Papatya falı gibiydi yaşantısı genç adamın; “Seviyor-sevmiyor” şeklinde değil, yaşıyor-yaşamıyor, tükeniyor-tükenmiyor, adam-değil, aç-tok, gerzek(1)-akil(1), alacak-almayacak vb. gibi.
Kısmen de olsa saydıklarından sadece (kendine göre ayarladığı); yaşıyor, tükenmiyor, adam, tok, akil gibi kısımlardı, ayrıyeten beynine kafasından yaptığı eklentiler de vardı, kimselerin ruhunun bile duymadığı.
Mevsiminde kırlardan toplardı papatyaları. Bazen de mevsiminde de olsa kırlara çıkmaya erinir(2), kışlarda mutlaka “S” harflerini söylemekte zorluk çeken “F” ile “S” sesleri arasında başlar gibi adını söylemeye çalışan Füleyman Ağabey dediğinden alırdı.
Başlangıçlarda bedelini alan Füleyman Ağabey, bakmıştı ki Edebali aşkı arıyor, her sabah okula giderken aldığı için ücretsiz verir olmuştu papatyalarını. Parasını vererek aldığı öncekilerden farkı, Süleyman’ın bir ya da birkaç gün öncesinden kalmış, boynunu bükmek üzere olan papatyalardan iki tanesi idi ve köklerini özel makasıyla keserek, bir gün öncesinin takvim yaprağına sararak masasının, ya da kapısına yakın tezgâhının üzerine bırakmasıydı.
Edebali’nin tespitine göre Füleyman Ağabeyi abdestine, namazına, niyazına düşkündü, ancak kapısına özellikle Cuma günleri “Namazdayım, gelcem!” diye kocaman karton üzerine “Ben buyum!” dercesine ilân asmazdı.
Civarındaki aynı konuda para kazanan çiçekçilerin hepsi onu “Süleyman Abi” olarak tanır, kapısı bacası, açık “Allah’a Emanet” dükkânına bir müşteri gelirse kendilerinden satış yapmak yerine, onun kazancını bölmez, istenileni paketler, isteyene verir, bedelini de tezgâhın üzerine iliştirirlerdi.
Neredeyse “Kadrolu” denecek müşterileri vardı Süleyman Efendinin. Çünkü her ayın ilk çarşambası ile, üçüncü “parşambası(1)” tıpkı marketlerdeki gibi ucuz halk günleri niteliğinde damping(1) ya da indirim yapardı ve devamlı müşterileri bilirlerdi bunu. O günlerde neredeyse tüm çiçekleri yerlerine ulaşır, boşalırdı dükkânı.
Parşamba; kendine özgü bir yaklaşımdı, tam olarak söylemek istemezdi, eşini bir Perşembe akşamı kaybedeli beri yalnızdı çünkü. Tesellisi; “Cuma gecesi, hayırlara vesile olsun, salâsında(1) cemaat toplandı, defnedilirken ne çok seveni varmış!” idi.
Hayıflanıyordu(2), acaba kendisine nasıl bir ölüm nasip olacaktı? Başucunda su vereni, yani bilimsel ve ölümcül adıyla zemzem olacak mıydı? Elbette ki çocukları bedenini ortada bırakmazlardı, ama yalnız ölmek, her şeye rağmen zor olsa gerekti.
Kur’an okurdu çok zaman, kışları ısınabilmek için kapalı olan, bir elektrik sobasıyla ısınmaya çalıştığı tezgâhın hemen arkasındaki cam bölmede olurdu, yazları kapı-pencere açık.
Bazen dini içerikli kitaplar, çok zaman da aklına yakın felsefi içerikli kitaplar okurdu. Okuyup bitirdiklerinin çoğunu da kütüphanesinin raflarında tozlanıp yok olmasına kıyamayarak Edebali’ye verirdi.
“Oku ve okut!” emriydi. Okurdu genç adam ve okuduktan sonra kitabın birinci sayfasına kurşun kalemle alt alta; 1. Süleyman, 2. Ben diye yazardı, Edebali olan isminden çekinircesine saklamak ister gibi.
Sebebini kendi bilmiyordu ki, 3. el olarak kitabı bir arkadaşına verirken, ne halt etmeyi(2) düşünüyorduysa, neyi gerek görüyorduysa da söylese.
Kitaplar, ulaşabildiği kişileri döner dolaşır bazen okuyanlardan birinden birine tekrar ulaşırsa “Mahrecine İade(3)” derlerdi. Anlaşılırdı, kitap okumamışlardan birine uzatılır, sonrasında biriktirirlerdi sınıflarında, kim hangi kitabı okuyup bağışlamışsa üzerine yine kurşun kalemle birinci sırada onun ismi yazılarak.
Edebali, daima “Ben” yazardı. Dediği gibi ismini saklamasının ne anlamı vardıysa? İsminin uzaktan yakından Türkçemizde benzeri bile yoktu, hani yabancı olsa belki Benjamin, Bentley, Benson, Benton falan, ya da Türk olarak Bekir, Behzat, Berker gibi isimlerden birini kendisine yakıştırabilirdi…
Edebali doğmadan önce annesi bir vesile ile türbesine gittiği için söz vermiş, onun ismini koymak için “Allah’ın izniyle o hazrete(1)” diyerek. Bu söz tamamen annesine aitti ve “Edebali” koymuştu adını.
