“Gönlünden ne geçiriyorsan, Allah sana onu nasip etsin küçük kız! Ama ‘Amca!’ değil de ‘Abi!’ deseydin, daha memnun ve mutlu olurdum!” dedi, dirsekten bastonlu destekle hafifçe aksayan adam. Sözleriyle yaşlı olmadığının tasviri gayretinde idi.

Karşısındaki, kendine oturması için yerini veren, oturmasına yardım eden ve sonra inmek üzere ayağa kalkma çaresizliğinde yine yardım edip aynı yeri kabullenen genç kız ise, arapsaçına dönmüş(1) duygularla çetrefilleşmiş(1) beynine bir süre mola vererek, tren istasyona ulaşmadan önce demek istediğini yetiştirmek için acele ile fısıldamıştı;

“Küçük kız olmadığım belli. Siz de ‘Küçük kız’ demeseydiniz ben de memnun ve mutlu olurdum!”

“Bak bunu düşüneceğim güzel… Bu kelimenin ardına gelecek kelimeyi sen söyle!”

“Sen? Peki! Güzel sıfatı hariç, sadece; öğrenci!”

“Anlaştık güzel öğrenci kız!”

Metro treni durmuştu, son kez bakıştılar karşılıklı, o kadar. Kim kime, dumduma(2) olan koca şehirde bir kez daha karşılaşmayacaklarını düşünür gibiydiler. Oysa ikisi de Tanrının alınlarına neler yazdığından habersizdi.

Hani kiminin alınyazısına(3); kader, şans, talih, kısmet şeklinde isimler verdiği yaşam şekli düşünceleri dışında olsa gerekti.

Genç, güzel adı Atiyye olan üniversite öğrencisi kız, yerini verdiği Atillâ’nın dediği gibi, güzel, alımlı, cana yakın(2), çevresinde kur yapan(1), hatta gönül bağını(2) düzenleme gayretinde bir kısım erkek arkadaşları olmasına rağmen, gönlü, kalbi boş bir taşralıydı(3).

Üstelik okulunun olduğu bu şehirde, belki de gerçekten içinden gelerek kendisine yardımcı olacağına inandığı ağabeyinin evinde kendini gerçek bir sığıntı(3) olarak hissediyordu. Kendini sevdirmeye muvaffak olamadığı yengesinin himmetine(3) muhtaçtı ve ihtiyacı; sabrı tükeninceye kadar devam edecekti.

İmalardan öylesine yılmış ve bıkmıştı ki, sabır taşının patlaması an meselesi olmuştu ve o gün ağabeyine;

Taş, taş üstüne olur, ev, ev üstüne olmaz abi, bırak beni öğrenci yurduna döneyim, sadece yeğenimi görmek için, o da beni isterse haftada, on beşte bir gelir, dönerim. Böylece benim yüzümden karı-koca huzursuzluğunuz da olmaz!” demişti, baş başa kaldıkları(1) bir an.

“Bak Atiyye! Ağzına biber sürmemi istemiyorsan sus! Bu sene son senen, bugüne kadar hep sen tahammüllü oldun, çok iyi biliyorum. Uygun görmeni istediğim husus şu; karım hiç olmazsa öğrenciliğinin son yılında sana tahammüllü olmayı öğrensin artık!..

Her yer karışık şu sıralar. Annemin, babamın emanetisin, bırakmam, bırakamam seni. Her ne kadar yârden, serden geçilmez(1) denmişse de zorda kalıp tercih yapmam gerekirse, kimi tercih edeceğim belli…”

“Sakın ola abi, yuvanı yıkmanı düşünmek aklımın ucundan bile geçmez, senin de geçmesin lütfen, çünkü yengem seni, senden asla vazgeçmeyecek kadar çok seviyor, beni sevmese de. Üstelik karı-koca olarak yeğenimi ortada bırakmaya ikinizin de hakkı yok, hem de benim yüzümden…”

“Gerçekten; terörizm, bizden-sizden, Atatürkçü, Kemalist, dindar, kindar, sağcı-solcu, bizim partiden-şu partiden, iktidar-muhalefet gibi ikilemlerle(3) ülke daralmış, çok kişi değil, herkes adaletin olmadığı ortamda kabuklarına çekilmişti(1), Atiyye ve Atillâ dâhil!

Atillâ’ya gelince; yaşamına göre Atiyye’den pek farklı sayılmazdı, ama çoktan çok öte farklılıklarının göz ardı edilmesi mümkün değildi.

Bir kere doğru-dürüst değildi, fiziksel olarak. Yok, öyle eğriliği-büğrülüğü yoktu şeytan çarpmış gibi! Evin ortancası olan küçük ağabeyini yitirdiği kazada ağabeyinin yanında olması dolaysıyla birçok yerinden kırılan; mengene(3), işkence(3) ve kelepçelerle desteklenen ayağının tedavisi, kemiklerin birbirine kaynaması için aylarca hastanede ve evde devam edilmesine karşın çöküktü. Gerek fiziksel ve gerekse ruhsal bakımdan, geçen zamana karşın kendinde değildi.

Plâtinlerle(3) desteklenen bir ayağı her şeye rağmen diğer ayağına göre kısa kalmış, o ayağına bedeninin yükünün binmemesi için doktor önerisi ile koldan destekli baston kullanır olmuştu, yaşlılıktan değil, tedbirden, tavsiyeden dolayı.

Genç kızın, yani Atiyye’nin kendisine yer vermesinin nedeni de bastonlu ve bir bakıma muhtaç görünmesiydi.

Fiziksel hasarların şu veya bu şekilde üstesinden gelebiliyordu insanlar, ama gönül yaralarından(2) ki, bu konuda hiçbir şey geçmiyordu aklından, bir bakıma bir rastlantı ötesinde umulmayacak düşüncelere kendini kaptırmışken.

Oysa insanlar için acımak ya da ötelenmiş sevgi gibi duygusal, aşağılar gibi vicdani yaraların tedavisi zor, hatta mümkünsüzdü. Başlangıcı, geçirdiği kaza ve sonrası için bu duyguları nasıl yaşadığını kendine bile anlatmakta zorluk çekiyordu Atillâ.

Üç kardeşten en küçüğü, yitirdiği küçük ağabeyinden önceki büyük ağabeyi Mehmet, yengesi Mesude ve yeğeni Murat’la beraberdi aynı evde.

Bu demekti ki; Atillâ da Atiyye de aynı konumda, tıpatıp aynı yaşam biçiminde, gerçekten sığıntı denilecek bir konumdaydılar, kader denilen ortamda, farkındasızlığı yaşadıklarına göre.

Atillâ genç çağlarında, iki yaş kadar kendinden büyük, ortanca sırada duran henüz ana kuzusu(2) olma başarısından sıyrılamadıkları devirde ağabeyi başındayken araba tutkunuydu. Liseyi bitirmek üzereyken, yaşı da Sürücü Belgesi almak için yeterli olunca hem Sürücü Kursuna gidiyor, oradaki sürüş eğitimleri yanı sıra, hem de şimdilerde rahmetli olan küçük ağabeyi ile boş vakitlerinde ve onun nezaretinde Kocaali Kumluğunda direksiyon çalışıyordu.

Kazayı yaşadıkları gün böyle bir eğitimi yaşadıkları bir gündü, ama ne yaşama? Neredeyse dalgınlığının bini bir para idi! Yapılmaması gereken her ne varsa, maşallah(!) dedirtecek gibi hepsinde başarılı olmuş(!), kesin olarak sınıfta kalmıştı!

Vitesteki arabayı debriyaja basmaksızın, ya da vitesi boşa alıp, el frenini kontrol etmeksizin, çalıştırmayı denemesi, arabayı hoplatma gayreti, el freni çekili arabayı yürütme çabası, patinaj yaptırma, geriye kaydırma…

En önemlisi çalışan arabayı tekrar çalıştırmak istercesine kontağı çevirip ilgili dişlinin(2) canına okumak(1) gibi bir gayret ve akla gelebilecek her şey…

Hiç gereği yokken silecekleri çalıştırma, korna çalma, gerekliymiş gibi dörtlü ikaz lâmbaları, kısa-uzun farları yakma, kış lâstiği-yaz lâstiği ile ilgili sorulara ilgisizlik, kısaca kontrolsüzlük, gamsızlık…

Ne aranılsa kusur olarak hepsi vardı, bir bakıma derde devadan gayri…

Ağabeyi sinirlenmişti, hem de oldukça ötesinde çok;

“Bugünlük bu kadar! Kaçıl(3) kenara…

Ve bu kadar kötü oluşunun nedenini anlamakta zorlanıyorum. Ne var oğlum? Yoksa âşık mısın, âşık olduğun kızdan yüz mü bulamadın, nedir?”

