“Sakınılan göze çöp batar!” denir ya hani, benim başıma gelen de aynısı idi, daha başlangıçta hem. Acil yapmam gereken bir işim çıkmıştı Ankara’dan İstanbul’a gitmem gereken. Yakaladılar mı, beni bırakmayacaklarına kesinlikle emin olduğum akrabalarım, arkadaşlarım, eşler-dostlar vardı İstanbul’da.
Sabah uçağı ile İstanbul’a ulaşacak, kimseye görünmeden akşam uçağı ile de yıllardır yalnızlığımı paylaştığım Ankara’daki evime dönecektim, belki akşam uçağına bile kalmayabilirdim, işlerimi erkence halledebilirsem.
Ben böyle düşünsem, kendimi saklama gayretinde olsam da daha uçaktan inip de terminale yönlendiğimde ismim ulaştı kulağıma:
“Dindar!”
Bu benim ismimdi, hayatta bir başka kimsenin bu ismi almış olacağı asla aklıma gelmez.
Öyküsü de şöyle;
Bir Türk filmi seyreden rahmetli annem oradaki artistin rolüne kendini kaptırmış, çok duygulanmış, o sırada bana hamile olduğu için filmdeki Dündar ismini “Oğlum olursa ona koyayım!” diye düşünmüşmüş, rahmetli babama danışarak. Ancak teknik bir harf hatası yapmış, dini bütün olduğu için (sanki kendisi dışında kimse dini bütün değilmişçesine) o ismi “Dindar” diye yorumlamış.
Nüfus Memuru da sakınmadan aynı ismi işlemiş deftere! Oysa Dündar ile Dindar farklı anlamlardaydılar, bilindiği gibi. Annemin bu konuda yaptığı diğer yanlış da “Diyanet” kelimesini “Din-ayet” olarak şekillendirmesiydi.
Çok kimsenin yaptığı gibi “Herkes” yerine “Her kez” demesi, “Yanlış” ve “Yalnız” kelimelerini yanlış telâffuz etmesi, “Bilakis” diyecekken şaşırıp “Bilhassa” demesi de olağandı, köyden şehre inen biri için. Yıllarca şehri paylaşmak, kökleşmiş birikimleri doğal olarak iyileştiremiyordu!
Bu ses ona ait idi, “Kapın her çalındıkça o mudur?(1)” dediğim, beni bu anımda bile iliklerime kadar titreten ilk göz ağrıma. Ne sesi, ne de kendisi “Benzemezdi kimseye(2)” çünkü.
Sanırım ki bizim uçağın inişinden bir önce inen uçakla yurt dışından gelmişti. Zira biz gökyüzünde fazladan birkaç tur atarken uçağımızın pilotu özür dileme babında, havaalanının yoğunluğundan bahsederken, yurtdışından gelen uçağın inmesini beklediğimizi anons etmişti. “Resmi olmam gerek!” diye düşündüm.
Yılların unutturamadığı bir kırgınlığım vardı içimde çünkü sırası gelince anlatmağa çalışırım. Resmen;
“Narçiçeği?” dedim, sorarcasına.
Koştu yanıma, muhtemeldi ki, beklediği bagajını almaktan sarfınazar etmiş(3), koşarcasına gelmişti. Kucakladı;
“Canım, canım!” dedikten sonra;
“Eskiden bana ya; ‘Narçiçeğim!’ derdin, ya da kısaca; ‘Nar!’ ya da ‘Nur!’ Çok mu değiştik, uzaklaştığından, beni kendinden uzaklaştırdığından beri?”
Allah rızası için bir bilen söylesin; “Kalbe dolan o ilk bakış(4)” ve de dahi “Benim için daima yaşayan son bakış” unutulabilir miydi? “Zaman her şeyin ilâcı” derlerdi, o halde ayrı olduğumuz zamanlar neden bana ilâç olmamıştı, hatta üstüne üstlük, onun o andan sonraki ilk karşılaşmamızda sitemlerini kusmasına imkân verecek kadar neden zehirlemişti de beni?
