Görevli arkadaşlardan biri durup dururken; “Patron seni çağırıyor!” deyince her zamanki gibi “Kim bilir, gene ne halt yedi(1), ne hovardalık yaptı(1) ki, yenge de kapı önüne koyup kapıyı arkasından kapattı!” diye düşünmedim, değil.
Uçarı(2) ve kendini fasulye gibi nimetten sayan(1), bulunmaz Hint Kumaşı(3) sanan bir kısım vasıflarını akrabam olduğu için söylemekten çekindiğim, hatta utandığım bir patrondu o işte.
Ve hemen başlangıç olarak söylemeliyim ki; dayımın benden büyük oğluydu (yaşça pek fazla farkımız varmış gibi gözükmese de) ve annemi de yitirince beni himayesine almış, ağabeylik hatta çok zaman “Babalık” yapmıştı.
Okutmuş, fabrikasında önceleri part time(4), sonra da temelli iş vererek İşyeri Mesul Müdürü olarak bugünlere gelmeme neden olmuştu.
Hatta biraz daha ileri gitmem gerekirse, ilerleyen zamanda askerliğimi yapmamın, evlenmemin nedeni de, doğal olarak öncesinde yengemin önemli oranda tazyik, tavsiye ve zorlamasını göz ardı edersem(1), görücü usulü olarak evlenmemi(5) de sağlayan o idi.
Bir bakıma bugünkü mutsuzluğumun sebebi desem acımasız bir suçlama olur, aklı başında bir insan gibi, ama yanlış değil…
Ancak gelen görevlinin tavrındaki değişikliği hissedince önce yüreğim geldi ağzıma(1). Sonra aklıma Aziz Nesin(6) ve daha sonrasında ne gibi bir angarya yükleyeceği, metazori(2) olarak içinde çapanoğlu(1) gözüken hangi görevi bana vereceği düşüncelerimde yer etti.
Hele ki daha odasına girer girmez; “Goçum benim, ne içersin?” diye söze yavşakça başlayınca “Ne gibi bir sorun var, acaba?” diye düşünmem konusunda tereddüdüm kalmamıştı hiç…
Nedense bazen de olsa yöremize uygun kelimeleri kullanmak hoşumuza giderdi; “Koçum” yerine “Goçum” “Artık” yerine “Artıkın” “Bir yıl öncesi, geçen yıl” yerine “Bıldır” “Hah! Şimdi!” yerine “Aha, Ahanda!” “Hemen, derhal” yerine “Andak(2)” demek gibi…
“Aha Atilla! Gene alacaksın başına belâyı, ama ne?” diye düşünüp çekinmedim değil!
Can çıkar, huy çıkmaz örneği bir münasebetsizlik, muzırlık yapmış(1) olması ilk çağırışında aklımdan geçmiş olmasına rağmen son zamanlarda durulduğu düşüncesindeydim, hüsnü kuruntum(3) gibi gözükse de.
“Çocuklarımın anası, yaşadığım dünyada canımdan çok sevdiğim” dediği, çok zaman telefonu çaldığında kimseyi umursamaksızın; “Emret Hatunum!” dediği karısının yıllarca ve çok didinmiş olsa da onu yola getirmiş, hatta adam etmiş olduğunu düşünüyordum, haklıca.
Zamanında patron da, karısı da gerek ben bekârken, gerekse evlendikten sonra bana ve birkaç kez de olsa kendini esirgemeyen yardımcım, asistanım(2) gibi olan karıma güvenirlerdi. Son bir-iki yıl öncesine kadar, bana gerçekten sonsuz sevgisinin olduğuna inandığım yengemin karı-koca olarak ağzından girip burnundan çıkar(1), yalvar-yakar, gönlünü alır, abimi affetmesini sağlardım/sağlardık.
Beni, bazen bizi salâvatlarken(1) kapılarını arkamızdan kapatırlardı beraberce, gülümseyerek, hatta mutluluklarını sergiler gibi.
İkisi de birbirini severdi, görücülük diye bir kavramı yaşamamışlardı çünkü. İkisi de, hatta ben bile biliyordum onların birbirine sevgi, saygı ve çocuklarına karşı aşırı düşkünlüklerini ve coşkularını.
Şöyle ufacık bir geriye dönüş yapmam gerekirse, hatıralara, görüp yaşadıklarıma ve de dahi anlattıklarına katkım olarak onlarınki tipik bir zengin oğlan-fakir kız öyküsüydü yaşanan, tıpkı bir Türk filmi gibi…
Bir iş toplantısındaydık. Yengem garson olarak hizmet eden kızlardan biriydi. Göz göze geldikleri o andan sonra toplantıyı yönetmeyi tek başıma bana bırakmıştı patron. Onu beğenmiş, ayılıp-bayılmış, ölmüş-dirilmiş, eh biraz da katkımla olay baş-göz olmak şeklinde sonuçlandığı gibi çoluk-çocuğa da karışmışlardı.
Sevgilerinin eksilmesi mümkün değildi, gördüğüm kadarıyla tapınmak kelimesi onların yaşamını ifade etmekte aciz kalırdı.
Ancak doğa kuralları işleyip kadınlar daha uzun yaşıyor gibi görünseler de fizikman erkeklerden daha erken yaşlanmalarını kaçınılmaz hale getiriyordu. Bu da kocalarının hovardalık, zamparalık, kaçamaklar(2), çapkınlık yapmalarının gerekliliğiydi sanki! Saçmalık(2), yanlış, safsata(2)…
Bazı-bazen benimle ayaküstü, öyle içerilerden bağırıp çağırarak değil, çekinceyle ufak bir sesle söyler, söylenirdi;
“Yahu, yine benimki casusları, ajanlarıyla ve en önemlisi kuşkanadıyla(1) yediğim haltı öğrenmiştir(1), elinde matkapla(2) beni bekliyordur, oymak için. Neyse ki onun aklından geçirdiği gibi bir şeyler olmadı…”
Bazen nefes alır gibi olur, bazen elektrik kesintisi karanlığındaymış gibi duraklardı;
“Senin yalancı şahitliğini anlar, el-kol hareketlerinden ve gözlerini kaçırmandan, titretmenden, kekelemenden, konuşmakta güçlük çekmenden. Ama sever seni, kırmaz, hadi tut elimden de beni teslim et evime…” deyip dertleşme anlamında söyleşirdi.
Oysa yaklaşık beş yıldır evli olduğum karım bir kere bile kıskanmamıştı beni, bir kere bile kapı dışarı etmemişti, duyarsız değil, sadece görevlerini yapan bir ev kadınıydı, ailesine düşkün, görücü usulü bir birlikteliği sanki zorunlu olarak kabul edip yaşar gibiydi, tık olmaksızın(1).
Evlenmemden önceki zamanlarda onların karı-koca olarak çok zaman gönül alıcı gözle bakmam(1) için kız gösterici davetlerine, bazen kokteyllere, yemeklere, gazinolara karı-koca katılmalarına destek verecek(!) kadar yakınlarındaydım, hem dediğim gibi yıllar yılı kadar çok, bence.
Şimdi o patronsa ben de İşyeri Mesul Müdürü, hani deyim olarak Sorumlu Yöneticisi idim bir bakıma aramızdan su sızmaması, sadece yediğimiz-içtiğimizin ayrı gitmesi(1) şeklinde bir göbek bağı(3) gibi.
Can çıkar, huy çıkmaz(3) örneği patronun, mutlaka ve mutlaka bir göz süzmesi, beğendiği kız ve kadınlara bir kaşını indirip, bir kaşını kaldırarak (ben görüp hissetmedim ama) belki göz kırpması bile olabilirdi!
Ancak dürüst adamdı(!) elinde alyans gördüklerinin, yani evli-barklı-nişanlı-sahipli olanların semtinden bile geçmezdi!
Nasıl desem bilemiyorum, bir sapıklık örneği mi, bir doyum düşüncesi mi, hâlâ farkına varamadığı mutluluğu bir başka şekilde arama-bulma çabası mı? Bir gazinoya gideriz meselâ, dansözlerin mutlaka orasına-burasına para sıkıştırır, yanaklarına çimdik atar, kesme alır(1), yenge ister yanımızda olsun, ister olmasın!
Gül serpmek, buket vermek yerine neredeyse çelenk vermek isterdi, sanki kendisini ölüme hazırlar gibi olacağından habersiz, düşüncesiz, aptalca, hele ki ses çıkaramayan ben değil de yengem yanımızda ise, karşısındakini göz hapsinde tutmak…
Vazgeçemediği yanlışlığını biz bizeyken dahi kabullendiği, (affedersiniz) uçkuruyla(2) hiçbir ilintisi olmaksızın(1).
Gerçek şu ki çok çekinirdim, bir gün izbandut(2) gibi bir bodyguard(4) pehlivan karşımıza çıkacak, tüm ülkemin sokaklarında, mekânlarında olduğu gibi; “Niye yan-yan baktın lan(7), ulan(7)!” deyip bir yumrukta kıç üstü oturtturacak(1), hastanelik edecek, ya da sorunu kökünden halledecek şekilde;
“Ne şehittir, ne gazi, nerelere gitti patron!?” diyerek sonuna hepten havale ya da azat edecekti, Niyazi gibi!
Dediğim gibi yengeme, yani karısına sonsuz derecede sevgisine ve (bence sadakati(2) olmadığından) çekincesine rağmen;
“Ben benimkinden izni alırdım, ama sen daha iyi konuşuyorsun, hadi karımdan da, karından da izin al, felekten bir gece çalalım(8), mehtaba çıkalım(8), saz meclisine geç kalmayalım(8), herhangi bir halt yemeksizin(1)!” derdi.
Ve ufacık bir eklenti; Tamburi Cemil Beyle Yahya Kemal’i mutlaka buluştururdu(9), seste ve musikide.
Ağzımda bakla ıslanmadığını(1), yalan yere yemin etmediğimi (hadi zorlamayla etsem bile) yengemin malûm hareketlerimden dolayı iyi bir analiz yapmasına(1) gerek kalmaksızın ne öğrenmek istiyorsa öğrenebildiğini mükemmel tarifi ilerisi olarak çok iyi bilirdi.
Ancak gene de “İçişleri(10)” dediği eşi ne yapar, eder, üzerine sinen parfüm kokusundan, ya da orasına burasına işaret gibi iliştirilmiş ruj izlerinden sonra darbeyi bana vurmaktan çekinmezdi;
“Sen de mi Atilla?” diye sorgulardı serzenişiyle(2), tıpkı Sezar gibi(11).
Her zaman, çok zaman değil, nadiren(2) de olsa dünyada yaşayan insanların en muhteremi olduğuna inandığım yengem ara sıra da olsa güvendiği dağlara kar yağdığına(1) şahit olsa da, bana güvenirdi…
Bu kadar söz birikimini bir “Koçum!” sözüyle o kadar kısa zaman içine nasıl sığdırabildiğimi değil bilmem, tahmin edebilmem bile zordu, insan beyninin nelere hükmedebileceğinin farkında olmayan, Allah’ın zavallı, aciz bir kulu olarak.
Ancak bu çağırışında patronun hiçbir hareketini, hatta mimiğini kaçırmamak için oldukça gayretliydim!
“Heyecanlı gibi görüyorum sizi abi?”
“Haklısın Goçum! Önce birer çay içelim, sonra da etraflıca konuşalım…”
Bir bit yeniği(3) çözümünde zorluk gösteren bir sorunun varlığı tartışılamayacak boyutta olsa gerekti, bunda adım gibi yengemin parmağının, ya da doğrudan doğruya veya yan etkisinin olduğunu aşağı-yukarı tahmin edebiliyordum.
Hatta iddia etmekte zorluk çekmeyeceğime inandığım bir şekilde bu etkinin % 100, hatta % 1000 oranında(!) olduğunu söylesem mantıksız değil.
Sekretere dâhilden telefon etti patron;
“Kızım şuradan iki çay al, getir bize, sen de ben söyleyinceye, çağırıncaya kadar ortalıklarda gözükme!” demesi doğrusu beni oldukça işkillendirmişti(1). Dillendi;
“Hatırlarsın belki, şöyle iki, iki buçuk yıl kadar önce bir Macaristan seyahatim olmuştu, hani dönüşte ayrılma konusunda, direkten döndüğüm(1). Hatırlamıyor olman imkânsız, sayende yengenin ağzından girip burnundan çıkıp bağışlanmamı, sonrasında da durulmamı(1) sağlamıştın!”
“Ramak kalmıştı(1) demek daha doğru, hatırladım abi, şey patron!”
“Orada kayda aldığım, neredeyse kıskanç yengen tarafından çocuklarımıza rağmen kapı dışarı atılmamama, kapı önüne koyulmamama sebep olacak CD(2) ve dosyayı buralarda bir yerlere saklamıştım, hani şey korkusundan olsa da anlayacağın gibi, ama ilerilerde ‘Belki lâzım olur!’ diyerek…
Şöyle etrafıma bir bakındım da CD’yi de, o dosyayı da bulamadım. Şüphelerim ablanın bulup yok etmiş olması üzerine, ama garibim gelip de buraları karıştırmaz ki? Ben de saklamak için eve götürecek kadar salak görmüyorum kendimi...
Yardım et, destekle de bulalım onu!”
“Neden, ama? Şu gizlenemeyen, neredeyse defterinizin dürüleceği(1) ama masumane dosyadan bahsetmek düşüncesinde misiniz?”
“Maşallah! Yengesi kılıklı! Görüp izlemediğin halde pabuç kadar dilinle(3) gagalayıp(1) sorgulayacak şeklinde aklında tutmuşsun!”
“Abi, siz saklanmasını bilememişseniz suç neden bende olsun ki oralarda? Bir kısım haltları yiyin, sonra da ‘Yengen tarafındasın!’ suçlaması. Kesinlikle reddediyorum!”
“Tamam, tamam, anladım, celâllenme(1)!”
“Fısıltı gazetelerinde yayınlanan(12), daha sonrasında bire yüz katılarak yayımlananlarla(12) beni suçlaman mantıklı değil abi, beynimde yerlerini muhafaza ettiklerini söylememde de sakınca yok gibime gelir…
Ancak biliyorsun, adam olmamda sizin katkılarınızı inkâr edip nankör olursam, Tanrı taş yapar beni, üstelik böyle şeyleri tehdit ya da şantaj unsuru olarak kullanmayacağımı da bilirsiniz. Tek şartla durgunluğunuzun, suskunluğunuzun perdesini yırtmaya kalkışırsanız yeniden, benim kimin yanında olacağımı hatırlatmam gereksiz!”
“Şeytan diyor(3) ki…”
“Sen uyma şeytana(1*) abi! Kol kırılır, yen içinde kalır(13). Asparagas(2) haber değildi, içine tuz-biber şeklinde yerleştirilmeye çalışılmış, yalan katkılarla bezenmiş gibi görünse de. Mademki yaşadık bitti, olay medeni cesaretinizle(3) tekrar oluşmayacak şekilde küllendi, o halde geriye dönmenin âlemi yok(3) gibime gelir, ama neden durup dururken bu konuyu gündeme getirdiniz ki?..
Üstelik beni çağırarak...”
“Atalarımız; bir söyle, bin işit demişler ya, seninki de o hesap. Haydi, zevzeklenme(1), vaktimiz uygun, ama sen dolaplara soldan bakmaya başla, ben de sağ taraftan. Korkudan ödüm koptuğu(1) için CD’yi kitap sayfalarından birinin içine sokuşturmuş da olabilirim. Kara günler için değil, ama gerekebilir diye ki gerekti, o CD ya da dosyayı bulmamız gerek!”
“Arama, tarama, bulma çalışmalarını tamamlamamız için kaç gün, hatta haftamız var patron komutanım?”
“Kaşınıyorsun(1), ‘Maaşa zam, işine son!’ demem için, yok öyle yağma! Macaristan’a göndereceğim seni, hani şu beraber maliyet analizi yapmak zorunda kalıp da hiçbir halt yemememe rağmen başıma dert olan afeti devran(3) yeniden bizimle ithalât konusunda iş birliği yapmak dileği ile e-mail(4) göndermiş. Ama ne e-mail?..
Eee! Bir kere dersimi aldığıma göre, istesem bile maşa varken elimi ateşe uzatmayacağım(1). Geçen sefer bir hayli para kazanıp makinelerimizi yenilediğimiz iş için benim tekrar oralara gidip de yengenle becelleşmemizi(1) istemezsin, değil mi Goçum!”
“Alavere-dalavere(3), Atilla nöbete, öyle mi? Beni şamar oğlanı(14) yapmaktan bıkmadınız hâlâ. Size sevdanın yolları, Atilla’ya kurşunlar(15) gibi. Keşke bu kadar açık konuşmasaydınız! Sarkak gönüllü(16) de, ayran gönüllü(16) de değilim, dediğiniz gerçekten şeytan ise eğer bir şeytanla mücadelede başarılı olacak kadar da uçkuruma egemenim(1), ama ola ki gene de bir yanlışım olursa, onu da siz CD’ye aldıracak mısınız, ömür boyu köleniz kalmamı isteyecek şekilde, sanki şimdi farksızmışım gibi?”
“Bilemiyorum. Ama güzel bir fikir, mantığını beğendim. Hadi başla artık şu CD’yi, ya da dosyayı aramaya, her neyse. Eğer bulursan ve anlaşma için iyi ya da iyiye yakın bir başarın olursa; ‘Dile benden ne dilersen!’ diyeceğimi biliyorsun, ama kanaatkâr birisin, herhalde işin maddi bölümünün yarısını istemezsin diye düşünüyorum!”
“Ne zaman yüzün kara çıktı ve ne zaman harcayacağımdan fazla bir isteğim oldu ki, abartıyorsun böyle?”
“Valla, eğer ‘Espriden Anlama Kursu’, okulu her neyse öyle bir şey varsa ilk kaydını yaptıracağım kişi sen olurdun, tabii bozulanlar listemin ilk sırasında da şerefli bir şekilde yer alırdın! Evet! Eğer CD’yi bulursak sadece yan yana oturmak dışında hiçbir kusurum, suçum olmadığı halde neden kapı önüne boş bir süt şişesi gibi(1) konulma tehdidi ile karşılaştığımı anlayacaksın…”
Sözlerine kılıf bulmak(1) için galiba biraz duraklamak mecburiyetinde hissetti kendini ve devam etti;
“Çünkü adı e-mail adresinde olmasına rağmen adını ancak CD’yi bulunca hatırlayabileceğim genç hanımın, gerçekten insanın canını yakacak, beynindeki tüm masum hücreleri bir bakışıyla çürütecek bir dişi varlık olduğunu sen de görüp, bilip, öğreneceksin…
Benim oradaki başka elemanlarla da, Macar insanlarıyla da içten bir birlikteliğim olmadı, onlarla yanak yanağa dans etmem, kadeh tokuşturmam dışında. Bu da çapkınlığımdan söz edilmeyecek masumane bir tavır değil midir?”
“Şimdilik bu kadar reklâm, ya da ‘Dikkatli, tedbirli ol!’ uyarısı yeter, bence. Hadi gereksiz ateş için adı Atilla olan maşanın görevine başlaması için araştırmamızı derinleştirelim!”
“Doğru; az söz, çok başarı! Tüm sözlerime karşın yanlışın olmayacağından eminim, ancak erkek milleti değil miyiz? Gene de; ‘Şüphe hanesinin bir yerlerinde birkaç satırlık soru işareti için boş yer bırakmalı!’ diye düşünüyorum. Ayrıca öyle bir hanımın var ki, seni ne kapının önünde matkapla bekler, ne de zalim, eğer yanlış tanımadıysam…
Her hal ve şartta daima senin yanında olduğumu ve öyle kalacağımı bil! Neyse çenesi düşüklüğüme(3) ihtiyacın yok senin, aramaya devam…”
Kapı çalındı, çaylar bırakıldı, aramaya başlanmadan çay molası verilmiş oldu, böylece. Sanki bir devlet dairesinde, eli kıçında dolaşan, koridorlarda ya da yerine oturduğunda da dedikodu niteliği taşımayan(!) günlük haberleri edinen devlet memurları gibiydim!
Çaylarımızı yudumlarken patron masayı tokatlarcasına elini masaya vurdu;
“Tabii ya! ‘Ölüm Korkusu’ nedeniyle o bilgileri bir dosya halinde klasörleyerek(1) arşive kaldırmıştım. Anahtar ahanda şu çekmecede…
Andak Goçum! Arşivde alt raflardan birinde sarı, kirli bir dosya içinde, üzerine merak uyandırmaması için Macaristan yerine Machine(4) yazmıştım, ilk üç harf hilesi ile. Haydi, o dosyayı kap, gel. Muhtemelen ucunda iyi bir gelir, senin için mükemmel sayılacak bir bonus(2) olmasa seni feda etmezdim!”
“Feda etmek?”
“Şey…
Yani…
Dil sürçmesi(3)…
‘Fedakârlığını asla beklemezdim, görevlendirmek istemezdim!’ demek istedim.”
“O zaman bağışla patron! Genç, bekâr, mühendis arkadaşlardan birini görevlendiriver o gitsin, lütfen!”
“Onlar bi moktan anlamazlar(1), üstelik bilmemeleri gerekip de mecburen bilenleri ya işten atmam gerekir ki bunu sen de istemezsin. Ya da öğrendiklerini allayıp, pullayıp, süsleyerek sanki bir şeyler olmuş gibi benim aleyhime kullanmaya kalkışırlarsa çıkacak cinayet veya ihtilâflardan(2) seni sorumlu tutacağımı bil, ne de olsa zaten Mesul Müdürümsün…
En iyisini hem kendimi, hem de bir kez daha ve tekrar kendimi güven altına(1) almalıyım…”
“Peki, ya ben de söylediklerini abartarak kullanırsam, kullanmaya yeltenirsem, hem de kimi düşünerek, ne dersin?”
“Psikolojik baskı(17) yaparak; ‘Sen sır küpüsün(3), yapmazsın, etmezsin!’ dememe hiç gerek yok. Senden benim aleyhime, hele ki önce eşime, sonra çocuklarıma, yani ‘Dostlarım, Sevgililerim’ dediğin canavarlarıma bakıp da en ufak bir şüpheyi bile aklından geçirmeyeceğine eminim. Güvendiğim, inandığım ve başımı dertten kurtarıp yuvama yeniden yönlendiren insansın...
O halde görevini başarıyla tamamlayıp bonusunu hak ettiğine(1) inan. Ötesini ben bilemem ve herkes yaptığından, yaptığı kadar sorumludur. Bilmem, do you understand me(4)?”
“Neyse abim patron, mücadele etmekte zayıf olduğum konuları, İngilizceyi iyi bildiğimi vurgulamanı bir kenara bırakalım da, şu ‘Ölüm Korkusu!’ dediğin, üstelik ‘Mezarını kaz da, öyle git!’ diye salâvatlamaya çalıştığınız konuyu anlayacağım bir şekilde, anlatsanız…”
“Önce klâsörü getir, izle, gör ve felâketini nasıl önleyebileceğini, baştan çıkarılmak(1) olasılığına karşı nasıl tedbirler alman gerektiğini düşün, düşünelim. Hatta eğer kendine güvenemeyeceksen, eşini de al yanına, öyle git. Çekinme, masraflar benden…
Bir musibet, bin nasihatten evlâdır(18), derler, ama ben benimkini götürsem, zemzemle yıkanmış(1) uslu bir çocuk olsam da karımın indinde güvenilmeyecek biriyim, sırtını döner-dönmez haltlar karıştıran kocayım ya, karım ne yapar-eder, bulur-buluşturur çıngar çıkartır(1), vaktinden önce başarısız bir biçimde dönüşümüzü sağlar ve yitirdiklerimiz, umurunda bile olmaz…”
“O nedenle şamar oğlanı düş yollara, öyle mi? Size sevdanın yolları, bana kurşunlar… Nasıl olsa bulunmadık Hint Kumaşı değilim. Eşimin bana güveni sonsuz, saldım çayıra, Mevlâ’m kayıra(19) modunda, duyarsız, duygusuz…”
“Bugüne kadarki beraber çalışmalarımızda ilk kez sesini bu kadar yükselttiğinin farkında mısın?”
“Eğer akrabam, arkadaşım, ağabeyim olmasan…”
“Ne yapardın?”
“Patronum olman beni ırgalamaz(1), bana emeklerini inkâr eder ayrılırdım, bir yerlerde doyacak kadar bir iş bulurdum herhalde. Sen de ‘Bir elemanımı yitirdim!’ demez, mühendislerden birini hemen oturttururdun yerime. Ama bu kadar yıllık hukukumuz, her şeyden önemlisi kan bağımız ve çekincene saygı duymamın gerekliliği var…”
Sözü uzatmadım daha fazla, uzatmamın da gereği yoktu, patronun tavrı da uzatmamak üzerine olsa gerekti, anahtarı aldım, arşive indim, elimle koymuş gibi buldum dosyayı ve getirdim.
Dosyayı masaya koyarken önce bir resim düştü, dosya içinden, yarısı yırtık gibi, ama şiirdeki gibi değil(20) daha doğrusu özenle ve özellikle kesilmiş ve kalanı gizlenmiş! Kesilip yok edilen tarafta kimin resminin olduğunu tahmin etmem zor değildi.
Ve dediği gibi (evli-barklı olmama unutturup) yüreğimi anında hoplatan, etkisini resminde bile hissettiren âfeti devran idi (saklamamam gerek)!
Ve sonra bir poşetten bir CD ile bir sürü evrak çıktı o ince dosyanın saklı olduğu “Machine” klasöründen ve neler yoktu ki içinde…
Ve patron dillendi;
“Macaristan seyahati para kazanmak konusunda bizim için başarı, benim için neredeyse hüsran olacaktı. Fırça yemem mi desem, kapı önüne konulup yuvamın yıkılacak gibi olmasına çeyrek kala tamir ve tadilâtınla(2) ayakta kalmam mı desem? Her neyse…
O seferki kazanımla, kazanç hanemizde her ne kadar tapusu benim üzerime olsa da evinizi öyle edinmiştiniz, tabii bunda benim yuvamı yıkılmaktan kurtarmanın, kurtarmanızın da etkisini yok sayamam!”
“Abartıyorsun abi!”
“Yoo! Gerçekleri asıl sahibinden saklayayım mı yani? Neyse sana şimdi teklifim şu; aklımda kalanlardan mı başlayayım, resimlerden, dosyadaki can sıkıcı teknik verilerden mi, yoksa bilgisayardaki “Folder(4)” bölümüne ‘Machine’ diye sakladığım güzelliklerden mi, yoksa ‘Face to face conservation(4)’ denilenden mi başlayalım?”
“Abi, can sıkıcı verileri ben yanıma alıp ev ödevi olarak öğrenirim. Yüz yüze konuşmak da benim için erken. Görmem gerekenlerin de acelesi yok. Siz sansürlemeniz(1) gereken ne varsa o kısımları atlayarak bana yaşadıklarınızı anlatın!”
“Yengen gibi sen de hâlâ bana inanmıyorsun. Ne kötülük gördün ki, ‘Bir şey olmadı!’ deyişime inanmayıp, resimlerden, iletilenlerden, hatta masumane görüntülerden anlam çıkartarak bana değil onlara inanma gayretini yaşıyorsunuz ki ikiniz de?”
“Eee! Adın çıkmış dokuza, inmez sekize, yaşayan sensin, o intibaı(2) bırakan da sensin, yani sizsiniz. Bazı şeyleri hak ettiğinizi bakın ben sizin yüzünüze karşı söylüyorum, yengem kadar hoşgörülü(1) değilim, üstelik yaşadıklarınızı ve yaşama ihtimalim olanların yengemin kulağına gideceğini de şantaj olarak kullanmayacağımı bil, ne de olsa ekmek parası…”
“Lâf ola beri gele, yengesi taraflı fanatik(2) düşman. ‘Ekmek parası’ dilenilecek kadar aşağılanma gayretin hoş bir davranış değil. Ama ne yapayım ki, işin, gücün, akrabam, yakınım olman değil, üstündeki şeytan tüyünün(1) etkisiyle seni çok sevdiğim önemli. Bak, dikkat et! Hak ettiğinden fazla demiyorum, çünkü her şeye sahip ve hak eden mükemmel bir insansın!”
“Sağ ol! Tamam, sakladığın bir şey olmadığına inanır gibiyim, ancak saklanma, saklama konularında şüphelerim saklı ve asla hiç kimse için hatırlanmamak üzere. Öncelikle bilmem gerekenler konusunu açıklamaya çalış bana.”
“Bu güzel kızın asıl adı Melisa diğeri; Melinda ve soyadı Melitta… Bunlar bal ve balarısı anlamlarına geliyormuş. Ancak ben Melissa isminin de bal anlamına geldiğini öğrenince ona Türkçemizde de kullanıldığı için Melissa, bazen “s” harflerinden birini yutarak, yutkunarak Melisa şeklinde hitap ettim. ”
“Yutkunarak…
Anlamı ne bunun?”
“Gene en ufak mimik ve sözlerden şantaja uygun ipuçları edinme çabasındasın, eline koz vermeyeceğim(1), öyle bir şey demedim, iddia edersen de, kimsenin bana inanacağını sanmıyorum, ama gene de şansımı denemek için; ‘Yalan!’ derim!”
“Abi, sen yoksan, ben yokum demek, nasıl böyle bir şeyi üstüme çamur gibi atarsın ki? Eee! Melissa Hanıma Melisa mı dedin, yoksa daha da kısaltarak ‘Melis!’ mi?”
“Valla güzel ötesinde çok güzel bir kız…
Yani hanımefendi olduğundan, bazen Melisa, bazen de Melis dediğimi itiraf ediyorum…”
“Yani bazen ağzı açık ayran delisi(3), bazı zaman yengemden korku belâsına(3) gibi mi?”
“İçimdeki sırları doğrudan doğruya aktarmak zorunda mısın be Goçum?”
“Görünen köy kılavuz ister mi patron?”
“Bak yakışıklı kardeşim, deminden beri ‘Abi-kardeş’ sohbet ediyoruz, neden gerekti ki hemen patronluğa yönlendirdin beni? Elinde koz olduğunu anlatmak için mi? Tamam, korku dağları bekler, ama fotoshop(4) yapar, rötuş(2) yapar, bire bin yalan katar, seni yaşadıklarınla koyunlar gibi meletirim!”