Arkadaşlarından bazıları Edip Ali, bazıları daha da kısaltarak kısaca Ali derlerdi ona. Sataşmak ve onu kızdırmak isteyenlerin tekerlemesi ise; “Ali, Veli, 49, 50!” şeklinde olurdu.
Edebali’nin alışamadığı her biri ayrı telden çalan erkek lisesi son sınıf arkadaşlarıydı. Bir de papatya falında “Seviyor” olarak karşısına çıksın istediği kızdı, acelesi varmış gibi.
“Dur be genç adam, yani Edebali! Çulun yok, çorabın yok. Hele bir liseyi bitir bakalım. Üstüne üniversiteyi de koy meselâ…” Ölme eşeğim ölme(4), aklından bile geçmiyordu.
Sevgiye susamışlık? Asla inkâr etmesi(2) mümkün değildi; annesinin saçlarını koklayıp, parmaklarıyla tarayıp da “Seni çok seviyorum oğlum!” diyerek sarılışını. Babası ise biraz mesafeli gibiydi. Her gün “Harçlık” adı altında bir kâğıt para sıkıştırırdı cebine.
Boşboğaz(1) olmadığı ve gerekli okul malzemelerini de babasının işaret ettiği kırtasiyeciden aldığı için harçlıklarını çok zaman harcamaz biriktirirdi, annesinin banka gibi makara kutularından birinde.
Hani yağmur duasına çıkan hoca, arkasındaki cemaatten birinin bile yanına şemsiye almadığını görünce inançsızlıklarından dem vurup bağırıp çağırmış ya. İşte o örnek hani balıklar kavak ağaçlarına tırmanmayı öğrendiklerinde eğer sevmeyi, gönlünün sultanı olmasını istediğine rastlarsa onun kalbini kazanmak, gönlüne girmek için bir şeyler ikram, ya da hediye etmek için bu tasarruflarının ilk ilke olması düşüncesindeydi. Babasının bu düşüncelerini bilmesi gerekli değildi, bilse belki “Aferin!” bile derdi kendisine (galiba).
Şiirler yazmak istiyordu, hayal bile edemediği, seveceğini sandığı kız arkadaşına bir not kâğıdına sığacak kadar kısa, bir romanın sayfalarına sığacak kadar uzun…
Ancak üretemiyordu Edebali, yeteneği olmasa gerekti.
Hayal etmekte bile o kadar sıkıntılıydı ki sevmeyi istediği sevgili için. Sarışın mı, esmer mi, kumral mı? Uzun mu, kısa mı? Tombul mu, zayıf mı? Önemli değildi, o sadece sevmek, kalbinin tümünü ona adamak istiyordu, karşılıksız, bedava! Hayalinde ne vardı, bilmesi de, fark etmesi de mümkün değildi.
Düşünüyordu;
“Hele bir liseyi bitireyim, sınavlarda başarılı olacağıma inandığım üniversite belki şans getirirdi bana, hatta iddia ediyorum; belki değil, mutlaka…”
Rüyalarında? Saklanıyordu ondan karşısındaki, sırtı dönük, saçlarını kapatan bir bone, kirlik(1) denilen vücudunun üstünden ayaklarının aşıklarına(3) kadar kaplayan örtü ile.
Ve onun altında şalvar olduğunu düşündüğü bir giyecek vardı. Babasının köyde yaşamaktan, ırgatlıktan usanıp anlatanların anlattıklarına özenerek şehre taşınmadan önce Edebali’nin kendinin de yaşadığı köyünün gerçeği gibi.
Onun gurk tavuk gibi oturduğu yerde böyle birini tanıması, bilmesi, “Gönlümün Sahibi” demesi mümkün değildi. Sarı benizli, siyahi, eskimo, kızılderili, beyaz tenli, ya da Avrupalı, Asyalı, Amerikalı, Afrikalı yahut da Çin, Japon, Arap, Rus, Bulgar, İngiliz, İtalyan…
Hepsi de olabilirdi, ya da hiçbiri, önemi olmayan. Yeter ki kendisini sevmesine izin versin. Aşkın lisanı dünyanın her yerinde aynıydı, o onun için doğduğuna, yaşadığına inanırdı, o kadar. İnancının, ya da dileğinin çokluğu, sınırsızlığı umurunda değildi.
Üstelik Tanrı da el uzatmıyordu ona; “Şu çok istekli kuluma, papatya falında çıkanı rastlatayım!” diye. Ancak Tanrı da müşkül durumdaydı, kendisi ne istediğini bilmiyordu ki, Tanrı da “Aha bu senin!” deyip birini çıkarsaydı karşısına!
Edebali’nin rüyasında gördüğü, sırtı dönük, boneli, şalvarlı, kirlik giymiş hanımefendi ile ilgili edinebildiği tek bilgi, boyunun aşağı yukarı kendisininki kadar, yani 1.80 metreler civarında olmasıydı.
Edebali, okulun basketbol takımındaydı. İster miydi zevkle seyredeceği bir kadınlar basketbol maçında ona rastlasa, ya da erkekler maçında tribünde olsa da ya kendisi çarpaydı onun gözlerine, ya da o görünseydi kendi gözlerine “Yuh!” çekerken, ya da alkışlarken kendini?