Uzaklaşan bendim, kıskançlık damarlarımda zonklarken(5) ve duyduğumla, evet sadece duyduğumla, hem de tek bir kez duyduğumla yetinip, duyumlara inanıp, ona saygı göstermeyi yok sayıp dinlememiştim bile onu, ondan ayrılırken.
Onun sesli-sessiz, kendi-kendine; “Söyle naz mı bu kaş çatış?(6)” deyişi uzaklardan da ulaşmıştı kulaklarıma (sanki). Oysa onun için değil, benim için kış olmuştu yaşamım. Hem sıfırın altında buz kesen bir kış, üşümekten yorulduğum, özlemini tüm varlığımda hissettiğim bir kış, hatta belki denilebilir ki çok öyküdeki, çok dizedeki seslendirilen o zalim karakış.
Ve şimdi karşı karşıya idik, o beni içtenlikle ve belki de içinden geldiğince, duygularına gem vurmaksızın kucaklamış, gerçekten öpmeyi bence hiç mi hiç düşünmemiş, bense ona sarılmamıştım bile, bir görevde, ya da bir törende esas duruşta duran bir asker gibiydim sanki. Ya da tam tabiriyle “put gibi…”
“Mademki hiç beraberliğimiz olmamışçasına böylecene sabit duruyorsun, yıllar sonra da olsa ben savunmamı yapmak istiyorum!” dedi bağırır gibi, tehdit eder gibi, ya da benim ses tonundan hissettiğim, yorumlayabildiğim kadar.
“Vaktim müsait değil, işlerimi bitirip hemen geri döneceğim!”
“Bana biraz ilgi duyduysan, bak beni sevdiysen demiyorum, benden esirgeme vaktini. Şu karttaki benim tüm telefon numaralarım ve adreslerim. Bana karşı, dinlemeden mahkûmiyetle sonlandırdığın, bilemediğim, anlayamadığım bir nedenle gözünü kin bürümüş. Gene de kendimi savunmak dedim ama değil, sadece birkaç dakika içinde sana bir-iki kelimeyle beni anlatmak için ümit var olmak istiyorum. Cevabını bekleyeceğim. Bak senden telefon numaranı istemiyorum. ‘Beni mutlaka ara!’ da demiyorum. Aramazsan ömür boyu beni bir daha ve asla görmeyecek, hatta duymayacaksın!”
Kartını aldım, arkasını döndü ve bir daha yüzünü değil, cismini, hatta siluetini bile görmedim terminalden uzaklaşırken. Tüm plânlarım, düşüncelerim, çalışma arzum, bitirmem gereken işim “Paydos!” denmişçesine aklımdan uçup gitmişti. Hem de ne gidiş...
Bu arada beni gören gözleri de fark etmemiş, görememiştim. Gecikmiş gibisine o anın ertesinde istihzalı(7) açılan bir telefon İstanbul’a gelip de yakalandığımı anlatıyordu, üstelik bir hanımla konuştuğum bile anlatılmıştı kelime-kelime, dedikodu babında(8).
“Sınıf arkadaşımdı, havaalanında karşılaştık, işimi bitirir bitirmez acilen Ankara’ya dönmem gerekiyor, bağışla hiç kimseye uğramadan akşama dönmem gerek ve döneceğim!” dedim, inandıysa tabii.
Artı, kıt düşünceler içinde Narçiçeği’ne de hemen telefon edesim gelmişti içimden. Ama kıskançlığımın neden olduğu onu terk edişimi yaşadım ve bu düşünce bir kere daha engelledi beni, pişmanlık ya da nedamet(9), yaşanması gereken bir zorunluluk değildi sanki…
Beraber büyüyen iki komşu çocuğu idik, ailelerimiz bizi sırt çantalarımızla ilköğretime gönderdiklerinden beri. Lise son sınıfa kadar da beraberdik, yıllar-yılı desem. Doğduğumuz anları hatırlamıyorum! Muhtemel ki aynı gün değilse bile arka arkaya, ya da birkaç gün arayla doğmuştuk, belki de kaderleri yazılmış olarak! Çünkü içtiğimiz su ayrı gidiyordu ama el ele tutuşarak, ama sadece el ele tutuşarak okula gidip-gelirken dünyaya egemen olduğumuzu hissediyorduk.
