Yerelması(1) şekilli, kokoş(2), kokona(2)

Olmadı, aldığım terbiyeye yakışmadı. Yüzüne karşı söyleyemeyeceğim bir şeyi, içimden de olsa karşımdaki için düşünmem düpedüz gıybet(3) idi.

Yüksek Hızlı Trene (YHT, yani Türk Hava Yollarının sözüm ona tersi, ama süratte denkmiş gibi, uçak minimum 800-900 Km/Saat hızla, YHT; 250 Km/Saat hızla gidiyor, tersine bir benzetme, ne hikmetse(1)?) biner binmez dikkatimi çekmişti karşımda oturan o kadın.

İki kişilik bilet almış olabilir miydi? Yapısına, giyimine göre ilk aklıma gelen gibi, tariflere sığmasa da, bence iki kişilik bilet alması mümkün değil gibime geliyordu.

O halde hemen, ya da bilmem nerelerden koltuğun asıl ve asil sahibi gelince oldukça muhtemel olarak çıngar çıkacağı(4) düşüncelerimdeydi.

Dört kişilik masa olan koltuklarda trenin gidiş yönüne doğru oturmuştum. O teyze(!) trenin gidiş yönüne doğru sırtını vermiş gibi yarı dönük koltuğun tümünü sahiplendiğini belli edercesine ayaklarının yarısı koltuğun diğer tarafında idi.

Benim kendi kendime gıybet niteliğindeki sözlerim hakaret içermiyordu, “Teyze” demem dâhil. Bu sözü içimden de olsa söylememin hak olduğunu içtenlikle savunuyor, düşüncemde yanılmadığım inancını yaşıyordum.

Şöyle ki; yöresel gelenek, görenekler gereği, okumamışlığın belirtisi annemle aramda 16 yaş fark vardı, bu teyzeyle ise en az iki misli! O halde kendimi ayıplamam gereksizdi.

Biraz sonra genç, güzel, çıtı pıtı(1) diyebileceğim, ama teyzenin yayılarak zapt ettiği mahalle sığamayacağı kesinkes belli olan, renk cümbüşü(1), rengârenk(2), rengahenk(2) içinde bir genç kız dikildi.

Teyzenin ne kıpırdamaya niyeti, ne de mal sahibi varoş(2) mahalle karıları gibi toplanmaya, toparlanmaya arzusu var gibiydi, bir totem gibi istifini bile bozmamıştı(4).

Genç kız şairin dediği(5) gibi koltuğunun altı görünecek şekilde ardılarak, neredeyse iplerle askı şeklinde tutturulmuş yarı beline kadar açık gömleğine aldırmaksızın valizini üstteki dolaba yerleştirdikten sonra, o kuş yuvası kadar kalmış yere sığışamayacağı inancıyla mazeret uydurarak;

“Ay! Ters koltuk numarası vermişler. Mümkünü yok arkam dönük gidemem, izninizle efendim!” diyerek kendisini handiyse(2) yanımdaki boş olan koltuğa bıraktı.

“Koltuğun sahibi gelmezse, siz de benden çekinmezseniz, benim için hiçbir sakıncası yok. Hayhay! Buyurun tabii!”

Kendini bırakma öncesi söylemesi gerekeni söylememesinin karşılığı sitemimdi bu. Koltuğunun altının görünmesinin, valizini koyarken gömlek gibi olan şeyin iplerinden birinin omuzundan koluna doğru kaymasının hiç önemi yok gibiydi!

Bu arada, affedersiniz parantez içine sığdırarak söylemeye çalışayım ki; hani kovboylar zamanında(!) sığırlar başka sürülerle karışmasın diye kalçalarından dağlanarak işaretlenirmiş ya, işte o örnek bu genç kızın da sağ omzu üzerinde akrep şeklinde bir dövmesinin olduğunu görmüştüm!

Yarı beline kadar açık gömleğinin altından sutyeninin agrafının görünmesinin önemi yoktu da, oturduktan sonra bol paça pantolonunu çekiştirmesini, ufak çantasını masaya yerleştirirken çatalı gözüken memelerini zapt etmek istercesine eliyle kapatma gayretini hiç mi hiç anlayamamıştım.

Sonra…

Evet! Tüm vagonun ilgi alanını içine alan etkin parfümü, saçlarından bir bölümünde mavilik, tam olarak fark edemediğim bir başka bordomsu renk aşırı makyaj, hızma, çember gibi çapı kocaman tarifinde küpeler sanki tüm çevrenin…

“Tüm çevrenin…” mi dedim?

Herhalde dilim sürçmüş olmalı; “Tüm evrenin” demek istemiş olmalıyım, bu; ilginin kendinde toplanmasının daveti gibiydi. Hani bir sanatkâr “Bangır! Bangır!(6)” diyerek bağırıp çağırıyordu ya, tıpkı onun gibi bir şey…

Farklılığı sadece, sessizlikle yorumla iç çamaşırı, ya da yoksa doğrudan doğruya bedeni görünecekmiş gibi bir gömlek, pijama tipinde bol paçalı pantolonlu, alacalı bulacalı işte, “Bangır! Bangır!” sözleri gibi alâkasız, anlamsız…

Genç palyaço tipli kız, tekrar karşısındaki teyzeden göğüslerini saklayarak eğildi, çantasından defter gibi diyeceğim kocaman muhtemelen bir cep telefonu ile i Pad(1) çıkardı, parmaklarıyla o alete hükmetmekte hiç de zorluk çeker gibi değildi.

Kendisiyle bu kadar ilgilenmem yeterliydi! Azıcık, birazcık da olsa tüm rüküşlüğüne(2) rağmen etkilenip olağanın çok ötesinde heveslendiğimi de saklamamam gerek. Öte yana kaykıldım, hakkım olmamasının ve edebimin gereği, gazete okumayı istediğim halde, yanlışlık yapmama dileğiyle uyuma, hiç olmazsa uyuklama mecburiyetim olduğuna inanıp uyuma, hatta güzellik uykusu(1) görüntüsünde göz kapaklarımın kıpırdama,  hatta kıpırdatma arzularıma set çekerek, göz kapaklarımı ve gözlerimi kendi hallerinde dinlenmeye bıraktım.

Oldukça süratli, şehirlerarası karayollarında bu süratle gidecek olsa trafik ekiplerinin ceza yazacağı şekilde giden treninin makinistinin feraseti(2) ile gıcırdayıp sonra durdu tren bir ara, bir istasyonda (galiba).

Trenin durması değil, kalkışının hemen ertesindeki sözler çekti dikkatimi, gözlerim dinlenme modunda kapalı olsa da kulaklarım açıktı, bana göre!

“Biletinizi görebilir miyim küçük hanım!” sözünü esirgemeksizin sarf eden kaba bir sesti kulağıma erişen ve devamı gelen;

“Çünkü oturduğunuz yer bana ait!”

Gözlerimi açtım, zorunlu olarak. Karşımdaki yerelması görünümünün hareketinde hiçbir değişikliği olmayan bir başka, değişik bir varlık gibiydi. Hiçbir şeyi değil, dünyayı umursamaz bir biçimde o cüssesinin gerektirdiği heybetle tıkınması(4) sayesinde semiz olmasının(4), bunun da genç kızın çaresizliği olarak şekillenmesinin görünümüne üzülmüştüm.

İnsanlar yüksek hızlı trene binmekle ne beyefendi, ne de hanımefendi olma hüviyetini kazanmıyorlardı. Mobilya için kereste olsalar da asılları odundu ve beyefendi unvanını hak ettiklerinden bahsetmek mümkün değildi.

“Küçük Hanımlığı” o genç kıza yakıştıran adam, genç kızın hareketlenmesindeki gecikmeyi tahammülsüzce izliyordu, soluklanmasından, soluklarının düzensizliğinden anladığım kadarıyla.

“Buyurun hanımefendi, siz benim yerime geçin, koltuğun sahibi de malını sahiplensin!”

“Sitemli konuşmanıza gerek yoktu!”

“Siz de centilmen bir beyefendi olmayı becerir, bir hanımefendiye küçüklüğü yakıştırarak hakaret etmeye yeltenmez, bu kadar kalabalık içinde bir hanzo(2) gibi davranışta bulunmazdınız diye düşünüyorum!”

Cebimden çıkardığım bloknota telefon numaramı yazıp genç kıza verdikten sonra;

“Telefon numaram sizde dursun, hini hacette(1) gerekebilir belki, ne de olsa insanlar çiğ süt emmişler, dengesini yitirme olasılığı olanlar olabilir aramızda…”

“İnsanlar” sözünü özellikle esirgemiştim. Ancak anlayamadığım şey; enine-boyuna, pehlivan gibi yapılı olmasına rağmen karşımdakinin diklenmeme karşın tepkisizliği, bana karşı (utanmamın gerekeceği şekilde) diklenmemesi idi.

Çekinmiş olabilir miydi? Mümkün değildi. Lâf geçirememekten çekinmek? Söyleyecek söz bulamamak, kültür noksanlığı? Şaşkınlık? Kalıbının adamı olmamak(4)? Peki, ne olabilirdi ses etmemesinin nedeni? Bilmem, hatta tahmin etmem bile mümkün değildi.

Ancak; diğer konu bu ufacık ve serzeniş yüklü olayın benim hayatımı altüst edeceğini bilmiyor olmamdı.

Alengirli(2), sosyetik, asorti(2), egsantrik(2), egzotik(2), başka sıfatları aklıma gelemediği sözleri içine yerleştiremediğim genç kız, benim yerime pencere (cam) kenarına hiçbir şey söylemeksizin sığınır gibi büzülürken ben de ayağa kalkmıştım zaten.

Genç kız yüzünü cama dönmüştü, neden olduğunu bilmez bir şekilde medet umar(4) gibiydi. Pehlivana; “Buyur!” derken, koridora uluorta bağırdım;

“Haddini bilen(4) herkese; iyi yolculuklar…”

Aslında bilet almaya gittiğimde; gişede “Yer kalmadı!” tepkisiyle karşılaşmış, son anda gişe memuru; “Ekonomi Bölümünden bir kişinin biletini iptal ettirdiğini” belirtmiş, ben de acilen o bileti sahiplenmiştim, başka imkânları araştırmama gerek kalmaksızın.