“Yapmazsın!”
“Yaparım, en ufak bir şüphem olsun, dene de gör! Devam edeyim mi?”
“Eee! ‘Katli vaciptir(3)!’ demek için icazet(2), ferman(2) sahibi, idamım için infaz memurum, cellâdım olacağına göre, devam edelim, abim!”
“Sen de abartıyorsun, ama ne yapayım ki sana kıymam mümkün değil, gerekenleri anlatmam, senin de bunlarla ne yapabileceğine inisiyatifini(2) kullanarak kendinin karar vermen gerek. Devam ediyorum. Melisa, resminden de gördüğün gibi güzel ötesinde şahane bir kız ve de tığ gibi(3), dipçik gibi(3). Hatta belki iddia etmemde sakınca görmezsen şöyle de diyebilirim; Tanrının özenerek-bezenerek yarattığı melek tipinde bir varlık. ‘Şeytan da bir melektir!’ deme, bu kız şeytana bile pabucunu ters giydirir(1)…
sanırım!”
Suskunlaştı, sanki bir şeyleri hatırlamak, ya da belki unutmak, zihninden temelli silmek ister gibi.
“Biliyorsun, neredeyse benim hayatımı karartıp kaydırıyordu, üstelik bedeniyle değil, sözleriyle, parfüm gerektirmeyen teninin kokusuyla, yaklaşımıyla, resimleriyle. İşyerinin tek sahibi, ne isterse elde edebileceği, kendi ayakları üzerinde duran, hatta bana anlattıklarında herhangi bir yanlışlık olmadığına inandığım şekilde sıfırdan başlayıp yükselen ve kimselere müdanası(1) olmayan...
Amma çok konuştum yahu! Boğazım kurudu, hadi birer çay daha söyle, çayı getiren kapıyı geldiği yönden kapatsın, ben de o vakte kadar düşen çenemi biraz dinlendireyim.”
“Bunun anlamı; ‘Anlatırken bile boğazımı kurutacak kadar güzel!’ demek mi oluyor?”
“Yahu Atilla, lâfı bilmem neresinden anlamakta üstüne yok! Sen Macaristan’dan döndüğünde el mi yaman, bey mi yaman, görürüz. Ben hiç olmazsa namusumu koruyarak döndüm, inanan olmasa da. Ama garibim, sana sonsuz güveni olan öylesine masum ve mükemmel karın var ki, doğruları sıralasak, slayt(2), fotoğraf, resim, CD göstersek bile gördüklerine değil, sadece senin söylediklerine, anlattıklarına güvenir…
Demek ki onu sana uygun görmekle yanlışımız olmamış!”
“Bir de doğursa, doğurabilseydi keşke, kusurun bende olmadığını biliyorsunuz. İnsan; boş bir saksı değil, içinde çiçekler olsun istiyor, boşluk yerine, sesler olsun istiyor, demek ki bu kaderim, silkeleyip atmam mümkün değil ki?”
“Bir noktada belki haklı görünebilirsin, ama doğurgan olup da çaçaron(2), cadaloz(2), sana şehri, ülkeyi değil, dünyayı dar eden(1) bir kadın olsaydı?”
“Çocuk, berekettir, varlığını yaşamasam da tahmin edebildiğim, bu da karşımdakinin tüm kusurlarını hoş görmemin nedeni olur, olabilirdi!”
“Neyse, ne diyorduk, konu nereye geldi, şu çaylar gelsin, anlatacaklarıma devam edeyim, daha bitmedi, ama bitecek gibi sanırım, birkaç gün içinde!”
“Yani, onu birkaç gün içinde anlatacağına inanacak kadar az tanıdığını iddia etmek düşüncesinde misin?”
“Bazen kafan duruyor, espri yeteneğinden(3) şüphe eder gibi oluyorum…
Hah çaylar geldi! Kızım sen yirmi dakika kadar sonra tekrar çay servisi yap. Bu adam boğazımı kuruttu, kurutmaya da devam edecek, olanı-biteni bir iş görüşmesine göndereceğim kırk dereden su getirmeye(1) meyilli, niyetli!”
Kapı kapandığında başarılı cümlesi; “Eee! Ne demiştik, nerede kalmıştık?” idi.
“Son olarak reklâmlardaydık!”
“Hah! Tamam! Tuttuğunu koparan bir kadın! Arkadaşı var mı, bilmiyorum. Mükemmel bir dişi gibime geliyor, sanırım seni de etkileyebilir? Kazanmaktan ziyade onun için elde etmek önemli karşısındakinin direnmesine fırsat bırakmaksızın, engin hayat tecrübeme göre. Çünkü tekrar olacak olsa bile itiraf etmeliyim ki; ‘Tanrının yeryüzüne gönderdiği en güzel, en mükemmel, eksiğini bırakmamış eserlerinden biri!’ o…”
“Kendimi korumam, sakınmam için ne önerirsin; peki?”
“Bir halt bileydim, ben beynimi, kendimi korur kurtarırdım, bu kadar yıllık tecrübeme rağmen, etkilendim, etkilendiğimi hınzır gibi bilmesine rağmen, oralı bile olmadı, iş, iş, iş…
dönüşte de size anlatamama güçlüğü…
Yaşaman gereken bir iki konuyu şifahi olarak söyleme gayretinde olayım. Macarların para birimi; Macar Forinti, bizim Türk Lirası gibi. Bizim bir liramızın eşiti bugün için sanırım 87-88 Forint kadar. Mümkün olduğu kadar konuşmaların sonuna, mimiklere, ikram ve çeşitlerine bakarak ya İngilizce ‘Yes, please!(4)’ ya da ‘Igen köszönöm!(4)’, yahut ‘No, thank you!(4)’ gibi ‘Nines köszönöm!(4)’ veyahut da kısaca ‘Nim!(4)’ de, ama mutlaka ve ille(3) de köszönöm!”
“Başka?”
“Dünyanın neresinde ve hangi kadın olursa olsun, iltifattan hoşlanır, iltifat etmekten çekinme! ‘El şakası’ dediğimiz gibi kaba şakalar yerine sözlü şakalar, espriler yap, hatta aklında varsa, aklına gelirse fıkra anlat, ya da böyle şeyler yazan kitaplar varsa, al yanına akşam oku, ezberle, gündüz sat! En önemlisi ben bugüne kadar pek hissetmedim, ama zaaflarını(2) sakın ola gösterme, hele ki çocuğunun olmadığını, özlemini…
Gene de sen bilirsin tabii! Hadi, şimdi CD’yi izleyelim, notları dediğin gibi sonra okursun, sonra da bize göre iki saat kadar batıda olduğu için ayaktadır, şöyle bir yüz yüze görüşürüz Melisa Hanımla.”
“Bence resmi bilgiler niteliğinde şu notlara bir göz atayım önce. Sonra da CD’yi izlesek, ne dersin?”
Çayından oldukça büyük bir yudum alırken; “Bence sakıncası yok!” dedi.
Önce okudum, çaylar geldikten sonra da CD’yi izlemeye başladık.
Neler yoktu ki, notlarda ve CD’de. Örneğin Macar topraklarının bir kısmının topraklarının istilâsı olan Mohaç Savaşından(21), Kanuni Sultan Süleyman’a(21), Estergon (Esztergom) Kalesinden(21), Zigetvar Kalesi(21) ve Merzifonlu Kara Mustafa Paşaya(21), Kosova Savaşı(21) ve I. Murat Hüdavendigar’ın Miloş Kopilic tarafından şahadetine(21) ve Kossuth Lajos Meydanına(21) dair tarihi birçok olay...
Gül Baba Tekkesi(21), Budapeşte’deki camiden bahseden İslam eserleri…
En önemli yerinin şehrin Tuna Nehri(21) ile iki bölüme ayırdığı Buda ve Peşte arasındaki Aslanlı Köprü(21) olması ve nehrin yer altından da (metro denilen) yer altı trenleriyle bir taraftan diğer tarafına metrelerce iniş çıkışlardan sonra geçilebilmesi…
Tuna Nehri Balıkçılığı(21), Margrit Adası…(21)
Ve bir Türkçe türkü; “Tuna Nehri akmam, diyor…(22)”
Macar danslarından(21), Gulaş Çorbasından(21), Tokaji Şarabından(21) ve Palinka Rakısından(21)… İçkiliyken verilen, nasıl ve her ne şekilde, her ne sonuçla bitecek olursa olsun fermanın, ayıkken uygulanamayacağından bahsedilmesinden…(21) de nasıl söz edilmezdi ki?
Patron bu anda saplama yaptı;
“Melisa, kendi rakılarına değil, bizim rakılara düşkün. Nereden duymuşsa duymuş, ya da okumuş, “Bilecik Rakısı(21)” diye. Tee eskilerden bu rakıyı bulmanın mümkünü yok ki! Sen gümrükten geçmeden evvel, araştır-taraştır, Macaristan Gümrüğü ne kadarına izin veriyorsa o kadar şişe Tekel veya Tekirdağ Rakısı götür Melisa’ya. Sanırım, memnun olur? Sakın onunla aşık atmaya(1) kalkışma, içki içmekte seni yaya bırakır, güçlü bir kız çünkü.”
Arada sırada da olsa duraklaması, hem kendinin hem benim nefes almam, hem de söylediklerini sindirmem için gerekli zamanı sağlıyordu bana.
“Tabii söylememe gerek yok, Melisa derse ki; “Kaz Ciğeri(21)” ısrar etmesini bekleme hemen ‘He!’ de! Bulunmayacak bir fırsat, dünyanın hem her neresi olursa olsun! Eh! Tabii, dönüşte de bu ağabeyini unutmayıp Tokaji ve Palinka’dan, gümrüğümüzün izin verdiği, bütçenin elverdiği kadar getirirsen onlara da ‘Hayır!’ demeyeceğimi bil. Ama sen o afeti devran yanında değilken mümkün olduğu kadar tadına bakma, içiver gitsin, nefis!”
Patronun dur-durağı-duracağı yok gibiydi, sanki etkilendiklerinin etkisi altında kaldığını sayıklar gibiydi, açık verdiğinin(1) farkında değilmişçesine.
Ve yüz yüze konuşmak için açıldı ekran, İngilizce konuşmalarla;
“Merhaba!”
“Merhaba?”
“Ne diyorsunuz Patron Bey!”
“İki güne kadar şu anda yanımda gördüğün elemanımı tam yetkiyle size göndereceğim karşılıklı bilgi alışverişinde bulunursunuz. Uygun görürseniz sizinle yeniden işbirliği yapmaktan memnun oluruz. Olmazsa, ne yapalım; ‘Tekrar bir başka sefere!’ deriz...
Ancak ısrarla belirtmeliyim ki geçen sefer sayenizde çok kazandık, teşekkür ederim.”
“Bu sefer de olmaması için ne sebep olabilir ki?”
“Onu Atilla gelince sizinle karşılıklı konuşup, maliyet analizini ve satış fiyatını hesap edince halledersiniz artık!”
“Yakışıklı ve iyi birine benziyor, inşallah şaşırmaz!”
“Siz şaşırtmayın, sanırım o da şaşırmaz!”
“Sahi! ‘Dönüşte harp olur, darp olur!’ diyordunuz. Size bir şey olmadığına göre demek ki göndereceğiniz kişi için de böyle bir yanlışlık olmayacaktır, benim tarafımdan!”
“Haklısınız, desem de güvenmek çok zor. Gene de sizi baş başa bırakayım, ben birkaç dakika izin isteyeyim!”
“Hâlâ mı prostat(23) olayı? Oysa o kadar da yaşlı görünmüyordunuz!”
“Ne demezsiniz ki? Ben Atilla ve siz gibi genç miyim ki?”
“Anlaşıldı? Haydi, geçmiş olsun!”
“Tövbe(2)! Tövbe…”
Patron Türkçe söylemişti son iki kelimeyi ve doğal olarak anlamamıştı Melisa demek istediklerini ve bana sormuştu;
“Ne demek tövbe, tövbe!”
Patron kendine ulaşan sözleri kendince Türkçe ve sessizce cevaplamıştı;
“Ananın örekesi(3), demek, hınzır kadın, sanki ne anlamı varmış da, bilmiyormuş! Allah’ım şükran borçluyum, beni korudun, bu göndereceğim kulunu da koru, ama korumasan da gönül koymam!”
Bir insanın Allah’la konuşması, hatta sohbeti ne kadar doğru ve doğaldı ki?
Bundan sonrası Melisa ile benim aramda, karşılıklı, daha çok benim tarafımdan güzelliği ile ilgili yağ çekmeler, iltifat şeklinde yalakalık idi. Gerçekten güzel ötesinde güzeldi, ekranda. Hissediyordum ki…
Daha doğrusu, etkilenişimi saklayarak ben onu internetten, CD’lerden, bana verilen notlardan araştıracaktım, mutlaka o da beni (belki, hüsnü kuruntu sözümü saf dışı bırakarak(1)), internette benimle ilgili ne kadar haber vardıysa?
Tabiidir ki her türlü sabotaj için görevli olduğuna inandığım patronun yükledikleri, hatta benim için özel ve belki de amaçlı olarak yükledikleri hariç…
Gün geçti, belki de farkında olamadığım dalgınlığımda günler geçti, gidiş vaktim geldi, karım gecesinde;
“Sana veremediğim bazı şeyler için seni kısıtlamayı düşünemem…” dediğinde ağzını kapattım;
“Bu bizim kaderimiz, ha sen, belki de ben…
Üzülme!”
Karım her zamanki gibi görevini yapmıştı ve ben de ona dönünceye kadar çok değer verdiği ve bir an bile ayrı olmaya tahammül edemediği ailesiyle beraber olmasına, evimizin gidişim sonrasındaki önemsizliği nedeniyle izin vermiştim.
Vermesem ne olacaktı ki? Bu izni hak etmişçesine nasıl olsa uygulamaya koyup gidecek değil miydi ki?
Ve konunun önemi ben hareket etmeden önce karım ailesinin yanına gitmiş değil, taşınmıştı bile! Hatta beni uğurlamaya gelmek değil, telefonla bile “İyi yolculuklar!” dilemek için herhalde vakti olmamıştı. Sanırım, bunda öğrendiği, bildiği çocuk sahibi olamama eksikliğinin de etkisi olsa gerekti, üzülmemesi gereken, Tanrının öyle uygun gördüğü.
“Yol göründü, gurbet ele giderim…(24)” tavrında patronun gizlediklerinde anlatmamın gerekli olmadığı nedenleri yaşıyordum. Patronumun da, eşimin de tavırlarının, davranışlarının hiç önemi yoktu bana göre. Çünkü eşimle birlikteliğimiz bizim için sadece fiziksel bir beraberlikten öteye neydi ki, nikâh olayının gerekliliği olan ancak gerçekliği olmayandan başka?
Siyah-beyaz bir film gibi bile değildi yaşamımız(25)! Tıpkı bir motor yaşam(3) gibi; ye-iç-yat-sevgisiz sevişme-saygılı bir birliktelik, kalk, homini gırtlak davranışı(26) ve sıfır sonuç…
Unutmamam gereken karımın son sözleriydi;
“Görevini yap, sana güvenim tam, üstelik tapun bende…” deyip yüzüğünü göstermişti. Bu, hani gerçekleştirecek olsam da kaçamaklarımdan kendine zarar gelmeyeceğini belirten bir bakıma izinli olduğumun belgesi, izni gibiydi.
En son vedalaşmasının göstergesi, “Güle güle!” diyemeyecek kadar uzaklaşmasının nedeni de bu olsa gerekti…
Darağacındaki bir idam mahkûmunun son nefesi için tekmelenecek tabureye yönelişi gibiydi yönelişim; yalnız, savcı, infaz memuru(3), cellât gibi bekleşen patron, ailesi ve bir kısım sevenlerim diyeceklerimle, beni onlardan ayıracak çizgiye doğru.
Tereddütlüydüm, endişeliydim, hatta korkuyor gibiydim dönüşüm için; “Bekleyenim olsa da, razıyım kavuşmasam!(27)”modundaydım, sanki son anlarımı yaşıyormuş, ya da yaşayacakmışçasına, bedbince ve huzursuzdum…
Bunda patronumun karşımdakini doyumsuz bir canavar gibi methetmesinin(!) gıyabında(2) tanıştırmasının da etkisi olabilir miydi, bir bakıma “Benim!” diyen namuslu(!) bir erkeğin esareti kabullenmemesi gibi?...
Uçak kalktı, tarifeli sefer, günler öncesinden bilet aldığım, yanımdaki hanımefendiyle gülücükler eşliğinde sohbet etme gayreti yaşadığımız, iki saat sonrasına umulmadık bir heyecan, bekleyişle ve Ferenç Lizst Budapeşte Uluslararası Havalimanına iniş…
Doğrusu patrondaki o ilk yarısı yırtık resmi gördüğümde, sonrasında, tüm eklentileri, konuşmaları, görüntüleri, ekstreleri(2) aklımda tutma çabasıyla etkilendiğimi hiç olmazsa kendime karşı dürüst olarak itiraf etmem gerektiği düşüncesindeydim.
Peki, ya o? Hiç sanmıyordum, Macarların Türklere karşı özel bir yaklaşımlarının olduğunu, okuduğum bir kısım belgelerden edinmeme rağmen.
Türk erkeklerinin genelde Macar kızlarını tarifte sıkıntı çektikleri tekerlemedeki gibi, gerçekten “Saatte Nacar, kızlarda Macar!” denecek güzellikte idi Melisa. Beyaz tenli, kısa, çok kısa, hatta alabros(2) siyah saçlıydı.
Elâ yerine sımsıcak mavi gözleri olan, benden çok az kısa boylu, zayıf gibi görünmesine rağmen uygun bedensel bir yapıda idi. “Uygun bedensel yapıda” diyerek ölçülerini tarif etmekte gerçekten sıkıntı çektiğimi belirtmem gerek!
Karşıladı beni, üstelik ummadığım samimi bir şeklinde İngilizce; “Hoş geldin Atilla!” deyip kucaklayarak. Dekolte(2) bir elbise ve sutyensiz olarak yaslanmıştı göğsüme. Hiç de başlangıç cümlesi olmamalıydı diye düşündüğüm cümleler döküldü dudaklarımdan budalaca, kabaca, arsızca(2), saygısızca ve kendini bir matah(2) sanırcasına;
“Belki bana söylenenler, anlatılanlar, yanıltıcı, yanlış, bilmeksizin ve hatta yalan olabilir, ama beni sözleriniz ve özellikle de bu çıplak tavrınızla gelir-gelmez etkileyeceğinizi mi sandınız, size hapsolacağımı, esiriniz, köleniz olacağımı mı düşündünüz?”
“Gelir gelmez, ne demek bu şimdi? Biz misafirlerimizi; onları bilsek de, bilmesek de, görsek de, görmesek de sevgimizin, sevincimizin göstergesi olarak kucaklar, hatta öperiz de, eğer karşımızdakinin de bizlerle aynı duyguları yaşadığına inanırsak. Yani bu şu anda sizin öpülecek değerde olmadığınızın göstergesi. Anladım. Kırıcı olduysam özür dilerim. Şimdi buyurun!”
“Beni öpmeni dilesem…”
“Hak etmediniz ki!”
“Bilmemek değil, öğrenmemiş olmak, ayıp! Demek ki okuduklarımda içtenlik bölümünü saygısızca atlamışım!”
“Bu, sizinle ilgili bir konu…
Aç mısınız, yemek yemek mi, dinlenmek mi, gezmek mi, yoksa hemen işe başlamak mı istersiniz? Size bir cep telefonu aldım, sadece sizin ve benim numaramız olan, verdiğiniz, vereceğiniz kararları, isteklerinizi, düşüncelerinizi bana iletmeyi düşündüğünüzde kullanmanız için...
Her türlü söze, bilgiye, kanaate, dileğe, hatta herhangi bir şekilde kahvaltıya, yemeğe, dansa, müziğe, davete açığım, yeter ki içinde sitem, kinaye, olmasın, gelir gelmez, itekler gibi, iticiliğimi sergilediğimi anlatır gibi!”
“Özür dileyip, tekrar ‘Öp beni!’ desem?”
“Değerli misafirim, o şansını yitirdin, şimdi diğer dileklerini belirt, lütfen!”
“O halde yetiştiremediğim bir kısım CD’leri değerlendirmem ve dinlenmem için beni fazla gideri olmayan bir otele bırakmanızı, bu vesile ile internet gerekliliğim yok, laptoplarınızdan büronuzda gereksiz olanlarından birini ülkeme geri dönünceye kadar bana tahsis etmenizi dilesem, başlangıçtan beri özür dilediğim dileğimin önceliği olarak…”
“Olur!”
“Hangisi?”
“Dizüstü bilgisayar tabii ki!”
Avucumu yalamam(1), ısrardan dönmem gerekti, asla naz yapacağı, kendini benden sakınacağını aklımdan, aklımın ucundan bile geçiremiyordum.
“Okumuşsunuzdur, ya da bilginiz vardır mutlaka. Her ne kadar arabam ve şoförüm dışarıda ise de, isterseniz şöyle uzun yoldan, sağa-sola bakınmanız için şehre otobüsle de götürebilirim sizi, ya da trenle falan…
İsterseniz arabamla kısaca görülebilecek yerleri gösterip dolaştırarak da götürebilirim otelinize…”
“Otel fazla masraflı, külfetli olmasın, dediğim gibi. İşyerinize yakın olması tercihim, yürüyerek gelebileceğim gibi ve kadar meselâ. Gidip hemen çalışmaya başladığımda bana bir kahvenin iyi geleceğine inanıyorum.”
“Patronunuz anlatmıştı, ayrıca konuştuk, gördüm, biliyorum sizi. Üstelik işlerinize düşkünlüğünüzü, patronun akrabanız olduğunu, evliliğinizi ve saire ve saire…
Haydi, arabama gidelim, siz öne oturun, hem dinlenmiş olursunuz hem de göz ucuyla(1) da olsa şehrime şöyle bir göz atmış olursunuz. Ne dersiniz?”
“Ne diyeceğim, bir öpücüğü bile esirgediğinize göre, dediklerinize saygı duyuyorum!”
“Hak etmeyi düşünmez misiniz, zamanı hiç mi olmayacak dersiniz? Neden siz denemeyi dilemiyorsunuz?”
“Deminden beri aklımdan geçiyordu, yoldan geldim, beni öpmeniz doğaldı, şimdi böyle yol ortasında durup dururken sizi öpmeye kalkışırsam herkes ne der?”
“Birbirlerini özlemişler, derler!”
“Bilmeden, tanımadan, hele ki daha sizin dilinizde ‘Merhaba’ demeyi bile bilmeyen biri olarak!”
“Kusurlar affedilmek için yaşanır Atilla, dene, reddetmeyeceğim, hem de sokak ortasında, özlemiş gibi, yıllarca ayrı yaşamış iki insan gibi…”
Bu ikrama nasıl “Hayır!” derdim ki? Gene de çekindim, dudaklarımı dudaklarına değdirdiğimde heyecanımı belli ettim galiba, şaşkınca (mı?)
Mutlaka!
Çantamı yere bıraktırdı, elimi beline sardı, kucakladı ve gereğini gerçekleştirerek öptü…
Perişandım, o ise başarısını kutlarcasına bir gururu yaşıyor gibiydi. Dün bir, bugün iki değil, üç-beş dakika öncesi ve şimdi, içimden geçen, yaşamımdaki şu ana kadarki sevgisizlik ve sevgiye susamışlık olsa gerekti…
Dediği gibi bindik arabaya, hiçbir şey olmamış gibi. Oysa dudaklarındaki kızarıklığın, morarmaya başladığının farkında değil gibiydi. Biz Türklerin abartma huyunun üstesinden gelemedikleri bir gerçekti bu, ama başlamadan başlamak da ne demekti ki?
Uçaktan iner-inmez, etkilenişimi, kulu-kölesi olacağımın işaretini vermem şarttı sanki! Öyle bir yolun başındaydım ki, ilerlemem yasak, geri dönmem imkânsız gibiydi, çaresiz ve bitkindim, önce şehirde ufak diyebileceğim bir tur atıp da otele ulaştığımda.
Gümrükte karşılaşacağım bir kısım sorunlar için, dizüstü bilgisayarımı getirmemiştim. Laptop otelin danışmasında sanki beni bekliyordu, kaşla göz arasında(3) telefonla işimi halletmiş olsa gerekti Melisa.
“Otelin interneti var, şifresini öğrenirsin, patronla da görüşebilirsin, istediğiniz vakte kadar ne arzu ediyorsanız çekinmeyin, yerine getirilecektir. Size Tuna Nehrini ve Aslanlı Köprüyü görüp, şehrin ışıklarında dinlenebileceğiniz bir oda vermelerini rica etmiştim, izniniz olursa bir göreyim...”
Bell Boy(4) bavul ve çantam elinde önümüzde ilerlerken, fırsat düşkünü olarak İngilizcede ki kibar İngilizlerin “Sen” demeyip hep “Siz” olan “You” kelimesinden nefret ettiğimi kendi kendime mırıldanmaktaydım.
Acaba?..
Evet acaba?..
O bana “Atilla” demişti, peki ben ona ismini söylemiş miydim? Sanmıyorum, ama dünyadaki en güzel sanat eserlerinden biri olduğu gibi en güzel isme de bu kız sahip olsa gerekti; Melisa. Diğerlerini de aklımda tutup söyleyebilirdim, ama gerekli değildi ki, bence!
Perdeleri, pencereyi açtı, içini çekti;
“Mis gibi hava!” diyerek Bell Boya kendini de, beni de o genç çocuğu da utandırmayacak şekilde (sanırım) bahşiş vererek onu gönderdi;
“Odanız burası, ben kendi zevkime göre önerdim, ama zevk ve keyif sizin, istediğiniz anda istediğiniz oda ya da otelle yer değiştirebilirsiniz. Resmi işlerimiz sonrasında, ya da aralıklarda size şehri gezdirebilirim, görmek, bilmek istediklerinizi not edin, belki de etmişsinizdir, isterseniz vakit ayırıp gezdireyim, isterseniz şoförüme ve tercümanımıza talimat vereyim, onlar sizi gezdirsinler…”
“Notlarım var, önerilerinize de açığım, ama şoför yerine, uluslararası sürücü belgem var, yanımda olsanız, tarif etseniz, ona göre beraber dolaşsak daha iyi olmaz mı?”
“Ne istediğinizin farkında mısınız? Bu yaşa geldim, böyle saçma bir teklifle karşılaşmadım. Heyecan dolu da olsa resmi bir öpüş mü sizi bu kadar cesaretlendirdi? Üzüldüm, söylemek istediklerimi erteliyorum, bir daha yanlış bir teklifiniz olursa kazanacağım paranın canı cehenneme(3) siz yolunuza gidersiniz, ben evimde, yurdumda kalırım.”
“İçten bir dilekti, neden bu kadar üzülüp gücendiğine akıl erdiremiyorum. Özür dilerim, bağışla, ‘Git!’ dersen, hemen tası-tarağı toplar(1) ülkeme geri dönerim. Bir insanı, üzüp gücendirmektense para kazanmak umurumda olmaksızın yok olmayı sizin gibi yeğ tutarım. Hele ki karşımdaki tek insan, sen isen!”
“Önce üz, gücendir, dağdan düşer(1) gibi sözlerini sakınmadan söyle, sonra özür dile. Bu, Türk centilmenlerinin, ya da kazanovalarının(2) başarı durumlarına göre devamlı olarak uyguladıkları bir taktik mi? Yani hatırımda kalanlara göre soruyorum!”
“Masumane bir teklifin sizi neden bu kadar sinirlendirdiğini anlamış değilim. İki yabancı, iki ayrı cins, iki uzak insan…
Beraberlik doğal olarak yadırganacak bir şey gibi görünse de bana göre bunun yanlış bir yönü yok. Ama hissediyorum ki ciddi olarak endişeleriniz var…”
“Ne? Ben bu halimde, benim ülkemde sizden mi çekineceğim, endişem mi olacak?”
“Var, ya da yok hanımefendi! Ülkeniz çok güzel. Anlatıldı, okudum, görmek, bilmek istiyorum. Öncelikle yayan, sonra otobüs, tren, metro neye rastlarsam, tabiidir ki beni çalışmaya mecbur bırakacağınız zamanlar dışında...
Ha! Bu arada size zahmet ve masraf çıkartmayacaksa benim için bir plân yapar ve ülkenizi bilen bir şoförünüzü arabasıyla birlikte benim için görevlendirirseniz memnun olur, doğrusu minnettar kalırım ve peşinen teşekkür ederim. Ama mecbur değilsiniz! Tabii ki…”
“Yok, daha neler? Tamam, art düşünceniz yok, ikna oldum, özür dilemenize de gerek yok, galiba bencilliğim, belki de yapacağımız iş için menfaatimi saklama gayretinde olduğum düşüncelerim için benim özür dilemem gerek!”
Resmiyeti bırakıp “Siz “ demekten “Sen” deme moduna geçmişiz gibime geldi;
“Yani barıştık?”
“Küsmedim ki…”
“İspat et!”
“Bazı şeyleri özendirdiğini inkâr mı edeyim? Yaşamımda ilk kez, mecburiyet var gibi görünse de, içinde sevgi olduğuna inanmak istediğim, hatta inandığım öpüş sendendi. İnkâr etmeyeceğim, tekrarlamayacağım, ömrümün son anına kadar da o anı unutmayacağım!”
“Aynı sözler benim de beynimde, dudaklarında yaşadığım!”
“Sözlerin iltifat gibi göründü bana, birkaç saat içine sığmış gibi olsa da istenilmek, beğenilmek, öpülmeyi arzulamak güzel şey…
Hadi sar kolunu belime, izinlisin, öpebilirsin beni, aynı sevgiyle, içinden gelerek, yaşayıp yaşatarak…”
“Birkaç saat içine sığmış gibi olsa da, ‘Keşke’ diyebileceğim öylesine cümleler dolaşıyor ki beynimde, üstesinden gelemeyeceğim, gelmemin mümkün olamayacağı. En iyisi beni sana teslim etmek...
Benimle ve seninle ilgili her şey için benim adıma; evet! Ancak seninle ve patronumla ilgili ticari gerçekler için bu sözü her zaman kullanmam mümkün ve uygun değil…”
“Anlıyorum!”
“Bu kadar çabuk!”