İmkânsız, mantıksız değildi, ama okul takımında bile ilk beş dışında kalıyor, yandan oyuna ancak birkaç dakikalığına saklanıyorsa, öyle salonlara girmek için herhalde birkaç fırın ekmek yemesinin(5) ve körük gibi çalışan bir ciğerinin olmasının gerektiğinden habersiz değildi.
Hangi dağda kurt ölmüştü ki, şansı olsaydı, üstelik çoğu profesyonel olan yabancıların cirit attığı(2) basketbol liglerinde oynasaydı?
Diğer spor branşlarında durumlar pek mi farklıydı sanki? Kökeninde Türklüğün esamisi(2) olmayan yabancılara Türk’müş gibi nüfus kâğıtları verilip, abidik-gubidik(3) anlamı, manası anlaşılamayan isimlerle müsabakalara sokmayı kulüpleri için başarı saymak mümkün değil. Onların yaşattığı kompozisyonlarla Türk sporunun canına okunuyordu oysa!
Kişinin hayal ettiği müddetçe yaşadığını(6) söyleyen haklı olabilirdi, belki o da inanmak isterdi, ama bunun için neyi hayal etmesinin gerektiğini bilmesi gerekmez miydi?
Ne zaman aralardaki zillerde sınıftan, son zilden sonra okuldan çıksa sınıf arkadaşlarının, hatta kendisi hariç dünyadaki tüm erkek öğrencilerin kız arkadaşlarıyla buluşmalarını hasetle(1) kıskanıyordu. Yalan mı söyleseydi yani?
Bazen yolda, bazı zamanlarda yol boyu otobüslerde papatyalarını çıkartıyordu, “Seviyor-Sevmiyor” demeyi bırak, “Evet-Hayır” şeklinde yoluyordu yaprakları “Belki ona rastlarım!” umuduyla.
“Sana da kırgınım papatya / Bir ‘Seviyorum!’u sığdıramadın / Onca yaprağına(7).” diyecek hali mi vardı ki?
Ya da “Hain papatya / Ne olurdu sanki, / Bir yaprağın daha olsaydı. / Seviyor olacaktı deme.(8)”
Veyahut da “Ne yani, papatya da bir yaprak daha olaydı, karşısına çıkan onu sevecek miydi?(9)” demek hakkı gibi bir şeydi düşünceleri.
Bir de papatyayı kandırmak vardı; tüm yaprakları “Seviyor… Seviyor… Seviyor…” diye kopartarak. Bu; sevgiyi bilmeyenlere acaba sevgiyi öğretebilir miydi?(10)
Çok zaman papatyalarının yapraklarını yolmasına gerek kalmıyordu kahırla. O yaşlarda arkadaş sahiplenenler, birbirlerine sokulanlar, kaçamak dokunuşlarla birbiriyle kucaklaşıyorlardı, hatta nişanlı olduklarını bildikleri, yüzüklerini saklayanlar…
Otobüs duraklarından birinden birinde, tesadüfen değil, mutlaka sözleşmiş olarak bir evvelinden bir sonrası için ve sakınmaksızın birbirinin dudaklarında yol alanları görüyordu…
Kaderini, şansını, tesadüfleri, rastlantıları en önemlisi de hayalsizliğini kimseye şikâyet etmeye hakkı yoktu. Bir bakıma vermeyince mabut, n’apsın Edebali?” tavrında hayret edilmeyecek bir görünümdü yaşadığını sandığı.
Zaman çekinmeksizin, kimseden korkusu olmaksızın geçiyordu. Lise bitecekti, bitmeliydi de. Hayallerine yön vermesi, hiç olmazsa ne istediğini bilmesi, boyu boyuna, huyu huyuna uygun olsun şeklinde olmasa da bir sevgiliyi hayal etmeli, hatta onu beyninde yaşatmalı ve yaşamalıydı.
“İstihare(11)” demişti annesi, sınavlara tüm gücüyle çalışırken, içinden geçenleri sanki bilmeksizin. Belki de elde yok, avuçta yok, oğlunun hayal etmeyi, hayal etmeye çalışmasını fesatlığının daniskası(3) olduğunu bilmeksizin.
O güne kadar onun için aklından herhangi bir yanlışlığı geçirmemişti ki annesi, buna emindi. Çünkü annesinin indinde o bir melekti, meleklerin erkeği-dişisi olur muydu bilmiyordu. Ancak Azrail de bir melekti ve görevini, bazen de arkasına bakmaksızın vakti ayarlayıp vakitsizce yerine getiren, doğal olarak vaktin geldiğini işaret eden Tanrının emriyle uygulayandı.
Sondan bir önceki sınav için gayretli olarak otobüse bindiğinde çekmişti dikkatini, çilli, kahverengi ötesinde kızıla çalan saçlarıyla durgun, olağanın ötesinde düşünceli genç kız.
Tıpkı rüyasında kendini gizleyen kız olarak, kendi boylarında olması dışında hiçbir özelliğini bilmediği ama onun o olduğuna inandığı. Üstünde bir mont, ayaklarında kot pantolon ve onu mıknatıs gibi güçlü, kendine çeken idi kendi başına, engellemesinin mümkün olamadığı şekilde, kalabalık otobüste…
İnsanlar arasından slalom(1) yaparak yaklaştı, önüne geçti Edebali. Deniz mavisi gözler, sıkıntısını belli eden kaşlar, minicik bir burun, ona yakışmayan altı-üstü kalın dudaklar ve sırtını dönüşü. Karşısına geçti sorarak;
“Suratımı beğenmediniz de mi sırtınızı döndünüz?”
