydın!” ya da “Allah kavuştursun!” veya “Başınız sağ olsun! Allah rahmet etsin!” benzeri gibi bir akrabalık ya da komşuculuk gereği olarak iki ayrı yönden gelip de aynı noktada karşılaşan yaşlı-başlı görünen iki kadın olarak.
Sokak ortasında ikisi de enlerine-boylarına pehlivan tipli cadaloz(1) iki kadın, neredeyse aynı anda onlarla karşılaştıklarında önce söz düellosunda, sonra sataşmalarında bulunmuşlar ve nihayetinde de saç-saça, baş-başa kavgaya girişmişlerdi.
Çevrede kimse görmüyor, duymuyor, belki “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın!” tavrında, tüm evlerde yaşayanlar, bir tatil gününde olmalarına rağmen belki de üç maymun örneği; kör, sağır ve belki de hatta dilsizlerdi, yolda karşılaşan iki kadın dışında, ikisinin de anlamadığı…
Oysa kavga edenler; mahallenin şirretlikleri(1) ile meşhur, kavgacılıkları ile ünlü iki kız kardeş idi. Tüm mahalle sakinleri onları biliyor, tanıyor, davranışlarına, kavgalarına önem vermiyor, olağan görüyorlardı, sadece vatandaşlık, insanlık görevlerini yerine getirme çabasında olan yol ortasında karşılaşan o iki kadın dışında.
Yapılacak teşebbüs belli idi, aralarına girdiler, iki taraflı; “Yapmayın! Etmeyin!” nidaları ile başlarına neler geleceğini ve onların kim olduklarını bilmeksizin.
Kavga eden o iki kadın, diğer iki kadına hayretle bakıp önce ürkmüşler, sonra gazapları(1), öfkeleriyle kendilerinden geçercesine sille-tokat iki kadının cesaretle üzerlerine çullanmışlardı(2), biri enine-boyuna gözüktüğü için neyse ne de, diğerinin zayıflığı nedeniyle mutlaka hakkından gelecekleri inancında olsalar gerekti.
“Size ne be kaltaklar(1)! Biz kardeşiz! Döveriz de, söveriz de biz birbirimize!” diyerek sonunu getirmekten çekinmedikleri diğer pis kelimeleri utanmaksızın sergilerlerken, birbiriyle didişmeyi(2) bırakıp hınçlarını almak(2) ister gibi onlara iki taraftan yüklenmişlerdi.
Birbirini tanımayan iki kadına önce ayrı ayrı, sonra el ele vererek tabiri caizse(3); “Eşek sudan gelinceye kadar” hak edenlere hak ettikleri dersi verdiklerine inanarak, hiçbir şey olmamış gibi kol kola girerek evlerine doğru yükselmeye başlamışlardı.
Kör, sağır ve hatta dilsiz olan mahalle halkı aynı zamanda duyarsızdı(1) da, bağırış-çağırışlara, feryatlarına, imdat isteyip, inlemelerine karşın, ne bir kapı, ne bir pencere açılmış, ne bir merak eden kafa uzanmış, ne de “Ne oluyor yahu?” diyerek kendilerine yönelen birileri olmuştu.
Daha topluca olup ayağa kalkan, üstünü-başını silkeleyen kadın, zayıf olana elini uzattıktan sonra;
“Tanıyor musun kız bunları?” demişti.
“Yoo! İlk kez torunu olan komşumuza ‘Gözünüz aydın!’ demek için geliyordum!”
“O halde işimiz-gücümüz yoktu da ne mok yemeye(2) ayırmaya kalkıştık ki biz bunları, arada kalanların canları çıksın denilircesine tavrıyla bizleri kıç üstü oturtturdular(2)? Hepsi sizin yüzünüzden oldu, siz yardımcı olmak için hamle etmeseydiniz, ben de hamle etmezdim, durup seyrederdik, ama ne için bilemiyorum, galibi alkışlamak için mi, mağlubu teselli etmek için mi? Doğrusu, her iki durumda da önceki gibi dayak yerdik, galiba?”
Zayıf olan çekindi, hatta korktu karşısındakinin cüssesinden, bir badire atlatmıştı(2), ister miydi “Suç senin!” deyip karşısındaki alnı kabağına(3) yumruğunu zıpkınlasın(2)? İkinci bir varta(1) ve bu kez yara-bere-morluk değil, ek olarak kırık-çıkığı olsun ister miydi? İstememek dileği ile susmalıydı!
Sustu.
Ancak karşısındaki, az önce yedikleri sopayı hazmedemeyen, direnememelerine akıl erdirmekte zorluk çeken enli Fahriye isimli diğer kadının ne susmaya, ne de suçlamaya çalıştığına karşı öfkesini dinlendirmeye niyeti yok gibiydi.
“Pazarda hiç mi ağız görmedin(2)? İki kişinin şey-bir şey yaptığı ortamda üçüncüye ne yemesinin düşeceğini, dertsiz başına dert açacağını, seni ilgilendirmeyen işlere burnunu sokmamanın gereğini öğretmediler mi sana?”
Adı Resmiye olan zayıf kadın tüm cesaretini toplayarak cevapladı;
“Şimdi öğrendim abla!”
“Tövbe(1)! Tövbe! Bir de abla ha! Git be kadın, hem suçlu, hem güçlü, mübarek günde beni günaha sokma!”
İriyarı görünen Fahriye Hanım adlı enli kadına göre o gün mübarek bir gündü, tıpkı diğer 364 gün gibi! “Git!” dedi, ama sırtını dönüp giden önce kendisi oldu, poposunu silkeleyerek geldiği yöne doğru.
Daha genç ve zayıf olan Resmiye Hanım, yani yerlerde daha çok süründürülen kadın da perişan olan üstü-başı nedeniyle ziyarete gitmesinin uygun olmayacağını düşünerek, evine yöneldiğinde, içinden geçen; “Yoktan yere düşman kazandım!” şeklinde bir iç çekişiydi.
Resmiye Hanımın kavga eden o iki kadın için, içinden geçirmeye bile utandığı kelimeler; “Şirret, cadaloz, çaçaron(1), nesepleri gayri sahih(3)…” idi.
Utanmasa kendisini azarlama hakkını kullanmaktan çekinmeyen, karşısındaki, evine yönelen kadının gizli kapaklı söyleyip de, kendisinin söylemekten çekindiği kelimeleri, kendisi de söylemek istiyordu, ama keşke “Terbiyesiz olaydım!” demek gücüne gider gibiydi…
“İnsan hafızası unutmaya mahkûm…(4)” dense de “Kalıbının insanı olmayan” biri için bu söz geçerli değildi. Yaşlı ve enlice olan kadın Fahriye Hanım, cebine sokuşturduğu muhtelif aletlerle(!) o ikisini ayrı ayrı, teker teker, ya da bir arada yakalamak için günlerce geçti o sokaktan hıncını almak ister, yediği sopayı çıkartmak ister gibi…
Yer yarılmıştı da sanki saklanmışlar, yok olmuşlardı o kardeş olduklarını, ancak yabancı birilerinin dürtüklemesiyle fark eden kardeşler. Oysa Kur’an ne diyordu; “Sevmeyen, ama katlanan, kabul etmeyen, ama itaat eden, saygı duymayan ama korkan birilerinin birinin ‘göz aydınlığı’ olacak şekilde birlikte yaşamaları ne yazık ki mümkün olmayacaktır.(5)”
O halde onlarla birlikte yaşamadığına şükretti.
Tanrının kendini koruduğu inancını tazeledi, yoksa gizlediği aletlerle yoktan yere katil olacak, kendi hapislerde çürürken kocası, oğulları ve en küçük, bir tane prenses kızı Emine aç-açıkta, annesiz kendi başlarına çürüyeceklerdi.
Bir musibet, bin nasihatten evlâdır(6), deyip şükrünü tekrarlayarak evine yöneldi, ancak öfkesini yok etme çabasına karşın kinini yok edememişti. Üstelik de kendisine kıyanlara değil, sanki tek suçlu o kadın imiş gibi hasbelkader karşılaştığı(2), beraber oldukları halde karşılarındakine karşı güçsüz kaldıklarına tek sebep o kadın yani Resmiye gibi.
Hep; “Ah! O kadın!” diyordu Resmiye Hanım için, aklına geldikçe, kafasını sallarken sorgular gibi değil, intikam almak, kinini kusmak ister gibi. Hele bir karşılaşsınlar, sövmeyecekti, dövmeyecekti, ama rahatlaması için ne gerekiyorsa onu gerçekleştirecekti o sıska, çiroza(1) karşı. Muhacir kini(3) mi? Mutlaka olsa gerekti kökeninde Boşnak, Arnavut gibi. Deve, ya da fil kini mi, halt etmişti onun anlamsız ve anlaşılmaz kini yanında…
En aşağılık huyun, yok eden, öfke doğuran ayıpların başının kin olduğunu(7) unutmuşa benziyordu. Hele ki bilmesi gerektiği halde, aklından geçirmediği; tüm yangınların söndürülmesinin mümkün olduğu halde kin ateşinin söndürülmesinin zor, hatta imkânsız olduğunu(8) bilmemesi idi.
Evet, çirozla aynı şehirde yaşadıklarından yüzde bin emindi, can çıkar huy çıkmaz(9) örneği fellik fellik onu arıyordu(2), sönmeyen kusamadığı kiniyle.
Ve bunun, zamanın geçmesine ve zamanından önce yaşlanmasına neden olduğunun farkında değil gibiydi. Belki de yaşam kargaşasına ad veremediği kininin neredeyse ölümüne, ölümlere bile neden olacağı aklının ucundan bile geçmiyordu.
Ola ki karşısında olmasını dilediğini buldu, meselâ kustu, ömrü mü uzayacaktı sanki? Bilinçaltında bir yol tutturmuş, zihninde bir birikim yaratmış, bunun kendini yok edecek bir kin olduğunun farkında bile değildi. Zaten adlandırması da mümkün değildi bu davranışını…
Yaz biterken okullar açılmıştı. O kindar kadın Fahriye Hanımın kızı Emine okula başlayacaktı, hem de teyzesinin sınıfında, sevinçli olmasının ötesinde o yaşlarda ne kadar ve nasıl mutlu olunur idiyse o kadar sevinçli ve bir o kadar da mutluydu.
Çirozun, Resmiye Hanımın oğlu Ahmet de okula başlıyordu, hiçbir tanıdığının olmadığı, hangi sınıfta okuyacağından haberi olmaksızın, annesi gibi sessiz, sakin, umutlu ve belki o da mutluydu.