Derslerimizi engellemiyordu yakın olmamız, birlikteliğimiz. Bazen birlikte ya onların evinde, ya da bizim evimizde ders çalışıyorduk, fısıltılarla birbirimize yakıştığımızı belirtiyordu ailelerimiz, bazen hissediyor, bazen gerçekten duyuyor, istikbalimiz düşüncesiyle çok, hem de çok-çok mutlu oluyorduk.
Oysa birbirimize bir kez bile sarılmamış, diz dize gelmemiş, dolayısıyla çok yakın olmamıştık, ama hep göz göze idik, liseyi bitirinceye kadar.
Sonra kaderde üniversite sınavlarımız vardı, bizi yıllar sonra ilk defa birbirimizden ayıran. Karşılıklı ağlaşmıştık farklı üniversiteleri kazanınca. Ve film kopmasa da kopar gibi olmuştu, daha birinci sınıfın sonunda mektuplaşırken.
Bilemezdim derslerinin oldukça yoğun ve sık olmasının mektup akışının gevşemesine neden olduğunu. Ben beş yazarsam o ancak bir cevaplıyordu. Demek ki; “Gözden ırak olan, gönülden de ırak oluyordu!” demiştim.
Bu benim düşüncemdi tabii, kıskançlık ve gücenikliğim o kadar aşırı boyuttaydı ki, onun hırslı ve üstün olma özelliğini, üniversitede de bu alışkanlığını terk etmediğini unutmuştum. Oysa lisede bile, çok zaman beraber çalışmamıza rağmen tek rakibim o idi ve bu konuda eşit olduğumuzu söylemem yalan olur. Ben her türlü sınıflamada ondan bir sonrakiydim, bir adım da olsa gerideydim ve onun benden bir gömlek üstün olmasından asla ve kata(10) gocunmuyordum.
Çünkü doğduğumda, ya da gözlerimi açtığımda ilk gördüğüme inandığım, dünyamın tek aydınlığı, yaşamımın tek gayesi, düşüncelerimin, hülyalarımın ve rüyalarımın tek sahibiydi o, “İşte bu bizim hikâyemizdi(11)”, kısaca…
Yoğun, hem nasıl yoğun bir gündü o? Zamana karşı yarışmış gibiydim. Aklımdan çıkmıyordu, “Neden bana yıllar sonra kendini anlatmak, ya da savunma gereğini istemişti ki?”
Yıllardır yollarımız ayrıydı, o kendi yolunda idi, ben kendi yolumda. Ben bir şirketin üst düzey sayılacak yöneticilerinden biriydim (ancak), o mastırını(12) doktorasını verdikten sonra ne olduğunu bilmediğim bir bilim, belki de bir iş kadını idi, hangi konuda, nerede, niçin gibi sorularla beynimin asla ilgilenmediği.
Seven kör mü olur, ihtiraslı(13) mı olur, kıskanç ya da bencil mi olur? Asla cevap veremediğim sorulardı bunlar. Yollar ayrılınca birleşmez diye düşünürdüm. Daha doğrusu yolu ayıranın bazı ihtimalleri bile tümden yok ettiği inancındaydım. Oysa şimdi?
Yılların yoksulluğuna rağmen ismim seslenilmiş, varlığım içtenlikle kucaklanmış, bir şans değil, sadece özür dilemem gerektiğini anlamlandırılan bir cümle ile yalnız başına bırakılmıştım ve en kötüsü, öncesinde yıllarca destek aldığım o biri, yıllardır olduğu gibi şimdi yoktu yanımda ve onunla ilgili kararı tek başıma ben verecektim.
Ayrıca düşünüyordum ki; o yokken nasıl nefes almış, nasıl yaşamıştım yıllarca, onun yokluğunu şu an çok, hem oldukçadan daha fazla çok hissediyordum tüm varlığımda.
Telefon ettim işyerime;
“Sevdiğim insanlardan biri ile karşılaştım burada ve kendimi ondan kurtaramadım. Yarına ertelemeye çalıştım uçak biletimi ama olmadı. Bir sonraki güne erteleyebildim ancak.”