“Zekâmla övünecek değilim. Ama bazı şeylerin biz Hristiyanların gönüllerinde saklı olduğuna ve o saklılığın olağan bir biçimde şekilleneceğine inanırız.”
“Biz de işte buna ‘Kader’ diyoruz, ne zaman, nasıl, nerde şekilleneceğinden, şekillendiğinden habersiz kaldığımız. Bu gün gelişimden şu ana kadar seni çok meşgul ettim. İşlerin vardır, gidip hallet, ben de benimkileri halletmeye çalışayım ve ne dersen; ‘Evet!’ veya ‘Peki!’ demek için telefonunu bekleyeceğim.”
Aklıma henüz gelmişçesine durakladım, ikinci, belki üçüncü duraklamalara da ihtiyaç gösterecek gibi.
“Aklımdayken, patronun dilekleri için değil, kendi düşüncelerim için inatçılığımı söylemem gerek. Bir tarafımdan inatçılığıyla ünlü bir muhacir(2) esintisi var gibi kökenimde, sanırım komşunuz Boşnaklar ya da Arnavutlar gibi…”
“Bende de Macar inadı var, desenize beraberiyiz. İş konusunda da berabere kalır mıyız dersiniz?”
“Üreten sizsiniz, istekli olan biz. Yarı yarıya derseniz, patron bunun üstüne balıklama atlar, bense asla hak ettiğimizden fazlasının hakkımız olmadığını, olmayacağını ve de olamayacağını düşünmekteyim.”
“Kısaca; kanaatkârsınız!”
“Diyelim. Beni size, sizi bana, ya da birbirimizi birbirimize çeken itici olması gerekirken çeken bu inatçılık olsa gerek…”
“Diyorsunuz! İnanarak mı?”
“Ben kendi yönümden, kendi adıma inanıyorum, sizin de inandığınızı ummak isterim, ama bu konuda ne ısrar, ne de inat ederim. Tamamen serbest ve özgürsünüz!”
“Eğer izin verirseniz!”
İzin versem ne olurdu, vermesem ne? Ben ona kendimi vermiştim, ben aptaldım, o ise farkında değilmiş modundaydı.
İkinci kez duraklamam gerekti, çantamı açarken;
“Patronum sana rakı gönderdi, severmişsin! Dönüşümde de aman bana unutturma, senin yüzünden fırça yemeyeyim, sizin şaraplarınızdan ve rakınızdan getirmemi istedi.”
“Olur! Unutmamak için hemen sipariş ederim, yarın odana bırakırlar, merak etme!”
Kapıya doğru yöneldi, sanki bir şeyi unutmuşçasına durakladı, geri döndü, elimi beline doladı, dudaklarını dokundurdu dudaklarıma;
“Çok erken, biliyorum, ama bu bir bonus, diğerlerinden daha önemli, ciddi ve değerli…”
Ve gitti, sanki yıllardır beraber yaşıyormuşuz gibi beni kendine alıp, kendini bende bırakarak…
Günler uslu, usulünce geçmedi pek…
Özellikle patronumun yüz yüze konuşmalarda inanılmaz kasıntı(2) içeren kaprisleri, istek, dilek ve aşırı menfaat göstergeleri beni bunaltıyor, Melisa’yı düşündürüyordu ve patrona sadece Melisa ile birlikteliğimin uzaması için gerçekten güçlü olmaya çalışarak katlanıyordum.
Ancak her insanın bir tahammül derecesi, sabır taşının da çatlama noktası vardı. Uzayan bir diyalog sonunda, olanın olması gerekliliğini yaşadım;
“Ben dönüyorum. İşi de bırakıyorum. Nasıl olsa aç kalmam, gel işini kendin hallet patron, benim için yaptığın masrafları da en kısa zamanda sana geri ödemeye çalışacağım, ne istiyorsan, niye istiyorsan, nasıl istiyorsan, gel kendin hallet! Çekinme, senin sadece işinle ilgilenen bir insan Melisa Hanım. Allahaısmarladık!”
Anında kapatmam işe yaramadı bilgisayarı. İki taraftan da tehdit geldi; “Sakın ha!” diyerek, bence yorumlamakta zorluk çektiğim, biri diğerinden farklı. Patron; “Ne yaparsan uygun!” derken, Türkçe söylediklerimi tercüme ettiğimde Melisa “Beni sensiz bırakma!” dedi, kısa zaman içinde tüm varlığına egemen olmuşum gibi, oysa ben onun değil, o benim sahibimdi…
Günler, günlerce, bulduğumuz, yarattığımız en ufak ayrıntıda not aldığım tüm yerleri gezdirip gösterdi, anlattı. Ya da ilgilileriyle konuşup, Macar lisanını bilmediğim için bana tercümanlık yaparak, elimi cebime bir kez bile koymaksızın, yediklerim, içtiklerim, özellikler için gayretleri dâhil beni şımarttı adeta. Benden çok bilgisi vardı tarihimle, Türklerle, bizlerle ilgili.
“İş yaptığım insanları, kültürlerini, tarihlerini, karakterlerini, zaaflarını bilmemden doğal ne olabilir ki?” diyerek…
Yaşamda bazen öylesine garip olaylar oluyor ki, bağ olmasa da bağı gerçekleştiren. Ufacık bir makara ipliği kadar olsa da urgan kadar bu bağı sağlamlaştıran, hissedilip de uzayan zamanda suskunluğun daha iyi olacağı düşünülen.
Ben duygularımı, daha resmini görüp de Melisa’yı görmeden, bilmeden, tanımadan doğru olacağı inancıyla “Seven bir insanın duyguları” olarak nitelendiriyordum. İçimden geçenlerin tümünü, evli-barklı, bağlantılı oluşumu aklıma getirmeksizin, ne kadar doğruyduysa…
Nasılına, nedenine gelince…
Tuna da geziniyorduk, rica üzerine fabrikasyon bir şekilde balık tutulan bir teknede. Tutulan balıkları hayretle bir bakıma da benim yönümde üç tarafı denizle çevrili ülkemde neden böylesinin yapılamadığının hasediyle(2).
Biri, ya da birileri; “Mayın, bomba!” diye bağırdı, ben bile anladım o Macarca feryadı! Belki de kendini kurtarma umuduyla kendini suya ilk atan da o idi, herhalde yüzerek kurtulacağına inanmış olarak. Üstüne kapandım Melisa’nın, korumak için. Fısıldadı;
“Seninle olduktan sonra ölüm umurumda değil!” diyerek.
Muhtemelen intihar etmeyi düşünmüş yahut da merak edip de kendi görüntüsüne hayran hayran bakarken ayağı kayıp Tuna Nehrinde kendini yitirmiş simsiyah bir manda, öküz ya da yaban domuzu görüntüsünden ürkmüştü suya ilk atlayan ve tekneye ilk çıkan balıkçı.
Ancak bu olaydan etkilenen ve duygularını gizlemeye çalışan Melisa’nın kendi özünde söylediği sözler önemliydi benim için. Sordum;
“Sözlerinin tercümesi?”
“Sen önce gönlünü aç ki, ben de senden cesaret alayım!”
“Tüm dünya bir tarafa, seni görmeden başladım seni sevmeye. Seviyorum. Üstelik bu sevginin bana yaşatacağı zorunluluklar karşısında ne yapacağımı, ne yapmam gerektiğini bilmeksizin, umursamaksızın…
İnancım şu ki; senin olmadığın bir dünyada benim yaşamam mümkün değil…”
“Bencilsin! Ben şu anda yanında yaşarken nasıl böyle bir şey düşünebilirsin ki?”
“Ama sen yaşarsan, ben yaşadığına şükrederim, öldüğümde. Bu birkaç güne sığan, sığışan beraberliğimizde bana yaşam olarak dünyaları verdin. Sana şükran borçluyum. Seni seviyorum. Senden belirli bir süre sonunda ayrılacak oluşun düşüncesi bile beni mahvediyor, bu uykularımın kaçması anlamında değil…
Ellerin, ellerimden her uzaklaştığında, beni yalnızlığıma bırakıp nefesini, soluğunu bana yasakladığında dünyam kararıyor, yaşadığımı hissedemiyorum. Beni al, ben hep sende kalayım, sıkılırsan benden, ya da üzersem seni bir katre(3), bir nebze(3), bir an…
Bir tekmede uzaklaştırırsın beni, sen olan benden. Tek dileğim; giderken, yani ölürken bile öp beni!”
“İlk kez…
Yaşamımda…
Evet! Nikâh masasında başlayıp biten, beraber ulaştığımız bir vakti yaşamadığımız birlikteliğim oldu, ama sana söylediklerim yaşamımda ilk kez dudaklarımda yer aldı. Çünkü söylediklerimi senin dışında hak eden biri olmadı yaşamımda, asla!..
Keşke teknisyenlikten başka hiçbir şeye çalışmayan kafamda ben de dilime bazı şeyleri getirip senin mutlu olacağına inandığım cümleler, sözler söyleyebilseydim sana…”
“Tek bir söz yeterli, benim tüm söylediklerimin yerini tutacak, özet gibi…”
Ve sonra;
“Hogyan…” diye başladı, yutkundu devam eti; “Hogyan mondani szeretlek…(4)” kendi lisanından anlamayacağımı düşünmüş olsa gerek ki, devamını getirmedi, ancak benimle ilgili neleri bilmesi gerektiğini öğrenmişçesine ve haykırırcasına, gülümseyerek, Türkçe;
“Seni seviyorum!” dedi.
“Başka ne isterim ki?”
Melisa lütfetti, beni dinledi, ama kendi geçti direksiyona, ara yollarda “Yoruldum!” diyerek direksiyonu bana devrederek. Ülkesinin gezdirmediği köşesini bucağını bırakmadı.
Her zaman direksiyon kullanarak değil, bazen yayan, bazen pabuçlarımızı çıkararak çimenler üzerinde, bazen yağmur damlalarından sakınmaksızın, birbirimizden sıkılmaksızın hem “Asla” mevcudiyetinde, birbirimize sokularak tek bir beden, tek bir yaşam şeklinde.
Beraberliğimizin perçinleşmesinin alkışlarla nasıl oluştuğunu anlatmam zevk olacak benim için.
Estergon Kalesini ziyarete gitmiştik, o muhteşem esere. Ben onun ricası olan rehberi ve ara sıra kendinden eklentileri dinliyor, az da olsa sıklık ötesinde edinmem gereken bilgiler için o plâstik dosyaya göz atmaya çalışıyordum. Söylememe gerek yok, esere hicranla ve hüsranla bakmaktan kendimi alamıyordum.
Merdivenlerden inerken ayağı kaydı Melisa’nın. Yükseklik fazla olmamasına rağmen belki bir yerleri incinir, çatlar, çıkar, kırılabilirdi, ama belki…
İkimiz de attık elimizdekileri, onun koruma duvarı ötesine nasıl geçtiğine akıl erdiremeksizin tuttum onu, bir süre tek elle, sanki boşluktaymış gibi sallanırken. Sonra diğer elini uzattı, yukarı çektim ve bana içten öpüşüyle teşekkür ederken nedense diğer ziyaretçilerin alkışlarından utandı.
Elimden tutup uzaklaştırdı beni oralardan ve elimizden attıklarımızı topladım, kırık-dökük-sağlam…
Uzaklaştık…
“Yaşamımı sana borçluyum…”
“Abartma istersen! Bir-iki yara-bere, allık-morluk belki. Asla fazla değil, bundan da söz etmeye değmez. Hem ben olmasam sen belki böylesine bir durumda kalmazdın!”
“Demek ki senin kahramanlığına muhtaçmışım, benim kahramanımsın!”
“Her ne olursa olsun, her ne düşünürsen düşün, senin kahramanın olmak kadar beni mutlu edecek bir şey düşünemiyorum.”
“O halde bir teklifim olacak…”
“Emret!”
“Peki, emrediyorum. Ben yıkanmak, temizlenmek, çamaşırlarımı değiştirmek istiyorum. Ne dersin Türk Hamamına gidelim mi?”
“Ne demek gidelim mi? Hem banyonu evinde yapsana! Hamamda hijyenik(2) sorun var mı, yok mu bilemezsin ki? Nasıl tedbirler, ne kadar zamanda bir alınıyor, fikrin var mı?”
“Evet, denetimlerle ilgili bilgim var, tüm havuzlar her gün boşaltılıp tekrar dolduruluyor, temizliğini kökeni Türk olan, ancak kendilerini “Hun” olarak belirten Macarlar yapıyor. Bazı günler yalnız baylara, bazı günler daha çok bayanlara…
Ve bugün bay-bayan beraber…”
“İşte bu olmadı Melisa! Hakkım yok, ama inatçı olduğum kadar kıskanç ve utangacım. Ne yanımdayken senin çıplaklığını hazmedebilirim, ne vatandaşların olmalarına rağmen benim için el olarak gördüklerim için seni görmelerine, ne de ben onlara çıplak görünmek isterim.”
“Denize girmiyor musun sen? Denize girerken utanıyor musun, mayon üstünde? Ben senin için temiz olmak istiyorum, senin aklınsa fesatlıkta(2)…”
“Aklımı başımda bıraksaydın! Demek ki hamamda mayolarımızla olacağız?”
“Ha, şunu bileydin!”
“Gene de…”
“Men ediyorum!”
“Ama söylemem gerek!”
“Peki, ben hani bir Müslüman kadınlar gibi peçe, şalvar, türban, burka(2)…
Artık neler varsa, sen neleri diyorsan onları giyinip gelsem, öcü gibi, rahat olur musun?”
Sanırım demek istediği “Müslüman” yerine baş harfi değişik “Süslüman” ya da “Süslemen” olmak cinsinden değişik bir benzetme yapmaktı. Nitekim bir konuşmamızda tarihten bir şeyler söylemek isterken aynı giyimler için Türkçe söylediği gibi “Muhteşem Süleyman” yerine öz Türkçe “Görkemli Süleyman(4)” demesi gerçek bir yaratıcılıktı, doğal olarak bana göre…
“Peki, teslim oldum, sen nasıl dilersen!”
“OK(4)! Önce seni otele bırakayım, sonra ben eve gidip çamaşırlarımı alayım, sonra gelip seni alayım, randevu almaya gerek yok, gene de araştırırım, bir saat sonra…”
“Yani iki-iki buçuk saat vaktim var demek istiyorsun!”
“Belki tüm kadınlar için söylenen ve aşağılanmaları için sebep olan bir düşünüş şekli. Ama ben bu konuda dakik bir kadınım ve bunu sana ispat edeceğim. İstiyorum ki, pijamalarını da al, bu gece misafirim ol!”
“Çok isterim!”
“Oh ho! Bizim Türk dünden hazırmış da haberim yokmuş, geciktiğim için özür dilerim!”
“Senin kokunun, nefesinin olduğu her yer benim mekânım olsun isterim, her neresi, her ne zaman, her ne şekilde olursa olsun…”
“Yatak odam hariç!”
“Kabul!”
“Ne kadar iyisin, iyi ki tanıdım, iyi ki sevdim, seviyorum seni, ‘Sevgilim’ demem de boynumun borcu(3), sonuç, sonum ne olursa olsun!”
“Sevgi bir bütün bir tanem, senden önce yaşamadığım, bilmediğim ilk kez dudaklarında yaşadığım ve ömrümün sona ereceği ana kadar yaşamayı dilediğim. Bedenleri üleşmek, onun bir görünüşü, eğer arzular karşılıklı ise. Bana nefesin yeter, odanın kapısını kilitlersin, olur biter!”
“Ya kilitlemezsem?”
“Bu senin kararındır, bunu asla bir davet kabul etmem, sana ömrüm boyunca saygılı olmalıyım…”
“Yani beni istemezsin, çekinme ben seni baştan çıkarıp, aklını başından alıp iğfal etmem(1), eğer ki sen beni istemezsen!”
“Aklımı karıştırma!”
“Karıştırmak için o kadar istekli ve arzuluyum ki? Hem yaşamımda ilk defa…
Neyse, ben seni de, beni de sana bırakıyorum, yarım saat sonra da özlemiş olarak seni almaya geleceğim.”
“Ben de emir ve komutlarınız için hazır olacağım. Ama izin versen de hemen iki dakikada çamaşırlarımı alsam sana katılsam, kokundan uzak kalmasam. Tek sorunum hamama gideceğim, havuzda yüzeceğim aklımdan geçmediği için mayo getirmemiş olmam. Neyse ki renkli donlarım var.”
“Şimdi geçerken bir mağazadan alırız. Koku konusuna gelince, ‘Pis kokuyorum!’ diyorum, anlamıyor musun? Yıkanayım, ondan sonra öyle koklasan beni, hatta öpsen?”
“Şimdi, hemen, niye?”
“Hayır, hamamdan sonra, belki iyi tarafıma gelirsin, yıkanır yıkanmaz belki de…”
“Peki, ben sabırlı bir Türk’üm. Benim olacağına inandığım güzel bir Macar kızının dileklerine asla ‘Hayır!’ demem. Ben seninim, arkamda kalan hiçbir şey benim için önemli değil!”
Bir mağazadan mayomu almayı unutmaksızın hamama gittik, ikimizin kabini tekti, belki Melisa’nın tercihi idi bu.
“Sen giyinirken ben dışarıda bekleyeyim.”
“Hayır, burada kal! Beni, sesimi, nefesimi, kokumu beğendiğin gibi bedenimi de beğenmeni isterim!”
“Özür dilerim, hiç umurumda değil, ben seni sevdim, seni istedim gönülden, istiyorum da, nasıl olacağını bilmiyorum, ama dileğim ömür boyu. Ancak ‘Beni gör!’ dersen seni görürüm, ‘İste beni!’ dersen, isterim, bu istek kısıtlı bir zaman içine sığmasın, gönlümden geçen bu!”
“Ben de sana beni kısıtlı bir zaman için değil, tüm ömrümü aydınlatacak güneşi bana vermeni dileyecek gibi vermek isterim…”
Dilek ve düşüncelerimizi kısacık anlar içine sığdırmamız, sığıştırmaya çalışmamız mümkün değildi. Beraber soyunduk, giyindik, gene de sırtımı dönme hakkımı kullanarak!
Öncelikle duş yaptı hamam öncesinde, hamama, havuza, girmeden önce. Sonra bizim “Kırklanmak!” dediğimiz bir şekilde uzun uzundan öte keselendi kendi kendine, hamama alışkın gibi yıkandı, utanmaksızın orasını-burasını yıkadı, mayosunun gizlemesinin gerektirdiği kadar.
Doğal olarak onun bir Müslüman gibi yıkanmasını beklemek haksızlık olacaktı, ama “pırıl pırıl olacak(1) şekilde yıkanmıştı!” demenin de hiçbir sakıncası yoktu, üstelik havuzu o kadar çok dipten yüzmüştü ki, su yüzüne çıkmaksızın.
Havuzdan çıkıp şezlonga uzandığında, silindi ve havlusunu sıyırdı, bikinisinden fark ettiğim kadarıyla benim sırım gibi bedenime uygun spor aksamı memelerim, onun memelerinden daha büyüktü (galiba).
“Göğüslerim dikkatini çekecek kadar küçük mü?”
“Hiç de önemli değil!”
“Hem zaten ambalajları güzel görünse de onlar babaların değil, sadece bebeklerin…”
“Yani sevenlerin hakkı yok!”
“Evet, onların hakları sadece sevmek, koklamak…
Ve hadi öp beni!”
“Dışarılardaki gibi uluorta öyle mi?”
“Eğer birbirimizi üleşmemiş olsak da, karı-koca olarak görülüyorsak neden olmasın, sevgi dolu bir öpüşü kim ve neden ayıplasın ki?”
“Ama karı-koca değiliz ki!”
“Eğer birbirimizi seviyor, anlıyor ve ayrı ülkelerden geliyor olsak da aynı dünyayı paylaşıyorsak, birbirimizi gönüllerimizde paylaşıp üleşiyorsak, bunun kâğıtlar üstünde ve aynı yastıkta şekillenmesi şart mı? Engel nedir?”
“Haklısın! Hadi yat dizlerime, sana Türkçe bir şarkı söylemeye çalışayım, sonra tercümesini yapayım. Evinde, otelde, ya da işyerinde, hatta internetten, o sanatkârdan da dinletebilirim; “Kız seni alan yaşadı!(28)’ gibi bir söz dizisi…”
“Ben sadece senin beni almanı isterim, ama nasıl, bilemem! Bu arada dikkatimden kaçmadı, havaalanında karşılaştığımızda da aynı tavrı sergiledin gibime geldi. ‘Göğüslerim küçük!’ diye beğenmedin o zaman beni değil mi? Bu yaşta elimden bir şey gelmez, bu benim hatalı görünüşüm değil, Tanrının imalât hatası…”
“Sakın ha! Hiçbir şekilde, bedenin için herhangi bir türlü operasyona asla izin verme! Silikon(2), botoks(2), dövme(2), hızma, halhal vb. gibi ekleme, işlem ve aksesuarlara asla muhtaç değilsin…
Ve eğer sende kendin dışında bir değişikliğini görürsem, küser, bağrıma taş basacak(1) olsam da alır başımı çeker, giderim.”
“Yani tombul göğüs arayışın yok mu?”
“Sen varsan, seni seviyorsam, senin sevginden şüphem yok ve eminsem, kulağının kepçe, gözlerinin şaşı, çolak, topal, sıska-şişman olman önemli mi? Önemli olan bir ömrü paylaşmak, arzu ile beraberce yaşamak, yaşlanmak…
Ama nasıl? Bilemiyorum. ‘Unut gitsin! Gündüzler, geceler topyekûn bizim olsun!’ dersen, paylaşmayı gönülden isterim. Ben tüm yaşamımda senin olmanı istiyorum, sen de yaşamını doldurmamı istersen senden sonrası da, dünya da umurumda değil!”
Evine geldik otel yerine. Kapıdan girer girmez kucakladı, dudaklarını dokundurdu dudaklarıma;
“Bu sadece sevgi, başlangıcımızla sonsuzluğumuz arasında, ömrümüze yetecek kadar, yanılmadığıma inandığım.”
Salonda kanepelerinden birinin üzerine yer hazırladı bana Melisa, odasına çekilirken, bilgiççe ve Türkçe; “Allah rahatlık versin, bir tanem!” dedi, lâmbayı söndürmeksizin, pijamamı giymemi beklemeden…
Gecenin kör bir vaktiydi(3), bağıra-çağıra gelip sığışmaya çalıştı, ancak sığabildiğim kanepede yanıma, koynuma doğru.
“Karma-karışık rüyalar gördüm. Sen, yaşamımdan çıkarsan ben ölürüm, benimle kal. Söz vermemi istersen seni baştan çıkarmayacağıma söz veririm.”
“Söz verme! Nasıl olacağını bilemiyorum, ama bundan sonra dünyamda hep sen var olacaksın.”
Düşmesine imkân bırakmaksızın kucağıma aldım, kollarını boynuma doladı, yatağına beraberce uzandık.
O geceyi yaşadık beraber. Yıllardır ayrı olan iki yarımın bütünleşmesi gibi genlerimizde, seslerimizde, sözlerimizde, nefeslerimizde ve bedenlerimizde…
Yatağı, daha doğrusu yatağımız kan gölü içindeydi, yanlış düşüncem;
“Ama sen?”
“Ama ben? Bir kızın sevdiği bir adamla beraber olması için mutlaka Müslümanlık şartlarıyla beraber olması şart değil miydi? Tüm Müslüman ya da kendini Müslüman düşünenlerin zihinlerindeki yanlışı ben kendimi sana ilk kez sunmakla sildim, sanıyorum. Ben yıllarca senin için saklamışım kendimi, hiç kimseyle üleşmeksizin…
İstesen de, istemesen de ben seninim ömür boyu ve bu beden, bu gönül, bu ruh, bu kalp, bu beyin sadece senin için yaşayacak, seninle yaşlanacak…”
İki aynı insandık; aşkta ve içten. İki ayrı insandık; işteyken ve resmi. Konuşurken, yazarken, çizerken kaza ile de olsa elimi eline dokundurmam bile ve hatta Melisa’nın tavrına göre günah, haram, yasak, tabu(2) idi.
Oysa o istediği için ben otelden evine taşınmıştım.
Sayılı gün çabuk geçiyordu, çok zaman yasaklıyordu beni kendine, kendini bana. Bir işe başlamak bitirmenin ilk aşamasıydı, bir sevginin başlamasının hangi aşamada olduğunu kestirmek zordu, hele ki sonuç yasal olarak olmaması gereken sınırlar içindeyse.
Ayrılığa tahammülümüz yoktu, hatta öyle ki, işlerimizi, anlaşma metinlerimizi sırf birkaç gün daha beraber olmak için uzatmıştık. Sözleşmeyi imzalamıştı Melisa. Patron okumuş, ekranda göründüğünün farkında olmaksızın, belki de bana güveni duygusuyla ellerini ovuştururken imzalamam için bana yetki vermişti.
Melisa imzalamamı engellemiş patronun imzasının daha uygun olacağını belirtmişti. Kesinlikle Yetki Belgemin(3) olmamasını sorun edeceğini düşünmüyordum. Zeki, acar(2) bir kızdı, kesinlikle bir düşüncesi olsa gerekti, ama ne?
Patrondan Macaristan’ı görmemişim gibi, belki de yalan kılıfına sarınarak “Üç-beş gün de Macaristan’ı hatta bir koşu Belgrat’ı, Prag’ı gezebilir miyim?” diye izin almıştım, ömrümün tükeneceğinden emin olsam bile son anıma kadar tüm varlığımla sevdiğimle birlikte yaşamak için.
Dünyamız karabulutlarla kaplıydı, aydınlığın zerresi bile gözükmeyen, aydınlık umudu bir kenara, olasılık bile gözükmüyordu önümüzde.
On beşinci gündönümümüzü(2) kutladık beraberce. Ayrılığa tahammülümüz yoktu. Beraberliğimiz için ise hep izinliydik, özellikle son iki-üç gün, akşamların olmasını bekler gibi özlemle…
Uçak biletimi onaylatacağım günün arifesinde ağzından baklayı çıkarttı.(1)
“Git-gel olmasın, ya da ‘Şurasını şöyle, ya da burasını böyle yapsak, plânlasak?’ gibi patronunun aşırı ihtiraslarına(29) karşı zaman yitirmemek için ben de seninle geleceğim. Gizli-saklı da olsa, elin-elime değmese de aynı mekânlarda, birkaç dakikalığına da olsa, ömrüme yetecek kadar seni içime sığdırmak, göz göze baktığımızda yaşadığımı hissetmek istiyorum.”
Bilgisayarı açtım ve Melisa’nın yanımda olduğunu umursamaz gibi Türkçe konuşmak gafletini yaşadım;
“Patron! Melisa Türkiye’ye…”
“Melisa?”
“Tabidir ki 15 günün alışkanlığı, Melisa Hanım yani…
Türkiye’ye turist olarak değil, bir de bizim gözümüzle görüp, bizi görüp, bizi tanıyıp, bilip, sözleşmeyi de karşılıklı olarak imzalamayı düşünüyor. Eğer uygun görürsen ben de açıklamalar için yanınızda olabilirim…
Bu belki yengem için de gerekli olabilir, umarım kıskançlık krizleri(3) olmaz, bu nedenle sen kendisine çıtlat(1), ben de ikna etmeye çalışırım, hatta sizin için bir fedakârlık bile düşünebilirim, yalan da olsa, doğruya yakın. Melisa’nın erkek arkadaşı var, diyebilirim!”
“Melisa Hanım yanında mı?”
“Evet! Hayırdır!”
“Kızcağızın yanında Türkçe konuşman ayıp olmadı mı?”
“Ben ona hemen şimdi, ya da gelirken tercüme ederim!”
Melisa sözlere karıştı;
“Atilla! Melisa! Melisa Hanim…
Ne bunlar? Yanlış bir şeyler mi var?”
“Yok Melisa! Sözlerimi unutmamak için hemen not alıyorum, sonra sana tercüme edeceğim. Otelde yer ayırttırmak için birkaç kelime daha Türkçe konuşmama izin ver lütfen!”
“OK!”
“Abi, bizim hanıma da bir telefon etsen, misafirimiz gerçi otelde kalacak, ama gene de eve gelip evi derlesin, toparlasın, belki bir çay ikramı için misafir etmemiz gerekebilir. Vakti müsait olursa sarma, börek, ne bileyim özel Türk yemeklerinden yapsın. Memnun olurum!”
“Tamam, hallederiz!”
“Anlamadım!”
“Tamam, hallederiz, atla-deve değil(3) ya, dünyada ölümden başka her şeyin çaresi var!”
“Gene anlamadım!”
“Gelince anlatırım. Sen yengene de iki satır bir şeyler yaz, ya da seslen. Benim siparişlerimi de unutma. Ayrıca yengene ve kızlarıma da hediye getirmen gerek, unutma! Yoksa tefe koyarlar(1) seni, benden hatırlatması…
Geleceğiniz tarih, saat ve uçak belli olunca haberdar edin, gerekenleri yapayım, karşılayayım sizi, yengenle beraber!”
“Biletleri alıp, check in(4) yapmadan önce sizi haberdar etmeye çalışacağım abim!”
Melisa gecikmiş gibi seslendi;
“Gidiyor muyuz, hemen yola çıkıyor muyuz?”
“Hemen değil, biletlerimizi almaya beraber gidelim, ya da istersen internetten alalım, yan yana, el ele çıkalım yola dünyayı umursamaksızın(1), metelik vermeksizin(1)…
‘Haydi!’ dediğin, demen gereken, diyeceğin ana kadar tüm varlığımla seninim!”
“İşlerin canı cehenneme...
Tut elimden Buda ve Peşte olarak değil, Budapeşte olarak beraber olalım gün boyu. Gün nefeslerimizde sona ersin, sabah olmasa da olur, seninle geçireceğim her saniye bir ömür gibi uzun olacak benim için…”
“Melisa! Yaşamak istemeyip de yaşamayacakmışız gibi hüzün dolu olmana, bu sözleri söylemene gerek var mı? Elimizde, ellerimizde şu an, hep isteyip üleşeceğimiz. Bırak şimdilik geleceği. Düşünürlerin dediği gibi(30), dün geçti, yarın şüpheli, öyleyse bugünü hak etme ve gayretinde olalım, eğer gerekirse birbirimizi birbirimizde tüketelim, tekrar dünyaya gelmek için…
Nefesini ver bana, kokunu sindirmeme izin ver, yaşam sıcaklığın olsun hep ellerimde, öpme, ama ufak da olsa dokunuşlarınla yaşat beni…
Ve sonra sensizliğe dayanamayacağım için benden ayrıldığın anda ölmemi engelleme!”