Bir ara göz göze geldi o iki kadın, o iki anne, çocuklarının aynı gün okula başlayacaklarından habersiz, karşılaştıklarında. Şişman-zayıf, anaç-çiroz, etli, butlu-kikirik(1), güçlü-zavallı, yaşlı-genç ya da kart-taze, zengin-fakir, hatta biri kız, diğeri oğlan anası…
Önce birbirini süzdüler anlamsızca, daha doğrusu sınıflamada birinci sırayı kapan ikinciye baktığında, ikinci anlamsız bakışlarla da olsa selâm verme gayreti yaşarken. Birbirini tanımaz olurlar mıydı, askerlik yapan iki adam nasıl birbirini unutmazsa, aynı anda beraberce dayak-sopa yiyen iki kadının da birbirini unutması mümkün değildi, hele ki dört gözle arayıp da sabırla kusmayı bekleyenin!
Birincinin prensesinin kaçıncı çocuktan sonra prenses olduğu ve ikincinin oğlunun ilk çocuk olduğu su götürmez bir gerçek gibiydi, ellerinde, avuçlarında. Tersine tebbet(10) dünyada oğlan anasının ev kadını olmasının yanında okumuşluk farkı olabilirdi, feleğin çemberinden geçmiş(2) intibaını(1) veren kız anası ile aralarında zenginliğe dayalı kocasının bakkalında, kasiyerlik yapmış olması avantajıydı, sözüm ona.
Ola ki o günlerde, mahalle bakkalları yerine bugünkü marketler olsaydı, bakkal karısı kasiyer değil, mutlaka market sahibi karısı olarak şef ya da müdür olurdu markette!
Ahmet’in annesi Resmiye Hanım;
“Merhaba! Nasılsınız?” dedi, cismini bilip, ismini bilmeksizin.
Öteki; “Sana ne?” demek arzusunu yaşarken yanlarında çocuklarının olmasının utancıyla (belki) sadece; “Teşekkür ederim!” diyerek geçiştirdi cevap olarak, “Yetsin!” anlamında yetinir gibi bir söylemle.
Ve o anda yanına gelen öğretmen kız kardeşi Rahmiye’ye, çocukların ikisini de göstererek, dünyadaki bütün geri zekâlı insanların bile anlayacağı bir işaretle; “Sakın ha!” dedi. Esirgenen başa taş geleceğini, sakınılan göze çöp batmasını, olması gerekenin mutlaka olacağını bilmeksizin, düşünmeksizin.
Öğretmen her ikisinin de ellerinden tutmak istedi önce, Emine bir eliyle öğretmen teyzesinin elinden tutarken diğer eliyle de Ahmet’in elinden tutarak avluda toplanmış öğrencilerin dizildiği sıralardan birinin en sonuna kenetlenme çabasını yaşadı.
Teyzesi İstiklâl Marşını ilk kez okuyacak, ama içleri yurt sevgisiyle dolu olarak anlamını ve kıtalarını bildiklerine inandığı milli marşı yönetmek üzere sıranın başına koşmuştu.
Evet! Türk çocukları daha doğmadan, annelerinin karnında ve doğduklarında ninni yerine önce milli marşımızı öğrenip ezberliyorlardı, gerek müzik, gerekse kıta-kıta şiir olarak ve usulünü, anlamını, notasını ve âdâbını(1) biliyorlardı Emine ve Ahmet.
Öğretmen “Dikkat!” komutunu verir vermez ellerini serbest bıraktı ikisi de, “Hazır ol!” durumuna geçip tüm okula katıldılar.
Marş biter-bitmez de tekrar tuttular birbirinin elini, daha o yaşta bilmelerinin mümkün olmadığı ömür boyu bir tutuş gibiydi bu, uzaktan da, yakından da fark edilen.
Annenin, öğretmen kardeşine “Sakın ha!” şeklinde emreder gibi seslenişi havada asılı kalmıştı, çünkü gecikmişçesine, daha o yaşlarda Gönlün ferman dinlemediği(11) dünya âleme ilân edilmiş gibiydi, “Yaş yeni yolların başlangıcıydı!” ikisi için de.
Emine’nin annesi sağır değildi, duymuştu, öğrenmişti, rica etmiş, tehdit etmiş, aracılar koymuştu kızının o oğlanla beraber okumaması için. El ele tutuşmamaları için de ne yapmış, etmiş başarılı olamamış, hatta bir seferinde hakaret amaçlı gibi, ayrılsınlar dileğiyle kötü bir şekilde tokatlamıştı kızını, hem de teyzesinin ve o oğlanın yanında.
Emine sınıfa girince Ahmet çaresizliğiyle, çocukluğunda başka bir şey bilmediği için; “Öpeyim de geçsin!” demiş, yanağının kızarıklıktan morluğa ilerleyişini önlemek, yok etmek istercesine, öğretmenini umursamaksızın defalarca öpmüş, sonra da cebindeki mendille defalarca silmişti yanağını ve gözyaşlarını.
Öğretmenin şaşkınca izlediği Emine’nin yaşadığı aynı acıyı Ahmet’in de hissettiği, onun gibi ağladığı idi. Hatta isyanını izlememek için gözlerini kapatmak zorunda kalmıştı öğretmen teyze, ya da teyze öğretmen, öncelik her zaman öğretmendi, anne yarısı teyze bile öğretmenden sonra geliyordu, Emine için.
Ancak kalpler o yaşta bile aynı ritimle sevgi ile atıyorsa nasihatin de, köteğin de yararının olmayacağının bilincinde değildi, ne yaptığını bilmeyen kaprisli anne.
Ahmet’in annesi Resmiye Hanım, henüz anne kucağından ayrılan oğlunu okula götürüp getirirken neden kin beslediğini anlayamadığı Emine’nin annesi Fahriye Hanım ile karşılaşmamak konusunda oldukça dikkatli davranıyordu.
Fark edildiğini sanmıyor olmasına rağmen, gizlenişinin gözlenişi sonucunda Emine’nin annesi nispet yapmak istercesine Emine’yi okuldan almak istemişti, yasalara inat, belki okulu bırakması veyahut da eş-dost-muhtar takviyesi ile bir başka okula kaydettirmek için.
İlk tepki eşinden gelmişti; “Hanım! Hanım! Ne düşünüyorsun, ne yapmak istiyorsun, maksadın ne senin?” şeklinde ve sonra da kız kardeşinin tepkisi şekillenmişti; “Abla sen deli misin? Bu yaştaki çocukların masumane(1) hareketlerinden işkillenecek(2), mana çıkartacak?”
Ve en son tepki de Emine’den gelmişti; “Ahmet olmadan yaşayıp okumaktansa…” diyecek kadar cesur ve akıllı değildi, ama daha bebeklikten beri kucağından inmediği teyzesinden çok öncelerde çok şeyleri öğrenmiş, beyninin köşelerinde nereleri boş bulduysa oralara yerleştirmişti;
“Okumak, adam olmak(12) istiyorum! Ahmet de bana yardım ediyor!” demiş ve ertesi gün içini dökmüştü aklı başında olmaksızın, aklı yerinde gibi, aklı başında olmayan Ahmet’e.
“Sen olmazsan, sen yanımda değilsen ben niye okuyayım ki? Sen benimle aynı sınıfta değilsen, nasıl adam olmak için ders çalışır, sınıf geçerim ki? Kalbim durur, sen buralarda değilsen, yaşayamam elimden tutmazsan, destek olmazsan!” dedikten sonra, elini tutmuş ve göğsünün, kalbinin üstüne bastırmıştı.
O yaşta kalbinin ritminde “Breh! Breh!(13)” denecek şekilde hiçbir değişiklik olmaması doğaldı, yaşadıkları sadece sevgi idi, ilerisini bilmedikleri bir sevgi…
Gün gelecek o ses de duyulacaktı mutlaka karşılıklı, eğer şimdiden beyinleri ve yürekleri gelecek o günler gibi çalışıyor olsaydı eğer.
Ahmet’in annesi Resmiye Hanım girdi önce devreye, Öğretmen Rahmiye Hanımla birlikte;
“Yapma kardeş! Yapma abla! Bunlar daha çocuk! Sevgiyi sevgililer olarak nasıl bilsinler ki, üstelik ömür boyu gibi, hem de bu yaşlarda? Ahmet okur, okumaya devam edecek gibime gelir, Emine’yi bilemem, izninizle o da okusun isterim, ama karar kendinin ve sizlerin...
Yoksa ilkokul biter, bu şehirde kim kime, dumduma(3) değil hiç kimse, çoğu bildik-tanıdık el ele olmaları daha ne kadar sürer ki?”
Kendine güvenen öğretmenin bilmediği bir şey vardı, “Öğretmenlik” demiş, öğretmen olma aşkı dışında bir sevgi yaşamamıştı. Yaşamak için zamanı vardı daha, gecikmemişti, ama biraz acele etmesinin gerektiğini de hiç kimse söylememişti kendisine.
Oysa Emine ve Ahmet’in daha bu yaşlarda yaşadıklarıyla kendine rehber olduklarını bilmemeleri mümkün müydü?
Sustu anneler, babalar, göz yumdu öğretmen teyze ilkokul bitinceye kadar, hoşgörüyle(1) başlarında. Onların önderliği, öğretmenin kalbinin sahibini bulmasının gerekliliği gibi şekillenmiş, karşıdan da olsa kendisine yönelmiş bakışların anlamını çözmüş, uzatılan eli o da tutmuş ve öğretmen arkadaşlarından biriyle yaşamını birleştirmiş, yuvasını kurmuştu.
Gebe kalmak için acele etmiş, sonrasında da bebeğini kucağına almıştı geçen süre içinde, Emine ile Ahmet’in büyümelerini gözleyerek, gözlemleyerek.
Son yıldı, ilkokul bitmişti sonrasında, başlarına dikildi, mutluydu öğretmen, yıllar yılı el ele olmaları, onun da ellerinin sahiplenmesi için acele etmesini sağlamıştı çünkü. Onlar ise onun yaşamına katkılarını bilmeksizin, okuduklarına, öğrendiklerine ve öğretmenlerinde gördüklerine göre bilmek ve neleri yaşamak istediklerinin farkında gibiydiler, ancak makul ve mantıklı(3), sessiz bir söz birliği etmişçesine, zamanı gelince…
Ailelerini ikna ettiler, ortaokul ve liseye devam ettiler, anlatılması belki güç; Emine genç bir kızdı artık, Ahmet aynı yaşlarda genç bir delikanlı ötesi adam. Aralarındaki bağı anlatmak mümkün değildi, ancak sadece el tutuşmalarla ve ilkokuldan hatıra olarak kalan sınırlı; “Öpeyim de geçsin!” anlamında ufak dokunuşlarla…
Korkuyorlardı. Sanki bir güç onları engelleyecek, ellerinin birbirinden ayrılmasıyla onları kaderlerinde yaşatmayacak, dünyalarından koparacaklardı sanki. Her ne olursa olsun, okulda disiplin cezası almaları teklif edilmiş olsa da Emine; “Akrabayız, tabii ki Ahmet Ağabeyim beni kurda-kuşa-sapıklara karşı elleriyle koruyacak. Siz Disiplin Kurulu olarak okumamızı kısıtlamak, ağabey-kardeş olarak yaşamımızı karartmak mı istiyorsunuz?” diye erkekçe(!) savunmuştu kendilerini.