Genç kız cevap vermek yerine sırtını döndü yine, ilk konumundaki gibi.
“Cevap vermenizi beklemem, edebimin(1) sınırları dışında olmasa gerek!”
Dudaklarını kıpırdatmaksızın, elini başına götürüp sanki başında delilere özel bir huni varmış gibi işaretledi genç kız.
“Ha! Dilsizmişsiniz. Söyleseydiniz de sormasaydım keşke!”
Dilsiz ve söylemek, birbirine zıt iki söylemi ancak aptal bir âşık yakıştırırdı, aşkı bilmeden, anlamadan, yaşamadan hem.
Ama gülümsedi genç kız, şımarma hakkını kazanmış gibisine geldi.
“Siz konuşmayın, ben sizin yerinize de konuşurum. Öncelikle gülümsemek size yakışıyor. Belki daha önce de yazan, çizen, söyleyen olmuştur, dudak işaretlerinden anlamışsınızdır ve benim dediklerimi de dudaklarımın kıpırtılarından anlıyorsunuzdur herhalde.
Yüzüme dikkatlice, canımı alacak gibi bakmayın öyle! Yoksa hem dilsiz, hem de sağır olmak gibi kulaklarınızda da mı özür var? Affedersiniz, dudaklarımı okuduğunuzu bir an için de olsa aklımdan çıkarmışım. İsmim Edebali. Egzotik(1), eksantrik(1) bir isim.
Sanırım dudaklarımın hareketlerinden anlamanız zor olacak. Durun, size kitabımdaki adımı göstereyim, ne işinize yarayacaksa? Lise bitirme sınavına gidiyorum şimdi. Size yakın olmak isterdim, varsa sorunlarınız dinlemek, çözümleri için size el uzatmak gibi…
Okuluma geldik. Eğer beni anladıysanız, hayır dualarınızı eksik etmeyin ki, sınavdan başarı ile çıkayım, ben de sizin için içinizden geçenler için dua edeyim. Size iyi günler!”
Oldukçanın ötesinde bayağı uzun, kapsamlı ve anlaşılmaz bir şekilde konuştuğunun farkına varmıştı, üstelik karşısındaki sağır ve dilsiz olduğuna inandığı birine karşı. Ne beis vardı ki? Anladıysa hayhay! Anlamadıysa kendine göre Sarı Çizmeli Mehmet Ağanın ne mazereti ya da sıkıntısı olabilirdi ki?
Asker selâmı verip indi otobüsten. Kim ola? Adı ne? Öğrenmek için öylesine ihtiyacı vardı ki sesine, boğazından da, anlaşılamayacak şekilde hırıltılı çıkacak olsa da. Oysa sessizdi, konuşan gözleriydi sadece, denizlerden esinti, gökyüzünden çalıntı kısmen, su gibi ihtiyaç, ekmek gibi nimetten.
“Keşke sınavım olmasaydı, her ne kadar sessiz sohbetine doyum olmasa da, onun bana hayallerimdeki hükmeden, rüyalarımda kendini gizleyen olmasını dilerdim!” dedi iç sesi(3).
Arkasında gözleri yoktu, olsa da aklı ermezdi ki, bir sessizin hayal peşinde koşan bir gevezenin peşinde yörüngesini şaşıracağını.
Socrates’e de Descartes’e de hak veremiyordu Edebali. “Düşünmesine rağmen yoktu!(12) “To be or not to be(13)!” sözünü boşuna kazımıştı ebedi olan edebi sanatkâr boş yere pelesenk(1) olarak beynine. Ve kendine gelip sınavına adapte olması(2) gerekirken, hâlâ tarifini yapmakta sıkıntı çektiği çilli kızın etkisi altındaydı.
Bundan böyle kirlikli, şalvarlı, boneli kızı değil, çilli kızı hayal edecekti. Bu bilinmedik bir hayale tapınmaktansa, bilinene tapınmak olarak daha gerçekçi olsa gerekti.
Oldum olası Galile(14), Gauss(14), Einstein(14), Pastör(14), Kuriler(14), Faraday(14), Pascal(14), Bell(14) ile arası bozuktu.
Özellikle idama mahkûm edilen Lavoisier son anında bile ilime katkı yapmak istemesi nedeniyle çok etkilemişti kendini. Çünkü Lavoisier; Matematikçi Lagrange'i çağırarak; "Kellem giyotinden sepete düştüğünde gözlerime bak; eğer iki kere kırpıyorsam, insan kafası kesildikten sonra bir süre daha beyninin düşünmekte olduğunu anlarsınız." demiş. Ve gözünü kırpmış!
Aklında şimdilik kalanlar bunlar idi, “Diğerleri kusura bakmasınlar!” modunda. Hepsi kendisini mahcup etmek için sözleşmişler gibiydi, ancak hepsiyle de baş edebildiğini, kalanlar için de baş edebileceğini sanıyordu.
Edebali bazı konularda acul, yani aceleci olduğunu kabul ediyordu.
Örneğin; “Serbest Düşme Formülü; h=1/2. g.t2 veya v= g.t veyahut da yoksa t2= 2.g.h olarak mı sorulmuştu? Üçünü de yazsam bir dert, yalnızca birini yazsam ayrı dertti, şansımı denedim tabiidir ki!” dedi kendi kendine.
