Aklı ermeye başladığından beri motosiklet tutkunuydu Sercan. Üstelik evin tek çocuğu olarak kendisine ayrılan odanın tüm duvarları, yatağının, gardırobunun, masalarının her yerleri motosiklet resimleri ve maketleri ile doluydu.
Öyle ki motosikletlerin annelerinin babalarının adları ya da Nüfus Kâğıdı suretleri(!) nesepleri(1), şecereleri(1) bile kayıtlıydı beyninde!!!
Motosikletlere ilgisi üniversite yıllarında bile kaybolmamıştı. Motosiklet aşkı nedeniyle Yunus Polisi(2) olmak istemiş, ama sağlık raporunda o anlara kadar kendinin bile bilmediği bir farklılık nedeniyle başarılı olamayınca vazgeçmişti bu sevdasından.
Bu ayrıcalık; nasıl fark edilip ölçülüp biçildiyse bir ayağının diğer ayağından bir santim kısa oluşu ve kalbinin anormal atışlı olmasıymış; “Tik-tak-trik-trak vb. gibi” şeklinde ritim ya da aritmik taşikardi(2) bozukluğu olarak tarif edilen.
Kendisine;
“Sana doyum olmaz! İşini, şansını, kısaca kendini başka yerlerde bul!” denilince üzülmüştü. Bu nedenle yeterli bir şekilde çalışıp hazırlanamadığı için üniversite sınavlarında başarılı olamayacağını düşünmüş, umutlarını tüketmemek için, sınav başvuru, ya da sınav listesinde, sınavda başarılı olmasının mümkün olabileceği meslek gruplarını işaretlemiş ve hayret edilecek bir şekil ve derecede başarılı olmuştu.
Mezun oluşunun sonralarında mesleği ile hiçbir ilintisi olmayan bir iş bulmuştu, kendisine yakışmadığına inandığı, bir bakıma boğaz tokluğuna çalışmak(3) gibi. Umurunda değildi. Cumartesi-Pazarlar kendinindi ya günler boyu...
Garaj sorunu nedeniyle bu kadarını bile yeterli görüyor, sıcak yaz günlerinin akşamlarında çok zaman, kış günlerinin hafta sonlarının sabahlarında motosikletinin her türlü bakımını, temizliğini yapıyor, âdeta(1) sevişiyordu motosikletiyle.
Şehir eşkıyaları(2) tipindeki, kızlı-erkekli, sorumsuz, ana caddelerde slalom yapan(3), zikzaklar çizen, gürültüleriyle çevredekilere “İllâllah!” dedirten(3) motosiklet gruplarıyla (bir bakıma söz yerine oturuyorsa çeteleriyle) hiç ilgisi yoktu. Yaşamda da, motosikletinde de tek başınaydı, özgür, bağımsız ve bağlantısız.
Ralli yapanlarla, acele kebap, lâhmacun, pide, pizza vb. yetiştirmeye çalışanlarla, patinaj yaptırarak tekerleklerinden duman çıkartan, ya da yarış rekabeti yapmak isteyen özellikle şımarık zengin çocuklarıyla aşık atmak(3) istemezdi.
Kaskını, gözlüklerini takar, trafik kurallarına uyarak, efendice hareket eder, sadece otobanlarda, trafiğe kapalı alanlarda hevesini yok etmek için sürat limiti üzerine azıcık taşarak, kısa bir süreliğine doyuma ulaşmaya çalışırdı, özellikle otobanlarda trafiği aksatmamayı düşünerek…
Çok kereler, gönüllü ve istekli olarak babasını gezdirmişti Sercan, arkasında; “Sıkı tutun, baba!” diyerek. Annesi çekingendi, en sonunda ısrarlara dayanamamış, o da oğlunun sırtında, okuyarak, üfleyerek de olsa seyahat haklarını kullanmıştı, hem de kerelerce.
Böyle günlerden bir günde, hiç düşünmediği, hatta aklından bile geçmediği halde karşılaşmıştı o genç kızla. Evet, düşünmemiş, aklından geçmemiş olsa da kendisini ona yönlendiren bir itekleme vardı.
