Sahibinin bilinmediği bir şiirde;

“Kaç yaşındasın diye soruyorsun ya!!
Saçlarım yetmişe merdiven dayadı…
Gözlerim ellisinde ya var, ya yok…
Ayaklarım otuz beşten gün aldı…
Yüreğimi sorma o hep
Çocuk…”

Denmiş…

Oysa yaşlı adam yetmişler civarında idi, çatlak bir bardaktaki su gibi, içse de, içmese de ömrü tükenmeye ve ömrünü tüketmeye mahkûm(1)

Sadece saçlar olarak değil, göz, diş, kulak, hatta kısmen de olsa eller, ayaklar bile yetmişlerindeydi. Ancak şairin dediği gibi(2); “Çocuk” değildi, daha doğrusu yürek olarak belki evet, ama fizik olarak çocuk olma aşamasında değildi henüz.

Kırkından sonra azanı teneşir paklarmış(3). Fiziksel hiç bir duyu yaşamaksızın yalnızlığı, yalnızlığıyla yalnız yaşamak zordu. Özlemi vardı, ancak azmayı(4) istediği bu yaşlarda kendisini paklayacak şeyin toprak, hem de kara toprak(5) olduğunun bilincinde değil miydi?

Peki, neden yaşanması mümkünken ve gerekirken yaşamadığının yanlışlığıyla yaşayamadığı, ulaşamadığı mutlulukları, umutları, arzuları hiç mi hiç bilememişti(6)?

Peki, ne gibi meselâ? İlk sebep annesini oldukça genç yaşında yitirmesi, babasının arzusunu “Gelen karın olur, annem olmaz!” şeklinde frenlemesiydi. Bu nedenle oldukça kaprisli ve sarkak gönüllü(7), vurdumduymaz, gözü daima dışarılarda olan, bütçesini ve de nerede yatıp, nerede kalkması gerektiğini bilmeyen ve bilmediğinin farkında olmayan babasına bakmasının gerekliliğiydi yapması gereken. Hatta bu, tahammüllü olmasının, zorunluluk taşıdığı bir görevdi.

İşte bu; kendisinin yıllar boyu çevresine gönül gözüyle bakmasını engelleyen bir unsurdu, babasına güvenememek, gönül gözüyle bakmak istediğinin eziyet çekmesine rıza göstermemek gibi. Kendi ve hatta “Eşim” diyerek seveceği kadının mutlu olmasının mümkün olamayacağının, babasının da mutsuzluğu olacağından kesinkes emin gibiydi, güvenemiyordu, üstelik eşine doğru zalimlik yapacağı konusunda da endişeleri vardı babasının.

Babasını yitirdiğinde ise, geçmiş ola! Gönül gözü kapanmış, yaşam arzusunu, yaşamını üleşme isteğini yitirmiş, bir bakıma yaşama küstüğü gibi, tükensin istiyordu bir başkasının mutluluğuna engel olmamak düşüncesini yaşarken. Hem öylesine ki yaşamdan zevk almaz olmuştu, yaşamla neredeyse papaz olmuştu(4)!

Peki, ne yapabilirdi? Maaş karşılığı yaptığı işten bıkmıştı, üretkenliğini yitirdiğine, devlet için tufeyli(8) olduğuna inanarak emekliliğini istemiş ve kendini anne dedesinden kalan evinin karanlığına hapsetmişti. Ara sıra ihtiyaçlarını marketlerden temin etmek hariç evi dışında yaşamıyordu.

Hava almak için sokaklarda yaşadıkları ise görüşüne göre hep yanlışlıklardı, kendisine, ülkesine ve ülkesinin insanlarına yakışmadığına inandığı.

Peki, nelerdi bunlar? Saymaya gerek var mı, Türkiye’nin gerçekleri, say-say bitmeyecek, tek bir örnek; önemsenmemiş sevgiler meselâ…

Herhalde önemsenmemiş, ya da kişilerin önem vermediği sevgiler dışında görüp yaşadıklarını, dert, istek ve dileklerini geç, yazmayı bilen bir kalem gibi sıralamaya çalışsa herhalde ciltlere sığmayacak kitaplar(9) yazılmış olabilirdi gibisine geliyordu.