Ancak yeterli olmamıştı savunması, öğretmen teyzenin dışarılardan desteğine rağmen taviz vermemekte(2) direnen Emine, Ahmet’in başarısı ve okumaya devam etmesi için okuldan ayrılmayı yeğlemiş, kararını da uygulamaya koymuştu, lise son sınıfta hayatı kendine zindan etmeyi felsefe olarak benimsemişti.
Emine’nin annesi zaten kızının okuması, hele hele o oğlanla aynı okula devamı için rıza dolu bir görüşe sahip değildi. Despottu(1)! Okulu bırakmasından hoşnut olduğu gibi, sırada olan dünürleri ve onların çocuklarını adlarıyla, meslekleriyle enine-boyuna anlatma gayretini yaşamıştı, dizinin önüne oturmasını istediği kızına, sanki kızı evde kalmıştı, on sekizine ya çeyrek kalmış, ya da birkaç adım kalmış ya da geçmişti, annesinin hiç de önemsemediği.
Kızını doğurmuş olmak bir bakıma onun dileklerinin de karşılanmasının zorunluluğu olsa gerekti!
Eh! Güzel kızdı Emine! Kızı olduğu için söylemiyordu, annesi. Hamarattı(1). Liseyi yarım gibi bırakmış olsa da (o mendebur(1) yüzünden demek içinden geçiyordu, ama kızını etkileme hakkını mutlaka kullanacağı için bu söylemi saklamayı uygun görüyordu) okumuştu, kültürlüydü. Elini sallasa, ellisinin de önünde diz çökeceği genç ve güzel ötesi güzel bir kızdı. Üstelik mazisinde hiçbir karanlık ve Ahmet diye biri de olmamıştı!
Oysa Ahmet, Emine’nin yaşamında tek dayanağı, güvendiği, inandığı tek daldı. Çünkü en çok köpekten korkardı ve her nedense, her çocuğun aksine “Anne!” diyerek değil, “Ahmet!” diyerek Ahmet’e sarılırdı.
Arkasına gizlenmeye çalışırken, hatta çok zaman kucağına zıplayıp, boynuna sarıldıktan ve köpeğin uzaklaşmasını görüp, kurtulduğuna sevinirken ödül olarak Ahmet’in yanağına dudaklarını dokunduruyordu.
“İyi ki arkadaşımsın, iyi ki beraberiz! İyi ki sığınağımsın!” diyordu.
Bunu herkesin bilmesi gerekli değildi, kendileri biliyorlardı, yeterliydi. Bu, yıllar boyu böyle devam etmişti. Öyle ki Ahmet çok zaman köpekleri bekler olmuştu, onunla beraberken, son ayrılış anlarına kadar.
Annesine göre Emine’nin başına ne geldiyse Ahmet yüzünden gelmişti, ya da Ahmet her konuda her şey için, her bakımdan suçluydu. Annesinin karşısına teyzesinin dikilmesinin, ricalarının, hoşgörü dileklerinin, hatta yaptırımlarının hiçbir etkisi olmamıştı;
“Sen küçüksün, haddini bil! Benim yaşlarıma gel, bebeğini büyüt, anlarsın dünyanın kaç bucak olduğunu” en etkili sözleriydi, sanki yeryüzünde tek anne kendisiymiş gibi.
Eee! Tüm sözler, yakıştırışlar, hatta mezarda hocanın talkın verişte(2) adı geçen, anne değil miydi? O halde anne hakkı ödenmezdi ve annenin her şeye hakkı vardı, mutlu olmayacağını bilse bile, istediği ile bile bile evlendirmek dâhil…
Emine’nin bir diğer sığınağı teyzesiydi, onun müsamahası(1) ve izniyle de başını dayadığı Ahmet. Tüm yasakları, tüm cezaları, tüm eziyetleri, sitem, angarya ve hatta alayları umursamıyordu. Dünya batsaydı umurunda değildi, Ahmet olmadıktan sonra.
Hani yazsa, yazabilseydi, yazacak kadar vakti ya da lisanı olsaydı…
Yaşadıklarını, umutlarının darağacında sallandığını bilerek umursamasa da, gayret etmese de karakalemle yazılmış olsa da kargacık-burgacık(3), ciltlere sığmayacak kitaplar(14) olacağından emindi, inancındaydı.
Sonuç sabretmekle kazanabileceği gibi değildi, Emine’nin kendine göre. Yan komşularından birinde yangın çıkmıştı, anne çaresizlikle tepiniyordu, gayesi olmadığına göre yapması gerekeni yaptı, şalvarını çıkartıp burnuna tuttu, alevlerin içine dalıp çocuğu annesine teslim etti, “Bravo, cesur kız!” beklediği sözler değildi.
Elinden tutan teyzesi onu evinde, beyinin izniyle, Ahmet’le birlikte misafir etmesiydi yaşadığının ve o aileye yaşattığının başarısı memnuniyet olamazdı. Eniştesi de, teyzesi de, Ahmet de sitem yağdırmışlardı. Evet, yavru kurtulmuş, mucize gerçekleştirmişti, ama kendisi yaşamazsa yaşamayacakların da olduğunu düşünmesi gerekmez miydi?
Yine yan komşulardan birinin düğün-derneğinde rahatsızdı(!), üstelik gürültü-patırtı rahatsız etmişti kendisini! Teyzesinin evine sığınmaktan başka çaresi yoktu, teyzesi düğünde olmak dileğindeydi, enişte gece vardiyasındaydı(1), teyze düğüne gidecek, o da bebeğe bakacaktı. Tesadüf! Ahmet de o gün o saatlerde teyzesinin evindeydi, kim, nasıl haber ulaştırmıştıysa! Ona sığındı, hemen iyileşti, iyileşiverdi, sağlığına kavuştu!
“Harç bitti, inşaat paydos!” örneği olmaksızın, bebeğini merak eden teyzesinin eve dönmesi Emine’nin bebeğe bakma mecburiyetini, itiraf etmeli ki Ahmet’e sığınışının, göğsüne başını yaslamasının, konuşmaksızın ellerinin ellerinde olmasının da bitmesi gerekliliğinin görünüşü gibiydi. Rüya gibi gerçek sona ermişti, eller ayrılmış, evlinin evine, köylünün köyüne gitmesi gerçeği şekillenmişti.
Bu, bir bakıma Ahmet’in gösterişsiz bir şekilde elini böğründe saklayarak defolması gerekliliğinin gerekçesi idi.
Anne Fahriye haber göndermişti, ilk sıradaki, en önce başvuran damat adayının ailesine, “Misafirimiz olmak istiyorsanız, buyurun!” diye, kimseye haber vermeksizin, danışmaksızın. Usulen babaya ve kızına haber vermişti, oğlanların zaten önceden haberleri, damat adayı hakkında bilgileri vardı, “Nasipse olur!” gibisine.
Dünürlerin gelmeleri gerçekleşmeden önce annesine ciddi bir şekilde “Hayır!” demişti Emine, üstelik iyi bir haberin kendisinden gizlenmesini hazmedemeyerek. Çünkü okul Disiplin Kurulu, devamsızlığının olmaması, derslerinde başarılı olması, sadece kıskançlık intibaı veren, aslında aslından şüpheli oldukları imzasız şikâyet dilekçesi nedeniyle sadece “İhtar cezasıyla” sınavlara girmesini sağlamıştı.
Ancak yine annesinin kaprisi, sınavlara katılmasını engellemişti, haberi kendisine vermeyip eskitmesi nedeniyle.
Arkadaşları, kenardan-köşeden, şuralar-buralardan anne-babasından, ağabeylerinden köşe-bucak saklanarak, kaçarak Ahmet’in mezun olduğunu, üniversite sınavını kazandığını, ancak mutlu olmadığını anlatmışlardı ona.
Tam da o gece ciddi ötesinde o ciddi dünürlerin, kendisini beğenen oğullarına onu istemeye geleceklerinin haberinin arifesinde. Emine hazırdı, asla “Siz bilirsiniz!” demeyecekti, cevabı doğrudan-doğruya “Hayır!” olacaktı.
Ve olması istenenin olmaması için çaba göstermeye çeyrek kala annesinin emrettiği, ancak kendisinin yapmayı istemediği kahveleri hazırlarken, çöke kaldı tezgâhın yanına, tabureyi devirirken…
Sesi duyan bilgiç damat adayı Emine’nin nabzını tutmuş ve tüm aileyi yasa boğacak sözler, deklare etmişti(2);
“Ölmüş!”
Sonrasında içinden de olsa teselli cümlelerini sıralamıştı kendine; “İyi ki şimdi! Bizi, bizleri masraflara sokmadan” deyip dudaklarını hüzünlü bir kıpırdatışla “Başınız sağ olsun!” deyip kaçarcasına, koşarcasına kapıya yönelmişti ailesiyle birlikte.
Aklınca, genç kızın yüreğinin kendisinin eşi olmasını arzuladığı halde buna dayanamadığı için öldüğü kıvancını yaşar gibiydi, ne oldum delisi(3), aç tavuğun kendini darı ambarında görmesi, kendini matah(1) bir şey sanması gibi.
Oysa Emine’nin düşüncesinin, aile zoruyla bir başkasının olmaktansa “Ölürüm!” şeklinde olduğunu ne kendisi, ne de kimler bilip hissedebilirdi ki? Üstelik Ahmet’e hiçbir şeyden haberi yokken, inadına, meselâ ve umutsuz; “Öldü!” diye kuşkanadıyla haber ulaştırılması(2) mümkün değildi. Gaipten haber alma(15), altıncı his(15), kâhinlik(15), müneccimlik(15), hissi kabl el vuku(15) gibi yetenekleri, meziyetleri(1) de yoktu Ahmet’in.
Sadece elle tutulmayan, gözle görülmeyen, yaşadıkları içinde umut ve sevgi dolu, dopdolu bir dünyaları vardı, yalnız ikisine ait olan, karşılıklı ve bir bütün olarak.