Bu bir sürüklenme, sürüklenişti, arkasından bir süre bakmış, bakakalmış, sonra motorunu durdurup, kaskını, gözlüğünü çıkararak izlemişti genç kızı, nedenini belki de bilmeksizin.
Çoktan öte temiz giyimli genç kız edepli bir şekilde önüne bakarak, bir Cumartesi günü olmasına rağmen koltuğundaki kitaplarla düzenli, ritmik adımlarla ve muhtemelen belirli bir yere doğru yürüyordu.
Sercan zapt edemedi kendini, o, o büyük sarayın kapısına gelmek üzereyken önüne geçti genç kızın. Şaşırmıştı, dünya da böyle atlas gözlerin, böyle bir güzelliğin olacağına inanamıyor gibiydi.
“Bağışlayın hanımefendi! Size kur yapıp; ‘Sizi motosikletimle gezdireyim mi?” diyecektim. Ama haddimi aştığıma güzelliğiniz karşısında utandım. Hem özür dilerim ve hemen haddimi bilmeye(10) yöneliyorum. Tekrar affedersiniz, lütfen!”
“Bakın genç adam! Fark ettiğim kadarıyla yakışıklısınız. Belki birçok genç kızın yüreğini de hoplatmışsınızdır, ama bana yalan söylettirmeyin lütfen, ben sizden etkilenmedim. Üstelik motosikletten de, bisikletten de çekinirim, ufak bir ihtimal olsa da herhangi bir kazadan ürkerim. Ama bir soru; atlardan hoşlanır mısınız? Ata binerseniz, etkilemek konusunda da başarılı olursanız sizinle arkadaş olmayı düşünebilirim, o da belki…”
“Binmemi istediğiniz nasıl bir at bu? Midilli tipi(2) mi?”
“Yoo! Hani kısrak(1), aygır(1) denerek yarışlara katılan atlar var ya, işte onlardan…”
“Atlarınız var, öyle mi? Tabii, bunların ahırları, manejleri(1), seyisleri(1), jokeyleri(1), bakıcıları, taşıma araçları, yedikleriyle, içtikleriyle, günlük, haftalık, aylık mönüleri, perhizleriyle, vitaminleriyle ilgilenen, havuç yedirici başları, hatta veterinerleri falanları da vardır…
Ve ben şimdi; ‘Sizi motosikletimle gezdireyim!’ diye kime teklif yaptığımın, düşündüğümün ve bunu öğrenmemin aczi içindeyim…”
Şaşkınlığıyla duraklar gibi olup devam etmek için cesaretlendi;
“Gerçekten güzelliğinizden etkilenerek tanımadan, etmeden, arayıp taramadan, şaşkın bir ördek(2) gibi karşınıza çıkmakla haddimi aştığımın farkına vardım. Gerçekten özür dilerim. Haksızım, kabul etmem gerek, hele ki gereksiz sözlerle, sizin değerli zamanlarınızın heba olmasına sebep olduğum için gerçekten üzgünüm. Bağışlayın lütfen, ‘Böyle birkaç dakikayı yaşamadık!’ deyin, olsun, bitsin!”
“Bir dakika! Alçalmayın o kadar, hepimiz insanız!”
“İnsandan insana da fark var ama. Çok güzelsin, çok da zengin. Allah sağlık, afiyet versin ve sizi ailenize, sevdiğinize bağışlasın! Ben kendi dünyama döneyim haddimi bilip anlamış olarak ve özür dileyerek, siz de kendi dünyanıza, lütfen!”
Ses çıkarmadı adını bile öğrenmekte sıkıntı çektiği genç kız, motosikletine yönelişini izledi, amacı belki de motosikletin plâka numarasını almak mı olsa gerekti ki?
Ancak Sercan, o geriye dönünceye kadarki kısa süre içinde motosikletini çalıştırıp kaybolmuştu bile, başarısızlığı hüzündü genç kızın. Oysa başarılı olsaydı, babasının bu merakını sorgulayacak olmasına önem vermeyerek onun uzun elleriyle bu genç adamı yeniden görmek, bilmek, tanımak o kadar kolay olacaktı ki!