“Ağabey lise bitmek üzere! Aşka-meşke(2) ayıracak vaktim de yok! Yeteneklerimi biliyorum, sizlerin öneri ve dileklerinizi de biliyorum. Gene de üniversite tercihimde zorlanıyorum…”

Direksiyon çalışması yaptıkları Kocaali Kumluğundan anayola çıktıklarında düşüncesi bu idi Atillâ’nın; Üniversite ve tercihi…

Yokuş yukarı ağabeyi sinirlerini henüz gevşetememiş durumdayken olan olmuş, felâketi yaşamışlardı beraberce.

Yokuş aşağı, muhtemelen fazla sürati olan TIR’ın dorseyi(3) üstündeki konteynır(3) savrularak üzerlerine doğru gelip arabalarının sol taraflarını felç edercesine(1) ezmiş, ağabeyi gık bile diyemeden(1) anında ruhunu teslim etmişti.

Atillâ’nın bildiğinden değil, kendisi yarı ölü(2) olarak yara-bere, kan-revan, kırık-çıkık, çürük-çarıkla yoğun bakım odasından normal odaya alındıktan sonralarında anlatılanlarla öğrenmişti bunları.

Ağabeyi neredeyse kefen değil, bir şeker torbası biçiminde defnedilmişti, o kadar yok olmuştu! Kendine geldiğinde değil yaşadığına şükretmek, sevinmek; hüzünden kahrolmuştu, sanki tüm suç araba kullanmayı öğrenmek isteği dolaysıyla kendindeymiş gibi. Fiziksel acılarının yoğunluğu ruhsal çöküntüsünü engellemekte başarısızdı.

Güç-belâ(2), ittire-kaktıra, estek-destekle(2) devamsızlık yapma hakkını yitirmediğinden, Mehmet Ağabeyinin aşırı desteği, saygı duyması gereken öğretmenlerinin teşvik, yardım ve acısına katkılarıyla mezun olabilmişti.

Mezuniyeti; o gün itibariyle üniversiteye gitme, hatta hayal kurma, araba kullanma haklarından da ölesiye vazgeçmesinin nedeni idi.

Askerlikten muaf tutulmuştu(1) özrü nedeniyle. Özürlüler için açık bir kontenjan nedeniyle bir otelde önce Santral Memuru, sonra da yerinden kalkmasını gerektirmeyecek şekil olarak Danışma Memuru olmuştu.

Otelde görev yaparken önceleri kendine ayrılan odada kalıyordu, bağımsız olarak, mesai kavramı yaşamaksızın, bir bakıma ekmek elden, su gölden örneği…

Günlerden bir gün Otel Müdürü gelmiş; “Odaya ihtiyacımız oldu!” deyip “Ne kadar erken, ne kadar kısa zaman içinde olursa o kadar iyi olur!” deyince ağabeyinin ve yengesinin himmetlerine ve yeğeninin sevgisine sığınma özrünü yaşamak zorunda kalmıştı, hem de en kısa zaman içinde.

Karşının, tüm ısrar, dilek ve maaşına zam yapma tekliflerine karşın o; “En kısa zamanı” an olarak anında gerçekleştirmişti, arkasına dönmek niyeti asla yoktu, hani rüzgâr ne kadar özür dilese de dal kırılmıştı bir kere ve kırılan kolun da yen içinde kalması mümkün değildi.

Ancak yeni bir iş bulmanın da çok kolay olmayacağının bilincindeydi. Ne ağabeyine, yengesine yük olması, ne de bir tufeyli(3) gibi yaşaması kendine hak değildi.

Azıcık aşım, kaygısız başım örneği, daha az maaş almasına, daha çok yorulmasına rağmen bir fabrikada bir işe başlamıştı. Tüm çalışma koşulları dezavantaj gibi görünse de bu fabrikada kendine ayırdığı zaman oldukça fazla olduğu için mutluydu.

Bu sayede bilgisayar, lisan, işletme ve muhasebe konularında gece kurslarına katılıp hepsinde başarılı sonuçlarla sertifikalarını(3) alıp, kimseye ses etmeden, sertifikaları odasındaki etajerin çekmecesine hapsetmişti!

Bilgilerini pekiştirmesinin(1) internet ortamında değerlendirmesine borçlu olduğuna inancını yaşıyordu. Bu nedenledir ki Açık Öğretimden ne işe yarayacağını pek kestirmediği diplomasını da alıp bir dosya içinde sertifikaların olduğu çekmeceye aynen hapsetmişti. Çerçeveletip duvara asacak değildi ya!

Övünmesine gerek yoktu, ancak gerçek gerçekti ki(!) firma kendi gelişiyle değil, kendince kendi başarısıyla tanınıp piyasada yer edinmişti. Bu nedenledir ki patron bordroya(3) ikinci bir bordro ekleterek tüm elemanlarına seyyanen(3) birer maaş tutarında ikramiye dağıtmıştı.

Ne de olsa cebinden çıkmıyordu ya! Muhasebeci gider olarak kayıt ederdi, olur, biterdi, hayıflanmasına(1) gerek var mıydı yoksa?

Atillâ’nın gecelerinde bir ses bölüyordu uykusunu(4), kim, neden, niye? Sarsılarak uyandığında ne o sesin sahibi ile karşılaşabiliyor, ne hayallerinde şekillendirebiliyor, ne de rüyalarında görebiliyor, ne de düşüncelerinde yaşatabiliyordu onu.

Diplomasından, sertifikalarından haberi yoktu patronun ve yükü ağırdı Atillâ’nın gerçekten. Gel-git özellikle gece vardiyaları(3), ihracatlar için fazla çalışmasının gerekliliği, asla göze girmeyi düşünmediği gerekliliklerdi.

Kendisi için ayrılan odada bazen günde bir-iki saatlik, bazen kimsenin rahatsız etmediği gece boyu dinlenmeler yeterliydi kendisi için. Çünkü gelecek için hiçbir düşünce, amaç, çekince, korku, umut ya da benzeri tasarruflar yoktu zihninde maddi olarak. Bu; eksikliği idi, biliyordu.

Patron da eşekbaşı değildi ya, çalışmalarını takdir ederek onu elden çıkarmayı, hele ki başka yerlere kaçırmayı düşünmüyordu. Çünkü Atillâ fabrikasına bereket gibi gelmiş, dinlenmeleri olsa da mesai kavramı yaşamaksızın, her ne şekilde ve her ne ve nasıl olursa olsun işini, işlerini yapma gayreti yaşamıştı.

Okuduğu, anlatılan, gösterilen, öğrendiği, bildiği tüm konular için; tamir, bakım, onarım, defter tutma, kayıt işleme, bir fabrika için gereken, geceler boyu ayakta durması dâhil bitirinceye kadar çalıştığı için, limitet şirket(2) olarak fabrikanın sermayesi yükselmiş, finansmanı artmıştı(1).

Patron her yüklü kazancı sonrasında gelirini, maaş olarak arttırma teklifini tekrarlıyordu Atillâ’ya ve gereken cevabı alıyordu, her seferinde, patronun odasında oturmasını teklif etmesine rağmen ayakta dikilerek;

“Aldığım yeterli, ne arkamda bana muhtaç biri var, ne de geleceğim için düşündüğüm biri, ya da herhangi bir şey. Benim için düşündüğünüzü sadece işçi kardeşlerimin maaşlarına beşer-onar lira gibi zam yaparsanız bu, benim için yeterlidir, kabulümdür, bu beni daha çok mutlu eder, onların mutlulukları, sevinçleri benim de de sevincim, mutluluğum olur çünkü…”

İşçiler, hem hepsi bilirlerdi onun düşüncelerini, yaptıklarını, yerin kulağı olmasa(1) da, herhangi bir nedenle resmi, ya da olmazdı ama velev ki(2) olmuş olsun özel dileklerini karşılamak için ikinci kez söylemesini beklemezlerdi.

Atillâ fabrika sahibine ayrıca ödüllendirme ve hediye statüsünün uygulanmasını teklif etmişti bir ara. Öyle şilt, plâket vb. şeklinde değil. Günlük yevmiye, ailece yenilecek bir yemeğin faturası, ailece yapılacak bir pikniğin masrafı, ufak bir altın vb. şeklinde.

Bu değerlendirme fabrika mühendislerinin ve fabrika içinde devamlı koşuşturan her türlü çalışmaya aşina(3) Atillâ’nın değerlendirmesiyle gerçekleşiyordu, üstelik patronun talimatıyla Atillâ’nın oyu “İki” sayılarak.