“Hatırlar mısın? ‘Bencil’ demiştim sana. Eğer bu muhteşem aşkı sonumuzda yasaklar şekillendirecekse neden Tanrı huzuruna bağışlanmak dileğiyle el ele gitmeyelim ki?”
“Unut gitsin! Sözlerim saçmalık. Elimizdeki bu an önemli. Hadi yaslan göğsüme, bırakma ellerimi, gözlerin olsun devamlı bende ve dinlenmeksizin, ya da dinlenip dinlenip sevgini göster bana, Tanrı ve benim dışımda bir başka kimse duymasın seslenişini, fısıltını…
Seni seviyorum, istediğin anda canımı ayaklarının ucuna serecek kadar. Sonumuz ne olursa olsun, sonsuza kadar sevmeye devam edeceğim seni. Çünkü inancım o ki; öldüğümüzde bile yaşayacağımız bir sevgi bu, bizim içinde olduğumuz. Tanrının lütfu birbirini arayan iki insan, iki ülke, iki dil, iki din, ama tek ruh, tek ve bütün bir sevgi; aşk…”
“Öncem yok, dedin. Sen bu sözleri benim için hazırlayıp, yazıp çizip ezberleyerek söylemedin, değil mi?”
“İçimdekileri, hissettiklerimi anında hiçbir etki, hiçbir düşünce olmaksızın, ancak yanlış, yanıltıcı, kaba ve incitici cümleler kurmamaya çalışarak söylemeye çalıştım sana. Ola ki içinde yanlışlıklar varsa sevgimin doğruluğundan söylemişimdir, özür dilemek istemem. Gönlüm ister ki, senin için başka neler yapabileceğimi geçireyim aklımdan. Örneğin şiirler, öyküler, romanlar yazmak, şarkılar bestelemek gibi…”
Duraklamak, benim gibi ilk defa yaşayanlara ait bir gerçek olsa gerekti;
“Ancak yeteneklerimi biliyorum, aklım da başımda, seni kalbimden başka yerlere sığdırmam(31) asla mümkün değil. Dizelerimin, satırlarımın, sayfalarımın, tellerimin, mızrap ve tuşlarımın gücü yetmez, senin için gönlümden geçenleri sergilemem için.”
İnsanlar, ya da benim gibiler bazen gönlünde yıllarca birikmişlerini bir anda karşısındaki kendini kendisine alana aktarmak için sabırsız oluyordu. Hele ki tapınmak modunda, önderliğini bir bakıma patronum yapmış gibi görünse de, farklılık olarak görülmesin dileğiyle ben mabuduma gözlerim dışarılarda olmaksızın daha gerçek tapınıyor gibi görüyordum kendimi, Melisa’nın yakıştırdığı bencilliğin daniskası olarak.
“Hadi o zaman durma, üstüne bir şeyler al! Gir koluma, üleşelim şehri, gün boyu dolaşarak ve gece bizim olsun kadehlerimizde, biz bize, meze falan gerekmeksizin, sadece nefeslerimizde…”
“Hemen! Saatlerce duymak, dinlemek istiyorum seni, keşke ben de sana sevgimi kelimelerle anlatmaya çalışacak kadar iş kadını değil, sevgi dolu bir kadın olduğumu anlatabilsem…”
Şehrin ışıkları; “Bırakın ışıklarımı yalnızlığımla bana!” diye heybetle feryat eder(1) gibi sesini yükseltinceye kadar dolaştık. Patronun siparişleri otelden ayrılıp, Melisa’ya taşındığım andan beri onun evindeki bavulumdaydı. Unutmaksızın patronun eşine ve kızlarına ve hatta karıma bile hediyeler aldı Melisa. Çok zaman beni vitrinlerin önlerinde, mağaza kapıları dışında bırakarak…
Bu arada aklıma gelen bir farklılığı özelliği dolaysıyla anlatmam gerek…
Melisa ile Budapeşte’de dolaşırken, bir lokantanın önünden geçerken; tam bizlere özgü bir tavırla soludum;
“Kurt gibi aç olduğumu(1) hissettim, yemek ısmarlar mısın, yoksa bildiğin yeri tarif et, geldiğimden beri cebimde akrep var(1) sanki beş forint bile harcamadım!”
Şahane, hatta bir bakıma harikulade bir buluştu kendime “Aferin!” dediğim; “Beş kuruş yerine beş forint” demek!
“Balık yiyelim!” dedi, ünlü ya da meşhur restoranlardan birine götürdü. Hizmet eden garsonun yakasında “Attila” etiketini görünce boş bulunup Türkçe; “Attila, Türk müsün?” dediğimde, Macaristan’da ilk, tek ve son azarı işitmiştim, Melisa’nın azar, fırça, sitem, kinaye her ne denirse hepsi solda sıfırdı, ya da çerez kalırdı.
Garsonun gerçek bir şoven(2) olacağını tahmin etmemiştim. Galiba daha önce de böyle bir tavrı yaşamış olsa gerek ki, hazırlıklıydı;
“Nim Türk! No Türk! Hun! Hun!”
Hun derken “u” harfini uzatarak ve “n” harfini o kadar yumuşak söylemişti ki! Oysa ülke adını “Hungary” derken hecelerle ağız doluyordu sanki. Ben de biraz belki de kasıtlı bir şekilde İngilizce “Hungry” gibi “Aç” anlamında yorumluyordum, ülkenin adını.
Ayıplanmam gerek, kendimi ayıplıyorum, Melisa’nın kulağına ilişmedi bu düşüncem tabii. Yoksa yerin dibine girerdim(1) ülkesinde…
En son patronun sipariş ettiği şişelerden büyük bir benzerini aldı şarküteriden (csemege)(4); “Bizim” diyerek.
“Ben bunun bana düşen kadarını götürürsem, birkaç gün kendime gelmeksizin sarhoşlukla koynunda ağlarım, sızlarım, ‘Ah! Of!’ çeker, zırvalarım, ya da senden ayrılacak oluşun kahrıyla yayan-yapıldak(3) Türkiye’me doğru yollara düşerim.”
“Lütfen aşkım! Hafif bir şey, gazoz gibi. Alkol derecesi biradan bile az. Üstelik seni böyle şeylerin değil, sevgimin sarhoş ettiğini söylemen geçerdi aklımdan. Ama kahır deyince aynı duyguları yaşıyorum ben de. Hadi, eve bile yönelmeden, başlamadan içimi rahatlat, unutmam gerekenleri unuttur bana, ayaküstü, yol üstü…”
“Seni seviyorum. Bu, seninle ilk karşılaştığım andan, ya da itiraf ediyorum, dosyada resmini, ekranda seni görüp sesini işittiğimden beri içtenlikle yaşadığım bir duygu, yasakları umursamaksızın. Bundan sonra yaşayacaklarım ne olursa olsun, sen tükenmeyecek bir sevgi ile içimde olacaksın, Tanrı huzurunda sana ait olmamın, benim olmanın huzuruyla tükenecek yaşamım, ömrüm değil! Ama nerde benim bonusum hani, gerçek sevgi dediğin?”
“Buyur diyeceğim, ama ‘Yeter!’ diyorum artık! Zahmet olacak, ama bir kere de sen ikram etsen, hep ver, ver, ver…
Gene de cömertliğim üzerimde. İşte bonusun…
Devamını da vaat ediyorum, eğer istersen…”
“İstemez miyim bir tanem, ömrümün aydınlığı?…”
Ayrılacaktık, sonucuna nasıl tahammül edeceğimizi bilemeyeceğimiz bir ayrılıktı bu, gerçekten tekil konuşmayı bilemediğim, düşünemediğimiz…
Uyurgezerleri, uykusunda konuşanları, bağırıp-çağıranları biliyordum, ama benim gibi uykusunda düşünen başka varlıkların olacağı aklımın ucundan bile geçmiyordu, olmasa gerekti yeryüzünde.
Uyandığımda yoktu yanımda. Odalarında, salonunda, mutfağında, lâvaboda, banyoda? Sessizlik egemendi.
Bekledim bir süre, su sesi yoktu, sessizlikte burun çekişi, hıçkırık, iç çekişi anlamsız, ya da anlayamadığım fısıltıları değerlendirmeye çalıştım. Olmadı. Seslendim merakla, endişelendim, hatta yadırganmamalı ki özlemle;
“Melisa?”
“Git başımdan, beni bırak git, insafsız…”
“Tamam, peki, yeter ki sen üzülme, ama benim de bir duş almama izin ver, lütfen. Sonrasında istersen ne yaparsan yap bana, ya da sen söyle senin yerine ben yapayım yerine getireyim isteğini, ölümüm dâhil!”
“Ömrümün, gönlümün tek heyecanı oldun sen, daha görür görmez, ilk adımda. Senin için sağlıklı ve hep benim olmanı diledim Tanrımdan. Gitme! Beni bırakma! Çerez gibi, bir tadımlık bal gibi görmeyeyim seni içimde. Sen benim değil, ben senin ömrünün tümünde balın olayım, ismim gibi. Yalvarayım, kulun, kölen olayım(1)!”
“Zırvalama! Aç şu kapıyı!”
“Kapı açık!”
Ağlıyordu, heyecanlandı, gözlerini sildi ellerinin tersiyle, sarılırken öpmeye yeltendi, üstündeki bornoz kaydı, utandı, toparlanmaya çalıştı.
“Nasıl ki; ‘Kirliyim!’ deyip öpmedin beni, ben de kirlerimden arınayım, öyle öpeyim seni ve neden ‘Defol!’ dediğini anlat bana. Sen başımda taç, benim yaşamımdaki, ilk, tek ve son ilâhsın! Mabudumsun benim, tapınağım, yaşamımın sahibi, son anına kadar senin olacak olan. Sen benim değil, ben senin eserinim. Beni yaratan, beni sen eden…
Hadi toparlan, giyin ve bekle beni, bavulunu hazırla…”
“Tüm kirli-temiz neyin varsa bırak, diş fırçanı, tarağını bile, hatıra kalsın bana, bavulunu da hazırlamama izin ver, lütfen!”
“Peki, ne ve nasıl istiyorsan öyle yap! Umut etmemde sakınca yok, bakarsın yol görünür, atlarım uçağa, bir kuş gibi gelir tekrar ulaşırım sana, sürpriz şekilde bavulsuz, çantasız. O zaman elbise, çamaşır derdim olmaz, kalbimdeki sevgi yükümle ulaşırım sana…”
Elleri ellerimdeydi uçakta, sanki uçağa binmekten korkan ufak bir çocuk gibi. Sonra omuzuma dayadı başını, gözlerini hissedemedim, ancak başparmağıyla sol elindeki benim Macaristan’da bir ara “Hatıram olsun!” diye aldığım yüzüğü okşarcasına yerinde döndürmeye çalıştığını gördüm.
O yüzüğü Tanrı, o ve benim dışımda kimse bilmeyecekti, hatta ülkemde hediye etmeyi düşündüğüm diğerlerini de. Her şeye boş verecektim, umursamayacaktım da, tek endişem ona lâyık olabileceğini tasavvur ettiklerimi bulabilmekti.
Macaristan-Türkiye arası kuşkanadıyla neydi ki, topu topu(3) en fazla iki saat! Daha nefesini bile dinlendirememişti Melisa, ülkemde toprağa ayak bastığımızda.
Vakit, akşamın inmek üzere oluşunun belirtisi gibiydi ve maalesef bizim resmi olmamız gereken anı yaşamaya başlamalıydık artık, iyi niyetli olmalarını düşünsek bile kem gözlerden sakınmak(1), kem gözlerin yanlışlıklarına sebep olmamamız şarttı.
Patron, eşi ile karşılamaya geleceklerini, Melisa’nın kalacağı otel için gerekeni yaptırdığını, cep telefonu, dizüstü bilgisayar ve Türkiye Turizm Rehberi ve birkaç CD hazırladığını, hatta bir gezi rehberi ile anlaşabileceğini söylemişti, son haberleşmemizde, tek eksik yanlarında göremediğim karım ve onunla ilgili benden saklanan haberlerdi.
Ve hava soğuktu gerçekten anlamadığım bir şekilde çift yönlü ve burnumu çektiğim birini derinden hissediyor, diğerini umursamadığım halde nedenini merak ediyordum sadece.
Karım?
Ve neden?..
Güler yüzle ve bir şeyleri saklama, hatta gizleme şaşkınlığıyla karşıladılar sanki bizi. İnsanların, hatta olmadığını düşünsem bile benim bile altıncı hislerimin yadırganmaması, yargılanmaması düşüncesindeyim. Ya vardı bir şeyler, ya da olmak üzereydi. Havadaki karabulutları, olmasa da gök gürültüsü ardından oluşacak yağmur taneleri yerine dolu bekler gibiydim…
“Hoş geldiniz! Yorgunsunuz şu anda…”
“Çantada emanetleriniz var, istedikleriniz...”
“Sizi otelinize bırakalım, dinlenin isterseniz birkaç gün…
Sonra bakarız sözleşmeye.” vb. sözler ve sanki yıllar yılı ayrılacakmışız gibi sitemli, hüzünlü hissettirilmemeğe çalışılan bakışlar, tahminen yengemin gözlerinden ve istihza ile büzülen dudaklarından kaçmayan hissettiğim…
Tüm bu görünüme rağmen gene de isterdim ki Melisa büzülsün koynuma, saçlarını koklarken teselli etmeye çalışayım. Ancak şu anda ne diyeceğimi bile bilmez gibiydim…
Evin kapısını yengem açtı, masa üstünde şarja bağlanmış bir şekilde duruyordu cep telefonum ve dizüstü bilgisayarım. Evrak şeklinde resmiyeti olan hiçbir belge, bilgi almamıştık yanımıza. Patronun pimpirikliğini(2) bildiğimden bir kısım genel evrakın Melisa’nın cep telefonuna kopyalarıyla bilgi gereken tüm gereklilikleri birkaç flash bellek(3) ve yedekleriyle birlikte Melisa da, ben de yanımızda getirmiştik.
Evde her şey yerli yerinde, tertemiz, düzenli idi, sığ bir boşluk(3) dışında. Yengem çay demlemek için mutfağa yöneldiğinde dizüstü bilgisayarımın kenarından ucu görünen bir sarılık çekti dikkatimi ve aldım.
Zarflamak yerine tel zımbalı belgeyi açma çabam patron tarafından engellenmişti.
İnsanların bazen nereden ve nasıl darbe alacağı belli olmuyor, sessizliğe bürünüp sığınıp sağ gösterirken sol vurmak gibi (Daha önce de söylemiş miydim, kararsızca bir söylemle galiba; Ha-vet(32)!).
Benim gibilerin bazı imalardan, davranışlardan ders almayı bilmeksizin, sağ yanağına darbeyi aldıktan sonra, sol yanağını uzatması da beklenmemeli, kişi karşısındakinin isteğini kabullenmekte zorlanmamalıydı!
Patron, bir açılış programı için ezberlemişçesine, daha soyunup-dökünmeme fırsat bırakmadan, elimden bir çocuk gibi tutup kanepeye oturttururken dikkatimi çekti, evde her şey yerli yerinde ve fakat karımın bir tek resmi bile yoktu; ne duvarlar, ne de herhangi bir şey üstünde, üzerinde. Hatta etajerler üzerinde anlamını bilmediğim, anlamadığım alacalı-bulacalı danteller, örtüler falan dahi yoktu.
Karım, patronun reklâmlar bölümüne sıkıştırdığı güzellikler kapsamında izaha gerek kalmayacak şekilde, iki satır halinde “Hiçbir istek ve dileğim yok!” şeklinde bir Boşanma Sözleşmesi(33) yazmıştı bir dosya kâğıdına, herhalde akıl verenlerin desteğiyle.
Diğeri, hani tel zımbalı zarfsız belge ise mahkemeye celp(2) için davetti, galiba yurt dışından dönüp kendime gelinceye kadar araya zaman bırakılması imkânı yaratılmış gibi.
Patronun reklâmlarında eksik kalan kısmı yengem tamamlama gayretini yaşadı;
“Mutlu olmasına rağmen, doğurganlığının olmadığını, bu nedenle benden ayrılmayı düşündüğünü ve uygulamaya koymaktaki acelesini” anlattı.
Hatta öyle ki, sanki ben beklenti içinde olacakmışım gibi; “Doğuracak yeni adaylara yönelmem gereğini” söylemiş.
“Karılığından, kadınlığından asla şikâyetim olmadı. Henüz yaşlanmadım. Çocuğumun olması da özlemim, ama asla ve kat’a(3), ‘Bir musibet, bin nasihatten evlâdır!’ demek geçmiyor içimden.
Resmen, fiziksel bir beğeni ile damızlık bir erkek gibi görevlendirilmektense sevip, sayıp, âşık olacağım bir kadının beni sahiplenmesi arzum…
Ayrıca karımın kısırlığını dert edip kendini yalnızlığa çaresizliğe mahkûm etmesi de kabulleneceğim bir şey değil. Sadece benim faydalanmamı düşündüğü fedakârlığı da ‘Allah razı olsun!’ tavrında nasıl dilerim ki? Üstelik bugüne kadar karı-koca olmamıza rağmen, duygusuzluğuma karşı sevgisini eksiltmediğini nasıl anlamadığımın şaşkınlığını yaşıyorum!”
Söylediklerim doğru, içimden geçenler ise içten pazarlıklı olarak yanlıştı. Dönüşümde; “Ne yaparım, nasıl yaşarım?” tereddüdüm yok olmuş, sanki böyle bir gelişmeyi bekliyormuşum, arzuluyormuşum, hayalimden geçirerek umutlanıyormuşum gibiydim.
O kadar ve öylesine ilkel düşüncelere sahiptim ki; sanki Melisa ile birlikteliğim için tek sorun benim evli oluşum muydu? Aha işte azat edilecektim, azat edilmemin başlangıcındaydım. Peki, ya sonuç?
Melisa, yaşamdaki tek birikimi işyerini, yaşayan anne ve babasını, ülkesini terk etmek istemezdi, benim için bile, belki de yanlış bir kurgu gibi düşünsem de, bunun yanlışı olabilir miydi?
Ya ben? Annem, babam yoksa da vatansız, dilsiz, dinsiz, ilkesiz, kimsesiz değildim ki?
İki ucu şeyli değnek, ya da ne yârden, ne serden vazgeçmemek(1) gibi gabilik(2), yanlışlık, gerginlik içindeydim, nasıl denirse?
“Abi, yenge! Fedakârlık amenna(2)! Ama tek taraflı karar vermek, fikrimi, gönlümü almaksızın ben yurtdışına gittiğimde, bulduğu ilk fırsatta, mal bulmuş mağribi(3) gibi ayrılmak istemesini bağışlamam mümkün değil, Tanrı bağışlasın!..
Demek ki, belki de uzun zamandır, daha ben gitmeden önce plânlamış yapmasının gerektiğine inandığını, üstelik beni görmeyi istemeyecek yahut da görürse kararından caymak endişesini yaşar gibi…”
Kusmak için öylesine hazırlıklı gibiydim ki! Oysa memnun olmam sevinmem, sevinçten taklalar atmam gerekmez miydi? Ama terk edilmek insanı yoruyor, yaralıyor ve düşünceleri ile alçaltıyordu. Her türlü çözüm mubah(2) iken selâmsız-sabahsız(3) terk, insanı yaşadıkları geçmişlerinin dünyasından ayırıyordu, tedavisiz, tımarsız(2)…
“Düşüncesine, benim için fedakârlığına saygı duymam gerek. Ama kucaklaşıp ‘Hakkını helâl et!’ diyerek sevgiyle dostça ayrılmak isterdim. Mademki beni görmek istemiyor, ben de işyerinin avukatına vekâlet…”
“Geç onu bir kalem, o karının avukatı…”
“O zaman çözüm kolay be abi, hallederiz. Yalnız…”
“Ne?”
“Onun olmadığı bu evde benim yalnız başıma yaşamam mümkün değil. Bu nedenle hemen şimdi sizden birkaç dileğim olacak. Bir kaç eşyamı alıp, işyerinin revirinde birkaç gün kalıp düşünmeme izin ver lütfen…
Belki bir ucuz otele giderim, ya da başka bir şey şu anda aklıma gelmeyen. Karım nasıl isterse, ister evin kalanlarının tümünü götürsün, ister bıraksın. Nasıl olsa tapu sizin üzerinize…
Akıl vermek haddime değil, ama ister satın, ister kiraya verin, isterseniz evli mühendislerden birine, ya da sıkıntı çeken bekâr mühendislerden birkaçına lojman olarak tahsis edin. Sizin bileceğiniz, sizin tasarrufunuzda olan bir konu…”
İnsanların bazen konuşmalarına ara vermesinin, gelecekle ilgili bir kısım şeyleri yutkunmadan söylemesinin gerekliliğini yaşıyordum;
“Sözleşmeyi imzalayıncaya kadar yurtdışından gelen hanımefendinin haberi olmasa iyi olur, diye düşünmekteyim. Moral bozukluğumla(3) yanlış bir davranış, tepki ve incir çekirdeğini doldurmayacak(1) hata dolu bir sözümle bir çuval inciri berbat etmek(1) istemem…
Sözleşmeyi imzalarken en iyisi ben yanınızda olmasam, ne dersiniz?”
Suskundu patron, bu yeni bir atağımın başlangıcı için iyi bir sebepti, içimden gelmese de, sonrasında değişikliği umut edeceğim;
“Yine bir diğer dileğim, bizim mühendislerden birini, arabalarınızdan biri ile görevlendirseniz de tatil yerlerini, gezilip-görülecek yerleri o gösterse hanımefendiye, gereken yerlerde rehberlere danışarak, ya da rehberleri bizzat görevlendirerek. Gerekirse, ya da gerekiyorsa masrafları ben öderim, ya da maaşımdan kesersiniz…”
“Bir defa sözleşmeyi imzalama safhasında mutlaka yanımda olman gerek! Aksi takdirde yanımda yerini mutlaka alacak olan her şeye, tüm görüntülere sahip olacak olmasına rağmen yengen, evdeki kör bıçakla doğrar beni, kıskançlığıyla, şüpheleriyle…
Şu an aynı masada oturuyor ve düşüncemi masumane bir şekilde söylüyor olmama rağmen bana inanmadığını içinden geçirdiği belli değil mi suratından, mimiklerinden, nefesinin sıklaşmasından?..
Ve hâlâ, bu kadar yıl evlilik, iki kız çocuğuma rağmen? Misafirimizin masrafları konusunda da bir daha öyle patavatsız(2) sözler söylemeni yasaklıyorum. Başka?”
“Öncelikle şunu söyleyeyim ki, yengemin kıskançlığı normal. Nedenini siz bilin, ya da biliniyordur, her neyse. Bana gelince düşüneyim, dedim ya! Ama şimdi yapmam gereken size, fıstık yeğenlerime getirdiklerimi vermem, birkaç dakika gecikip beni işyerinin revirine bırakmanız, bir de…”
“Hâlâ bir şeyler mi var, aklından geçen?”
“Belki son değil, ama eğer ki sözleşmeyi imzaladıktan sonra, ayrılıyor olmam ve bu moralle verimli olamayacağımı düşünerek; ‘Bundan böyle beraber çalışmamız mümkün değil, yollarımızın ayrılması gerek!’ derseniz, gücenmem, kararınıza uyarım, tazminat-mazminat istemeksizin, ufacık bavulumla…”
Tam bu sırada cep telefonu çaldı patronun, dinledi ve İngilizce cevapladı; “En kısa zamanda!” deyip bana döndü;
“Önce saçma-sapan konuşmayı(1) bırak! Hemen şurdan bir taksiye atla ve otele git! Ben çözümü telefonla sağlayabilirim, ama belki uzayabilir. Hanımefendinin bir kısım sıkıntıları varmış otelle ilgili. O kadar lüks otelde neyi beğenmediyse? Sanki Budapeşte’de daha iyisi, mükemmeli varmış gibi. Ve…
Ve yok! Sen de revirde kalacağına, bir şeyleri hissettirmemeğe çalışarak bir oda tut, aynı otelde kal! Doğal olarak evinin sıcaklığını bulamazsın, ama yurtdışındaki mecburiyetlerinin rahatlığı da olmaz. Ama hiç olmazsa yokluklara, yalnızlıklara tahammül etmenin başlangıcı olabilir belki…”
Son sözleri istihza gibi geldi bana, üstünde durmadım.
“Sağ ol patron! Oda ya da telefon numarası aklınızda mı? Ya da telefondan geri dönerek; ‘Bir şeye ihtiyacınız var mı?’ diye sorar mısınız? Almaya çalışayım!”
“Olur!” dedikten sonra açtı telefonu, sorduktan sonra, benden bahsetmeyi ya gerekli görmedi, ya da akıl edemedi ve ekledi; “Size sorunlarınız konusunda yardımcı olması için bir elemanımı gönderiyorum!”
O eleman ben oluyordum ve hüzün yerine gerçekçi olmalıyım ki mutluydum, “Geliyorum!” diye haber verdim, oda numarasını ve katını öğrenmek için, patrondan her ihtimale karşı aldığım telefon numarasından.
Taksiye binip tanıdığım bir kuyumcunun önünde durmasını istedim, kalabalık tek yönlü caddede ikaz ışıklarını yakarak, ikinci şeritte durmasının yanlışlığına önem vermeksizin.
Zamanım kısıtlıydı sanki ya da beni fazla beklemesin istiyordum. İçimden geçenlerin tümünü aldım bir çırpıda, değiştirmek, limiti bir hayli dolgun olan kredi kartımla ödeyerek. Bir çiçekçiye uğramam da farzdı, taksi şoförünün sabrına, çiçekçinin mızmızlığına(2) tahammül ederek.
“Geldim!” dedim, otele girip kaydımı yaptırıp, onun odasının hemen yanındaki oda numaramı belirler belirlemez, odama yönelmeden;
“Hemen gel!” demişti.
Oda kapısının önünde bekliyordu. İçeriye adım atacak kadar ancak vaktim oldu. Çiçekler de, paketler de kaderlerine terk edildiler, bağımsız kaldılar odanın zemininde…
“Ölüyorum sandım!”
“Bensiz olmaz!”
“Tamam da sıkıntım var, demişsin!”
“Şimdi bitti, gitti! Sen geldin ya!”
“Gerçekten beni mi düşledin? Ya patron mühendislerden birini gönderseydi?”
“Lâvabonun giderine ait hortumu deliğinden çıkarmıştım, bu da yeterli olurdu herhalde. Şimdi yerine takarım!”
“Sen kirletme ellerini ben yaparım…
Yemeğini yemedin sanırım. İstersen dışarı çıkalım, istersen burada, nasıl dilersen?”
“Zamanı tasarruf etsek, tümünle bana ait olsan?”
“Tamam da, hiç mi merak etmedin, bu çiçekler, bu paketler niye diye?”
“Sen anlatırsın!”
“Önce tuvalet masasının taburesine, ya da yatağının bir köşesine iliş!”
Hayretle gözleri açılırken;
“Bayram değil, seyran değil, daha henüz geldim ülkene, nedendir bu telâş?” şeklinde sorgular gibiydi beni.
“Çiçekler senin, sonra kapat gözlerini…”
Usulca, uysalca kapattı gözlerini, çiçekleri koklama modunda, “İyi ki parşömenini(2), jelâtinini(2) kararınca sardırmışım!” diye kendimi takdir ederken.
“Çiçekleri elinden alıyorum kısa bir süre için. Telâşlanma, ensene, kulaklarına ve sağ koluna dokunacağım azıcık ve sonra da bir dileğimi sunacağım sana!”
Kolyeyi boynuna, küpeleri kulaklarına ve bileziği sağ koluna iliştirdiğimde kalkmaya yöneldi;
“Kapat gözlerini tekrar lütfen, en fazla yirmi-otuz saniye kadar daha ve ben ‘Aç!’ deyince aç gözlerini!”
Kuyumcunun önerisine göre aldığım tektaş yüzüğün kutusunun kapağını açtım, başım önümde diz çökerken; “Aç gözlerini!” dedim.
“Anlamadım, bunlar ne?”
“Evlen, benimle!”
“Ne? Ben karına bile nasıl tahammül edeceğimi düşünürken, ikinci eş mi, kuma(2) mı olacağım? Daha iki tane daha hanım almak hakkın da mı olacak, benim üstüme? Asla üleşemem, paylaşamam seni. Hayır! Hayır! Hayır!”
“Bak Melisa, Türkiye’m bir Cumhuriyet diyarı, şeriatla(2) değil Medeni Hukukla yönetiliyoruz, bizim ülkemizde de geçerli olan tek eşlilik. Yani teklifim ‘Yalnız sen ve ben olarak evlenelim!’ şeklinde idi…
Mademki teklifimi hiddetle ve şiddetle üç kez ‘Hayır!’ diyerek cevapladın, ben de teklifimi geri alıyorum, vaz geçtim.”
“Hayır, vazgeçme, anlayamadım, anlat, açıkla bana!”
“Belki okumuş, öğrenmişsindir. Belki sizin literatürünüzde de vardır. Tenkit gibi yorumlayıp küsme bana. Tanrı bizleri yaratırken çok organımızı çift olarak yaratmış, özel görevi olan, beyin ve kalp dışında. İki kulağa göre, tek ağız ve birkaç boğumlu yutak…
Demek ki kulaklar dört açılıp iki kez dinleyecek, birkaç kez yutkunacak ve sonra söz söylenecek!”
“Anladım, dersimi aldım öğretmenim!”
“Belki aklımın ucundan bile geçmeyecek bir gerçeği yaşadım. Ben sendeyken karım beni boşamak için başvurmuş, boşanacağız!”
“Sonra da evlenecek miyiz?”
“Neden olmasın? Hem biz Tanrı huzurunda evli değil miyiz?”
“Sevinç ve mutluluğunu anlıyorum, ben de sevinmek istiyorum, ama nasıl olacak bu? Sen burda, ben orda. Ben orayı bırakamam, sen burayı. Senede on beşer gün, birer ay gidip gelerek mi göreceğiz birbirimizi, senden bir saniye bile ayrılmaya tahammülüm yokken? Verdiğin haber mutluluğum, ama gerçekleri de göz önüne almamız gerek!”
