Askerden döndüğümde devletimin merkezde verdiği görev hiç de hoşuma gitmemişti doğrusu. Doğup büyüdüğüm şehirden ve üniversiteden mezuniyetim sonrası Şark Cephesinde(1) yaşadığım askerlik görevi beni ummadığım bir şekilde cesaretlendirmişti.
Yaşamamın vatanım için gerekli, kendim için gereksiz olduğunu düşünmüştüm bu cesaretlenişte. Babamı yitirmiş olmamın, annemin yalnızlığını umursamayıp aldırmayan yetim(1) bir evlât gibiydim.
İnsan, nankör(2) bir terörist kurşunuyla, ayağının dibine yığılan çoluk çocuk sahibi komutanına karşın, kendisinin şehadet mertebesine(1) ulaşamamasının hüznünü yaşıyordu, devletin merkezde gösterdiği göreve yönelirken, benim gibi…
Yalnız bir kadın olan annemin birikmişleri, büyük analardan, atalardan kalmış tarla-tapan(1) gibi mal varlığı, ya da ne denirse işte öyle falan filânları vardı.
Yedek subay olarak askerliğimi yaptığım yerde olduğu gibi yine peşimden gelmek istedi annem.
“Annemin yalnızlığına aldırmamak” sözüm kocaman bir yalandan ibaret, anlaşılacağı üzere. Komutanımı yitirişimi hatırlayışım, daha doğrusu zihnimden hiç çıkaramayışımın hüznüyle feveran(2) halinde söylediğim bir sözdü o, içimi eriten, gönlümden sevgisini eksik etmediğim dünyanın en hakikatli varlıklarından biri olan annem için. Annemi öncelikle ülkemde ve bu dünyada nasıl yalnız bırakabilirdim ki?
“Ev alalım, rahat et, ben de ahir ömrümde(1) rahat edeyim, hele ki bir de gelinim olursa?!” demişti.
“O kadar da uzun boylu değil anne! Sen istiyorsun diye bilmediğim, görmediğim, hatta tanımadığım biriyle nasıl yuva kurarım ki, hele ki görücü(2) kimliğiyle? Üstelik karşımdakinin gönlü yoksa ya da tüketemediği hayalleri, rüyaları, düşünceleri varsa onun bedbaht olmasına nasıl göz yumarım ki? Sabırlı ol! Mutlaka gönlümün sultanına rastlayıp; ‘Anne! Bu; benim senin için gelin adayım, kabullenir misin?’ demeyi isteyeceğim.”
Bir süre diyeceklerinin üstesinden gelmek ister gibi yerinde sallandım;
“İkincisi ise; şimdilik ev satın almak için acele etmeye de gerek yok. Satın almak yerine eften püften(1) bir ev kiralayalım, yaşayabileceğimiz kadar. Senin ve doğal olarak evlenmeyi düşüneceğim insanla karşılaştığım takdirde, onun da, senin de beğenip kabulleneceğin bir ev satın almaya yöneliriz. Ama öyle ikinci el gibi değil, ilk ve son kez bizim olup da sahiplenip kullanacağımız gibi güzel, geniş sahra gibi bir ev(1)…”
“Çok okudum, çok şey öğrendim, rahmetli baban da çok şey öğretti, ama hâlâ cahilim. Bu nedenle seni onaylamak dışında bir şey gelmiyor elimden…”
“Dert etme anne! Okuduğu halde hiçbir şey bilmeyen, adam bile olamayan(3), adam olmasını öğrenememiş o kadar çok varlık var ki ülkemde. Bak ‘Varlık’ dedim, çünkü insan olduklarından bile şüphelendiğim din, dil, ırk, milliyet, mezhep, cinsiyet farkı gözeten…”
Sözlerini tamamlamak istemeksizin; “Meselâ bunlardan biri” demek geçti içinden. “Hart-Hurt etmeyi(16)”, yıkıcı, yıpratıcı tenkit etmeyi(4), aşağılamayı meziyet(2) sayan, Ağabey çeşidinde, ama var olduğuna inandığı üstünlükleri çok sevdiği için(!) bir Müdür, bir âmir gibi üst mevkilere yükselememiş, ama kıdemli olmanın çok ötesinde kıdemli görünen poker suratlı(1) Müdürümüz gibi meselâ…”
Anneme söylediklerime göre düşündüğüm; hepimizden büyük olduğu için, “Ağabey” dediğimiz kişi; kendini beğenmiş, kibirli, insanlara tepeden bakan, insan şeklinde bir varlıktı. Oysa ona bu tavrı hiç mi hiç yakıştıramıyor, bu düşünceme içtenlikle inanıyordum.
“Elhamdülillâh Müslümandı!” Mesaiymiş falan aldırmaz, kolları-paçaları sıvar, havlusunu omuzuna atar, plâstik terlik yerine özellikle aldığına inandığım takunyalarla, lâvaboda oldukça gürültülü bir sesle duasını okuyarak abdest alırdı, üstelik lâvabonun kapısını açık bırakarak.
Allah var, günahına girmeyeyim(4), kapıyı açık bırakmasının nedeni abdest aldığının görünmesi amaçlı değildi. Kendisi dakikalarca ehlen ve sehlen(1) süren eylemi sırasında, hani birisi tuvalete girecek olsa, kendisine sürtünmemesini sağlamaktı düşüncesi. İsterse o gelen, gelsin, geri dönsün, rahatlayamasın, umurunda olmazdı!
Silinmesi, eski haline gelip takunyalarını gizleyip pabuçlarını giymesi lâvaboda gerçekleşir, ezanı mescitte beklerdi, kaç dakika önce mescide giderse gitsin, bağdaş kurarak, başı önüne eğik huşu(2) ile.
Ha! Bir de ismiyle övünürdü, Ramazanda doğmuş mümin ve Ramazan Mümin, muhafazakârlık, sofuluk ötesinde Allah’ın en şanslı kullarından biriydi, Müdür falan filân olmamasına rağmen.
Ve ne yazık ki geldiğim gün ilk fırçayı yemiştim, sabırlı bir insan olduğuma inanmama rağmen, alaysı tavrıyla söylediği sözlere tahammül edemeyerek.
Nasıl bir isimmiş; “Can!” Ağzı doldurmuyormuş. Oysa bu ismi annemin, anne dedesine olan özlemi nedeniyle “John” yerine(5) koyduğunu bilse, kim bilir neler düşünürdü? Belki anında gâvur olduğuma karar verirdi.
Oysa bilmez miydi ki; Türk olmanın Müslüman olmaktan önce geldiğini(6)?
Gördüklerimi, işittiklerimi ve hatta kısmen yaşadıklarımı yeterli görüp onun gibi düşünme isteğimi tamamen zihnimden sileyim. Tekrar bu konuya döner miyim? Şimdilik bilemiyorum…
Dedemle anneannem yurtdışında karşılaşmışlar, birbirine karşı duygusal yakınlıkları evlenmeleri ile noktalanmış ve Türkiye’ye dönmüşler beraberce ve annem Türkiye’de doğmuş.
Dedem hiç zorlamamasına rağmen anneannem, Türk olmayı kabullenip Müslüman bir hacı olarak yaşamış. Allah rahmet etsin, her ikisi de ayrı zamanlarda vefat etmelerine rağmen Müslüman Mezarlığında vasiyetleri gereği yan yana defnedilmişler, karşılaştıktan sonra üleştikleri tüm yaşamlarını, topraklarında da üleşmişler, yan yana kıbleye dönerek(4).
Doğduğunda Türk ve Müslüman olan annem, anne ve babamın kendilerinin anlattığı kadarıyla birbiriyle karşılaşıp birbirini gördüklerinde -aynı bir evvellerinin yaşadıkları gibi- aralarında elektrik oluşmuş ve yaşamlarını birleştirmişler.
İkisi de hacı olan anne ve babamın hatalarından biri, belki de yalnızca biri yaşamlarımızda tek çocuk olarak kalmam, ikincisi; babamın olmadık bir zamanda, hatta hiç de gereği yokken bir kalp krizi ile aramızdan erkenden ayrılmasıydı.
Camide sabit bakışlarla sandalyesinin üzerinde, düşmemiş, duvara dayanmış şekilde, namazın bitmiş olmasına rağmen babamın yerinden kıpırdamaması öncelikle imamın dikkatini çekmiş, “Efendi Amca!” diye imamın omzuna dokunmasıyla babam sırtüstü kaykılmış, cemaatten birinin yardımıyla hoca babamı sırtına yüklemiş, diğerlerinin şaşkın bakışlarına aldırmaksızın eve getirip “Başınız sağ olsun!” demiş.
Yani babamı bir sabah namazı ertesinde camide yitirmiştik. Bu nedenlidir ki, ne zaman herhangi bir gereklilikle cami ya da mescide gitsem, içim burkulur(4), o güne dönerim.
Sol ayağındaki özür ya da rahatsızlık nedeniyle oturup kalkmakta sıkıntı çeken babam namazlarını sandalyede oturarak kılardı, Allah’ın engin hoşgörüsüne sığınarak.
Babamın ölümünü haber aldığımda derse katılma ve çalışma sorumluluğum olduğundan dolayı üniversitedeydim, yapacağım bir şey olmadığını bildiğim halde gene de kederle eve koştum.
Annem iki gözü, iki çeşme ağlıyor(4), komşu teyzeler teselli etmeye çalışıyorlardı onu, bilinen cümleler, tekerlemeler, sözlerle. Babam yere halı üzerine uzatılmış, sanki rahat etmesi düşünülmüş gibi başının altına yumuşak bir yastık konmuş, üzerine beyaz bir çarşaf örtüldükten sonra ne anlama geldiğini bilmediğim bir şekilde karnı üzerine bir bıçak konmuştu(7). Babamın bedeni, ben eve geldiğimde henüz soğumamıştı.
Örtüyü açtım, yanaklarından öptüm. Annem koşup geldi yanıma; “Namahrem(2), yasak, günah, haram…” gibi batıl itikat(8), hatta bid'at(8) olan bağırış çığırışlara aldırmaksızın babamın başını okşadı sadece.
Böyle bir baba ve annenin çocuğunun onların yaşam şeklinden farklı bir yaşam şeklinin olacağı düşünülemezdi. Bir âlimden, bir zalim, bir zalimden de bir âlim doğar(9)” mantığı ve ölünün arkasından konuşulmaz(9) felsefesi ile Ramazan Mümin Bey babam için; sadece “Âmin!” demeyi yeğ tutmuştu, sezgisi kuvvetli olsa gerekti; anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul-zurna caz(10)…
Memuriyetinde yükselme sıkıntısı olan Ramazan Mümin Beyin benim okuyup yükselmeme engel olmak için yoluma koymak istediği taşlar hiç de yeterli olmamıştı. Devletim bana o hakkı vermişti ve son sınıftaydım, bitmek üzereydi okulum.
Aramızdaki mesafe her gün biraz daha açılıyordu, okumuş, ama cahil, okumasını, öğrenmesini ilerletememiş, durağan(2) kalmış bürokrat Ramazan Mümin denilen adamla. Bunun böyle devam etmesi mümkün değildi, arzusuz, huzursuz, verimsiz, konsantrasyon(2) ritmini yitirmiş bir çalışma içindeydim. Üretemiyordum ve bu nedenle günden güne çapsızlıkla beyefendinin(!) gözünden düşüyordum.
Çalışmalarımın en randımanlı olacağı anlarda abidik-gubidik(1), daha doğrusu sırf aşağılama kompleksini(1) doygunluğa ulaştırmak için sorular icat ederek beni odasına çağırıyordu. Sadece beni değil, ayrı ayrı zamanlarda hepimizi…
Huyu böyle olsa gerekti. Çalışma disiplini(1) yaratmak değil, huzursuz kılma, huzursuz bırakma disiplini idi, yaşattığı.
Bir vesile ile Tanrıdan başka kimsenin bir şeyi yaratmaya hakkı olmadığını da ağzını doldurarak(4) anlatmıştı. Oysa o düşüncedeki insanlar asla Allah yerine Tanrı demezlerdi, dalgınlığına gelmiş olsa gerekti. Biri Arapça, biri Türkçe idi, sadece.
“Başka birime geçeyim?”
“Hayır! Olmaz! Elemana ihtiyacım var!”
“Tayinimi isteyeyim, ülkemin her neresi olursa olsun?”
“Bilgin yeterli, burada gereklisin. Tayin dileğin olduğu takdirde üst makamları etkilerim, bilmemen mümkün değil, hiçbir yere gidemezsin!”
İnsan düşmanını bilirdi. Çünkü düşman silâhı ile yapmak istediğini belli ederdi, yanlış kanı olsa da havlayan köpek ısırırdı da(10)…
Ancak kaderde ya bu deveyi güdeceksin, ya da bu deveyi güdeceksin(10) varsa, diyardan kaçmak asla yoktu, hele ki üniversite son sınıfı bitirmek üzereyken.
İstifa etmekse çözüm değildi, yeni bir iş arayıp bulmadan, hele ki tavşan dağa küsmüş, dağın haberi olmamış(10) tavrı hem gereksizdi, hem de ne işe yarayacaktı ki?
Aramızda karşılıklı bir soğuk harp(1) başlamıştı. “Gel!” diyordu, gitmiyordum, “Elinden geleni yapsın!” anlamında. Çat kapı o geliyordu(4), azarlamak, küçültmek, ufalamak isteğiyle.
Bir gün hiç aklımda yokken, çekmecemin açık oluşu nedeniyle tedirginliğini görünce aklım başıma gelip teybi gösterdim;
“Bağırıp çağırmaya hakkınız yok! Dinsizin hakkından imansız gelir(10), diye bir söz var, size hatırlatayım istedim!”
“Gel!” diye telefon etmez olmuştu, cesur Ramazan Bey! O geliyordu odama ve ben her seferinde çekmeceyi açıp sözüm ona teybin düğmesine dokunuyordum, o söze başlamadan önce. Korku dağları bekliyordu(10). Bir musibet bin nasihatten evlâydı(10).
Ve de kaba anlamda; yelkenler suya inmişti(10), sadece benim için değil herkes için. O odalara girdiğinde çekmeceler açılıyor, teypler usulünce gösteriliyor, o odasına çağırırsa herkes elindeki teypleri göstererek odasına giriyordu.
Doğrusu bu hareketimize devlet memuru olarak hakkımız olup olmadığını bilmiyordum, ama sanırım ki araştırma, inceleme heveslerinden yoksun Ramazan Mümin de yasal durumu bilmiyordu.
Bu sıralarda Ramazan Mümin Ağabey bana bir lâkap takmıştı, her Cuma salâ verilirken;
“Hadi bakalım, Cuma Müslümanı(1) kardeşim!” diyerek Kur’an surelerinden ve ayetlerinden, Peygamberimize ait olup olmadığı şüpheli hadis dediklerinden ders vermeye çalışıyordu.
“Ezan okuyan ve dinleyenlere, hutbe okuyan ve dinleyenlere, Kur’an okunurken Tanrı kelâmı(1) da olsa, abdest alırken, namaz kılınırken, ilmi, dini bir konuşma yapılırken ve özellikle yemek yenilirken selâm verilmez. Her zaman Allah’ı zikret, Allah’tan başka kimseye dua etme, şefaat dileme, olursa olsun, nasıl kelime, cümlelerle ses verme, hoca soluna da selâm vermeden önce namazdan çıkma, sakın ha!”
Ve benzeri sözler aklımda kalmamıştı.
“Peki, hocam! İlk kırk gün içinde kürtaj yapılınca mahzuru yokmuş da, sonrasında yedi deve kurban etmekle kişi günahtan kurtuluyorsa, bir babanın öz evlâdı kız çocuğuna cinsel duygularla bakması günah değilse bunlar Kur’an’ın nerelerinde yazıyor?..
Haram parayla, rüşvet ya da ikram adı altında yapılan haccın, umrenin kabul edildiği ve buna benzer bir kısım safsatalar meselâ Kutlu Düğün Haftası, peygamberimizden sonra icat edilip okunan 7, 40, 52 mevlitler kutsal kitabımızın nerelerinde yer alıyor, açıklayabilir misiniz bana?..
Ve gene Kur’an’da yazıldığına göre şahitlikte iki kadının şahitliğinin bir erkeğin şahitliğine eşitliği, miras üleşilmesinde bir erkeğin hakkına karşılık iki kadına miras üleştirilmesi, Müslüman olmayanların öldürülmesi hak mı sizce?”
Kaba anlamda kendimce vitesten atmıştım(4). Çünkü okumayana karşın, okumuştum, bilgiliydim. Aklımdan geçirdiklerim sadece zihnimde tasarruf edemediklerimdi! Devam ettim;
“Peki hocam, mademki bilgi konusundaki zengin enginliğiniz tartışılamayacak boyutta; söyler misiniz lütfen ölenle öldürenin cennete ya da cehenneme kabulü için ne diyeceksin, var mı gidip, gelen, anlatan? Tevbe (Tövbe) Suresinde(11) “Allah’ın dostlarının arasına gireceklerden” bahsedilmekte. Tevrat ve İncil’de de konunun geçtiğini okudum, tefsirlerden de biliyorum. Bunu anlatman mümkün mü bana? Bu; ne demek?”