Acımış mıydı ezikliğine, etkilenmiş miydi acaba sözlerinden, yoksa etkilenmesini ertelemiş, geciktirmiş miydi? Yahut da ondan etkilenmiş olmayı geçirmiş olabilir miydi aklından? Bilemiyordu. Tartmalıydı kendisini…
Ancak yaşadığı o anın ertesinde bile gönlünden geçirdiklerinin, daha önce hiç yaşamadığı şeyler olduğu inancındaydı.
Sercan motosikletini çalıştırıp uzaklaşmaya başladığı anda, arkasına dönmedi bir kez daha, hâlbuki ayak seslerini duyar gibiydi, ama onun koşup kendisine yetişmek istercesine değil, sanki normal bir yürüyüşün az, biraz ötesi hızlı gibi.
“Bir daha karşılaşırsak…”
“Sanırım olmayacak! Mümkün değil, ben haddimi bilirim Mevlânâ gibi…”
“Peki! Sen beni bil!”
Bunlar Sercan’ın duydukları mıydı? Duymak istedikleri mi yoksa karşılıklı gibi? İsmini Selcan olarak da söylemiş miydi genç kız! Ama nereye? Galiba kendi kendine…
Köşkün kapısına yöneldi, arkasından kaçanın ezikliğini hissettiğinden, arkasına bakmadan kaçışının ezikliğiyle gibi…
İkisi de pencerelerinden mehtabı seyretme ve birbirine ulaşma çabasında içindeydiler. Ama neden? Yönlendiren neydi onları birbirine, birkaç saniye, birbirine uzanan sözler ve engellemeleri mümkün olmayan bakışlar (mı)?
İkisinin de anneleri bir anda oluşan değişikliklerin farkındaydı. İlk anlarda, ilk günün bu son anlarında sabretmeleri gerekliydi, sabretmeyi vaat ettiler anneler birbirlerine, birbirinden habersiz, kocalarına, bebelerinin babalarından habersiz ve kendilerine hissettirmeksizin, birbirlerini bilmeksizin, tanımaksızın, hatta isimlerinden bile bihaber(1) olarak.
Genç kızın elinde, Sercan’ın yüzünden başka bir şey yoktu. Şehrin, Sercan’ın gittiği o yönüne doğru atıyla yönelse…
Yönelemezdi, çünkü yollar çok kasisli, atı çok kibar ve nazenin(1), insanlar ise hem çok meraklı, hem de çok kalabalıklardı.
Sürücü Belgesi de yoktu ki, yaşının gereği olsa da, babasının “Okul bitmeden yok!” istibdadı(1) nedeniyle ki kullanmasını bildiği halde arabalardan biriyle yola çıksın, köşe-bucak arasın, bulsun! Hani meselâ…
Bir anda eliyle koymuş gibi kendini etkileyeni gittiği ilk mesafede bulsun, bulma şansı olsun…
Yoktu…
O halde beklemeliydi, ama nasıl? Eğer ilgisi olmuşsa, eğer o da kendisinin etkilendiği gibi kendinden etkilenmişse, eğer kendisini görmek için tekrar kendi sokaklarının civarlarına gelirse, at üstünde evinin çevrelerinde dolaşmasına ve tesadüf gibi karşılaşmalarına kim engel olabilirdi ki?
Yeter ki yetmesi gereken, yeteceğine inanırcasına içinden geçenleri karşısına geçip katkısız olarak tekrarlasaydı.
Sercan da, Selcan gibi aynı karardaydı, tek farkla, motosikletinin yaratacağı ses nedeniyle merakının anlaşılacağının fark edilmesi endişesini düşündüğünde…
Sercan, bu nedenle motosiklet öncesinde tutkusu olan bisikletini tekrar bakımını yapıp elden geçirip yürümesini sağlamıştı, bu nedenle. Cumartesi-Pazar günleri şehrin bir ucundan diğer ucuna bisikletle gelip gidiyordu, içindeki heyecanla, yorulmak bilmeksizin.
Sercan, özellikle onun bulunabileceği bölgelerde onu da atının üstünde önceleri nadiren ve fakat öğrenince kereler kerelerce görmüş, ancak ekonomik farklılıklar nedeniyle ona yaklaşmaya cesaret edememişti Aralarında uçurum sayılacak bir mesafe olduğu inancındaydı.