Sonuç? Sözlü olsa şıpınişi(1) öğrenirdi, ama yazılı olunca; “Ara ki bulasın, umut Kaf Dağının arkasında olsa, hadi çık yola, ara bul! Ya ‘Zınk!’ deyip eylüle kalırsam? Ara ki bulasın değil! “Unut onu gönlüm, unut onu sen de(15)!” şeklinde.
Çiller, can yakıcı değil, alıcı gözler, dudaklar, kızıl saçlar ve bir çuval içinde bir beyaz çakıl tanesi gibi kendini etkileyeni bulmaya çalış! Nah bulursun! Üstelik üniversiteyi kazanırsan dört yıl süreyle de arasan? Sessiz…
“Aaa!” dese dişlerini, dilini görse, zararı yok, yazışarak anlaşırdılar ya! O kendisinin dudaklarını okur, kendi de onun yazdıklarını okur, kendine gelirdi. Eğer sevgidaş…
Bu ne demekti, bilmiyordu, uydurmuştu, arkadaş oluyorsa sevgi birlikteliğinde neden sevgidaş olmasındı ki?
Hacca giden karınca(16) geldi aklına; “Bu yolda ölürüm!” demişti ya. O halde kendi de kendini etkileyeni arardı, ömrünün son anına kadar, ölmesi gerekse de, gerekirse de. Çünkü ne hayallerinde, ne de rüyalarında onun gibi kendi için özel ve güzel birine asla rastlamamış, onunla karşılaşmamıştı, bir kez daha karşılaşmalarının mümkün olabileceği aklının ucundan bile geçmiyor, geçemiyordu…
“Klonlanmış(1) olabilir miydi uzaktan gördüğümü sandığım, görmeye çalıştığım? Mümkün değildi, beni o kadar kısa süre içinde sınava yolcu edecek ve sınav sonuna kadar şaklabanlığımdan umutlanarak beni bekleyecek…
Hadi, canım sen de!”
İç sesi devamlı olarak önemsiyordu kendisini.
Hayal görmemek arzusu olmasına rağmen, umudunun olması asla mümkün değildi, ama o genç kız karşısına dikildi, önce dudaklarını, sonra yanağını gösterdi. Anlamamıştı demek istediğini, oysa o, o idi, dilsiz ve sağır kendine göre.
Bir anda, birden bire…
“Her bir şeyi anlıyorsun da, ‘Beni yanağımdan öp!’ dememi nasıl anlamazsın adını bilip de sıfatını bilemediğim, ama beni etkileyen, etkilediğini söyleyemediğim iyi insan?”
“Aaa! Hem konuşuyor, hem de duyuyorsun!”
“Fırsat bırakmadın ki! Yaşamımda ilk kez bana, çirkinliğime karşın ilgi duyan insandın. Seni nasıl bensiz bırakırdım ki? Bensiz, sen başına, kimsesiz, bilmeden, etmeden ve konuşup da sessizliği tercih eden yüce insan…”
Durakladı, ya da hissettiği o idi ki, içindekilerin tümünü söylesin istediği Edebali’nin.
“Biliyordum, hayallerinde, rüyalarında, düşüncelerinde olmadığımı. Ama oralarda olmak isterdim. Çünkü ilk kez sırtımı dönmeme rağmen, sessizliğimde sırtını dönmeyen biricik insandın sen. İste beni, kimsesiz, sensiz, gariban biri olarak. ‘Yıllarca bekle!’ dersen, bekleyecek olan benim, sabırla…”
“Kendini bu kadar sadıkça(1) bana teslim etme, tanı, bil, sev beni!”
“Ben senin hülyalarında, rüyalarında olduğuma inandım, söylemesen, anlatmasan bile, hissettiğimce. Bir görüşte dilsiz, sağır olduğuma inandın. Buna karşın beni istediğine inandırdın beni. Seninim, bir yüzyıl bekleyecek olsam bile. Sen beni bilmedin, ben seni tanımadım, ismini bile bilmeksizin. Kaderimde yazılı olan sensin desem, yalan, yanlış, hata değil, ama dersen ki; ‘Hadi ordan!’ ben ömrümü tüketirim, sensizlikle baş edemeksizin…”
“Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış?…(17)”
“Amenna(1)!”
“Tüfekleri çatar çatmaz gelen?... (18)”
“Peki!”
“Yeşil pencerenden gül atmanı bekleyen?... (19)”
“Doğal olarak, ‘Hayır!’ demem asla mümkün değil!”
“Benim ol bir bakışta…”
“Olurum, sahibimsin!”
“Ben gönlünü, ruhunu, sevgini, beynini isterim, bedenini değil!”
“Hepsi senin, bir dilim ekmek, bir yudum su, ‘Çocuklarımızı doğur!’ dersen senin bile olurum…”
“Dilsiz ve sağır, çilli ve bana hükmeden yaşamımdaki tek güzel, iyi ve muhteşem insan, ben seni, bunları hak etmiyorum. Benim senin dizlerinin önüne çömelip dua etmem gerek!”
“Eğer aynı duyguları yaşamaya başlamışsak ve yaşıyorsak bunun sırası, sekisi önemli mi Edebali? Bakışlarınla bağladın beni sana. Issız kalbimin sahibi olmayı hak ettin bana göre…
Ve yaşamımda bundan ve senden sonra bu kalbi sahiplenecek biri yok, olmayacak da asla!”