“Ne o ‘Yol sıra git, çay sıra gel!’ gibi. Boğazda şöyle rakı-roka-balık almadan dönülür mü Koca Köye? Dostlarınla paylaş İstanbul’u! Merak etme buraları. Bir-iki gün sensiz idare etmek zorunda kalırız, n’apalım!” diye cevapladı patron, çünkü işe başladığımdan beri hiç izin almamıştım, izin nedir bilmezdim ki bu güne değin.
“Koca Köy” dediği Ankara idi patronun. Teşekkür etmemem mümkün müydü? Hemen telefon etmek istedim bu şansım karşılığı aklımdan bir saniye bile soyutlamadığım ona. Ama elim-kolum bağlıydı.
Ne diyecektim ona? Resmen “Narçiçeği” mi, yoksa sevecen, özlemiş biri olarak; “Narçiçeğim” mi, daha da yoksa “Nar” mı?” “Nur” mu?” Ah, keşke yanımda olsaydı da ona danışsaydım! Ama neyi?..
Gerçekten üniversite yıllarımda, hatta öncesinde bile o akıl defterim olmuştu. Örneğin üniversite sınavlarında beraber okumamızı önermiş, “Aynı işe ve kariyere(14) yönelelim!” demişti. Üniversite için sıralamayı onun düşüncelerine göre aynen yapmıştık. O; her zaman olduğu gibi birinci sıraya yazdığımız, istediğimiz fakülteyi kazanmıştı.
Ben sonraki sırayı yakalamış, ikinci sene bir kere daha beraber olabilmek için tekrar sınava girerek şansımı zorlamışsam da, şansım yüzüme gülmemiş, başarılı olamayarak kayıt olduğum Fakültenin ikinci sınıfına devam etmek zorunda kalmıştım.
Bekliyordu telefon etmemi (galiba) daha ilk çalışında açtı ve;
“Canım?” dedi sorarcasına.
Nutkum tutuldu, aklımda tüm sıraya dizdiklerimi, söyleyeceklerimi unuttum bir anda. Salaklaşmış(15), ya da bunamış(15) gibiydim, sesim, soluğum çıkmıyordu. Soruyu tekrarlarcasına;
“Canım!?” dedi.
“Şey! Müsait misin Nar, diyecektim de!”
“Öncelikle iyi misin?”
“Pardon, iyiyim de, şey, durumun müsaitse beraber yemeğe çıkalım mı, diye soracaktım da…”
“Yani davet ediyorsun?”
“Sana, af dilemek için sunmağa çalıştığım en küçük anda bile sitem etmeyi, iğnelemeyi unutmamışsın!”
“Hak eden için gerekli olduğuna inanıyorum!”
“Peki öyleyse, istediğin gibi olsun. İstediğin kadar sitem edip, iğnelemen hatta bağırman, çağırman için nereyi uygun görüyorsan oraya çağır beni!”
“Pişmanlık mı duyuyorsun yoksa? Ortamın rahat olmasının gerekli olduğuna inanıyorsun yani?”
“Olur! Neden olmasın ki? Ama döveceksen bile sözlerinle döv, evvelimize hiç bir şey olmasın, lütfen!”
“Bu sözleri hak etmiyorum. Benden uzaklaşan sendin. Senin söylemen gerekenleri ben söyleyeceğim, duyman gerekli olmasa da, duymak için isteğin olmasa da. Rahat bir ortam olsun isterim senin gibi, yalnızca sen ve ben. Evime gelmeğe ne dersin? Çekinme, yemem seni! Hizmetçim hazırlar bir şeyler. Yıllar sonra el ele olmasak da, masanın iki başında olsak bile beraber olmuş oluruz, dilersen sonrasında, sen yoluna, ben yoluma… Ne dersin?..”
Adresini vermesine gerek yoktu. Herhalde özel olarak hazırlattığı kartında dip not olarak ev ve iş adresleri ile beş-altı adet telefon numaraları, mail adresleri falan yazılıydı. İlk defa görevini merak ettim; CEO(16) yazıyordu ve üstelik doktorasını yaptığı için Doktor unvanı da yazılıydı kartında.
Karta daha önce bakmamış olmaktan dolayı hayıflandım. CEO’nun anlamını da, konusunda uzman doktorluğu da biliyordum. Aklımda kalmıştı mastır ve sonrasında doktora yapmış olduğu.