Ancak gideceğim yer, uçakla da, otobüsle de aktarma ile ulaşabileceğim bir yerdi, gecikmem mümkündü ve benim bunu telâfi etmem de güçtü, zordu, hatta mümkün değildi, bile diyebilirim. Oturduğum koltuk bu şekilde bana ait olmuştu.

Oysa etrafıma bakındığımda, bir sürü koltuğun boş olduğunu görmüştüm. Demek ki; “Bay Hanzo!” gibi ara istasyonlardan binecek vatandaşların yerleri de önceden ayrılmış oluyordu, trene yetişememe hakları saklı olarak.

Herhalde o kadar açık yer; sıfır bedelli “Özürlü Bileti” alıp da haber vermeyi zül sayarak(4) gitmekten vazgeçenlere ait olamazdı, değil mi?

Telefonum çaldı, oturup yerleştiğim yerde;

“Abi, o adam çantasını alıp, hiddetli, şiddetli bir şekilde söylenerek arka taraflara doğru bir yerlere gitti. Sanırım aldığı dersten utanmış olsa gerek. Tekrar geri döneceğini sanmıyorum. İleteyim istedim, gene de siz bilirsiniz tabii…”

Medeniyetin cep telefonunu buluşundan memnundum, insan bir vagon ötesine, hızlı trende ulaşabiliyordu!

Evet! Tenkit etmek kolaydı, buna karşın güzel bakmak(1) da gerekli, içerideki güzellikleri görmek de mümkündü, nedeni belki bilinmeyecek bir şekilde, bir çırpıda, bir anda.

“Her şeye rağmen sesinizden etkilenerek geldim, aramızdaki yaş farkını umursamaksızın…”

“Her şeye rağmen beni korumanızdan etkilenip size haber verip çağırır gibi, görmeyi arzulayarak, yaş farkımızı sizin gibi umursamaksızın gelmenize memnun oldum…

Ben Tuğba!”

“Ben Buğra! Neden Tuğba?”

“Şu andaki beni unut! Sebebini sorma, ya da kendince bir şeyler bul, üret, uydur! Bir daha karşılaşırsak ki umut etmek istiyorum, asla savunmak için değil, beni bir daha böyle görmeyeceksiniz diyebilirim. Şimdilik bu kadar, ama sır değil, gün gelir, umutlarım boş çıkmayıp tekrar karşılaşırsak anlatırım, anlatmaya gayret ederim.”

Cümleleri kurmasında bir heyecan seçiyordum, “Sen!” ve “Siz!” karmaşası olarak. Üstelik zeki kızdı; telefon numaram onda vardı, bana istediği zaman ulaşabileceğinin umutlarında olduğunu biliyordu.

Üstelik kendi numarasının da benim “Arayanlar!” bölümünde olduğunu da. Dolaysıyla tohumları ekilip yeşermeye bırakılmış bir fide gibiydi; umudu, ya da umutları (hatta umudum).

“Umarım, dilerim, arzularım böyle rengârenk olan, güzelliğini saklama gayreti yaşayan bir genç kızı tekrar görmeyi. Ama trenden indiğimizde iki yabancı olarak bu şehri üleşeceğimizin farkındasın, değil mi? Ben akşamın son treniyle geri dönerken yaşadığım şu anları özlemiş olacağım, senin de bilmen gereken sadece bu kadar…”

Sessizce ayrıldık son istasyonda, gerçekten iki yabancı gibi, birbirimize ellerimizi uzatmadan, birbirimizin gözlerine umutla bakmaksızın, şehir bizi kahrıyla kabul etmekteyken.

Bir sosyal görevdi, beni bir büyük şehirden diğer bir büyük şehre günübirlik(2) sürükleyen. Şu anda rahmetli olan babamın ve böylesine seyahatlere gücü kalmayan annemin dıdının dıdısı(1) demenin bana yakışmayacağı akrabalarından birinin torununun nikâhına ve kalan vaktimin yettiği kadarıyla da düğününe katılacaktım, katılmam annem tarafından emredilmişti ve zorunluydum!

Üstelik de tembihi çok sıkı idi, babamı yitirdikten sonra bana aşırı derecede düşkünlüğü olan, daha doğrusu düşkünlüğünü arttıran annemin;

“Geline mutlaka yarım altın tak, hem yeni tarihli olsun! Ayıp olmasın Salih Dedeye. Benim selâm ve saygılarımı da söylemeyi unutma sakın!”

Aslında düğüne katılmak hiç içimden gelmiyordu, nikâh töreninden sonra hemen sıvışmak isterdim,  ama bunu anneme anlatmamın sıkıntısını çekecektim mutlaka.

Nikâhta tak altınını gelin hanıma, koskoca dede gelmeyecek değildi ya nikâha.

“Annemin hürmetleri var!” deyip öp elini, sen sağ, ben selâmet.

Ve elini beline dayayıp dolaş şehri şöyle aydınlıkta, tren vaktine kadar değil mi? Hatta biletini almayı düşündüğün trenin vaktini bekleme, daha önceki trenlerden bin birine ve defol seni istemeyen, senin de ahım-şahım görmediğin(4) bu şehirden, değil mi?

Ama nerde?

Yaşam hep acı gerçeklerle donatılacak değildi ya! Bazen de tatlı, uygun, güzel, doygun gerçekleri de sergiliyordu. Ne bileyim, nasıl söylenir? Ya da benim akıl edemediğim, hatta söylemekte sıkıntı çektiğim, aptalca, salakça, bunakça(2) diye tarif etmekte zorlandığım bir olay gerçekleşmişti.

Cep telefonuma gelen karmakarışık harf ve rakam mesaj kümesine göre akşam dönüş biletim alınmışmış. Annemin kıt bilgisiyle bu işi becermesi mümkün değildi. Ben de sarhoş değildim ya, aldığım bileti unutacak? Ya da ne zaman, nasıl aldığımı hatırlayamayacak?

Ceplerimi karıştırdım, sabahki gelişime ait henüz atmayı akıl edememiş veya becerememiş olduğum bilet dışında bir bilet yoktu cebimde. O da hemen cesur davranışımla(!) anında bir çöp tenekesinde yaşamının sonuna gelme gayretini yaşamaya başlamıştı zaten.

Tek deneyebileceğim şey, akşam belirtilen numarayı görmek, bir yanlışlık varsa bilet gişesine yönelip bilet bulmayı denemek, yoksa garajlara gidip otobüslerle evime dönme şansımı yakalamaya çalışmaktı, otel odalarında bir gecemi çürütmek yerine.

Nikâh vaktine kadar zamanı nerede ve nasıl geçireceğimi bilemiyordum. Deniz kıyısına git, dalgalara, martılara bak, simit-ayran muhabbeti(1) yap, bir devlet büyüğünün yumurtladığı cevher(4) olarak, vapurlardan inen çıplak giyimli, mini etekli, şortlu kızlara, kadınlara bak, hangileri Müslüman, dindar, kindar, gâvur, lâdini(2), ateist, deist say bre say…

Behey(2) aklı ancak uçkurdan aşağısına çalışan nınnırınınnın(2). Sana kim “Onlara bak!” diyor ki, bakma, seni zorlayan ne? Kisveni(2) aç, açıkla, söylemek istediğin ne; “Velev ki…” diye başla!

Ya da Buğra Bey Hazretleri(!) sen, kendinle sen ol, otur rahat bir kanepeye, koy altına pantolonun kirlenmesin diye bir gazete gibi bir şey denize, martılara bak, dediğin gibi…

Hem de vapurlardaki isimleri ezberlemeye çalış, not al, cep telefonun o trendeki genç kızınki gibi cafcaflı değil, gariban tipi ya, eve dönüşünde aç bilgisayarı, gir internete, ne, nedir, öğrenmeye çalış! Ama şimdi?

Ne gerek vardı sanki sabahın kör vakti sayılacak o kadar erkenden trene binmeye, arkamdan kovalayan mı vardı sanki? Bir şey vardı herhalde, kader denilen bir şey, avuçlarımızın içindeki, parmaklarımızın ucundaki, alnımızdaki çizgiler gibi silinmesi, yok edilmesi ve özellikle reddedilmesi mümkün olmayan, olmayacak…

Bir yerlere gidip maç varsa maç seyretmeyi mi düşünmeliydim ki? Kahvehaneler, tek tekçiler(1), birahaneler, meyhaneler bir birlerinden farklı yerler değillerdi ki! Kısacası “İleş(2)” gibi tarifi içinde olduklarını söyleyebilirdim, yöresel olarak kendi adıma tabii. Yıllarca aynı yerde durup kapanma emaresi bile göstermeyen bu hanelerin müdavimleri(2) eksik olmasalar gerekti.

Sayılı vakit, gün çabuk geçermiş! Bence bu söz kafası çalışmayan birinin uydurması, boşa geçen zamanı, boş geçen zaman(7) şekilde algılamış yorumlamış gibi geliyordu bu söz bana…

İlk gerçekle Nikâh Salonunda karşılaştım. O, kabaca trende hakaret ettiğim, muhtemelen benim uzaktan da olsa akrabam olduğunu bilip ses çıkarmamaya çalışan, “İlle(1) de yerime oturacağım!” deyip o süslü-püslü, acayip kızın başına dikilen o anki unvanıyla “Hanzo” idi.

Neydi o kızın adı? Tamam, benim ismime yakındı; Tuğba! Aşağıladığım, onun da o palyaço kılıklı kızı aşağıladığı adam, gerçek anlamda, dıdının dıdısı şeklinde akrabam olabilir miydi? Olurdu, olabilirdi tabi, hem neden olmasındı ki?

Anlayamadığım şey, Nikâh Salonunda karşılaştığımızda; artık unvanını tekrarlamamam gerekenin beklemediğim şekilde aşırı bir tezahürat ve anlayamadığım bir şekilde özür dileme girişiminde bulunmasıydı, benim yerime, hem de hararetle!

Nasıl anlatayım bilmem, hem anlatmam da bana göre mümkün değil, o genç kızla isimlerimiz dışında tanışmış mıydık? Aklımda kalmamış!

Ama o (gayri resmi; hanzo!); gelin ve damadın iki tarafında fotoğraf çektirmemiz için ısrarcı olmuş, hemen çözülen fotoğrafların parasını ödemiş ve bana verdiği fotoğrafın arkasına; “İyi düşüncelerle, umutla ve iyi anlaşılmak için” diyerek imzalamıştı, tarih atarak, ama isimsiz, cisimsiz, benim için gerçekten “Hanzo” diyemeyeceğim biçimde (hem olamazdı da artık)!