Biraz duraklamasının, ona cevap hakkı sağlamak için yeterli olacağını düşündüm, ama savunma amaçlı bir söz dökülmedi dudaklarından. Bu; devam etmemin gereği idi;
“Kadın cinayetleri almış başını gidiyor, hep erkekler mi haklı, bu cinayetler erkeklere hak mı? Teyze, hala, kız kardeş, eş hepsi için…”
Tüm bu soruların cevabı yoktu muhterem, kendini bilgili, hatta hoca sananın karşılığı olarak. Sonrasında tıslama(4) gibi bir ses ulaştı kulağıma;
“Bunlar provokasyon(2)! Çünkü az bilinene çok inanılır!(12)”
“Peki, Mehmet Akif ERSOY’un söylediğinde onu ne kadar haklı görüyorsun, hani ‘Aldanma insanların sözüne…(80)’ dizelerinde?..”
“Nerden bulur, ezberlersin ki bu sözleri?”
“Vaktim müsait. Çok gezinirim internette. Okurum vaktimin elverdiğince. İnsanları şiddetle, susturarak, zulümle değil, insani duygularla dinlemekten bıkmam. Bakın size bu vesile ile Kızılderili atasözlerinden sadece birini aktarayım, bu söz bana rehberdir; ‘Herkesi kendine eşit gör, her kim olursa olsun, bir insanı küçümsemek akılsızlık…(14)’ Öncesi de var, sonrası da. Tam bir doğa insanının fikirleri…”
“Bir Cuma Müslümanı olarak çok şey bildiğin kanısındasın?”
“Bildiğim, bilmediğimdir(15) diyen kadar bilgili ve cesur değilim, ama bilmediklerimi öğrenmek için çaba gösteririm. Meselâ Kur’an’ı Kerim’i hatmettim(4), Arapça ve Türkçe mealleriyle. Ancak ezberleyemedim, beynimin her zerresi bana lâzım çünkü…”
“İşte senin Cuma Müslümanlığın bu kadar…
Allah senin ibadetlerini, seni kabul etmez ki! Hele ki beş vakit huzurunda değilsen…”
“İsterseniz orada biraz duralım, camiye girmeden bir-iki dakika daha…”
“Anlat bakalım eleman, gene ne cevherler yumurtlayacaksın(4) bakalım?”
“Önce ne olursan ol, hatta dinsiz olsan da gel(16), diyen Mevlânâ’nın sözünü hatırlatmak isterim. Sonra yanlış yapmaktan çekindiğim için, Mevlânâ’nın diğer sözlerini kitaplarımdan, internetten sıralamak isterim, sanırım bu büyük düşünürün sözlerinden hiçbirini inkâr etmeniz(4) mümkün olmayacak...”
Duraklamam mümkün değildi, gene de aklımda yer eden bir-iki sözü beynine matkapla sokmak gibi bir çaba geçirdim içimden.
“Dinimi öğrenmek için ilk kez rahle(2) önüne çöktüğümde, hocamın önerisiyle bir kasap dükkânının vitrininde gördüklerimden aldığım dersi anlatmaya çalışayım size. Çünkü her koyun kendi bacağından asılıydı. Bu da Allah’ın bir kuluyla arasına bir başka kimsenin giremeyeceğinin anlatımıydı hocama göre…
Yani her Allah’ın kulu, kendi ile ilgili her ne hesabı varsa onu Allah’ına karşı kendi verecektir. Bu demektir ki; herkes kendinden sorumlu, anne bile evlâdı için şefaat(2) dileyemeyecek. Bu; hiç kimsenin ibadeti ile ilgili olarak, bir başkasının ahkâm kesmeye(4) söz söylemeye hakkı yok anlamında. Bilmem anlatabildim mi Sayın Ağabeyim?”
“Eh! Bilgi dağarcığının fakirliğinden, zayıflığından, hatta aczinden bahsetmem mümkün değil!”
“O zaman Allah sizin ibadetlerinizi, inancınız kadar kabul etsin Ağabeyim. Çünkü böyle sabırla, birbirimizin sözlerini kesip inkâr etmeden konuşup anlaştığımız için indimde değerli bir insansınız. Esasında memuriyette unvanınız olmasa da, her türlü unvana lâyık olduğunuzu itiraf etmem gerek, abdestim var, sözlerimden şüphelenmenizi aklımdan geçiremem…”
“Sağ ol! Şimdi insan olduğumu bildim ben de!”
Huylu huyundan vazgeçer mi? Can çıkar, huy çıkmaz(10)! Camiye sağ ayakla girip sol ayakla çıkan Ramazan Mümin Ağabey ki nedense ona “Başkanım” demek gibi bir huy edinmiştim(4). Eee! Ne de olsa koyunun olmadığı yerde keçi Süleyman Çelebi olurmuş(10) ya, unvanı olmayan Ramazan Mümin Ağabeye de benim “Başkanım!” demem yanlış olmasa gerekti.
Camiden çıkışta da sağın faziletlerini(2) anlatma gayretini yaşamıştı. Bunda kimseden çekinmeksizin ara sıra da olsa aldığım gazete ve dergiler için lâf sokuşturma(4), dokundurma anlamını gütmüş olsa gerekti.
Ben de ona, iki yönlü trafik akışının olduğu yolda, karşıdan gelen araca göre ve herhangi bir olumsuzluğa karşı hazırlıklı olmak için tedbir olarak yürürken yolun solunu kullanmamız gerektiğini, bebeğimiz, çocuğumuz varsa onu da caddenin solundan yürüyorsak sol elimizle tutmamız gerektiğini anlattım.
Ancak “Zınk!” diye sorduğum suale cevap verememe şaşkınlığını yaşadığım sorumu söylemesem olmaz; “Peki bir insan solaksa?”
Ve sonra; “Parasını ben ödüyorum, yediğime, içtiğime devlet ya da kimse karışamaz!” gibi konulara ilerleyince “Komünist” damgası yemekten Allah korumuştu beni! Müdafaam; onun silâhı gibi görünen “Kâfurun Suresi(17” idi.
“Neyse Ağabey Başkanım! Hayırlı Cumalar! Birbirimizi kırmayalım, özde de, sözlerde de anlaşmış olalım...
Ve aramızda kırgınlık olmaması için bugün itibariyle teybimi kapatıp eve götüreceğim. Yeter ki doğrularda anlaşalım ve bu devlet bizim, başka Türkiye yok. Aldığımız ve alacağımız maaşların hakkını verelim, bunun için ne gerekiyorsa onun en iyisini yapmak için gayretli olalım, çaba gösterelim. Biliyorsunuz; birlikten kuvvet doğar, bir kibriti kırmak kolay, ancak bir kutu, ya da bir demet kibriti kırmakta zorlanır insan!”
Hayretle baktı yüzüme, düşüncelerime karşı cevap vermekte zorlanmış mıydı, yoksa teybi eve götürmemin muhasebesini mi yapmaya çalışıyordu, bilemedim, bilmem de mümkün değildi doğal olarak. Ancak bu Cuma Milât(2) gibi olmuştu. Tüm yüzler güldüğü gibi, bu içtenlik; konusunun uzmanı olduğu için Ramazan Mümin’e gerçekten Başkanlığı getirmişti.
Görünen köy kılavuz ister miydi(10)? Belki iteklenmek istiyordu Ramazan, ben de iteklemiştim onu, ama teşekkür beklemeden. Zaten onun da teşekkür etme niyetinin olduğunu sanmıyordum. Başardığını ve hak ettiğini sanıyor olsa gerekti ve o Cuma Namazının hemen ertesinde bir üst katta daha büyük bir odaya geçmişti unvan sahibi Başkan. Tam olarak benzemese de, tavrı, yaşam biçimi, baskı çabası eski tas, eski hamam(10) gibiydi.
İçimizdeki en saygılı, dürüst, şamar oğlanı(1) ve öncesinde amiri olmasına rağmen şimdi astı olan Müdürü(18) yerinde bırakmıştı. Bir bakıma tam olarak talihin ve hatta tarihin garip bir cilvesi idi bu yaşanan. Diğerlerini kısmî bir revizyondan(2) geçirmişti, “Şu şuraya, bu buraya, o oraya” gibi, dostlar alışverişte görsün(10), ya da yapmış olması gereken bir iş gibi görünsün, olsa gerekti maksadı.
Kaderi insanın kendisinin yarattığı söylenir, bu; benim yarı yarıya, yarımsı deyimini icat ettiğim saçmalıktı. Ama cesaretim sayesinde tüm yaşamıma egemen olan girişimimin sonucu olarak boyumdan büyük ettiğim bir sözdü bu; anlatacağım.
Annem, babamızı yitirmemizin ardından evde tek başına kalmaktan, yalnızlıktan sıkılır olmuştu. Evet, hacıydı, ama modern diyebileceğim şekilde dünya nimetlerinden uzak kalmıyor, uzak kalmayı istemiyordu. Çeşitli derneklerin, hayır kurumlarının katılımcısı, destekçisi idi, maddi ve manevi, her bakımdan, ayrıca tüm komşularının dert anası, hem de her konuda benim de bir tanemdi.
Hafta sonlarında tek-tük(1) de olsa amatör küme futbol maçlarına zorunlu olarak katlanırdı, benim için. Ben de diğer haftalarda onu sinemaya, tiyatroya götürür, yemeğe çıkartır, parkları, etrafı gezdirir, seyrettirirdim.
Ve maalesef karnıma ağrılar girse de annem saatlerce mağaza vitrinlerine bakar, bense kılı kırk yarmasına(4) tahammül ederek alışveriş etmesine katlanırdım!
Böyle günlerden birinin sonuna doğru annemle birlikte evimize dönmek üzereyken karşılaştık Başkanımla ve ihtiyatsızca(2) aklımı başımdan alan o dev güzelle. O güzelliğe “Dev” demem güzelliğini tarifte aczimden, ihtiyatsızlığım ise yanlışlık çekincesi ile o devin hangi anlamda Başkanımın yanında olduğunu bilmememdendi.
Üstelik saatlerce kıpırdamaksızın onun gözlerinde yaşamak gibi, saatlerce sürecek bir zamanı birkaç saniye, dakika içine sığdırmaya çalışmak gibi.
Başkanın bana öğrettiği şeylerden biri “Günaydın! Tünaydın! Merhaba!” gibi sözler yerine “Selâmünaleyküm!” diye selâmlaşmaktı. Ama aklım tutulmuş(4), dilim-damağım kurumuş(4), dengemi tamamen yitirmiş(4) durumdaydım.
“Merhaba Başkanım! Hacı annemle gezmeye çıkmıştık, karşılaştığımıza sevindim doğrusu. Bu benim annem Rahile Aîşe. Ama dilimiz dönmemiş(4), dilimizin alıştığı şekilde annemin ismini söylemek gerektiğinde sadece Ayşe diyoruz!”
İstiyordum ki Başkan da; o dev güzelliğin kim ve nesi olduğunu, adını söylesin. Onun rüyalarıma girmesine, hayallerimde yer almasına hemen izin vermiştim, eğer sahiplenilmemişse. Doğal olarak onun rüyalarında, hayallerinde yer almam için benden izin almasına, benim de izin vermeme gerek yoktu! İstediği zaman, istediği kadar rüyalarına, hayallerine girip çıkmam için izinliydi! Peki, ya ben?
“Kız kardeşim!” dedi Başkan sadece, özellikle saklamak ister gibi, sadece ismini değil, başı öne eğik, türbanı ile kendisini saklamasına rağmen, devliğini ve sosyal durumunu da saklar gibi, kardeşi olmak dışında kimdir, nedir, ne değildir gibi!
Annem konuşmamızın uzayacağını hissetmiş gibi;
“Ben şuradaki kanepeye biraz çöneyim(4) oğul! Siz şimdi ‘Daire, iş, plân, program…’ gibi konularla uzatırsınız sözlerinizi, koca bir hafta işyerinizdeki çalışma ve konuşmalarınız yetmemiş gibi, ‘Dedim ki, diyeceğim ki, demiştim ki…’ şeklinde takılarla…”
“Yok teyzeciğim, sizin yorgunluğunuzu yok etmek için yardımcı olabilmem mümkün değil. Can’ı size teslim edeyim, biz de evimize doğru hareketlenmiştik zaten!” dedikten sonra, sesi çıkmayan kardeşine dönerek;
“Hadi bakalım kız! Düş önüme! Kaldırma kafanı! Türbanını düzelt! Kaldırımlarda kaç çizgiye bastığını öğrenmek için imtihan edeceğim seni!”
İnkâr etmem imkânsız, etkilenmiştim. Ben de belki de korkumdan eğik olan kafamı kaldırıp bir şeyler söylemem gerektiğini geçirdim aklımdan;
“Tekrar görüşmek üzere inşallah!”
“Tabiî Can! Yarın mesai başlıyor, bu bir başlangıç değil, ama devam olabilir meselâ!” şeklindeki sözlerini tamamlama gayretindeyken genç kızın göz kapaklarının ikisini de bir an için kapatıp açtığını fark etmemişti Başkan, benim gibi, benim kadar…
Bu bir “Mesaj alındı!” anlamında olmalıydı, umut ettiğim başka bir şeyi de düşünemez gibiydim, söylemek istediğim, fark edilecek kadar fark edilmişti sanırım, ismini öğrenemediğim genç kız tarafından.
Erkekçe tekrar ediyorum; etkilenmiştim ondan hem vallahi(1), hem billâhi(1) ve de ek olarak tallahi(1) (Her ne demekse?) Ne yapıp edip mutlaka öğrenmeli, bilmeliydim onu!
Dairedeki panoda asılı adres listesine baktım, henüz yenisi asılmamıştı, Başkanın eleman olarak ev adresi, iş ve cep telefonları kayıtlı idi. Doğal olarak anası, babası, kız kardeşi kayıtlı değildi, “Acil bir durumda haberdar edilecekler” listesi de oluşturulmamıştı henüz.
Kız kardeşi? Evet! O yeryüzünde bir tane idi ve benim düşüncem ahdim(2), yeminim, o benimdi, benim olmalıydı, yoksa ölürdüm, Tanrıdan korkarak bedeni ruhsuz bir şekilde sürüklemeye “Yaşamak” denmesi mümkün gibi görünse de.
Kul sıkışmayınca, Hızır yetişmez(10)! Gerçekten sıkışık bir durumdaydım ve her bakımdan çaresiz. Ama Allah’ım bana elini uzatmayı düşünmüş olsa gerekti!
Aklımda onunla ilgili herhangi bir düşünce olmaksızın, konumuzla ilgili bir özelliği Başkana iletmek için odasına girdiğimde Başkan da dışarıya çıkmak üzereydi;
“Geç, otur! Ellerimi yıkayıp hemen dönüyorum!” dedi. Pek zamanı değildi ama gene de odalarımızın farklılaşması nedeniyle uzun zamandır fark etmediğim bir şekilde “Takunya Faaliyetini” aklımdan geçirmedim değil.
O yokken masasının üzerindeki cep telefonu çalınca ne yalan söyleyeyim; “İnşallah odur!” diye düşündüm, kendimi inkâr mı etmeliydim ki? Telefon sesi kesildikten sonra kayıtta ismi olmasa da “Kardeşim” yazısını görünce, beynimin tüm zerrelerini meşgul edecek olsa da numarayı beynime kaydettim.
Ve ben dünyadaki insanlar içinde en aptal, salak, gabi varlıklardan biri olarak dua ettim Allah’ıma;
“İnşallah başka kardeşi yoktur Allah’ım!”
Başkan havlu-peçeteyle ellerini kurulayarak odasına girdiğinde, oturduğum yerden kalktım.
“Söyle bakalım delikanlı, konu nedir?”
Delikanlı ve konu? Nutkum tutulmuştu(4), öncelik istediğim bilgiye hemen ulaşmak için umutla cep telefonunu işaretleyerek;
“Siz yokken cep telefonunuz çaldı efendim. Acil bir çağrı olabilir belki, önceliği ona veriniz, isterseniz!” dedim.
Başkanın aklında benimki gibi bir fesatlık(2) yoktu sanırım, telefonun düğmesine basarken;
“Ha! Fatîma imiş! Bakalım gene neler isteyecek?” dediğinde sanki bir tek kız kardeşi varmış gibi söylemi ile dev kızın ismini öğrenmiş olmamın heyecanı ile içim içime sığmazken(4);
“Ben dışarıda bekleyeyim, belki özel şeyler vardır, rahat rahat konuşun efendim!” dediğimde;
“Hayattaki tek dikili ağacım(1) o benim. Başka bir diğeri ve onun dışında kimim, kimsem yok benim, üstelik konuşacaklarımı senden saklamama da gerek yok, kalabilirsin!” dediğinde dünyalar benim avuçlarımdaydı sanki ve devamını beklememe gerek yoktu.
Merakım sadece; “Başka bir diğeri?” kimdi? Eşi mi, annesi mi, kim?
Evli olmadığı hatırıma geldi, annesini ise saklamazdı herhalde. Peki, diğeri kimdi? Düşündüm sadece, ama tahmin bile edemedim.
Başkanım telefonu açtı;
“Efendim Fatîma?” dedikten sonra suskunluğa büründü bir süre ve devam etti;
“Peki, Fatîma! Saat üçte toplantım var, ya hemen gel, ya da en geç 1.30- -2.00 arası burada ol!”
Karşının “Peki!” dediğini hisseder gibiydim, ama hangisi için? İlk tercihim “Hemen!” denilmiş olmasıydı ve bu da nöbete hemen girmemin(!) gerekliliğiydi. Ancak bilgiççe söylemem gerekli ki, kadınları bildiğimden değil, annemin bazı gecikmelerini hatırladığım için, inancım ve beklentim 1.30 2.00 aralığı idi.
“Söyle bakalım genç meslektaş, konu neydi?”
“Şey! Biraz işim çıktı da, öğleden sonrası için izin isteyecektim, ama eski alışkanlık, silsile-i meratibi(1) unutmuşum. İzni bizim patrondan istemeliyim, iyi ki hatırıma geldi!”