“Hadi! Neşemiz kaçmasın, mutlu olmanın yollarını araştıralım, biz bize iki lokma atıştıralım, çözümleri düşünmeğe gayret etmek için.”
Durakladı, sarıldı;
“Tahammüllüydüm, saygılıydım, bağlantın, evliliğin için, şimdi benimsin tamamen, ama sahip olamıyorum, olamayacağım, engelleri aşmamız zor olacak! ‘Gel!’ desem, gelmen, ‘Gel!’ desen gelmem zor, sınırlı günlere ise ne seni, ne de kendimi sığdırmam zor!”
“Yaşanmayacak, yaşanmasında tereddütler olan zamanı düşünerek niye kendini de, beni de üzüyorsun ki? Üzüntü kanserdir(34), demiş, bir büyük. Üstelik yaşamda ölümden başka her şeyin çaresi var, yeter ki çözüm için çare araştırıp kafamızı yoralım! Hadi üstüne bir şeyler al, sıkı sıkı giyinmene gerek yok, yukarıya roof’a(4) çıkalım, şansımıza ne varsa ve şehrin ışıklarını üleşelim önce…
Ülkene göre, ülkemde uluorta öpüşmek yadırganır. İstersen hakkımı peşin öde, istersen dönüşte, tercih senin!”
Öperken fısıldadı;
“Sakın beni sensiz bırakma, dünya umurumda değil sensiz, öldürürüm kendimi…”
“Sen gidersen, senden başka kimsesi olmayan ben, seni yalnız mı bırakırım? Eğer ecel ayırırsa(35), ülke, dil, din kavramı olmayacağına göre ahrette, mahşerde(2) hep beraber oluruz. Ama bunu şu anda, birbirimizin olduğumuz şu anlarda düşünmesek, şu anı yaşasak derim. Tekrar kucaklarsan, ‘Hayır!’ demem, ben de seni kucaklarım…”
Roof’a çıktık, vaktin nasıl geçtiğini anlamaksızın ellerimizde, gözlerimizde, düşünce ve seslerimizde…
Garsonlar, kimsesiz kalan roof’ta sandalyeleri toplarlarken, mutluluğumuzla engellemeye çalıştığımız hüznümüzü paylaşmakta aşırıya kaçtığımızın ancak farkına varmıştık, özür dileyerek…
Odasının kapısına geldiğimde kravatımdan tutarak çekti beni içeriye, güvenlik kameralarının olup olmamasına aldırmaksızın.
“Bir saniye” işareti ile koridorları kontrol ettim, bize yönelik değil gibi geldi kameraların montajı, ya da benim hüsnü kuruntum, önemi olmayacağına inandığım.
“Pijamamı alayım!”
“Şart mı? Yanımda kal! İster yanıma yat, ister sandalye üzerine tüne. Ama nefesin olsun, kokun olsun, sesin olsun odamda, aklıma getirmemek için didindiğim geri dönecek olacağım son anımıza kadar, benim olmasan da, yanımda, yakınımda ol, lütfen!”
“Dilimin ucuna kadar gelen sözler var, ama söylemeyeceğim…”
“Israr etsem?”
“Benim senin nefesine, kokuna hiç mi ihtiyacım yok? Sınırlı, çekinikli, hatta korkarak da olsa her imkâna kavuştuğumda, sadece yatağını değil, tüm dünyanı üleşeceğimi aklından nasıl geçirmezsin ki? Dünyamda bundan sonra, senin dışında her şey yalan. Aç-susuz-uykusuz olabilirim, ama sensizliği aklımın ucundan bile geçiremem. Haydi bir tanem, Melisa’m, pijamalarını, ya da geceliğini her neyse giy, nefesim, kokum senin sabaha kadar…”
Patron, ben ayrıldıktan sonra hazırladığımız sözleşmeyi, ders çalışır gibi, noktasına virgülüne kadar okumuş, biz büroya geldiğimizde fırça çekmek için hazır bekler durumdaydı sanki. Boş bulundu, Türkçe konuştu;
“Yahu Atilla, sen benden yana mısın, bu hatundan yana mı? Geçen sefere göre, enflâsyon(2) oranı, parite(2) değişikliği gibi unsurlar aşırı oranda dikkate alınmış sanki, aradan geçen bir buçuk-iki yıla karşın fiyatta neredeyse % 50 oranında artış var. Bu, ne demek bu? Malzemelerde ne gibi farklılıklar var ki? Yoksa ‘Biz az kâr edelim!’ diye mi, böyle bir şey yaptınız, anlamadığım bir şekilde el ele?”
“Sanırım kârlılık-zararlılık durumu Melisa Hanım için de geçerli…
Affedersin Melisa…
Türkçe konuşmamamız gerekti. Patron geçen seferkine göre fiyatın fazlalığından, dolaysıyla da kârının azlığından şikâyet ediyor. Bir iki yere kırmızı kalemle işaretler koymuş. Bence hazırladığımız sözleşme makul ve mantıklı(3), ama ben araya girmeyeyim, aranızda anlaşın!”
Boş bulundu Melisa;
“Beni yalnız bırakma!”
Galiba patronun dikkatinden kaçmadı sözleri, bakışları “Acaba?” modunda gibiydi.
“İkiniz de patronsunuz! Çözüm aranızda! Ben size çay söyleyeyim!”
Yan odada cam bölmeden onları izledim, oldukça uzun bir süre. Tam deyimiyle; “Kavga-dövüş, çata-pat bir konuşma” ve davranış içindeydiler, çayları getiren görevliyle birlikte uzattım kafamı kapıdan içeri;
“Nasıl gidiyor?”
Aynı tepki dillendi sözlerinde sanırım, İngilizce unutulmuş olarak, kendi dillerinde, Melisa’nın sözleri bir kulağımdan girip ötekinden çıktı, değil ezberlemek, anlayamadım bile. Patron aklını başına getirip(1) İngilizcesini ilerletme gayretine büründü;
“Hem baş başa bırak, hem kenarından köşesinden hiçbir şeye dokunma, hem de kafa bulur gibi; ‘Nasıl gidiyor?’ diye sorgula! Bu doğru mu Atilla? Gel otur şuraya! Bak Melisa Hanım gücenecek, az veya çok kâr umarken avucumuzu yalayacağız. Küsüp geri dönerse, ceremesini(2) sen çeker, sen ödersin!” dedikten sonra belli-belirsiz Türkçe mırıldandı, benim anlayacağım kadar;
“Karı milleti değil mi, nazlı, iş yapmayacaksın bunlarla!”
“Bir şey mi demek istedin patron, söylediğinizi tercüme edeyim mi?”
“Başına belâ almak istiyorsan, et!”
Melisa Türkçe konuşmalarımızdan anlam çıkarmaya çalışıyor, boş gözlerle ikimizi de süzüyordu.
Melisa, edepsizce diyeceğim Türkçe konuştuklarımızı anlamasa da gereğini hissedercesine savunmasını yapma gayretini yaşadı;
“Bir kısım malzemeleri fabrikada üretiyorum. Bir kısmını yarı mamul, bir kısmını da mamul olarak piyasadan ya da ithal yoluyla temin ediyorum. AB ülkeleri ile dış ülkelerden aldıklarım arasında bile oldukça önemli fiyat farklılıkları var. Dolar ve Euro yerinde sabit durmuyor. Türkiye’nin avantajı; biz de enflâsyonun neredeyse sıfır değerinde olması. Değerlerin yitirilmemesi arzusundayız…
Maliyet analizinde fiyatların bir kısmı sabit kaldı, bir kısmı cüzi(2) bir artış şeklinde oldu, bir kısmı ise oldukçanın üstünde arttı. Bunları yansıttık. Bir kısım belgeleri Atilla Bey gördü, belgelerin fotoğraflarını çekti. Tereddüdünüz olanları işaretleyin, hemen e-mail olarak göndersin elemanlarım. Patronun zeki, tüm bunları biliyor Atilla Bey. Bu durumda anlaşmak zor olacak!”
“İngilizce de hoydur-hoydur gezmek(1) nasıl denir Atilla?”
“Hoydur-hoydur?”
“Bak Melisa! Patronun söylediği kelimenin İngilizcesini bilemiyorum. Ancak patronun demek istediği; ‘Çok masraf ettim! Biraz indirim yap!’ anlamında olsa gerek!”
“Eh Atilla! Kılı kırk yardın(1), tüm belge ve bilgilere göre maliyet hesaplayıp bana cüzi bir kâr uygun gördün ve hâlâ indirim…
Öyle mi? Pes(2)! Benim ve firmam için yaptığınız masrafların tutarını bildirin, ödeyeyim ve hemen ülkeme döneyim. Ama bana söz vermiştin Atilla, döğner(36), böğrek(36), baglava(36) falan… Ismarla ve ilk uçakla Budin’e yani Buda’ya döneyim. Peşte de kendisini beklesin, her ne hali varsa…”
“Tamam, ısmarlayayım, ama patronumun da o kadar rijit(2) olacağını sanmıyorum. Ona ‘Kendinden fedakârlık yapmaksızın bir düşünme payı versen?” diyorum. Baktın olmadı, hayhay! Biletini alırım, istediklerini de ikram eder, yanına almayı istediklerini de sen artık gümrükten geçerken iyileri olarak alırsın, gönlüm onların da bedellerini ödemeyi dilese de, razı olmazsınız, biliyorum…
Üstelik ben patronum gibi de değilim, nasıl ki ülkende bana beş forint bile harcatmadın, ben de benim ülkemde senin beş kuruş bile harcamana izin vermem!”
“Ne demek bu şimdi Atilla? Ben davet ediyorum, benim misafirim, benim işyerim için geliyor ve ben buradayken sen ödeyeceksin giderleri! Olur mu böyle şey? Evet! Bazı şeyler için yanlışlarım olabilir, ama benim için pinti(2), nekes(2) ya da cimri dersen, işte buna kırılırım, incinirim, üzülürüm.”
Patron gerçekten kalıbının, patronluğunun, bilgisinin gerektirdiği konumda bir adam değildi. Ne zaman nerde, nasıl konuşulacağını bilmiyordu, yabancı bir misafir varken Türkçe konuşmak gibi, öncesinde ikimizin de başarıyla yaşadığımız gibi! Durakladı ve hatasının farkına varmış gibi İngilizce devam etti;
“Şimdi hanımefendiyi al, yemeğe götür, neresi aklına geliyorsa, en lüks bildiğin yer, neresiyse. Ben de bu arada düşüneyim. Yarın tekrar toplanalım. Ha! Bu arada kolyeniz çok güzel hanımefendi, dün takmamıştınız galiba?”
“Uçak…
Yolculuk…
Tedbir…
Can erkek arkadaşım aldı!”
Düpedüz beni saklamak gayretinde, kesik kesik, sanki İngilizcesi zayıfmış gibi kekeleyerek konuşmasının patronun gözünden kaçacağını zannediyor olsa gerekti
“Evlilik ne zaman?”
“Belki dönünce, şart değil. Biz böyle mutluyuz. Onun beni sevmesi önemli, belki ilerilerde biraz…
Belki mümkün…”
“Affedersin patron, araya sözler karıştı, sizi bilgilendirmekte geciktim galiba biraz. Maliyetle ilgili belgeleri gördüm, bir kısmının fotoğrafını çektim, Melisa Hanımın dediği gibi. Bence bize uygun minimal seviyede(3) maliyet ve ithalât bedelini çıkardık beraber, daha önce böyle bir şey olup olmadığını hatırlamaksızın. Bunda Macarların, Türklere karşı belki de aynı soydan gelişimizin etkisinin, sempatisinin(2) olduğunu ben kabulleniyorum.”
Bazen heyecanlanıp ne söylediğimin farkında olmuyordum tıpkı şimdiki gibi, devam;
“Arabalardan birini almama izin verirseniz, hanımefendiye kalan vakitte şehri şöyle bir gezdireyim, sonrasında; İskender, döner ne dilerse, künefe, baklava, nasıl isterse ve börek…
Ama sabah kahvaltısında; en meşhur börekçide hangisini dilerse…
Ya da kokteyl gibi karışık…
Bir sonrasında sadece tercihi olarak, eğer anlaşırsanız, kalırsa ülkemde…”
Suskunluk; “Sükût ikrardan gelir!” şeklinde “Kabul!” olsa gerekti, devam ettim;
“Anlaşın, ya da anlaşamayın ama Türk misafirperverliğinin göstergesi olarak Türkiye’mi gezdirmek isterim Melisa Hanıma. Ya yengem katılsın bize, ya da bayan elemanlardan hangisi olursa olsun, akıllı-uslu(3)-arlı(2), tek-tük(3) de olsa İngilizce bilen biri olursa yanımızda fena olmaz. Malûm arkadaşı olsa da ateşle barut bir arada olmaz(3). O bekâr, nişanlı ya da arkadaşı olsa da ben neredeyse bugün-yarın dul!”
Melisa dışarıda sekreterle işaretlerle ve Fransız Stili(3) anlaşmaya çalışırken, biz sanki Melisa yanımızdaymış gibi İngilizce olarak savaşa devam ediyorduk. Üstelik Melisa’nın sözlerimizin ne kadarına tahammül edip de yanımızdan ayrıldığı anı bilmeksizin.
Bu arada tesadüfen öğrendim ki; boşanma davası açan (artık söylememde sakınca yok) eski karım, ayrılma kastıyla giderken yaptığı jestin devamını uygun görmemiş. Ailesi ve bir kamyonetle gelmiş, ince ya da özel bir deyimle; “Yükte hafif, pahada ağır(3)” artı “Yükte de hafif, ağır fark etmeksizin, soyup soğana çevirir(1) gibi evde ne varsa ne varsa almış, yani çerçöp(2) dışında kalanların hepsini götürmüş.
Kontrol edip de bildiğimden değil, otele yerleştiğimden beri eve uğramamıştım bile. Ancak konuşmamızın en hararetli anında patronun odasına gelen mühendis açık kapıdan girince söylemiş, ya da patron söylemek, açıklamak zorunda kalmıştı bana.
Evimi o mühendise lojman olarak tahsis etmiş patron. Öyle ki, mühendis soracaklarını sorup öğrendikten sonra kapıya yönelirken; “Bir kısım ‘ağırlıkları’ tavan arası ve depoya yerleştirdiğini söylemişti.
Ben de “İşe yarayan istediği bir şey varsa almasını, ya da bir hayır kurumuna veya bir garibana vermesini” rica etmiştim.
Bu vesile ile de, haberimin olmadığı “Boşandınız!” müjdesini(!) vermişti patronum.
“Allahaısmarladık!” dememiz, Melisa’nın soran gözlerle “Döğner!” demesi fazla vaktimi almadı...
“Ne diyorsun?”
“Seni seviyorum!”
“Tamam, biliyorum, dinlenip dinlenip söylemen de mutlu ediyor beni, ama…”
“Güzel sevgilim! Sorunun tek yanıtı, dürüst olduğuna, çok emek verdiğimize inanıyorsan, geri adım atma. Ben bugüne değin yapmadım, yapmam da…”
“Anladım!”
“Ve seni canımdan çok seviyorum. Sen benim dünyamsın, ben de o dünyanın eseri…”
Suskunlaştı birden, nedenini anlayamadığım. Ben de fırsat bu fırsat deyip sorgulamayı erteleyerek “döğner” yerine İskender’i, baglava yerine künefeyi tarif etme çabasını yaşadım.
Melisa, gerçekten damak tadına düşkün bir kızdı, anlaşamadığımız tek konu onun kaz ciğeri gibi pahalı ve insafsız bir alışkanlığını inkâr etmemesi idi. Benim kadınımı vazgeçirirdim bu iştahından, ama ne zaman benim karım olacağını bilemiyordum.
Bir gün…
İki gün…
Üç gün…
Canıma minnet…
Sabahları tekmil veriyordum(1) patrona;
“Hanımefendiye haber vereyim mi, bugünkü gezi programını iptal edeyim mi, kendisini getireyim mi?” diye.
Aldığım cevap sadece;
“Sonra!” idi.
Dolaşmaktan yorulmuştuk.
Melisa’nın bir iş kadını olarak sıkıntıları gözümden kaçmıyordu, bulduğu her uygun zamanda bilgisayarını açıp internetten bilgi ediniyor, aldığı bilgilere göre talimat yağdırıyordu, bir bakıma. Bazı haberlerin memnuniyet, bir kısım haberlerin ise endişe ve gerilim yarattığını mimiklerinden anlıyordum.
Hüsnü kuruntumdur, belki de kendimi onun için bir nimet gibi görüyor olmamın bencilliği; dünyaya aldırmadığını düşündüğüm anların benimle yaşadığı, geçirdiği anlar olduğunu düşünüyordum. Gelişi on beş günü geçmişti, hesaplayacak kadar aklımı başıma devşiremiyordum, ancak onun sözleri, davranışları bencilliğimde haklı olduğumun göstergesi gibiydi. Benden önce davrandı, söylenmek için;
“Patronunun kaprisinden yıldım. ‘Evet!’ ya da ‘Hayır!’ Seninle geçirdiğim her an benim için değerli, tek kazancım sensin, sensizliği düşünemiyorum, bir çözüm de gelmiyor aklıma. Yarına, yoksa ertesi güne biletimi al lütfen! Bundan sonraki her anımızı uçağım kalkıncaya kadar beraber yaşayalım, her anımızı ama. Hep benim ol, gece-gündüz. Patronuna da teşekkürlerimi götür sonra. Üretici çok, biri olmazsa öteki, umarım düşünce olarak neyi, nasıl istiyorsa umduğunu bulur!”
“Kahırlı konuşuyorsun, neredeyse üstüme alınacağım, demeyeceğini bildiğim halde. Bilet için acele etme, demek isterim, eğer beni dinlersen. İdam mahkûmlarına bile son arzuları sorulur. Son bir şans demeyeyim de, hani ‘oluru-olmazı’ sorgulayalım, ‘Evet!’ ya da ‘Hayır!’ cevabını alalım…
Ben yanındayım, kararın ne olursa olsun, sana uyacağım. Belki bir kısım risk ya da dezavantajlar gözükür gibiyse de, bakarsın iki bilet alır, seninle yola çıkar, seni evine bile teslim edebilirim. Sonrasını ben de bilmiyorum. Türkçemizde çok güzel bir şarkı sözü var; ‘Seninle cehennem ödül, sensiz cennet bile sürgündür!(37)’ şeklinde. Uygun bir zamanda eserin sözlerini tercüme edip dinletirim sana…”
“Sahi mi? Ya dedikodu?”
“Dünyamda senin dışında hiçbir şeyin önemi yok!”
Otelde roof’a geçtik, biraz nefes almak, azıcık şehri seyretmek, biraz da olsa çay içerek yorgunluğumuzu defetmek için. Sözlerim duygulandırmış olsa gerekti Melisa’yı. Yerinden kalktı, çekinmeksizin öptü ve tekrar oturmadan lâvaboya yöneldi.
Patron için ufak bir etki gerektiği kanaatini yaşıyordum;
“Sonra, demedi deme patron. Melisa’nın niyeti ciddi. ‘Yarın için bilet al!’ dedi, sıkıldı, oysa onu gezdirirken tavrı hiç de öyle değildi. Yeni yerler görmek, yeni tatlar, yeni hediyeler edinmekten memnun gibiydi. Gitmemesi, daha doğrusu biletini alma konusunu ertelemesi için zor ikna ettim…
Yarın son kez yanınıza gelecek. Sözleşmede hiçbir değişiklik için meyilli görünmedi bana. Aranızda konuşun. Bence müspet ya da menfi işin sonuna gelin. Ha! Anlaşamazsanız, ne yapalım, ben diğer ülkelerde sizin için araştırma yaparım. Ya da siz çoluk-çocuk, artık ne kadar imkân bulursanız kendiniz araştırırsınız!”
“Bilirim, bilirim. Senin de canına minnet gezip dolaşmak, gez-dolaş bakalım! Tamam, yarın bekliyorum!”
“Fazla meraklı değilim, sanırım şu anda, 8-10 saat kadar düşünme vaktiniz var gibime gelir patron. Yarın son! Sonrası benim değil, sizin bileceğiniz bir konu ve sonuç…”
Melisa masaya otururken soran bakışları üzerimdeydi;
“Patron! Yarın son! Ve sakın…
Sakın…”
“Evet, yarın son! Ve emeklerinin, değerinin altına inme!”
Hakkaniyet(2) ölçümümün tartışılması mümkün değildi, bir tarafta yabancı, diğer tarafta Türk Firması, bir taraftan döviz gideri, bir tarafta, ‘Benim başarım’ diyebileceğim kısıtlı bir kazanım. Her iki konumda da ben haklıyım, ben kazançlıyım gibime geliyordu bana.
Uzunluğu tartışılacak, kısa bir geceydi yaşadığımız, farklılıkları uzun-uzun uyumaksızın sözlerimizde şekillenen.
Birkaç kez öğürerek(1) kalktı yanımdan. Ve lâmbayı yakıp yanıma oturdu, bu kez de aynı Macaristan’da olduğu gibi ve fakat değişik bir tonda, mutluluğunun zirvesindeymiş gibi sözlerine ahenk verdi;
“Atilla! Ben normal olarak hastalanıp kirlenmedim, temizlenmedim. Üstelik sık sık öğürmeye, ‘Döğner de döğner!’ demeye başladım, döğneri çok mu seviyorum, acaba?”
İnternetten özellikle araştırmıştım, hastalanmak, kirlenmek, temizlenmek eklerinde; regl(1), aybaşı, âdet, mens, menstürasyon şeklinde. Karımın ailesine düşkünlüğü gibi yorumladığım, her ay üç-beş-on günlüğüne kısır olmasına rağmen ailesinin yanına sığınmasının nedenini kaz kafam(3) ancak anlamıştı.
Kısırlık sadece bedeninin kendisine gazabıydı. Bilmemiş, öğrenmemiş, hatta öğrenememiş, anlamamıştım. Peki, bunun nedeni bir aydan fazla bir zamandır yaşadığım gerçek sevgi ve birliktelik olabilir miydi?
“Umarım, ‘Sen artı ben’ demekti bu!
‘Bir nefes
bir nefese karışınca
yani; 1+1 olunca nefesler
dünya;
hatta tüm dünyalar senindir,
şüpheye yer kalmadan.
Ve ölümsüzlüğe de ulaşırsın,
zaten ölüm yoktur o zaman
çünkü gerçekte 1+1=
sonuç olarak
yalnızca 1’dir.(38)”
“Ben artık savunmasız, serbest, bağımsız olarak seninim. Yarın hemen önce doktora gidelim, tescillensin(1) beraberliğimiz ve sonra evlen benimle!”
“Ağır ol da molla desinler(39)!” tavrındaydı dünyamın bakışları olan tek insan, sanki evinde bir hata yapmış da, suçlusu kendisiymiş de, söylemeye utanıyormuş da, benim yapmamı istiyormuş gibiydi, loş ışıklar altında bile düşünceli idi, fark ettiğim.
Elimi karnının üzerine koydum, sanki hemen hissedecektim bizden bir parça olanı, Melisa’nın düşünceli halini fark etmeksizin. Belki de o hali fark etmeyi aklımdan bile geçirmeksizin.
“Gel koynuma büzül, ömür boyu sürsün beraberliğimiz…
Düşünmem, çözüm bulabilmem için destekle beni. Biliyorsun, yaşamımda senden başka kimsem yok benim.”
Düzenliydi nefes alıp verişi, onu izliyordum, daha önce hiç görmemiş, yaşamamış gibisine. Oldum olası değil, Melisa yaşamımda yer aldığından beri onun ve dünyadaki tüm kadınların altıncı hislerinin gücüne inanıyordum. Ben düşünürken, gözlerini açtı, doğrulur gibiyken, öptü ve dalgınlığına kesin dönüş yaptı…
Doktor;
“Evet!” dedi. “Bebeğiniz olacak, hem galiba ikiz gibi. Şu anda ultrasonda(2) gerçekliği ile kesin bir şeyler söylemem mümkün değil!”
Tercüme ettim, karnını silmek için ancak vakit ayırabildi, doktorun varlığına aldırmaksızın sarıldı, kerelerce öptü, öpmeye doyamaz gibiydi…
Patron;
“Peki!” dedi.
Bu; ayrılık demekti, hem de uzun, uzunca bir süre belki; Melisa’nın karnının şişmesini görmeksizin, muayene, kontrol ve tedavilerine şahit olmaksızın, üstelik evlenme gibi bir bağıttan ve gerçekleşmesinden söz edilmeksizin…
Biletini almaya giderken, belki son günümüzün, gecemizin bile gerçekleşmeyeceğinin tereddüdünü yaşıyordum.
Gecikmiştik, daha doğrusu yetişemezdik kalkacak uçağa. Sinirli tavırları için hayret ettiğim şey, acelesi idi, bir an evvel, çabuk ayrılmak; hüznünün sonu mu olacaktı ki?
Acenteden çıkmadık hemen. Ertesi gün için aldık biletini ve benim düşüncelerimin tenkidi gibi buğuluydu gözleri(3);
“Kapat beni otele, ayrılıncaya kadar bir saniyemin bile sensiz geçmesine izin verme ve bizi, bebeklerimizi düşün, çözüm üret!”
“Sevgilim, bana Macar lisanını öğret, doğrudan konuşayım seninle. Köszönöm dışında başka bir şey bilmiyorum…”
“Sen de bana Türkçeyi!”
“Olur! Senin ismin Türkçe, benim ismim Macarca gibi. Eğer İngilizceden vazgeçersek kendi lisanlarımızda daha iyi ve kolay anlaşırız gibime geliyor, ilerilerimizde. Hani Sanskritçe(2 diye bir lisan var ya karmakarışık. Meselâ biz de bizim lisanımızı üretelim. Aklıma bir şey gelmiyor. Macarcamca? Macarımsa? Türkçemce? Türkçemsi? I-ıh! Hungary? Türkiye? Bizim lisanımız ikimizin ülkelerinin adını anarak türeteceğimiz kelimenin başı ya da ötesi olabilir…
Bence bizim lisanımız; Hunca artı Türkçe; kısaltılmış olarak Huntürk, ya da Türkhun olabilir. Zaten aklımda kaldığınca kapı, kapu veya pamuk, pamut gibi kelimeler birbirine yakın değil mi sözlerimizde? Neyse kafamızı şimdiden böylesine yormayalım, uzun vadede tekrar düşünürüz!”
“Olur!” dediğinde ağlamaklı, hüznünün tüm varlığını kapladığını hissettirir gibiydi. Çantasını etajerin üstüne bırakıp soyunmaksızın yatağının üstüne kıvrıldı, ben de yanına. Tek-tük hıçkırıyor, bazı-bazen öğürüyor, ara sıra öpmeye kıyamıyormuş gibi dudaklarını değdirip kürek kemiklerimi sıkıyordu, kulunçlarımı kırar(1) gibi.
Dudaklarını dokundurmasının gerçek bir sevginin görünüşü olduğunu söylediğini unutmamıştım, hem nasıl unutur, unutabilirdim ki? Yaşama başladığımız ilk andan beri aklımdan çıkmayan bir gösteriydi bu. Ona bakmaya doyamıyor, ayrılık düşüncesiyle bunalıyor, onun mola verdiği anlarda da ben dokunuyordum dudaklarına.
Karar verdim, aşktan üstün ne olabilirdi ki? Vatan sevgisi, bayrak aşkı? Bir süreliğine ertelemek istesem vatanım da, bayrağım da gücenir miydi bana? Gücenmezlerdi, ama sanırım kısa bir müddet için ayrılacak olsam da affetmekte zorluk çekecekleri geçiyordu aklımdan.
Aşk, fedakârlık isterdi(40). Ben Melisa’ya âşıktım, sınırsız, gerçek bir duyguydu yaşadığım. Beni ona bağlayan güçle, vatanıma ve bayrağıma bağlayan güç dışında hiçbir gücün beni etkileyemeyeceği. Vatan, bayrak sevgisinin tüm sevgilerin üstünde olduğunu bilmeme rağmen her şeyi arkamda bırakıp onun kölesi olarak peşinden gidecektim.
Ama nasıl? Evet! Çantaya bile ihtiyacım yoktu. Nüfus Kâğıdım, diplomam, başka? Gömlek, don, fanila ihtiyacım yoktu. Nasıl olsa bırakmıştım, vardı. Olmasa alırdım fazlasını.
Melisa ve Macaristan kabul eder miydi beni, peki? Neden etmesinlerdi ki? Patron rıza gösterir miydi? Verirdim dilekçemi, hemen kabul etmezse, İş Kanuna göre beklerdim on beş gün, tazminat da neymiş ki, aklımdan geçmeyen, sepetlenirdim basbayağı.
Dilekçemi kabul etmeyip yırtarsa? Noterler hangi günler içindi ki, ne güne duruyorlardı ki?
Ancak; “Âşığım!” deyip beni ve onu anlatma sıkıntım olsa da, o da âşık olup yuvasını kurduğuna göre, anlayışlı davranırdı gibime geliyordu. Yerime? Lojmanımı uygun görüp mühendise verdiğine göre benim görevimi de aynı mühendise verirdi herhalde.
Öncelikle susmalıydım, düşünmem gerekti.
Ve sabahın bizi ayıracak ilk ışıklarına kadar geceyi, kokusunu, göğsünü kaldırıp indirerek nefes alışını, bacaklarımı bacakları arasına almasını, bedenine doladığım kollarımı desteklercesine tutmasını tüm arzularına destek vererek izlemeliydim, gereğince aç-susuz-uykusuz. Çünkü o artık bir-iki değil (galiba) üç canlıydı ve tüm ihtiyaçları, istekleri bana göre üç misliydi.
Hani şair; “Ne hasta bekler sabahı…(41)” demiş ya, ben de sevdiğim dünyamı aydınlatana öylesine hastaydım, sabahın olmasını beklemek değil, gecikmesini ister gibiydim.