“Yaşlanın, ama ihtiyarlamayın!(10)” demiş, hayatın her yaşta güzel olduğunu dillendiren kişi. Oysa kendi düşündüğü, parası-pulu olmasına rağmen, kimseye muhtaç olmadan, sürünüp-sürüklenmeden, pattadak(8) dünyayı terk etmekti, hatta peki, öyle ki, belki bu konuda Tanrıya şahsen yardımcı olmayı da aklından geçirmiyor değildi!

Henüz üçayaklı olmamıştı, yani baston kullanmıyordu, buna karşın elleri kıçında dolaşmak hobisiydi, sanki. Dışarı çıksın-çıkmasın, her sabah muntazaman sakal tıraşı oluyordu, papaz gibi olmayı beklemeksizin en fazla on beş günde bir de ensesindeki tek tük saçların tıraşı için berbere gidiyordu, tenzilâtlı tarife isteği göz ardı edilmesine rağmen!

Bıyıkları yoktu, saçlarını da hep karışık bırakıyordu(!), ensesi dışındaki tepesindeki kendisi gibi yalnızlıklarını yaşayan iki-üç telle uğraşması gereksizdi.

Artısı; sakaldan ve bakmasını bilmeyen sakallılardan ve gördüğü tüm ticani(8) kılıklı ve öcü gibi varlıklardan nefret ediyordu. Yaşlı adam onlar için “İnsanlardı” dememenin hakkı olduğu inancındaydı, ancak kendisi gibi düşünmekte de özgürdü!

Şeriatla(8) ilgili sünnet, farz, vacip gibi tüm görevlerini Cuma günleri haricinde camiye gitmeksizin evinde yerine getiriyordu. Çünkü sevgi yerine korku, cennet yerine cehennem, iyilikler yerine kötülükler ispatlı, bilgiççe söylenen ancak hiç anlamadığı Arapça ayet, hadis ve okunuşlardan, vaaz ve hutbelerden bıkmıştı.

Peki, ne yapıyordu cuma günleri? Cuma günleri ezan okunduktan sonra, koltuğunun altına sıkıştırdığı özel kartonunu ve seccadesini alıp her zaman aynı camiye gidiyordu. Nerede yer bulursa, kış-kıyamet, yağmur-kar, güneş-gölge demeksizin çöküyor ve farz kılınır kılınmaz da, kartonunu seccadesini yine özenle topluyor ve gerisini evinde tamamlıyordu, “Allah’ım kabul et!” nidalarıyla, ancak ulu Allah’a huzurunda yalakalık denen kavramı yaşamaksızın.

Peki, itiraf etmesi, hiç olmazsa kendisine karşı dürüst olması gerekliliğiyle, belki de yaşama mecburiyetinin bunalımıyla gençliğinde hiç mi böyle bir görevden haberdar olmamıştı ki, dinsel görevlerinin icaplarına uymaya emekli olduktan sonra başlamıştı? Tasavvuruna göre; namaz-niyaz(7), ibadet ihtiyarlar içindi sadece!

Ne de olsa uçup giden bir kuş gibi gençliğin ardından yük gibi olan ihtiyarlık ceketini çıkaramamak gibi bir yük altında(11) idi yaşlı adam; Meftun. Gençliğini yaşamamış, yaşayamamıştı ve bu söz kendisi gibi bilmemişler için, ya da davranışların ifadesi gibiydi.

Böylesine bir cuma günlerinden birinde ezan okunurken alelacele koşuşturup “Evim” dediği, kendince hiçbir değeri olmayan evinden ezan okunurken çıkmıştı.

Evini öldükten sonra “Akraba” dediği, kendisini arayıp sormayan, hiçbir konumu ile ilgilenmeyen yakınlarına değil, bir hayır kurumuna devredebileceğini düşünürken (Namaz kılarken Allah’la nasıl birlikte olduysa?) soluklandı, namazını sözüm ona her yönü ile; adabıyla(8), usul ve erkânıyla(7) tamamladı Meftun!

Canı yemek, içmek, uyumak, siftinmek(4), bir şeyler okumak, televizyonda bir şeyler seyretmek bile istemiyordu, belki istiyordu da farkında değildi.