Bu konudaki çalışmanın devamı ayrıca sünnet, nikâh, düğün, doğum ve acı da olsa fabrika içi ya da fabrika dışı kazalar ve ölümlerde ödül şeklinde değil de yardım şeklinde gerçekleşiyordu.

Sadece boşanma gibi yanlışlıklar hariç, onu da ola ki gerçekleşme ihtimali bile olsa ceza şeklinde uygulamayı bir kenara not etmişti.

Atillâ’nın fabrikaya girdiğinden beri değil bir ölüm vakası, ufak-tefek(2), keyfe keder(2) sayılacak kusurlu, çizik, çoban tırnağı, berelenme, morarma gibi yaşanmaması gerekenler dışında yaşamını etkileyecek şu an yaşadığı anlara kadar herhangi bir olay gerçekleşmemişti.

Allah’ına şükrediyordu Atillâ ve böyle bir olay yaşarsa şeklinde düşünmesini engelleyemiyor, böyle bir konu için fabrika kontenjanına ek olarak hazırlıklı olma gayretiyle, çekmecesinde her ay belirli bir miktar parayı stokluyordu, sol elin gerçekleştireceğinden, sağ elin haberinin olmaması(5) düşüncesinde.

Ve yaşamında gerçekleşen bir olayı, katırların doğum yapması gibi bir imkânsızlığı yaşıyor olmasına rağmen her nedense silemiyordu zihninden…

Monoton bir yaşama bürünmüş biçimdeydi. Öyle ki düşüncelerinde o gerilere gidişle gülen yüzü, gülümseme ayarına inmişti, kimsenin bilmediği, ahkâm kesmesine(1), sorup öğrenmesine, bilmesine imkân olmayacak bir biçimde.

Aslında ağabeyini yitirip, kendinin Allah’a inancı ve Allah’ın desteğini göz önüne alarak hüzünlenmeyi kendisine yasaklamış, yaşamına, unutamamak hariç Pollyanna’nın(6) hükmetmesine izin vermişti. Zaten bunun dışında bir şeye ne hakkı, ne haddi(1), ne de fiziksel durumu uygun değildi!

Bir gün patron çağırdı kendisini odasına, bir olmadık zamanda. Patronun odası, o odaya her girdiğinin aksine daha fazla aydınlık gibiydi, güneşin doğup da batmamak için direnmesi gibi.

Dağ dağa kavuşmuyordu, ama insanlar hak etmeseler, ya da hak etmedikleri inancını yaşıyor olsalar da öncelikle hayallerine, rüyalarına, hatta umutlarına kavuşuyor, kavuşabiliyorlardı, hak etmedikleri inancını yaşasalar, umutsuzluk yüklü hayallerine bile sığdıramıyor olsalar da;

“Bu kızımız bir sene sonra Gıda Mühendisi olacak. Okulu staj için her ne hikmetse bizim fabrikaya göndermiş, maaşı ödenmek kaydıyla. Daha sonra iki sınıf arkadaşı daha gelecekmiş…”

Patron konuşuyor, Atillâ ayıramıyordu genç kızın yüzünden gözlerini, patron devam ederken;

“Sen şimdi adı Atiyye olan bu kızımızı arkadaşlarla tanıştır, hüviyeti ile muhasebeye kayıt ettir, fabrikayı gezdir, iş konularımızla, işlevlerimizle ilgili olarak bilgilendir, yer göster, yaşadığı yere, yatılı yurtsa, yatılı yurda, ev, pansiyon her neyse adresi öğren, personel servislerinden hangisi oturduğu yere yakın geçiyorsa…”

Durakladı patron, yaptığı gafın(3) farkına varmışçasına;

“Aman neden anlatıyorum ki bunları sana? Fabrikamıza ilk kez stajyer gelmiyor ya… Tecrübelerinle sen neler yapman gerektiğini biliyorsun zaten. Babası bana teslim etti biraz evvel, okulla aynı fikirde olduğunu söyleyerek, zaten eskiden beri müşterimiz, belki de fabrikamızda stajını yapması için referansı(3) o vermiş olabilir.

Sözü; eti sizin, kemiği benim şeklinde idi. Diğerleri de gelsin hele, sanırım hepsinin beyinleri yüklüdür, ne öğrenmeleri gerekiyorsa, hepsini öğrensinler ve etleri de, kemikleri de sağlam olarak okullarına dönsünler, diye arzularım!”

“Anlaşıldı efendim, buyurun bayan, ya da hanımefendi!”

Daha kapıdan çıkar çıkmaz Atillâ söylemesi gerekeni söylemek zorunda hissetti kendini. Bu; karşısındakini unutmadığının, hatta unutamadığının ispatlı, tescilli bir belgesi gibiydi, fark edileceğini aklına bile getirmesinin mümkün olmadığı…

“Önce anlaşalım, amca yok, belki abi olabilir, ben Atillâ!”

“Anladım, küçük kız yok, ben Atiyye!”

“Memnun oldum!”

“Ben de…

Ama böyle bir şeyi hayalimde bile yaşamam mümkün değil…”

Genç kız cümlesinin sonunu ya özellikle bağlamamış, ya da bağlamak istememişti Atillâ’nın istediği gibi. Cevap da olguna uygun, aynı uygunlukta gibiydi;

“Oysa şair; ‘İnsan hayal ettiği müddetçe yaşar!(7)demiş. Hayallerini sınırlandırmaya çalışman uygun olmamış bence…”

“Ama Atillâ…

Abi…

İnsan devamlı olarak hayalleriyle yaşayamaz ki? Hele ki bir kez karşılaştığı, unutamadığı biriyle, bir kez daha bir umulmadık zamanda, bir umulmadık yerde, tıpkı hayallerindeki gibi…”

Birbirini neden unutamadıklarının tarifinde zorlanıyor gibiydiler.

“Neyse uzun lâfın kısası stajyer öğrenci bayan. Sizi arkadaşlarımla, fabrikanın yetkilileriyle tanıştırayım. Bilmek istediğiniz her konuda, fazla bilgim olmadığı için mühendislerle bilgi alışverişlerinde bulunabilirsiniz…

Bilgim olan konularda özellikle makine ve aletlerin bakım, onarım, tamirleri hakkında sizi bilgilendirmeye çalışabilirim bilgilerim kıt olsa da, mühendislerce tamamlanmak şeklinde, ya da daha bilgili ve yetkili olan ustabaşı, uzman gibi kişilerle. İmalât, depolama, sevk, kayıt, kontrol, irsaliye, fatura tanzimi ve üretimle ilgili aklınıza ne gelirse…”

Birden durakladı Atillâ, ikileminin farkına varmıştı, şaşkınlık, ya da ağzı açık ayran delisi(2) gibi. Önce “Siz!” sonra “Sen!” ve şimdi gene “Siz!”

Farkına varmıştı, ancak durumu kurtarmak istercesine “Sen!” diyerek devam etme gayretinde oldu;

“Teknik konuları, yani Gıda Mühendisliği ile ilgili konuları, kıskanç kocası yani beyiyle devamlı didiştiğim Gıda Mühendisi Serap Hanımdan öğrenebilirsin. Ama sakın yanılıp yeğnilip(1) ona ‘Abla!’ deme, daha ilk günden papaz olmaya(1), başının etinin yenilmesine(1), gözünün yaşına bakılmaksızın patlatılmasına razı değilsen. Bunları aynen gerçekleştirir Gıda Mühendisi Serap Hanım bilesin!..

Bu konuda birkaç görevli arkadaşımız hastanelik oldu, tabiidir ki fiziksel anlamda değil, duygusal olarak hastanelik olmuşlar gibi ve söylediklerine bin pişman(1) olarak…”

Durakladı, ya da bir kez daha duraklamasının gerekli olduğunu düşündü Atillâ;

“Uzun bir nutuk oldu, affedersin! Önce kalkıp-oturup, soyunup-giyineceğin yeri göstereyim. Depodan alıp fabrikaya ait size vereceğim önlük zimmetli değil. İsterseniz staj sonunda hatıra olarak götürebilirsiniz. Hazır olduğunuzda odama gelin lütfen! Büroda en sondan ikinci kapı ve o oda, benim odam. Ondan sonra Revirimiz ve Dinlenme Odası adını verdiğimiz, genelde benim dinlendiğim, aslında Misafir Odası dediğimiz oda var…

Size yönetici Serpil Hanımla birlikte kalacağınız odayı gösteririz. Sanırım o oda, gelen arkadaşlarınızın tümü bayan olursa sizlerin misafir odanız olur. Olmadı mı, o zaman erkek arkadaşınıza da fedakârlık etmem gerekirse bir başka oda bulup sorunu hallederiz, merak etmeyin! Ayrıca yurtdışından misafirimiz gelirse öküz değiliz ya, onları da fabrika misafirhanemizde değil, otelde misafir eder, ağırlarız!”