İnsanların yaşamları her zaman arzulandığı gibi olmuyordu. Hele ki Edebali gibi, daha mezun olmamış, son bir dersinde bile sınava girip de diploma sahibi olamamış, ne olup olacağı belli olmayan bir adam ve sevdiğini, ömrünü adadığı birine bir ömür vadetmek gibi bir garabete(1) söz vermek gibi bir yanlışlık içindeydi.
Önünde ona adamayı düşündüğü bir ömür için sağlıklı ve başarılı geçirmesi gereken dört yıllık bir üniversite hayatı eğer ki karşılıklı bir duygu varsa, hâlâ inanmakta zorluk çektiği…
Bu; kendisi için zorunlu idi.
Kabul etmemişti ailesi, tanışma arzusundaki Edebali’yi…
Nedeni meçhuldü kendince ve çevresinde bilinmez insanlar…
İç sesi sorgulamaya devam ediyordu;
“Siz kimsiniz, neler için karşımdasınız ki biraderler? Fanatik(1 bir sporcu, müzisyen ya da herhangi biri miydim ki bakışlarınızdaki şiddeti görmemin nedeni?”
“Yoo! Yaşamımda ilk kez görüyordum hepsini. Biri diğerlerinden farklıydı sadece. Bana bir dört yıl beklemeyi vaat eden, sevdiğim, sonrasında benim olmayı dileyen genç kız gibi çilli, kırmızı saçlı, küçük burunlu en çok da sessizliğe bürünür, burnundan solur gibi ve dişlerini gıcırdattığını hissettiğim...”
“Kurtar beni!” diye bağırdı benim çillim, son sınavdan başarı ile çıktığıma inancımın ertesinde.
“Ne, nasıl?”
Boğazıma iteklenen yumrukların arasında ancak seslenebildiğim.
“Büyük, büyük amcamın torunu istiyormuş beni, bir kahve ikramını bile beklemeyip oldu-bittiye getirip(2) uygulamaya koymuşlar yaşamımı benim. Ben, benim olmasını dilediğimin kollarından başka hangi kollar arasında olabilirim ki? Ölürüm!”
“Bunu bir vaat, bir istek olarak kabulleniyorum. Sen mademki ölümü benim olamamak olarak düşlüyorsun, ben de sensiz olmaktansa yaşamaktan vazgeçmek olarak düşünüyorum kendimi.”
Devam ettim;
“Bana bir tek işaret ver, kız istemeye gelinmesi, nişan, nikâh her neyse, her ne olursa. Benimle el ele ahrete gitmemizi ister, beklersen. Yoksa seni yitirmektense yalnız başıma ölür giderim ahrete.”
“Sensiz bir yaşama değil tahammüllü olmak, hele ki bir başkasının koynunda sabahlara erişmek bir yaşam şekli değil benim için. Beni de al, beni de götür, her nereye, her nasıl gideceksen beni de götür bir tanem, canım sevdiğim, her şeyim!”
“Anlaştık. Başlangıcımda olan, sonumda da olacak olan tek sevgili, tek can, tek ben!”
Ailenin acelesi olsa gerekti. Damat, ev-bark, aileler hazırdı. Hazır olmayan sadece gelindi, ısrarlara rağmen gelinlik giymek yerine kefen gibi beyaz bir elbiseyi kabullenen.
Nikâh memurunun geldiği anonsu işitildiğinde sanki yaşamda başka çözümler olmayacakmış, yokmuş gibi babasının beylik tabancasıyla yöneldi, sus-pus olmuş telaşlı ve vurdumduymaz insanların arasına Edebali,
“Seni seviyorum!” dedi.
“Ben de seni!” dedi.
Edebali bir el ateş etti sevdiğinin kalbine, kırmızı leke büyümeğe başlarken, önce diz çökmüş, sonra uzanmıştı genç kız, yerlere, herkesin şaşkın, donuk bakışlarında.
Yanına çöktü Edebali, bir kurşun da kendi şakağına sıktı, zaten iki kurşununun olduğu belirlenmişti öldüğünde. Yere yığılırken sevdiğinin elini tutmak için gayretli olmaya çalışmış, başarılı da olmuştu!..
Arkalarından hüzünlü bir şarkı söyleniyordu uzaklardan plâkta, “Seninle cehennem ödüldür bana, sensiz cennet bile sürgün sayılır!(20)” şeklinde.
YAZANIN NOTLARI:
(*) Şeyh Edebali; Balışeyh, Şeyh Adabalı, Şeyh Atası. Ahi Şeyhi. Osmanlı Devletinin kuruluş yıllarında (1299) yaşamış (1206-1326) İslâm İlahiyatçısı. Kızı Mal Hatunun Osman Gazinin eşi olması dolaysıyla Osman Gazinin kayınpederi. Türbesi Bilecik’tedir.
(1) Akil; Aklını iyi kullanabilen, akıllı.
Amenna; Genelde peşine “ve saddakna” kelimesi eklenerek kullanılan Arapça bir deyim olup, asıl anlamı “İman ettim, tasdik ettimdir. Türkçemizde “Mutlaka öyledir, doğru, diyecek bir şey yok, kabul ettim, inandım, anladım!” şeklinde onaylama sözü olarak kullanılmaktadır.