Bu nedenle “Peki!” deyip sokaklara, parklara, caddelere atmak arzusunu geçirdi içinden. Her uçan kuşta, her kedi-köpek gibi canlı varlıkta; “Gönül bir dost ister, gerisi bahane(12) diyerek dolaşacaktı, hâlâ dermanı olan ayakları kendini nereye, nerelere sürüklerse.

Peki! Bir insan? Gülümseyerek bakan bir bebek? El sallayan bir çocuk? Nesine yetmezdi ki? Yeterdi de, artardı bile…

Yorgunluğunu hissetmeksizin, belki de yorgunluğuna inanmaksızın yorulduğunu fark ederek, yorulmuşçasına bir çocuk parkının kanepelerinden birine çökerken ne yaptığının, ne yapacağının ya da ne düşündüğünün, hatta ne umut edeceğinin bile farkında değildi.

Oysa bedeni değil, gönlü yorgundu. Gönlünün yorgunluğu ise göçüp gitmesi ile dünyayı kirletmemesi için bir neden oluşturmuyordu. Bir ses çınladı kulağında, bir kadın sesi, boğuk, belki de yaşlı, ancak belki de sesi vaktinden önce kartlaşmış genç bir kadın sesi;

“Şimdi seni uçuracağım küçük tavşan!”

Uçmak, uçurmak, uçurtmak, uçurma, uçurtma…

Bu sözleri son zamanlarda birkaç kez duyduğunu hatırladı, istemese de.

Hatırlamak istercesine gözlerini kırpıştırdı.

İki genç delikanlı, yaşları olsun, olsun da 15-16 civarı, kendisine yetişip geçmişlerdi kendisini, birinin dudaklarından dökülen sözler yansımıştı kulaklarına;

“Pederden parayı kaptık babalık, uçacağız uçurtma gibi, belki iki motorlu plânör gibi, yeter ki torbacıyı hemen bulalım.”

Yer, zaman, kişiler, polis…

Ve o gençlerin kurtuluşları yaşlı adam sayesinde, torbacının belki de kararan, ancak bundan sonra zehirleyemeyecekleri için mutlu son…

Peki, bir diğeri…

Galiba yeni evlenmiş, ya da hafta sonunu değerlendirme amaçlı bedenlerinin yorgun ancak gönüllerinin yorgun olmadığı birbirine hissettiren karı-koca olsalar gerekti, heyecanla yanından geçerlerken, sözlerinin dikkatleri çekeceğini umursamaksızın;

“Uçalım mı bu gece?”

“Bence sakıncası yok, sen bilirsin hayatım!”

Hiç önemli değildi. Ancak…

Şaşkın bir babanın; “Haydi hoppacık!” diyerek tavandaki süratle dönen vantilâtörü düşünmeksizin, umursamaksızın, belki de gafletle aklına getirmeksizin havaya fırlattığı bebeğinin kafası kopmuş olarak kucağına düşmesini hatırlamış olsa gerekti, belki bir gazetenin üçüncü sayfa haberi olarak.

Peki, ne kadar zaman içine sığdırmıştı tüm bu düşüncelerini? Saliseler içine belki…

Kendinden umulmayacak bir çeviklikle ayağa fırladı, doğrulmak, aheste yürümek(4) aklının ucundan bile geçmeksizin koştu o sese doğru, nefes nefese kalıp, kalbi olağandan öte çarparken. Allah’tan ki boş olan kalbi ile ilgili bir sıkıntısı yoktu!

Elini tuttu yaşlı değilse de genç de olmayan küçük tavşanın elinden tutan kadının;

“Ne olur? Sakın! Sakın ha, hanımefendi, yapmayın! Allah muhafaza ya tutamazsanız bu melek tavşanı?”

Bir çocuk bakıcısı kadın değil, anneanne, ya da babaanne olsa gerekti, itirazsız;

“Haklısınız beyefendi, yanlıştan döndürdünüz beni, teşekkür ederim!”

İsteği, dileği, görevi bitmişti yaşlı adamın. Bu kez yaşadığına inandığı o kısa mutlu anın gönül rahatlığını devam ettirmek ve fiziki yorgunluğunu gidermek istercesine çöktü aynı kanepeye, belki bu davranışına; “Peki, kendimi kanepeye attım!” da diyebilirdi gözlerini kapatmış yaşlı adam.