O kadar uzun konuşmuştu ki Atillâ, bir kez daha “Eee!” deme mecburiyetini yaşadı;

“Eee! Bedeninde noksanlık olanların, bazen böyle çenelerinde de, beyinlerinde de, hâkim olamadıkları sakatlık ve noksanlıklar oluyor, sevgili stajyer öğrenci bayan. Çok konuştum, farkındayım, ama bazen, çoğunun kendi eserim olduğu düşüncemle tesisle övünmekten vazgeçemiyorum. Neyse; vakit; nakittir, ‘Gazan mübarek olsun!(8)’ deme vaktindeyim, yakışmıyor gibi görünse de ve beraberce “Hoş geldin!” servisimize çıkabiliriz. Yolculuğumuz(!) uzun sürebilir, bu nedenle bastonumu mutlaka almam gerekli!”

Ve Atiyye yol boyu ne bilmesi gerekiyorsa dilinin döndüğü kadar anlatma gayretinde oldu Atillâ, kesintisiz, dinlenildiğinden emin olarak.

“Tek konu hariç, ne söylediğinizi, neler anlatmak istediğinizi ve anlatmak istediklerinizi anladım…

abi! Beyninizde herhangi bir rahatsızlık olduğunu düşünemiyorum. İşinizin öylesine uzmanı, kompetanı(3) olmuşsunuz ki, bilmem gereken her şeyi sanki bir Gıda Mühendisinin aktarması gibi bana aktarmaya çalıştınız, daha staja bugün başlar başlamaz. Övünmek istemek hakkınız…

Sanırım sizden öğrenmem gereken, öğreneceğim çok şey olacak, belki aynı stajı birlikte yapmam gereken staj ortağı arkadaşlarım gelinceye kadar, ama itiraf etmeliyim ki bencilce! Sizi dinleyecek, öğrenmek istediklerimi, soracağım kitap ve adresleri size danışacağım. Kim bilir belki bir gün…”

Gün doğmadan, neler doğar ki be güzel öğrenci? Hem atalarımız; olmaz; olmaz deme, olmaz; olmaz dememişler mi? Ancak farkındasın, okulunu bitirmen, olmazları olura çevirmen için daha bir yıl dirsek çürütmen(1) gerek!”

“Ya fabrika için?”

“İhtiyaç her zaman vardır, bir sene dişini sıkarsan(1), Serap Abla…

Yani Serap Hanım, senin ona ait görevlerinin bir kısmını olsa da yüklenip onun görevlerini hafifleteyeceğin için mutlu olacaktır, sanırım!”

“Ya, siz Atillâ Bey abi?”

“Bana özürüm dolaysıyla yerini veren güzel öğrenci, Mevlâna’nın çok güzel bir sözü var; ‘Haddimi bilirim!(9) Güzel, değil mi?”

“Ben de farklı olarak umut ve hayal etmeyi, şükretmeyi, ayrıca…”

“Ancak sözünü kesmek zorundayım; hayallerinin esiri olma(10)! Söz bana ait değil, ama gerçek…”

“Neredeyse ilk günümün ilk birkaç saati içine nasihat ve tavsiyelerini sıkıştırarak haşlar(1) gibisin, en iyisi ben giyineyim, Serap ve Serpil Hanımlarla tanışıp görüşeyim. Sonra bağırıp çağırıp haşlamayacaksanız odanıza geleyim!”

“Bak güzel öğrenci Atiyye Hanım! Yaşamımda bugüne kadar bir kere bile bağırmadım, çağırmadım, hatta öfkelenmiş olsam da. İncitici bir kelime sarf etmişliğim bile vaki değil(2)! Sözünüz beni yaraladı, üzdü, üzüldüm. Ben büyük değilim, reklâmıma da gerek yok! İstersen ilerilerde görür, bilir, tanır, öğrenir anlayabilirsin beni. ‘Belki!’ diye de eklemem gerek. Dinlenme Odası sizin. Serpil Hanım herhalde çalışma önlüğünüzü odanıza bırakmıştır.”

Yaşamda konuşmak suretiyle zaman harcayan, hatta çalanlar zıttına gitmesine(1) rağmen, şu anda en zıttına giden şeyi yapmaktan çekinmez gibiydi Atillâ.

“Eee…

Atiyye…

Hanım, yani! Giyinin gelin, Serpil Hanım belki hâlâ odada olabilir, sağa-sola bakmak, eksiklikler varsa tamamlamak, fazlalıklar varsa almak için. Çünkü o odanın kapısı sanırım uzunca bir zamandır açılmadı. Hem başka öğrenciler de gelecekmiş, odanın ona göre tanzim edilmesi gerek…”

Eee! Bu kadar konuşmanın ardından reklâm modunda acıma, merhamet, duygu sömürüsü(2) gibi imkânları kullanmamak olmazdı, hele ki özellikle çenesi düşmüş, zaman tasarrufu diye bir şeyi aklına getirmemişken;

“Ne yapayım ki tüm mesuliyetleri(3) yüklenmiş olmama rağmen her yere yetişemiyorum, bu; benim eksikliğim. Sağ olsun çok konuda kardeşler destek oluyorlar. Belki bundan sonraki kısa bir süre için olsa da Serap ve Serpil Hanımların yetişemediği yerlerde biri ya da birileri bana yardım eder de ben de yaşamımda biraz daha fazla dinlenme zamanı bulabilirim, kim bilir?..

Aslında umut Kaf Dağının ardında da olsa insan, umut edebilmeli. Ancak benim gibi özürlüyse kişi umutlarından da hayallerinden de vaz geçmeli, diye düşünürüm.”

Umut tacirliği(2) de bitmiş, sıra kapanış cümlesine gelmişti;

“Neyse, siz giyindikten sonra genel bilgilendirme için odama gelin lütfen, birer çay içelim, ‘Çaylar benden, çekinme!’ desem inanmayacağından eminim. Fabrikada çay bedelli mi olurmuş?”

“Fiziksel eksiklikler, hayalleri sınırlandırmayı başaramaz, umutları engelleyemez. Hem hiç kimse, bir başka kimseyi eksiklikleri için yargılayamaz, sorgulayamaz, benim düşüncem bu…”

Gün geçti, günler geçmeye başladı ardı sıra, ardı ardına, diğer stajyerler de geldi, fabrikaya, hissedilen, hissedilmek yanında yaşanmak istenen ancak suskunlukların devam ettiği devrede, her gün değilse de çok günler, haftada en az iki defa bilmediği her şeyi öğrenmek için Atiyye, Atillâ’nın odasına gidiyordu. Bildiklerini tekrarlatmasında asla sakınca yoktu, tek farkla;

“Daha geçen gün bu konuyu konuşmuştuk, bundan sonra bir defter al ve not tut, anlattıklarımı bir defa daha tekrarlatıp da bana eziyet etme! Tamam, her şeyi öğrenmek için meraklısın, ben de bildiklerimi aktarmaktan memnunum, ama bir sene içinde Gıda Mühendisi olacaksın, öğrendiklerinin hepsinden yararlanman mümkün değil ki?”

Bu ya da benzeri konuşmalar arkadaşlarıyla beraberken de devam ediyordu, sadece zamandan tasarruf etmek, ya da fabrikanın zamanını (ç)almamak için genelde çay saatlerinde…

Bir gün, elebaşı(3) ve sözcü Atiyye olmak üzere hepsi birden Atillâ’nın odasına tam anlamıyla baskın yaptılar;

“Abi! Bizim okulda özellikle son sınıfa geçenler için moral geceleri(2) düzenleniyor, birbirimizle telefon zinciri oluşturarak bu geceleri ‘Kim bilir bir daha görüşebilecek miyiz, görüşürsek, nerde, nasıl, kaç yaşında’ diyerek kutlamaya, üleşmeye çalışıyoruz, biz bize, beraber çalıp, beraber dinleyip, beraber oynuyoruz…

Bu hafta sonunda böyle bir etkinlikten haberimiz oldu, biz üç arkadaş katılmayı düşünüyoruz. ‘Acaba?’ diyorum, yani diyoruz siz de böyle bir değişikliğe katılmayı düşünür müydünüz bizim yanımızda?”

“Yani herkes; ‘Kim bu bastonlu adam? Nerden çıktı bu? Böyle de üniversite öğrencisi mi olurmuş?’ dercesine alayla olmasa da, bana acıyarak baksın mı, maksadın bu mu Atiyye?”