“Bana da öyle derdin çok zaman, şu ‘Patron!’ lâfını unut artık yav!”
“Unuttum bile Başkanım, ama bilin ki Başkanım olarak değil, patronum olarak daha çok seviyorum sizi…”
“Defol!”
“Hemen defoldum patron!”
Sanırım masasındaki bazı şeyleri fırlatma çabasında gibiydi, ben kapıyı kapatırken umurumda olmayan. Çünkü devimi, meleğimi, Fatîma’mı görecektim, patronun kapısının önünde bir sokak köpeği gibi fark edilmemeye çalışarak, fark edilmekten çekinerek dolaşırken.
Hemen, “Hemen!” dediğim gibi olmadı, ama! Koridorda 98. turu bitirmek üzereyken aklım başıma geldi, inadına yapmadım 100. turu. Nöbeti 1.30 dâhil sonraki dakikalar için devam etmek üzere, köpek olma hakkımı saklı tutarak(!) kuyruğumu bacaklarımın arasına sıkıştırarak odama yöneldim ve saatin 1.30-2.00 arası olması duasıyla odama sindim.
Sotaya yatmak(4) denir herhalde, saat 13.25 de aportta beklemeye(4) başladım ve o bir ışık huzmesi, karanlıkta bir kandil, çölde bir vaha gibi bürokrat asansöründen inip Ağabeyinin odasına yöneldi.
Evet! Alesta(2) bekliyordum, ama bir zıpır(2) gibi anında görüntü vermem de yakışık olmayacaktı.
İyi tarafıma rast geldi(!) onlara Ağabey-Kardeş olarak merhabalaşmaları için üç-beş dakika konuşma özgürlüğü bağışladım! Başkanımın da, Müdürümün de bir toplantı için makamlarında olmayacaklarından haberim vardı.
Öksürerek, kapıyı tıklatarak “Gel!” komutunu beklemeden odasına girdim, sözüm ona hiç haberim yokmuşçasına.
“Başka…” Başkanım sözüm de yarım kaldı haliyle, ne hikmetse?
“Affedersiniz efendim! Misafiriniz olduğunu bilmiyordum. Hoş geldiniz hanımefendi, ben ‘Çıkıyorum!’ demek için uğramıştım, Müdür bey şu anda toplantıda çünkü!”
“Hem ‘Müdürüm toplantıda!’ diyorsun, hem de ‘Gidiyorum!’ diyorsun Can. Olacak şey değil! Ama ben tükürdüğümü yalamam, söz vermiş bulundum bir kere, sözümden geri dönemem, git, ama işin erken biterse çabuk dönmeye çalış, e mi?”
“Tabii Müdürüm, yani Başkanım!”
Asansör nöbetim başlamıştı, ayakta dikilme hakkımı kullanıyordum ve içimde bir şüphe oluştu, “Ya vatandaş asansöründen değil de Bürokrat asansöründen inerse idi?” O zaman köpeklerin ihtiyaç molası verdiği ağaç gibi olmaktan başka ne işe yarardım ki? O halde en uygun yer Danışma ya da kapı önü olacaktı. Ben de bu varsayımı(2) gerçekleştirdim.
Düşündüğüm gibi, Fatîma üst düzey bürokratların kullandığı asansörü kullanmıştı. Kapıdan çıkar çıkmaz yavşakça, yalakalık, sululuk yapma modunda olmak(4), artık her ne denirse o şekilde ilgisini çekebilmek için yaklaştım yanına. Şimşek(1) de olsa, yıldırım(1) da olsa, ister çarpsın, ister yok etsin, ister kör kuyulara atsın, hatta bunlar için meyilli bile olsa umurumda değildi. Ben onundum artık, ister var etsin beni, ister yokluğa sepetlesin, ya da “Buyur” etsin!
“Öyle dudak büküp hor bakma(19), lütfen! Ben bunun iyi bir tesadüf olduğuna inanıyorum.”
Umurunda olmamıştı.
“Ağabeyinden çekiniyorum. Rahat konuşamıyorum, ne olur telefon numaranı ver!” dediğimde duymuş da, önem vermiyormuş gibi arkasını döndü ve tekrar türbanına gizlendi sanki.
Otobüs durağına kadar arka arkaya da olsa beraber gittik, anında gelen otobüs yeni girişimlerimi, o son sıradaki iki kişilik koltukta tek başına oturan genç kızın yanına oturduğunda onu sahiplenme için yalvarışımda ilerlememe engel olmuştu.
Ancak; hiçbir şey yaşamda hüzünlenecek kadar geniş boyutlu değildi. “Allah yürü ya kulum!(1)” demişse ya da “Mevlâ’m neyler, neylerse güzel eyler!(20)” denmişse ve masumiyet başarı için isabet kaydetmekse umudun yitirilmesi de mümkün değildi.
Tek başına oturan genç yerinde doğrulup da; “İzninizle!” dediğinde kalkar kalmaz, o da cam kenarına çekilince hemen yanına çöreklendim. Elini tutmak isteğime cereyan çarpmışçasına elini hızla çekerek cevap verdi, bağırıp çağırmaksızın, ses çıkartmadan.
“Seven biri, karşısındakinden eziyet de, düşmanlık da görse, başına taşlar da yağdırılsa elini tekrar tekrar uzatmaktan çekinmez(4)! Ne olur, Allah rızası için, seninle ilgilenen garibe bir telefon numarası ver! O zaman sana ömür boyu dua edeceğimi anlatmaya çalışayım!”
İstemese de gülümsedi. Bu şansı âlimin dediği gibi(21) geri tepmemeliydim. Direnmesine rağmen elini tuttum, direnmekten vazgeçip serbest bıraktı elini. Sıcaklığı bir anda tüm gönlümü ısıttı. Artık benim söz etmeme, onun cevaplamasına gerek kalmamıştı.
Otobüsten indiğimizde;
“Umutlanabilir miyim?” diye sorduğumda;
“Kipling’i(156) oku ve sakın peşimden gelme!” dedi.
Anlamını çıkaramadım, ama uzaktan da olsa seyir defterimi(1) kapatmadım, gönlünü vermiş bir insan olarak.
Arkasına bakmadı kapıyı açıp evine girerken. Bir süre bekledim, ikinci kat penceresinde görünen tül perde yerinden çıkartılacakmış gibi kıpırdadı. Çöp konteynırının arkasına gizlenip aynı pencereye bakmak için dikkatimi topladım.
Bu kez perde kıpırdamakla kalmadı, açıldı, pencere de. O gözükünce ben de iyi nişan almamın hikmetine ulaştım, kendimi gösterdim ve bana göre bence ona ulaşabilmek adına olumlu bir adım attığım inancını yaşadım. Ancak inancımın yarım kalmaması için daha çok çaba göstermem gerektiğinin bilincindeydim.
Eve gittim, annem gene bir hayır işine soyunmuş olsa gerekti. Annemin babama ait kiler gibi yerde poşetler içinde hatıra olarak sakladığı elbiseleri bulup giydim.
Soy soya, bulgur suya çeker(10), derler ya, ben babama değil, anneme çekmiş olmalıydım. Çünkü babam zayıf ve kısa boylu idi. Yine annemin hatıralara düşkünlüğü ile tavan arasındaki anneannemden kalan baston ve büyük numaralı gözlükleri de bulmam tam kamuflajımı(2) sağlamış gibiydi.
“Babamın pabuçları bana uymadı!” demek isterdim, ama yanlış bir itikat da olsa babam öldüğünde pabuçlarını kapı önüne ben koymuştum. Elbiseler düdük(1) gibi sırtımdaydı, çorap da giymemiştim.
Gözlüklerle görmem mümkün olmadığı için, gözlükleri tam Fatîma’nın evinin önünde taktım gözlerime. Vakit, nakitti, geç kalanı Allah sevmezdi ve yarım saat öncenin işini yarım saat sonraya bırakmak da hoş olmasa gerekti! Galiba bu sözü (ç)alıntı olarak değiştirmiştim, aslı; “Bugünün işini yarına bırakma!” gibi bir şey mi olsa gerekti? Mutlaka şansımı denemeli ve başarılı olmalıydım, üstelik Kipling denen zat da kimdi yahu?
Kapıyı parmaklarımın ucuyla tıklattım, zili çalmak yerine:
“Kim o?”
“Allah rızası için…”
“Allah versin, bozuk param yok, ekmek almak için de markete gitmedim henüz!”
“Bana bir telefon numarası da yeter güzel kız!”
Merdivenlerden inişini hissettim;
“Can? Gene mi sen? Ne o gözlükler, dar elbiseler öyle?”
“Senden başka kimsenin dikkatini çekmemek ve Ağabeyinden korkum belâsı(1) ve demek, söylemek istediklerimi korkusuzca ve içimden geldiğince söylemek için böyleyim. Ne olur benimle çık, ya da hiç olmazsa telefon numaranı ver, içimi dökeyim, sonra istersen vur ardıma, kaybolayım, çünkü yaşamda sen varsan, ben varım!”
“Bekle o halde, madem dilencisin bir parça kuru da olsa ekmekle birlikte bir kâğıda yazıp telefon numaramı vereyim!”
“Verme! Numaran şu değil mi?”
“Evet! Madem biliyordun, neden telefon numarası için peşimde dolandın devamlı olarak?”
“Benim edinmem değil, senin vermek için arzulu olman önemliydi benim için. Madem iznin var, başkanım daireden eve dönünceye kadar eve gidip bu ağırlıklardan kurtulayım ve seni arayayım. Ama Ağabey faktörünü dikkate alarak, her hal ve şartta numaramı telefonundan hemen sil, aklında kalırsa ne âlâ, kalmazsa bir defa çaldırır kapatırım…
Şartlar uygunsa sesimi ulaştırmaktan dolayı mutlu olurum. Uygun değilse; ‘Yanlış Numara!’ taktiği her zaman en iyi çözüm, biliyorsun!..
Ve bil ki benim için her ne şekilde ve şartta olursa olsun senin üzülmen demek, benim ıstırabımdır!”
“O halde telefonu aniden kapatmam demek, Ağabeyimin ayak seslerini duyduğum anlamına gelecek, gücenmemen için peşinen söyleyeyim!”
“İnancım o ki; Allah nasip edecek, o ayak seslerinin ikimizi de korkutmayacağı günlere ulaşacağız!”
“Kipling’i okudun mu?”
“Hemen okuyacağım. Mademki sen de Ağabeyinden çekiniyorsun, ben de herhangi bir yanlışlığa neden olmaması için, elini içtenlikle ve çekmeksizin tutacağım ana kadar anneme bir şey söylemeyecek, senden haberdar olmasına imkân vermeyeceğim. Ola ki karşılıklı görüşmemiz gerekirse sen benim arkadaşım Uğur’cuğum ol, meselâ! Bu; adın olsun!”
“Peki! Benim adım Uğur’cuğum! Ancak dürüst olmalıyım, sana hemen söylemem gereken şeyler var. Gönlüm ısındı sana, ama bilmen gerekenleri de bilmelisin, bu senin hakkın. Ancak ondan sonra Ağabeyimin ayak seslerinden ürkmemeyi bana da, kendine de sağlayabilirsin!”
“Ne zaman, nerde istersen, ama özlerim seni, en kısa zamanda ulaş bana, söylemek istediklerini, bilmemi düşündüklerin her ne olursa olsun…”
Buluştuk, kısa bir zamanın az biraz ötesindeki bir zamanda.
Tezahürat yapma vaktimdi, elimi uzattım, hatta kucaklamayı denemek…
Elim boşluğu dövdü kendi başına, bomboş kaldı.
“Neden?”
“Namahremsin şu an!”
“Otobüste?”
“Unutalım desem? Hem böyle ayakta mı duracağız, böyle mi konuşacağız, böyle mi dinleyeceksin söyleyeceklerimi?”
“Bağışla! Elimin boşlukta kalmasının şaşkınlığı…”
“Anlatacağım!”
Oturduk.
“Sondan başa doğru anlatmaya çalışacağım…”
“Nasıl istersen, sondan başa, baştan sona, nasıl olursa olsun!”
“Sükût-hayale(1) uğramayacağını umut etmek istiyorum. İlk kez karşılaştığımızda etkilendim. ‘Hah!’ dedim, yaşamımı düzene sokacağına inandığım, elimden tutacak adam! Ağabeyimin odasında karşılaştığımızda yüreğim yerinden çıktı sandım. Otobüste; ‘Hayalim gerçekleşiyor galiba!’ diye düşündüm. Elimi tuttuğunda ki bu, rızamın belirtisi idi, tüm varlığımla sıcaklığını hissettim…”
“Hiç de renk vermedin(4) ama…”
“O daracık elbiseyle dilenci olarak göründüğünde kalbimi sahiplendin. Gittin ve ben bene düşünmeye başladım; ‘Seni hak ediyor muyum, seni sevmeye, sahiplenmeye hakkım var mı?’ diye. Gerçeklerimi sana anlatmaya karar verdim, ilgine inanarak, sonucu ne olursa olsun kabullenerek…”
“Bunu adını ‘Sevgi’ diye koysak, yıllarca ayrı yaşayıp da Âdem ile Havva’nın kavuşması(23) gibi…”
“Evet! Uzun ve meşakkatli(2) bir serüven, bizimkiyle benzeşmeyen…
Senin için nedir, anlatmayınca bilmem, bilemem tabii. Ama benim öyküm siyah-beyaz(24), kimsesiz ve çile(2) dolu, Ağabeyimin varlığına rağmen!”
“Her ne olursa olsun, neler yaşadıysan onları, hepsini unutturmama izin ver. Her şey Allah’ın izniyle ve takdiri ilâhi(1) ile gerçekleşir, bunu sen benden daha iyi biliyor olmalısın…”
“Öncelikle hak ettiğime inanmam gerek!”
“Sen beni çoktan hak ettin, ben de seni hak ettiğim inancını yaşamak istiyorum.”
“Üniversitedeyim ve Ağabeyimin eline bakıyorum. En önemli konu da anne ve babamın tahakkümleriyle(2) beni mecbur bıraktıkları olay ve bunun yarattığı üzüntü nedeniyle onları arka arkaya yitirmemiz…”
“Nasıl?”
“Benim Mennan adında bir kızım var, ismini kızımın babasının ailesi koydu, anlamını herhalde biliyorsundur…”
“Anlayamadım! Okuyorsun, kızın var, evlisin, size Ağabeyin bakıyor!..
Ve ben bir harama el uzatma çabasındayım, öyle mi? Allah’ım, bu kadar mı günahkârdım ki beni ömür boyu çaresizliğe, yalnızlığa itekledin, ben ne yapacağım şimdi, benim çürümemi sağlama gayretinde misin Tanrım?”
“Evliyim, demedim!”
“Mennan?”
“Mennan, benim kızım. Koca denemeyecek hayırsız, varlıklı bir insan müsveddesinin edindirdiği dünyanın en güzel varlığı olan bir kız, canım o benim!”
“Yani?”
“Anne ve babam çeşitli, değişik, ya da bilmediğim nedenlerle, daha ilkokulu bitirir bitirmez, o yaşta imam nikâhı ile evlendirdiler beni. Asla gençlik heyecanı yaşamadım, duygusal bir yaklaşımım olmadan beden-bedene beraber olduk…
Dünyadaki bütün kadınların yalnızca kendine ait olduğunu sanan adam beni, ben de onu terk ettim. Anneme, babama sığındım, onları da yitirince kızımla birlikte Ağabeyime sığındım…”
Düşünme hakkını kullanmaya, ya da söylemesi gerekenleri sıraya koymaya çalıştı galiba.
“Ağabeyim kötü bir insan değildi. Sofuluğu ılımlıydı. Bizim yüzümüzden Allah’a gücendi, küstü öncesinde, ama sonra daha sıkı sarıldı Allah’a, benim nedenini bilmem imkânsız. Beni de kendine benzetti, sofuluğunu aşarak gösteriş meraklısı, kindar bir yobaz(2) oldu!”
“Bunları anlatmana sevindim. Üniversiteyi bitirinceye kadar, beni kabullenmen için her gün diz çökeceğim karşında…
Ve kızımızla birlikte sana kendimi üleştirmek zorundayım. Çünkü ben sadece seni sevdiğimi sanıyordum, bir de kızım varmış, beni yaşama bağlayan, başlangıcımda bilmediğim. Ben seni sevdim, bedenini değil, bir bakışınla beni kül ettin, ben de bundan sonraki yaşamımın tümünü seninle üleşmeyi diliyorum…”
“Çok acele, değil mi?”
“Birinin ki, o biri ben oluyorum, yıllardır beklediğimi bir gün karşımda görmemin aceleciliği mi olurmuş? İzin ver, anlatayım derdimi, dökeyim içimi ve seni senden kendime isteyeyim!”
“Bir saniye! Bir saniye! Bu bir ilân-ı aşk mı, bir evlenme teklifi mi?”
“Sen benim olduğunun farkında değil misin yoksa? Bebeğimizi görmeden, Ağabeyinden izin almadan ve sevgimin sembolü…”
“Sevgimizin diye devam etsen…”
“Haklısın! Sevgimizin sembolü olacak istediğin bir yüzüğü parmağına takmadan, sana karşı nasıl cesur olabilirim ki?”
Vedalaştık, elini tutmama izin verdi, uluorta dünyaya metelik vermez(4) gibi.
Eski patron, şimdiki başkan, ama kayınbiraderim olmasını dilediğim ve bey olmayı hak eden(!) Ramazan Mümin Beyle görüşmek için en uygun zamanı aramaya ve bulmaya çalıştım.