Bir değil, iki soluk hissetti sanki iki tarafında ve sıcak, sıcacık minik bir el dokundu eline, o; “Yıllar var, bir kılıcım, kapalı kında(13) diyerek kimsesizliğini, “Varsın, bir yudum su veren olmasın, başucumda biri bana su yok desin de(13)!” şeklinde yalnızlığını yaşarken.

“Dede! Ben fıstık küçük tavşan… Anneannem öyle diyo...”

“Çağla, kızım! Dedeyi rahatsız etmeyelim; ‘İyi misiniz, bir şeye ihtiyacınız var mı, ilâçlarınız varsa, su getirip verelim mi?’ diyelim ve eve dönelim artık, hadi!” dedi, yaşlı adam göz kapaklarına açılmaları komutunu verirken ve açtığında;

“Şimdi de güzel, demek ki yıllar önce de böylesine güzel olsa gerekti, Tanrının ondan ve beyinden esirgemediği bedeni ve ruhani(8) bir güzelliğe sahip olduğu” düşüncesindeydi, yine saliseler içine sığıştırdığı düşünce ve görüntülerle.

Tek bir söz döküldü anneannenin dudaklarından yaşlı adamın suskunluğunda;

“Peki, neden?”

Sorunun içeriğini anında anlamıştı;

“Yıllar öncesinden, ne yaptığını bilmeyerek bebeğini yitiren babanın dramıyla ilgili bir gazete haberi. Bilip öğrenmeseniz, moraliniz bozulmasa iyi olur, düşüncesindeyim!”

“Peki, anladım, ama yine neden?”

“Gönlüm yalnız, dostum yok, onu ararım ağaçlarda, sularda, ateşte, havada, toprakta… Torununuz gibi bir küçük fıstık tavşan ilâç olur bugünüme, yarınıma Allah Kerim!”

“Anladım desem, yalan olmasa da, yanlış olur!”

“Uzun bir öykü, yaşanmamış, belki de yaşanamamış, ne değerli vaktinizi almama, ne de canınızı sıkmama hem gerek, hem hakkım yok, hem de haddime değil!”

“Bakın beyefendi dertsiz baş da, insan da olamaz, üstelik derdini söylemeyen de dermanını bulamaz, derler!”

“İnsanın ciltlere bile sığmayacak dertleri varsa, hangisinden başlasa ki, karşısındakinin hoşgörüsüne(8) sığınarak, tahammül gücüne inanarak da olsa, peki…

Bakın Çağla ablacığın canı da sıkıldı, hissediyorum bunu...”

“Peki! Bunu bir kaçış olarak kabul ediyorum. Benim de dertlerimin olabileceğini, ancak dinleyip yol göstermek, hatta teselli etmek imkânınız varken, onun yerine kaçmayı tercih etmenizden dolayı hüzün duyuyorum. Hadi minik pembe tavşanım, dedeye; ‘Bay Bay!’ de...

Biz ikimiz bizim yolumuza gidelim, dede de istediği yaşam boyutunda kalsın. Yarın, belki bu vakitlerde yeni bir gün başlayabilir. İyi günler beyefendi!”

“Meftun, efendim! Peki, size de iyi günler! Yarının iyi bir gün olmasını ben de dilemek, arzulamak ve beklemek istiyorum!”

“Teşekkür ederim. Gönlüme firarınızı izah etmeye çalışmayacağım. Ayrıca dertlerimle başınızı şişirecek, ağrıtacak, tahammülünüzü sınayacak gibi konuşmam da olmayacak. Yaşamımdaki gereksiz ve fakat zorunlu yaşam şekilleri için yol göstermenizi, teselli etmenizi beklemek gibi bir düşüncem var, eğer desteklerseniz, ya da muhtemelen ummak gibi. Elinizi uzatmanız, hatta cesurca tutup destek vermeniz, yalnızlığımı paylaşmanız isteğim olacak...

Önümde göründüğünü sandığım üç-beş yıl için beklentim fazla olmasa gerek. Hadi kızım, bir tanemi tavşanım Meftun dedeyi yalnızlığı, anıları, şikâyet, dilek, düşünce ve dertleriyle yalnız bırakalım ki, onları anlatmak için sıraya dizebilsin…”

Yalnız? Anlatmak istediklerini sıraya dizmek? Beyini yitirmiş gibi olmak? Sığıntı gibi bir yaşam şekli? Yaşamda, torununa bakmakta gereken zorunluluk? Yaşlı adamın aklından geçen kavramlardı bunlar. Kendinin dert küpü(7) olduğunu düşünürken, karşısındakinin aklına gelmeyen, ya da geçmeyen dertlerle boğuşmak zorunda olduğunu düşünüyordu.