“Hayır! Birincisi; kendi ayaklarının üstünde durduğunu ispatlayan, okula her gün Belediye Otobüsü ve engelli arabasıyla ile gelip-giden, hanları, hamamları, arabaları, uşakları, şoförleri olan zengin bir babanın tek oğlu olan Sercan isimli bir arkadaşımız var…

Bu arkadaşımız bu gibi etkinliklerde, özrünü hiç dert etmeyerek en neşeli, coşkulu ve kıvrak şekilde dans eden biri. Evet, kucaklaşarak dans edemiyor, ama içimizde en hayat dolu olan kişi o. Hatta oyun havalarında bile el ve kollarıyla başarılı…”

“Anladım da…”

“Sabırlı ol abi. Bir de babasının av tüfeğini duvara dayarken, tetiğinin düşmesi nedeniyle sağ elini yitiren ve o yaştan sonra hayata küsmeyip her işi için sol elini kullanan Halil isminde bir sınıf arkadaşımız, kardeşimiz var…

Özellikle kardeşimiz diyorum; çünkü o sınıfımızdan Halide ile sözlü-nişanlı, yani Halide dışında hepimizin kardeşi…”

“Bu anlattıklarına göre, yani deme k istiyorsun ki, olumsuz düşünme, dert edinme, pozitif ol! Öyle mi?”

“Eh! Aşağı yukarı, öyle sayılabilir, bu konuda eksik ve noksanlıklarla ilgili bir Mevlâna sözü(11) vardı, aynı şekilde ‘Israr etme! Dert etme!’ der gibi, şu anda tam hatırlayamıyorum, ama benim derdim, benimle!”

“Ne gibi, nasıl?”

“Öncelikle söyleyeyim ki gönlüm boş, kalbimin sahibi yok! Arkadaşlarımı kıramıyorum, dansa davet ediyorlar, iki kere dönsem bile, dans ederken kan-ter içinde kalıyor, huzursuz oluyorum. Çünkü bedenimi sıkıştırmalar, öpme çabaları, ilân-ı aşk, hatta bir keresinde evlenme teklifi…”

“Anladım, bodyguard(3) olmamı, gerekirse seni korumam için bastonumu kullanmamı istiyorsun!”

“Seni o kadar alçaltmam abi. Benim için çok değerlisin. Ama beni korumanı, gözünden bile kıskanmanı isterim, bunu herkese belli etmeni de…”

“Peki, senin bu düşüncen, benim söylediklerimden farklı mı?”

“Sözlerimin içinde fark etmedin mi, benim için değerli olman, metroda yer gösterdiğim için alkışlaman…”

“Beyaz koltuklar bizim gibiler içindi…”

“Benim yer gösterdiğim ise bizim olan sarı koltuklardı…”

Atillâ’nın lâf ebeliği(2) yapmasının gerekli olduğu anı yaşamaya başlamışlardı;

“Yani, ‘Ben, benim olanı sana verdim!’ demek mi istiyorsun? Karşılığı ne olacak peki, hem de şimdi, aradan o kadar, yani unutulabilecek kadar çok zaman geçtikten sonra?”

“Demek istiyorum ki; ‘Sen de bir bastonla yaşadığını zannettiğin eksikliğini düşünme, senin olanı, seni bana ver!’ Gerçeğim bu!”

“Hakkım yok be, güzel kız!”

“Var!”

“İddialaşmayacağım!”

Oysa içinden geçen cümlesini tamamlamaktı;

“Senden daha ilk görüşümde hoşlandım; boyum, yaşım, cismim söz konusu olmaksızın, düz bir varlıkmışım gibi. O an sevmeye başladım, sensizliğimde, sana ulaşamamak telâşında sevgimi engelleyememekle perişan oldum, nasıl yaşadığım bile benim için bir bilmece, çözemeyeceğim bir bilmece, burada karşılaşmamız ise bir mucize...

Ama eksikli olarak saklanmamın daha doğru olduğuna karar verdim. Dileğine saygı duyarım. Ama umutlu olmam için bile öylesine çok çaba göstermeli ve çile çekmeliyim ki başarılı olabileyim, kazanabileyim. Artı bu konumumla seni mutlu edeceğimden emin değilim. Hatta içimde yaşadığım şüphe düşüncendeki imkânsızlığı yaşatıyor bana. Ömrümün son anına kadar yaşamak istediklerimi, içimden geçenleri söyleyecek kadar cesur olabilseydim, keşke?”

“Suskunluğunda neler düşündüğünü tahmin ediyorum. Umut et Atillâ. O muhteşem iki kelimeyi bir arada söylemek için cesaretini tartmaya gerek görme. Senden küçüğüm, ama umutlu olmanı dileyecek kadar o iki kelimeyi açık yüreklilikle söylüyorum; seni seviyorum!..

Bu dönem sonunda okulum bitecek, bir yıl sonra belki bu fabrika beni Gıda Mühendisi olarak isteyebilir, belki sen senin hayatına destek verecek birine ihtiyaç duyarsın…”

“Valla sözlerinin birinci bölümü için ‘Hoş fikir!’ der, ne kadar sabretmem gerekirse o kadar sabredebilirim, ikinci bölüm ve söylediğin o iki kelime senin gençlik heyecanın, düşünmen için bir yıl vaktin var…

Üstüme amir olarak Gıda Mühendisi olarak gelirsen, bundan huzur, sevinç ve mutluluk duyarım. Çünkü gerek Serap Hanım ve gerekse onun kıskanç kocasının imalarından dolayı gına gelmişti(1) bana, senin gelmen demek, benim selâmete erişim(1) anlamına gelir. Ancak yarınları bilemeyiz ki güzel öğrenci! Belki ben olmam, belki Serap Hanım. Belki sen unutursun burayı, buraları, buradakileri. Hele ki bir de mezuniyetin sonrası gönlüne yerleşenle karşılaşırsan…”

“Merak etme, gönlümün sahibi var, ben biliyorum da, karşımdakinin kabullenme arzusunu göremiyorum. Benim gönlümü sahiplenecek bir başkası olacağı aklımın ucundan bile geçmiyor…”

“Dünlerde ‘Yok!’ diyordun, bugün ‘Var!’ diyorsun, anlayamıyorum!”

“Dünlerle, bugünler arasında o kadar çok zaman var ki? Duygular, düşünceler, hayaller, rüyalar, umutlar doğup, yaşamaya başlayıp büyüyüp olgunluğa erişip kendilerini belli edecek gibi değişmez mi, değişemez mi?”

“Her ne kadar adımı ‘Abi!’ eki olmaksızın söylemiş olsan da bir ağabey olarak önerim, sakın gereksize gerekmeyen değeri vermeye gayretli olma! Lütfen!”

“Düşünürüm…”

“Önünde koskoca bir yıl, vizelerin, sınavların var, dikkat et, iyi düşün!”

“Peki Atillâ, ısrarla ‘Abisiz Atillâ!’ bu sözünü olumlu olarak yorumlayıp moral gecemize katılacağın anlamında yorumlayabilir miyim?”

“Madem çok ısrar ettin?”

“Israr etmedim, teklif ettim sadece!”

“Peki, o zaman başının çaresine bak Atiyye Hanım!”

“Neden ısrar etmemi bekliyor, kinayeli bir şekilde ‘Hanım!’ diyorsun ki, dileğin ayaklarına kapanmam mı?”

“Asla! Anladım! Peki! Adresi ve saati söyle. Orada ve yanında olacağım.”

İkisinin de içinde yangın vardı, dolambaçlı sözler hep aynı noktada birbirine ulaşıyordu. Çevrede yanık kokusu(1) vardı, ancak ikisi de saklanmak istercesine duygularında bu yanık kokusunu hissetmemek, hissettirmemek kararında gibiydiler, en doğrusu tek başına Atillâ…

Bazen, bazı işlerde böyle plânlı-programlı konulara şeytan karışmayı ihmal etmeyi bir kenara bırak, katılmak için mecburiyet hissedermiş! Belki de hissedilmemek için direnilen yangının ve mutluluğun acele gerçekleşmesini temin için Tanrı şeytanı özellikle görevlendirmiş olabilirdi.

Atiyye ve arkadaşları giyinip, kuşanmak, hazırlanmak için izin alıp gitmişler, Atillâ da son talimatları verip, gece vardiyasını karşılamayı beklerken, ufak ancak tedirgin edici bir patlama ile bodonez(3) denilen makinalardan biri bozulmuştu.