Hissetmişti, hissetmesi gerekeni Ahmet. Bütünün yarısı yoksa bütün, diğer yarısının eksikliğini nasıl hissetmezdi ki, hem tek başına ne işe yarardı ki o yarım? O halde hazırlanmalı, sevdiğinin gülen yüzünü son defa görüp kendisi de onun yanına uzanmalıydı.
Ahmet morga gelirken Emine’nin aile efradının hüzünlü, üzüntülü, ağlamaklı bir şekilde dışarıya yöneldiklerini görmüştü. Onlara göre yapacakları bir şey yoktu Emine için, ancak kendisinin bitirmesi gereken bir gerçek vardı, gerçekleştirmesi için yaşaması gereken, Emine olmadan yaşayamayacağından.
Ailesi, yaşamının Emine’ye ayrılan son bölümlerinde, sonlarında göstermemişlerdi, yaşamının tek sebebi olan Emine’yi kendine. Yaşarken de onu kendine göstermemek için her türlü çabayı göstermişlerdi, bu da Ahmet’in Emine’yi “Aşkım!” kelimesiyle kendine mal etmesinin gerekçesi olmuştu.
Ancak aile, Mevlânâ’dan habersiz olarak Emine’nin kendisine “Yâr olmayacağının(16)” tehdidinde başarılı olacaklarını sanmışlardı.
Onlara görünmek istememesinin, gizlenmesinin nedeni bu idi, morgdan içeriye doğru adımlarını sıklaştırırken ve cebinde koltuğunun altındaki soğuk kabarıklığı kontrol ederken…
Morgdaki görevli kadın; Nuh diyor, peygamber demiyordu. “Ailenin haberi yokmuş, namahremmiş(1)” ve aklına gelen, ancak Ahmet’in aklından geçmesi mümkün olmayan safsataları(1) bile sıralama gayretinde idi. Onu silâhla tehdit ederek morga girmek için henüz vaktin gelmediği kanaatini yaşıyordu Ahmet, önünde-sonunda(3) diyerek.
İşte o vakitte;
“Ben ölmedim, neden beni buraya bıraktınız!” sözleri ile morgun saç kapısı yumruklanmaya başladı, ses; Emine’nin sesiydi. Görevli kadın; “Ana!” dedi, ikinci “a” harfini oldukça uzatarak ve çılgınca çıkış kapısına yönelirken de, uzaydan bile duyulacak gibi bağırıyordu; “Ölü hortladı!”
Ve “ı” harfi de yankılandığı kadar uzundu.
Orta yaşlı kadın, “Vermem, kapıyı açmam, göremezsin!” gibi zırvalarla(1) elinde tehdit gibi salladığı anahtarları da bırakmış yahut da düşürmüştü. Görevli kadının yaşadığı korkunun ömrünün sonuna kadar devam edeceğini, hatta belki bir başka yere tayinle işinden ayrılacağını, belki de istifa edeceğini düşünmemek mümkün değildi, onun o korku, telâş ve tezahüratında.
Emine’yi morgda hayata döndüren şey neydi, kesin olarak kendisi dâhil kimse bilemedi. O zamanlar ya insanların beyinleri çalışmıyor, ya kafaları gereğince basmıyor, ya da doktorların bilgi birikimleri yetersiz ya da kıt olsa gerekti. Ne zamana kadar?
Bunun tek cevabı olsa gerekti; mademki her canlı ölümü(17) tadacaktı, o halde emanetini Mevlâ’sına teslim edene kadar demeliydi! Nasıl? Onu da ancak Tanrı bilir, bilebilirdi...
“Telâşlanma! Sakin ol Emine! Ben burada, yanındayım! Kapıyı açmaya çalışacağım!” diyen Ahmet, elindeki anahtar tomarındaki anahtarlarla kapıyı açmaya çalıştı.
Kapı açılınca muhtemelen can havliyle(3) sarıldılar birbirine;
“Sen yoksan, yaşar mıydım?”
“Seni böylesine bırakıp yalnız başıma ölür müydüm?”
Birbirine sarılıp belki de kefen olan beyaz örtünün sıyrılıp Emine’nin üryan(1) kalmaması için sıkı ötesinde sıkılıkla örtüyü sardı Emine’nin üzerine Ahmet. Birbirini öpüyorlardı, bu öpüşmeleri demek değildi, öpüyor, öpüyorlardı nereleri rastlarsa birbirinin yüzünde, morgdaki başka ölülerin de, ancak “Ahret Sualleri(3)” sırasında cevap verecek kadar canlanacaklarını akıllarına getirmeksizin.
“Dur, sen! Dışarıda dolaplar vardı, anahtarlardan mutlaka uyan biri, içlerinde de sana uyacak bir şeyler vardır, giymen…”
“Beni burda böyle bırakma, ölürüm!”
“O zaman sıkı sarın, ceketimi de kapat üstüne, üşüme. Etrafta çıt bile yok, sanırım canlandığını düşünüp kabullenenlerin hepsi kayıplara karışmış olsalar gerek!”
“Ben canlanmadım, sadece ölmedim, senin için!”
“Anladım, ‘Tanrının verdiği süre kadar beraber yaşayalım!’ diyorsun! Buraya hazırlıklı gelmiştim; ‘Sen yoksan, ben de yokum!’ diyerek yanına uzanmak için!”
“Ama varım!”
“İşte o nedenle ben de senin için varım!”
Alelusul bir şeyler yakıştırdı Emine üzerine, hizmetlilerin, ya da sahipleri henüz ortaya çıkmamış, gelmemiş ölülerin emanet dolaplarından…
Bir taksi tutup eve gelip kapıyı tüm heyecan unsurlarını yok etmek amacıyla parmak uçlarıyla hafifçe tıklattıklarında içerideki hüzün ve Ahmet’e yüklü antipati(1), kahır ve nefret konusunda hazırlıklar öylesine uçta, limitteydi ki, gelenin Ahmet olabileceği düşüncesiyle kapıyı açmadan, belki gözleme, gözetleme deliğinden sadece Ahmet’i görüp kapı arkasından bağırırcasına seslenmişti Emine’nin annesi Fahriye Hanım;
“Gene sensin değil mi? Emine yok artık, öldü, sen de bir daha gözükme buralarda, defol!”
İçerilerden sessize yakın Kur’an sesi erişir gibiydi, anne Fahriye’nin “Defol!” sesinin bile örtmeyi başaramadığı.
“Anne, ben Emine, ölmedim!”
Kapının açılması ile birlikte bir tütsü(1) dalgası dışarıya vurmuş, kenarda bir etajer üstünde gül suyu şişesi ve güllü lokum sepetçiyi görünüyordu. Tüm aile şaşkın gözlerle kapıya yığıldı, tam bir curcuna(1), ağlama, sızlama, tepinme, kucaklama, sarılma, koklama, öpme hem kereler kerelerce, hem kapı önünde…
Emine eve alınmış, adeta önem verilmeksizin bir fasulye sırığı ya daboş bir süt şişesi gibi Ahmet kapı önünde bırakılmıştı, üstelik teşekkür etmenin hiç kimsenin aklına gelmediği şekilde…
Kapının önündeki eşiğe çöktü Ahmet. Umudu; Emine’nin yaşanan tezahürattan bıkıp kendisine elini uzatmasıydı. Bunun için de öncelikle sırtındaki ağırlığı saklamasının gerekliliğini düşündü.
Çevresine bakındı, bir saksı, bir sütre(1), bir tümsek, bir oyuk, her ne olursa, kısa bir süre için emaneten, alırken her türlü riski umursamayacağı. Eşikte elini sokacak kadar bir boşluğa, düşüncelerini israf edercesine o kısa an içinde yerleştirdi tabancayı, üzerini alelusul toprakla kapatarak. Gerekmese de uygun bir zamanda o baba emanetini alıp, temizleyip, evdeki yerine koymaktı maksadı…
Emine kapıyı açıp elini uzattığında, kendini düşman gibi süzüp gören gözlere aldırmaksızın, ama görünecek şekilde kameriyeye(1) doğru çekti Ahmet sevdiğini;
“Emine, yaşamımıza yeniden ve geri, hatta söylediğin gibi benim yüzümden döndüğün için Tanrımıza şükran borçluyum. Seni bir gün görememek; yaşamadığım zamandır. Ailen nedense bana ısınamadı, çocukluğumuzdan beri bilip anlayamadığım bir nedenle. Ailene beni sevmeleri için değil, kabullenmeleri için, senin belirleyip onların ‘He!’ diyecekleri kadar bir süre vermek dileğindeyim, eğer sen de istersen, çünkü şu an üniversite öğrencisiyim ve sana vaat edecek bir geleceğim yok…”
Sessizdi Emine, devam etti;
“Gene de her şeye rağmen, süreyi sen bil, ‘Gel, benim ol!’ dediğin anda, çünkü senin bana ait olman değil, benim sana ait olmam yaşamım için dürüst bir gereklilik, sana adadığım yaşamla; ‘Allah’ın emriyle…” diyerek söze başlamak için kapınızı çalacağız, ailemle. Üstelik sonunu, sonucunu asla düşünmeksizin…
Senden ayrı bir ay yaşamaktansa, senin esaretinde bir saniye yaşamak benim için her şeyden evlâ!(1). Sonrasında ölürüm, umurumda olmaz!”
“Sensizliğe rızam yok! Aç-susuz kalabilirim, hatta gerçekten ölebilirim de…
Ama beni sensizliğe bırakmaya, ne senin, ne de ailemin hakkı var. İsteğim hep yanımda ol, hep nefesini duyayım, hep seni hissedeyim, hep nefesin olsun tenimde, hep dudaklarını hissedeyim yanaklarımda. Bana sevgini yitirmeksizin yaşadığını, yaşadığımızı hissedeyim bende…
Mevcudiyetimin önemi yok, o sadece sevgiyi öteleyecek bir yanlış…
Şimdi hemen git ve hemen yarın, hatta daha sabahın behrinde(3) çalın kapımızı. Beni sen iste, ya da ölmeme rıza göster sensizliğimde!”
“Bu, olmaz Emine, öncelik ve özellikle beni sevememiş olsa da annenin, babanın, ağabeylerinin, hatta dünyamızdaki en önemli insanlardan biri olan teyzenin hakları var üzerinde. Ben seninle sözleşeceğimiz, üniversite devam ve sınavları mecburiyeti dışında hep bu şehirde olduğumuzda, her zamanki yerimizde senin ve ailenin kararını bekleyeceğim, izin vermezsen dokunmaksızın bile, nasıl bu gücü bulabileceğimi bilmeksizin. Seni, sende yaşamak bir ibadet benim için. Yemene içmene dikkat et, benim için lütfen!”