Yaşlı kadın bilge idi. Söylemek istediklerini dolambaçlı yollardan söylediğinin farkında olsa da, içinden geldiği gibi seslendirdiği düşüncesindeydi. Belki yaşlı adamdaki eksiklikleri fark etmiş, onun ölüm-teneşir-musalla-mezar şeklinde içinden geçen kavramlardan uzaklaştırmayı aklından geçirmiş olsa gerekti.

Peki, başarı oranı? Eğer karşılıklı olarak aynı maksatla amaçlarını gerçekten yaşama arzusunda olsalar neden ikisi de kendi çaplarında kendi dünyalarında başarılı olmasınlardı ki? Ancak ümit ve gaye biterse, sönerse, tükenirse yaşlılıktan(14) bahsedilmeliydi ki bu takdirde de ölümün özlemi başlar, ölüm burunlarında tüter olurdu insanın!

Peki, yaşlı insanların, ya da kısaca Meftun’un gerçekten ömrünü zorunlu olarak tüketmek değil, uzatmak için yaşama arzusu olabilir miydi? Neden olmasındı ki? Yaşlı adam, yaşadığını zannedip değer vermediği yaşamını, şimdi ise karşısındakine hediye etmeyi(15), kısaca karşılıksız olarak vermeyi düşünse dikkat etmesi gereken ne olabilirdi ki?

Üstelik karşısındaki adını bilmediği, ama öğrenmek, dinlemek istediği insana sıkıntı vermeyeceğinden emin gibiydi(16)

Peki, sonuç?

Zaman nelere egemen değildi ki? Karşılıklı anlaşmaya, anlatmaya başlamışlardı, huzurla, birbirine adlarını içtenlikle söyleyerek Meftun, Meftune gibi…

“Haydi fıstık tavşanım, sen biraz tanıdığın, tanıştığın arkadaşlarınla oyna, sonra dedeyle birlikte biz de katılacağız sizin oyunlarınıza…” dedi yaşlı olmayan Meftune…

Ülkemizin gerçeklerinden biri “Çocuktan al haberi!” denilen kavramdı ve Çağla bu görevi babasına ve annesine ileterek başarıyla gerçekleştirmişti!

Kızı ve damadı epeyce zorlamışlardı yaşlı kadını kendi yaşamına dönmesi, kendilerine hizmete devamı için! Yetinmemişler, yiyip-içmemişler, yaşlı adamın başının etini yemek(4) için taarruza geçmişlerdi.

“Şıpsevdi misin(8), ciddi misin, annemizden beklentilerin mi var bu yaşta?”

Peki, ne demekti bu, üstelik yitirilmiş bir saygı ile “Sen!” diyerek? Yasak mı? “Aklınızı başınıza alın!” anlamında bir tehdit mi, “Sen!” kelimesi ile süslenmiş de olsa bir öneri mi?

“Sizce?”

“Önemli olan annemiz!”

“Peki, doğru! Yaşamımın, karşılaştığımız ilk anından beri benim için de. Ciddiyet olarak aradığınız sorunun cevabı bu işte. Her gün bu parkta yarım saat-bir saat içine sığdırmaya çalıştığımız bu mutluluğu annenize çok görmeniz utandırdı beni. Peki, bu mutluluğu ona yasaklamanızla kazancınız ne olacak?..

Benim bir ayağım çukurda, umurumda değil. Ama annenizin birkaç, hatta çok şeyi, daha da önemlisi her şeyi yitireceğini, insanların yaşları ilerledikçe değil, kalpleri yaralandıkça yaşlandıklarını(17), tıpkı sizlerin yapmaya çalıştığınız soruşturmanın sonucu gibidir düşündüğünüz, düşündükleriniz. Bunu bilin çocuklar…”

 Gözyaşları da sevgi gibiydi(18), saklanamadığının farkında değilmişçesine, karı-koca önce birbirlerinin yüzüne baktılar anlamsızca sonra yerlerinden doğruldular, hatta bilinçsizce.