Oysa beklendiğinde geçmeyen zaman, geçmemesini istediğin zamanda yarışı kazanma arzusunda bir ganyan beygirinin(3) süratinde hızla geçerdi, üstelik tüm gücünü tüketecek gibi…
O an, sessizliğimi koruduğum o andı işte. Ayrılığın ıstırabını yaşarken, en kısa zaman içinde kavuşacağımız, bir araya geleceğimiz umudu içinde…
Beni ben başıma bırakıp ülkesine dönecek olduğu son noktadan geçinceye kadar ne gözlerime bakışlarını gözlerinden, ne de ellerimi bıraktı ellerinden. En son noktanın bir evvelinde çantasını ve bavulunu güvenlik kontrol sehpalarının kenarına bıraktıktan sonra, koşarak geri döndü
Türkçe “Seni seviyorum!” dedikten sonra öptü, belki “Haftalarca, aylarca yetsin!” der gibi ve hızla sırtını döndü, düşünüyordum ki, sakladığı gözyaşları idi, tıpkı benim de içime akıttığım gibi.
İçimden geçeni bilmesi imkânsızdı. Ben, ülkesi de olsa onu iki çocuğumla birlikte nasıl, yalnız başına bırakırdım ki, bir Türk baba adayı olarak?..
“Haklıymışsın patron!” dedim. “Melisa beni benden aldı ve kendiyle birlikte götürdü ülkesine. Nefes alamıyorum. Susuzum, içemiyorum. Açım, doymamın düşüncesi bile geçmiyor zihnimden. Sevdim, iliklerime kadar(1) içimde o, tüm varlığımın. Yengem bakışlarından belli etti, belki anlattı, belki hissettin, bildin sen de. Yaşadın, biliyorsun bu duyguları. Beni bağışlamanı diliyorum!”
“Bak genç adam! O yarısı yırtık resim dosyadan düştüğünde yüreğinin çarpışını hissetmemem mümkün değildi. Ama evliydin, evliliğine saygın vardı, kapattın gözlerini. Sonraları senin yalnızlığının hükmü gerçekleşince onun için kıskançlık moduna geçişini nasıl görmezdim ki?..
‘Melisa!’ derken zorlanarak ‘Melisa Hanım!’ demeni fark etmemem mümkün değildi ki. Üstelik onun sana seslenişini, davranışını, bakışlarını ve hüzün dolu iç çekişini. Anlayamadığım; karından ayrılmana rağmen bunu bir sevinç gösterisine dönüştürmemen ve birlikteki geçmişine saygı gösterip eseflenmendi. Aşk nedir(40)? Gerçek olarak yaşadığım halde sizin yaşadığınızı bilmem mümkün değil, ancak bilmesem de anlıyorum, sanırım!”
“Sağ ol patronum!”
“Ben patronun değil, ağabeyinim. Burada bir yuvan, bankada bir hesabın olduğunu bil. Sen miktarını söyle, ben kasadan o kadar miktarı döviz olarak vereyim sana. Sayende çok para kazandım, inkâr etmem mümkün değil. ‘Hakkını helâl et!’ diyeceğim, ama bu da imkânsız. Git! Yolun açık olsun! Ama sık sık aç ekranını ve Türkçe konuş benimle…
Ve sık sık gel ülkemize eşinle, çocuklarınla. Burada bir evin, kıskanmayan bir yengen, ağabeyin ve iki sevgilinin olduğunu unutma!”
Durakladı bir süre, tamamlaması gereken cümleler olsa gerekti dudaklarının ucunda;
“Hadi git! Hem hiç bekletmeksizin…
Söylemediysen söyleme, sürpriz yap! Senin gibi muhteşem bir insanı gökte bile bulamayacağına inanıp seni yerde bulduğuna şükretsin Melisa. Benim ve bizim için iyi bir kardeş o, senin bizlere inandığın kadar ve gibi. Dileğim, dileğimiz; mutlu ol, mesut ol, ama beni, bizi, ülkeni, dilini, toprağını, bayrağını unutma!”
“Ben Türküm! Şairin dediği gibi; ‘Dinim, cinsim uludur, Tuttuğum yol Atatürk’ün yoludur!(42)’ Ne sizlerden, ne Atamdan, ne dilimden, dinimden, ne de ülkemden, bayrağımdan asla vazgeçmem. Toprağım burası. Yağmurlarında yıkanmayı(43) dilediğim yer; bu ülke…
Bedenim başka bir ülkede barınacak olsa da, sonunda, sonucum ne ya da nasıl olursa olsun Türkiye’mde olacak. Eğer aklında kalır ve sen benden sonra göçersen, ya da sevgililerim büyüdüklerinde evlenip çoluk-çocuğa karışsalar bile, vasiyetim olsun, vasiyet et, beni toprağıma özenerek gömsünler, Müslüman gibi, Müslüman mezarlığına...
Ülkemin her neresi olursa olsun, bir mezar taşı yeter bana, gösterişine gerek yok, ama mutlaka başucumda bir bayrağımız dalgalansın ve her 10 Kasımda mümkünse yenilensin…”
“Tüm bu söylediklerini gitmeden evvel yaz ve bir CD’ye al! Dileklerin benim vasiyetimde de aynen yer alacak. Sonra biletini al, internetten falan, gecikmeksizin. Son olarak mutlaka gerekecektir, beni görmeden gitme, çoluk-çocuk seni uğurlamamıza izin ver…
Yalnızlığını yaşamasın sevdiğin. Bu dileğim beden olarak değil, kalp, beyin, ruh, aşk ve sevgi olarak ve ulaştığında ilk ‘Face to face!’ bana gelsin!”
“Bu gün ve gece otele gitmek istemiyorum. Revirde dilediklerimi yazayım. Her ihtimale karşı tüm arkadaşlarla vedalaşayım, helâllik alayım(1). Gereken zamanda da size, yengeme ve sevgililerime ‘Allahaısmarladık!’ deyip sizlerle de vedalaşayım…
Biliyorsunuz; gidip de gelmemek, gelip de görememek var! Hepimizi Allah esirgesin! Ne emeklerinizi, ne de tüm ailenizi inkâr ederim. Ben sizindim, ama sahibimi buldum, bağışlayın!”
Haber vermedim Melisa’ya, internetten mail olarak devamlı mesajlar yağdırmasına, görüşmek dileklerine rağmen. Sürprizler üzüntülere neden olmamalıydı, hele ki karşındaki hamile ve ikimizin bebeklerini taşıyorsa. Ama yaradılışım mı, karşımdakinin doyumsuz sevincini görme isteği mi, her neyse saklandım!
Uçaktan indiğimde şehir benimdi, hem Buda ve Peşte olarak iki tarafından da, acele etmem gerekti, bir taksiye binip doğruca fabrikaya ulaştım.
Kapıdaki Güvenlik Görevlisine “Sus!” işareti yaptım, daha önceden tanışıyor olmamızın cesaretiyle. Ancak benimle geldi, ben kapı kenarına gizlenirken fan fin fon(3) Macarca bir şeyler söyledi.
Belki “Ziyaretçiniz var!” dedi, ya da saklamaksızın beni ifşa etti(1) ve geri döndü.
Güvenlik Görevlisinin hakkını yemiştim, başını işinden yarı kaldırarak “Köszönöm!” dedi, kıpırdamadı bile. Başımı uzattım kapısından;
“Merhaba, diyebilir miyim?”
Şaşkınca bakakaldı gözlerime, inanamıyor gibisine. Yerinden kalkarken galiba masa kenarına çarptı dizini. “Uf!” dedi, aldırmaksızın sekerek yanıma gelme gayretini yaşadı. Benimse koşmam gerekti o kısa mesafe içinde. Koştum ve dünya bir süreliğine de olsa dönmesini durdurdu.
“Sensizliği kabullenemedim, seninim, ömür boyu senin olmak için geldim.”
Öpüyordu, konuşmama ancak fırsat bırakmıştı, camlı bölmeden görünen yan odadaki sekreterin şaşkınlığı umurunda değil gibiydi. Üstelik ufak bir çanta dışında elimde bir şey olmaması da dikkatini çekmemişti (galiba)!
Kot pantolonunun diz bölümü hafifçe yırtılmıştı, kahırla parçalarcasına yırttım, diz çökerek dizinin alt bölümünü. Kanamamış, ama kızarıklıktan morarmaya doğru yol alır gibiydi. Öptüm; “Geçmiş olsun!” dediğimde hareketlerimden ziyade gelişimin şaşkınlığı içindeydi.
“Bir pantolon almak borcum olsun!” diye geçirdim içimden…
Zamanın bazen su gibi akması(44) gerekiyordu…
Melisa, Macar lisanını öğrenmem için hocalar tuttu bana. İhracat programı için yönlendirdi. Belki de öncelikle ve özellikle Türkiye’ye ve diğer ihracat yaptığımız devletlere gidip gelme perişanlığından ya da angaryasından kendini kurtarmak, bence kendisine olan bağlılığımı sınamak ister gibi.
Eğer benim ona bağlılığımı deniyorduysa, dünyadaki en yanlış düşüncelerden birini yaşıyor demekti ki, ben o zaman ölürdüm(45).
Macar vatandaşı olmam kabul edildi evlenmeden, nedenini bilemedim.
“Kâğıtlarda karı-koca gözükmek önemli mi? Ben seninle doğdum, seni seviyorum, seninim, senin de benim olduğuna yürekten eminim, çocuklarımızın biricik babaları onlar için ülkesinden uzaklaşmayı bile göze alan sensin, o halde?”
Sorgulamam ne haddimeydi ki? Cümleleri sorudan ziyade bir emir gibiydi, sanırım en son İngilizce konuşmamız da bu olmuştu Macarca ağırlıklı bizim Huntürk lisanına dönmüştük! Gene de Melisa Türkçe öğrenmekte gayretli değildi, ya da bana öyle geliyordu.
Oysa ben işlerin, işçilerin gerektirdiği şekilde ve ismimin Macar ismine yakın olmasının avantajı ile tek-tük lehçe farklılığını göz ardı edersem gerçek (ya da hakiki) Macar gibiydim.
Melisa’nın öğürmeleri, aşermesi nedeniyle karpuz, çilek, hatta hamsi gibi olmadık istekleri artmış, karnı belirgin bir şekilde tombullaşmaya başlamış, memeleri ise küçüklük şikâyetlerini azaltacak şekilde kocaman olmuştu!
İşlerin tümü üzerime yıkıldı, doğal olarak. İsteği bebeleri için rahat bir hamilelik devresi yaşamak, çocuklarının, yani çocuklarımızın annesi olarak hazırlanmak ve;
“Anla bizi babaları!” diyerek yatağını ayırıp beni kanepeye mecbur etmesiydi.
“İhtiyacın olur, sesini işiteyim, nefesini duyayım, yanında olmasam da yer yatağında yatayım, su falan gibi dileklerin olursa karşılayayım!” deyişimin cevabı tıpkı Türkiye’de İngilizce olarak tekrarladığı şekilde, bu kez Macarca “Nim! Nim! Nim!” şeklinde idi.
Yaşamıyordum. Çocuklarımızın annesi olmayı yerleştirmişti tüm evrenine. Bu? Evet, bu demekti ki ben artık dış kapıdan dışarıdan mandalıydım(3) sadece. Kapı önüne bırakılacak boş bir süt şişesi gibi hazır. Üstelik tek kızları olan Melisa’yı anne-babası yalnız mı bırakacaklardı?
Evimizin nüfusu iki kişi artmıştı, tüm Türk ailelerinde olduğu gibi ve her şeyim varken, her şeye sahipken yalnızlığım tahammül edilemez boyutlardaydı!
Zaman, tükenmesinin gereğinin farkında idi ve tükeniyordu. Övünmek uygun değil, fabrika ve elemanlar bana, ben de onlara alışmıştım. Hatta öyle ki lehçemdeki farklılıkları, ufak tefek(3) pürüzleri bile düzeltir olmuşlardı, beni kendilerinden biri kabul ederek.
Fabrika sahibi, idareci; “Kadın kısmısı; eksik etek!” düşüncesi tıpkı Türkiye’deki gibi eşitlik ilkesi dışında gibi gözüküyordu, özellikle Macar erkekleri için de. Bazı gerçekleri göz ardı etmek, çözümsüzlük yaratmak da yanlıştı doğal olarak.
Elimi kolumu sallayarak gelmiş, gereklilikleri öğrenmiştim ve fabrika yükselmişti, Melisa’nın bıraktığı yerden, yani bana göre sıfırdan başlamış olmama rağmen. İmalât, olağandışı yolculuklarımla dışsatım, Melisa’nın direktif ve talimatlarıyla çalışanların maaşları, Melisa’nın Forint ve yabancı para birimi olarak banka hesapları da yükselmişti…
Ben…
Ben olarak benim için ben önemsizdim, boğaz tokluğuna(1) gibi yeterliydim kendim için, biri kız, biri oğlan iki çocuk babası olmayı öğrenmek ve bunun sevincini yaşamayı arzulamak yeterliydi benim için.
Abla mı, Ağabey mi büyük olurdu, telâşımı inkâr mı edeyim? Ama yeter ki kendileri de, anneleri de sağlıklı olsun, dünyamdaki yerlerinde olsunlar benim için yeterliydi ve benim için dünyamda hiçbir şey umurumda değildi.
Melissa gerekli kontrol ve tedbirler için hastaneye yatmıştı. İşlerin yoğunluğuna rağmen ziyaret gerekliliklerini aksatmıyordum.
“Nasılsın bir tanem, hayatımın tek ışığı?”
“İyiyim sahip, sen de iyi ol!”
Klişeleşmiş(3) gibi görünen, ama içten çağrılardı bu sözler; tüm dünyamı aydınlatan, yere-göğe karanlık bırakmayan, bana göre…
Ve bebeklerimiz geldiler dünyamıza. “Hoş geldiler!” Macaristan kuralları olsa gerek, ya da evdeki artan iki kişilik nüfusun veya Melisa’nın kurgusu; çocuklarımızın adları olan çift “s” harfi ile “Melissa” küçük abinin ismi ise benim ismim gibi, çift “l” yerine çift “t” ile “Attila” idi. Anlayamadım, belki de anlamakta zorluk çektim.
İkimiz de düşkündük çocuklarımıza ve birbirimize. İtiraf etmeliyim yahut da abartılı olsa da söylemeliyim ki benim Melisa’ya düşkünlüğüm, onun bana düşkünlüğünün ötesindeydi. Belki bir karalama, belki bir kenara itilme, öteleme, erteleme duygusu, belki o ilk yaşlarımızda yaşadıklarımızın tekrarını bekleyip de yaşayamamanın hüznü vardı içimde.
Sanıyordum ki Melisa’nın içinden geçen; “Sen bilmem nesin, bebeklerim dünyamda her şey!” der tavrında idi küçüklüğünü dert ettiği şimdi anne sütü(3) ile irileşen memelerini onlara ikram ederken. Beni sevmediğini, bana olan sevgisinin azaldığını bile aklıma getirmezken, onu çocuklarımdan (bile) kıskanmak gibi bir duyguyu mu yaşıyordum?
Asla! Ben üçe bölünmüştüm, birbirinden hiç farkı olmayan üç eşit parça şeklinde.
Dinle-imanla, namazla-niyazla biraz olan ilgim şimdi eksilmek bir tarafa yok olmuş, hiç kalmamış gibiydi. Türkiye’deki patronum bu konuda gayretli ve sürükleyiciydi beni. Cumalara gider, Ramazanlarda oruçlarını tutar, Kurban Bayramlarında kendileri için küçükbaş, fakir fukara için dağıtılması için büyükbaş hayvan kurban eder, mutlaka fitre-zekât gibi neler gerekirse hepsini yapar, bir bakıma “Silâh zoruyla” da olsa beni de yönlendirirdi.
En aklımda kalan şey; dini bayramlardaki Bayram Namazının tarifiydi; “Üç salla, bir bağla, üç salla bir yat!” şeklinde.
Bir bakıma yanlış bir savunma idi benimkisi. Eğer bir Müslüman ibadet etmeyi içinden geçirirse çözüm yok değildi ki! Hemen iki adım ötede Türk Camii vardı, hiç olmazsa Cuma günlerini değerlendirmek için. İnsan isterse tekeden süt sağardı(46), eğer içinde varsa. Budapeşte Camii, Macar İslam Camii ve şu an aklımda kalmayan camilere ibadet için ulaşmam zor olmazdı gibime geliyordu.
Özlemimi katmerleştiren patronumun e-maili idi, çocukluğumuzdan kalan;
“Yarın bayram, bir kaşık ayran, sana da yeter, bana da…” şeklinde. Türkiye’deyken onunla çok zaman anlaşamadığımız konulardan biri onun için Ramazan Bayramının benim için Şeker Bayramı olmasıydı.
Gidemezdim ülkeme, özlem dolu olmama rağmen. Bebeklerim taze, çok küçük, karım ev kadını idi ve evin nüfusu da hiç eksilmeksizin iki kişi artı ara sıra çevrelerindeki misafirlerle birkaç kişi daha artıyordu, kendi hayatlarını yaşadıklarına inandığım.
Yorgun-argın(3), tam deyimiyle; “Homini gırtlak, tumba yatak!” motor bir yaşayış içindeydim. Ne dinlenmek, ne de düşünmek için vakit ayıramıyordum. Çocuklarımız-Melisa ve ben, iş-özlem-kabullenmem gereken zorunluluklar nedeniyle fiziksel olarak dipdiri ayakta olduğum halde ruhen çöküntü içinde olduğumu hissediyordum.
Bu kapsamda en kötü yanım; işim olsun olmasın, Tuna kenarında bir kahvede, bir kahve içiminde 5-10 dakika içine sığdırıyor olsam da olmayacak hayallere dalmamdı, hani o Tuna da boğulan hayvancık gibi. Tuna’da yıkanmak, sürüklenmek, Karadeniz’den Trakya topraklarına ulaşıp o topraklara, ölü olarak sığınmaktı düşüncelerim.
Ama neden? Çünkü kişinin her zaman her şeye sahip olması, fiziksel rahatlık ve huzuru değil, ruhsal sağlık ve sükûnu da önemliydi. Eksikliğim; bu dengeyi sağlayamamış, çöküntümü fark edememiş olmamdı.
Bir e-mail daha aldım patrondan günlerin sonunda bir gün;
“Kurban Bayramı geldi, buyurun gari(2), özledik!” şeklinde.
“Çocuklar taze, ben yalnız gideyim!” dedim. “Git!” dedi Melisa, sanki kahrını belli etmemek ister gibi fark ettiğim, ama şansımı tepmemem gerekliği içindeydim.
“Ama çabuk dön, fabrika umurumda değil, sizin şairinizin dediği gibi, ama farklı olarak; ‘Bana seni gerek, seni!(47)’ diyorum!” dedi Türkçe olarak. Demek ki hissettirmiyor olsa da beni öğreniyordu o da!
Ve ekledi;
“Unutmaman gereken özellikle ve öncelikle kızlara alacağın hediyeler…
Anne ve babalarının hediyeleri önemli değil ama sevgililerine mutlaka bir şeyler düşün ve mutlaka al!”
Gerçek kimliğiyle bir ihtardı bu, asla unutmamam gereken.
Duygulandım, çevreme bakmaksızın, umursamaksızın dudaklarına dokundum. Melisa’nın beynime yerleştirdiği sevginin göstergesiydi bu, içinde hiçbir şey saklı olmayan…
Kendi başıma, kendi çabamla yöneldim özlediğim ülkeme.
“Misafirimsin!” dedi patron, otelde yer ayırtmamış, kızları bir odaya yığmıştı.
“Beni sevgililerimden ayırma, özledim onları!”
İkisinin de okullara başladıklarının, abla olduklarının sanki farkında değildim! İki odanın ortasındaki koridora yer yatağı yapmıştı yengem ısrar edince, iki odanın kapısı da açık olacak, nefeslerini duyacaktım, uyuyuncaya kadar da seslerini.
Yengem bayram namazı için uyandırmaya geldiğinde biri sağımda, biri solumda idi kızların, ellerini göğsümde birleştirmiş olarak.
“Haydi yerlerinize kızlar!” dediğinde küskünce, ama yanaklarımdan öperek;
“Bayramınız mübarek olsun Atilla Amca!” demeleri beni göklere uçurdu, özlemim doruğa erişti bir anda.
“Acaba gün gelecek bizim çocuklarımız da beni iki tarafımdan saracaklar mıydı? Yoksa sadece annelerinin mi olacaklardı?”
Enteresandır, Melisa hazırlıklarımı yapıp, hediyeleri yerleştirdiğinde Gulaş Çorbasının da reklâmını…
Şey! Yani tarifini de göndermişti, “Yengeye!” diyerek. İnsan kısa sayılmayacak bir süre kaldığı bir ülkeden öz ülkesine döndüğünde bazı sözlerde böyle şaşkınlaşıyordu bazen, hatta bazı kelimelerin Türkçesi yerine diğer lisandaki eşitini söylüyordu, soran gözlerle.
İnsanın aslını unutması mümkün değildi, ama şaşırması doğaldı.
Ben bu şaşkınlığı yaşayacak gibi değildim, bizim lisanımızı Melisa ile konuşurken, biraz abartma hakkımı kullanayım; “Çok zaman Türkçe konuşurken!” Çünkü Melisa; “Çocuklarımızın Türkçeyi öğrenmelerinin gerekli olduğunu ve en iyi öğretmenin de ben olduğumu” belirtmişti, bir ara.
“Unutmadın, değil mi goçum?”
Sorgulamasını anlamıştım;
“Salla-bağla olayı. Ama daha önceki bayramlarda olduğu gibi hocadan; ‘Zındık(2), kâfir(2), gâvur(2), dinsiz, imansız, cehennem’ gibi benzer nameler(2) kulağıma erişirse hiç bakmam kaçarım. Hem biliyorsun her ne şekilde olursa olsun, dilenciliğe de karşıyım!”
“Anlaşılmıştır goçum!”
Özlemimin boyutunu değil tartışmam, konuşmam bile mümkün değildi. Çoluk-çocuk…
Çok yaşlı kişiler, daha ziyade erkekler çoluktan bahsederler, çünkü yaşlılıkta eşleri bastonlarıdır, ilâçları, şuruplarıdır, başlarının tacıdır her zaman çoluk…
Çocuklar, torunlar çoktan dürmüşlerdir defterlerini onlar için, bir bakıma arızadırlar, tahammül sınırlarını zorlayanlardır. Oysa Kur’an; “Öf bile demeyin(48)!” der, unutmuşlardır.
Ben bana yaşamı ve bize evlât sevgisini yaşatan önce Tanrıya sonra karıma müteşekkirdim(2), evlât azizdir, parantezi içinde. Hem ağaç olmasa, meyvesi olur muydu ki? Özlemiştim her köşesinde birinin yer aldığı üçgenimi. Oysa ancak 24 saati birkaç an geçmişti sadece...
“Geliyorum!” dedim.
“Bekliyoruz!” dedi, gabiliğim üstümdeydi anlamamıştım. O şapşallık(2) içinde akşam yemeğinde;
“Bana doyum olmaz! Ziyaretin kısası makbul derler(49)!” dedim.
Ertesi gün “Ne var, ne yok?” anlamında bile işyerini dolaşmaksızın tüm vaktimi, yengem ve okula benim için gitmeyen sevgililerimle geçirdim.
O akşam yemeğinde dışarıdaydık ve biletimi o zaman almıştım.
Ulaştım karıma tekrar “Geliyorum!” diyerek, bilet alışımın ertesinde.
Bilgisayar, internet dünyanın en güzel buluşuydu bence. Çünkü eşime, çocuklarıma ulaşacağım vakti bildirecektim, fabrikaya Melisa’nın direktiflerini aldıktan sonra neler için hazırlıklı olmalarını bu sayede ulaştıracaktım.
Türkiye’mdeki havayı bir daha soluyamayacakmış gibi geniş geniş soludum patronumun arabasıyla getirdiği terminale yönlenmeden önce, patronumun şaşkın bakışlarına aldırmaksızın…
Uçaktan indiğimde; “Atilla!” sesiyle irkildim. Bebeklerimizden biri Melisa’nın annesinin, biri kendi kolundaydı. Kendilerini gördüğümü görünce annesinden aldı bebeği ve ikisini de kucağına doldurdu, benim ulaşmamı beklerken.
Ufak bir çanta ve gümrükten geçerken Free Shop’tan(4) aldığım bir poşet vardı elimde, onlara yetişmek için koşarken elimden ancak bir yerlere bırakabildiğim. Dudaklarım dokundu karıma, kızıma, oğluma sevgi dolu ve kontenjandan mecburen kaynanama da.
Kaynatamın mecburiyeti yoktu beni karşılaması için. Bu nedenle başta kaynatam ve sonra kaynanamla aramızdaki mesafenin oluşmuş olması doğal görülmeliydi, ancak Melisa’ya hissettirmemek için bir hayli sıkıntı çektiğimi itiraf etmeliyim.
Kaynanam ve kaynatam…
Kaynata kelimesi nereden yerleştiyse dilime? Hâlbuki biz genelde kayınpeder, kayınbaba demez miydik? İyiden iyiye(3), enikonu(2) yerleşmişlerdi evimize, ben yokken daha detaylı.
Eee! Ne de olsa kızlarıydı, torunlarıydı onlar. Bir bakıma damızlık göreviyle sığınmış olarak görüyor olsalar gerekti beni...
Bu da benim evlenmemizi engelledikleri, çocuklarımızın isimleri için karımı baskı altında tuttukları düşüncesini yaşatıyordu bana, dürüstçe söylemem gerekli ki; aptalca...
İlerleyen zamanda evimde tahammülsüzlüğü yaşatan fazlalıklar, bende bir eksiklik vardı. Birincisini kabullenemediğim, ikincisini anlayamadığım.
Karımın eksiği yoktu, benimdi, çocuklarımın annesi, fabrikanın sahibi, ama sahibi olduğunu umursamadığı. Faraza(2), bana göre onun indinde bir ırgat, amele idim ben, daha önce söylediğim gibi boğaz tokluğuna gibi, ama eksiksiz. Dolaysıyla Melisa, niye ve ne düşünsündü ki?
Gün günden eksildiğimin farkındaydım, bebekler büyüdükçe eksilmeye devam ediyor, sanki daha çok eksiliyordum. Belki göz ardı edildiğimden, belki ilgilenmeyi istediğimden karmakarışık duygular içindeydim, sadece yalnız ve kendi başıma yaşadığım.
Evime ve fabrikaya hiçbir şekilde hissettirmediğim inancındaydım. Şairin dediği gibi; “Dayanılır gibi olmayan(50)” anlatmamın da mümkün olmadığı bir şeydi yaşadığım, anlatamadığım, anlatamıyorum(51), yine ve tıpkı şair gibi.
Aslında bu düşünceler yasak, günah, haram olmalıydı benim için; bir elim yağda, bir elim balda, yediğim önümde, yemediğim arkamda örnekleri gibi. Sevgi desen dolu dolu, koku, nefes, soluk, ses hepsi maksimumda...
Daha ne istemeliydi ki Atilla? Yani benim gibi bir dinozor(2)…
Yoran, bunaltan, yanlış düşüncelere yönlendiren fabrika mıydı? Evli gibi olup da nedenini bilemediğim bir şekilde evli olmamak mı? Çocuklarımın adlarının konmasındaki bencillik mi? Kayınpeder-kaynana arasında kalmam mı?
Tarih Öğretmeni olan kayınpederin, lokantadaki Attila gibi şoven olup Murat Hüdavendigar(21) ile Miloş Kopiliç(21) arasındaki tarihsel olgu nedeniyle bir takım imalarda bulunması, bana göre Macarların Türklere karşı yakınlığının, yaklaşımının, sempatisinin inkârı gibiydi.
Muhtemeldir ki; ana-baba yüreği olarak kızlarının yuvadan, hem de benim gibi bir Türk için ayrılmasının, belki torunlarının benim kanımdan olmasının ezikliğini yaşıyor olabilirlerdi. Özellikle Melisa yanımızda değilken bana karşı anlaşılmaz tutum ve davranışlarını affedemiyordum.
Melisa, duygularımı yanlış yönlendirdiğimi söylüyorsa da o herhangi bir şekilde sırtını döner dönmez konuştukları sözleri karıma aktarmam doğru olmaz gibime geliyordu, onların çekinikliğimden faydalandıklarını bile bile.
Oysa Melisa bildiğim kadarıyla üniversiteyi bitirdikten sonra ve benden önce tek evlât olarak, tek başına, ayaklarının üzerinde yükselmek için ayrılmamış mıydı onların koyunlarından?
Bunaldım…
Aslanlı Köprüye geldim yürüyerek. Tıpkı yıllar öncesinde askerlik görevimi asteğmen olarak yaptığım Edirne’den Karaağaç’a giderken Meriç Köprüsüne geldiğim gibi. Ortadaki korunakta durmuş ve yok olmayı ilk kez orada içimden geçirmiştim. Bir yanlış anlama için komutan beni beş gün göz hapsiyle cezalandırmıştı(1). Beş gün süreyle kışladan dışarı adımımı atamayacaktım. Zorlanmamıştım, ama etkilenmiştim.
Şimdi, şu anda, belki de kurguladığım yanlış dünyamda aynı duygular içindeydim. Sanki Melisa, sevmeyi, sevgiyi yasaklar tavrında eylemleri nedeniyle babasının annesinin etkisi altında kalmış gibi geliyordu bana. Kafamı onların tavırlarına takmıştım.
Melisa? “Melisa’nın günahı yok!” diye içimden geçirsem de şüphe içimi kemirir gibiydi; Şüphe…
Şüphe zalimlere musallat olan bir huydu ve zalimler en çok sevdiklerinden şüphe ederlerdi(52).
Bilmiyor olamazdım.
Tuna’ya bakarken içimden geçenler aynı Meriç’e baktığım andaki gibiydi. Aşk; her şeyin çözümü, çaresi değildi. Aşk; her şeyi halletmiyordu. Aşk; yaşam serüveni sınıfında, sınavın kurtarma yazılısında çetin bir soru karşısında şaşırmak, afallamak ve sınıfta kalmaktı!
Oldukça geciken bir zamanda, en ufak mimik, hareket ve davranışımdan anlamlar çıkartan karımı üzmemek düşüncemi bile ertelemek, yok etmek hatta, geçmedi aklımdan.
Sigara alışkanlığım yoktu, ülkemi terk ettiğimden beri Melisa’nın telkinleriyle(2) bir bakıma zorunlu olarak alkolle dostluğumu da terk etmiştim. Zorunluluk için parantez açmalıyım. Melisa; “Bebeklerimiz için yanlış!” diyerek hamile olduğunu öğrenir öğrenmez kendisine yasak koymuş, yasağı benim için de uygulamıştı.