Ve Emine’nin elinden tutarak kapıya yöneldi, hiçbir şey olmamış gibi ve gerçekten hiçbir şey olmayarak, zaten her neyse, ne olabilirdi ki aralarında gözlenen birlikteliklerinde?
“Bırakma ellerimi…”
“Temelli tutacağım arzuladığım günleri özlemle bekleyeceğim, ama ailenin rızası ve Tanrının izniyle…”
Yasak kalkmadı, hem de oldukça ötesinde uzunca bir süre, bilinmesine, istenmesine ve tek seçenek olarak görülmesine rağmen. Üstelik kalkacak gibi de görünmüyordu, beklenen mezuniyeti olsa gerek Ahmet’in.
Oysa birbiri için o kadar beklemeye tahammüllü gibi değildiler ki?
Ahmet üniversiteyle şehir arasındaki o kadar yolu 3-5 dakika içine sığacak olsa bile sevdiği, canını vereceği bir tanesi için ne bedelini, ne de zamanını düşünerek geçirmemek için isteğince tüketiyordu, sevdiği insanın bir-kaç dakika içine sığdırmaya çalıştığı mutluluğunda.
Hani şair; “Yeşil pencerenden bir gül at bana, ışıklarla dolsun kalbimin içi…(18)” demişti ya, Ahmet de şehre her inişinde bu seslenişi sevdiğine iletmek ister gibi, ta uzaklardan, ama sesini ulaştırabileceğine emin olduğu mızıka sesiyle, ya da gazoz kapağından elleriyle yaptığı ıslık sesi çıkartan düdüğüyle kendinin varlığını haber veriyordu.
Bu; aralarındaki belirledikleri saatlerde, daha önce kurtlanmış kiraz tanelerinin yer aldığı ağaçların olduğu, iribaşların(1) kıpır-kıpır ağabey-abla olmalarının heyecanını yaşadıkları dere kenarıydı, üstelik o günlere kadar, yaz-kış demeksizin sadece el ele tutuşarak mutluluk yaşadıkları.
Bu, kim ne derse desin, Emine’nin ailesi tarafının sonuçta pes etmelerinin birlikteliklerine izin verilmesinin, rıza göstermelerinin bir gerekliliği, gibi görünüyordu kendilerine.
“Bir kere, bir kere daha duysam sesini,
Bir kere, bir kere daha görsem seni,
Bir kere daha perde arkasında siluet olup
Gece lâmbalarında pervaneleşsek...
Bir kere daha gecenin sabahı olsak
Yani bir kere daha doğsa güneşin ilk ışıkları üstümüze.
Bir kere daha koparsak turfanda papaz eriklerini,
Dallarına abanmadan yorgun
Ve bir kere daha kurtlu kirazlardan tiksinsek
İlkbaharın sonunda
(Yazın başlangıcında yani).
Sonra kıyısına yanaşsak durgun derenin,
Kum taneciklerinin kıpırtılarında
İribaşların büyüdüğünü görsek
Fırlatılmış taşlarla genişleyen çemberlerde
Ve yaylı arabanın tekerleklerinin
Gıcırtılarından ürksek biraz...
Ve sonra...
Ve daha sonra...
Tükenen yolun başında geriye bakıp
Önümüzdeki sonsuzluğu bilinçsizce çiğneyip
Yok olsak!..(19)”
Aşkın, evet artık aşk demenin vakti gelmiş ve de geçmişti de, hariçten gazel okuyacaklara(2) göre, kendilerinin bilip anlamadıkları. Çünkü o olgun yaşlara gelmelerine göre, sadece birbirinin nefesini duymaları, el ele tutuşmaları, aynı doğayı paylaşıp aynı anları yaşamaları dışında kendilerini ilgilendiren hiçbir şey yok gibiydi.
Evet, kız-oğlan, kadın-erkek olarak farklılıklarını biliyorlardı, ama bunun sevgilerinin yüceliği yanında hiç mi hiç önemi yoktu. Cinsellik mi, üremek mi? El ele tutuşmak, beraber nefes almak ve doğaya hâkim olmayı dilemek, onlar için her şeyden önemli idi (belki de bir bakıma, o yaşlara gelmiş olmalarına karşı, ne olduğunu, ne yaşadıklarını ya da ne olduğunu anlayıp bilmeksizin).
Bir bütündü ikisi de, birbirinde birbirine göre birbirinin içinde olduklarını bilip de, bilmediklerini umursamaksızın. Ama bilenlerin bildiklerini fısıldamaları gerekliydi, bir tarafta gelin yengesinin(3), diğer tarafta sağdıcın(1).
Şart mıydı? Hiç de önemli değildi, birbirlerine yettiklerine inandıkları dünyada…
Tek konu, ya da çare okuyor olsa da, Emine’nin elini tutması için ailesinin pes etmesiydi, sabırla koruk helva olduğuna göre bunu düşünmeleri mümkünsüz müydü?
Yeterli olmuyordu kaçamakları, her ikisi için de. Anne, baba, ağabeylerin, teyzesi Rahmiye’nin desteğine rağmen birlikteliklerine karşı Emine’nin ailesinin direnişleri devam ediyordu, bunun bir noktada bitmesi gerekliydi, ama nasıl? Emine çaresiz değildi, aslında elinde büyük bir koz vardı öncesinde yaşadığı; “Ölmediği halde canlanmak” gibi.
Ahmet’ten melül(1), mahzun ayrılışının sonlarında bir gün, teyzesinin ve eniştesinin de misafir oldukları bir akşam yemeği ertesinde;
“Ölürsem bir daha canlanacağımı sanmıyorum, üstelik yasakladığınız yaşamla gözlerim açık gidecek, çünkü direnişlerinizle yok olmak üzereyim. Evet, Ahmet okuyor, belki ısınamadınız da kendisine, sebebini bilip anlayamadığımız bir şekilde…
Şunu bilin ki, Ahmet’in de, benim de isteğimiz; düşünceleriniz anlamında bedenlerimiz değil. Biz birbirimizi istiyoruz, ister yanınızda, ister dizleriniz dibinde, ister izninizle dilediğiniz mekân, ya da mekânlarda. Çünkü onun bakışlarına, onun sözlerine, onun kokusuna ihtiyacım var, onun sıcaklığı yeter bana. ‘Bizi evlendirin!’ demiyoruz, sadece birlikteliğimize izin verin, bu bizler için yeterli!”
Direniş sona ermişti (ya da gibiydi) ama çekincesi vardı yumuşamasına rağmen özellikle annesi Fahriye’nin. Çevre, dedikodu…
Her şey, her yer, herkes bir bakıma kısaca. Hiç olmazsa aşikâr(1) bir nişan olmalıydı, hatta nikâh bile, düğün ne zaman istenirse olurdu, sakıncası yoktu, hem kulaklarına ulaştırılmak istenen dünür seslenişleri, hem de çeneleri yorulmak bilmeyen dedikoducuların söyleyecekleri bir şey olmazdı.
Öğretmen Rahmiye bu durumda devreye girdi, girmek zorunda kaldı, belki öncesinde eşinin fikrini alarak.
“Mademki dilekleri beraber yaşamak değil, belki de üniversite bitinceye kadar beraber olmak muratları, o halde bir adım ötesi daha iyi olmaz mı? Nikâhlansınlar, hatta düğünlerini bile yapalım, okul bitince ne yapmak istenirse beraber düşünür yaparız. Çekinceniz bitsin, el âlemin şom ağızları(3) kapansın, istiyorsanız…”
Sesler; “Eee!” diye başlayıp bitmedi düşünür gibi. Bilâkis(1) Fahriye Hanım; “Benim yaşayıp yaşanmasını düşündüğüm yanlış bir kapristi, çocuklarımın hak etmedikleri…” demiş, kucaklamıştı kızını ve eklemişti;
“Karşılıklı konuşun, anlaşın ve sakın o gün için, o güne ait taze kahve almayı unutma, bu senin görevin…”
Tek söz çıktı Emine’nin ağzından;
“Yaşa!” şeklinde ve kuşkanadıyla haber ulaştırmakta bile gecikeceği düşüncesiyle Resmiye Hanımın evine yöneldi;
“Beni isteyin, beni alın, Ahmet okulu bitirinceye kadar bekleyeyim, hatta bir ömür boyu…”
Ne söylediğinin, ne istediğinin farkında değil gibiydi, yasakların kalkmasının ve bir bakıma özgürlüğüne kavuşmasının mutluluğu içindeydi. Frenlemek gerekti;
“Dur kızım, telâşlanma, heyecanlanma, zamana yaymaya çalış düşüncelerini. Ahmet’in şu an önemli sınavları var. Ben gelir-gelmez seni ona anlatacağım, sen haber verme, o gelsin, bu haberi paylaşın, karar verin ve bizler de kararınızı uygulayıp yaşama geçirelim!..”
Söz gümüşse, sükût altındır demiş atalarımız, bunu en iyi bilenlerden bir Emine, diğeri de Ahmet idi. Sessizliklerini bırakıp el ele, göz göze, diz dize ama en önemlisi rahat rahat konuştular birbiriyle çekinmeksizin…
…Ve kahveler içildi; “Allah’ın emri, peygamberin kavliyle…” denerek, ne kahve tuzluydu(20), ne “Siz bilirsiniz!” dendi, ne de “Nasipse olur!” sözü geçti, sevgiden, saygıdan mı, yoksa illâllah(2) nidasıyla “Ver, kurtul!” felsefesinden dolayı mı? Her neyse; “Verdik, gitti!” dendi.
Aslında bu sözü gündeme getiren Fahriye Hanım, nişan yüzüklerini hazırlayıp getiren de Resmiye Hanımdı. Takmak Fahriye Hanımın görevi olmuştu!..
Nikâh öncesinde mutluydular, öyle ki neredeyse dinlenip dinlenip birbirini kucaklayıp el ele tutuşuyor, tabu(1) imiş gibi, belki de düğünlerine kadar birbirini öpmelerini ertelemeleriydi. Bunun; Tanrının kendilerine bağışladığı bir lütuf(1) olduğunun farkında değillerdi. Çünkü…
“Çünkü” gerçekti, yaşayacakları…
Nikâh sade geçti, Ahmet’in unutmadığı tek gerçek, sakladığı silâhı yerinden alıp mahrecine iade(3), yani ait olması gereken yere bırakmış olmasıydı.