Boşboğaz; Dili (Ağzı) Gevşek. Sır saklamayan, tutmayan, geveze, sır tutmaz. Yalaka, Şakşakçı, dalkavuk, arsız, sırnaşık, geveze.
Damping; Düşürme. Düşürüm. Bir pazarı elde etmek, ya da bir malı elden çıkarmak amacıyla fiyatını büyük ölçüde düşürerek satma.
Edep; İyiliğe, güzelliğe yönelttiği için insanın övgüye değer güzellikleri dinin gerekli gördüğü ve aklın güzel bulduğu bütün söz ve davranışlar ile uyulması gereken görgü kurallarını, göz önünde bulundurulması, izlenilmesi, bilinmesi gereken unsurlar…
Egzotik; Çok uzak ve yabancı ülkelerle ilgili ya da böyle ülkelerden getirilmiş, yabancıl.
Eksantrik; Sıra dışı, olağan dışı, başkalarına benzemeyen, acayip, garip. (Eksantrik; Makine Terimi olarak; merkezden kaçmış, merkez dışı olan, dış merkezli olan anlamındadır).
Fanatik; Bir öğretiye, bir dine, bir kimseye, bir şeye çok aşırı ölçüde, coşku ve tutkuyla bağlı olan.
Garabet; Yadırganacak yönü olma, gariplik, tuhaflık.
Gerzek; Geri zekâlının kısaltılmışı, zekâsı yaşından geride olan.
Haset; Çekememezlik, kıskançlık. Bir kimsenin sahip olduğu mevki, şan, şöhret, sıhhat gibi manevi, mal-mülk gibi maddi nimetlerini çekememek, bunlardan rahatsız olmak, sahip olanın bunlara malik olmamasını arzulamak, dilemek, istemek.
Hazret; Dinsel olarak kutsal sayılan kimselerin isimlerinin başına getirilen san. (Teklifsiz, senli benli konuşmalarda “Hey!” gibi bir seslenme sözcüğü olarak da kullanılır.
Kirlik; Yöresel deyiş. Bahçelerde üstün-başın kirlenmemesi için tüm bedeni saracak şekilde giyilen, genelde siyah, düğmesiz, kopçasız bir örtü.
Klonlama; Temel olarak herhangi bir şeyin aynısının kopyalanması. Klon; tek bir bireyden eşeysiz üreme yoluyla üretilmiş, genetik yapısı birbirinin tıpatıp aynısı olan canlı topluluğu.
Parşamba; Türkçemizde ve takvimde böyle bir gün yok. Dil sürçmesiyle Çarşamba günüyle karıştırılmış olsa gerek.
Pelesenk (daha doğrusu; persenk); dilimize ilk haliyle yerleşmiş aslı bir nevi ağaç olmakla birlikte konuşurken gereksiz yere tekrarlanan sözcük, söz, söz dizisi anlamındadır.
Sadıkça; Sadıkane, sadığa yakışır biçimde.
Salâ; Salâ; Essalat, Salât. Müslümanları bayram ve cuma namazlarına çağırmak, bazı yerlerde cenaze için kılınacak namazı haber vermek için minarelerde okunan dua.
Slalom: Engeller arasında zikzak çizmek.
Şıpınişi; Kolayca ve çabukça yapılan eylem.
(2) Adapte Olmak; Uymak.
Cirit Atmak; Bir yerde çokça bulunmak, sık dolaşmak ve serbestçe davranmak.
Erinmek; Kendinde bir gevşeklik duyarak bir işi yapmaya eli varmamak, üşenmek, tembellik yapmak.
Esamisi Okunmamak (Olmamak); Kendisine değer verilmemek, adı anılmamak.
Halt Yemek (Etmek, İşlemek, Karıştırmak); Uygunsuz bir söz söylemek, uygunsuz davranmak, uygunsuz bir iş yapmak, uygunsuz hareket etmek.
Hayıflanmak; Acınmak, yerinmek, esef etmek, kaybedilen bir fırsat için üzülmek.
İnkâr Etmek; Yadsımak. Reddetmek. Var olan, gerçek olan bir şeyi yok saymak. Kabul etmemek. Yalanlamak. Yapmış olduğu bir eylemi, söylemiş olduğu bir sözü, ya da tanık olduğu bir şeyi yapmadığını, söylemediğini, bilmediğini, görmediğini söylemek.
Oldu Bittiye Getirmek; Emrivaki yapmak, geri dönülmesi güç ve imkânsız bir durum oluşturmak.
(3) Abidik-Gubidik; Saçma-sapan, anlamsız, abuk-sabuk.
Aşık (Aşık Kemiği); Baldır kemiği ile eklemleşerek bileğin oynaklığını oluşturan, ayak bileğinde bulunan kemiklerden biri.
Fesatlığın Daniskası; Bozukluğun, karıştırıcılığın, arabozuculuğun, karışıklığın, kargaşalığın en üst düzeyde olması, herhangi bir konuda iyimser olmama, kötü yorumlama. Arabozuculuk, hile durumu.
İç Ses; Herhangi bir ses yokken, sessizlikte, yaşantımıza uygun olarak duyduğumuzu sandığımız bizi yönlendiren ses.
Mahrecine İade; Asıl anlamı; Gümrüğe gelen bir eşyanın vergileri yatırılmadan satıcısına ya da aynı ülkedeki başka bir alıcıya gönderilmesi olmakla beraber, meselâ nişanda takılan bir kısım ödüllerin, nişanın bozulması nedeniyle sahibine iade edilmesine, bir mektup, bir tebligat kabul edilmemişse gönderildiği yere iade edilmesine dair kullanılan söz.