Anne ve babası yanlarından ayrıldıktan sonra Çağla iki yaşlının ortasına oturup, anne ve babasından farklı olarak yaşlı kadının ve yaşlı adamın ellerini birleştirdi, karnının, göğsünün üzerinde, sanki yılların tecrübesine sahipmiş gibi.

Onlar onun bu teşviki ile birbirlerine uzattılar başlarını. Meftune bilemediği, ama hissettiğine emin olduğu duygularla, zamana ve ortama aldırmaksızın başını Meftun’un omzuna dayadı…

Neden sonra, belki Çağla’nın canı sıkıldığından, istemeyerek de olsa ayrıldılar, bu kez sanki bir kez dahası olmayacakmış gibisine ellerini birbirinin avucunda unutmak istercesine…

Yaşlı adam titizdi, sinameki(8) bir titizlik değildi yaşadığı. Bilmediği şey; uyumakla dinlenilmediği idi, üstelik zavallılığı bunun yıllar sonra farkına varmış olmasıydı. Kendini ilk kez ağlayan ve ağladığını hissetmeyen biri gibi hissediyordu. 

Yaşamda ilk kez bilmediği, yaşayamadığı bir duyguyu sevinerek, sevinçle yaşıyordu. Yaşıyla başını gönlünde denk getirememiş bir mutluluktu yaşadığı. Kalbi bu sevincin heyecanına dayanamadı.

Ertesi gün tavşan Çağla ve anneannesi boşu boşuna ve saatlerce beklediler yaşlı adamı…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Meftun; Gönül vermiş, tutulmuş, tutkun. Gönül veren, hayran olan. (Erkekler için)

Meftune (Meftuna); Gönül vermiş, tutulmuş, tutkun, şaşırmış. (Kadınlar için)

(1) Hayat, çatlak bardaktaki suya benzer. İçsen de tükenir, içmesen de. Bu yüzden hayattan tat almaya bak. Çünkü yaşasan da bitecek, yaşamasan da… Neyzen TEVFİK

(2) İnsanların yaşı kaç olursa olsun, ağlarken hep kimsesiz çocuklardır. Özdemir ASAF

(3) Kırkından sonra azanı teneşir paklar; Yaşını başını aldıktan sonra, kadına-kıza, içkiye-kumara düşenler, ahlâkı bozulanlar ölünceye değin o yolda giderler, düzelmezler (Paklamak; Arı, duru bir duruma getirmek, arıtmak, temizlemek. Teneşir; Üzerinde ölü yıkanılan kerevet. Teneşir Paklamak; Yaşarken kirli işlere buluşan kimseler için tek çıkar yol, ölümdür, anlamında söz).

(4) Aheste Yürümek; Ağır, yavaş yürümek.

Azmak; Davranışları alışılmışın dışına çıkmak, kötülüğünü, yaramazlığını, taşkınlığını artırmak. (Deniz ve ırmaklarda dalgası artmak, kabarmak, akıntısı artmak, taşmak, coşmak).

Başının Etini Yemek; Sürekli olarak, bıktırıncaya kadar, ısrarla birinden bir şey istemek; bu sebeple onu rahatsız edip üzmek.

Siftinmek: Yerel tabirlerden olup, genel anlamıyla; “Vakit geçirmek, oyalanmak” tır. Diğer bir anlamı da; bir yere sürtünerek kaşınmaktır.

Yaşamla Papaz Olmak; Düşünce ve yaşam biçimiyle ters düşmek, fikir ayrılığı içinde yaşamak.

(5) Dost, dost diye nicelerine sarıldım… diye başlayan “Benim sadık yârim kara topraktır!” şeklinde Sivas yöresinden bir Âşık Veysel ŞATIROĞLU türküsü.

(6) Hayattaki en acı şey ölüm değil, yaşanması mümkünken yaşanmayan mutluluklardır. İnsanı yaşlandıran yaşadığı yıllar değil, ulaşamadığı arzulardır. Ümit AKBALIK

(7) Dert Küpü; Sorunları, sıkıntıları çok olan kimse.