İhracatın gerçekleşmesinin gerektiği anda o bodonezin çalışmaması fabrika için büyük bir handikaptı(3). Makine en kısa zaman içinde çalışabilir hale getirilmeliydi.

Bir, hatta iki çuval incir berbat ve heba olacaktı. Birincisi; davet edildiği yere gidememek, ikincisi; imalâtta gecikme ile ihracatın gecikme olasılığı idi. Ki bu durumda her iki konu da kendisi için oldukçanın ötesinde önemliydi.

Saatlerce süreceğine inandığı onarımın kısa bir süre içine sığdırılması, bitirip moral gecesine katılmak için yıkanıp, giyinip, kuşanıp gitmesi mümkün değildi. Telefonu açtı, derdini söyledi, yalvarır gibi “Bağışla!” dedi. Karşısından çığlık gibi;

“İnanamıyorum!” şeklinde yükselen sesle telefonun kapanması bir oldu.

Yaklaşık bir saat kadar sonra Atiyye de bodonezin başındaydı, üstelik moral gecesinin kıyafeti ve belki de silmeyi unuttuğu hafif makyajı ile birlikte.

Atiyye sözünü tekrarladı Atillâ’nın omzuna dokunarak;

“İnanamıyorum, ama kolay gelsin!”

O karanlıkta bir ışık huzmesi gibiydi, ama söz gerektiğinde söylenebilmeliydi, ustalar işi kolaylamışlar, devam ediyorlardı tamirat olarak, onları birkaç dakikalığına yalnız bırakmanın sakıncası yok gibiydi, personelin meraklı bakışlarını öteleyerek bir kenara çekildiler, sessizce;

“Eee! İnsan bu kadar güzel olunca, gençlerin sataşmalarını, ilânı aşk etmelerini de normal ve hoş görmek gerek! Ben moral gecende seninle beraber olmak istemez miydim? İnanmamak yanında bir de şüphe eder gibi akşamın ilerlemiş bu vaktinde ‘Doğru mu?’ diye düşünerek buralara kontrole gelmişsin!” derken yüzünün bir bölümünün ve ellerinin kir, pas, yağ içinde oluşunun farkında değil gibiydi Atillâ.

“Şüphe değil, kontrol değil, sadece sevgimle destek olmak için geldim!”

“Tövbe(3)! Tövbe! Bir stajyer fabrikayı kurtarmaya gelmiş, öyle mi? Ben de senin sözünü tekrarlıyorum; inanamıyorum! Hem neyle geldin sen? Tamam, destek verdin, aldım, kabul ettim, hadi git! Fabrikanın servislerinden birine söyleyeyim de üstün başın kirlenmeden seni evine bıraksın!”

“Söyleme! Ben anneme haber vereyim sadece. Hiç olmazsa…”

Sözler kendilerinden geçmişçesine uzadıkça uzuyordu, Atillâ sözü uzatmamak, ama gözlerinde yaşamaya devam etme düşüncesinde idi, dili ne söylerse söylesin, ne demek istiyorsa istesin!

Onarımla uğraşan gençlere döndü;

“Bir saniye gençler, sözlerim uzadı kusura bakmayın, stajyer bir…

bir…

bir…

birine dert anlatmam ve kışkışlamam(1) gerek! Buyurun lütfen Atiyye Hanım!”

Biraz daha uzaklaştılar ilk konumlarına göre;

“Bana ‘Deli!’ demek istedin değil mi? Oysa ben nefesimle destek olmak amacıyla her şeye boş verip bir an önce yanında olmak için gelmiştim!”

“Madem nefesin o kadar kuvvetli, oku, üfle de önce ayağım, sonra da bu makine iyileşip çalışmaya başlasın!”

“Mevlâna’nın o sözünü şimdi internetten bulup ezberletmemi istiyorsun, yapacağım bunu söz. Ancak bil ki ‘Nefesim!’ sözüm gerçek anlamında. Dualarım yeterli olur mu, bilmem ama sen de benim içimden ettiğim gibi, öncemde söylediğim gibi dua etmeyi istemez misin?”

“Saçmalama! Duymazlığa geldiğim sözlerini tekrarlamaya çalışma. Gençsin, gençlerin yüreklerini hoplatacak kadar da güzelsin, mantıklı düşün, belki etkilendiğini sanıyorsun. Şimdi servise bin ve paşa paşa evine dön(1). Sonra okuluna git ve seninle baş edemediğim için staj yerini değiştir. Çok işim var, ne zırvalayan seninle, ne de gönlünün derdiyle uğraşıp harcayacak vaktim var benim. Hadi kışkış! Bilmem anlatabildim mi?  

“Benim var ama…”

Bir yanı “Kal!” demek isterken sahtekâr yanı “Git!” demesini istiyordu. Üstelik çok nazın âşık usandırdığını bile bile. Mantıklı olmak zorundaydı bir genç kız için. Kendi küçülüşüne göre bir genç kızın aydınlığını karartmamalıydı;

“Git Atiyye! Allah’ını seversen beni günaha sokma! Gönlüne uygun, tam, sağlıklı, noksansız, uygun, sağlam biriyle beraber ol!”

“Ben senin için günaha girilmeyecek kadar değersiz biri miyim? Senin benim olmanı engelleyen temiz yüreğin değil de bacağının noksanlığı mı? Peki benim olmak istemiyorsun, senin olmama da mı rızan yok?”

“Evet, öyle!”

“O halde sonra pişman olma! ‘Git!’ diyorsan temelli giderim, yokluğumu istesen de istemesen de bir daha da ne yüzümü, ne beni görürsün, ne de işitirsin…”

“Sakın Jülyet(12) olacağım deme!”

“Neden? Sen mi engelleyeceksin ki beni? Hakkın yok ki?”

“Tamam! Peki! Bir şans ver bana! Ama git, dinlen ve açık zihinle, her ikimiz de yorgunluklarımızı attıktan sonra konuşalım!”

“Hayır! Ya şimdi, ya da hiç! Ben de seninle birlikte yorulmak istiyorum bu gece!”

“Çattım belâya!”

“Tut elimi, ben de aynı sözü söyleyeyim!”

“Bu yağlı ellerimle, sen bu gençlik heyecanını yaşarken?”

“En kutsal, en mübarek el, zanaatkârların(3) elidir. Şimdi konuma dönelim. Bundan sonraki ilk moral gecesinde yanımda olacaksan, okulumu bitirinceye kadar her gün beni yaşayacaksan, elimi tutmanda hiç sakınca yok! Haydi tamir için arkadaşlara yardıma birlikte gidelim, ben de nefesimle yanınızda olacağım!”

“Peki! Deli!”

“Onu, beni deli etmeden önce düşünecektin. Deli etme hakkını kullandın! Ben de delirdiğim için pişman değilim. Hadi git, bir an önce bitirmeye çalışın işinizi, ben de sizlere destek vermek için dualarla hemen yanınızda olacağım.”

Atillâ elini sıktı Atiyye’nin manidar bakışlarına aldırmaksızın.

Atiyye bir parça üstüpü(3) ile koşarcasına odasına gidip önlüğünü giyip geldi ve;

“Kolay gelsin!” dilekleriyle Atillâ’nın ve ustaların yanına çömeldi, edebiyle. İsteği; tamirin hemen değilse de bir an önce bitmesi idi.

Dileği; “Kalp kalbe karşı(13) olduğuna göre, elleri gibi yaşamlarının da birleşmesi içindi…

YAZANIN NOTLARI:

(*) Metro; Yeraltı treni. Büyük kentlerde, yerin altında yapılmış, semtler arasında yolcu taşıyan, yeraltı demiryolu ve bu demiryolunda işleyen tren.

Atiyye (Atiye); Bağış, bahşiş, ihsan, lütuf, hediye. Gelecek, istikbal. Veren Bağışlayan.

Atillâ (Atilla); Büyük, ünlü. Babacık. Savaşçı, fatih. Hun Türk İmparatoru.

İsimler, Nüfus Müdürlüklerinde yanlış yazılmış da olabilir. Ancak demek istediğim bazı isimleri kullananların telâffuz yanlışlıklarını belirtmek içindi. 8-10 çeşidi olan Atilla ismi üzerinde en hassas şekilde duran insanlardan biri, belki de tek örneği Sevmek için geç, ölmek için erken… diyen rahmetli Attila İLHAN’dır. Bu vesile ile yine kullanım yanlışlığı olarak Farsça Betül (keçi), Arapça Betûl (bakire) demek, söyleyeyim istedim.

(1) Ahkâm Kesmek; Bilgisiz, yetkisiz olduğu konularda kesin yargılar vermek.

Arapsaçına Dönmek; İçinden çıkılamayacak derecede güçleşmek, çözüm yolu bulunamaz bir duruma gelmek.