Alçaldım. Hem öylesine çok ki…
Söz vermiştim, geri dönüşüm olmamalıydı, Hem merak ediyordum; “Ne diyecek?” diye. Savunma olmamalıydı düşüncesi. Ona bu fırsatı vermemeliydim. Buna; fırsattan ziyade imkân desem daha doğru olurdu. Çünkü ayrılmamızı kesinleştirdiğim günün gecesinde gece boyunca, sabaha kadar pişmanlıkla penceresinin önünde sanki nöbet tutmuştum, son da olsa, son bir daha görmek için, görünmeden.
O bilmiyordu, bilemezdi de, bilmesin istemiştim de zaten. Belki bilmek de istemezdi, kim bilir? İşte o kış olayını yeniden yaşamağa başlamıştım onun dilinden. Onsuz hayatımın kış, hem de gecikmesini, ya da yaşanmaması gerektiğini bilmeyen kara bir kış olduğu gene canlanmıştı beynimde.
Eve geldim. Kapıyı açtı. Üzerinde sabah ki siyah tona karşın, beyaz tonlu aynı takım vardı, ceket-pantolon ve fakat bu sefer kravatı yoktu.
Alıcı gözüyle baktım ona bu kere. Gözlerinin altında çeşitli işlemlerle kapatmaya çalıştığı intibaını(17) veren torbalar vardı; belki yorgunluktan, belki de çok çalışmaktan. Günü de öyle geçmiş olabilirdi. Çünkü bu kere ne sarıldı, ne de “Canım!” dedi.
Sadece ayakkabılarımı çıkarırken bana dikkatle baktığını hissettim. “Hoş geldin!” dedi mi, elimi sıktı mı? Hatırlayamıyorum. Sadece az veya çok allık ve saire sürmüş olduğunu hissetmeme rağmen yüzünden anladığım kadarıyla küskün gibiydi, ama niye, kime ve niçin? Serde gabi(18) olmak var ya hani?
Hemen masaya davet etti. Ben oturduktan sonra kendisi de karşı tarafa geçip oturdu;
“İstanbul’a her gelişinde balık ve deniz ürünleri yiyorsundur mutlaka. Onun için bonfile yaptırdım. Patates, jips, salata, hazırdan bir şeyler işte, hizmetçinin hazırlayabildiği. Netice itibariyle bu bir Savunma Yemeği. Onun için mum falan da hazırlatmadım. İçki de yok. Ama istersen büfeden bir şeyler koyabilirim masaya.”
“Savunma Yemeği” derken galiba sesinin tonu değişmişti. Hissettim;
“Önce yemeğin adını değiştirsek: ‘Yıllar Sonra Karşılaşma Yemeği” desek örneğin. İkincisi yemek olarak bu jestin için teşekkür ederim. Ve üçüncüsü seni dinledikten sonra sanıyorum ki, yıllara hükmeden bir gelişme ile karşılaşacağımı sandığımdan cesarete ihtiyacım olacak, ne cins alkollü bir şeyin varsa masaya koy ki dizlerim için derman olsun!”
“Hayhay! Soru-cevap şeklinde mi olsun bu görüşme?”
“Neden her seferinde beni cezalandırmak istercesine hırpalıyorsun ki?”
“Ne kadar uzun zaman geçti sensiz, hesap edebiliyor musun? O halde hak ettiğini de normal sayman gerek!”
“Peki, nasıl düşünüyorsan, o zaman yemek sonuna bıraktığım alkollü şeyi hemen ver bana ki; kendime geleyim bir an önce!”
“Ne zaman başladın alkole?”
“Ertesi gün…”
“O kadar çabuk?”
“O kadar çabuk evet!”
“Nedeni?”