Yaşadığının bir gül goncası ile bir kaktüsünün, bir kaya parçası ile en değerli bir madenin karşılaştırılması gibi görüyor ve bunun ezikliğini yaşıyordu ve en kötüsü bunun bilincinde gibiydi. Ama unutamıyor ve gerçeği söylemek gerekiyorsa unutmayı da düşünmüyor, istemiyor, arzulamıyordu da. Çünkü aşk ne mesafeleri, ne de farklılıkları kabullenir miydi? Uzun mesafeler, hele ki bu aşka uzanan bir yol olarak belirlenmişse ve aşmak için ilk adımı atmak(4) yeterli ise neden şansını denemek gibi bir imkânı yaşamaktan vazgeçsindi?
Ve aşk almadan vermek değil miydi? Karanlıkta göz kırpmasının, küskünlüğünün, kendini aşağılamasının, hatta uzak durmayı düşünmesinin kendine yararının olmadığını nasıl bilmez, bilmezlikten gelebilirdi ki?
Selcan’ın dünyası Sercan’ınkinden daha bir farklıydı. Evvellerinde okuldaki derslerinde yüksek notlar almaya alışkın genç kız, öğretmenlerinin, arkadaşlarının ve annesinin hayret ve tenkitlerine aldırış etmeksizin, hatta önem vermeksizin at üstünde saatlerce dolaşıyordu, günlerce hem günler boyu. Arıyor ve aranılmayı istiyordu ve farkındasızlığı her gün biraz daha zayıfladığı idi.
Selcan için aradığını bulmak, bu düşünceye tümüyle odaklanmak(3) hayat-memat meselesi(2) haline dönüşmüştü.
Ve inanmakta zorluk çekiyor olsa da, tartışamayacağı inançla, ismini bile bilmediği, bir kere ve ancak şöyle-böyle tarifiyle gördüğü adama bağlanmış olmasıydı, belki kendine bile itiraf etmekte zorlandığı; ilk görüşte aşk gibi.
At üstünde sadece motosiklet sesine duyarlı Selcan’ın, ikide bir karşısına çıkan bisikletli, kendini kamufle eden(3) adamın Sercan olduğunu tahmin etmesi aklının ucundan bile geçmemişti(3). Bu nedenle de ikide bir yolu üstüne çıkan bisikletli adama dikkat etmeyi düşünmemiş, düşünememişti.
Kendisine hınçlı, öfkeliydi Selcan. Motosikletin plâka numarasından onu tanıyabileceğini düşünmüş, ancak o numarayı beynine kaydedecek kadar hızlı olmayı akıl edememişti. Hoş, elde etmiş olsaydı da bakalım motosiklet kendi adına mı tescilliydi? Bunu Trafik Şubesinden öğrenmesi mümkün olamaz gibisine geliyordu. İsmini, şeklini, şemailini(1) bilmediği bir genç adamın kimliği hakkında bilgi edinmek istemesi herhalde polislerin hoşuna gitmezdi.
Peki, kurallara aykırı hareket etmesini, ya da kendine çarpıp kaçtığı yalanını söylese…
Olmazdı! Suçsuz birini sırf kaprisi, bencilliği, hatta sahiplenme isteği için yaralamak kendisine yakışmazdı. Motosiklet kiralanmış olsa, ikinci el olarak satın alınmış olsa (Meselâ) onu bulmak için gene de bir şansı olabilirdi gibisine geliyordu. Düşünmekten yorulmuştu…
Zorlukla ulaştığı bir hafta sonunda bir sürpriz bekliyordu Sercan’ı. Bin bir özenle kendine uygun hale getirdiği bisikleti çalınmıştı, evinin deposundan. Nerede olursa olsun tanırdı bisikletini, ama şimdi? Ona hiç olmazsa uzaklardan da olsa ulaşıp görmeyi düşündüğü şu anda ne yapmalıydı ki? Bisikleti konusunda çaresizliği olsa da motosikleti vardı ya!