Nikâh “Evet!” sözleri ile bitmiş, Emine eri olarak kocasının elini öpmüş, Ahmet karısı olarak Emine’nin ensesinden tutarak onu alnından öptüğünde, Emine’nin yüreği yaşadığı mutluluğun heyecanına dayanamamıştı. Yığıldı Ahmet’in kollarının arasına, ancak gözleri kapalı, nefes almaksızın, durmuş olan kalbiyle.
Yapacak bir şey yoktu, davetlilerden gerçek bir doktor, nabzına, kalbine bakıp masaj yapmaya çalışmış, başarılı olamamış, yapacak bir şey kalmadığını kesin bir dille söylediğinde Fahriye Hanımın dudaklarından sadece bir “Katil!” sözü çıkmıştı.
Ahmet’in üstüne yürüme çabasındayken, ayakları birbirine takılmış, düşmek ya da bayılmak üzereyken Rahmiye’nin kocası tutup bir bakıma engellemişti onu.
Veren Allah’sa, alan da Allah’tı, mademki her canlı ölümü tadacaktı, ne bir saniye önce, ne bir saniye sonra(21). O halde Fahriye Hanımın ciyaklayarak(2) Ahmet’in üstüne yürümesine hakkı var mıydı? Evet, anne yüreğinin kaldıramayacağı, taşıyamayacağı bir yük altındaydı, ama aynı yükü taşımaya mecali(1) olmayanı neden hissetmek arzusu yaşamak istemezdi ki insan?
İlk muayeneyi yapan doktora güvenmeyen, bir önceki ölüp-dirilişinden etkilenen, kızını morga götürmek yerine eve getiren anne birkaç doktor daha getirmişti eve peş peşe. Sonuç hem gerçek, hem de acı idi; Emine artık yaşamda değildi!
Nedenini anlayamayan, bilemeyen, bilse yüzde bin yapmaktan çekinecek olan Ahmet bir katil savıyla(1), dış kapının mandalı gibi dışlanarak kapı önüne bırakılmıştı. Oysa dinen olmasa da belki, yasalar indinde karısı idi Emine. Karı-koca idiler ve yasalar kocanın karısı üzerindeki haklarını kısıtlamaya, gasp etmeye(2) kimsenin hakkının olmadığı yönündeydi (galiba).
Ancak Ahmet’in eğitimi, karısı nedeniyle karşıya saygı göstermesinin gerekliliği, aile terbiyesi üstündü. Üstelik doğuranın sevene göre daha çok hakkının olduğunu, bu acı ve üzüntülü anında yanlışa yanlışla cevap vermenin gereksizliğinin bilincindeydi.
Ancak nefes almasına, kısaca yaşamasına neden olanın yokluğuna nasıl tahammüllü olacaktı, yaşamak gayesinin olmaması tamamdıydı da, peki sonrası?
Gün geçti aradan, kesinliğine ailenin de karar verdiği. Son bir kez görmesine, Fatiha okuyup dua etmesine bile izin vermedi aile, üstelik öncesinde de, sonrasında da hak etmediğine inandığı “Defol!” seslenişiyle.
Ve acı ki, cami sanki kendilerininmiş gibi, başına bodyguard(1) görünümlü birini dikerek cenaze namazına katılmasını bile engellemeye çalışmışlardı. Ancak gereği için koşup hocanın yanına gelmiş ve Emine’nin babasıyla dirsek dirseğe saf tutarak cenaze namazını kılmıştı Ahmet.
Ancak sonucunda tabutunun kenarından tutmasına, mezara indirilişinde yardım etme isteğine izin verilmemesi bir tarafa mezara yaklaşması bile engellenmiş, üstelik Fahriye Hanımla birlikte o bodyguard görünümlü kişinin mezarlıktan ayrılmalarını, haklarında en ağır ve kötü sözleri söylemeyi içinden geçirmeyi bile düşünmeksizin beklemişti, uzak bir yerlerde sütre gibi mezar taşlarının arasına gizlenerek.
Ahmet’in bilinci yerinde, tasavvuru tartışılmayacak bir biçimde beyninde idi. Her canlı ölümü tadacaktı ya, ha bugün, ha yarın. O halde yaşamıyorsa şu an, yaşamayacaksa ilerleyen zamanlarda o halde nefes almasına ne gerek vardı ki? Yapacağı tek şey, kısa, en kısa zamanda Azrail’ine yardımcı olmaktı. Ama boş, bomboş değil, sadece sevdiğine, hem sonsuza değin bildirmekti, sevdiği dışında kimseye ispat etmek mecburiyeti olmaksızın…
Silâhı yerinden çıkarttı, yalanı hazırdı; “Moralim bozuk, okula gidiyorum!” diyerek ayrıldı evden. Kendisi için tek mermi yeterliydi, ancak ya tetik düşmezse, ya silâh tutukluluk yaparsaydı? Dolaptaki tüm mermileri kutusundan usulca, sessizce, habersiz, niyetini saklayarak, üstelik ıssızca boşaltıp çantasına doldurdu.
En son otobüs kaçtaydı? 00.00 da idi galiba, ancak kurallar gereği, yanlışlıklar olmaması için 11.59 gibi. “Keşke yanına kurabiye, poğaça yapsaydım!” dedi annesi, oysa gitmeyi düşünüp düşlediği yerde onlara değil, sadece; “Allah affetsin!” dualarına ihtiyaç vardı.
Zamanı tasarruf etmesine, tasarruflu kullanmasına gerek yoktu Ahmet’in. Nasılsa bundan sonrasında zamana da, mekâna da muhtaç değildi, olmayacaktı da, aklına koyduğu amacını gerçekleştirme amacında. Bu nedenle belki taksi şoförünün nedenini izah edemeyeceği suallerine muhatap olmamak(2) için, taksi yerine mezarlığa kadar yürümeyi tercih etti.
Evine ulaşmaya gecikmiş bir iki sarhoş, yol kenarına sızmış bir tinerci, bir bekçi ve devriye görevinde kendisine selektör yapan(2) bir polis arabasına rastlamıştı, selâm vererek. İyi ki o polis arabasındaki görevlilerden biri akıl edip de; “N’aber lan, bu vakitte sokaklarda ne işin var, hemşerim?” diyerek kendini ve çantasını kontrol etmemişti. Şükretti, demek ki Tanrı (kendine göre) yanlışlığını onaylamış gibi geldi kendisine.
Emine’nin mezarı başına geldiğinde eksikliklerinin olduğu hiç umurunda değil gibiydi. Çantasını mezarlardan birinin taşına astı, tabancayı çıkartıp her ihtimale karşı bir el ateş etti havaya doğru denemek için, dinlenmekte olan yarasaları ürküttüğünü umursamaksızın.
Önce mezarın üzerindeki fazlalıkları yerleştirdi bir kenara özenle, incitmek istemezmişçesine ve diz çöküp elleriyle eşelemeye başladı taze ve yaş toprağı…
Mehtapta, iki ışık göründü yaklaşma çabasında. Kimdi, belliydi, silâhını doğrultup ateşledi, ışıklar sönmüş, Ahmet’in kendinden önce Mevlâ’sına kavuşmuştu, andık denilen mezarlık düşkünü sırtlan.
Eşelemeye devam etti, bir kısmı kopup toprağa karışan tırnaklarının yardımlarını kabullenerek yahut da engellemelerine katlanarak.
Bir misafiri daha göründü, iki ışık halinde, bir öncekine üzülmek yahut da açlığına son vermek için leşinden nasibine düşen kadarından faydalanmak istercesine. Kendi nesline ihanet edenin de ilki gibi aynı akıbeti yaşaması zorunluluktu. Gecikmedi, bir el ateşle o ışıklar da söndü, mehtabın katkısını beklemeksizin.
Yorulmuştu, sabah ezanı okunmaya başladığında kefenin baş tarafına ulaşmıştı. Çekinmeksizin toprağı düzeltti, kefenin üst tarafını açtı, yaşamında ilk kez ve son defa öptü sevdiği Emine’sini, seven bir insanın sevdiğini nasıl öpmesi gerekiyorsa o şekilde, soğukluğunu ısıtırcasına, ısıtmak istercesine, gözleri kapalı.
Yanına uzandı. Yedek sırtlanlar varsa düşüncesiyle birkaç el daha sıktı mermileri havaya ve sonra şakağına doğrultu silâhı, sonlardaki mermileri kontrol ederek, bir tanesinin kendi için yeterli olacağına inanarak…
“Affet beni Allah’ım!” dedi ve tetiğe gerektiği şekilde dokundu, ses yankılanmadı bile…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Romeo-Jülyet (Romeo ile Jülyet veya Romeo ve Jülyet); Orijinal adı; “The Most Excellent and Lemanable Tragedy of Romeo and Julyet” isimli William SHAKESPEARE’ye ait tiyatro eseridir. Sinemaya da uyarlanmıştır. En önemli monolog; “To be or not to be, that is the question (Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele) bölümüdür.
(**) Emine, öyküdeki adıyla 1944 ya da 1945 doğumluydu, ilkokuldan eşimin sınıf ve sıra arkadaşı, yani yaşamıştır. İlk kez 18 yaşları civarında ölmüş, ya da o günlerin kısır sağlık teknolojileri nedeniyle öldü sanılmış, öyküdeki anlatılışla hiçbir ilintisi olmaksızın.
Yaşama dönünce, evlenmiş, çoluk-çocuk, torun-topalak sahibi olmuş, gerçekten öldüğünde de uzun süre kimse öldüğüne inanmak istememiş, uzunca bir süre başında beklenilmiş, günler sonra defnedilmiş.
O günün garabetlerinden biri de hamile bir anne (dayımın ilk eşi olan Şayeste Yengemizin ki onun ilk adı da tesadüftür ki; Emine idi) doğumda gecikmesi, bebeğinin ters gelme durumu, hastaneye (sözüm ona) yetiştirilememesi nedeniyle ölmesi idi.
Gerek cenazeyi yıkayanlar, gerekse onu kefeniyle mezara indirip defnedenler, ölünün karnındaki bebeğin kıpırdadığını, canlı olduğunu ve canlı canlı ölüme terk edildiğini anlatmışlardı, yıllar boyu…
Çocuk yaşlarımızda bizlerin kulağına bile ulaşan, cehalet, bilgisizlik, günah gibi kavramlardan hangisi uygunduysa…
Eğer morgun soğuk mermer teneşirinde Emine kendisi kendine gelmeseydi; (Reenkarnasyon; yeniden diriliş ile hiçbir ilgisi olmaksızın) akıbeti Emine Şayeste Yengenin bebeğinden çok mu farklı olurdu?