(4) Ölme Eşeğim Ölme; Yaz gelsin de yonca bitsin; İleride olacak bir şeyin bugüne yararı yok. Durumun son derece umutsuz görünmesi şeklinde Nasrettin Hocaya yakıştırılan bir fıkranın özü.
(5) Birkaç Fırın Ekmek Yemek; Bir konu hakkında yeterli bilgi sahibi olmak, uzmanlaşmak, bilir hale gelmek için çok çalışmanın, tecrübe edinmenin, bunun için yetenekli olma durumuna göre uzunca bir zamana ve emek vermeye ihtiyaç olmasının gerekliliği konusunda deyim.
(6) İnsan hayal ettiği müddetçe yaşar; Yahya Kemal BEYATLI’nın “DENİZ TÜRKÜSÜ” adlı şiirinin son dizesi olup aslı; “İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar” şeklindedir.
(7) Sana da kırgınım papatya / Bir ‘Seviyorum!’u sığdıramadın / Onca yaprağına. Can YÜCEL
(8) Hain papatya / Ne olurdu sanki, / Bir yaprağın daha olsaydı. / Seviyor olacaktı deme. Hikmet YAKIŞIR
(9) Ne yani, Papatyada bir yaprak daha olsaydı beni sevecek miydin? Sunay AKIN
(10) Sadece ‘SEVİYOR’ çıkan / bir PAPATYAyım / Sevgiyi bilmeyenlere / SEVGİyi öğreten.” Canan EREN “PAPATYAdan DERS”
(11) İstihare; Arapça kökenli olup anlamı; “Girişilecek bir işin hayırlı olup olmadığını rüyadan anlamaktır.” Buna bağlı olarak, İstihareye Yatmak ise, o da Arapça kökenli olup kısaca anlamı; “Bir işin hayırlı olup olmadığını anlamak için abdest alıp, dua okuyarak uykuya dalmaktır.”
(12) Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir. Bildiğim bilmediğimin içinde. Ve “Ben bilmediğimi bildiğim için diğer insanlardan akıllıyım. SOCRATES
Eğer gerçeği gerçekten bilmek istiyorsan, yaşamında bir kez olsun bütün şeyler hakkında şüphe et. Kesin olan bir şey var. Bir şeyin doğruluğundan şüphe etmek… Şüphe etmek düşünmektir. Düşünmekse var olmaktır. Öyleyse var olduğum şüphesizdir. İlk bilgim bu sağlam bilgidir. Rene DESCARTES
(13) Romeo-Jülyet (Romeo ile Jülyet veya Romeo ve Jülyet); Orijinal adı; “The Most Excellent and lemanable Tragedy of Romeo and Julyet” isimli William SHAKESPEARE’ye ait tiyatro eseridir. Sinemaya da uyarlanmıştır. En önemli monolog; “To be or not to be, that is the question (Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele) bölümüdür.
(14) İlim İnsanlarından birkaçı; Galileo GALILEI, Carl Fredrick GAUSS, Albert EINSTEIN, Louis PASTEUR, Marie & Pierre CURIE, Blaise PASCAL, Alexander Graham BELL, Lavoisier…
(15) İçin için yanıyor bu gönlüm… diye başlayan Şekip Ayhan ÖZIŞIK’ın güfte ve bestesini sahiplendiği Muhayyer Kürdi Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin nakarat bölümü; “Ah! Unut onu gönlüm, unut onu sen de!” şeklindedir.
(16) Hacca Giden Karınca; Çıkını omzuna asıp yola koyulan karıncaya sormuşlar; “Hayrola, nereye böyle?” hacca gidiyorum!” “Ömrün yetmez ki?” Karıncanın cevabı anlamlıdır; “Bu yolda ölürüm ya!”
(17) Garibim namıma Kerem diyorlar / Aslı’mı el almış haram diyorlar / Hastayım derdime verem diyorlar / Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ım ben… Faruk Nafiz ÇAMLIBEL’in “HAN DUVARLARI” şiirinde duvardaki bir kıta.
(18) Karagözlüm efkârlanma gül gayri, ibibikler öter ötmez ordayım! Sütler kaymak tutar tutmaz ordayım. Tüfekleri çatar çatmaz ordayım… Bekir Sıtkı ERDOĞAN’ın “Kışlada Bahar” isimli şiirinden bölümler olup eser, Gültekin ÇEKİ tarafından Rast Makamında ayrıca Türk Sanat Müziği eseri olarak bestelenmiştir.
(19) Serenat (Serenad); Geceleyin, açık havada sevgi duyulan biri için bir müzik aracıyla verilen küçük konser. “Yeşil pencerenden bir gül at bana/Işıklarla dolsun kalbimin içi…” şeklinde başlayan Serenad şiiri Ahmet Muhip DRANAS’a aittir.
(20) Gözlerim uykuyla barıştı sanma, sen gittin gideli dargın sayılır… şeklinde başlayan VURGUN isimli eserin Seninle cehennem ödüldür banan, sensiz cennet bile sürgün sayılır!” Türk Sanat Müziği eserinin son bölümü olup eserin Güftesi; Cemal SAFİ’ye, Bestesi; Selçuk TEKAY’a ait Uşşak Makamındadır.