Bu uygun zaman Cuma Namazı vaktinden başka bir zaman olabilir miydi? Şansımı denemeliydim, birazcık da olsa gülücüklerle, ya da resmen yavşaklıkla, yalakalıkla. Çünkü abdest almış, günün mana ve ehemmiyetine uygun olarak alışkın olduğum üst kattan da olsa takunya seslerine kulak kesilmiştim. Tesadüf! Ancak bu kadar olabilirdi!
“Gel bakalım Cuma Müslümanı! Ben yokken de Cuma namazlarına devam ediyorsun demek? Aferin! Allah kabul etsin!”
“Valla Başkanım…”
“Tanımıyor muşum gibi; ‘Vaktim yok, abdestimi tutamıyorum, inşallah, maşallah, tövbe estağfurullah!’ gibi mazeretler uydurma!”
“Haklısın, sustum! Ama bir gün gözüne gireceğim ve sizin beni oradan çıkartmanız asla mümkün olamayacak…”
“Keşke…”
“Mevlâ’m neyler, neylerse güzel eyler Başkanım! Neyse! Hayırlı Cumalar!”
“Sana da genç adam!”
“Sahi mi?”
“Ne sahi mi?”
“Yani; genç adam mıyım?”
“Eh! Sayılırsın!”
“Bu sözünüzü hak etmek isterim. Eğer Cuma Namazından sonra bana çay ısmarlarsanız!”
“Olur, gel!...”
Oldu! Geldim! Çay ısmarladı patron ve boğazımı temizledim, konuşmak için.
“Abi! Memur-amir gibi değil, genç adam, sizi bilen, gören, anlayan biri olarak sizinle düzgünce ve doğru olarak konuşabilir miyim?”
“Konu derin galiba? Bakalım gene ne cevahirler yumurtlayacaksın? Dökül bakalım!”
“Özür dilemeden, hemen konuya geçmek istiyorum. Hayattaki tek dikili ağacınız kız kardeşiniz Fatîma ve kızı Mennan’ı bana vermeniz için, annemle birlikte sizi ziyaret etmemiz için sizden izin istiyorum efendim!”
“Ne dediğinin farkında mısın? Bu; ‘Başının çaresine bak, öl!’ demenin eş anlamlısı…”
“Neden başımızda olmayasınız ki?”
“Bak genç adam! Taş, taş üstüne olur, ev, ev üstüne olmaz(10)! Hele ki bizim ancak sığıştığımız evi, iç güveyi olmak gibi düşünüyorsan bu, hiç olmaz! Sizinkinin de bizimkinden farklı olacağını sanmıyorum bu; bir…
İkincisi; Fatîma’yı istemeye bir görüşte mi karar verdin, bakalım o ne diyecek?..
Üçüncüsü Fatîma üniversitede okuyor ve onun yaşadıklarının neler olduğunu bilemezsin!”
“Teknoloji ilerledi Ağabey! ‘Sensiz yaşamaktansa ölürüm!’ dedim, o da ‘Ölme!’ dedi. Mennan’ı biliyorum!”
“Eee! Genç adam! Siz mercimeği fırına(4) vermişsiniz! ‘Hayır!’ demem mümkün mü?”
“Asla, öyle mercimek falan olmadı! Daha ilk karşılaşmamızda yaşamaya başladığım hislerimi, hissettiklerimi anlattım. ‘Evet!’ demedi, ‘Belki!’ de diyemedi, sizin rızanız olmadığı takdirde, ikimizin de yüreklerimize taş basacağımızdan(4) eminim…”
“Buna razı olamam. Konuş Fatîma ile ve ona göre annenle gel bize. Tanrı bir tesadüfle sizi birbirinize yakıştırıp bir ömrü beraber paylaşmanızı emretmişse buna benim de karışmaya, engellemeye asla hakkım yok!”
Fatîma ve özellikle annemle konuştum. Her ikisi de gelecekle ilgili bilgi sahibi olmasalar da coşkuyla karşıladılar sözlerimi.
Bana göre işlem ‘Tamam!’ gibiydi. Ama atla üç nal tamam olsa da, tek nal için sorun yaşayabileceğimiz inancındaydım; “Dereyi görmeden paçaları sıvamak gibi…(4)”
Sözleştik ve görüştük.
“Nasipse olur!” sözlerin sonu muydu tuzlu kahve(25) ve sonrasında ikram edilen yemek? Her şeyden önemlisi okula henüz başlamış, sevgi dolu Mennan’ın sıcaklığını hissediş ile…
Düşünüyordum ve düşündükçe olgunlaşıyordu içimden geçirdiklerim, üstelik heyecanla. Ben ki; Homongolos(26) tipli bir insan olmasam da, bugün annem var, başımda, amenna(2), ama peki, yarınlarda? Evet, sıralı ölüm yoktu(27).
Bu nedenle annemin birkaç “Eli yüzü düzgün, iyi aile kızı, okumuş, hatta varlıklı” adaylarından biriyle yalnız kalmamam, ona torun sevgisini yaşatmam için annemin arzusuyla evlenip çocuk yapacaktım!
Oysa şimdi? Gönlümün sultanı koynumda değilse de gönlümde ve beynimdeydi, benimdi ve dünya tatlısı bir kızım vardı. Eğer kader, ya da patronumun öğrendikleriyle yoluma taş koyma(4) çabaları olmasaydı…
“Elindeki işi bırak, acele odama gel!”
“Hayırdır Başkanım?”
“Gel! Öğrenirsin!”
Öğrenmek için “Acele” ettim. Daha kapıdan içeri girdiğimde sabredememiş, zapt edememiş kusmak derdindeydi sanki.
“Anne büyük deden gâvurmuş senin Adını da bu deden için ‘John’ yerine ‘Can’ koymuş annen!”
“Affedersiniz! İster resmi, ister özel, hiç kimsenin benim soy ağacım(1) için söz etmeye, hele ki ‘Gâvur!’ demeye hiç hakkı yok, sizin de bu hakkınız yok! Nereden öğrendiğinizi bilmiyorum, ama…”
“Annen anlattı, hem de içtenlikle…”
“Ve siz; annemin bu içtenliğini yüzüme vurmak arzusundasınız, öyle mi? Oysa sizin gibi bir Müslümanın çok ve en iyi bilmesi gereken şey; ‘Ölülerimizi hayırla yâd etmek(9)’ ve ‘Ölülerimiz arkasından kötü konuşulmaması(9)’ gerektiği, değil mi?
“Allah’la kul arasına kimse giremez(9), bilmen gerek, benim de söze başlamadan önce hatırlamam gerekti. Bu nedenle ‘Gâvur’ sözümü geri alıp, Müslüman kökenli olmayan biri ile kız kardeşimin evlenmesine izin vermeyeceğimi bilmeni istiyorum!”
“Hem ‘Allah’la kul arasına girilemez!’ diyorsunuz, hem de beni dinimle yargılamak niyet ve gayretindesiniz. Yanlışınız bu Ağabey! Anne büyük dedemin kızı anneannem gönül rızası ile hiçbir baskı altında olmaksızın, okuyup öğrenerek Müslüman olmuş. Şu anda Müslüman mezarlığında ve yan yana yatıyorlar. Dedemle anneannemin birlikteliklerinin nedeni de dil, din, ırk, ahlâk ve sevgi konularında beraber olmaları…”
Karşısındakinin suskunluğu cesaretimi arttırmış gibiydi, devam ettim;
“Sizin; ‘Hoşgör yaratılanı, Yaradan’dan ötürü’ ve ‘Gel, gel, ne olursan ol, yine gel! İster kâfir, ister Mecusi, ister puta tapan ol, yine gel! Bizim dergâhımız ümitsizlik dergâhı değildir. Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da gene gel!(16)’ diyen Mevlânâ’dan üstün olacağınız, aklımın köşesinden bile geçmez.”
Durdum yeniden, nefes almam gerekti, konuşma ritmim bana yakışmayacak şekle dönüşmüştü, sinirlenmiştim;
“Beni annemden sorgulamışsınız, o da dürüstçe anlatmış beni. Siz soyuma bakıp Fatîma yerine, onun adına karar vermişsiniz. İçimdeki derin sevgi, birliktelik ve onu mutlu etmek arzuma rağmen Fatîma da beni bu nedenle kabullenmez ve istemezse ben yaşamınızdan hemen defolurum, üstelik bir defa daha asla gözükmemek üzere. Çünkü beni bu ile bağlayan, bu ilde yaşamak için hiçbir zorunluluğum yok. Alır başımı giderim annemle…”
Suskunluğu çıldırtacak gibiydi beni, devam etmek zorundaydım;
“Herhalde beni görmemek isteğinize saygım gereği, tayin isteğimi de engellemeyeceğinizi düşünüyorum! Fâtima’ya bu olay, ya da sadece konuştuklarımızı belli etmekten çekinirim, onun hüznünün katresine(2) bile dayanamam, tahammül edemem. Siz, benim yerime; onu istemediğimi anlatın ona ve kararına saygı duyacağımı…
Ve son sözüm; sizinle yaşadıklarımdan ve çalışmalarımdan tek tük, ara sıra hüzün duymuş olsam da asla pişmanlık duymadığımı, duymayacağımı bilin. Bu son görüşmemiz, izninizle ve Allahaısmarladık!”
Odamda hiç iş yapasım yoktu. “Bir teselli ver!(28)” Ağabeyinin dışında beni bilmesinin gerektiğini düşündüm Fatîma’nın, Ağabeyinin ona anlatmasından önce, ben beni anlatmalıydım…
Telefon açtım, ulaşamadım. Sersem kafam, okuyan bir insanın derste olacağını bencilce düşünememiştim. Bekledim, belki üç-beş dakika, belki de bana bir asır kadar süren zaman sonrasında, telefonum çaldı, açılmıştı;
“Efendim Uğur Ağabeyciğim, merak ettim!”
“Ağabeyin burada, dairede, neden Uğur’cuğum?”
“Ha! Sesler mi? Okul dağıldı da, arkadaşlarımla beraberim, sesler ondan dolayıdır belki!”
“Anladım, bana rahat olduğun ilk anda, bir nefeslik zaman ayır ki, yaşamımdaki tüm soluklarımın, ciğerlerime hapsettiğim havanın sen olduğunu haykırabileyim!”
“Yarın dersim yok!”
“Yarın çok geç, hemen!”
“Peki, Uğur Ağabeyciğim!”
“Sağ ol bir tanem, ömrümün aydınlığı…”
“Sen sağ ol Uğur Ağabeyciğim, akşama uğrarsanız, Ağabeyimle de görüşürsünüz!”
“Anladım! Telefon eder etmez yanında olacağım, çünkü sensiz olamayacağımı, senin kadar bilmesi gerekene anlatamamamın hüznünü yaşıyorum!”
“Arkadaşlarımla vedalaşayım, tabii!”
Bu son sözünün ne anlam taşıdığını kaz kafam anlamamıştı. Sonra bir mesaj ulaştı cep telefonuma;
“Aynı otobüs durağı! Hemen!”
Dünyaların benim olmasını dilemedim, çünkü onu yaşamaya başladıktan sonra dünyalar benimdi zaten.
“Canım! İlk heyecanı yaşattığın yerde olacağım, hemen!”
Müdürden ya da Başkandan izin almama gerek yoktu. Onun olduğu her yerde, her şey benim, bizim dışımızdaydı ve ilgilendirmiyordu beni. Onu otobüs durağında beklerken şairin dizeleri uçuştu dudaklarımda;
“Ne hasta bekler sabahı…(29)”
On dakika, belki daha az, ya da çok, aynı telefonunu beklediğim gibi, bana sayısız yüz yıllar gibi geçen bir süre sonunda beni mutluluktan doruğa çıkartan sözlerle seslendi bana sevdiğim insan. Akşama erişme gayretinde olan günde, güneş doğdu sanki gönlümde, aydınlandı tüm dünyam…
“Götür beni de yaşadığın dünyaya(30), gönlümü, kalbimi kendine hapsettiğin, bana sevginin kutsallığını öğrettiğin gibi aşkı da öğret, tut ellerimden, boşlukta kalmasın!”
Sokak ortasında, uluorta, duyulmasından çekinmeksizin fısıldamış gibiydi kendince, elini avucuma teslim edip “Namahrem” zırhına bürünmeksizin.
Parkta bir kanepeye oturduk, her zamanki gibi; vakit, nakitti!
“Söyleyeceklerim önemli. Hiç yakışmayacağına inanıyor olsam da ağlayıp sızlayabilir, taşkınlık yapıp diz çökebilirim, acımanla bana faydasının olacağına inanarak. Yaşamda bir tek annem var, o bir tarafa, benim yaşamımın sahibi olan bir tek sensin. Seni sevdim, seviyorum, her ne olursa olsun, sonuma kadar da seveceğim. Sonum yarın, ya da her ne zaman gerçekleşirse gerçekleşsin, gönlüm, beynim, kalbim ve ruhum hep seninle olacak, hatta daha kesin bir şekilde söyleyebilirim ki; Ömrüm; seni sevmekle nihayet bulacak(30), bunu bil ve bana inan sadece!”
“Neden böyle söylüyorsun, korkuyorum!”
“İçimden geçenlerin tümünü bir anda aktarmam için. Tek tereddüdüm; baştan mı, sondan mı başlamak üstüne, tıpkı senin çektiğin sıkıntıya benzer gibi…”
“Baştan başla o zaman!”
“Seninle başladı yaşamım. Ama seni ve Mennan’ı tek başıma sahiplenmek istemem, sizin için her türlü fedakârlıklarının sınırı olmayan Ağabeyine karşı haksızlık olacaktı. Bu nedenle Ağabeyini de sahipleneceğimiz, senin beğenip yerleşeceğimiz geniş bir evi satın almayı, itirazını beklemeksizin, önem vermeksizin tapuyu senin üstüne kaydettirip orada yaşamamızı düşündüm. Yeterli param var, yetmezse kredi almak, Ağabeyinden borç âdâbında(2) yardım dilemek de düşüncelerimde, tasavvurlarım arasında vardı…”
“Annen?”
“Siz mutlu olun, ben bu evde kendime bakarım, dedi!”
“Olmaz! Tapu konusu beni hiç ilgilendirmiyor, sonra da konuşuruz ilgilendirmemesini, benim için önemsiz olduğunu. Ancak annenin başımızda durması, Mennan’a babaanne olması gerek! Eğer annemiz de kabul ederse…”
“Güzel düşünce, özellikle ‘Annemiz’ dediğin için. Sözümü bağlamam gerek. Dedem Türk ve Müslüman olduğu için bir yabancı olan anneannem dinini ve milliyetini terk etmiş. Ağabeyin beni annemden sorgulamış ve bana hakaret ederek; ‘Bir gâvurun torununa verecek kız kardeşim yok, benim!’ dedi…
Evet, büyüklerimin sorun yaratacağını akıllarından geçirmediği Can olan ismimin büyük dedemin John ismini çağrıştırdığını inkâr edemem…”
“Peki, Can’ım! Farkındasın değil mi? Sen benimsin! Benim hiç mi söz hakkım yokmuş? Ölesiye sevmek sadece sana sağlanmış bir hak mıdır? Ben senin için ölmeyecek kadar sevgisine sadakat duymayan biri miyim?..
Beni sensizliğe mahkûm etmeye Ağabeyimin hakkı var mı? Hele ki bu hakkı sadece sana verilmiş bir hak olarak görmeye asla hakkın yok! Sen beni, Mennan’ı bir çırpıda kabullendin. Seni sevdim ve sensiz olmak, seni yitirmek aklımın ucundan bile geçmiyor, al beni…”
“Bu, asla Ağabeyini çiğneyerek olmamalı. Aksi takdirde ola ki gerçekleştirsek beraber olmayı, yaşamımızın her bölümünde bu davranışımız hüzün olarak üzer bizi!”
“Çözüm?”
“Zaman! Ama bizim boşa tüketeceğimize inandığım bir zaman. Bu zaman uzarsa sensizlikle ölürüm, ya da ölmek için kendime yardım ederim.”
“Beraber ölürüz!”
“İşte bu olmadı benim Fatîma’m! Sen Mennan için yaşamalısın ve sevgisiz bir evlilikle, sevgi dolu bir yalnızlığı ona anlatmalı, öğretmelisin!”
“Elim böğrümde kalarak(4), öyle mi?”
“Zaman bize acımazsa, evet!”
“Sen de en az Ağabeyim kadar zalimsin!”
“Ağabeyine yetişemem, hem zulmü alkışlamam(31) da asla mümkün değil! Üstelik bir kere bile öpmeden, kaçamak bir kucaklama ve elini tutarak senden uzaklaşmam ıstırap olacak benim için. Hatta öldüğümde bile; ‘Ölüler ıstırap çekmezler!’ diye bir kanaat var ise de bu ıstırap devam edecek. Böyle bir durumda hakkım var gibi görünmese de, senin için, seni yaşayamadan öldüğümde sana tek vasiyetim; hiç pişmanlık duyacağını sanmıyorum, geleceğini de düşünmüyorum, ama Ramazan Patronun cenazeme de, mezarıma da gelmemesi…”
“Bu kadar umutsuz bir vaka mı?”
“Bana dediklerini kısmen de olsa sanırım sana da aktarmış. Belki ekleyecekleri de vardır, kim bilir? Dileğim, sakın ola Ağabeyini çiğneme, harcama, o sizin velinimetiniz(2)!”
“Diyorsun?”
“Demem gereken bu! Hadi uzat elini, ölesiye koklayayım, belki bundan sonra gerçekten namahrem olabilirsin!”
“Beni sensiz bırakma!”