“Sen anlat, sonra…”
“Peki! Mastır yaparken elimden tuttu Asistan olan hocam. Yanlış anlama hemen, fiziksel anlamda değil, yönlendirme anlamında. Sonra doktoram konusunda yardımı oldu. Ona ümit verecek asla ve hiç bir davranışım olmadı. Sanmıyorum da. Hatta bu, hiç aklımın ucundan bile geçmedi diye düzelteyim. Sonra bana yakınlaştığını hissettim onun, yanlıştı bu. Önce senin varlığını belirtip fotoğrafını da gösterip; ‘Arkadaşım var! Evleneceğim kişi bu!’ dedim. Tavrını noktalasın diye, ‘Çoluk-çocuğunuzu riske atmayın isterseniz!’ diye belki de tehdit ettim. Bir çocuğu olduğunu biliyordum, çünkü masasında eşinin ve çocuğunun resimleri vardı! Ve uzaklaştı. Yeterli mi devam edeyim mi? Malûm sen çevirdin sırtını her nedense?”
Bir şeyler dememi beklemedi, devam etti;
“İnançsızlığını asla affetmeyeceğim, ama ne yapayım ki canımdan çok sevdim seni ve duygularım başlangıçta ne idiyse hiç değişmedi. Söyle, sana yalan-yanlış anlatılan dışında beni nasıl tanırdın ki sırtını dönüp, dinlemeden bir tek cevap hakkı bile tanımadan terk ettin beni? Ömrümün bugüne kadar boş geçen hiçbir anı için affetmem mümkün değil seni!”
“Ama bak, benden ayrılman kariyer sahibi olmanı sağlamış!”
“Şu anda, sana sevgimin sonsuzluğunu anlatmağa çalışırken bile bencilliğinle kıskançlık yapıyor, ya da yapmağa çalışıyor ve beni çok daha fazla kırıyor, üzüyorsun.”
Yerinden kalktı, cep telefonunu çıkardı, tek bir numara çevirdi;
“Sayın Başkanım, bu gece itibari ile görevimden affımı talep ediyorum efendim. Sevdiğim insanı kaybetmektense, görevimden ayrılmamın yararlı olduğuna inanıyorum efendim… Evet efendim. Bir çırpıda verdiğim karar değil efendim. Yılların birikimi ve beni anlayacağına inandığım insanın bana güveni için… Teşekkür ederim. Yarın uğrarım efendim.”
Bana döndü;
“İşte kariyer dediğin bir saniyede yok oldu, artık yok! Bu, anlatabilir mi acaba sana beni, sevgimi, duygularımı? Yoksa daha ispat etmemi istediğin başka şeyler de çıkar mı?”
Buna hakkım yoktu. O, bir anda geleceğinden vazgeçmemeliydi. Çünkü başlangıçta ben “Bir inat yüzünden dargınlık icat edip(19)”, küsüp, kıskançlık edip sırtımı dönmüş, uzaklaşmıştım ve yılları(mızı) boşu boşuna tüketmeğe neden olmuştum. Az-uz değil, yıllarca ne açtıklarına, ne yazdıklarına cevap vermeğe bile tenezzül etmemiştim(20).
Bulunmaz Hint Kumaşı mı(21) idim? Oysa o sebat etmiş, her şeye boş vermiş, bulduğu ilk anında da bana sevgisini ispata değil, sadece anlatmağa çalışmıştı.
Başı öne eğikti, gözlerinden inci taneleri dökülür gibiydi ve ben çaresizlik içindeydim. Yemeğe başlamamıştık, el bile sürmemiştik, soğumuştu. Başım eğik, ne halt edeceğimi bilemez durumdaydım. Cesaret takviyesi iyi gelir miydi acaba? Denemeliydim, masaya konulan içki şişesinin kapağını açıp başıma diktim, ne olduğunu bilmeden, susuz, aç karnına.
Ağzımdan eski zaman ejderhaları gibi alevler çıkıyor, ciğerlerim parçalanıyordu sanki. Midem tutuşmuş, cayır-cayır yanıyordu. Hayretten açılmış gözlerine aldırmaksızın şişeyi bir kez daha diktim başıma.
Bu; sadece bedenimi cezalandırmaktı. Oysaki gönlümü, ruhumu ve beynimi de cezalandırmalıydım, ama nasıl? Alkol damarlarımda da yol almaya başlamadan önce söylemek istediklerimi söylemeliydim.
Kuru bir af dileme işe yaramazdı. Ömrümü onun için harcayacağımı vaat etsem, başarılı olur muydum acaba? Dilimin peltekleşerek damağıma yapışmak üzere olduğunu hissediyordum. Nefesim sıklaşmış, ayaklarımda dermansızlık başlamış, ya da başlamak üzereydi.