(1) Âdâp; Edep kelimesinin çoğulu. İyiliğe, güzelliğe yönelttiği için insanın övgüye değer güzellikler. Dinin gerekli gördüğü ve aklın güzel bulduğu bütün söz ve davranışlar ile uyulması gereken görgü kurallarını, göz önünde bulundurulması, izlenilmesi, bilinmesi gereken unsurlar…
Antipati; Karşıtduygu. Bir kimseye ya da bir şeye karşı duyulan içgüdüsel ve güçlü sevmezlik duygusu.
Aşikâr; Besbelli, ortada olan, gizli olmayan, açık, apaçık.
Bilakis; Tersine olarak, tersine, aksine.
Bodyguard (Badigard); Can güvenliğinin tehlikede olduğu bir kimseyi saldırılardan korumak üzere görevlendirilmiş kişi. Koruma görevlisi, fedai, muhafız, sakınan.
Cadaloz; Çenesi düşük, huysuz, şirret, yaşlı ve çalçene (Genelde kadın).
Curcuna; Çok gürültülü, karışık, hüzünlü ya da eğlenceli durum. Alaturka musikide bir usul.
Çaçaron; İtalyancadan dilimize yerleşmiş (ciacchierone) olup karşısındakini susturacak biçimde, çok konuşan, çenesi kuvvetli, geveze.
Çiroz; Çok zayıf kimse. Yumurtasını atarak zayıflamış uskumru balığı. Bu balığın kurutulmuşu.
Despot; Buyurucu, azarlayıcı, cendereye koyar gibi sıkan. Bir ülkeyi baskıya, zora dayanarak tek başına yöneten kimse, diktatör. Her istediğini ve dilediğini yaptırmak isteyen. Zorba.
Duyarsızlık; İlgisizlik. Kayıtsızlık. Bir insanın toplumun veya diğer insanların duygusal, sosyal ve fiziksel yaşamlarına ilgi duymaması.
Evlâ; Daha iyi, daha uygun, daha lâyık, daha üstün, yeğ.
Gazap; Kızgınlık, öfke, hiddet, hışım.
Hamarat; Ev işlerinde çalışan, elinden iyi iş gelen, becerikli kadın.
Hoşgörü (Müsamaha); Tolerans. Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, göz yummak. Kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi görüşlerimize aykırı olan görüşleri sabırla karşılamak. Kendine, düşüncelerine ters gelse bile başkalarının düşünce, fikir ve davranışlarına karşı anlayışlı davranma, rahatsız olmama, tepki göstermeme.
İhtilâf; Anlaşmazlık, aykırılık, uyuşmazlık, ayrılık.
İntiba; İzlenim, imaj. Bir durum veya olayın duyular yoluyla insan üzerinde bıraktığı etki.
İribaş; Kuyruksuz kurbağanın yumurtadan yeni çıkmış kurtçuğu ve az ilerlemiş hali.
Kaltak; İffetsiz ve namussuz kadın. Eyerin, üzeri meşin, halı gibi şeylerle kaplanan tahta bölümü.
Kameriye; Bahçelerde yaz günlerinde oturmak için yapılan, kafes biçiminde ve kubbeli, üstü sarmaşık bitkilerle örtülen süslü çardak.
Kikirik: Zayıf, ince, uzunca boylu, çıtkırıldım tarifinde bir kimse.
Lütuf; Önem verilen, sayılan birinden gelen iyilik, yardım, ihsan, güzellik, hoşluk, bağış.
Masumane; Masum bir biçimde, masum, temiz, saf. Masumca, günahsız, suçsuz olarak.
Matah; İnsan, mal, eşya için küçümseme yollu söylenen bir söz.
Mecal; Can, dinçlik, derman, canlılık, güç.
Melül; Üzgün, boynu bükük.
Mendebur; İşe yaramaz, iğrenç, sünepe, pis, aksi, ters, sümsük.
Meziyet; Bir kişi, ya da nesneyi, diğerlerinden üstün gösteren nitelik.
Müsamaha; Hoşgörü, görmezden gelme, hoş görme, görmezden gelme.
Namahrem; İslâm dinine, ya da hukukuna göre evlenmelerinde sakınca olmayan, dinen caiz olan, kendisinden kaçınılması gereken kişiler, yabancı, el.
Safsata; Kıyas-ı Batıl. Bir düşünceyi ortaya koyarken, anlatmaya, anlamaya çalışırken yapılan yanlışlar, sahtelikler, gerçek olmayan yanlış şeyler.
Sağdıç; Düğünlerde gelin ya da damada kılavuzluk eden, onları bilgilendiren, görmüş-geçirmiş kimse. Daha çok güveye bilgi veren, güveyin sağ kolu anlamında kullanılan bir kelime ya da deyim.
Sav; Tez. İddia. Öne sürülerek savunulan düşünce. Tanıtlanması gereken önerme.
Sütre; Sözlükte “Perde, örtü, ceket” anlamlarındadır. Öyküde; örtü, saklanılan yer anlamında kullanılmıştır. Dini kavram olarak açıkta namaz kılan birinin namaz sırasında önünden birinin geçmemesi koyduğu değnek gibi bir şey önüne koyması anlamına gelir. Askerlikte ise; düşmana karşı kendini görünmez yapan doğal (ağaç, çukur, tepe, tümsek) gibi örtülere verilen addır.
Şirret; Kavga çıkarmaktan hoşlanan, geçimsiz, huysuz, yaygaracı, edepsiz, kavgacı (Genelde kadın).
Tabu; Toplumca yasaklanmış, yaptırımlarla korunan, dokunulması, eleştirilmesi, değiştirilmesi olanaksız her şey. İlkel kavimlerde dini inanış olarak kutsal kabul edilen, korkuyla karışık saygı duyulan, dokunulması, ya da kullanılması yasak olan, yoksa zararının olacağına inanılan her şey, yasaklanarak korunmuş olan, tekinsiz.
Tövbe (Tevbe); İşlediği bir günahtan ya da suçtan pişmanlık duyarak bir daha yapmamaya karar verme. “Bir daha yapmam, olmaz, yeter” anlamında.
Tütsü; Dinsel törenlerde çevrenin güzel kokmasını sağlamak için yakılan kokulu madde, büyü ya da ilâç yapmak için de kullanılır ki, bu kokulu maddenin yanması da tütsülemek işlemidir.
Üryan; Çıplak.
Vardiya; Nöbetleşe çalışma, posta.
Varta; Korkulu, tehlikeli durum.
Zırva; Saçma, manasız, anlamsız.
(2) Badire Atlatmak; Ansızın ortaya çıkan tehlikeli, zor durumu atlatmak, kurtulmak
Cıyaklamak; İnce, acı ve yüksek sesle bağırmak.
Çullanmak; Alta almak için birinin üstüne atılmak, saldırmak. Birini bezdirecek, bıktıracak derecede tedirgin etmek, birinin sözle üstüne gitmek, ona sözle saldırmak.
Deklare Etmek; Bildirmek, özellikle gümrüklerdeki işlemler için bildirmek.
Didişmek; Ellerle veya sözlerle birbirini hırpalamak. Geçimini sağlamak amacıyla güç şartlarda çalışmak, uğraşmak
Feleğin Çemberinden Geçmek; Çok tecrübeli, başından birçok olay geçmiş, gün görmüş. Her güçlüğü yenip, her zorluğun üstesinden gelmiş.
Fellik Fellik Aramak; Telâşla oradan oraya koşarak aramak.
Gasp Etmek; Zorla, izinsiz almak.
Hariçten Gazel Okumak; Bir konuyu iyice bilmeden üzerinde görüş ve düşünce belirtmek. Bir konuşmaya yersiz ve zamansız katılmak.
Hasbelkader Karşılaşmak; Rastlantı sonucu olarak, rastlantıyla, tesadüfen karşılaşmak.
Hınç Almak; Öç almayı güden aşırı öfke durumu yaşamak.
İllâllah Demek; Bezginlik, bıkkınlık ve usanç anlatır.
İşkillenmek; Kötü bir durumla, hoş olmayan bir şeyle karşılaşacağı zannını yaşamak.
Kıç Üstü Oturmak; Herhangi bir konuda yenilmek, umduğuna ulaşamamak, kıçı yere gelir durumda düşmek.
Kuş Kanadıyla Haber Ulaştırmak (Uçurmak, Vermek); En hızlı bir biçimde haber ulaştırmak.
Mok Yemek; Daha yaşlı olan kadının söylemekten utandığı kelime “m” harfi yerine “b” harfi olarak söylenen kelime.
Muhatap Olmamak; Kendisine söz söylenilen, söz yöneltilen, kendisiyle konuşulan kimse olmamak.
Pazarda Ağız Görmemek; Usul, erkân, adap, muaşeret bilmemek.
Selektör Yapmak; Selektörle işaret vermek. Belirli bir anlam taşıyan göz işareti yapmak, anlamlı bir biçimde göz kırpmak(Argo) (Selektör; Taşıt farlarının kısa ve uzun aralıklarla yanmasını sağlayan aygıt. (Tahılı yabancı maddelerden ayırmak için kullanılan araç).
Talkın Vermek; Ölü gömüldükten sonra Kur’an’da yeri olmayan ölünün mezarı başında imamın dinsel sözler söylediği kısa töreni yapmak. Telkin şeklinde söylenmesi yanlış olup telkin; Bilinçdışı bir sürecin aracılığıyla kişinin ruhsal ve fizyolojik alanıyla ilgili bir düşüncenin gerçekleştirilmesidir. Bir duyguyu, bir düşünceyi aşılama, kulağına koyma.
Taviz Vermemek; Ödün vermemek. Uzlaşma sağlayabilmek için haklarının, isteklerinin ya da düşüncelerinin bir bölümünden karşı tarafın yararına vaz geçmeyi aklına getirmemek, düşünmemek, karşılıklı bir takım özverilerde bulunma imkânına set çekmek.
Zıpkınlamak; Zıpkınla vurmak (Öyküde yumruğu isabet ettirmek anlamında kullanılmıştır).
(3)
Mahrecine İade; Asıl anlamı; Gümrüğe gelen bir eşyanın vergileri yatırılmadan satıcısına ya da aynı ülkedeki başka bir alıcıya gönderilmesi olmakla beraber, meselâ nişanda takılan bir kısım ödüllerin, nişanın bozulması nedeniyle sahibine iade edilmesine, bir mektup, bir tebligat kabul edilmemişse gönderildiği yere iade edilmesine dair kullanılan söz.
Şom Ağızlı; Sürekli kötü şeylerden söz eden, uğursuzluk getireceğinden korkulan, olayların gelişmesini önceden görüp özellikle felâketler hakkında kesin kehanetlerde bulunan, hemen her olayı kötüye yoran, kötü şeyler olacağını söyleyen, ileri sürdüğü ihtimallerin gerçekleşmesinden korkulan, uğursuzluk getiren.