Orada bulunanların çoğu ile babamın öz, yakından, uzaktan, uzamış olarak aynı soy ismi taşıyor olmamız dolaysıyla onun da aynı soyadını taşıdığı kanaati oluşmuştu bende, hani özel efektli(2); “N’evet! N’ayır! N’olamaz(8)!” şeklinde.

Görevimin birinci bölümü bitmişti. Akrabam; “Gelmişken halledivereyim!” dediği işler için düğüne katılamayacağını söylemişti. Gerçekten fotoğrafın arkasına yazdıklarına tahammüllü olabileceğimi sanmıyordum, trendeki tavrını aklımdan çıkaramıyor olmalıydım.

Ben dâhil kişiler “Ne oldum?” değil “Ne olacağım!” diye ilerideki olasılıkları düşünüp hiç olmazsa ufak bir mülâhazat hanesini(1) boş bırakmalı, bırakabilmeliydi. Böyle bir durumda hele ki ardıma saklanma gibi bir niyeti kendime dürüst olarak söyleyebilmeliydim. Benim yanımdaki frapan giyimli(1) kıza ve vagondaki diğer yolculara caka satmak(4) ile hava atmak(4) benim için ne gerekli ne de hakkımdı.

Gene de kibarlık, centilmenlik bilmeyen, hanzo unvanı yakıştırdığım, diklenmemesini merak ettiğim kişi; al, işte akrabam çıkmıştı, atsan atamayacağın, satsan satamayacağın! Üstelik fotoğrafla birlikte bana kartını vermeyi de unutmamıştı; “Görüşelim!” dileğiyle. Yeniden baktım; soyadlarımız aynıydı akrabamla, o halde ben de irsiyetten(2) kaynaklanmış bir hanzo olmalıydım!

Oldum olası yılgındım bu düğün-dernek katılımlarından. Hele ki il dışı olup da annemin metazori(2) emriyle katılmak zorunda kaldığımda. Bir-üç-beş değil ki…

Trende bile rastladığım o kadar çok akrabam vardı ki, hepsine yetişmemin mümkün olmadığı, ancak böyle düğün-dernek ve ölmeden önce babamın, sonrasında annemin kakalamasıyla(4).

Unuttuğum bir noktayı da bu vesile ile belirtmem gerek. Hani dıdının dıdısı demiştim ya kendime bir yerlerde. Hah! İşte öyle! Annemle-babam da aynı soyadı taşıyan dıdının dıdısı tarafından uzak akrabalarmış! Çokluğun kaynağını ta o zamanlardan öğrenmiştim, şimdi hayret etmem niyeydi ki?

Annemin de, babamın da duygusal bağları kuvvetliydi, çok akrabalarımız vardı çevrelerinde, hepsini bilip tanımadığım, onlar hatırlarını kıramazdı, kıramazlardı, kırmaları mümkün değildi.

Ayrıca benim otellerde kaldığım çok geceleri de unutmam mümkün değildi. Ya eve geldiğimde cümbür cemaat(1) kalabalıkla karşılaşırdım, asker uğurlaması, çeyiz düzme, okula kayıt, sınav vb. akla ne gelirse…

“Misafirlerimize ayıp olmasın!” kaydıyla otele yollanmam gerçekleşirdi. Ya da kısa yoldan “Oğlum, sen otele yerleş!” telefonu ulaşırdı bana, üstelik de bir gün için değil, “Birkaç günlüğüne!”

Bu kadar sitem yeterli! Ancak hemen belirtmemde gerek var ki, babam yaşarken, başımızdayken bu sorunların otel konusu hariç çoğunu yaşamadım desem, yalan değil. Çünkü rahmetli babam, bir bakıma silâh zoruyla(!) takardı annemi koluna, ya da anneme direnememişse tek başına (bence yasak savar(4) gibi) gider, görevini yapar dönerdi.

Babam göçtü, onun göçüşü bu konuda benim de göçüşüm oldu bir bakıma, annemin zahmete girmeyi istemeyip tüm angaryaları üstüme yüklediği. Kendisi daha önceki dünyaya gelişinde “gurk tavuk” olmalıydı herhalde(!), şehrinden, evinden, komşularından ayrılamıyordu; “Oğlum…” şeklinde duygusal bir sesleniş, “Nöbet Çağırışı” halinde şekillenirdi mutlaka ve muhakkak!

“Şehirde pek sorunum olmuyordu!” desem yalan! Bu nevi düğün-dernek ve eve gelen misafirlerle ilgili etkinlikler için annemle birlikte oluyordum tümünde ve hafakanların basmasına(4) engel olamıyordum. Bunalıyordum, sıkılıyordum, başımın ağırlaşıp çaptan düşmesine engel olamıyordum, kasıklarıma ağrılar giriyordu, lâvabolara sıvışmak için ihtiyaç duyar gibi…

Bir de perdenin diğer yönü vardı; özetle torun sevdasını belli eder gibi. Kolumdan tutup beni görücüye çıkarırdı(4), öyle ev-ev değil, pastane, park, cadde gezintisi gibi! Sanki şehrin bütün kızları beğenilmek, annemin arzusunu yerine getirmek için benim karşımdaydılar.

Anlayamadığım şey onların mı, benim mi görücüye çıktığımdı! Annemin tümü hakkında bilgisi olduğunu, şecerelerini(2) izah etmesinden anlıyordum. Yani bir bakıma manavdan meyve alır gibi; “Seç, beğen, al!” tarzında.

Annemin yaşadığı devirle, hele ki akrabalık yoğunluğunun olduğu devirle benim yaşlanmaya çalıştığım devir farklıydı ve ben bunu anneme anlatamıyor olmamın burukluğunu yaşıyordum, her arzusunu belirtişinde. Benim için önemli olan onun torunlara sahip olması değil, benim sevip âşık olacağım biriyle bir ömrü aynı yastıkta kocayarak tüketmemdi.

Annemin; “Ahir ömrümde(1)” diye başlayan cümlelerle duygu sömürüsü(1) yapma gayreti beni habis(2) bir kanser olarak yok edecek gibiydi. Ancak annem ya farkında değildi, ya da farkında olmamak gibi bir hikmete sahipti…

İşte şimdi şikâyetlerime uygun o durumlardan birinde idim bu gün de. Kasıklarımda müthiş bir birikim ve ağrı vardı, nedeninin nasıl oluştuğunu bilemediğim. Şüphe etmedim değil, acaba annemin düşünceleri buralara da ulaşmış olabilir miydi; görücü konusu olarak?

Özellikle “Salih Dedeye de selâm söyle!” demesinde bir sebebi hikmet(1) aramalı mıydım? Eski toprak(1)! Olur mu olurdu, mademki annem için benim mutluluğumdan önce onun torun-topalak sahibi olmak önemliydi, elinin altında da telefon denilen bir dünya nimeti vardı, “Eski toprak” kavramı içine gizlenerek arzusunu neden şekillendirmemiş olsundu ki?

Muhtemelen tekrar gibi olacak, ama oldum olası(1) böyle sıkışık durumlarımda alafranga tuvaletlerden haz etmezdim(4), tünemenin(4) mecburiyet olduğunu düşünürdüm; “Nicht richtig(9)” kavramını öteleyerek.

Herkesin poposunu koyduğu yere, eğer özel tertibat yoksa (Kâğıt serme, sıcak su, sıcak hava vb. gibi) ben titizliğim nedeniyle oramı, oralara koyamazdım. Üstelik ihtiyaç duymadığım halde, sadece kasıklarımda oluştuğunu düşündüğüm, belki de aslında olmayan ağrılar dolaysıyla şüphe, ya da “Her ihtimale karşı” üzerine girişimde bulunmam mantıksızdı.

İtiraf etmeliyim ki, bu seferki alafranga tuvaletteki titizliğim bana pahalıya mal oldu; cep telefonumu klozete düşürdüm.

Cep telefonumun umut ettiği yolculuğa çıkmasına çeyrek kala, neredeyse bir sihirbaz çevikliği ile yakalayabilmiştim. İçindeki SIM(10) denilen hafıza kartını başarılı bir şekilde kurtardıktan sonra, bedelini düşünmeksizin iğrenerek cep telefonumu ısrarla arzuladığı mahalle terk edip yolculuğunun kısa sürmesi için sabırla bekleyip sifonu birkaç kez üst üste çektim.

Ve yine itiraf etmeliyim ki; bu kısa(!) süreli alafranga tuvalette kalışım sırasında tuvalet kapısı birkaç kez medeni(!) bir şekilde tıklatılmış, ben de her seferinde “İnsan var!” diyerek bir nevi yasak savuşturmuştum(4), sanki içeride insandan başka bir varlığın bulunması mümkünmüş gibi!

Sonrasında, artık titizliğim demekten vazgeçiyorum, yarım saat mi, bir saat mi ne(!) elimin parmak araları sabunla bembeyaz olarak sıvanmış bir şekilde, başarılı bir operasyonla temizlenmemi tamamlamıştım, övünmek gibi olsam da…

Ha unutkanlık, değil! Bu yarım saat, bir saat kadar kısa süren zaman(!) içinde kulağıma ulaşan takdir cümlelerini(!) duymazdan geldiğimi de belirtmem gereksiz!

Bu SIM kartına yüklenmemiş olan bilgileri sorup soruşturarak cep telefonuma tekrar yüklemem mümkündü de o palyaço tipli, rengârenk kıyafetli, açık-seçik itiraf etmem(4) gerekli ki etkilendiğimi söylemem gereken genç kızı, bir daha görüşebilme imkânımızın olmadığını söylememe rağmen özlediğimi saklayamıyordum kendimden.

Dürüst olmak insanın şiarı(2) olmalı, özellikle de kendine karşı. Eee! Bende kalan somut bir iz olmadığına göre aramakla bulamazdım onu, meğerki rastgele(11) demem gereken. O halde güç gibi görünse de; “Bir rüzgârdı, geldi geçti(12)” şeklinde unutmak en doğru yol olacaktı benim için.

O genç kızın aklına gelecek de, aradığı numaralar içinde benim numaramı görüp de; “Bu telefon numarası da kimin yahu?” diye merak edip önce kendine sorup sonra beni arayacak da; “Ben Buğra! Memnun oldum!” diyecektim, öyle mi, ha?