Bugün, sanki diğer günlerden farklı bir günmüş de, şu an, şimdi vazgeçemeyeceğim bir tutku gibiydi içimde. İçecektim! Ama evimde oturarak, kimseye ilişmeden, sebepsiz gibi…
Eve ulaştığımda sürpriz gibiydi karşılanışım, arabamın sesini duyup karım açmıştı kapıyı, anahtarımı daha kapıya yerleştirmeden. Nadiren Cumartesi-Pazarları bize bağışlayan(!) kaynanam ve kayınpederim evlerine gitmişlerdi. Tatil günlerinde makinelerin soğumaması için fabrikada yarım vardiya(3) olarak çalışıldığından istekli olarak bebelerimle vakit geçirmeyi yeğ tutuyor ve ufak bir kontrolden sonra evime koşuyordum.
Her konuda anlayışlı olan karımın, baba ve annesi olan bu anlayışsız karı-kocanın eseri olmasına hayret etme hakkımı saklı tutuyordum. Üstelik bugün, şu anda neden efkâr bastığını(1), yüreğimin neden daraldığını(1), duygularımı tetikleyen unsurun ne olduğunu bilmiyordum.
“Neden?” dedi karım Türkçe.
“Sebepsiz, önemseme!” dedim Macarca.
Önemsemedi.
Mutfağa geçtim, acelem varmışçasına. Yerine tamamını koymak üzere kayınpederin ucuz viskilerinden biri vardı yarım. Bir bardak…
Fondip(2)…
Ve etkisiz…
“Devam edecek misin?”
“Neden?”
“Hastalandım, temizlendim ve senin olmak istiyorum!”
“Ben seninim karşı koymaksızın, ama bir bardak daha…”
“Hayır! Hem artık itiraf etmen gereken süreye ulaşamadın mı hâlâ?”
“Değecek, önemi olan bir şey yok, sadece bir kurgu unutamadığım…”
“Yine mi? Gene Tuna’ya baktın değil mi?”
“I-ıh desem, inanacak mısın?”
“Hayır!”
“Peki, neye inanırsın sen?”
“Beni sonsuz bir sevgiyle sevdiğine…”
“Gerçeğim de bu zaten, ömrümün tükeneceği ana kadar!”
“Söylemin bir veda gibi, yanlış! Bilmediğim bir şey mi var, söylemediğin, benden sakladığın?”
“Ne olsun ki?”
“Yalan! Gözlerime bak da ‘Hayır!’ de!”
“Zorlamasan, iyi olunca söylesem!”
“Peki!”
“İyi ki varsın!”
“Sen de…
İyi ki varsın!”
Sabah beraber uyanamadık, bebekler guguklu saat gibiydiler, altları için ağlama modunda değil, ağızlarını şaplatma modunda.
“Ben eylerken, sen de mamalarını hazırlayıver Atilla. Annem buradayken kahvaltı bile etmeden kaçıyordun, iş gene başına düştü, nadiren de olsa. Hadi, acele et!”
“Rüşvetsiz olmaz!”
“Daha ne olsun. Neyse ilerideki haklarından birine karşılık öpebilirsin beni, ama ilk kez öptüğün gibi sevgiyle, tekrar tekrar öpmeni arzulayacağım gibi…”
Mutluydum, ama içimdeki sahipsiz, kimsesiz duygu dinmek bilmiyordu, egemen olamıyordum, sonrasında pişmanlık duyacağıma inanıyordum içimden geçenler için.
Sahi! Ölüler öldükleri için pişmanlık duyarlar mıydı, duyarlarsa nasıl, hem neden?
Tuna Nehri “Akarım!” diyor, “Ben de sana böyle bakarım!” diyordum. Meriç Tuna’dan küçüktü, bilinen. O halde Tuna’dan büyük, ondan kısa ne vardı; Boğaz…
İstanbul Boğazı. Boğaz gerçeğim olacaktı, kafama koymuştum. İstanbul’a inecek, tüm belge ve bilgilerimi, hatta taksi ücretimi bile cebimde ve ceketimi de takside bırakıp Boğaz’a teslim edecektim kendimi. Ama neden?
Yaşama arzumu mu yitirmiştim? Hayır! Aşağılanmam mı, Macar olmadığım halde Macar gibi yaşamam mı? Ne alâkası vardı ki? Seven karım, ikiz çocuklarım vardı. Gelir…
Mal-mülk? Boş ver!
Peki ne? Ezanları, milli marşımızı, insan seslerini özlemiştim ülkemin, şiveler(2) ne ya da nasıl olursa olsun. Toprağımı, bayrağımı görmeli, duymalı, koklamalıydım. Yediğim içtiğim ülkemde olmalıydı, arkamda bırakacaklarımı umursamakla beraber, onlar için endişe duymaksızın…
Agora Meyhanesi(53)…
Evet, karıma yazacağım satırların başlangıcı şiirdeki gibi; “Sana bu satırları…” şeklinde olmalı, af dileyerek bitirmeli, çözümünün olmadığına inandığım yaşama devam etmek yerine Boğaz’da kaybolmalı, yok olmalıydım.
“Sana bu satırları
Agora Meyhanesinden değil…
Mehtabın… kıdemsiz ışıklarına
Katkısını üleşerek yazıyorum…
Alışkanlık olmuş; ‘Nasılsın?’ demek
Ben senin bana sorduğunu hissettim
‘İyiyim!’ diyorum…
Bu gece
Bir başka gece gibi…
Gibi geliyor bana…(54)”
Sabahında her şeyim hazırdı. Sözüm ona fabrikaya gidiyordum. Fabrikaya yakın bir yerde, güvenlik kameralarından uzak durmayı uygulayarak ayrıldım arabamdan. Anahtarı güvenliğe verdim;
“Bir şey oldu herhalde, şurada bıraktı beni, teknisyenlerden biri alsın onu, ben bir kahve içip geliyorum!”
Yalandı sözlerim, hem kuyruklu bir yalan(3), önce kendimi, sonra çevremi aldatmaya yönelik, uçak biletim cebimdeyken…
Bir taksi tutup havaalanına ulaşmak, sonra inmek ve yine bir taksi tutmaktı maksadım. Sonrasında, eğer Tanrı da dileğimi uygulamamı uygun görüyorsa ki, bence mecburdu buna, Boğaz’a teslim edecektim bedenimi, çözümsüzlüğümün çözümü gibi, bilinçsiz, doğuracağı sonuçlardan habersiz gibi.
İddiama rağmen Tanrı bazı şeyleri hoş görmemek arzusunda gibiydi. Benim gibilerin karşılarındakilerin zekâsını dikkate almamalarının da bunda etkisi yok değildi ve bu en ince detayına kadar hazırlanmış bir plânının ayaklara düşmesine, kendi ayaklarının ise birbirine dolaşmasına neden oluyordu.
İlk tepki kenarda bıraktığım arabamı almaya giden teknisyenden gelmişti;
“Arabanın bir şeyi yok, kontağı çevirdim çalıştı, saat gibi…” şeklinde…
İkinci tepki dikkatini çektiğim Güvenlikçiden gelmiş, evime telefon etmiş;
“Patronun davranışları her zamanki gibi değildi, pekiyi görmedim; ‘Bir kahve içip geleceğim!’ dedi, henüz gelmedi, haber vereyim!” demiş karıma.
Karım akıllı kadındı. Her zaman dikkat ettiği bendeki durgunluğu o da pek iyiye yorumlamamış olsa gerekti. Benim için gerekli belgeleri araştırmış dolabımda. Türkiye Cumhuriyeti pasaportum ve Nüfus Cüzdanım dışında saatim, cüzdanım dâhil, her şeyin dolapta olduğunu görünce basmış yaygarayı(1).
Ona yazdığım mektubu da geçirmiş eline;
“Sana bu satırları…”
Güvenliğin sözleri güçlendirmiş düşüncelerini; “Olamaz!” feryadı ile.
Komşusuna ulaşmış, “Bana yardım et!” diye. Komşu abla bebeklerimizi zapt etmiş çocuk koltuklarında yerinde duran pusetleriyle.
İkaz ışıklarını gören polislerden biri direksiyonun başına geçmiş, öteki eskort(2) olmuş, direksiyon başındaki polis, o karmaşa içinde satırlarıma göz gezdiren karımdan “nedeni” dinlemiş anons yapmış, Türkiye’ye yönelecek uçakların geciktirilmesi için hem havaalanına hem de arkadaşına haber vermiş.
Son anons yapılmış, kapılar kapanmış, uçağın ikaz ışıkları yanmış, uçağım benim sonsuz yolculuğum için hareket etmek üzereydi. Pilotun sesi yükseldi İngilizce;
“Acil bir durum için birkaç dakika gecikeceğiz! 11 B(5) yolcusu Atilla Bey, lütfen biniş kapısına geliniz!”
Melisa;
“Her ne olursa olsun karşılarım, öderim, yeter ki bana kocamı verin!” demiş, koskoca uçağı durdurmak için.
İndim polis nezaretinde bir suçlu gibi. Karım bekliyordu, zapt edilmesi güç bir şekilde yanındakilerden kurtuldu, boynuma sarıldı, üstüme atladı gerçekten, ayaklarını ayaklarımın arkasına dolayarak çılgın gibi yüzümün neresi rastlarsa doymuyormuş gibi öptü.
“Bana ölmemi söyleseydin, sensiz yaşamaktansa ben ölürdüm senin için, bebeklerimizi sana emanet ederek. Özlemlerini anlıyorum daha iyi anlıyorum şimdi, ne istersen yapacağım, söz! Bundan sonra bu deliliğin nedeniyle seni bir saniye bile yalnız bırakmayacağım!”
“Özür dilerim, ifadesini almamız için kocanızı bir süreliğine bırakmanızı rica etsem?”
“Olmaz! ‘Bir saniye bile!’ dedim!”
“Kurallara aykırı!”
“Kuralları dinlemiyorum. Ben çılgınım, deliyim, zırdeliyim, kocam yanımda değilse, ben yanında değilsem ölürüm. Siz katil damgası yemek ister misiniz?”
“Gerçekten deli gibi görünüyor komiserim, ne dersiniz?”
“Delilerin bir defaya mahsus olmak üzere hakları var, diye biliyorum!”
“Doğru komiserim, kitapta da yeri var, ama madde numarasını unutmuşum!”
“O zaman çoluk-çocuk hepsini getir büroma, af edilmek değil de kitaba uygun olarak gerekli işlemin yapılması ve bir bitki çayı ikramı ile sakinleşmelerini sağlayıp ad, adres gibi işlemleri tamamlamak için…
Kişi, bir daha bu veya buna benzer bir davranışta, yanlışta bulunursa, ‘Yasalarımızın hatırımda olmayan falan filân maddelerine göre idamına hâkimlerimiz karar verir!’ diyeceğim, ama bu ülkeme yakışmaz. En iyisi; ‘Bugünden itibaren eşine ve çocuklarına prangalarla veya kelepçelerle bağlı olarak salıverilmesine…’ diyerek kapatalım konuyu!”
“Sağ olun komiserim, bana dünyaları bağışladınız!”
“Bize demek istedin de ben mi yanlış anladım Melisa?”
“Hesap evde, evimizde görülecektir beyefendi!”
Çocuklarımız anlamışlardı, ya da farkındaydılar galiba olayların, suskun. Komşu abla, sanırım soğukkanlı birisi olsa gerekti ve biz, daha doğrusu Melisa, aklından geçenleri sıralamaya çalışırken sessizce ulaştık evimize.
Kapıyı kapatıp ancak yerleştirdik bebeklerimizi yerlerine ve açılıp kapanmayı bilmeyen bir ağız, kapama komutu olmayan bir metin vardı Melisa’nın dudaklarında;
“Ne istedin, ne arzuladın da ben bir kere bile ‘Hayır!’ dedim sana? ‘Yükümü hafiflet!’ dedin de, fabrikaya gelmedim mi? Evlenmeyi istediğini, kâğıt üzerinde bile sana ait olmamı istediğini biliyorum, dizlerinin üstünde ‘Evlen!’ dedin mi hiç? ‘Evlenmem!’ mi dedim sana? Çocuklarımızın isimleri için senden bir ses gelmediği için ikimizin de eserinin olduğu bilinsin diye ben koydum. ‘Şu olsun!’ dedin de ben ‘Hayır!’ mı dedim?”
Azıcık bir nefes molası verdi ve devam etti;
“Tüm konu; özlemlerini içkiyle sonlandıramayacağını söylemem, geceyi üleşmemize rağmen, beynini rahatlatamamam mı? Bundan sonra beni, bizleri yetim bırakmaman için söylemen değil, hissettirmen önemli. Ne kadar süre, nerede olmayı, ne yapmayı istiyorsan sana asla ‘Hayır!’ demeyeceğimi bil! Bundan sonra sen neredesin, ben oradayım. Seni, bana sadakat ve sevgini biliyorum, ama asla yalnız bırakmayacağım şu andan sonra.”
Bebeklerimizin neler yaşadıklarını bilmeksizin kanepenin hiçbir yerinde yer yokmuşçasına, ortasında sıkı sıkıya idik. Elini uzattı, sonra başını, dudaklarına dokundum;
“Seni seviyorum!”
“Biliyorum…”
YAZANIN NOTLARI:
(*) Öykülerimde genelde yaşadıklarım ya da yaşamımda bende izi kalan, iz bırakan olaylar yer alır, ya da onlardan yararlanmaya çalışırım. Öykülerimi çok zaman ilerlemesi için kendi başına bırakırım gene de; “Ben olsaydım ne yapardım, nasıl davranırdım, nasıl yaşardım?” diye sorgularım. Düşüncelerim ister-istemez öykülerimi yönlendirir. Mutlu son olmasını plânladığım bir öykü bazen hüzünlü bir sonla biter, ya da tersi. Veyahut da gidişatını engelleyemediğim öyküler hangi sayfası olursa olsun kâğıt sepetindeki özel yerini alır.
Bir nokta daha; öykülerin gidişatını da asla engellemem, bazısı 3-5, bazıları 8-10 sayfa sürer, bazısını ise engelleyemem sayfalar geçer tükenmeyi bilmez. Tıpkı bu öykü gibi…
Bu nedenle öyküden özellikle gençlerin, ama her kesimden okurun yararlanması için “Yazanın Notları” bölümünün uzunluğuna aldırmam.
Yaşadıklarım, gördüklerim, bildiklerim, biriktirip not aldıklarım dışında bir kısım bilgiler anlatılanlardan, duyduklarımdan, ansiklopedi ve internetten yararlanılarak öykü içine sığıştırılmıştır. Macaristan’a görevli olarak gidişimizde bize rehberlik eden Macar kızın ismi Erszebeth (Biz dilimiz dönse de Elizabeth diyorduk) diğeri olan Türk arkadaşın adı Recep idi. Soy isimleri aklımda kalmamış, kalmış olsa dahi yazmam için gerekli olmayan. Recep’e Macarlar Resep diyorlardı, biz de sonuna tion ekliyorduk, her söylenişinde, birleştirince “Reception (Danışma) gibi oluyordu. Recep’in affedemediğimiz şaklabanlığı tercümelerde ve özellikle teknik terimlerde, “Falan, fıstık, zaten anlıyorsunuz!” demesiydi.
Köszönöm; Teşekkür Ederim (Macarca)
Melinda, Melissa; Bal. (Macarca) Melitta; Balarısı. (Macarca) Melissa, Melisa, Melis; Bal, Balarısı, tatlı şey, can. Çayırlık. Oğulotu. (Türkçe) (Melis ismi, çok zaman Melisa’nın kısaltılmışı gibi algılanıyor ki, yanlıştır. Çünkü Melis Yunan mitolojisinde geçen bir rahip adıdır sadece ve gerçek anlamı; şişman ve tembel olan, bir şeyi tutan kişidir. Kısaltma olarak düşünülmesi, Melis’in Melisa anlamını yüklenmiş olması mümkün değildir).
Attila; 395-452 yılları arasında yaşamış, muhtemelen bir suikast sonucu 58 yaşında ölmüş, mezarı bilinmeyen Büyük Hun İmparatoru. Türklerin Atilla, deyişi ile Macarların Attila deyişleri arasındaki farkı belirtmem gerek.
Macarların Türklere düşkünlüğü tartışılamaz. Türklere “Török” denmekte ve bir kısım cadde ve sokaklara bu isimler verildiği gibi hamamlarda ezgiler bulunmakta, hatta Türk Şehitliği, birkaç anıt ve özellikle Abdurrahman Abdi’ye ait mezar taşında düşmanını “Kahraman” olarak niteleyen bir övgü vardır.
Her ne kadar tüm konuşmalar İngilizce olarak yapılıyor gibi görünse de, öyküde Türkçemize has idiom, terim, ibare, tümce, hatta atasözü gibi esintilerinden sakınmam, kaçınmam mümkün olamadı.
Öyküde Melisa ve Atilla isimleri dışında diğer isimlere yer vermeyi düşünmedim.
Budapeşte’de IKARUS Otobüs Fabrikasının izin verilen bölümlerini gezdim. Bu otobüsler; IKARUS 260 ve IKARUS 280 modeller olarak Türkiye tarafından satın alınıp sadece büyük şehirlerimizde 2005-2010 yılları arasında şehir içi belediye hizmetleri için kullanıldı. Oldukça zahmetli onarımları gerektiğinden eğer yanılmıyorsam 2013 yılında tamamı hurda olarak çöplüğe atıldı.
Macaristan’da muhteşem sulama sistemleri mevcut, mekanik ve otomatik tasarımlı olarak. Öyküde; işyeri dediğim şirketin el traktörü, çapası, rotovatörü vb. gibi bir makinenin ithalini düşündüm.
Konumla ilgili olduğu için, belki hakkım yok gibi görülse de, yanlış politika ile Hindistan’dan, Polonya’dan, Romanya’dan bile alınan traktörler ve ciplerle Türkiye kısa zaman içinde traktör ve cipler bakımından hurda mezarlığı haline dönüştü.
Buna mukabil yerli traktör fabrikalarımızın üretim yetersizliği ile yerli traktörler fabrika çıkışında 100 lira ise, piyasada 300 liraya satıldı. Bir de mal mukabili ithalâtın getirdiği acayiplikler var ki bunların anlatılması yazılması destan gibi olur, bu da öykümün konusu değildir.
Ve en kısa bilgi; İtiraf etmeliyim ki, gezip dolaştığım, görev yaptığım ülkeler içinde beni en çok etkileyen iki ülke Macaristan ve Hollanda oldu, başlangıcı mesleğim tarım olmak üzere her bakımdan.
(1) Açık Vermek; Gizlenmek istenen bir olayı, bir düşünceyi veya durumu elde olmayarak ortaya koymak, açıklamak. Hesabı denkleştirememek.
Ağzında Bakla Islanmamak; Hiç sır tutamamak, sır saklayamamak.
Ağzındaki Baklayı Çıkartmak; Sabrı tükenip o zamana kadar sakladığı şeyi söylemek, ifşa etmek, açıklamak.
Ağzından Girip Burnundan Çıkmak; Çeşitli yollara başvurarak birini bir şeye razı etmek, gönlünü yapmak, kandırmak, hatta aldatmak, bir bakıma ikna etme sanatı, yolu ya da yöntemi de denebilir.
Aklını Başına Devşirmek; Aklındakileri bir araya getirmek, derlemek, toplamak.
Altından Çapanoğlu Çıkmak; Bu deyim, genel olarak girişilen bir işin, araştırılan bir şeyin görünenden daha zor, daha sıkıntılı olduğunu, beklenmedik tehlike, sorun ya da zorluklarla karşılaşılacağını anlatmak için kullanılmaktadır.
Analiz Etmek; Çözümlemek, tahlil etmek. (Herhangi bir nesnenin konusunu veya durumunu parçalar ve bölümler halinde incelemek [Sanatsal]. Çeşitli maddeleri tanımak, yapılarını anlamak için işlem yapmak, kimyasal ayrışma, tahlil yapmak. [Fen Bilimleri, Tarım]. Bir edebi eseri parçalar halinde incelemek [Edebiyat].
Aşık Atmak; Yarışmak, Yarış etmek.
Avucunu Yalamak; Beklenenin, umulanın olmaması, ya da ele geçirilememesi, umulan bir şey ele geçirilemediğinde kullanılan bir deyim.
Bağrına Taş Basmak; Derdini, durumunu kimseye açmadan, kimselere dert yanmadan her türlü acıya katlanmak.
Baştan Çıkarılmak; Körü yola sürüklenmek, kandırılmak, ayartılmak.
Becelleşmek; Aslı “Cebelleşmek” şeklindedir, uğraşmak, çekişmek, tartışmak, münakaşa etmek.
Bir Çuval İnciri Mahvetmek (Berbat Etmek); İyi olan, yolunda giden bir durumu yanlış davranışlarla bozmak, olumsuz bir gidişe sokmak.
Bir Moktan Anlamamak; Hiçbir şeyi yolu-yordamıyla bilmemek, anlamamak, o konuda bilgisi olmamak.
Boğaz Tokluğuna (Çalışmak); Ayrıca bir ücret almadan, yalnızca karnını doyurma karşılığında (çalışmak).
Boş Bir Süt Şişesi Gibi Kapı Önüne Konulmak; Kişinin değerini yitirdiğinin, saf dışı bırakıldığının ifadesi.
Cebinde Akrep Olmak; Para harcamamak için ellerinden gelen her şeyi yapma amaçlı cimri, pinti kimselerin davranış tarzı.
Celâllenmek; Öfkelenmek, kızmak.
Çıngar Çıkarmak; Kavgaya yol açmak, gürültü-patırtı çıkmasına neden olmak, bir bahane bulup kavga çıkarmak.
Çıtlatmak; Bir kimseye bilmediği, merak ettiği bir şeyden ancak sezdirecek kadar söz etmek. Bir şeyden “Çıt” sesi çıkarmak.
Dağdan Düşmek (Gibi); Belki de Melisa’nın eksikliğiydi bu. “Damdan düşer gibi” demek istemiş olsa gerek. Veyahut da, uygun görünmemiş olsa da; “Dağdan gelip bağdakini kovmak” atasözüyle karıştırmış olabilir mi? (Dağdan Gelip Bağdakini Kovmak; Sonradan katıldığı bir işe pek emeği geçmediği halde bütününe sahiplenmek, ya da bir yere sonradan geldiği halde orada öteden beri emek veren bir kimsenin yerini sahiplenmeye çalışmak. Damdan Düşer Gibi; Bir olayın hiç beklenmedik bir şekilde gerçekleştiği zamanda, olayların gelişme sürecinin nasıl yaşandığı fark edilmeden yapılan iş, eylem. Hiç gereği yokken söylenen söz örneğin).
Defteri Dürülmek; İşine son verilerek uzaklaştırılmak, ölmek, öldürülmek.
Direkten Dönmek; Bir iş, bir eylem başarılmak üzereyken gerçekleşememek.
Durulmak; (Öyküdeki anlamı; kendini, haddini, hakkını, hukukunu bilmek). Duru duruma gelmek, durulaşmak. Gürültü, rüzgâr, yağış, karışıklık gibi durumların son bulması, kesilmesi, dinmesi, yatışması.
Dünyayı Dar Etmek; Çok büyük sıkıntı ve eziyet vermek. Birilerine bilerek acı çektirmek için elinden geleni yapmak. Hayatı karşısındakilere zehir zindan etmek için, tüm olanaklarıyla, hiç acımadan çabalamak. Kısaca; Kan Kusturmak.
Dünyayı Umursamamak, Metelik Vermemek; Değer vermemek, önemsememek, umursamamak, aldırış etmemek.
Efkâr Basmak; Tasalanmak, kaygılanmak.
Eline Koz Vermek; Üzerinde, elinde veya yakınında olan bir şeyi birine iletmek, eriştirmek.
Feryat Etmek; Çığlık çığlığa bağırmak, haykırmak. Büyük bir sıkıntı, ihtiyaç ve yokluk içinde bulunmak.
Gagalamak; Azarlamak. Hırpalamak. Kuş gagasıyla yem toplamak, vurup, ısırmak.
Gönül Alıcı Gözle Bakmak; İnceden inceye, duygulanmasına sebep olacak, mana katacak şekilde bakmak.
Göz Ardı Etmek (Edilmek); Gereken önemi vermemek, verilmemek.
Göz Hapsinde Tutmak (Göz Hapsine Almak); Gözlemek, gözlem altında tutmak. Hiçbir hareketini gözden kaçırmamak.
Göz Ucuyla Bakmak (İzlemek); Sezdirmemeye çalışarak, başını çevirmeksizin yandan bakmak, izlemek, göz kuyruğuyla bakmak, süzmek.
Güven (Güvence) Altına Almak; Koruma Sorumluluğunu yüklenmek.
Güvenilen Dağlara Kar Yağmak; Güveni sarsılmak. Güvendiği kimselerden yardım alamamak, güvendiği bir şeyin işe yaramadığını anlamak.
Hak Etmek; Bir emek karşılığı olarak alacağı bulunmak, hak kazanmak. Lâyık olduğu kötü, gerekli karşılığı görmek, almak.
Halt Yemek (Etmek, İşlemek, Karıştırmak); Uygunsuz bir söz söylemek, uygunsuz davranmak, uygunsuz bir iş yapmak, uygunsuz hareket etmek.
Helâllik Almak; Rızalık almak. Kul hakkını ciddiye alan kişilerin ölmeden önce “Hakkını helâl et!” demeleri. Şehitlerin, ya da diyarı gurbette canını teslim edenlerin cenazelerinin evlerinin önünden geçirilmesi şeklinde yapılan tören.
Hoşgörülü Olmak; Tolerans tanımak. Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, göz yummak şeklindeki davranışlar. Kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi görüşlerimize aykırı olan görüşleri sabırla karşılamayı bilmek.
Hovardalık Yapmak; Geçici aşklar yaşamaya alışkın olmak ve çapkın olmak. Zevki için para harcamaktan çekinmemek.
Hoydur-Hoydur (Haydır-Huydur) Gezmek; Başıboş gezmek.
Irgalamak; İlgilendirmek. Bir şeyi yerinden oynatarak iki yana hafifçe sallamak.
İfşa Etmek; Gizli bir şeyi ortaya dökmek, açığa vurmak, yaymak.
İğfal Etmek; Aldatmak, kandırmak, baştan çıkarmak. Irzına geçmek, tecavüz etmek.
İliklerine Kadar Sevmek; Söz aslında iliklerine kadar titremek şeklinde kullanılmalıydı. Benim tercihim; üst boyutta heyecanla sevmek, aşırı heyecanlanmak, sevgi sınırlarının sonuna ulaşacak kadar sevmek, bağlanmak, yaşamak.
İlinti Olmamak; Bir şeyin bir başka şeyle bağlantısı, iki şey arasındaki herhangi bir yönden ilgisi, ilişkisi olmamak. Dert, işkil, kuruntu, üzüntü, kaygı, iç sıkıntısı olmamak.
İncir Çekirdeğini Doldurmamak; Pek az ve önemsiz olmak.
İşkillenmek; Kötü bir durumla, hoş olmayan bir şeyle karşılaşılacağı sanısına kapılmak.
Kaşınmak; Öyküdeki anlamı “Kötü bir karşılık gerektiren davranışlarda bulunmak” Kendi kendini kaşımak, kaşıntısı olmak, kaşıma isteği duymak.
Kem Gözlerden Sakınmak; Canlı ya da cansız bir varlığın, başına kaza-belâ getirmesinden, nazarından sakınmak.
Kendini (Fasulye Gibi) Nimetten Saymak; Yersiz olarak kendi kendine değer vermek.
Kesme Almak; Yanağını baş ve işaret parmağıyla hafifçe sıkıp bırakmak.
Kıç Üstü Oturmak; Herhangi bir konuda yenilmek, umduğuna ulaşamamak, kıçı yere gelir durumda düşmek.
Kılı Kırk Yarmak; Titizlenmek, çok dikkat etmek, en ince ayrıntıların bile üzerinde durup incelemek, önem vermek.
Kılıf Bulmak (Kılıfına Uydurmak); Bir durum ve tutuma (özellikle yalana) biçim, şekil uydurmak.
Kırk Dereden Su Getirmek; Birini kandırmak için çok dolambaçlı gerekçeleri ileri sürmek, ikna edebilmek için çok uğraşmak.
Klasörlemek; Bilgi ve belgeleri klasörler halinde muhafaza etmek.
Korkudan Ödü Kopmak; Çok korkmak.
Kul Köle Olmak (Birine); Tam doğruluk ve özveri ile bağlanarak o kişinin tüm isteklerini yerine getirmeye hazır olmak.
Kulunç Kırmak; Sırttaki kürek kemiğine masaj yapılması.
Kurt Gibi Aç Olmak; Büyük hırs ve iştah içinde olmak.
Kuş Kanadıyla Haber Ulaştırmak (Uçurmak, Vermek, Öğrenmek); En hızlı bir biçimde haber ulaştırmak.
Maşa varken elini ateşe sokmamak; Bir işten gelebilecek zarardan kendini koruyacak bir yol vardır, o yolu tut. Kendini zarardan koruduğun gibi rahat da edersin. Yaptırabileceğin biri varken tehlikeli bir işe kendin girme.
Muzırlık (Muzurluk) Etmek (Yapmak); Yaramazlık etmek (yapmak).
Müdana Etmemek; Kendini borçlu hissedecek duruma düşürmemek, kendi ayakları üzerinde durmak, kimseye açıklama gereği duymamak, hissetmemek. Yaranmaya, iyi görünmeye çalışmamak, minnet duymamak (Müdana; Minnet).
Ne Yârden, Ne Serden Vazgeçmek; İstediği şey fedakârlık gerektirdiği halde fedakârlığa yanaşmayan ama istediğinden de vazgeçmeyen.
Öğürmek; Kusarken ya da kusacak gibi olurken öğürtü sesi çıkarmak.
Pırıl Pırıl Olmak; Tertemiz, yepyeni, gıcır gıcır olmak. Çok ışıklı, çok parlak, çok aydınlık, çok temiz olmak.
Ramak Kalmak; Bir şeyin olmasına az kalmak. Hemen hemen, az daha olacak, kıl payı kurtulmak.