Çalıştırdı motosikletini, son gazla, çevrelerden uzağın yakınları kadar ulaştı. Motosikletinin sesini kıstı, rölantide çalıştırır(3) gibi ve tanınmamak, bilinmemek istercesine, nedeni konusunda fikri olmaksızın. Aynı mekânda soluk alacak, aynı toprağı paylaşacaktı, kendini etkileyenle, belki onu uzaktan bile görmenin hayal olacağını bile bile.
Motosikletin sesi ta uzaklardan yansımıştı Selcan’ın kulaklarına;
“O’dur, o olmalı, ama mutlaka o olmak zorunda!” demişti, günlerdir aç, susuz, uykusuz dolaşmaktan, rüyalarıyla, hayalleriyle becelleşmekten(3) yorulmuş olarak evin balkonunda kendini avutmaya çalışırken.
Üstünü başını değiştirdi, alelacele, çabuk çabuk, çarçabuk. Öncesinde telefon etti, telefon etmesi gereken yere ve kişiye. Kapı önüne geldiğinde bakıcısının Brown(1) isimli doru atını(2) hazırda bekletmesinden memnun oldu, bindi ve bahçe kapısından her zamanki gibi başını eğerek çıktı…
Onu birdenbire ummadığı bir şekilde karşısında görünce şaşırmıştı Sercan. Motosikletinden inmemişti, şaşkınlığıyla korkarcasına kaçmak, koşmak, görünmemek, hemen uzaklaşmak için motosikletinin gazına yüklendi. Korkup ürken at şaha kalktı, Selcan her zaman hazırlıklı ve egemendi atına. Ancak Sercan boş bulunmuş, motosikleti henüz hareket etmiş olmasına karşın devrilmiş, her ikisi de sürüklenmişti de bir süre.
Atını hemen yakınındaki çöp bidonuna bağlayan Selcan, Sercan’ın yanına gelmeye çalışırken Sercan kendince bir genç kızın özel hayatına karışmak gibi suçluluk kompleksi(2) yaşayarak kaçmak istedi, ancak güçsüz ve dermansızdı. Üstelik sürüklenirken kendini şu anda azap gibi ıstırap veren yaralar olduğundan emin gibiydi.
Kıpırdayamadı bile yerinden, şefkatli bir elin yardımını beklercesine belki de bayılır gibiyken gözlerini yumdu.
Yanına gelen, sitemle de olsa Sercan’ın başını dizleri üstüne koyan, melek gibi olan Selcan’dı;
“Benden gizlenmene, kaçmak istemene gerek yoktu. Ben senden etkilendim, seni unutmam mümkün olmadı. Hadi bana güzel bir şeyler söyle; ‘Arkadaşım ol!’ de! Utangaçlık yaşama, kendini eksikli hissetme, hele ki aşağılık kompleksiyle(2) aşağılama kendini. Varsa bugün var, yarında ne olacağı belli değil. Tut ellerimi, içinden ne geçiyorsa benim yerime de tüket aynı cümleleri…”
“Ben düştüm, ben kafamı çarptım, buna rağmen benim aklım başımda, sen ise zırvalıyorsun, üstelik hakkı olmayan, hak etmeyene bazı şeyleri vadederek…”
“Hak etmediğin ne? Varlığım mı söz konusu? Bil ki Brown da, bu şato da…
Hiçbiri benim değil, babamın tek varlığı olan ağabeyimin daha şimdiden. Anneannemden kalan şu altın kolye fazlalık, ya da zenginlik simgesi gibi görünüyorsa sana, onu da senin için feda eder, atarım hatta…”
“Dur! Bu kadar fedakârlığı benim için yapman, daha da alçaltır beni, incinirim, hem daha ismimi bile bilmiyorsun, üstelik nedir bu Brown?”