Genç kızın telefonuna adımı kaydedeceği aklımdan geçmiyordu. Genç kız kaydetmemiş olsa da aklından geçireceği isim eğer kaydında tanıdığı yoksa “Mehmet” ya da “Sarı” şeklinde işaretlemiş olabilirdi, meselâ. Anlamı; “Sarı Çizmeli Mehmet Ağa!” gibi…

Ancak bunun bile gerçekleşmesi; bir katırın doğurması, ya da balıkların kavak ağaçlarına tırmanabileceklerini düşünmek kadar imkânsız ve manasızdı. Hani yeni bir teknoloji üretilir, ya da geliştirilir, gerçekleştirilirse onun beni bulması o zaman mümkün olabilirdi ki bu umut da; benim için yavan, mantıksız ve geri zekâlı olmak gibi bir üründü.

Bir kez daha geri dönmem gerekirse; benim durumumda olan tüm insanların yaptıkları gibi benim de yapmam gereken kadere rıza gösterip boyun eğmekti. Ben de onu yaptım, imkânsızlığın hükmüne uyarak.

Atalarımız bazı atasözlerini öylesine güzel düzenlemişler ki zamanında, sözler “Cuk diye” yerine oturuyordu(4), ihtiyaç duyulan anlarda. Bir musibet bin nasihatten evlâdır(13) gibi. Bu söz bundan böyle cep telefonumu kıç cebimde, pardon, yani popo cebimde taşımamam gerektiğinin tembihi gibiydi.

Bir diğeri; Dağ, dağa kavuşmaz, insan insana kavuşur(14), atasözü idi. İnsanın insana kavuşması şu an için beni ilgilendiren bir söz değil gibi görünse de, ilerisi için umutlu olmamı engelleyen ne olabilirdi ki?

“Of!” şeklinde tükenemeyen bir zaman dilimi. Vaktin gereğinden uzun olduğu boş anda, bari biletimi “Harp olur, darp olur!” mantığıyla kontrol edeyim, istedim. Gişe memuruyla, onu bekleyen yolcu adayı olmaması dolaysıyla biraz sohbet ettikten sonra, ne zaman ve nasıl edindiğimi bilemediğim biletimin akıbetini öğrendim. Memur;

“Bir saniye bakayım efendim!” dedikten sonra, müjde verir gibi;

“Evet, efendim. Tuğba ve Buğra Nettin(2) çifti olarak altıncı vagon, bir ve iki numaralar…” dedi.

Şaşırmıştım, ama belli etmedim. Üstelik mutluluktan neredeyse çantamı unutacaktım Bilet Gişesi önünde. Demek ki soyadı Nettin idi, galiba yakışmış olduğunu söylemem gerekecek, nedenini çözemiyorum.

Başka bir şeyler düşünmek umurumda değildi. Düğünde beş-on dakika durup, saatlerce bekleyebilirdim o frapan giyimli, ama üstündeki kıyafete aldandığım, gönlüme “Abi” sözüyle egemen olan ve tüm düşüncelerime kendi için el koyduğuna inandığım için...

Cümlemi içimden de olsa tamamlayamadım (“Hayr’ola!” der gibi). “Tuğba Hanım!” Çok resmi bir söylemdi. “Tuğbacığım!” “Bu ne samimiyet?” demenin işaretiydi. “Tuğba!” “Beri gel, beyefendi, tanışıyor muyuz ki, ismim ağzınızda?” şeklinde sorgulayıp beni reddetmesinin simgesi olabilirdi.

Hani insanlar; “Dün bir, bugün iki, ağır ol da molla desinler(15) ya da “Bayram değil, seyran değil, eniştem beni niye öptü?” derler ya, yaşamımda harcadığım, bağlandığım, hatta âşığım demeyi hak ettiğimi sandığım aradan geçen süre bir tam gün bile değildi. Onu sahiplenmekti dileğim, ama bilmediğim, anlayamadığım, beynime hükmedemediğim bir heyecan yaşıyordum düşüncemde.

Ancak trene bindiğimde, onunla karşılaştığımda konuyu salaklığa, aptallığa vurup “Sevgili Tuğba!” hatta hoşgörüsünden(2) emin olabilirsem; “Sevgilim!” demeyi kurguladım, egemenliğini zorla da olsa göstermek için çaba gösteren beynime inat.

İnsan hayalinde de olsa, hayalinde olanla zamanın nasıl geçtiğinin farkında olamıyordu. Bunu daha önce neden akıl edemediğim için sitem ettim kendim, kendime.

Ve ne olursa olsun, sonunda her anımı onu düşünmekle dolduracağıma dair yemin edercesine söz verdim. Kime? Kendime tabii!..

Belirtilen adresteki düğün salonuna, daha doğrusu bahçesine gittim. Gördüğüm öyle bir şeydi ki, tam vaktinde ulaşmıştım o mekâna. Pistten uzak kokteyl masalarından birinin kenarında ayakta dikiliyordum.

Aklım, fikrim gerçekten saklamaksızın itiraf etmeliyim ki, gereken üç-beş dakikayı zorunlu olarak geçirmek, annemin emanetini ve sözlerini ilgililere teslim etmek ve acilen sıvışmaktı.

O kokteyl masasında, trene binmeden evvel, ağzımı bir-iki parmak alkolle sıvasam, daha mı iyi ve rahat olurdum ki, denge denilen havayı teneffüs etme gereği duymaksızın, değerimle ilgili girişimde bulunmam için?

“Bu ne acele arkadaş? Aklından zorun mu var? Bir ‘Merhaba!’ dedim, yani yüz verdim deliye denkleminde ‘X’ ve ‘Y’ değerlerini yerlerine oturtmadan denklemi çözme gayretindesin yahu!”

Allah’ım aklıma mukayyet ol(4)! Gerçekten daha yanına, ya da yanıma oturur oturmaz hani bilet anonsunu yapan gişe memurunun dediği gibi “Çift Yakıştırması” hilâfına(2) ellerini ellerimden çekip de der miydi böyle, ya da buna benzer bir şeyler?

İnsan beşer(16), şaşar mı, şaşardı tıpkı benim gibi. Umut, fakirin ekmeği olduğuna göre umutlanmamın kime zararı olabilirdi ki? Olurdu tabii. İnsan, yaşam denilen elle tutulamayan gerçekte yalnızca bir kere severek âşık olabilirdi.

Ve bunun için eğer sevgi, aşk olacak kadar gerçekse, gerçek olduğuna inanılıyorsa; biri olmazsa, ötekisi demek, yanlış bir söylemdi.

Damat ve gelin salona girerlerken, gelinin elbisesinin eteklerini tozlardan sakınırcasına tutan o muhteşem yüz, ta uzaklardan bile bana tanıdık gibi gelmişti, inanmakta zorluk çektiğimden değil, inanamadığımdan.

Çünkü birincisi; o her kimse, o renk cümbüşü kılıklı genç kız olamazdı, benzemezdi kimse ona(17), gönlümde yaşattığım kadar.

İkincisi; kişinin her gördüğünü gördüğünde gördüğünün kendine egemen olan olduğunu düşünmesi kadar doğal ne olabilirdi ki?

Ortalarda bir yerlerde gelin ve damat dans etmeye başladığında o genç kız gelinin eteklerini artık tutmasına gerek kalmamışçasına bıraktı ve gençten genç bir çocukla dans etmeye başladı.

Dönerlerken belki de farkında olmaksızın bana yaklaştılar, yakınlaştılar ve o genç kızın gözleri büyüdü sanki bir anda, çocuğu sırtından itekler gibi yaptıktan sonra yanıma geldi. Acelem vardı sanki;

“Bağışlayın, düğün sahibinin babası, ya da gençlerden birinin dedesi benim akrabammış, üçüncü nesil yani, ben akrabam olsalar da hiç kimseyi tanımadığım için buraya büzülmüştüm. Ama sormama izin verin lütfen, kardeşiniz, ya da ikiziniz var mı sizin?”

“Hayır! Hayırdır hem, neden?”

Baştan aşağıya bembeyaz, geline eş gözüken bir aydınlık gibiydi. Beyaz koyusu bir pantolon, yakası elle kapatmayı gerektirmeyecek şekilde, uzun kollu bir gömlek ve yakasında anlamı geniş bir rozet vardı.

Boynunda var ile yok arası ancak fark edilen çok ince bir zincirle zapt edilmeye çalışılmış, denizyıldızı diyebileceğim, ancak yonca yaprağı olabileceği düşüncemi saklı tutmam gereken bir kolye vardı, parmakları, elleri, kolları çıplak ve serbestti.

“Tanımak mutluluğuna eriştiğim, çok kısa bir süre için de olsa iticiliğine rağmen beni etkileyen birine o kadar çok benziyorsunuz ki!”

Bir taraftan da genç kızı, sanki saklanıyormuş da açığını yakalayacakmışım gibi incelercesine süzdüğümün farkında değildim. Burnunda hızma izi, kulaklarında kocaman halkaların deliklerine yaptığı sarkma izi yoktu, hani annemden işittiklerime, gördüklerime ve trende palyaço olarak gördüklerimden aklımda kaldığı kadar…

Bu; gene de kadın aksesuarları ile bilgi eksikliğimin nedeni olabilirdi!

“O halde gelin tanışalım, o kız her kimse, ben de sizi o kız gibi iticiliğim de olmadığı varsayımıyla etkileyeceğimi sanıyorum…”

“Peşin peşin söyleyeyim güzel kız. Gerçekten siz de çok güzelsiniz, ama o yarı çıplak, hatta yarı üryan(1), frapan, renk cümbüşü olan genç kız yerine sizi arkadaş olarak bile kabullenmem mümkün değil!”

Dansa davet etmişti, hem klâsik iki yabancı gibi dans ediyor, hem de konuşuyorduk, fark edildiğimizi bilemeksizin.

“Şanslı kızmış vesselâm(2)! Keşke ondan önce rastlasaydım size. Neyse hadi usulünce devam edelim dansımıza. Bak! Ne güzel yakıştırıyorlar bizi, birbirimize. Fısıltıları duyuyor musunuz? O halde sizi elde etmek şansımı denemek isteyeyim!”

“Mümkün değil!”

“Emin misiniz?”

“Adım gibi!”

“İnsanlar cesaretleri kadar emin olmadıkları için de iddialı olmamalı, konuşmamalıdırlar diye düşünüyorum!”