“Ben seni bensiz bırakır mıyım? Son nefesime, son anıma kadar seni, seninle yaşayacağım, seni bensiz bırakmayacağım, ama gerçeği de kabullenmem gerek. Hadi gecikme, arkana tekrar bakma ve seni asla unutmayacağımı, sensiz yaşamayı düşünmediğimi de aklından çıkarma! Lütfen!”
İki ayrı yöne küskün ayrıldık bedenen, gönüllerimizi, sevgilerimizi birbirimizde bırakarak, asla emanet gibi değil.
Ve yaşadığımı iddia edemeyeceğim, yaşamadığım anlar başladı, yaşamayacağım anların başlangıcı olarak…
Bazen insanların en çok bunaldıkları anlarda bir şeyleri meselâ kaderi şikâyet etme(32) ihtiyacı belirir ya hani, kime ve niçin şikâyet edeceğini bilmez ya hani, ben o haleti ruhiye(1) içindeydim. Muhtemelen yaşamından emin olduğum o da benim gibi, benim durumumdaydı, hissediyordum.
Bunu sadece hissetmekle sınırlamak uygun olmasa gerek, kısa, kesin ve öz bir dille; yaşıyorduk. Çünkü ben o idim, ben, onun yerine de ben idim.
Ve doğal olarak yaşamda ikimiz adına da aynı yerde, aynı zamanda olmak kadar doğal ne olabilirdi ki?
Gece uyuyamadım, sabah da kalkamadım o uykusuzlukla, daha doğrusu kalkmak istemedi canım. Daireye müdüre telefon etmesini rica ettim anneme;
“Beni ‘Yok!’ yazsın, senelik iznimden ne kadarını verebiliyorsa versin!”
Annem telefonu bana uzattı, Müdür;
“İşler?” dedi, sorarcasına.
“Farz et ki; Can öldü, ne yapman gerekiyorsa onu yap Patron Müdür!”
“Şaka yapma! Senin yaptıklarını ancak üç eleman yapar. Belli! Bir şeylere bozulmuş kafan. Belki moralin bozuk, bugüne kadar hiç fark etmediğim bir şekilde. İzin süreni sen belirle, moralini düzelt, yaşamını düzenle ve aramıza dön! Sonuncu cümle emirdir Can!”
“Biraz zor gibi, ama iyi insansın, seni zor durumda bırakmak istemem, döneceğim!”
“Sağ ol!”
Tembelliğe, annem başımda olmasına rağmen yalnızlığa, bu kadar ihtiyacım olduğuna inanamıyordum. Uyumak bir tarafa, tembellikte bedenimin günden güne daha çok yorulduğunu hissediyor gibiydim. Annemin teselli veren cümleleri;
“Kendini koyuverme oğul! Toparlan! Biri olmazsa diğeri…
Elini sallasan ellisi…”
Görücü usulüyle evlenip(1) de, çocuk doğurtmaya sebep olmanın, sevgi, aşk olduğunu sanan anneme bu yaştan sonra gerçekleri anlatmak değil, anlatmaya çalışmanın bile zor olduğunu bilmem mümkün değildi!
Gün aydınlanmak isterse aydınlanırdı zaten. Yeter ki kişi aydın olmak istiyorsa destek olmanın sadece sözlerle değil, anlamakla da gerçekleşeceği bilincinde ve o şekilde niyetli olsun. Gün istenildiği takdirde aydınlık olursa huzurlusundur, sükûn ve mutluluk içindesindir. Günün aydın ve aydınlık olması istenmese de mümkün değildir bu! Çünkü gün kendini aydınlanmaya yönlendirmiş demektir, bir kere. Annemin bilmemekteki inadı buydu işte.
Mennan’a bakan bakıcı kadının işine son veren Fatîma’nın o günden sonra kızına kendinin baktığını, ilköğretime kendinin götürüp getirdiğini, bunun için üniversiteye devam etmekten vazgeçtiğini, sadece Ağabeyi ve kızı için yemek hazırladığını, gün-be-gün(1) eriyip zayıfladığını, çöktüğünü, hatta çirkin olmak için var gücüyle kendiyle uğraştığını da bilemezdim.
Peki, ben? Umutlarımın bile tükenmemek için inatlaştığı yalan bir dünyadaydım, hemen hemen tükenmek üzere olan. Küskündüm feleğe(33), kapıp koyuvermiştim kendimi, bilinmez bir boşluğa, sonsuzluğa. Ama Fatîma’ya ne oluyordu ki, kuzusu için yaşamayı aklından nasıl çıkarırdı ki? Üstelik bir telefon etse, kulu-kölesi olarak her şeyi düşüncelerimde erteleyeceğime nasıl inanmazdı ki?
Müdür telefon etti;
“Başkan; ‘Gelsin!’ diyor!”
“Ben; ‘Yokum!’ diyorum. ‘Gelsin!’ diyorsa lütfedip kendi arasın lütfen! Ne boyu, ne unvanı, ne saygınlığı, ne Başkanlığı, ne de Ağabeyliği alçalır. Unutmasın ki; yüksek olduğunu zannedenler, yüksekte oturanlar, alçakta oturanlar kadar yüksek değildirler(34).”
“İleteceğim…”
“Şu sözlerimi de iletirseniz memnun olurum Müdürüm. Birincisi; Malûmun ilâmı olmaz(35). İkincisi; dünlerde o da benim gibiydi, yarınlarda ne olacağı bilinmez. Şimdilerde o güçlü, ben suskun, perişan, yalnız, kimsesiz, ancak her şeye rağmen saygısını zerrece yitirmemiş! Sanırım söylemenizde sıkıntınız olmaz!”
“Sanırım, evet!”
“Haydi, yolunuz açık olsun!”
Biraz sonra telefon geldi Başkandan;
“Can?”
“Efendim, Ağabey!”
“Ağabey dediğine göre gücenik değilsin!”
“Yaşamımdaki tek değer verdiğim insanın Ağabeyine nasıl gücenik olabilirim ki?”
“O halde emrediyorum; gel!”
“Sakın ola Ağabey, beni mecbur etme!”
“O halde annenle birlikte bize gel ve her şeyi uğruna feda etmeye hazır olduğunun halini gör, öncelikle ona, sonra kızına ve en sonunda da hakkım kalırsa bana acı!”
“Ne haddime Ağabey? Hemen annemle birlikte Fatîma’ya ulaşacağım! Siz ne zaman gelirseniz gelin, ben, annem, Fatîma ve Mennan çaylarımızı içiyor olacağız!”
“O çaya ben de katılacağım!”
“Bu karar size ait, engelleyemem, ama aklım başıma geldi, engellemenize de müsaade etmeyeceğim!”
“Ben de söz veriyorum, engellemeyeceğim. Çünkü bilmediklerimi öğrenmemin mutluluğu, telâşı ve maalesef şapşallığı, durgunluğu, ya da başka ne gibi sıfatlar yakıştırılırsa onun yorgunluğu içindeyim.”
“Estağfurullah Ağabeyim. Siz biraz geç gelin. Hatta Fatîma’ya da bir şey söylemeyin, sürprizimizi engellemeyin!”
“Peki! Oldu genç ve aklı başında(1) meslektaşım. Bana İbn-i Sina’nın sözlerini(36) hatırlatmak istediğini anlıyorum.”
“Elemanım, demek istediniz herhalde!”
“O kadar uzun boylu değil, ne demek istiyorsam karşılaştığımızda da onu dillendireceğim Romeo(37)!”
“Anlamadım…”
“Jülyet’siz(37) yaşamaktansa ölmeyi düşünen biri olarak ikinizin de beraber yaşamaya hakkınız olduğunu söylemek istedim!”
“Böyle bir benzetmeyi hak ettik mi? Neden başlangıcımızda ‘Hayır!’ demek kolay geldi ki size?”
“Bunun edepsizce bir karşılığı var, ama söylemeyeyim, sadece karşılaştığımızda kucakla beni ve ikinize de bu ıstırabı yaşattığımdan dolayı özür dilemem için izin ver bana!”
“Estağfurullah Ağabey! Ben dizinizin dibine çökerim, eğer Fatîma ve Mennan da uygun görürlerse…”
“Ufacık bir sır…
Sanki yıllar sürmüşçesine ayrı kalışınızın sevgisiyle kucaklayacak Mennan sizi. Dili sıkı kız, annesine şu ana kadar hiçbir şey hissettirmedi. Bundan sonrası annenizle birlikte sizde!”
“Sağ ol Ağabey!”
“Gecikme ve sakın gecikmeyin, hemen ve lütfen!”
Annemle beraber yürüdük o yollarda(38)…
Fatîma camdan bakıyordu, hacıyolu gözler gibi(4). Gerçekten haberinin olmadığı aklımdan geçmedi pek, ama gene de inanasım geldi. Ağabeyi de Mennan da bir şeyler hissettirmemiş olsalar gerekti.
Beni ya da bizleri görünce, inanamamış gibi hayretle gözlerini ovuşturdu önce, sonra başörtüsünü düzenledi ve kayboldu pencereden.
Kapı açıldı, kapandı. Terlikleri ayaklarından fırladı, başörtüsü ya da türbanı her neyse o başından savruldu, uluorta, sokak ortası demeden, annemin varlığına dikkat etmeden, kucakladı, sarkaçlı bir saat gibi beni sağa-sola sallarken, bir taraftan nerem rastlarsa öpüyor, öpüşlerinin arasında nefes alırken;
“Çok özledim! Beni sensiz bırakma bir daha! Yokluğun hüzün!” ya da benzeri cümleleri kesik kesik söylemeye çalışıyordu. “Böyle bir aşk görülmüş olabilir miydi dünyada? (39)”
Bir deri-bir kemik kalmıştı(4) neredeyse, yıkılacak gibiydi eğer tutmasam. Sonra aklı başına gelmişçesine(4), telâşla kapıdan çıkarken, yani terlikleri ve başörtüsü ile ne yaptığını bilmeksizin, farkında olmaksızın seğirtirken(4) kapının kapandığının ancak farkına varabilmişti. Bende nefes alışını bitirir gibi olunca da annemin eline sarılıp öptü.
Etrafını ve kapıyı umursamadı, yan taraftaki saksının altından cümle kapısının anahtarını ve karşısındaki komşudan da evinin yedek anahtarını alarak öncelikle annemi öne alarak “Buyur!” etti.
Annem önden salona yöneldiğinde, benim elimi tuttu Fatîma, öpüp başının üzerine koydu, anlamamıştım, sarıldı tekrar, öpmeye doyamamışçasına;
“Can’ım, canım, yaşamımın tek sebebi, dikili tek ağacım, yaşama isteğim, ömrümün tek adağı(2), kızımın babası, aşkım, dünyam, sıralamamın mümkün olmadığı her şeyim!”
Biraz kabaca kaçacak gibi olsa da, annemi umursamadığı gibi “Namahrem” de demedi, başını göğsüme dayadı, dünyayı bile umursamaksızın belki de.
Saçlarını kokladım, ciğerlerime böylesine bir koku ilk kez ulaşıyordu ve dudaklarına ulaştım, onun gibi dünyayı umursamaksızın, yaşamımda böyle bir tadı asla tatmadığımı hissettim.
Ne zamanki annem yalancı bir öksürükle kendimize gelmemizi, kendisinin de aramızda olduğunu hissettirdi, son bir kaçamak öpüşle beni kollarından azat etti Fatîma.
Salona yöneldiğimde Mennan da çıktı odasından, sahte bir gülümsemeyle. Biliyordu ve renk vermemişti, üstelik dünyanın en akıllı ve halden anlayan(4) varlığı idi. Annesinin zili çalmamızı beklemeksizin kapıyı açmasının, yedek anahtarla kapıyı açmak yerine zili çalarak kızının kapıyı açmayı istememesinin nedeni geçti bir ara aklımdan.
Bu; ana-kızın, geçici bir hafıza kaybı(40) olabilir miydi? Pek de önemliydi sanki!
Ben çömeldim, Allah’ımın onu esirgemesini diledim, o kısacık anda, sarıldım ona sıkı sıkı, kucakladım ve öptüm, bir baba şefkatiyle. Ben böyle bir evlât tadını ilk kez duyumsuyor olmaktan dolayı mutlu oldum.
Da…
Netice? Annem oturuyordu, kimse kendisine ses etmediğinden. Ben de yanına oturdum, Mennan kucağıma çöreklendi. Fatîma mutfakta bir şeylerin telâşındayken Ramazan Ağabey geldi. Artık “Ağabey” demek farzdı benim için. Çünkü insanlar sadece kitaplardan değil, hayattan da bazı şeyleri edinmek zorundaydı ve ben onlardan biriydim, sanırım.
“Tekrar görüşmek ne güzel! Hoş geldiniz!”
Annem yutkundu. Çok zaman olduğu gibi karşısındakine; “Münasebetsiz…(2)” diye söylenmek gayretindeyken kolunu sıktım ve konu değişti;
“Sağ ol oğlum, hoş bulduk!”
Gece seslerimizle ilerledi, Ramazan (Ağabey) özür dileyerek ve;
“Mahcup oldum! Hata benim tavırlarımda…” diyerek yanlışlığını ve bizim sevgimizin ulviliğini(2) sergilemeye çalıştı, bizim de desteklerimizle.
Sonuç?
“He!” denildi ve kavil kesildi(4), demem gerek!
“Ağabey! Nikâh önce olsun! Ne zaman olursa olsun, ama en kısa zamanda olsun! Çünkü Fatîma; ‘Namahremsin!’ diye elini tutmama bile izin vermiyor (Yalandan kim ölmüştü ki?) Tanrı huzurunda eşim olmadan, eşim olmaz, anlatabiliyorum, değil mi? Bağışla anneciğim, bağışla Ağabeyim…
Bize bu şansı verin lütfen. Siz kendi evinizde, biz kendi evimizde yaşayalım, ama eşimi kucaklayabileyim, elini tutabileyim, içimden geçenleri içtenlikle söyleyebileyim ve her şeyden önemlisi; Mennan’ın kızım olduğunu hissedebileyim. Onları yemeye, gezmeye, tiyatroya, sinemaya götürebileyim, çekincesiz…”
Nikâhlandık! Fatîma benimdi, Mennan da kızım. Ben, biz annemle bizim evimizde idik. Ramazan Ağabey, Fatîma ve Mennan kendi evlerindeydiler. Ama hep ve her zaman beraberdik, gerekmeyen, gerekli olmayan zamanlarda.
Öyle ki; baba sevgisine hasret Mennan çok zaman için bende kalıp sevgisine amade olarak benim koynumda uyuyordu, bazen de kendi evinde, ama nasıl uyuduğunu bilemediğim bir şekilde.
Bizde kaldığında döşekler seriliyordu ek olarak Ramazan Ağabey ve Fatîma için gereklilik olarak, ancak bence ve bizce hiç kimsenin hissetmediği şekilde el ele olarak. Çünkü yer yatağında Mennan benim tarafımda, annesi yanında ve ellerimiz birbirimizin ellerinde idi uzaktan da olsa.
Fatîma okuluna başladı, annem Mennan’ın nöbetçi subayı, ya da bekçisi, polisi oldu, beni boşladı(4). Bitmesi gereken bir süreç başladı, boş olan her anımızda karı-koca, Mennan, annem ve Ramazan Ağabeyle birlikte yaşayacağımız, hepimizin ayrı odalarının olacağı bir ev arıyorduk.
Her ne kadar aynı evde, üç ayrı soyadlı insan yaşıyor olsa da bunun asla bir sakıncası olmayacaktı. Ramazan Ağabey evlenecek olursa mutlaka nasıl olursa başının çaresine bakacaktı. Aramalarımız Ramazan Ağabey haricinde el ele gerçekleşme çabası içindeydi.
Üç sorun yaşadığımızı gerçekçe ve açıkça itiraf etmem gerek! Birincisi; annemin mızıkçılığı(4) idi; “Siz mutlu olun, ben evimde yaşarım!” modunda. Devreye Fatîma girdi hemen;
“Olmaz! Ne Mennan, ne de biz asla razı olmayız, sen bizim annemiz, Mennan’ın babaannesisin, siz olmadan bizim yaşamamız asla mümkün değil…”
İkincisi Ramazan Ağabeyin uydurduğu mazeretler. Bu kez; “Olmaz!” modunda ben oldum devrede.
Üçüncüsü ki; en önemlisi de bu olsa gerek, çevremizden biraz uzak, yalnızlık bölgesine yakın, dubleks denilen en üst iki katı ve bence istikbali olan evi bulduğumuzda Fatîma’nın tapunun onun adına olmasındaki reddedişi idi.
Bizim için evimiz, maddi sıkıntı çekmeksizin ideal bir birikim olacaktı, başlangıçtaki bir-iki mahrumiyeti(2) göz ardı edersek(4). Ayrıca evin bir-iki aksesuarı ve eklentisi tamamen Fatîma’nın isteklerine göre düzenlenip, uygulanıp yapılacaktı.
Kısa bir izin istedim annemden ve Mennan’dan özür dileyerek, Fatîma’yı bir kenara çektim;
“Ben, sen üniversiteyi bitirince senin kocan olamayacak mıyım? Maço erkekler(1) gibi seni kucağıma alıp popona vurmam mı gerek? Ben sana ömrümü adadım, üç-beş kuruşluk ev için beni kıracak mısın? Hem bak bu senin avantajın! Baktın ki yaramazım, muzırım(2), gözümün yaşına bakmaksızın koyuverirsin beni kapının önüne…”
“Birincisi; evlilik tapun bende…
İkincisi; ben seni kalbime öyle hapsetmişim ki, hiçbir şey yapman mümkün değil…
Üçüncüsü; ben bir süreliğine bile sensizliğe tahammül edememişken, sensiz yaşamaya ve senin bensizliği yaşayarak gözyaşı dökmene nasıl katlanırım ki?”