“İngiliz menşeili, şu anda kenarda bağlı olan kısrak. Geldiğinde bu isim vardı üstünde, ben de ‘Aynen kalsın!’ demiştim, sözüm ona benimmiş gibi. Ben seni sevdim, gönlüme kilitledim, unutmak bir yana her gün daha da büyüdün içimde…
Dersen ki ‘Adımı söylerim, beni anlatırım sana!’ hiç gereği olmasa da dinlerim seni, asla fikrimde, içimdekinde, sevgimde değişiklik olmaksızın…”
Yamaması gereken cümleleri yutkunduktan sonra sıralama gayretini yaşadı;
“Günlerce seni aradım, hep seni bekledim, motosikletinin sesini beynime kazıdım. Eğer sen, bensen, tıpkı senin ben olduğumu bildiğim gibi, o gün, bugün işte! Hadi gecikmeksizin itiraf et! Beni özledin, sen de seviyorsun beni, yoksa bugünlere kadar neden sessizliği tercih edecektin ki?”
“Yalan söylememi bekleme!”
“Doğruyu söylemekten çekinme öyleyse!”
“Böyle uzanmış, motosiklet ayaklarımın üstündeyken ve mutluluğu üleşme çabasındaki başım, dizlerinin üstündeyken mi?”
“Eee! Istırabını hissettirmemek senin suçun, demek ki acını unutacak kadar bendesin! Peki o halde, diz çöküp bir şeyler söyleyeceksen, ben ayağa kalkıp yardımınla ve gücümün yettiği kadarıyla motosikleti üstünden çekip iteklemeye çalışır ve de…
Doğal olarak diz çöküp içinden geçenleri söylemen için sana yardım ederim!”
“Bırak bedenimdeki fiziksel yaraları, bereleri, içimdeki yarayı iyileştirmeyi vadettin ya, sözünü tutacağını Allah’a inancım kadar biliyorum. Bu nedenle içimden geçenleri bir kere bile kulağına fısıldamadan, yüzüne karşı söylemeden, bir tek çiçekle bile kapına gelmeden bekleme beni. Eğer tahammül edebilirsen, eğer arzular, yürekten beklersen sabret! Beklemediğin bir akşamüstü, ya da gecede ansızın gelip(5) ‘Gel dışarıdaki kanepeye oturalım!’ deyip, başını omzuma dayamanı isteyebilirim. Bekler misin?”
Konuşma oldukça ötesinde uzayacak gibi görünüyordu, ayağa kaldırmaya yardım etmeye çalışırken, sözde Sercan da bir bakıma Selcan’a sarılmış, yardım etme modunda saçlarını koklayıp öpmüştü, izin almadan, belki de izin almaya gerek görmeden!
“Beklerim, hatta ömrümün sonuna kadar, ama ben hemen şimdi başımı omzuna dayamak, fısıldamak yerine, bağıra-çağıra, haykırarak içinden geçenleri söylemeni istiyorum. Varsın çiçek olmasın, Brown ve motosikletin var ya şahidin olarak!”
“Ömrünün sonuna kadar seni, sen başına bırakamam! Her güneş doğduğunda ‘Günaydın!’ diyerek, gereğiyle beni uyandırmanı isterim!”
“Bu sözlerinin ne anlama geldiğini bilerek, isteyerek mi söylüyorsun?
“Ömrümüzün sadece baharını değil, kışlarını da birlikte harcayıp tüketelim(6) dileği…”
“Daha sevdiğini bile söylemedin, ben içtenlikle söylemiş olmama rağmen…”
“Seni bunaltacak kadar söyleyeceğim, söz!”
“Peki, şimdi?”
“Canımdan çok seviyorum seni! Bir yürüyüşte, bir bakışta, bir gülümseyişini gördüğümde…
Bilesin ki ömrümün tümünü seninle tüketecek kadar seviyorum seni, benden bir parça, beni bütünleyen olarak…”
“Tekrarlıyorum; bunun anlamı?”
“Bırak beni, beynimde cümleler kurgulamaya çalışayım ve ‘Benim ol!’ diyeyim!”
“Diz çök, hemen ve hemen şimdi söyle o sözü!”
“Benim ol! Benimle bir ömür tüket…”
YAZANIN NOTLARI:
(1) Âdeta; Alışıla geldiği gibi, her zaman olduğu üzere, basbayağı, hemen hemen, sanki, enikonu, neredeyse (Sporda; olağan yürüyüşle).
Aygır; Damızlık erkek at.
Bihaber; Habersiz, bilgisiz.