“Haklısınız! Ama ben beni ona verdim. O beni istemese de ben ömrümün sonuna kadar onunum, ister tepe tepe kullanır beni, isterse sifonu çeker, gereğini gerçekleştirir, bu kadar basit…

Hem bilmediğiniz bir şey var; bugün şanslı ve şanssız iki anı birlikte yaşıyorum. Telefonumu kaybettim, ama tren biletimi buldum, bu akşam belki de onunla birlikte aynı kanepeyi paylaşarak bu koca şehirden, benim koca şehrime beraber gideceğiz…

Eğer bana şans vermek onun içinden geçer ve ben bunu hissedersem, ömür boyu benim olmasını isteyeceğim ondan, çünkü o benim yaşantımda bir tane ve benim için dünyamda o bir taneden başka bir tane yok!”

“Şans işte! Kimine büyük piyango vurur, kimine teselli vurmadığı gibi, amorti bile rastlamaz. Hadi, mademki avucumu yalayacağım, iki kez daha dönelim de git, sevdiğini bekle, istersen benden de bahsedebilirsin, ‘Seni kıskandı!’ diyerek!”

“Gerçeği söylemem gerekirse, ben beni iade edilmeyecek gibi ona verdim, ama size ondan önce rastlamış olsaydım, o zaman şansınız olabileceğini söyleyebilirdim, belki…”

“Şey! Bilmem, farkında mısınız, dans ederken boynumdan değil, belimden tutacaksınız, dans etmeyi bilmiyor musunuz yoksa ensemde, boynumda bir şeyler mi araştırıyorsunuz yoksa? Her neyse! Siz, mademki; ‘Ben, beni ona verdim!’ diyorsunuz, sözünüze saygı duymam gerek, sizi kendim için istememe rağmen yönünüze devam etmeniz için sizi bağışlıyor, dönüşünüzü onaylıyorum zihnimde…

Konuya gelince; ben sizi o kendinizi verdiğiniz gibi tepe tepe kullanmaz, ömür boyu gönlümde, yüreğimde saklardım sizi…”

“O zaman ben de teninin kokusunu hissederek hep seni yaşardım. İnan ikinci bir şansım yok size yönelmem için. Ama sevdiğim o parfüm kokusu yerine şimdi sizin hissettirdiğiniz gibi onun teninin kokusu ile o büzülseydi koynuma, dayasaydı başını göğsüme, zararı yok, bakmasındı gözlerime, ancak başını dayadığının, kendine ait olduğunu, onun benim tek sahibim olduğunu bilseydi, yeterdi bana. Beni istemese de, sadece içim için de olsa hayallerimi yaşasaydım…”

“Gerçekten o kadar çok mu etkilendiniz ondan, hem de ilk ve bir görüşte?”

“Çok sual sordunuz küçük hanım! Affedersiniz, onun başına dikilen ve akrabam olduğunu öğrendiğim vasıfsız kişi gibi ünledim, bağışlayın lütfen! Ama tepkin dikkatimi çekti! Tamam, sen o değilsin, o değilim iddiasındasın, ama beni sahiplenmek arzusundasın, ama neden?..

Bağışla, kesin olarak senin sen olmadığına ikna olmam için, omzunu ve zincirini yokladığım, ama tam olarak göremediğim kolyenizin yerini gösterir misiniz?”

“Deli misiniz? Böyle dövmem varmış gibi herkesin önünde, ortasında?”

“Tamam! Deminden beri, dolambaçlı sözlerle beni sınadın, sensiz olamayacağımı öğrendin Tuğba Hanım. Sen sadistsin, beni kendine mecbur bir köle ettiğin yetişmiyormuş gibi, kedinin yakaladığı bir fare gibi oynuyorsun benimle, değil mi? Hem ben sana ‘Omzunda dövmen var!’ demedim ki! Ama nasıl yakaladım gerçeğini?”

“Peki, nasılmış o dövmenin şekli, hem hangi omuzumdaymış?”

“Sol omuzunda. Çünkü trende solumda oturuyordun. Bedenlerimizin uyumu da aynı gibi geliyor bana. Sol omzunun arkasına doğru akrebi görürsem, boynundaki madalyona göz atmama bile gerek olmayacağını düşünüyorum şu anda…”

“Ne? Ne söylersiniz, ne yaparsınız ki sanki?”

“Diz çöker, ‘Benim ol!’ derim. Teferruat arkamızdan gelir!”

“Tamam, anladım, itiraf ediyorum, ben oyum, akrep burcundanım çünkü!”

İkimizde “Sen!” ve “Siz” karmaşası içinde olduğumuzun farkında değildik sanki.

“Omzunu görmesem olmaz!”

“Görmesen olmaz mı? Israrcısın, tüm gözler üzerimizdeyken. Ne yapayım bu, benim kaderimmiş, hak etmediğime sahiplenmeye kalkışmak? O dövme hangi omzumda demiştiniz?”

“Sol…”

“Peki, şimdi lâvaboların olduğu yere doğru gidiyorum. Arkamdan gel, ellerinle yaptıklarını, baygın gözlerle baktığını görenler gördü zaten. Hadi indir fermuarımı, senden çekinmiyorum, omzumu gör ve defol buradan, buralardan…”

“Gerçek mi?”

“Defolmanın gerçek olmayanını bilmiyorum. Hadi indir fermuarlarımı, arzuluyorsan iki omzuma da bak!”

Aslında şüphe zalimlere mahsustu(18). Tamam, inanacağım kadar iki ayrı yüz, iki aynı beden, iki aynı ses ve kamuflaj(2). Her şeyden önemlisi beni bu genç kızı tıpkı etkilendiğim o palyaço gibi bana çeken bir güç vardı, engellemekte gerçekten güçlük çekip de başarılı olamadığım.

“Yanılmışım, affedersin, bu utançla ne tekrar yüzüne bakar, bakabilirim, ne de salona tekrar dönebilirim. Demek ki; derhal defolmam gerek!”

“Şimdi! Bana göre de yolcu yolunda gerek! Seni bekleyen belki senden önce yerleşmiştir o koltuğuna. Sahi o kız; ‘Ters gidemem!’ demişti, değil mi? Oh! Ho! Desene biletler ters koltuklardaysa koca şehre kadar muhabbet koyu koyu, belki de bir “Love Story(9)” başlangıcı… “

“Abartmayın isterseniz! Ben onu gördüm, beğendim, istedim. Hatta seviyorum da. Bakalım o beni isteyecek mi? Karşısına çıkıp hoppa hop(4) ‘Benim olmanı istiyorum!’ demek doğru olur mu, yakışır mı? Ona beni kabullenmek içinden geçiyorsa bir süre vermem gerek, izlediğim bir kısım işaretler; bu süreye gerek olmadığını belli ediyorsa da…

Sizden kendimi kurtarır kurtarmaz ona koşacağım, saatlerce beklemem gerekse de. Her şey gönlünüze göre olsun! Umarım siz de bir gün size tapacak biriyle karşılaşır ve iyi, uygun, huzurlu bir yuva kurarsınız…”

“Hiç sanmıyorum! Yaşamımda bana tapacak ve tapınacağım tek kişi sizdiniz, ama beni tüm bu geleceklere karşın tepip gidiyorsunuz. Yolunuz açık olsun! Gönlünüz asla kapanmasın!”

“Umarım! Son bir rica, adımın Buğra olduğunu söylemiş miydim, aklımda kalmamış. Bu yarım altını geline takın lütfen, gelin hanım benim tarafımdan akrabammış çünkü. İçindeki şeritte annemin adı yazılı, ben geleceğime koşuyorum, bir ömür beklemem gerekse de…”

“Bak genç adam, Buğra Bey yani! Duygu sömürüsü yaptığımı sanma! Ancak size üç önemli söz aktarmama izin ver! Beni burda bırak git, gidebilirsen(19)! Hiçbir şey göründüğü gibi değildir(20)! Ve Kadının fendi, tarih boyunca erkeği yenmiştir(21)

Ayrıca dövmemi ve kolyemi, ensemi, boynumu okşar gibi kontrol etmeye çalışman hoş bir hareket değildi. Belki bir haç olsa da, olmasa da elhamdülillâh Müslümanım. Boynumdaki kolye; denizyıldızı, kar tanesi, dört yapraklı yonca da olabilir, sanırım hepsinin aşağı-yukarı aynı görünümde olduğu zihninizi karıştırmıyordur. Eğer insan kolyeye bakmak yerine tene, bedene bakmayı arzulamamışsa…

Hadi, şimdi git!”

Bu kadar uzun konuşma sırasında Tuğba’nın ters gitmekten çekindiğini, boynundaki kolyenin özelliği hakkında konuşmadığımız halde ağzından kaçırmasını, sevdiğine kavuşmayı bekleyen bir Mecnun gibi heyecanlı, ağzı açık ayran delisi(1) konumunda olduğum için dikkatimden kaçırmıştım!

Palas pandıras(1), yüküm varmışçasına, hızlı trende beni beklediğini düşündüğüme kavuşma heyecanımın sonlarına, daha doğrusu olayların gerçekleştiği anlara kadar bunu fark etmemiş olmamın sebebi kafamda çözüm bulamamıştı. Demem o ki; o gün hiç yoktum, bugün bile yokum!

Yoktu, trenin hareket saati geldi. Tren kalktı yoktu gene. Yanım bomboş kalmıştı, tıpkı onu saklamayı, başını yaslamasını istediğim göğsüm gibi. İnsanın hayallerinin de bir sınırının olması gerektiği kanaatini yaşıyordum.

Acaba “Nettin?” gerçek soyadı mıydı? Yakıştırmış mıydı? Üstelik şu anda ne biletim, ne cep telefonum, ne de bana bırakılmış bir not, mesaj vb. yoktu.

Olmaz ya, hani bilet kontrolü için görevli memur arkadaş gelse; “N’aber?” diye sorsa; “Yoktur! Yokturdur! Yokturdurlar!” der, zırvalamamla Türkçemize yeni “Ulusal” nitelikli kelimeler kazandırmış olmanın sersemliğini yaşardım herhalde!

Doğal olarak yolcu listesinde adı, adım, yani adlarımız görünüyor olsa da biletim olmadığı için en fazla cezalı bilet bedeli öderdim ki, beklentimin hiçliğinde umurumda değildi, o üç-beş kuruş, o olmadıktan sonra.