Yerimden kalktım, sallanmamak için direniyordum. Her ne ise o zıkkım(22) şişede durduğu gibi durmamıştı, hem çok kısa bir anda alıp götürmüştü beni keder dünyasına. Oysa gençtim daha, sevgiye doymamıştım, hele hele beni canından çok seven, yıllar yılı benim olmak için arzu yaşayan biri varken.
O halde benim de ona kendimi ispat etmem, ona ait olduğumu bu ana değin elime kimsenin elinin değmediğini, kulağıma kimsenin sesinin ulaşmadığını, gözlerimin kimseyi görmediğini ve ciğerlerimde kimsenin kokusunun olmadığını belirtmem gerekti. Ben onu öpmeye kıyamamışken kimi öper, kimi öpebilirdim ki? Oysa dudaklarım yıllarca ona hasretti, yalnızca ona. Kısaca sevgimi anlatmalıydım ona.
Yanına gelip diz çöktüğümü ve ona;
“Seni seviyorum, hem çok seviyorum, başlangıçtan bugüne değin, bağışla beni!” dediğimi hatırlıyorum. Bundan sonrasında film kopmuştu sanki, yoktum…
Sabahın ilk ışıkları doğarken üzerime, kendime geldim (sanıyorum). Akşamın masası olduğu gibi yerinde duruyordu. Ben kanepe üstündeydim, sadece atlet vs. ile. Elbiselerim düzgün bir şekilde yanımdaki sandalyeye asılmıştı.
Gün doğmuştu… Ya benim için?
Ben çok zaman, hatta özellikle sevdiğimle ilgili hatıralara daldığımda içki içerdim, ayarımı bilirdim ve beni etkileyen bir şey olmaz, olamazdı (sanıyorum). Bu kere şoför ağzıyla herhalde tam anlamıyla; “Vitesten atmış, şarampole devrilmiştim” (mi?)
Giyindim ve usul usul onu bekledim kanepede. Sabah onun için de olsun diye.
Ve sabah oldu. O gün görevinden istifasının ilk günü idi, doyasıya uyumuş olsa gerekti. Ve kalkıp yanıma geldi.
Utanmıştım.
“Seni yaşamımda ilk defa çıplak gördüm biliyor musun?”
“Sahi mi?”
“Ve bugüne kadar söylemediğin çok şeyi?”
“Utandırma, inşallah utanacağım şeyler söylememişimdir!”
“Yoo! Sadece öptün beni, yaşamımızda ilk defa ve evlenme teklif ettin, ben de ‘Peki!’ dedim.”
“Sahi mi? O halde gel, zamanı durdurmak için hemen evlenelim.”
“Ne gibi?”
“Yuva kurmamız gibi…”
“Bir akşam yemeğinde ve bir gecede, tüm geçenler, tüm beni yalnız ve bir başıma bırakışın ve yalnızlıklarım unutulup gitsin istiyorsun yani?”
“Mahzuru mu var?”
“Yılların affı o kadar kolay mı?”
“Haklısın, biraz ızdırap çekmem gerekli değil mi, yanlışım, yanlışlarım için!”
“Eh! Değil mi?”
“Söylesen, ne yapmam istediğini. Diz çökmem işe yaramadığına göre…”
“Akşam sarhoş kafa ile söylediğini ayık kafa ile söylersen, bu benim seni affım olur!”
“Seni, uğrunda ölecek kadar seviyorum. Benimle evlenir misin?”
“Sonsuza kadar evet!”
Son sözler;
O kariyerine devam etti, ben de aynı yerde göreve başladım. Firmamız gelebileceği uç noktalardan çoğuna çok kısa zaman içinde ulaştı.
Ve…
Bebeklerimiz var şimdi, bu ise kimseleri ilgilendirmeyen bir husus…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Dündar; en arkadaki asker, artçı asker, birliği koruyan asker anlamındadır, Dindar ise; inancı güçlü, din kurallarına içten bağlı kimse anlamındadır (Eski tabirle “mütedeyyin” denebilir. Bu arada vesile olmuşken Jonathan SWIFT’in bu konudaki bir sözünü aktarıvereyim: “Ancak birbirimizden nefret edecek kadar dindarız, birbirimizi sevecek kadar dindar değiliz!”