Brown (İngilizce); Kahverengi.
İstibdat; Tek bir yöneticinin toplumu baskı altında yönetmesine dayanan düzen, baskıcılık, hiçbir hakkın ve özgürlüğün bulunmadığı tek adam yöntemi.
Jokey (Cokey); Yarış atlarına binen, yeteneklerini bu amaca göre geliştirmiş kimse.
Kısrak; Dişi at.
Manej; Binek ve yarış atlarının eğitimi ve bu eğitimin yapıldığı alan.
Nazenin; İnce yapılı, narin, cilveli, nazlı.
Nesep; Baba soyu, soy ismin devamı.
Seyis; At bakıcısı.
Şecere (ya da Secere) Soyağacı; Bir kişinin, bir soyun veya bir ailenin bilinen en uzak (eski) atasından başlayarak son üyelerine değin bütün bireylerini bir kökten çıkan ağaç görünümü içinde, yaşamının kollarını belirten çizelge, soyağacı, hayatağacı. (Ayrıca atlar için benzeri olarak yapılan çizelge).
Şemail; Bir kimsenin dış görünüşünün özellikleri. Huy, özyapı, karakter.
(2) Yunus Polisi (Yunuslar); Daha ziyade asayişi temin için görevli olan motosikletli polis timlerine verilen ad.
Aritmik Taşikardi, Kalp Çarpıntısı, Aritmi, Ritim Bozukluğu; Heyecan, stres, hızlı koşma gibi nedenlerle veya fiziksel yapı dolaysıyla olan bozukluk.
Suçluluk Kompleksi; Bazı suçları işlediğini sanma şeklinde oluşan rahatsızlık. Bir suçu işlemek veya suça bulaşmaktan ötürü meydana gelen sıkıntı.
Aşağılık Kompleksi; Bazı değerlerden kendini diğerlerinden aşağı hissetme duygusu.
Doru At; Gövdesi kızıl, ayakları ve yelesi koyu renkli olan at.
Hayat-Memat Meselesi; Ölüm-kalım konusu.
Midilli Atı; Fala Bella’dan daha büyük olan dünyanın küçük at ırkı.
Şaşkın Ördek; Düşünceleri dağılmış ne yapacağını bilmez duruma gelip, başıyla dalacağı yere, kıçıyla dalan ördek gibi, akılsız, sersem, budala.
Şehir Eşkıyası; Kent içinde soygunlar yapar, cinayetler işleyen azılı haydut.
(3) Aklının Ucundan (Köşesinden) Bile Geçirmemek (Geçmemek); Bir konuyu hiç düşünmemiş olmak.
Aşık Atmak; Yarışmak, Yarış etmek.
Becelleşmek; Aslı “Cebelleşmek” şeklindedir, uğraşmak, çekişmek, tartışmak, münakaşa etmek.
Boğaz Tokluğuna Çalışmak; Para, ücret almadan, karnını doyurma karşılığı olarak iş yapmak. Kazancın sadece zorunlu ihtiyaçları karşılanması durumu.
Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek (Mevlânâ’ya sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”)
İllâllah Demek; Çok bezmiş olmak, bıkmak.
Kamufle Etmek; Alalamak, gizlemek, saklamak.
Odaklanmak; Belli bir noktada, yerde veya olguda toplanmak, odaklaşmak. Odaklama işine konu olmak. Fokuslanmak.
Rölanti Çalıştırmak; Motorlu taşıtlarda, motorun en az yakıtla çalışma hali olmakla birlikte mecazi olarak durağan bir beyin hareketi.
Slalom Yapmak; Engeller arasında zikzak çizmek.
(4) Binlerce kilometrelik bir yol, atılacak tek adımla başlar. Lao TZU
(5) Bu kadar yürekten çağırma beni… diye başlayan ve “Bir gece ansızın gelebilirim!” diye ünlenen Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Ümit Yaşar OĞUZCAN’a, Bestesi; Rüştü ŞARDAĞ’a ait olup eser Rast Makamındadır.
(6) Ömrümüzün baharı birlikte geçsin… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Erol SAYAN’a ait olup Aşkefza Makamındadır.