Namaz Niyaz; Namaz; Müslümanın yerine getirmesi gereken beş şartından biri. Niyaz; Kulun yalvarma ve dilemesi, ihtiyacını Tanrıya belirtmesi anlamında. Dinsel yükümlülükleri yerine getirme. Tapınma

Sarkak Gönüllü; Her şeyi özenen, çok şeyi isteyip arzulayan anlamında yöresel olarak kullanılan söz.

Usul-Erkan; Usul; Bir sonuç elde edebilmek için işlemin hazırlanması, yapılması, yürürlüğe konulması için gereken hüküm, esas ve izlenmesi gereken yollar. Yol, yöntem, kök, asıl, metot. Erkân; Yol, yöntem, temel, esas. Bir topluluğun ileri gelenleri, üsler, yiğit, erkek soydan gelen.

(8) Adap; Edep kelimesinin çoğuludur. İyiliğe, güzelliğe yönelttiği için insanın övgüye değer güzellikleri. Dinin gerekli gördüğü, aklın güzel bulduğu, uyulması, göz önünde bulundurulması ve uygulanıp islenmesi gereken esaslar.

Hoşgörü (Müsamaha); Tolerans. Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, göz yummak. Kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi görüşlerimize aykırı olan görüşleri sabırla karşılamak. Kendine, düşüncelerine ters gelse bile başkalarının düşünce, fikir ve davranışlarına karşı anlayışlı davranma, rahatsız olmama, tepki göstermeme.

Pattadak (Pattadanak); Birdenbire ansızın.

Ruhani; Ruhla ilgili. Din ve mezhep işlerine bakan, bunlarla ilgili bulunan.

Sinameki; Mızmız, sevimsiz, başkalarıyla ilişki kuramayan kimse. (Baklagillerden sıcak bölgelerde yetişen birçok türü olan bitki ve meyvesi ve tıpta yapılan bir ilâcın ana maddesi.

Şeriat; Kur’an ayetlerine, Hazreti Muhammed’in sözlerine ve yaptıklarına, bunlardan çıkarılmış yorumlara dayanan, insanın yaşamını, toplumsal yaşamı düzenleyici, Tanrısal olduğu için hiçbir zaman değişmeyecek olan dinsel kuralların bütünü, İslam Hukuku.

Şıpsevdi; Görür görmez, hemen âşık olan kimse.

Ticani; Yobaz, aşırı gerici.

Tufeyli; Asalak. Başkalarının sırtından geçinen, asalak olarak yaşayan.

(9) Söylemek istesem gönüldekini… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Vecdi BİNGÖL’e, Bestesi; Selahattin PINAR’a ait olup eser Rast Makamındadır. Eserde bir bölüm; “Yazsaydım derdimin ben bir tekini, ciltlere sığmayan bir kitap olur” şeklindedir.

(10) Yaşlanın, ama ihtiyarlamayın. Hayat her yaşta güzel... Mehmet TAYLI

(11) Gençlik uçan kuştur tutamazsın. İhtiyarlık yüktür gezdirirsin satamazsın. Halil ŞİMŞEK

Gençlik kuş gibidir uçar gider tutamazsın. İhtiyarlık ceket gibidir giyer çıkartamazsın… Halil ŞİMŞEK

(12) Gönül ne kahve ister, ne kahvehane, Gönül sohbet ister kahve bahane… Genelde yalnızlıktan bunalmış kişilerin teselli aradığı bir söz.

(13) Yıllardır ki, bir kılıcım kapalı kında, Kimsesizlik dört yanımda bir duvar gibi… ve; Varsın yine bir yudum su veren olmasın, Başucumda biri bana ‘Su yok!’ desin de!  “KİMSESİZLİK” Kemalettin KAMU

(14) Yaşlılık ne saçın ağarması, ne de belin bükülmesidir, gayesi biten ve ümidi sönen herkes yaşlıdır.  Bora HİSLER’den ALINTI.

(15) Hayatta en kıymetli hediye zamandır. Kime armağan ettiğini dikkat et. Hikmet Anıl ÖZTEKİN

(16) Sıkıntı vermeyen bir yaşlı dostsuz kalmaz. André MAUROIS

(17) Yaşın ilerledikçe değil, kalbin yaralandıkça yaşlanırsın. ALINTI

(18) Yaşlar da sevgi gibidir, saklanamaz. Thomas BEKKER