Narçiçeği (Nar Çiçeği); Nar meyvesi için özelliği olan parlak kırmızı renk. (İsim olduğu için bitişiktir)
(1) Kapın her çalındıkça, o mudur diyeceksin?... şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Yusuf NALKESEN’e ait olup eser Muhayyer Kürdi Makamındadır.
(2) Benzemez kimse sana… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Rüştü ŞARDAĞ’a, Bestesi; Fehmi TOKYAY’a ait olup eser Bayati Makamındadır.
(3) Sarfınazar Etmek; Bir yana bırakmak. Hesaba katmamak, saymamak, vazgeçmek.
(4) Kalbe dolan o ilk bakış unutulmaz… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mehmet GÖKKAYA’ya, Bestesi; Erol SAYAN’a ait olup şarkı Nihavent Makamındadır.
(5) Zonklamak; Vücudun bir yerinin, ya da yaranın nabız atışı gibi kesik kesik ağrıması yahut sancıması.
(6) Söyle naz mı bu kaş çatış, benden uzaklara kaçış, sensiz hayatım olur kış… Beste ve Güftesi; Yusuf NALKESEN’e ait Kürdîlihicazkâr Makamında Türk Sanat Müziği eseri.
(7) İstihza; Gizli, ince ve kinayeli bir şekilde alay. Saraka.
(8) Babında; Konusunda, anlamında, maksat edilen.
(9) Nedamet; Pişmanlık.
(10) Kata (Kat’a); Asla, hiçbir zaman.
(11) İşte bu bizim hikâyemiz… Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; için başlangıçta Ülkü AKER olmak üzere çeşitli kişilerin adları geçmekte, ancak Bestesi; Coşkun SABAH’a ait olup eser Acem Kürdi Makamındadır.
(12) Mastır; Üniversite diplomasıyla, doktora arasındaki akademik araştırma.
(13) İhtiras; Aşırı, güçlü istek. Tutku. İrade ve yargıları aşan güçlü coşku.
(14) Kariyer; Meslek. Üniversite öğretim üyeliği mesleği.
(15) Salaklaşmak; Şapşallaşmak, aptallaşmak.
Bunamak; Beyni sulanmak. Doğru, düzgün düşünemez, konuşamaz, aklını kullanamaz duruma gelmek.
(16) CEO (Chief Excecutive Officer); Koordinatör, ya da üst düzey yöneticiden farklı olarak; “Herhangi bir şirketin geleceğini inşa ederken her türlü kaynağı en akıllı ve verimli şekilde kullanan, şirketini gelişmelere ve politikalarına göre konumlandıran, şirketin başarı ya da başarısızlıklarından birinci derecede sorumlu baş yönetici pozisyonunda olan kişi”.
(17) İntibaa; İzlenim. Bir durum veya olayın duyular yoluyla insan üzerinde bıraktığı etki, imaj. Uyaranların, duyu organları ve ilişkili sinirler üzerindeki etkileri.
(18) Gabi; Anlayışsız ya da anlayışı kıt, zekâ yoksunu, kalın (odun) kafalı, ahmak, budala, anlayışsız, bön, gerzek, geri zekâlı.
(19) Bir inat yüzünden sen, dargınlık icat ettin… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Yusuf NALKESEN’e ait olup eser Hicaz Makamındadır.
(20) Tenezzül Etmek; Kendi durumuna, düzeyine aykırı bir şeyi, bir durumu, bir işi kabul etmek.
(21) Bulunmaz Hint Kumaşı; (Alay yollu) Bulunmaz kıymetli şey. (Bu konuda şu güzel sözü de söylemeden geçmek olmaz; Aşk; Karşındakini bulunmaz Hint kumaşı sɑnmɑnlɑ, sersemin teki olduğunu ɑnlɑmɑn ɑrɑsındɑ geçen zamandır. Victor HUGO)
(22) Zıkkım; Zehir, ağı, sıkıntı veren şey. İçki, sigara gibi alışkanlıklar için söylenen söz.