Başım öne eğik düşüncelerimde yorulmuştum.

“Bağışlayın! Boş mu? Oturabilir miyim?”

“Doğal olarak, koltuğun sahibisiniz, tabii ki!”

“Yeğenimin sünnet düğününe yetişme çabasında burnu eksik bir palyaçoydum şimdiki gibi. Ama trene yetişeyim derken, değiştiremedim üstümü. İzninle çantamdakilerle tuvalette değiştireyim, yanında rahat rahat oturayım! Belki bana anlatmak, söyleyecek şeylerin vardır!?”

“Tuvalet açıldıysa tabii!”

“Açılmıştır herhalde. Açılmamış olsa bile biz palyaçolar için çözümsüzlük diye bir konu yoktur. Allah’a şükür, firketem(2), yan yana getirip kapıları açacağım küçük madeni bozuk paralarım var. Olmadı mı? “Hokus pokus(22)!” şeklinde imkânlarım var!..”

Onun lâvabodan dönüşünü gördüğümde hayretler içindeydim. Düğündeki, adını bilmediğim, ağzımdan lâf almak, kendine çekmek için uğraşan beyazlar içindeki genç kız vardı karşımda, şaşkınlığımın sanki beni mutlu ettiği.

“Tuğba? Sen? Sen? Ama nasıl?”

“Yeğenimin sünnet düğününe yetiştim. Akşama da yakın bir akrabamızın düğünü vardı. Beni sıkan kıyafetlerimi değiştirdim. Düğüne gittiğimde orada Buğra isimli bir centilmenle karşılaştım. O bana tüm sırlarını bir-bir açıkladı, herhangi bir şeyi cımbızla ağzından almama gerek kalmaksızın...

Ya da şöyle söylemeye çalışayım, öğrenmek istediklerini; 24 saat bile dolmadan, kısacık süre içine sevgisinin taşkınlığını sığdıramamış bir seven olarak sevdiğinin ağzından kendine ait gereklilikleri öğrenen bir kadın…”

“Öyle mi? Beni kandırdın, seni sevmiyorum!”

“Sen, öyle san! Trenden indiğimizde akıllı-uslu; ‘Seni seviyorum!’ bile demeden evlenme teklif edeceğinden neredeyse emin gibiyim. Bir anda oluşmuş, ‘Yıldırım aşk’ safsatası(2) içine sığdırılmış bir şey değil yaşadığımız, benim inancıma göre. Yıllar süregelen farkındasızlığın, aramayışının, karşılaşamayışımızın, iki sevgilinin yaşamının görünüşü bu…”

“Kendi adına konuş, lütfen! ‘Seni sevmiyorum!’ dedim!”

“Ben de inandım! Tarifi zor değil, bir günde, bir akşamda benim oldun, saklama, saklanmaya da çalışma! Bensiz olamazsın! Ama benim sensiz olamayacağıma inanmaksızın diyorsan ki; ‘Sensiz olurum, olabilirim!’ al bu çantada tenis topu gibi burnum dâhil palyaço kıyafetlerimin hepsi var! Hatıra olarak bana gelişini, bana anında olan ilgini şekillendirir…

Oysa ben öylesine eksikliyim ki; sensiz yaşamak bile içimden geçmiyor…”

“Dur! Hemen surat asıp sitem etme. Bana, sana olan sonsuz sevgimi benden işittiğin halde alay edercesine susmanın, saklanmak istemenin bedelini ödemen gerek. Bu cezayı sana kıyamayacağımdan emin olsam da düşünmeliyim…”

“Bilemem! Bu tren şu an itibariyle üç saat sonra koca şehirde olacak. Şöyle iyice yana çekil, çok yoruldum, sen de bu arada düşün, dolu dolu üç saatin var. Seni kıskandırmak aklımın ucundan bile geçmez, ama bir deyim var; elimi sallasam ellisi… gibi. Maksat; anaç olarak çocuk doğurmaksa, beni kimler istemez ki, sevgi bahanesi yaratmadan, yaşatmadan. Hani çok çirkin olsam da evde kalma olasılığımın çok az olduğunu tahmin edebilirsin...

Beni daha iyi tanımayı düşünseydin, sana şu sebepten, şu-şu sebeplerden; ‘Ne olur beni kabullen!’ dememe de ihtiyaç duymazdın!”

“Zalimsin! Sana tapındığımı bile bile eziyet ediyorsun bana!”

“Sen istedin. Dediğim gibi ben biraz dinlenmek istiyorum. Bu kirli pencerelere, perdelere başımı dayamaktansa, beni istemesen de omzuna dayanmama izin vermeni rica ediyorum, hani meselâ, iki lise son sınıf ya da üniversite öğrencisi gibi. Horlamam, hırlamam, geniz akıntım(1) falan da yok! Ama seni rahatsız edecek olursam, hani o geçici akrep dövmesi olan omzumu dürtükleyerek beni ikaz edebilirsin. Tekrar ediyorum; seninle belki de son olarak beraberce harcayacağımız son iki-iki buçuk saatlik zamanı sana bırakıyorum, güle güle kullan!”

Geçen sürenin farkında değildim. Onun nefes alış verişleri ömrümü tüketebilirdi. Ne kokusunu hissetmekte, ne de nefesiyle yaşamda kaldığımın farkındaydım, kendimi bilemiyor, aptallığımla bilmek de istemiyordum. Omzuma yaslanmış başında, kapamakta sıkıntısı olduğu gözlerine, yüzüne baktım.

“Çok istiyorsan, bu fırsat bir daha eline geçemeyebilir, istersen öpebilirsin beni, hiçbir dilek, istek veya vaatte bulunmaksızın, doğal olarak benim düşünce, dilek ve isteklerimi de aklından geçirmeksizin. Ama bil ki; ‘Abi!’ dememe rağmen ta başlangıcımda benim oldun, farkında değilsin, ben de sana ait olduğumu hissettim, anında. Gerisi sana kalmış, yaşamda hiçbir şeyin zorla kabul edilmesi, ettirilmesi mümkün değil!”

“Ben daha öncemizde, yani başlangıçlarımızda, yanıma ilk kez gelip oturup da, akrabam olan kişiye diklendiğimde seni sevmeye başladığımın, seviyor olmamın heyecanını yaşamaya başlamıştım, iticiliğinin tüm unsurlarını cesaretle kullanmana rağmen. Sevgi; işaret, şekil, renk, desen, kural, davranış tanımıyor…

Hem sevmek sessizliktedir(23). İçten, hatta hissettirmeksizin, sonucu ne olursa olsun. Ben seni onun için sevdim, senden vazgeçmem mümkün değil. Dün olsan da, bugün böyle olsan da seninle bir ömrü paylaşmak istiyorum, sen benden ayrı olmayı, ayrılmayı istiyor olsan da...”

“Ben ne diyorum, sen lâfı evirip çevirip neler diyorsun? Ben seni sahiplenmişken sensiz olmayı, sen olmadan yaşamayı nasıl düşünürüm ki?..

Haydi vagondakiler değil, dünya umurumda değil, yalnızız, öp beni, bu öpüşün ömür boyu prangamız olsun bizim!”

 “Ama önce söyle, elimdeki tüm kozları tüketmiş olsam da neden kendini saklamayı istedin benden?”

“Beni palyaço olarak seviyor olmanın mutluğunu ömür boyu yaşamak için. Üstelik iki kez, neredeyse üst üste hata seviyesi üstünde gaf yapmama(4), ya da ipucu vermeme rağmen…

Artık nasıl isimlendirirsen öyle…”

“Dövmen mi?”

“Geçiciydi, silmiştim, ama ağzımdan kaçırdıklarımı…

Hadi itiraf edeyim; hiç konu geçmediği, konuşmadığımız halde trende ters gitmekten çekindiğim ve kolyelerin birbirine benzemesinin mümkün olduğu konularını sadece trendeki ben ve sen biliyorduk, düğündeki ben değil! Hatırladın mı?”

“Ve gecenin tümünde ağzımdan ne almak istediysen, neler gerekiyorduysa hepsini de aldın, öyle mi? Başarını kutlamama izin ver!”

“Benim olduğunu bilmek öylesine doyumsuz bir mutluluktu ki, dinlenip dinlenip tekrar yaşamayı isteyeceğim…”

“Beni egoistçe kendine aç bırakman dâhil?”

“Düşünmedim, ama ödeyebilirim, öp beni!”

“Yaşamımda hiç palyaço öpmedim ki!”

“Ha! Yani palyaço olmayanları öptün, öyle mi?”

“Sözümü yanlış anladın, öpmeyi, öpüşmeyi bilmiyorum, demek istedim!”

“Eee! Ben de bilmiyorum!”

“Ne dersin, birilerine soralım mı? …

Tamam, tamam! Öyle dut yemiş bülbüle dönmüş gibi(4) suskunlaşma! Önce sarılayım sana, sonra Türk filmlerinden ne kadarı aklımda kalmışsa deneyeyim…

Nasıl olsa ömür boyu beraberliğimizde öğreniriz!”

“Bence trenin duracağı son istasyona kadar ikmale kalmadan sınıfımızı geçecek kadar öğrensek iyi olmaz mı?”

Tren istasyona ulaştığında biz öğrenimimizi ikmale kalmayacak gibi değil, yıldızlı pekiyi alacak gibi ve kadar öğrenmiştik!..

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Palyaço; Sirklerde, panayırlarda, özel eğlencelerde özellikle çocuklar için gösteri yapan, aralara cambazlık, hokkabazlık yaparmış gibi, ya da yaparak izleyenleri güldüren, eğlendiren, yüzleri boyalı, burunları kocaman ve acayip kılıklı oyuncu.

Tuğba (Ağacı); Cennette var olduğuna inanılan kökü yukarıda, yaprakları ve dalları aşağıda ağaç. Güzellik, iyilik, hoşluk.

Buğra; Peygamberimizin bindiği deve, er kişi, güçlü-kuvvetli, eskiden verilen bir rütbe.

(1)

Yerelması; Bileşikgillerden boyu iki metreyi bulan, kök sapları (patatese göre) çok karmaşık yumru şeklinde, basit yapraklı, dayanıklı, çok yıllık otsu bir bitki ve bu bitkinin sebze olarak kullanılan sapı. (Ayrıca; yüz şekli tarifinde de kullanılan bir söz; Yerelması Suratlı, Yerelması Şekilli, ablak suratlı, montofon görünümlü gibi.