Baş Başa Kalmak; İki kişinin yanlarında kimse olmaksızın birbiriyle beraber kalması.

Başının Etini Yemek; Sürekli olarak, bıktırıncaya kadar, ısrarla birinden bir şey istemek; bu sebeple onu rahatsız edip üzmek.

Canına Okumak; Berbat ve perişan etmek.

Çetrefilleşmek; Karışıklığı dolaysıyla anlaşılması, yapılması, içinden çıkılması ya da sonuca bağlanması güç olayların yapısı.

Dirsek Çürütmek; Okumak, öğrenim görmek için uzun süre çalışmak.

Dişini Sıkmak; Darlığa, sıkıntıya katlanma çabası içinde olmak, sabır göstermek, dayanmak.

Felç Edilmek; Bir şeyin olmasının, yapılmasının engellenmesi durumunu yaşatmak. Yıpratıcı, çalışmayacak, kullanmayacak bir durum yaşatmak.

Finansı (Finansmanı) Artmak; Bir girişime işleyebilmesi, gelişebilmesi için gereken paranın artması, ya da istenen krediyi sağlayama.

Gık Bile Diyememek; Hiç sesini çıkarmamak, yakınmamak, karşı çıkamamak. Olayı farkında olmadan yaşamak.

Gına Gelmek; Usanmak, bıkmak.

Hakkını, Haddini Bilmemek, Haddini Aşmak, Haddi Ve Hakkı Olmamak; İnsanların haddini bilmeksizin aşıp etrafa gösteri yaparak zarar vermelerinin bir ifadesi. Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilmeksizin onun ötesine geçmek çabası yaşamak, ölçüsünü bilmemek.

Haşlamak; Şiddetli şekilde azarlamak, sertçe paylamak, azarlamak, dalamak, zarar vermek, sızı, acı vermek. Canını yakmak.  (Bir şeyi kaynar suya daldırmak.)

Hayıflanmak; Acınmak, yerinmek, esef etmek, kaybedilen bir fırsat için üzülmek.

Kendi Kabuğuna Çekilmek; Çevreyle ilgisini kesip, insanlarla görüşmez olmak.

Kışkışlamak; Bir yerden uzaklaşmasını sağlamak, kovmak, kovalamak işlemi.

Kur Yapmak; Karşı cinsten birine ilgi göstererek onun hoşuna gitmeye, gönlünü çelmeye çalışmak, bir kimsenin duygularını okşayacak biçimde davranarak onu elde etmeye çalışmak.

Muaf Tutulmak; Bir ödevden, bir görevden bağışlanmak, ayrı tutulmak, ayrıcalık tanınmak. Ve bilindiği gibi 14.05.2009 tarihinde çeşitli illerde (Afyon, Adana, İstanbul, İzmir, Diyarbakır, Şanlıurfa, Sakarya gibi) bir gün süre ile Temsili Askerlik yaptırılarak bu şekildeki genç-yaşlı özürlülerin hevesleri yerlerine getirilmiştir.

Ne Yârden, Ne Serden Vazgeçmek; İstediği şey fedakârlık gerektirdiği halde fedakârlığa yanaşmama ama istediğinden de vazgeçmemek.

Papaz Olmak; Biriyle araları bozulmak, ters düşmek, fikir ayrılığı yaşamak, sürtüşmek.

Paşa Paşa Dönmek; Uslu uslu, güzel güzel, hiç itirazsız dönmek

Pekiştirmek; Sağlamlaşmak, sağlamlaştırmak, kavileşmek, dayanıklı güçlü bir duruma getirmek, katılaştırmak, sertleştirmek.

Selâmete Ermek (Erişmek, Çıkmak); Esenliğe kavuşmak, kurtulmak.

Söylediğine Bin Pişman Olmak; Söylenen sözün yanlışlığını anlayıp pişmanlık duymak, dövünmek.

Yanık Kokusu Gelmek; Argo olarak birine yakınlık duyulması, söylenmekte zorluk çekilmesi, söylenememesi. (Kokuların sinirlere yaptığı etki dolaysıyla bir kısım hastalıklar.)

Yanılıp-Yeğnilmek; Yanılmanın desteklenmesi anlamında yerel bir deyiş.

Yerin Kulağı Olmak (Var!); Gizli konuşulan bir şeyin umulmadık bir yoldan başkalarınca da duyulabilmesi endişesi.

Zıttına (Zıddına) Gitmek; Birinin kendisine karşı devamlı ters davranması, isteklerinin tersini yapmak eylemi karşısında tutum.  Karşısındakini sinirlendirmek, sinirini bozmak, bir şeyin tersine hareket etmek.

(2) Ağzı Açık Ayran Delisi (Gibi Bakmak); Yeni gördüğü her şeye alık alık bakan, anlamsız bir hayranlıkla seyredip şaşıran, basit şeyleri bile aval aval izleyen, amaçsız, serseri bir şekilde, ne yaptığı belli olmaz bir şekilde dolaşmak, çevreye aptalca ve hayranlıkla bakmak  (bu durumda ağız açık, dil de hafifçe dışarıya doğru çıkıktır).

Ana Kuzusu; Sıkıntıya, güç işlere alışmamış, nazlı büyütülmüş çocuk veya genç. Annesi ya da onun yerine geçen başka bir yetişkine aşırı derecede bağımlı olan kişi. Pek küçük kucak çocuğu.

Aşk-Meşk; İki kişinin karşılıklı duygularının iletişiminin anlatıldığı deyim. Meşk kelimesi asıl anlamı dışında sadece bir tamamlamadır.

Bendiks (Bendix) Dişlisi; Bir dingil üzerinde ileri-geri kayabilen motor çalışması sırasında marş motorundan aracın çalışmasını temin ettikten sonra yerine geri çekilen dişli.

Cana Yakın; Sokulgan ve sevimli.

Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar.  Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.

Estek Destek; Sudan sebepler, yersiz engeller, gecikme, geciktirme, oyalama, bahaneler yaratmaksızın, destekleyerek..

Gönül Bağı; Duygusal ilişki, sevgi, aşk.

Gönül Yarası; Aşk acısı, aşktan dolayı çekilen üzüntü.

Güç Belâ (Zor Belâ); Güçlükle.

Keyfe Keder; Pek üzerinde durulmayan, önem verilmeyen.

Kim Kime, Dumduma; Kimsenin kimseyle ilgilenmediği, kimseye önem verilmediği, çok karışık bir durumu anlatan söz.

Lâf Ebeliği; Lâf Ebesi olma durumu. Çok konuşma, herkese lâf yetiştirme. Lâfazanlık.

Limitet Şirket; Belli bir iktisadi amaç üzerine kurulan, yalnızca mal varlıkları ve ortaklıkları ile sorumlu oldukları bir veya daha çok gerçek ve tüzel kişiliğe sahip kişilerin kurdukları ticaret unvanlı ticaret şekli. Sermayesi belirli olup bu sermaye esas sermaye paylarının toplamından oluşur.

Moral Akşamları (Geceleri); İnsanların, özellikle iş yerinde çalışanların maddi ve manevi bakımdan gevşetilmesinin, işe düşkünlüğünün sağlanması, yürek gücünün artması için o birimin üst düzey yöneticisinin (genelde) kurum bütçesinden, ya da kendi kesesinden yaptığı genel olarak ayaküstü bir işkence şeklinde doyma işlemi olmayan ikram, okullarda sene sonu eğlenceleri.

Ufak Tefek; Türkçemizdeki masa-musa, sandalye-mandalye der gibi bir söz. “Ufak-tefek “diye başlayan şarkı bilindiği gibi KAYAHAN’a aittir.

Umut Tacirliği; İnsanların umutlarını çalma, umutlarından ilerleyerek duygu sömürüsü katkısıyla kendisine menfaat, karşısındakine hüzün yaratma.

Vaki Değil; Gerçekleşmemiş olmak. Mümkün değil, imkânsız.

Velev ki; İster, isterse, hatta bile, öyle olsa da, farz edelim ki anlamlarında Arapça bir kelime.

Yarı Ölü; Ölecek gibi durumda olmak. Büyük bir badire sonrası ölümü atlatmak, ancak çok hırpalanmış olmak.

(3) Alınyazısı; Yazgı, kader, mukadderat, insanın başına gelmesi çok önceden Tanrı kararı olarak alnına yazılmış olduğuna inanılan bütün haller.

Aşina; Bildik, tanıdık, tanıdık olan, tanıyan.

Bodonez (Bodinez Makinası);  Kauçuk, plâstik, PVC, granül, boru vb. gibi çeşitli üretimler için kullanılan özel amaçlı makine.