Bu arada nasıl bir tesadüf denirse, Başkanın lisan bilmesi nedeniyle mastır(2) plânını da araya sıkıştırdığı uzun süreli yurtdışı görevi çıkmıştı. Mutlu oldum tabii, saklamam gerekli mi?
Fatîma’nın son sınavlarının bitmek üzere olduğu o yoğun tempolu zaman içinde İskân Ruhsatı(1), tapu vb. derken ev bizim olmuştu. Kombili, güney cepheli, bakıntılı, ev telefonu, elektrik, su, doğalgaz, diğer gereklilikler ve Fatîma’nın o yoğun sınav zamanı içinde ayırdığı kısacık zaman içinde ille(1) de tapunun onun üzerine olmasıydı. Taşınmak benim görevimdi, düzen ve düzenlemek Fatîma üzerine idi, peyderpey(2), zaman zaman, ara sıra…
Hemen ve alelacele değil!
Ve iyice yerleşmemiz için sadece Ağabeyimizi beklememizin gerekliliği, daha doğrusu zorunluluğu vardı indimizde. Gelişinin tarihini bilmediğimiz, dairedeki kayıtlara göre aşağı-yukarı tahmin ettiğimiz. Bitmek ile bitirmek arasındaki farkı biliyorduk!
Ramazan Ağabey sürpriz yapmak istemişti geleceği tarihi bildirmeksizin. Üstelik uçaktan ininceye kadar da antika(2) bir şey olsa da cep telefonunu açmamıştı. Bunu söylememin gereği o, cep telefonunu açtıktan biraz sonra o cep telefonunu bir başkasının kullanma gerekliliği idi?..
Bir taksi ve yüklendiği çeşitli hediyelerle eve yönelen ağabeyimizin bindiği taksiye tali yoldan(2) çıkan alkollü bir şoförün kullandığı çimento konteyneri(248) taksinin onun oturduğu bölümden çarpmış ve Ağabeyimizi ölümüyle anında ayırmıştı bizden, bize ve ülkemize en faydalı olacağı zamanda. Çimento konteynerini kullanan şoför, konteyneri bırakıp kaçmış.
Taksi şoförü Ağabeyimizin cep telefonunda kayıtlı “Kardeşim” yazısından dolayı haber vermek gereğini hissetmiş, o kardeşin bir kadın, yani Fatîma olduğunu bilmeksizin.
Tesadüf yeni evimizde ana-kız ve ben beraberdik, eve yerleşme, düğün-dernek gibi plânları Ağabeyimiz geldiğinde anlatmak üzere. Öldüğünü bilmemiz mümkün değildi…
Cep telefonu çalınca ve ekranda “Ağabeyim” yazısını görünce heyecanla açtı telefonu Fatîma ve tek kelime bile söyleyemeden yere yığılmak üzereyken ancak yetişip kucaklayabildim.
Şoför o kargaşa, teessür ve trafik ekiplerinin sorgusu şaşkınlığı ve eğitiminin eksikliğinin veremediği bir düşünüşle ağabeyimin öldüğünü bildirmişti kız kardeşine, tek bir cümle, ya da sadece bir-iki kelimeyle.
“Yurtdışından gelen bu cep telefonunun sahibi taksinin şoförüyüm. Arabaya çimento kamyonu çarptı ve onu kaybettik. Naaşın(2) morga(2) götürülmesi gerekiyor. Ayrıca bagajdaki bavul vb. eşyanın polis sorgulanması sonucu teslim alınması gerek…”
Herhalde söyledikleri kısa sözün uzunu olarak böyle bir şeyler olmalıydı, bir elimle nikâh nedeniyle eşim olmasına rağmen, karım olmayan Fatîma’yı dengelemeye ve telefonu tekrar dinlemeye çalışırken aklımdan başka bir şey geçmiyordu.
Hemen bir taksiyle tarif edilen yere gittik Mennan’ı anneme bırakarak Fatîma ile. Görmesin istedim, ama “Ağabeyim!” diyerek izin aldı, sağlıkçılardan ve memurlardan, bavullar, eşyalar umurunda değil gibiydi, kollarıma yığılırken…
Sonrasında gerekli incelemeler, cenaze, defin ve gereklilikleri yaptıktan sonra annem ata yadigârı(1) bir iki eşyasını, Fatîma Ağabeyinin tüm eşyalarını olduğu gibi bir hayır kurumuna verdikten sonra kalanlarla birlikte ve gerekli olan eşyalarıyla evimize yerleştik.
Koskoca bir ev, ben, eşim, Mennan ve annem…
Yalnızlığa mahkûm edilmiştik bir bakıma, Ağabeyimiz olmaksızın. Kaderin böyle tecellisine isyan etmek yanlıştı, ama kaderin önüne kim geçebilirdi ki?
Uzun sayılmayacak bir zaman sonrasında Tanrı, gereksizliğine inanmış gibi annemi de yanına almıştı.
Fatîma okulunu bitirdi, acılarımızı yok edemediğimiz için düğünsüz-derneksiz, dini nikâhımızı da yaparak evlendik, sahra gibi kocaman evde üçümüz yalnızlığımızı üleşiyorduk.
Mennan’ın bir kardeşinin olmasına karar verdik, ilerilerde…
Evet, acılar gereken yerlerde kimliklerini muhafaza ediyorlardı, ama sevgimizin, sevdiklerimizin yokluklarına tahammül etmek zor olsa da, yaşam devam ediyordu.
Mennan’ın kardeşini bekliyorduk, aşkımızı, tarif etmekte ve söylemekte zorluk çeksek de, aşkımızın birinciye ek olarak ikinci meyvesi olacaktı o.
Kim, ne derse desin, aşk bir ilham(2), yaşanacak ve yaşanması gereken bir duygu, hiç kimsenin tarif edemeyeceği…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Mürteci; Dinde bağnazlığı aşırıya vardıran, başkalarına baskı yapmaya yönelen, fikirleri değişmeyen kimse. Yeni düzene karşı gelen. Gerici, yobaz. Aksi, inatçı, kaba-saba, önceliksiz.
Rahile; Yolcu, sefere çıkan, rahat, sakin ve yük hayvanı. Bu vesile ile itiraf etmeliyim ki; herhangi bir cenaze için mezarlığa gidip de mezarlar arasında dolaştığımda ilginç isimleri kafama not ederim. Bu isim de oralardan bir (ç)alıntıdır.
Hazreti Aişe, Hazreti Muhammed’in üçüncü eşi ve birinci halife Ebubekir’in kızı. Hiç yeri değil, ama Ayşe’nin tersi Eşya’dır (Osman YAZICI’nın “ÜÇ CEMRE, Bir Bahar ” adlı kitabından ona ait deyişin [ç]alıntısıdır).
Hazreti Fatîma; Peygamberimizin ilk kızı. Denilene göre vahyin ilk geldiği gün doğmuştur.
Mennan; Çok (bol) ihsan eden, veren, ihsanı bol. En çok sayısız nimet veren. Allah’ın isimlerinden biri (Abdülmennan).
(1) Sükûtu Hayal; Düş kırıklığı, hayal kırıklığı.
Şark Cephesi; Doğu yönü. Buna benzer bir söz; “Garp (Batı) Cephesinde Yeni Bir Şey yok! “Im Western Nicht Neues” Erich Marie REMARQUE’e ait meşhur roman ve film.
Öksüz-Yetim; Çok kişi “Kimsesiz” anlamında da kullanılan “Öksüz” kelimesini “Yetim” kelimesi ile karıştırmaktadır. Öksüz; bazı literatürlere göre hem anasını, hem babasını kaybetmiş kişileri için kullanılmaktaysa da; Öksüz; “Anasız”, Yetim ise; “Babasız” demektir.
Şehadet Mertebesi (Şahadet şeklinde söylenmesi yanlıştır); Şehit olma unvanına erişme. Vatan uğruna, yüksek bir ülkü uğruna ölmeyi hak etme. Bu şekilde ölene ise “Şehadet Şerbeti içti!” denilmektedir. Ancak (özellikle mahkemelerde) tanıklık, şahitlik olarak da yanlış olarak kullanılmaktadır).
Ehlen Ve Sehlen; Arapçada “Hoş geldiniz, merhaba!” anlamında olmakla beraber Türkçemizde “Yavaş-yavaş, ıngıdık-ıngıdık, dinlene-dinlene” gibi anlamlarda kullanılan bir deyim.
Poker Suratlı (Pocker Face); Hiçbir konuda renk vermeyen anlamında söz.
Eften Püften; Baştan savma yapılmış, dayanıksız, derme çatma, çürük, değersiz.
Sahra Gibi Ev; Çok geniş, donanımlı, bahçeli, betonarme ev.
Ahir Ömür; Türkçemizde böyle bir deyim, ya da söz dizisi yok. Aslı; Ahir-i ömür olup son ömür, ömrün son demleri anlamındadır.
Tarla, Tapan; Yöresel anlamda, Tarımla ilgili bir kısım şeylere (bahçe, bostan, traktör, pulluk… vb.) sahip olma.
Vallahi, Billâhi, Tallahi (Yemin); Allah’ın isim ve sıfatlarından birine ant içmekle yapılmaktadır; “Vallahi, Billâhi, Tallahi, and olsun, Allah şahit, Allah hakkı için vb. gibi. Üç Yemin; Yemin- Lağv; Yanlışlıkla ve doğru zannedilerek yapılan yemin, Yemin-i Gamus; Bile bile yalan yere yapılan yemin, Yemin-i Mün’akide; Mümkün olan, geleceğe ait bir şey için edilen yemin.
Tek Tük; Az, seyrek, seyrek olarak.
Şamar Oğlanı; Osmanlı Saraylarında (belki başka ülkelerin asilzade ortamlarında da) padişahın oğluna (veliahda) ders veren öğretmen ders sırasında veliaht yanlışlık yaparsa onun yerine dayak attığı avamdan bir çocuğa verilen ad. Günümüzde ise; herkesin, hırsını, hıncını aldığı, menfaatlerine el koyduğu, sırtından yararlandığı kişi anlamındadır. Belki bir bakıma “Günah Keçisi” demekte de mahzur yok, gibime gelir.
Tanrı Kelâmı; Allah’a ait sözler (Ayet, sure).
Cuma (Ramazan, Bayram) Müslümanı; Tanrıyı sadece o günlerde anan, gereklilikleri yerine getiren ve günahlardan, haramlardan, gıybetten, yalandan, iftiradan vb. kaçınan insan.
Soğuk Harp; İki kişi arasında fazla belli edilmeden yaşanan çekişme.
Çalışma Disiplini; Çalışma ile ilgili sıkıdüzen. Zapturapt. Bir topluluğun, yasalarına ve düzenle ilgili yazılı, ya da yazısız kurallarına titizlikle ve özenle uyma durumu. Bireylerin içinde yaşadıkları topluluğun genel düşünce ve davranışlarına uymalarını sağlamak amacıyla alınan önlemlerin tümü.
Abidik-Gubidik; Saçma-sapan, anlamsız, abuk-sabuk, hiçbir anlamı olmayan, ipe-sapa gelmeyen.
Aşağılama (Aşağılık) Kompleksi; Onurunu kırmaya, onuruna dokundurmaya çalışmak, aşağılar şekilde küçük görme, horlama eğilimi.
Korku Belâsı; Tehlike, yanlış ya da olmadık bir olayla karşılaşılacakmış, olacakmış gibi, korku şeklinde duyulan endişe, kaygı, tasa, ürküntü, dehşet algılama.
Düdük Gibi Elbise; Çok dar, daracık, kısacık elbise.
Seyir Defteri; Özellikle gemilerin belli bir rotayı takip etmesiyle ilgili olarak tuttuğu defter (Öyküde unutmamak, aklında tutmak anlamında kullanılmıştır).
Yürü ya Kulum; Az zamanda çok para kazanan ve işinde başarılı olup, çok çabuk ilerleyenler için söylenen bir söz.
Şimşek; Bulut-bulut arası etkileşim. Yıldırım; Bulut-yeryüzü arası etkileşim.
Silsile-i Meratip; Hiyerarşi, aşama sırası. Önem ve değer bakımından yükselen basamaklar dizisi.
Tek Dikili Ağacın Olması; Kişinin varlığının, sahip olduklarının, vatanının ve inanç değerlerinin tapusu anlamında bir söz dizisi.
Tali Yol; Genel olarak üzerindeki trafik yoğunluğu bakımından bağlandığı yoldan daha az önemde olan yol.
İllâ, İllâ Ki; İlle. Ne ve hangi şartlarda olursa olsun. Her halde. Hele. Ne olursa olsun. Özellikle, mutlaka.
İskân Ruhsatı (Raporu); Yapının Belediyece verilen ruhsat ve eklerine göre kullanılmasına izin verildiğini gösteren belgeler.
Maço Erkek; İriyarı, sert, zengin olmakla beraber görgüsüz, kaba saba erkek.
Ata Yadigârı; Babadan-dededen kalan şeyler örneğin miras, ev, araba, tarla, bahçe gibi…
Çimento Konteyneri; Hazır çimento taşımak için uygun evsaftaki kamyon.
Aklı Başında; Çok sevinçten ya da korkudan ne yapacağını bilebilecek durumda olmak. Bilinci yerinde olmak. Her zaman, her yönden olgun ve akıllı kavranan. Eksiksiz, kusursuz, doğru, dürüst işe yarar.
Haleti Ruhiye; Kimi zaman kısa, kimi zaman uzun süren duygusal hal, tutum, ruh hali.
Gün-be-gün (Günbegün); Günden güne.
Soy Ağacı; Soy kütüğü. Şecere. Bir kişinin ya da bir ailenin en uzak bilindiği atasından başlayarak bütün kollarını belirten çizelge.
Takdir-i İlâhi; Yazgı, kader. İlâhi takdir. Alın yazısı (Bütün işlerin Allah’ın emri ile olduğunu bildiği halde, elden kaçırdığı işler için üzülene hayret ederim. Zamanı kıyaslamayan kaderleri tanıyamaz, gelecek günlerin neler getirdiğini de bilemez. Hazreti OSMAN)
Görücü Usulü Evlilik; Arada aşk olmadan, ailelerin birbiriyle konuşup anlaşması, oğlanın ailesiyle kızın görülmeye gidilmesi, belki fotoğraflarla kız ve oğlanın tanışması ve sonrasına “Siz bilirsiniz?” reklâmıyla oluşan evlilik.
(2) Adak; Adama işi ve adanılan şey. Nezir. Yerine getirileceğine söz verilen oruç tütme, kurban kesme gibi adamak eylemi. Bir dileğin bir isteğin yerine gelmesi amacıyla kutsal sayılan bir güce adanmış nesne. Mevsim, zaman.
Âdâp (Adap); Edep kelimesinin çoğulu, Edepler. İyiliğe, güzelliğe yönelttiği için insanın övgüye değer güzellikler. Dinin gerekli gördüğü ve aklın güzel bulduğu bütün söz ve davranışlar ile uyulması gereken görgü kurallarını, göz önünde bulundurulması, izlenilmesi, bilinmesi gereken yol, yordam, yöntem gibi unsurlar…
Ahd (Ahid, ahit de denilir); Bir işi ne olursa olsun yapmak için kendi kendine söz vermek. Bir şeyin tanıklığını isteyerek doğrulamak, yemin etmek.
Alesta; Harekete hazır, tetikte.
Amenna; Genelde peşine “ve saddakna” kelimesi eklenerek kullanılan Arapça bir deyim olup, asıl anlamı “İman ettim, tasdik ettimdir. Türkçemizde “Mutlaka öyledir, doğru, diyecek bir şey yok, kabul ettim, inandım, anladım!” şeklinde onaylama sözü olarak kullanılmaktadır.
Antika; Eskilerden kalma, az bulunan ve değerli eşya. Eski çağlardan kalma yapıt.
Çapsız; Yetersiz, dar görüşlü (çapı dar).
Çile; Zahmet, eziyet, ıstırap, sıkıntı. Dervişlerin yaptığı bir ibadet şekli. İbrişim, yün vb. demeti. Okun yaya bağlandığı ip (yay kirişi) (Ufak Bir Bilgi Aktarımı; Müteşair; Şairlik taslayan, şairlik satmak isteyen, şair olmayıp şair olduğunu öne süren, şair gibi görünen, sahte şair, demektir. Bununla ilgili şahane bir benzetme vardır: “Çile bülbülüm” şarkısındaki gibi meselâ: Burada; “çile” kelimesinin “çilemek” fiilinden geldiğini görebilen “ŞAİR”, Farsça “ızdırap” anlamına geldiğini sanan kişi ise; “MÜTEŞAİR” dir).
Durağan; Yerini değiştirmeyen, olduğu yerde duran, kalan, devinimsiz. Etkinliği olmayan.
Estağfurullah; Asıl anlamı; Arapça; “Tanrıdan bağışlama dilerim” şeklindedir. Ancak Türkçemizde kendisine olumsuzluk bir nitelik yakıştıran kimseye “Hiç de öyle değil!” anlamında nezaket, bazen de alay sözü. Bunun tersi övülen veya teşekkür edilen kimsenin söylediği incelik ve alçakgönüllülük sözü. Ayrıca karşısındakinin kendinden beklediği işi, kendisi için yük saymayan kimse tarafından söylenen “Teşekküre değmez! Bir şey değil! Rica ederim!” şeklinde nezaket sözü.