Gelin Yengesi; Düğünde geline yardım eden kimse anlamındadır.
Sabahın Behri; Uzun zaman öncesi. Bir sabahta.
Ahret Sualleri; “Rabbin kim?” diye başlayan ve “Rabbim Allah” cevabı verilmesi gerektiğine inanılan suallerdir. Ancak belki de argo olarak; “Gereksizce, bıktırıcı, usandırıcı, yanıltıcı sualler” olarak kullanılmıştır.
Can Havli İle; Ölüm korkusundan meydana gelen güçlü bir tepkiyle.
Kim Kime, Dumduma; Kimsenin kimseyle ilgilenmediği, kimseye önem verilmediği, çok karışık bir durumu anlatan söz.
Muhacir Kini; Birine karşı duyulan ve öç almak amacını gizli düşmanlık (Genelde göçmen kökenlilerde aşırı olarak yakıştırılan. Deve Kini; Hiç sönmeyen, geçmeyen, unutulmayan öç duygusu).
Alnı Kabak; Alnın, iki kaşın ortası.
Nesebi Gayri Sahih; Piç. Yasal olmayan bir birleşme sonucunda doğan çocuk.( Nesep; Baba soyu, soy ismin devamı).
Tabiri Caizse; Sözün özünü söylemek gerekirse, diğer bir deyişle şöyle söylemek uygunsa.
Önünde-Sonunda; Nihayetinde, öyle ya da böyle, enikonu, er veya geç, kaçınılmaz. Söz Eninde sonunda şeklinde de kullanılır ki doğru olan budur. Dokumacılıkta halı, kilim, ya da kumaşın eni ile sonunun birleştiği yere yapanın isminin yazılması ki; imalâtçının kim olduğunu soran ve merak eden birine verilen cevap; “Eninde-sonunda, göreceksin şeklinde (olurmuş)!
Ne Oldum Delisi; Beklemediği bir duruma yükselip şımarmak, ölçüsüz hareketler yapmak.
Kargacık Burgacık; Daha ziyade yazılar için kullanılan, şekilsiz, düzensiz anlamında yazı. Eğri-büğrü, okunaksız, kötü.
Makul ve Mantıklı; Akla uygun, akıllıca, belirgin, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş gören, akılla kanıtlanan, sözü akla yakın.
(4) Hafıza-i Beşer Nisyan İle Maluldür; unutkanlığı doğurur, unutkanlık bir insanlık gereğidir gibi anlamları vardır. Bir de; insanın özellikle kötü anları, kötü anıları unutması gerekliliğini belirtir şekilde kullanılmaktadır.
(5) Sevmeyen, ama katlanan, kabul etmeyen, ama itaat eden, saygı duymayan ama korkan birilerinin birinin “göz aydınlığı” olacak şekilde birlikte yaşamaları ne yazık ki mümkün olmayacaktır. (Furkan Suresi; 25/74. Ayet).
(6) Bir musibet, bin nasihatten evlâdır. Bin nasihatten, bir musibet yeğdir. Yanlış bir yol tutmuş insanlara verilmiş nasihatlerin, öğütlerin fayda etmediği, ancak başına gelen bir felâketin onu doğru yola getirmekte daha etkili olduğuna dair TÜRK ATASÖZÜ.
(7) Hazreti ALİ’nin kin ile ilgili sözleri oldukça fazladır, ancak birleştirerek; “En aşağılık huyun, yok eden, öfke doğuran, ayıpların başı” sözlerini örnek olarak kaydettim.
(8) Her yangını söndürmek mümkündür; ateş; su ile, zehir; panzehir ile, hüzün; sabır ile söner. Fakat kin ateşi asla sönmez” sözü BEYDEBA’nın muhteşem sözlerinden biridir.
(9) Can Çıkar, Huy Çıkmaz; Hayat boyu kazanılan alışkanlıklar da gelişir, ancak değiştirmek çok zordur. Bu alışkanlıklar kişi ölünceye kadar devam eder anlamında atasözü.
(10) Tebbet; Kur’an’da geçen (On birinci sure olup beş ayettir) “Kurusun” anlamındadır. O zaman; “Tersine tebbet” denilince “Yaşlansın=yaş olsun=yaş alsın”, “ya da “Nesli devam etsin!” anlamında oluyor gibi. (Tebbet kelimesi enteresan bir kelime, “kazak” sözü gibi tersten okunursa da; tebbet.)
(11) Gönül Ferman Dinlemez (Atasözü); Ne denli engel, ne denli yasak konulursa konulsun, gönül sevdiğinden asla vazgeçmez. Sevgiye yasak konması mümkün değildir. Çünkü insanın gönlüne söz geçirmesi (gönlüne yasak ve engellemeler koyması, yasaklara, kurallara uyması) oldukça zordur., hatta mümkün değildir.
(12) Adam Olmak; Büyümek, yetişmek, topluma yararlı olmak, iyi olmak, adam gibi davranmak, bir duruşa sahip olmak. Bir gruba dâhil olmak değil, bir duruşa sahip olmaktır.(Meşhur hikâyedir; “Kaymakam olan bir oğul, babasını makamına getirttirir ve “Adam olmazsın!” diyordun, “Kaymakam oldum!” sözlerine karşılık “Ben kaymakam olamazsın demedim ki, adam olamazsın, dedim. Adam olsaydın beni getirttirmek yerine gelir elimi öperdin!” demiş).
Rahmetli Bülent ECEVİT Rudyard KIPLING’e ait “IF (EĞER)” şiirini “ADAM OLMAK” olarak tercüme etmiş ve en önemli dizeyi; “Düşlere kapılmadan, düş kurabilir(sen)” şeklinde belirtmiştir.
(13) Breh! Breh!; İyi niyetli bir düşüncenin sergilenişi dışında Trakya yöresinde, türkülerinde genelde “Vay anasını” şeklinde kullanılan bir söz.
(14) Söylemek istesem gönüldekini… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Vecdi BİNGÖL’e, Bestesi; Selahattin PINAR’a ait olup eser Rast Makamındadır. Eserde bir bölüm; “Yazsaydım derdimin ben bir tekini, ciltlere sığmayan bir kitap olur” şeklindedir.
(15) Gaipten Haber Alma; Görünmez, bilinmez, gizli âlemden, kâinattan haber alma. Nerede, ne durumda bulunduğu bilinmeyen, göz önünde olmayan, hazır bulunmayan, yitik, kayıp.
Altıncı His; Duyusal sızıntı. Gelecekte olacakları görmek, falcılık, astroloji gibi sahte bilimsel yaklaşımlardan biri. (Bir bakıma hissikablelvuku) Bir insanın olacak ya da olması muhtemel olayları tamamen sezgi yeteneğinden gelen doğal bir güdü ile önceden bilmesi. (meselâ misafir geleceğini bilmesi gibi…)
Kâhinlik; Kâhin olma, kehanet sahibi olma durumu, bilicilik. (Kâhin; Gelecekle ilgili olarak görünmez evrenden haber vermek, geleceği bildiği düşüncesinde olan. Kehanet; Bir olayın olacağını önceden bilme)
Müneccimlik; Yıldız falcılığı. (Müneccim; Yıldızların durumundan ve hareketlerinden anlam çıkararak falcılık yapan.)
Hiss-i Kabl-El-Vuku; Hissikablelvuku olarak da yazılabilir. Altıncı his, önsezi, içine doğmak gibi anlamları taşır. Bir olay olmadan önce o olayı hissetmek.
(16) Aşk; bir uçurumdan düşmek gibi bir şey, işte bu yüzden sevgiliye “yâr” denir... Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ
(17) Küllü nefsin zâlikâtül mevt olarak Kuran’da üç yerde (Ali İmran Suresi; 185. Ayet, Enbiya Suresi; 35. Ayet ve Ankebut Suresi; 57. Ayet) geçen ayetin tefsiri; “Her canlı ölümü tadacaktır! (“Sonra bize döndürüleceksiniz” eki ile) geçmektedir. Kur’an’ın 4. (Nisa) Suresi, 78. Ayetinde; (mealen) “Her nerede olursanız olun ölüm size yetişir” denilmektedir.
Her canlının ölümü tadacağını, ama sadece bazılarının hayatını tadacağını öğrendim. Ben dostlarımı ne aklımla, ne de kalbimle severim. Olur ya kalp durur, akıl unutur. Ben dostlarımı ruhumla severim. O ne durur, ne de unutur. Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ
(18) Serenat (Serenad); Geceleyin, açık havada sevgi duyulan biri için bir müzik aracıyla verilen küçük konser. Yeşil pencerenden bir gül at bana/Işıklarla dolsun kalbimin içi… şeklinde başlayan Ahmet Muhip DRANAS şiirini, Bir nisan akşamı, serin bir günün, şarkın bu sevimli, en güzel köyünün… şeklinde başlayan Faruk Nafiz ÇAMLIBEL şiirini, Kimdir bana gülümseyen yeşillik balkonundan/Demek gecelerden sonra nihayet gün doğuyor şeklinde başlayan Cahit Sıtkı TARANCI şiirini, Senden başka kimse bilmesin istiyorum/Gözlerimin nasıl aşka çağırdığını şeklinde başlayan Ümit Yaşar OĞUCAN şiirini, diğer birçok şair yanında âcizane 1963 yılında; “Kemanımın sesini işittiğin zaman/Anla -ki sanadır- kederli seslenişi/Yeşil pencereni aç da gülümse bir an/ Parlamaya başlasın bahtımın güneşi” şeklinde başlayan dizeleri de hatırlatmak geçti içimden.
(19) KARATEKİN, Erol. 1997 Yılı. “MANTIKSIZLIK”
(20) Tuzlu Kahve; Genelde Trakya ve Marmara yörelerinde uygulanan bir âdet olup amaç; kız için damat adayının nelere katlanabileceğinin işaretidir. Damat o kahveyi mutlaka içmelidir.
(21) Ne bir saniye önce, ne bir saniye sonra; Yaşar Nuri ÖZTÜRK’ün Kur’an Araf Suresi 34. Ayet tefsiri; “Her ümmet için belirlenmiş bir süre vardır. Süreleri dolunca ne bir saat geri kalırlar, ne de öne geçerler.” Nahl Suresi 61. Ayet tefsiri ise; “Eğer Allah insanları zulümlerine karşı cezalandırsaydı, yeryüzünde debelenen bir şey bırakmazdı. Ama öyle yapmıyor, onları belirli bir süreye kadar erteliyor. Süreleri geldiğinde ise ne bir saat geri kalabilirler, ne de öne geçebilirler” şeklindedir.
.