Tek Tekçi; Adı üstünde tek başına yapılacak bir uygulamayı yanında kimse olmaksızın yapma. Ancak ucuz meyhane türlerinde, hatta “ayaküstü” denilen yerlerde içkilerin şişeyle değil, bardaklarla sunulduğu yerlerdir ki öyküde bu ikinci anlamında kullanılmıştır.

Güzel Bakmak Sevap; Asıldır. “Güzele bakmak sevap!” yanlış, değiştirilmiş halidir. Bu durumda hani hatırlatılmak istenirse güzele çirkin bakmanın da günah olacağını varsaymak mümkündür, eğer, denilen gerçek ise.

Simit-Ayran Muhabbeti;  Simit ve ayranla vakit geçirmek, varsa birileriyle bu eşleşme ile dostça bir arada bulunup konuşmak, sohbet, söyleşi.

Dıdının Dıdısı; Dıdının didisi, yahut didinin dıdısı, didinin didisi şeklinde kullanılan uzak akraba ya da arkadaşları, konuları anlatmak için kullanılan bir deyim.

Hini Hacette; Gerektiğinde.

Güzellik Uykusu (Kestirmesi); Genellikle asıl anlamı dışında günün herhangi bir saatinde uyuklamak, ya da uyumak anlamında mecazi olarak söylenmektedir.

i Pad (Ay pet okunur); Tablet bilgisayar. Dokunma özellikli, büyük ekranlı, kolay taşınabilir, bir çok işlerin üstesinden gelen alet.

Çıtı Pıtı; Minyon, ince, küçük, cici, Ufak tefek ve sevimli.

Ne Hikmetse; Bilinmeyen bir sebepten ötürü. Bilmezlikten gelinen durumlarda söylenen bir söz (Hikmet; Bilinmeyen, gizine akıl erdirilemeyen neden).

Geniz Akıntısı (Postnazal); Aşırı olarak üretilen mukusun (sümüğün) boğazın arka bölümlerinde birikimi.

Mülâhazat Hanesi Boş; Bir kimse ya da olay hakkında kesin kanaat sahibi olamamak.

Palas Pandıras; Hazırlanmaya, ya da derlenip toparlanmaya olanak bulamadan, yaka paça, apar topar.

Ağzı Açık Ayran Delisi (Gibi Bakmak); Yeni gördüğü her şeye alık alık bakan, anlamsız bir hayranlıkla seyredip şaşıran, basit şeyleri bile aval aval izleyen, amaçsız, serseri bir şekilde, ne yaptığı belli olmaz bir şekilde dolaşmak, çevreye aptalca ve hayranlıkla bakmak  (bu durumda ağız açık, dil de hafifçe dışarıya doğru çıkıktır).

Yarı Üryan; Yarı çıplak.

Oldum Olası; Kendimi bildiğimden beri. Eskiden beri.

Sebebi Hikmet; Faydalı neden, gerekçe.

Eski Toprak; Yaşlandığı halde dinçliğini, yetilerini, maharetlerini koruyan kimse.

Ahir Ömür; Türkçemizde böyle bir deyim, ya da söz dizisi yok. Aslı; Ahir-i ömür olup son ömür, ömrün son demleri anlamındadır.

Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar.  Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.

Cümbür Cemaat; Bazen “Cumhur Cemaat” olarak da telâffuz edilen deyim; toplu olarak, hepsi birden gibi bir anlam taşımaktadır.

Frapan Giyimli; Güzelliği ile ilgi çeken, alımlı, göz alıcı giyinmiş olan.

İllâ, İllâ Ki, İlle; Ne ve hangi şartlarda olursa olsun. Her halde. Hele. Ne olursa olsun. Özellikle, mutlaka.

Renk Cümbüşü; Türlü renklerin oluşturduğu, genellikle göze hoş görünen (ya da görünmeyen) karışım.

(2)

Handiyse; Yakın zamanda, hemen hemen, neredeyse.

Lâdini; Din dışı.

Habis; Kötücül, zararlı, tehlikeli, korku ve endişe verici, düzen bozucu, yıkıcı.

Şecere (ya da Secere) Soyağacı; Bir kişinin, bir soyun veya bir ailenin bilinen en uzak(eski) atasından başlayarak son üyelerine değin bütün bireylerini bir kökten çıkan ağaç görünümü içinde, yaşamının kollarını belirten çizelge, soyağacı, hayatağacı. (Ayrıca atlar için benzeri olarak yapılan çizelge).

İrsiyet; Kalıtım.  Soyaçekim. Çevre etkileriyle köklü olarak değiştirilmeyen biyolojik özelliklerin bir kuşaktan diğer kuşağa geçmesi, soya çekim, veraset. Bireylerin genetik yapılanması, kalıtım ve kalıtsal olarak özellik ve niteliklerin ebeveynlerden fiziksel ve zihinsel karakterlerin yavrulara aktarılması özellikleri.

Metazori; “Zorla” demenin alafrangası olsa gerek! Zor kullanarak, zor altında kalarak.

Efekt; Radyo ve televizyon yayımlarında, tiyatro oyunlarında, film sözlendirmelerinde konu gereği kullanılması bulunması gereken seslerin, doğal kaynaklar dışında optik, mekanik, kimyasal vb. yollarla yapay olarak gerçekleştirilmesi.

Rengârenk; Karışık renkli, renk renk, birçok renkten oluşmuş.

Hilâf; Aykırı, karşıt, ters, zıt, yalan.

Hoşgörü (Müsamaha); Tolerans. Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, göz yummak. Kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi görüşlerimize aykırı olan görüşleri sabırla karşılamak. Kendine, düşüncelerine ters gelse bile başkalarının düşünce, fikir ve davranışlarına karşı anlayışlı davranma, rahatsız olmama, tepki göstermeme.

Nettin; Aslında netlikle ilgili bir kavram olmayıp yöresel bir deyiş olarak; “Ne ettin, ne yaptın?” anlamında bir deyiş.

Şiar; Belirti, emare, iz anlamında olmakla beraber ülkü, ilke, düstur, düşünüş ve inanç gibi belirli özellikleri birbirinden ayıran fark.

Müdavim; Bir yere devamlı olarak gidip gelen.

İleş; Yöresel olarak leş. Çok kötü kokan şey, kokmuş durumdaki hayvan ölüsü.

Nınnırınınnın; Söylenmek istenmeyen, ya da söylenmesi ayıplanacak kaba bir kelimeyi saklamak için kullanılan söz.

Kisve; Kılık-kıyafet, hacıların Kâbe’de üstlerine giydikleri beyaz üstlük.

Behey (Be Hey!); Azarlama çıkışma şeklinde gafillik olayının belirtilmesi.

Bunakça; Genelde 65-70 yaşlarından sonraki insanların davranışları gibi, beynin normal fonksiyonunu gerçekleştirememesi.

Kokoş; Aşırı süslü, birbirine uyumsuz giysiler giymeyi seven.

Kokona; Süse, püse düşkün, çok süslenen kadın. Müslümanlarca Hristiyan kadınlara verilen isim.

Safsata; Kıyas-ı Batıl. Bir düşünceyi ortaya koyarken, anlatmaya, anlamaya çalışırken yapılan yanlışlar, sahtelikler, gerçek olmayan yanlış şeyler.

Rengahenk; Rengârenkle bütünleşmiş bir kelime gibi gözükse de musikinin renklerle betimlenmesi yahut da musikinin renk tonlarında uyarlaması.

Firkete; Kadınların saçlarını toplayıp bir arada tutturmak için kullandıkları U biçiminde kemik, bağa, naylon ya da telden yapılmış bir tür toka. Bazen çengel iğne anlamında da kullanılmaktadır.

Kamuflaj; Örtme, saklama, gizleme, peçeleme, alalama.

Vesselâm; İşte o kadar, son söz budur.

Günübirlik; Bütün gün boyuna, gece kalmadan yapılan, aynı gün dönmek üzere, gelişigüzel.

Asorti; Birbirine tutar renk ve yapıda, birbirine uygun olmayan.

Egzantrik (Eksantrik); Sıra dışı, olağan dışı, başkalarına benzemeyen, acayip, garip. (Eksantrik; Makine Terimi olarak; merkezden kaçmış, merkez dışı olan, dış merkezli olan anlamındadır).

Egzotik; Çok uzak ve yabancı ülkelerle ilgili ya da böyle ülkelerden getirilmiş, yabancıl.

Alengirli; Gösterişli, fiyakalı, hoş.

Hanzo; Kaba-saba, görgüsüz, iri yarı kimse.

Feraset; Dirayet. Zekâ, bilgi, kavrayış Zihin uyanıklığı, bir şeyi çabukça anlayış kabiliyeti, bir insanın ahlâkını, kabiliyetini yüzünden anlamak melekesi. Kuvvetli bilgi sahibi olmak. Zıddı; ahmaklıktır.

Varoş; Kent veya kasabada dış mahalle.

Rüküş; Gülünç bir biçimde giyinmiş ve süslenmiş (kadınlar için).

(3) Gıybet; Çekiştirme. Dilin âfeti. Bir kimsenin gıyabında (arkasından) onun ve yakınlarının kusurlarından hoşlarına gitmeyecek şekilde bahsetmek, konuşmak, yüzüne karşı söyleyemeyeceği şeyleri arkasından söylemektir ki Kur’an’la yasaklanmıştır. Kuranı Kerim’in Hucurât Suresinin 12. Ayetinde (49/12)  başlarında şöyle buyrulmuştur. “Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?…” Bu konuda Peygamberimize ait olan bir hadiste; “Gıybetin denizleri kirletecek kadar kirli olduğunu” ayrıca “Bir kimse biri hakkında arkasından doğru konuşmuşsa gıybet, yalan konuşmuşsa iftira olduğunu” belirtmiştir.

(4)

Hafakanlar Basmak (Boğmak); Sıkıntıdan bunalmak.

Görücüye Çıkmak; Evlenmesi söz konusu olan kızın görücülerin oturdukları odaya gelip onlara görünmesi.

Yasak Savmak; Bir şeyi gereğince olmamakla birlikte şimdilik, gönülsüz olarak, hatır kırmamak için, üstünkörü bir şekilde, işe yaramaz bir biçimde yapmak.

Caka Satmak; Gösteriş yapmak.

Hava Atmak; Herhangi bir üstünlüğünden dolayı, ya da böyle bir üstünlüğü varmış gibi böbürlenmek.