Fazilet; Erdem. İnsanda iyilik etmeye ve fenalıktan çekinmeye olan devamlı ve değişmez istidat. Güzel vasıf. Kişiyi ahlâklı ve iyi hareket etmeye yönelten manevi kuvvet. İnsanın yaratılışındaki iyilik, iyi huy. İnsan yaratılışındaki bütün iyi huylar, insanda iyilik yapmaya ve fenalıktan çekinmeye devamlılığı olup değişkenliği olmayan güzel nitelikler.
Felsefe; Düşünce bilimi. Var olanların varlığı (insan, evren, doğa), kaynağı, anlamı ve nedeni üzerine düşünme ve bilginin doğru ve gerçek anlamda bilimsel olarak araştırılması. Bir bilgi alanının ya da bilimin temelini oluşturan ilkeler bütünü. İnsanların çeşitli türdeki suallere cevap vermesi gerekliliği.
Fesatlık; Bozukluk, karıştırıcılık, ara bozuculuk, karışıklık, kargaşalık, herhangi bir konuda iyimser olmama, kötü yorumlama. Ara bozuculuk, hile durumu.
Feveran; Birdenbire öfkelenme, fışkırış, kaynayış.
Hoşgörü (Müsamaha); Tolerans. Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, göz yummak. Kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi görüşlerimize aykırı olan görüşleri sabırla karşılamak. Kendine, düşüncelerine ters gelse bile başkalarının düşünce, fikir ve davranışlarına karşı anlayışlı davranma, rahatsız olmama, tepki göstermeme.
Huşu; Tanrıya boyun eğme, itaat, gönlü korku ve saygı dolu olma.
İhtiyatsızca; Sıkıntı çekercesine. İleriyi düşünüp ölçülü, tedbirli davranma ihtiyacı duymaksızın.
İlham; Esin. Tanrı’nın, peygamberlerin yüreğine doldurduğu Tanrısal âleme özgü duygu ve düşünceler.
Kamuflaj; Örtme, saklama, gizleme, peçeleme, alalama.
Katre; Damla, damlayan şey, su damlası, çok az bir miktar.
Konsantrasyon; Konsantre olma eylemi. Dikkatin toplanışı (odaklanma). Yoğunluk (Bir çözünen madde miktarının çözen madde miktarına oranı).
Mahrumiyet; Yoksunluk, yokluk, bazı imkânlardan uzak olmak.
Meşakkatli; Güç, zor, sıkıntılı, zahmetli.
Meziyet; Bir kişiyi, ya da nesneyi, diğerlerinden üstün gösteren nitelik.
Milât; Herhangi bir olayın başlangıcı. Hazreti İsa’nın doğduğu ve bugünkü takvimin esas alındığı başlangıç. Milâdi Takvim.
Morg; Hastanelerde ölülerin konulduğu, bekletildiği soğuk hava deposu gibi yer. Savcılıkça kovuşturmayı gerektiren olaylar sonucu ya da birden bire ve kuşkulu biçimdeki ölümlerde, ölüm nedeninin saptanması ve ölünün kimliğinin belirlenmesi için otopsi yapılan resmi yer.
Münasebetsiz; Uygun olmayan, yakışık almayan. Aksi, ters.
Naaş (Na’ş); Ölen kimsenin vücudu.
Namahrem; Yabancı, el. İslâm dinine, hukukuna göre evlenmelerinde sakınca olmayan anlamında olmakla beraber kendisinden kaçınılması gerekenler, mekruh hatta günah sayılma durumu.
Nankör; İyilikbilmez, kendisine yapılan iyiliğin değerini bilmeyen.
Peyderpey; Bölüm-bölüm olarak, azar-azar, yavaş-yavaş, parça-parça.
Provokasyon; Kışkırtma.
Rahle; Okuyup yazma işinde kullanılan, kimileri açılıp kapanabilecek bir biçimde yapılmış, küçük ve alçak bir tür masa.
Revizyon; Gözden geçirme, yeniden inceleme, yeniden biçimlendirme. Bir öğretiyi asıl doğrultusundan saptırma, yönünü değiştirme.
Safsata; Kıyas-ı Batıl. Bir düşünceyi ortaya koyarken, anlatmaya, anlamaya çalışırken yapılan yanlışlar, sahtelikler, gerçek olmayan yanlış şeyler.
Şefaat; Birinden, başkası adına ricada bulunma (Komşunun başına gelen sıkıntıları gidermesi için Tanrıya yalvarmak, bu sıkıntıları gidermesi için komşuya yardımcı olmak, gidermek, zorunlu olan yerlerde sabretmek ve sabredilmesini sağlamak), kusurlarının bağışlanmasını dileme, bir suçlu ve ihtiyaç sahibinin af ve iyiliğe kavuşması için diğeri tarafından aracılık etme, kayırma, iltimas ve yardım.
Tahakküm; Hükmetme, baskı, zorbalık, buyrukçuluk, etkileme eylemi.
Ulvi; Yüce, gökle ilgili olan.
Varsayım; Deneyle henüz kanıtlanmamış, doğrulanmamış olmakla birlikte, kanıtlanmadan, geçici ya da kalıcı olan, kanıtlanabileceği umulan, mantıksal bir sonuç çıkarmaya dayanak olarak öne sürülen benimsenen kuramsal düşünce, önerme. Bir olayı açıklamada yararlanılan bilimsel ilke, hipotez.
Velinimet; Birine, etkisi yaşadıkça sürecek bir iyilik ve bağışta bulunan kimse.
Yobaz; Bir düşünceye, inanca aşırı derecede bağlı olan kimse. Dinde bağnazlığı aşırıya vardıran, başkalarına baskı yapmaya yönelen, fikirleri değişmeyen kimse. Mürteci. Aksi, inatçı, kaba-saba, önceliksiz.
Zıpır (Zırtapoz); Aynı anlamlara sahip argo kelimeler olup şımarık, saçma-sapan, delice hareketlerde ve ölçüsüz davranan anlamındadır. Zotkacının da aynı anlamda olduğunu iddia edebilirim.
Zulüm; Güçlü bir kimsenin yasaya ve vicdana aykırı olarak başkasına yaptığı kötü, acımasız, kıyıcı davranış, işkence. Zulüm konusunda Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ’nın şu sözü dikkatten kaçmamalıdır; “Adalet nedir? Ağaçlara su vermek. / Zulüm nedir? Dikeni sulamak.”
(3) Adam Olmak; Büyümek, yetişmek, topluma yararlı olmak, iyi olmak, adam gibi davranmak, bir duruşa sahip olmak. Bir gruba dâhil olmak değil, bir duruşa sahip olmaktır.(Meşhur hikâyedir; “Kaymakam olan bir oğul, babasını makamına getirttirir ve “Adam olmazsın!” diyordun, “Kaymakam oldum!” sözlerine karşılık “Ben kaymakam olamazsın demedim ki, adam olamazsın, dedim. Adam olsaydın beni getirttirmek yerine gelir elimi öperdin!” demiş).
Tanrıya inanan adam olmak kolay, asıl zorluk, Tanrının inanacağı adam olmakta. Albert EINSTEIN
Rahmetli Bülent ECEVİT Rudyard KIPLING’e ait “IF (EĞER)” şiirini “ADAM OLMAK” olarak tercüme etmiş ve en önemli dizeyi; “Düşlere kapılmadan, düş kurabilir(sen)” şeklinde belirtmiştir.
(4) Ağzını Doldurmak; Ara vermeksizin ve kötü sözlerle konuşmak.
Ahkâm Kesmek; Bilgisiz, yetkisiz olduğu konularda kesin yargılar vermek.
Aklı Başına Gelmek; Zarar gördüğü işlerden usanıp akıllıca davranmak, baygınlıktan ayılmak, kendine gelmek. Bir olayın sonunda gerekli dersin alındığını ve bu olayın tekrarlanmayacağı anlamında bir deyim.
Aklı Tutulmak; Şaşırmak, düşünemez duruma gelmek.
Aportta Beklemek; Avın ve kendilerine gösterilen şeyin üzerine atılıp getirmesi için köpeğe verilen bir komutun gereği gibi olmakla beraber, hazırda bekleme, harekete geçme bekleme anlamındadır.
Bir Deri Bir Kemik Kalmak; Tam anlamıyla çok zayıflamak.
Boşlamak; Önem vermemek, ilgi göstermemek, ilgisini kesmek, ilgilenmemek. Boşluk vermek, bırakmak.
Burkulmak; Gönlü kırılmak, üzülmek. Vücudun bilek, diz, bel, ayak gibi herhangi bir organı, zorlama dolaysıyla birdenbire kendi ekseni etrafında dönerek incinmek.
Cevher Yumurtlamak; Aslı; Cevahir Yumurtlamak. Değerli sözler söylediğini sanarak, saçma sapan şeyler söyleyenler için alay yollu kullanılan bir söz.
Çat Kapı Gelmek; Aniden, beklenmedik bir anda beklenmeyen yere gelmek.
Çönmek; Çömmek şeklinde de söylenen ve ayaklar üzerinde oturmak, çömelmek anlamında kullanılan deyim farklıdır.
Dengeyi Yitirmek (Kaybetmek); Akıl sağlığı ile ilgili bir sorun yaşamak. Dik durumdayken kontrolünü kaybederek düşmek.
Dereyi Görmeden Paçayı (Paçaları) Sıvamak; Daha olmamış bir iş için olmuş gibi davranmak. Kesinleşmemiş bir işe bitmiş gözüyle bakmak.
Dili Damağı Kurumak (Dili Damağına Yapışmak); Aşırı heyecandan, susuzluktan, ya da çok konuşmaktan dolayı ağzı kurumak.
Dili Dönmemek; Bir sözcüğü doğru, dürüst, yanlışsız söyleyememek, düzgün bir biçimde çıkaramamak. Amacını iyi anlatamamak, yeterince anlatmayı becerememek.
El Uzatmak; Birine yardım etmek. Dokunmaya, almaya çalışmak.
Eli Böğründe Olmak (Kalmak); Çaresiz kalmak, bir şey yapamaz duruma gelmek, başarısızlığa uğramak. Çaresiz durumda düşünceli olmak.
Göz Ardı Etmek (Edilmek); Gereken önemi vermemek, verilmemek.
Günahına Girmemek; Bir kişi hakkında iyi şeyler düşünmek, yanlışlıklardan kaçınmak, haksızlık yapmamak, kuşkudan, iftiradan uzak durmak.
Hacı Yolu Bekler (Gözler) Gibi Beklemek; Büyük bir istekle ve sabırsızca beklemek.
Halden Anlamak; Bir kimsenin içinde bulunduğu zor durumu kavrayarak, anlayıp sezerek, hoşgörülü olmak, anlayış göstermek.
Hart-Hurt Etmek; Ağız dolusu ısırarak ve ses çıkartarak anlamlarında iğneleyici, sitemli, hatta küfürlü sözler söylemek.
Hatim Etmek (Hatmetmek), Hatim İndirmek, Hatim; Mühürlemek, sona erdirmek, bitirmek. Asıl anlamı; Kur’an-ı Kerimi “Başından sonuna kadar okuyup, bitirmek” anlamlarına gelmektedir. Türkçemizde bazen ezberlemek (hatta hafızlamanın, ineklemenin benzeri gibi ders çalışmak) anlamında da kullanılmaktadır.
Huy Edinmek; Bir şeyi, bir durumu, bir davranışı alışkanlık haline getirmek.
İçi İçine Sığmamak; Çok sevinerek coşkunluk göstermekten kendini alamamak, aşırı ölçüde sevinmek.
İki Gözü, İki Çeşme Ağlamak; Sürekli ve çok ağlamak.
İnkâr Etmek; Yadsımak. Reddetmek. Var olan, gerçek olan bir şeyi yok saymak. Kabul etmemek. Yalanlamak. Yapmış olduğu bir eylemi, söylemiş olduğu bir sözü, ya da tanık olduğu bir şeyi yapmadığını, söylemediğini, bilmediğini, görmediğini söylemek (Yüzde ısrar etme, doksan da olur/ İnsan dediğinde noksan da olur/ Sakın büyüklenme elde neler var/ Bir ben varım deme yoksan da olur./ Hatasız kul arayan dosttan da olur. MEVLÂNÂ)
Kavil Kesilmek; Sözleşmek, karşılıklı olarak sözleşme, söz verilmek.
Kıbleye Dönmek; Toplu olarak namazın şartlarından biri olup, namazı kıbleye yönelerek kılmak, cenazenin yüzü kıbleye dönük olacak şekilde yatırılması demektir.
Kılı Kırk Yarmak; Titizlenmek, çok dikkat ederek en ince ayrıntılarına kadar incelemek, önemle üstünde durmak.
Lâf Sokuşturmak (Çakıştırmak, Dokundurmak); Küfür etmeden, kibarca, nazikçe, iğneleme, yıpratma, üzme şeklinde karşıdakini rahatsız etme şekli.
Mastır (Yüksek Lisans) Yapmak; Lisans eğitimini tamamladıktan sonra devam edilen eğitim. (Tezli ve tezsiz olarak ikiye ayrılır. Bazı koşullarda sadece mastır olarak da adlandırılır. Üniversite diplomasıyla doktora arasındaki akademik araştırma.
Mercimeği Fırına Vermek; Gizlice (cinsel olarak) aşk ilişkisi yaşamak.
Metelik Vermemek (Dünyaya); Değer vermemek, önemsememek, umursamamak, aldırış etmemek.
Mızıkçılık Etmek; Oyun ya da herhangi bir işi çeşitli bahanelerle bozmaya çalışmak, ya da bozmak, sonucuna rıza göstermemek. Kolayca kabul etmemek. Kolayca darılmak.
Modunda Olmak; İngilizcedeki modify kelimesinden türemiş; değiştirmek anlamında bir deyim.
Muzırlık (Muzurluk) Etmek; Yaramazlık etmek.
Nutku Tutulmak; Genel söyleşilerde; “Nutkunu tutmak, nutkunu yutmak” şeklinde de yanlış söylenen bu deyim; “Beklenmeyen şeyler karşısında hayret edici bir duruma düşmek, korkudan heyecandan, şaşkınlıktan konuşamaz hale gelmek” olup, handiyse “Dili tutulmak, ağzı açık kalmak” deyişleri ile de özdeşleştirilebilir.
Renk Vermemek; Bir şeyi bildiği halde, bilmez gibi görünerek olacakları beklemek. Duygu ve düşüncelerini belli etmemek.
Seğirtmek; Çabuk ve hızlı adımlarla veya sıçrayarak yakın bir yere doğru yürümek.
Sotaya Yatmak; Argoda; “Kendini gizlemek, gizlenmek, saklanmak” anlamında kullanılan bir söz.
Tıslamak; Ağır yük altında, ya da cevap veremeyecek durumda kalınca sessizlik, ya da iniltiye benzer sesler çıkarmak. Hayvanlar için “Tıs!” diye ses çıkarmak.
Vitesten Atmak; Çok kızmak gibi bir anlam gözükse de, konusunu, sözünü bilmeyen, diline hâkim olamayan, ahkâm kesen, abuk sabuk konuşan anlamlarını içerir.
Yoluna Taş Koymak; Bir kimsenin işini bozacak, amacına aykırı olacak bir şey yapmak.
Yüreğine Taş Basmak (Bağrına Taş Basmak); Uğradığı bir zarara, felâkete sesini çıkarmadan katlanmak.
(5) Yabancılarla Evlenenlerin Çocuklarına Verdiği İsimler; Lehçe olarak Türkçeye yakın olan. Örneğin; John, Joan, Jan (CAN), Daphne (DEFNE), Jasmine (YASEMİN), Jesus (İSA), Abraham (İBRAHİM), Erin (ERİN) gibi.
(6) Elhamdülillâh Türküm, Müslümanım; Ahmet YESEVİ’ye ait önemli söz. Devamı; “Din; seçim, Türklük kaderdir!”
(7) Ölü Üstüne Bıçak Konması; Maalesef İslâm’da Peygamberimize ait olduğu iddia edilen bazı yoz, batıl itikat, hurafe ve hatta bidat sayılan hadislerden bahsedilmekte. Ölünün bedeni üstü konulan bıçak da bunlardan biri. Sebep; Ölünün bedeninin şişmemesiymiş. Anlayamadığım şey, ruh bedeni terk etmişse, toprak olmanın arifesinde beden şişse de, şişmese de ne olacağı? Ölümle ilgili olarak; Salâ verilmesi, ölen kadınsa tabut üstüne başörtüsü konulması, ölünün ağzı açık kalıp çenesi düşeceği için çenesinin bağlanması doğru âdetler sayılabilir belki. Ancak mezara toprak atılırken küreklerin yere bırakılması, ölünün odasına kedi girmesinin önüne geçilmesi, ölünün yıkanması için su ısıtılan kazanın ters çevrilmesi, kabir kurbanı kesilmesi, evdeki ışıkların yakılı tutulması, ölünün ayakkabılarının kapı önüne bırakılması ve özellikle İslâmiyet’ten yıllar sonra mevlitlerin okunması gibi âdetleri doğru kabul etmek ne kadar doğrudur ki?
Bu vesile ile kandil geceleri için Rahmetli Prof. Dr. Yaşar Nuri ÖZTÜRK’ün bir söylemini de kaydetmek istiyorum;
“Kandil geceleri, Kutlu Doğum Haftası Kur’an da yer almaz. Ne Peygamberimiz, ne de dört halife devrelerinde kutlanmamıştır. Din dışıdır, Bid’attır . (Bid’at; Sonradan türeyen bir âdet, Birinin egemenliğini tanımak, kabul etmek).