Bodyguard (Badigard); Can güvenliğinin tehlikede olduğu bir kimseyi saldırılardan korumak üzere görevlendirilmiş kişi. Koruma görevlisi, fedai, muhafız, sakınan.

Bordro; Bir hesabın ayrıntılarını gösterecek biçimde düzenlenmiş çizelge.

Dorsey (Dorse), Treyler; Genelde motorlu bir taşıt tarafından çekilen ve taşıyacağı yükün özelliklerine göre tasarlanıp imal edilen, en az bir dingilli ve çekildiği taşıta çeki oku, döner tabla ve kanca gibi bağlantı aygıtlarıyla bağlanılarak görevlendirilen karayolu taşıt aracıdır. Çekici araç ile dorsenin plâkaları farklı olabilir.

Elebaşı; Kötü, olumsuz işlerde ya da eylemlerde önder olan kimse. Oyunda arkadaşlarına baş olan çocuk.

Gaf; Doğru söylenmesi gerekeni, farklı ve yanlış sözlerle ve yanlış yerlerde maksadını aşarak söylemek. Yersiz, beceriksiz söz, ya da davranış, pot, patavatsızlık.

Handikap; Durumun elverişsiz olması, engel.

Himmet; Yardım, kayırma, iyi davranma. Çalışma, emek, gayret, lütuf, iyilik, kalp isteğiyle gösterilen gayret, emek, çaba, kutsal sayılan bir kişi tarafından yapılan etki. Meyil, arzu, istek, azim, niyet, irade…

İkilem; Dilemma. Kıyasımukassem. Değişik iki yapıda her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı. Değişik yapıda iki öğenin birlikteliği. İki özellik gösteren durum. Bu durumlarda insan özellikle beğenip istemediği bir seçeneği seçmek zorunda kalmaktadır.

İşkence; Genelde marangozlukta ve tıpta işlenecek parçayı sıkıştırmaya yarayan ve üzerinde sıkma düzeni bulunan vida esasına göre çalışan çeşitli el aletleri. Bir kimseye, bir canlıya, maddi ya da manevi olarak yapılan eziyet, bir kimseye kanıt veya bilgi edinmek, ya da cezalandırmak amacıyla uygulanan her türlü acı verici ve onur kırıcı eylem.

Kaçıl; Yöresel bir söz olarak “Çekil!” anlamındadır.

Kompetan; Uzman, yetkili, yetkin.

Konteyner; Fabrikalarda üretilen, sadece düzgün bir zemin isteyen, sosyal gereklilikler (elektrik, su vb.) ve giderler için kullanılmak üzere özellikle inşaatlarda kullanılan ev tipinde yapı. Bunlar; kış-yaz koşullarına uygun, ucuz, taşınabilir, depreme dayanıklı, sevkiyat i ve de montesi kolay, ihtiyaçlara uygun olarak farklı ölçülerde imal edilebilen yapılar. (Genellikle deniz ürünleri, et, taze sebze gibi çabuk bozulabilecek mallardan, tahıl, kahve ve bir kısım malları ülkeden ülkeye yahut da kentten kente taşımada kullanılan çelik alüminyumdan yapılmış kapısı kilitli ve mühürlü TIR’larla taşınan kap.)

Mengene; Bir vida ya da kol yardımıyla istenildiği kadar yaklaştırılabilen iki çeneden oluşan, üzerinde çalışılacak nesneyi çeneleri arasında sıkıştırarak kımıldamaz duruma getiren sıkıştırıcı araç. Suyunu ya da yağını çıkarmak için kimi ürünleri sıkmakta kullanılan araç. Tıpta; ağır kırıkların tedavisinde aynı esasla kullanılan her gün belirli vida dönümleri ile kemiklerin kaynamasını sağlayan düzenek.

Mesuliyet; Sorumluluk.

Plâtin; Simgesi Pt olan, genelde kolayca işlenebilen, çok dayanıklı, bu nedenle tıpta kırıklarda ve benzeri tedavilerde sıklıkla kullanılan gri-beyaz renkte değerli bir element.

Referans; Bir kimsenin yararlılığını ve yeteneğini gösteren belge. Başvurulması gereken kaynak. Tavsiye, bonservis.

Sertifika; Bitirme Belgesi. Bir kursa, ya da seminere katılıp bitirenlere verilen belge. Öğrenim Belgesi. Bir kimsenin niteliğini ya da kendisine verilmiş olan bir hakkı belirten belge.

Seyyanen; Eşit bir biçimde, eşit olarak.

Sığıntı; Bulunduğu yerde varlığı artık çok görülen, bulunduğu yerde artık değer verilmeyen ve istenmeyen kimse.

Taşralı; Taşrada yaşayan, taşra halkından olan kimse. Dışarlıklı.

Tövbe (Tevbe); İşlediği bir günahtan ya da suçtan pişmanlık duyarak bir daha yapmamaya karar verme. “Bir daha yapmam, olmaz, yeter” anlamında.

Tufeyli; Asalak. Başkalarının sırtından geçinen, asalak olarak yaşayan.

Üstüpü; Çift taranmış, uzun lifli, % 100 pamuk ipliğinden yapılmış, yabancı maddelerden arınmış, emme özelliği olan, güvenli bir temizlik parçası.

Vardiya; Nöbetleşe çalışma, posta.

Zanaatkâr; Sermayeden çok, emeğe dayalı, öğrenmek yanında, el becerisi de isteyen meslek sahibi.

(4) Geceleyin bir ses böler uykumu, İçim ürpermeyle dolar; Nerdesin, arıyorum yıllar var ki ben onu, Âşıkıyım beni çağıran bu sesin. “NERDESİN?” Ahmet Kutsi TECER Şiir; Suat SAYIN tarafından Nihavent Makamında bestelenmiştir.

(5) Sağ elinle yaptığının sol elinden haberdar olmaması;  Bir hadis değil, Kur’an’da bir itiraf. Aslında; “Birine yaptığın iyiliği gizli tut, herkesin önünde yaparsan o kul incinebilir!” Ve gösterişi yasaklamaktadır. Günümüzde fitre, fidye ve zekâtların uygulamasına yanlış olarak “Alıp kabul ettin mi?” gibi rencide edici bir uygulama. Yapılmamalı, bence!  Asıl olan kişinin kendisini göstermesi değil, kendini göstermeden muhtaç olanı sevindirmesidir.

(6) Pollyanna; Yaşam koşulları ne kadar acımasız olursa olsun, her şeye rağmen iyimserliğini yitirmeyen bir kız çocuğunun çevresini de etkileyen bir kız çocuğunun öyküsü. Eleanor Hodgman PORTER’ın dilimize yerleştirdiği “Pollyannacılık” kavramının sahibidir Pollyanna. Dünyaya oldukça pozitif ve mutlu bakan, kötülerin cezalandırılacağına, iyilerin ödüllendirileceğine dile getiren “Güzel gören, güzel düşünür, Güzel bakmak sevaptır!” felsefelerinin kâşifi, mucididir Pollyanna.

(7) İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar… “DENİZİN TÜRKÜSÜ” Yahya Kemal BEYATLI (Şiirin en anlamlı en son dizesi).

(8) Gazan(ız) Mübarek Olsun; Yeni başlanılan bir işten başarıyla çıkılması temennisi (Eskiden padişahlar seferlerine çıkmadan önce ordusuna; “Allah muvaffak etsin!” anlamında söyledikleri söz).

(9) Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek. Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ’ya sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”

(10) Hayallerinin Esiri Olma, “Tahayyül edebilir ve fakat hayallerinin esiri olmazsan...”  Paul VALERY’inin “EĞER” isimli şiirinden.

(11) Yüzde ısrar etme, doksan da olur/ İnsan dediğinde noksan da olur/ Sakın büyüklenme elde neler var/ Bir ben varım deme yoksan da olur./ Hatasız kul arayan dosttan da olur. MEVLÂNÂ

(12) To be or not to be, that is the question (Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele). Romeo-Jüliet (Romeo ile Jüliet veya Romeo ve Jülyet); Orijinal adı; “The Most Excellent and Lemanable Tragedy of Romeo and Juliet” isimli William SHAKESPEARE’ye ait tiyatro eseridir. Gerçeğe çok yakın bir aşk romanı. Sinemaya da uyarlanmıştır. 

Özetle Julyet’in öldüğünü sanan Romeo zehir içer ölür. Romeo’yu ölmüş gören Julyet de Romeo’nun hançerini alarak kendini öldürür.

(13) Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir

Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler”   Aslı GÜNGÖR

Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun  SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.