Kakalamak; Sürekli çekiştirip itmek, kakıp durmak, iteleyip sarsmak. Alışverişlerde bir malı değerinden fazla bir bedelle satmak, kötü bir malı iyi diye yutturmak.

Zül (Zûl) Saymak (Addetmek)(Bir olayı, ya da sözü); Küçültücü, alçaltıcı, ayıplanacak, düşkünlük, zaaf olarak değerlendirmek.

Heybetle Tıkınmak; Eline geçen yiyeceği oburca yemek. Sağa sola bakmaksızın, oburca yemek yemek.

İstifini Bozmamak; Herhangi bir davranışta bulunmasına yol açması beklenen bir olay karşısında eski durumunu değiştirmemek, hiç aldırış etmemek, davranışını hiç değiştirmemek.

Çıngar Çıkarmak; Kavgaya yol açmak, gürültü-patırtı çıkmasına neden olmak, bir bahane bulup kavga çıkarmak.

Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek. Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ’ya sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”

Medet Ummak; Yardım beklemek. (Medet: Zor bir dönem geçiren birinin, birinden çare dilemesi, yardım istemesi).

Kalıbının Adamı Olmamak; Görünüşünden beklenen işi yapacak bir kişi olmamak, görünüşünün umdurduğu gibi çıkmamak.

Semiz Olmak; Et ve yağ bağlamış, besili olmak.

Ahım-Şahım Görmemek; Beğenilecek, değer verilecek nitelikte olmamak.

Cevahir Yumurtlamak; Cevher Yumurtlamak. Değerli sözler söylediğini sanarak, saçma sapan şeyler söyleyenler, saçmalayanlar için alay yollu kullanılan bir söz.

Haz Etmemek, Hazzetmemek; Hoşlanmama, tat ve zevk almama. Bir şeyden duyusal, hoşnutluk ve manevi sevinç duyamama.

Dut Yemiş Bülbül Gibi; Konuşkanlığını, sevincini, neşesini yitirme, susma, sesini çıkaramaz olma.

Aklına Mukayyet Olmak; Aklını korumak, aklını gözetmek.

Cuk Oturmak, Cuk Diye Yerine Oturmak; İşi çok olumlu bir şekilde almak, yapmak. Uygun gelmek yakışmak, tam yerine denk gelmek, rast gelmek. 

Açık Seçik İtiraf Etmek; Anlaşılmayacak, saklanacak, gizlenecek bir tarafı kalmaksızın belirli olarak açıklamak.

Yasak Savuşturmak; Bir şeyi gereğince olmamakla birlikte şimdilik, gönülsüz olarak, üstünkörü bir şekilde, ancak işe yarayacak kadar bir biçimde yapmak.

Tünemek; Yüksekçe bir iskemle, tabure vb. üzerine oturmak. Kuşların, kümes hayvanlarının geceyi geçirmek ve uyumak için bir sırığa, ya da dala konması.

Hoppa Hop Demek; Acelesi varmışçasına, karşısındakinin fikrini almaksızın, değer vermeksizin, bir bakıma “Damdan düşer gibi” söz söylemek, teklifte bulunmak.

Gaf Yapmak; Yersiz, zamansız ve uygunsuz davranışta bulunmak. Kaba ve yakışıksız söz söylemek, münasebetsizlik etmek (Gaf; Doğru söylenmesi gerekeni, farklı ve yanlış sözlerle ve yanlış yerlerde maksadını aşarak söylemek. Yersiz, beceriksiz söz, ya da davranış, pot, patavatsızlık).

(5) Uzanıp yatıvermiş sereserpe… şeklinde başlayan Orhan Veli KANIK’ın SERESERPE Şirinin bir yerlerinde “Koltuğu görünüyor, bir eliyle de göğsünü tutmuş…” dizeleri vardır.

(6) Bangır Bangır; Çok gürültülü bir şekilde, çok yüksek sesle, çok gürültülü olarak, sesi çıktığı kadar (Öyküde; Bu isimdeki şarkıyı seslendiren sanatkâr anılmak istenmiştir).

(7) Boş zaman yoktur, boşa geçen zaman vardır… Rabindranath TAGORE  Vaktin çok önemli olduğunun, geçtiği anda, bir daha geri gelmeyeceğinin, saçma şeylerle zamanı sarf etmenin yanlışlığını anlatan söz.

(8) Nayır! N’olamaz; Bir kısım Türk filmlerindeki (Cüneyt ARKIN, Yılmaz GÜNEY, Ediz HUN, Orhan GENCEBAY filmlerinde) N’ayır!(Hayır),  N’olamaz! (Olamaz), N’evet! (Evet) gibi kelimeler Rahmetli Abdurrahman PALAY’a ait dirseğini tablaya, yumruğunu çenesine koyması nedeniyle kendinden oluşmuş kelimeler.

(9) Nicht Richtig;  1960 ve devamı olan yıllarda Almanya’ya giden işçi grupları ihtiyaçlarını öyküdeki gibi giderdikleri için, Almanların genelde tuvaletlere astıkları şekil üzerine çarpı işareti koyarak belirledikleri “Doğru değil!” yazısı.

Love Story; İngilizce de olsa Türkçemize de yerleşmiş olan “Aşk Hikâyesi” demek.

(10) SIM Kart (Subscriper Identfy Module, Abone Kimlik Modülü; Günümüzde tüketiciye sunulan cep telefonlarından birinin GSM (Global System for Mobile) denilen sistematik çalışmasının eseri bir bakıma mikroçip şeklinde tüm bilgilerin üzerinde toplandığı kart.  Cep telefonlarının kimlik kartı denebilir. Telefonun numarasını, pin kodunu ve o kişinin rehberi kayıtlıdır. SIM Kartı yoksa telefon mobil ağa bağlanamaz.  CDMA (Code Division Multiple Access) telefonlar; SIM Karta ihtiyaç duymamaktadır.

(11) Aramakla bulunmaz meğerki rastgele; Eski deyim olarak; Tesadüf yoktur, tevafuk vardır. Yaşamda oluşan olayların bir sebebinin, bir sağlayıcısının olduğunu, insanın sadece olmakla bunun gerçekleştiğini ifade eden deyim.

Ve unutma! Aramakla bulunamıyor olsa da, bulanlar sadece arayanlardır. Ancak; sabır, gayret ve istikrarla… Bayezıt  BESTAMİ

(12) Bir rüzgârdır, gelir geçer sanmıştım, meğer başımda esen kasırgaymış… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Bestesi; Sadettin KAYNAK’a ait olup eser Mahur Makamındadır. Eserin Güfte yazarının bazı kaynaklara göre Ercüment ER olduğu belirtilmekte ise de, kesin olarak bilinmemektedir. “Gönül oyunudur, bunun izi kalmaz demiştim” belirli bir bölümüdür.

(13) Bir musibet, bin nasihatten evlâdır. Bin nasihatten, bir musibet yeğdir. Yanlış bir yol tutmuş insanlara verilmiş nasihatlerin, öğütlerin fayda etmediği, ancak başına gelen bir felâketin onu doğru yola getirmekte daha etkili olduğuna dair TÜRK ATASÖZÜ.

(14) Dağ, Dağa Kavuşmaz (İnsan İnsana Kavuşur); Dağların yer değiştirme gibi bir imkânları yoktur, ancak insanlar, dostlar, arkadaşlar ne kadar uzaklara giderlerse gitsinler, gün gelir karşılaşabilirler.

(15) Ağır Ol da ‘Molla’ Desinler; Ağırbaşlı olur, herkesin işine karışmazsan, saygı görürsün, başkalarına saygı gösteren insanların aynı saygıyı görmesi tutum ve davranışlarına bağlıdır, anlamında bir deyiş.

(16) İnsan Beşer, (bazen) Kuldur, Şaşar; İnsan yaratılış gereği hata yapabilir, şaşırabilir, kusursuz insan yoktur. Hoş görülmesi gereken bir davranış sergilemelidir. Hiçbir insan mükemmel, hatasız değildir. İnsanların zaman zaman yanılmalarını, şaşırmalarını hoş görmek gerekir.

(17) Benzemez kimse sana… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Rüştü ŞARDAĞ’a, Bestesi; Fehmi TOKYAY’a ait olup eser Bayati Makamındadır.

(18) Şüphe, zalimlere musallat olan bir huydu ve zalimler en çok sevdiklerinden şüphe ederlerdi. Sözün aslı; Şüphe ve güvensizlik en ziyade zalimlerde bulunan bir hastalıktır. Zalimler en çok sevdiklerinden şüphe ederler. AKHILLEUS

(19) Beni burda bırak git, git gidebilirsen…  “Gözyaşımda saklısın, ağlayamam ben” diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Seyhan GİRGİNER’e, Bestesi; Zekai TUNCA’ya ait olup eser Hicaz Makamındadır.

(20) Hiçbir şey göründüğü gibi değildir; Bu konuda İnternette de görüleceği üzere birkaç öykü vardır. “Bir köyde yaşlı bilge bir adam; öküzünü yitirip ata kavuşan, oğlunun ayağı kırıldığı için kendisine yardım edemediği için yakınan, kırık ayaklı olduğu için askere alınmayan oğlu için bilge adamla her sohbete gittiğinde, kötü-iyi olmasına aldırmaksızın; aynı sözü söylemiş yaşlı bilge adam. Bazı yerlerde; “Olabilir de, olmayabilir de!” şeklinde yazılmıştır.

(21) Kadının Fendi, Erkeği Yendi; Kadınlar kurnazlıkta erkeklerden daha üstündür. ATASÖZÜ

(22) Hokus Pokus; Aslı bir isim olup kendi ismine eklediği çeşitli anlamı olmayan acayip kelimelerle seyircinin gözlerini boyayıp el çabukluğuyla numaralarını sergilediği için yapılan numaralar bu isimle anılır olmuş. Bu konuda ayrıca Ekmek ve şarabın takdis edilerek Hazreti İsa’nın et ve kanına dönüştürülmesi şeklinde “Hocest Corpus (Bu; benim vücudum!)” şeklinde bir anlam da oluşturulmuştur. Türkçemizde katakulli şeklinde, olumsuz hareketler için kullanılan bir söz.

(23) Sevmek, sessizliktedir. Bağırarak sevilmez. Görünerek de sevilmez!.. Şeyh EDEBÂLİ