(8) Hurafeler, Batıl İtikatlar(Batıl İnançlar); Sonradan uydurulan ve İslâm’ın gerçeği ile bağdaşmayan inanç, çarpık davranış biçimleri. Boş inanç. Korku, umarsızlık, çağrışım gibi nedenlerle beliren, geleceği bilmek isteğiyle rastlanılan benzerlikleri iyilik, ya da kötülüğün ön belirtileri olarak değerlendirilen, bilimin ve dinin kabullenmediği doğaüstü güçleri tasarımlayan, kuşaktan kuşağa geçen yanlış inanışlar. Çok insanın bu şekilde yanlış inançları vardır. Ayıplanmamalı. Açık merdiven ayakları arasından geçmeme, tahtaya üç defa vurma gibi. Kulağınız yanıyorsa biri sizi anıyor demektir: Sol kulak yanıyorsa kötü, sağ kulak yanıyorsa iyi şekilde. Geceleri tırnak kesilmez, ıslık çalınmaz, sakız çiğnenmez. Tırnaklar veya saçlar kesildikten sonra yakılmalı veya gömülmelidir. Kurban kesilirken hayvan dilini dışarı çıkarırsa kurban sahibi o yıl içerisinde ölür (müş!). Gece ölen kişinin üzerine sabaha kadar bıçak konulur. Ölünün yıkandığı evde üç gün kesintisiz olarak ışık yanar. Bir kişinin önüne tavşan, ya da tilki çıkması uğursuzluktur, mümkünse gidilen yoldan geri dönülür. Ateşi söndürmek için su dökülmez, ateş toprakla örtülür.” gibi aklıma gelenlerse (tabiidir ki örnekler çoğaltılabilir) tipik batıl işlemlerin başlarında yer alır.
Bid’at; Birinin egemenliğini tanımak, kabul etmek.
(9) Bir âlimden bir zalim, bir zalimden de bir âlim doğabilir; Zihnimizi ön yargılardan temizlememiz gerektiği, bir zalimin çocuklarına o nazarla bakmamak, aynı şeklin ters olarak bir âlimin çocuğu için de düşünülmemesi gerektiğini belirten genelleme şeklinde bir söz dizisi.
Ölülerin arkasından konuşulmaz; Kur’an’da Hucurat Suresi 12. Ayette; “Gıybet etmeyin, sizden biriniz ölmüş kardeşinin cesedini dişlemekten hoşlanır mı?” denmektedir. “Ölülerinizi hayırla yâd ediniz, ölenin arkasından konuşulmaz!” sözleri ise Peygamberimize mal edilen hadislerdir.
Allah ile Kul Arasına Girilmez; “Allah adına karar veremezsin! Hristiyanlıktaki gibi din adamlarının da, kendi dışındakilerin de Allah adına kendilerince hak sayılacak bir şey yoktur!” anlamında söz.
(10) Anlayan için sivrisinek saz, anlamayan için davul zurna caz! Sözün aslı; “… anlamayan için davul zurna az!” şeklinde.
Bir musibet, bin nasihatten evlâdır. Bin nasihatten, bir musibet yeğdir. Yanlış bir yol tutmuş insanlara verilmiş nasihatlerin, öğütlerin fayda etmediği, ancak başına gelen bir felâketin onu doğru yola getirmekte daha etkili olduğuna dair TÜRK ATASÖZÜ (Musibet; Ansızın gelen felâket, sıkıntı veren şey, uğursuz. Evlâ; Daha iyi, daha uygun, daha lâyık, daha üstün, yeğ, başta gelmesi lâzım gelen).
Can çıkar, huy çıkmaz; Hayat boyu kazanılan alışkanlıklar da gelişir, ancak değiştirmek çok zordur. Bu alışkanlıklar kişi ölünceye kadar devam eder anlamında atasözü.
Dinsizin hakkından imansız gelir; Acımasız kimseyi kendisinden daha acımasız biri yola getirir, anlamında söz.
Dostlar alışverişte görsün; Gösteriş olsun, amaç iş yapmak değil, iş yapıyor görünmek anlamında söz.
Eski Tas, Eski Hamam (Eski Hamam, Eski Tas); Hiçbir şeyi değişmemiş, eski durumunda kalmış.
Görünen köy kılavuz istemez; Açıkça belli olan bir durumu açıklamaya çalışmak gereksizdir, o zaten yeterince açıktır, anlamında deyim.
Havlayan Köpek Isırmaz; Karşısındaki bağırıp çağırmakla korkutmaya çalışan kimse, sıra eyleme gelince durur, bir saldırıda bulunmaz, anlamında söz dizisi.
Korku Dağları Bekler; Korkunun her yerde varlığını hissettirmesi, duyurması anlamında bir söz.
Koyunun bulunmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi derler; Toplum hayatının düzenli işleyebilmesi için nitelikli ve ehil insanların görev başında olmalarına ve onlara imkân ve fırsat verilmelidir. Bazen bu durum yoklukla gerçekleşemez. Bu nedenle bir şeyin değerlisi sağlanamazsa daha az değerlisiyle iktifa etmek gerekir anlamında atasözü.
Kul sıkışmayınca Hızır yetişmez; İnsan, başı gerçekten dara düşmedikçe çalışıp da sıkıntıları varsa çare bulmaya kalkışmaz. Ancak bunu yapma zorunluluğu hissettiğinde, bunaldığında umulmadık yerden yardımın gelebileceğinin atasözü olarak ifadesidir.
Soy soya çeker, bulgur suya çeker; Sözün aslı; Soy soya çeker, aslı ne ise nesli o olur. Kurttan kurt doğar, itten it…
Taş taş üstüne olur, ev ev üstüne olmaz; En olmayacak şeyler bile bir gün gerçekleşebilir. Ama iki ailenin aynı ev ortamında yaşaması düşünülemez. Çok geçmeden aralarında geçimsizlik başlar. Ayrıca “Aile içine akraba da olsa dışarıdan birinin girmemesinin gerektiği” anlamındadır. ATASÖZÜ
Tavşan dağa küsmüş, dağın haberi olmamış; Sıradan önemsiz kişi, önemli bir kişiye küsse, önemli kişinin umurunda bile olmaz. Sitem ve nazlanışımız kişiden kişiye değişik anlamlardadır, şeklinde bir deyim.
Ya bu deveyi güdeceksin, ya da bu deveyi güdeceksin; Her hal ve şartta yapması gerekeni yapmasının gerekliliği ile ilgili bir söz dizisi. (Aslı; “Ya bu deveyi güdeceksin, ya bu diyardan gideceksin!” şeklinde olup bir işi yapmak ya da bir şeyi elde etmek için kesinlikle uyulması gereken kurallar olduğunu, yapılmazsa vazgeçilmesi halinde bir kısım fedakârlıkların gerektiğini belirten bir söz dizisi.
Yelkenleri Suya İndirmek; Israrından, iddiasından, direnmekten vazgeçip karşısındakinin dediğini, ya da isteklerini yerine getirmek.
(11) Tevbe (Tövbe) Suresi; (Kur’an, 9/11) (Eğer onlar) Tövbe eder, namaz kılar, zekât verirlerse artık sizin din kardeşlerinizdirler.
Tövbe (Tevbe); İşlediği bir günahtan ya da suçtan pişmanlık duyarak, bir daha yapmamaya karar vermek. Dönmek, pişman olmak, günahı terk etmek (Bakara Suresi, 222. Ayet; Muhakkak ki Allah çok tevbe edenleri de, çok temizlenenleri de sever, şeklindedir).
(12) Az bilinene çok inanılır; Soner YALÇIN
Cehaletin, yalan habere inanma kapasitesi sınırlıdır. Yılmaz ÖZDİL
(13) Aldanma insanların samimiyetine, menfaatleri için gelirler vecde, vaad etmeseydi Allah cenneti, O’na bile etmezlerdi secde… Mehmet Akif ERSOY
(14) Kızılderili Sözlerinden bir kaçı; Bildiklerini anlat, ama akıl vermeye kalkma! Anlatılanları iyi dinle, ama hepsini doğru sanma! Sessiz kalmak, bir şey bilmediğin anlamına gelmez, çok konuşmak da çok şey bildiğini göstermez! Herkesi kendine eşit gör, her kim olursa olsun! Bir insanı küçümsemek akılsızlık, çok büyük görmek de korkaklıktır! Cesaret akıldan gelirse cesarettir, bilgisizlikten gelirse cehalettir!...
(15) Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir. Bildiğim bilmediğimin içinde. Ve “Ben bilmediğimi bildiğim için diğer insanlardan akıllıyım. SOKRATES
(16) Gel, Ne Olursan Ol Gel; “Gel, gel, ne olursan ol, yine gel,/İster kâfir, ister mecusi,/ İster puta tapan ol, yine gel,/ Bizim dergâhımız, ümitsizlik dergâhı değildir, yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel…/ Şu toprağa sevgiden başka tohum ekmeyiz biz/ Beri gel beri! Daha da beri! Niceye şu yol vuruculuk?/ Mademki sen bensin, ben de senim, niceye şu senlik, benlik…/ Ölümümüzden sonra mezarımı yerde aramayınız/Bizim mezarımız ariflerin gönüllerindedir…” MEVLÂNÂ’nın o büyük, incitmeyen sözleri (Kâfir; Tanrı’nın varlığına inanmayan, Tanrıtanımaz, dinsiz, inançsız, ülkemizde genellikle Hristiyanlara halkın verdiği ad. Mecusi; Puta tapan. Bozuk bir inanç türü. Zerdüştlük. İneğe, timsaha, ateşe tapan. Dergâh; Tekke. Bir tarikattan olan kimselerin toplanıp birlikte tapındıkları, törenler düzenledikleri, barındıkları yapı).
(17) Kâfurun Suresi; Kur’an’ın 109. Suresi. Mealen; “Tapmam o taptıklarınıza… sizin dininiz size, benim dinim bana” şeklindedir.
(18) Elemanın, Müdürün Başına Başkan Olması; Böyle bir olayı gerçekten iktidarların değişikliği ile yaşamış biriyim. Başkanımız emekli olmuş ve emrimdeki elemanı başımıza Başkan olarak görevlendirmiş, dilek üst makamlarca kabul edilmişti. Dünlerde benim odama önünü ilikleyerek giren Başkan olan elemana ben asla önümü iliklemedim. Ancak inancım gereği vefat eden o Başkanın cenazesine katılmayı da ihmal etmedim. Başıma dikilen o elemanın ne olduğunu bilmediğim gibi, ilgilenmiyorum da.
(19) Öyle dudak büküp hor gözle bakma / bırak küçük dağlar yerinde dursun / çoktan unuturdum ben seni çoktan / ah bu şarkıların gözü kör olsun… diye başlayan şarkının nakarat bölümü olup Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Şahin SANDIR’a, Bestesi; Avni ANIL’a ait olup eser Kürdîlihicazkâr Makamındadır.
(20) Hiç kimseye hor bakma/ İncitme, gönül yakma/ Sen nefsine yan çıkma/Mevlâ’m neyler/ Neylerse güzel eyler. Erzurumlu İbrahim HAKKI
Hakk, şerleri hayır eyler/ Zannetme ki gayr eyler/ Mevlâ’m görelim neyler/ Neylerse güzel eyler. Erzurumlu İbrahim HAKKI
(21) Yürü ya Kulum; Az zamanda çok para kazanan ve işinde başarılı olup, çok çabuk ilerleyenler için söylenen bir söz (Allah kimine; “Yürü ya kulum!” der, kimine; “Sabır ya kulum!” der. Şems-i TEBRİZÎ).
(22) Hayallerinin Esiri Olmamak; Rudyard KIPLING “EĞER (IF)” isimli şiirinde, (If you keep your head when all about you… şeklinde başlayan) “Çevrende herkes şaşırırsa, bunu da senden bilse, sen aklı başında kalabilirsen eğer… Eğer hayal edebilir ve hayallerinin esiri olmazsan” denilmekte. Rahmetli Bülent ECEVİT bu şiiri “ADAM OLMAK” olarak tercüme etmiş ve bu dizeyi; “Düşlere kapılmadan, düş kurabilir(sen)” şeklinde belirtmiştir. Bu konuda Mallarme, Baudalaire, Rimbaud, Varlaine, Valery ve Poe’nun sayılamayacak çok güzel sözleri vardır.
(23) Âdem-Havva Buluşması; Yazılanlara göre; Cennetten kovulduktan sonra Hazreti Âdem; Hindistan’a, Hazreti Havva ise Cidde’ye inmiş, yıllar sonra Arafat’ta buluşmuşlar. Ahiretteki Arasat Meydanı da bu düşünüşün ürünü.
Darwin’in Evrim Teorisi; Bu teori ile Âdem-Havva Teorisi çatışmaktadır. Evrimleşmenin bir sonucu olarak türlerin değişimini ve yeni türlerin oluşumunu, evrime etki eden faktörler ve mekanizmalar ile açıklayan teori.
(24) Bizimkisi bir aşk hikâyesi, Siyah beyaz film gibi biraz… Kayahan ACAR
(25) Tuzlu Kahve; Genelde Trakya ve Marmara yörelerinde uygulanan bir âdet olup amaç; kız için damat adayının nelere katlanabileceğinin işaretidir. Damat o kahveyi mutlaka içmelidir.
(26) Homongolos; Gerçek anlamda “Kadın Düşmanı” ya da “Kadınlardan korkan, onlarla herhangi bir yaklaşımı oluşturamayan” Lügate göre “Kadın Sevmeyen” diyebileceğimiz bir tip olup, Reşat Nuri GÜNTEKİN’in “Bir Kadın Düşmanı” adlı eserinde de adı geçer. (Ayrıca tıp dilinde; “cüce” anlamına geldiği gibi, çirkin bir kayabalığının adı olarak da kullanılmaktadır.)
(27) Sıralı Ölüm; Ölümlerin yaş sırası ile olması özlemi. Gençlerin ölmemesi dileği. Düzgünce sıralanmış bir ölüm işareti.
Dün geçti, yarın var mı?/ Gençliğine güvenme/ Ölen hep ihtiyar mı? Necip Fazıl KISAKÜREK’e ait söz geçti aklımdan.
(28) Bir teselli ver diye başlayan Yine aylardan Kasım diye nakaratı olan şarkı. Gökhan İMAMOĞLU eseridir.
Bir teselli ver… Orhan GENCEBAY
(29) Ne hasta bekler sabahı, / Ne taze ölüyü mezar. / Ne de şeytan bir günahı, / Seni beklediğim kadar. / Geçti istemem gelmeni, / Yokluğunda buldum seni, / Bırak vehmimde gölgeni, / Gelme, artık neye yarar?” “BEKLENEN” Necip Fazıl KISAKÜREK
(30) Gideceğin yere beni de götür… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Halil SOYUER’e, Bestesi; İbrahim ÖZORAL’a ait olup eser Muhayyerkürdî Makamındadır. (Bestede şiirin yalnız ilk iki kıtası olup son kıta, beste içinde yer almamaktadır.)
Ömrüm seni sevmekle nihayet bulacaktır… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Fıtnat DUYAR’a, Bestesi; Yesari Asım ARSOY’a ait olup eser Hüzzam Makamındadır.
(31) Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevmem;/ Gelenin keyfi için, geçmişe kalkıp sövemem. “ZULMÜ ALKIŞLAYAMAM” Mehmet Akif ERSOY şiiri başlangıcı.
(32) Kader, kime şikâyet edeyim… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Sedat ERGİNTUĞ’a, Bestesi; Avni ANIL’a ait olup eser Hicaz Makamındadır.
(33) Ben küskünüm feleğe… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Baki DUYARLAR’a ait olup eser Rast Makamındadır.
(34) Şu üç kişiye; yani cahiller arasındaki âlime, zengin iken fakir düşene ve hatırlı iken, itibarını kaybedene acı! Unutma ki, yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir.
(35) Malûmun İlâmı Olmaz; Bilinen bir şeyin yeniden, yeniymiş gibi tekrarı. Bilineni bildirme. (Malûm ve ilâm aynı kökten gelen Arapça kelimeler olduğundan sözün doğrusu mutlaka; “malûmun ilâmı” şeklindedir. Kesinlikle emin değilim, ancak söz belki yanlış olarak Türkçemize yerleşmiş olabilir, aslı belki de “Malûmun İlânı” şeklinde olabilir. Bilindiği üzere yanlışlığı kabul edilmeksizin).
(36) İbni Sina’nın sözleri şu şekildedir; İyiliğin şartı beştir; Tez olmak, gizli olmak, gözde büyütmemek, sürekli olmak ve yerini bulmak.
(37) To be or not to be, that is the question (Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele). Romeo-Jülyet (Romeo ile Jülyet veya Romeo ve Jülyet); Orijinal adı; “The Most Excellent and Lemanable Tragedy of Romeo and Julyet” isimli William SHAKESPEARE’ye ait tiyatro eseridir. Gerçeğe çok yakın bir aşk romanı. Sinemaya da uyarlanmıştır.
(38) Hatıralar sarmış dört bir yanımı… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin “Beraber yürüdük biz bu yollarda” bölümü nakaratı olup, Eserin Güftesi; Aşkın TUNA’ya, Bestesi; Selçuk TEKAY ‘a ait olup eser Nihavent Makamındadır.
(39) Küçücük dünyamda görünmez kalemle onu kalbime yazdığım… “Böyle bir aşk görülmemiş dünyada…” şeklinde başlayan “Seni yazdım kalbime” olarak ünlenen şarkının bir bölümü.
(40) Geçici Hafıza (Bilinç, Bellek) Kaybı; Tıpta böyle bir terim yok. Belki Bilinç Bulanıklığı, Bilinç Sislenmesi demek mümkün. Kişinin ansızın, bir anda nerede olduğunu, ne yaptığını bilmediği durum ve onlar.