Saçma Sapan Konuşmak; Akla çok aykırı, çok tutarsız, çok saçma bir şekilde konuşmak.
Saf Dışı Etmek (Bırakmak); İlgisini kesmek, işin gereğinden alıkoymak, işlemez duruma girmek. Dizinin dışına çıkarmak.
Salâvatlamak, Selâvatlamak, Sâlavatlamak, Selavatlamak; Yöremde kullanılan ve “Uğurlamak, güle güle demek” Mezarına teslim etmek anlamında kullanılan bir fiil.
Sansürlemek; Sansür uygulamak, sansürden geçirmek, sansür etmek (Sansür; Sıkıdenetim. Sinema, tiyatro, yayın, yayımların hükümet tarafından önceden denetlenmesi ve izne bağlanması işlemi).
Soyup Soğana Çevirmek; Hiçbir şey bırakmamacasına soymak. Birinden, herhangi bir nedenle, ödeme gücü kalmayıncaya kadar para çekmek.
Şeytan Tüyü Olmak; Kendisini herkese kolaylıkla sevdiren kişilerde bulunan özellik.
Şeytana (Külâhı) Pabucu Ters Giydirmek; Çok açıkgöz, kurnaz ve becerikli olmak.
Şeytana Uymamak; Doğru yolda devam etmek. Dinin emirleri dışına çıkmamak, haram olan işlere bulaşmamak.
Tası Tarağı Toplamak; Gitmek zorunda kalarak bütün eşyasını toplayıp hazırlanmak.
Tefe Koymak; Biriyle ilgili alaylı bir şekilde dedikodu yapmak.
Tekmil Vermek; Bir astın, bir üste bir iş veya durum konusunda bilgi vermesi.
Tescillenmek; Bir şeyin resmi olarak kaydedilmesi, resmileştirilmesi, kütüğe geçirilmesi, bir taşınmazın üzerindeki hakkın kurulması için tapu kütüğüne düşülmesi gereken kaydı yapılması.
Tık Olmamak; Konuşulan, benimsenen, söz konusu ile ilgili herhangi bir hareket, söz, davranış, açıklama olmamak
Uçkuruna Sağlam Olmak; Cinsel isteklerin tutkunu olmamak, namuslu olmak.
Yaygara Basmak; Bir şeyi bahane ederek yüksek sesle bağırıp çağırmak.
Yedikleri, İçtikleri Ayrı Gitmemek; Söz aslında Türkçemizde “Gitmek” şeklinde kullanılır ki, yanlıştır. Her zaman bir arada yakın ilişki halinde olmak.
Yerin Dibine Girmek (Geçmek); Çok utanmak, sıkılmak, kaybolmak, göze görünmez olmak.
Yüreği Ağzına Gelmek; Birden bire çok korkmak, kalbi yerinden çıkacakmış gibi hızlı hızlı atmak.
Yüreği Daralmak; Herhangi bir nedenle sıkıntı hissetmek, sıkılmak, bunalmak.
Yüreğini Hoplatmak; Heyecanlandırmak.
Zemzemle Yıkanmak (Zemzem Suyu İle Yıkanmak); Hiçbir suç ve günahının olmadığının ifadesi.
Zevzeklenmek; Zevzeklik etmek, zevzeklik yapmak. Türkçemizde genel olarak “Gevezelik Yapmak” anlamında kullanılırsa da, yöremde boş-boş oturmak, örneğin televizyon seyretmek, çekirdek çitlemek gibi gayesiz bir yaşantının, vakti boşuna öğütmenin bir şekli olarak dillendirilmektedir.
(2) Acar; Gözü pek, kabına sığmaz, yiğit, kabadayı, atılgan, yılmaz. Yeni.
Alabros; Fırça gibi dik, sert, sık ve kısa kesilmiş saç.
Amenna; İnandık, doğru, öyledir, diyecek bir şey yok.
Andak; Hemen, derhal anlamındaki yöresel olan bu kelime, yine yöresel olan “andık” kelimesiyle karıştırılmamalı, andık sırtlan demektir, yöremde.
Arlı; Utanması, sıkılması olan, utanan, utangaç, sıkılgan, ar eden.
Arsızca; Utanıp sıkılması olmayan, sırnaşık, yılışık, yüzsüzce davranarak.
Asistan; Bir uğraşta, ustaya, ya da işi yapana yardım eden. Yardımcı. Yükseköğretimde öğretim üyeliğinin ilk aşaması.
Asparagas; Yalan, ya da şişirme haber.
Bonus; İkramiye, fazladan ödenen bir meblağ, prim, kâr payı, teşvik primi, ikramiye, sürpriz.
Botoks; Derideki kırışıklık ve çizgilerin 4-6 ay kadar süreli olarak geçici olarak tedavi işlemi.
Burka; Her tarafı kapalı, giyenin önünü görmesi için yüz kısmı kafesli çarşaf.
Cadaloz; Çenesi düşük, huysuz, şirret, yaşlı ve çalçene (Genelde kadın).
Celp; Çağrı belgesi. Getirtme, kendi üzerine çekme. Askerlik ödevini yapmaya çağırma.
Cereme; Başkası tarafından yapılan ya da kaza sonucu ortaya çıkan zararı ödeme.
Cüzi; Az, azıcık, azdan az, pek az, tikel.
Çaçaron; İtalyancadan dilimize yerleşmiş (ciacchierone) karşısındakini susturacak biçimde, çok konuşan, çenesi kuvvetli, geveze” anlamındadır.
Çerçöp; Çalı çırpı kırıntısı, döküntü, süprüntü.
Dekolte; Kadın kıyafetlerinde kısmen açıkta bırakan giyim [Décolleté; Yakasız( Fransızca)]
Dinozor; Bu hayvanlar yaklaşık 200 milyon yıl önce yaşamışlar. Ancak öyküde kıt bilgili, eski kafalı, vurdumduymaz, eski çağlarda yaşamış gibi insanlara vurgu yapılmak istenmiştir.
Dövme; Vücut derisi üzerine iğne vb. gibi sivri bir araçla çizilmek ve içine renk veren maddeler konulmak suretiyle yapılan yazı veya çizimler, resimler.
Ekstre; Özet, öz, hülâsa. (Hesap Dökümü, Özeti ile ilgisi yok)
Enflâsyon; Çokluk. Yaşam pahalılığı. Para şişkinliği. Piyasada işlemde (dolanımda) bulunan para miktarıyla malların ve satın alınılabilir hizmetlerin toplamı arasındaki açığın büyümesi nedeniyle ortaya çıkan ve fiyatların toptan yükselişi, paranın değerinin düşmesi biçiminde kendini gösteren ekonomik ve parasal durum.
Enikonu; İyiden iyiye, etraflıca, akıllıca, adamakıllı.
Eskort; İngilizce eşlik eden, önemli bir görev için gidenin önünde arkasında, ya da yanında kılavuzluk, rehberlik eden, koruma ve yönlendirme amaçlı şey.
Fanatik; Bağnaz. Bir öğretiye, bir dine, bir kimseye, bir şeye çok aşırı ölçüde, coşku ve tutkuyla bağlı olan.
Faraza; Varsayalım ki, tutalım ki, diyelim ki, ola ki.
Ferman; Emir, buyruk. Osmanlı Devrinde padişahın yazılı emirleri.
Fesatlık; Bozukluk, karıştırıcılık, arabozuculuk, karışıklık, kargaşalık, herhangi bir konuda iyimser olmama, kötü yorumlama. Arabozuculuk, hile durumu.
Fondip; Bardaktaki tüm içeceği bir kerede içmek.
Gabilik; Ahmaklık, anlayışsızlık, bönlük, geri kafalılık.
Gari; Gayrı. Artık, bundan böyle.
Gâvur; İslâm’a göre peygamberi olmayan, Müslüman olmayan kimseler. Dinsiz, merhametsiz, acımasız, inatçı.
Gıyap; Hazır bulunmama, yokluk, yitiklik.
Gündönümü; Yıldönümüne benzetilerek uydurulmuş bir kutlama. Aslında Türkçemizde böyle bir deyim yok, yani buluşmanın, nişanlanmanın, evlenmenin gibi. (Aslında gündönümü; yılda iki kez tekrarlanan güneşin ekvator çizgisinde olduğu gündür. 21 MART ve 23 EYLÜL. Gündüzler ve geceler eşittir. Buna mukabil 21 HAZİRAN en uzun gün, 21 ARALIK en kısa gündür).
Hakkaniyet; Hak ve adalete uygunluk, haklılık, doğruluk.
Haset; Çekememezlik, kıskançlık. Bir kimsenin sahip olduğu mevki, şan, şöhret, sıhhat gibi manevi, mal-mülk gibi maddi nimetlerini çekememek, bunlardan rahatsız olmak, sahip olanın bunlara malik olmamasını arzulamak, dilemek, istemek.
Hijyenik; Sağlık, sağlıklı koruma, sağlıklı olma durumu ile ilgili, sağlık bilgisine uygun, sağlığa yararlı.
İcazet; İzin, onay, onaylama. Onay vermek. Ruhsat, diploma.
İhtilâf; Anlaşmazlık, aykırılık, uyuşmazlık, ayrılık.
İnisiyatif; Bir kimsenin alınması gereken kararı öncelikle ve kendiliğinden alabilmek konusundaki yeterliliği. Bir şeyi yapmaya öncelikle davranma, önceliği ele alma, öncecilik.
İntiba; İzlenim. Bir durum veya olayın duyular yoluyla insanlar üzerinde bıraktığı etki, imaj. Dolaysız olarak alınan bilinç içeriği. Duyu organlarının bir uyarısı sonrası ortaya çıkan duyum.
İzbandut; Görünüşü ve davranışı ile korku veren, iri yarı, pehlivan yapılı, zalim tipli (adam).
Jelâtin; Hayvanların kemik ve kıkırdak gibi dokularından, ya da bitkisel yosunlardan elde edilen, kuvvetli bir koruyucu. Genellikle hekimlikte, fotoğrafçılıkta kullanılan saydam, renksiz, kokusuz (Streç, cling denilen) madde.
Kaçamak; Bir şeyi belli etmeden, gizlice yapmaya çalışma. Ara sıra yapılan ve başkalarınca hoş görülmeyen iş, durum.
Kâfir; Tanrı’nın varlığına inanmayan, Tanrıtanımaz, dinsiz, inançsız, ülkemizde genellikle Hristiyanlara halkın verdiği ad.
Kasıntı; Büyüklenme, büyüklük taslama, kurum, gurur.
Kazanova (Casanova); Türkçemizde çapkın anlamında kullanılan kelime.
Kuma; Aynı erkekle evli olan kadınların birbirine göre durumu.
Mahşer; Dinsel inanışa göre, kıyamet günü dirilecek olanların toplanacakları yer. Büyük ve gürültülü kalabalık.
Matah ; İnsan, mal, eşya için küçümseme yollu söylenen bir söz.
Matkap; Tahta, maden, beton vb. sert maddeler üzerinde delik açmaya yarayan alet. Delik Açma Aleti. Delgi.
Metazori; “Zorla” demenin alafrangası olsa gerek!
Mızmızlık; Mızmız olma durumu ve davranışı. Her şeyde kusur bulma, hiçbir şeyden memnun olmama, çevresindekileri rahatsız edecek kadar yavaş olma.
Mubah; Yapılmasında, ya da terkinde dini yönden de herhangi bir sakınca bulunmayan, serbest, uygun.
Muhacir (Macır); Göçmen. Göçe zorlanmış.
Müteşekkir; Teşekkür borcu olan.
Nadiren; Seyrek olarak, ara sıra, pek az, seyrek. Binde bir.
Name; Sözün aslı “Nağme” dir. Güzel ve uyumlu ses. Birinin yalandan ve nazlanarak söylediği söz (Name; mektup anlamındadır).
Nekes; Cimri.
Parite; Bir ülkenin para biriminin bir başka ülke para birimine karşı değeri.
Parşömen; Üzerine yazı yazmak veya resim yapmak için kullanılan özel hazırlanmış hayvan derisi. (Parşömen Kâğıdı; Parşömene benzetilerek yapılan, mat, dayanıklı ve hafifçe saydam kâğıt).
Patavatsız; Sözlerinin nereye varacağını düşünmeden saygısızca konuşan, davranışlarına dikkat etmeyen.
Pes; Birinin şaşırtıcı bir davranışı karşısında şaşkınlık duyulduğunu, yenilgiyi kabul ettiğini belirtmek için kullanılan söz. Karşısındakinin kendinden daha üstün olduğunu, yenilgiyi kabul ettiğini, boyun eğdiğini belirten söz.
Pimpirikli; Gereksiz yere titizlik gösteren, kuşkucu.
Pinti; Aşırı derecede cimri, hasis. Tembel, beceriksiz, pis, pasaklı. Küçük.
Regl; Kadınlarda gerçekleşen rahim iç yüzeyinde oluşan damar ve dokuların kan ile birlikte vücuttan atılması. Eğer döllenme olmazsa döllenmeyi mümkün kılan bu tabaka vücuttan dışarı atılır. Yaklaşık 21-28 gün süren zaman sonunda atılan bu artığa mens, ya da menstürasyon, ya da âdet, âdet kanaması, aybaşı gibi adlar verilmektedir.
Rijit; Sert, bağışlaması, hoşgörüsü olmayan. Gönül kırıcı, katı ters.
Rötuş; Herhangi bir şeyde düzeltmek için yapılan işlem. Fotoğrafçılıkta filmi basmadan önce üzerinde yapılan düzeltme işlemi.
Saçmalık; Yeri ve değeri olmayan söz, ya da davranış.
Sadakat; İçten bağlılık, sağlam, güçlü dostluk.
Safsata; Kıyas-ı Batıl. Bir düşünceyi ortaya koyarken, anlatmaya, anlamaya çalışırken yapılan yanlışlar, sahtelikler, gerçek olmayan yanlış şeyler.
Sanskritçe; Bir sürü dil, lehçe, harf ve şekillerin karışımından oluşmuş dil.
Sempati; İki kişinin birbirine karşı duyduğu içgüdüsel, doğal eğilim ve yakınlık duygusu, muhabbet. Bir kimsenin başka bir kimseye duyumsadığı, beslediği sıcak, içten sevgi.
Serzeniş; Başa kakma, takaza, sitem etme.
Silikon; Isıya ve suya dayanıklı olduğu için yağ, plâstik, merhem gibi maddelerin yapımında kullanılan, karbon yerine silisyumun geçtiği organik cisimlere benzer maddelerin genel adı. Silikondan yapılan meme protezleri, memeleri büyütmek için kullanılmaktadır.
Slayt; Saydam bir yüzey üzerine alınmış projeksiyonda kullanmaya özgü pozitif görüntü. Saydam diyapozitif. Yarı ya da tam karartılmış bir odada bir gösterici ile beyaz perdeye ya da duvara yansıtılarak öğretim etkinliklerinde kullanılan saydam resim.
Şapşallık; Aptalca, alıkça, davranışlarda bulunma. Üstüne, başına, giyimine, kuşamına özen göstermeme.
Şeriat; Kur’an ayetlerine, Hazreti Muhammed’in sözlerine ve yaptıklarına, bunlardan çıkarılmış yorumlara dayanan, insanın yaşamını, toplumsal yaşamı düzenleyici, Tanrısal olduğu için hiçbir zaman değişmeyecek olan dinsel kurallar bütünü, İslam Hukuku.
Şive; Bir dilin konuşulduğu sınırlar içinde bölgelere ve değişik kültür düzeylerine göre söyleyiş özelliği.
Şöven; Yurdunu, ulusunu içtenlikle, ama körü körüne seven, bağnaz, yurtsever.
Tabu; Toplumca yasaklanmış, yaptırımlarla korunan, dokunulması, eleştirilmesi, değiştirilmesi olanaksız her şey. İlkel kavimlerde dini inanış olarak kutsal kabul edilen, korkuyla karışık saygı duyulan, dokunulması, ya da kullanılması yasak olan, yoksa zararının olacağına inanılan her şey, yasaklanarak korunmuş olan, tekinsiz.
Tadilât; Değişiklikler, doğrultmalar, değiştirmeler, düzeltmeler.
Telkin; Bilinçdışı bir sürecin aracılığıyla kişinin ruhsal ve fizyolojik alanıyla ilgili bir düşüncenin gerçekleştirilmesi. Bir duyguyu, bir düşünceyi aşılama, kulağına koyma.
Tımar; Yara bakımı. Ağaçların ve binek hayvanlarının bakımı. Selçuklu ve Osmanlıda gelir durumu.
Tövbe (Tevbe); İşlediği bir günahtan ya da suçtan pişmanlık duyarak bir daha yapmamaya karar verme. “Bir daha yapmam, olmaz, yeter” anlamında.
Uçarı; Sefih. Ele avuca sığmaz, kendini çeşitli eğlencelere vermiş kimse.
Uçkur; Şalvarı, ya da iç donu bele bağlamak ya da torba kese gibi şeylerin ağzını büzmek için bunlara geçirilen bağ.
Ultrason (Ültrason); İnsan kulağının alamayacağı nitelikte çok yüksek frekanslı ses titreşimi veren aygıt.
Zaaf; Düşkünlük, dayanamama, istenç zayıflığı.
Zındık; Hacı-hoca takımının “dinsiz-imansız” anlamında sıkça kullandığı bir kelime. Yani Müslüman göründüğü halde, gerçekte İslami inanış ve bununla ilgili bilgi ve belgeleri kabul etmemiş kişi. Daha doğru bir cümle ile; “İmansız, dinsiz, ahrete ve Allah’a inanmayan, ateist” demelidir.
(3) Ağzı Açık Ayran Delisi (Gibi Bakmak); Yeni gördüğü her şeye alık alık bakan, anlamsız bir hayranlıkla seyredip şaşıran, basit şeyleri bile aval aval izleyen, amaçsız, serseri bir şekilde, ne yaptığı belli olmaz bir şekilde dolaşmak, çevreye aptalca ve hayranlıkla bakmak (bu durumda ağız açık, dil de hafifçe dışarıya doğru çıkıktır).
Alavere-Dalavere; Yalan-dolan, dolap, düzen (Genelde; “Kürt Memet nöbete!” ekiyle kullanılır).
Âlemi Yok; Herhangi bir şeyi yapmanın, yerine getirmenin gereği yok, söz etmenin, konuşmanın gereği olmamak anlamında bir söz.
Ananın Örekesi; Yünden ip yapmayı sağlayan bir düzenektir öreke. Ucunda çatal ve onun altında da topaç gibi bir tahta parçası vardır, bazen diz üstünde kaydırılarak bazen ucundan fırdöndü şeklinde çevrilerek yün ip haline getirilir. Kadınlar bazen de bacakları arasına alırlar. Bu nedenle “Ananın şeyi” demek yerine küfür olarak bu söz şeklinde söylenir.
Anne Sütü; Bir öğrenci fıkrasından (ç)alıntı; “Anne sütü lezzetlidir, ekşimez, pasta yapımında ve başka amaçlarla kullanılmaz, özeldir ve ambalajı nefistir.”
Asla ve Kat’a (Asla ve Kat’â); Kesinlikle, hiçbir zaman, katiyyen, asla öyle değil.
Ateşle Barut Bir Arada (Yan Yana) Olmaz; Cinsel tehlikelerin göz ardı edilmemesi anlamında bir kızla bir erkeğin bir arada bulunmaması anlamında kullanılan bir söz.
Atla Deve Değil; Değerce fazla olmayan. Yapılması zor olmayan. Altından kalkılamayacak kadar önemli değil.
Bir Katre; Bir damla, damlayan bir şey, su damlası, çok az bir miktar.
Bir Nebze; Çok az şey, az, pek az, bir parça.
Bit Yeniği; Kuşkulu bir nokta. İşin gizli kalmış, kötü ve aksak bir yönü.
Boynumun Borcu; Yapılması gerekli olan iş, ödev vb.
Buğulu Gözler; Yarattığı etkinin farkında olarak karşısındakileri etkileyen gözler.
Bulunmaz Hint Kumaşı; (Alay yollu) Bulunmaz kıymetli şey. (Bu konuda şu güzel sözü de söylemeden geçmek olmaz; Aşk; Karşındakini bulunmaz Hint kumaşı sɑnmɑnlɑ, sersemin teki olduğunu ɑnlɑmɑn ɑrɑsındɑ geçen zamandır. Victor HUGO)
Can Çıkar, Huy Çıkmaz; Hayat boyu kazanılan alışkanlıklar da gelişir, ancak değiştirmek çok zordur. Bu alışkanlıklar kişi ölünceye kadar devam eder anlamında atasözü.
Canı Cehenneme; Ne kadar kötü duruma düşerse düşsün, beni ilgilendirmiyor şeklinde bir deyiş.
Çenesi Düşük; Geveze, çok konuşan, gereksiz şeyler söyleyen.
Dış Kapının Mandalı; Gereksiz şeyler ve özellikle insanlar için kullanılan bir deyim
Dil Sürçmesi; Sözleri düzgün ve yerinde söyleyememe. Söz ya da yazıyla belirtilmek istenen bir düşüncede kimi sözcüklerin istenmeden araya girmesi ve anlam değiştirmesi.
Dipçik Gibi; Cüsse durumu göze alınmaksızın, sağlam, çevik, güçlü, kuvvetli, sağlıklı olduğunu belirten söz (Dipçik; Silâhların namlularının gerisinde bulunan ve atış sırasında omza dayanmasını, elle kavranmasını sağlayan taban bölümü).
Espri Yeteneği; Nükte mahareti, becerisi. Yazıda, sözde, resimde ince anlamlı, güldürürken düşündüren, düşündürücü ve şakalı sözler söyleme beceri ve başarısı. Şu derin anlamlı sözü de eklemeden geçemedim; Espri yapmak zekâ işidir… Espriyi anlamak da Zekâ işidir… Espriyi ciddiye almak ise geri zekâlıların işidir…
Fan Fin Fon; Anlaşılmayacak şekilde yabancı bir dille, özellikle Latince konuşma.
Flash Bellek; Kaynak gücü kesildiğinde bile sakladığı veriyi tutabilen, elektronik olarak içeriği silinip yeniden programlanabilen bellek türü.
Fransız Stili (Fransız Kalmak); Soğuk davranmak, ilgilenmemek, önem vermemek.
Ganyan Beygiri; Yarışta koşan at. (Ganyan; At yarışlarında kazanan at. Bu at için alınmış bilet).
Gecenin Kör Bir Vakti; Tüm zifiriliği ile insanın boğulduğu, acı çektiği, umarsızlıklar içinde olduğunun ifadesi. Fiziksel olarak sabahın ilk saatlerine ulaşma gibi görünse de karamsarlığın uç noktada devam ettiğinin ifadesi.
Göbek Bağı; Bebeğin göbeği kesildikten sonra geri kalan damar örgüsüne bağlanan koruyucu bağ. İnsanlar arasındaki ilişkinin kuvvetliliğini anlatan deyim. Ayrıca kanser tedavisinde etkin rolü olduğu belirlenmiş.
Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilindi söyleniş biçimi.)
İllâ, İllâ Ki; İlle. Ne ve hangi şartlarda olursa olsun. Her halde. Hele. Ne olursa olsun. Özellikle, mutlaka.
İnfaz (veya Koruma) Memuru; Ceza ve ıslah evlerinde barındırılan suçluların ihtiyaçlarını karşılayan ve bunların ıslahını sağlayarak topluma yeniden kazandırılmasına yardım eden meslek sahibi.
İyiden İyiye; Etraflıca, akıllıca, adamakıllı.
Kaşla Göz Arasında; Kimseye sezdirmeden ve çok kısa bir zaman içinde, çarçabuk, çabucak.
Katli Vacip; Öldürülmesi dinen sorun oluşturmayan, hatta gereken kişi.
Kaz Kafalı; Anlayışsız, kavrayışsız, düşüncesiz (kimse).
Kıskançlık Krizi; Literatürlerde doğal bir duygu, hatta sağlıklı olarak ifade edilmekle beraber kıskançlık sevgiyi ifadelendiren yollardan biri değildir. Her ne kadar ayrım olmaksızın kıskanılmak hatasız gibi eylem gibi görünse de bu iletişim ve ilişkilerde problem yaratır anlamındadır.
Klişeleşmiş Sözler; Kalıplaşmış, hep aynı şeylerin tekrarı olan lâf ve sözler.
Korku Belâsı; Tehlike, yanlış ya da olmadık bir olayla karşılaşılacakmış, olacakmış gibi, korku şeklinde duyulan endişe, kaygı, tasa, ürküntü, dehşet algılama.
Kuyruklu Yalan; Çok büyük yalan.
Makul ve Mantıklı; Akla uygun, akıllıca, belirgin, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş gören, akılla kanıtlanan, sözü akla yakın.
Mal Bulmuş Mağribi Gibi; Büyük bir zenginliğe kavuşmuş gibi sevinç ve coşku ile önemsiz bir şey için çok sevinme.
Medeni Cesaret; Girişken olmak, haksızlıkların karşısında dik durmak.
Minimal Seviye; Minimum düzey, en alt seviye.
Moral Bozukluğu; Kaygı. Ankisiyete. Kişinin kendini huzursuz, eksikli hissetmesi, uyuyamaması durumu.
Motor (Monoton) Yaşam; Yaşam tarzını, etkinliğini, devamlılığını değiştirmeksizin her gün aynı şeyleri tekrarlayarak yaşama düzeni.
Pabuç Kadar Dil; Hemen her söze cevap yetiştirmek, büyüklerine karşı saygısızca cevap yetiştirmek.
Selâmsız-Sabahsız; Selâm vermeksizin, saygı göstermeksizin, saygısız bir biçimde, habersiz.
Sığ Bir Boşluk; Ayrıntısı olmayan, yetersiz ve yüzeyde kalan.
Sır Küpü; Birçok sır bildiği halde bunları açığa vurmayan, başkalarına söylemeyen, ketum. Sır Küpü; Birçok sır bildiği halde bunları açığa vurmayan, başkalarına söylemeyen, ketum.
Şeytan Diyor Ki; Yapılmaması gerekli bir davranışın yapılmak isteğinin gereksizken duyulması halinde kullanılan bir söz.
Tek Tük; Az, seyrek, seyrek olarak.
Tığ Gibi; İnce ve zayıf olmakla birlikte sağlam ve çevik olan (Tığ; Silâh).
Topu Topu; Olup olacağı, tümü, hepsi.
Ufak Tefek; Türkçemizdeki masa-musa, sandalye-mandalye der gibi bir söz. “Ufak-tefek “diye başlayan şarkı bilindiği gibi KAYAHAN’a aittir.
Yarım Vardiya; Nöbetleşe çalışmanın yarı yarıya eksiltilerek yapılması.
Yayan Yapıldak; Yayan ve yalın ayak.
Yetki Belgesi; Bir görevi, bir işi yasaların verdiği imkânlara göre, belli, belirli şartlarla yürütmeyi sağlama hakkına ait belge. Bilgisi ve uzmanlığı ile bir işi yapmaya yeterli olduğunu bildiren, temsilcilik belgesi.
Yorgun-Argın; Çok yorgun, gücü kalmamış, bitkin bir durumda.
Yükte Hafif, Pahada Ağır; Taşınması kolay, değerli eşya.
(4) Anlaşılması mümkün yabancı (İngilizce-Macarca) kelimeler;
Görkemli Süleyman; Muhteşem. Süleyman (Türkiye’de uzun süre, kendisiyle beraber görev yaptığım Türkçeyi öğrenme gayretinde olan yabancı bir arkadaşın sözü. (Aynı şekilde “korkunçlu” dediği de aklımdan çıkmış değil).
Bell Boy (İngilizce); Bellboy şeklinde yazılmalıdır. Aslı; Büyük otellerde “Valiz Taşıyan Görevli” . Otele gelen misafirlerin otele giriş ve otelden ayrılışlarına kadar olan süre içinde onların bagaj, eşya, soru vb. gibi tüm konularında yardımcı olan elemanlardır.
Bodyguard (Badigard) (İngilizce); Can güvenliğinin tehlikede olduğu bir kimseyi saldırılardan korumak üzere görevlendirilmiş kişi. Koruma görevlisi, fedai, muhafız, sakınan.
CD; Compact Disc (İngilizce) ya da Yoğun Disk optik veri saklama kabıdır. (CD; Cross Dresser ayıbıyla karıştırılmasa iyi olur).
Check In (İngilizce); Tanımlama. Biletini almış bir yolcunun seyahat edeceği belirlenmiş bir süre içinde havayolları kuralları çerçevesinde kontrol edilerek oturacağı yerin belirlenmesi, biniş kartı ve bagaj etiketinin hazırlanması.
Csemege (Macarca); Şarküteri. Peynir, zeytin, salam, sucuk, meşrubat gibi yiyecek-içecek maddelerinin satıldığı dükkân.
Do You Understand Me (İngilizce); Anladın mı? (İngilizce).
e-mail (İngilizce); Elektronik posta.
Face to face conversation (İngilizce); Yüz yüze konuşma.
Folder (İngilizce); Aslında “Folder Options” şeklinde kullanılmalı. “Bilgisayarda saklanmış Dosya Seçenekleri” anlamındadır.
Fotoshop (Photoshop) (İngilizce); Fotoğraf Düzenleme Yazılımı. Herhangi bir dijital resim üzerinde istenilen değişikliklerin yapılmasını sağlayan bir sanat.
Free Shop (Duty Free) (İngilizce); Serbest Mağaza.Gümrüksüz, demektir. Havaalanı ya da sınır kapılarında bulunan, vergisiz ürünler satılan dükkânlardır. Bu mağazalarda genellikle alkol ve içki gibi yüksek vergi oranı olan ürünler ucuz satılmaktadır.
Hogyan mondani szeretlek (Macarca); “Seni seviyorum.”
Machine (İngilizce); Makine.
Nim (Macarca ; Hayır!
No, Thank You (İngilizce), Nines Köszönöm (Macarca); Hayır, teşekkür ederim.
OK (Okey! İngilizce); Tamam.
Part Time (İngilizce); Kısa, az süreli, bütün gün çalışılmayan, kısmen çalışılan.
Roof (İngilizce); Çatı. Otellerde çatıya en yakın olan dinlenme yeri.
Yes, Please (İngilizce), İgen Köszönöm (Macarca); Evet, lütfen!
(5) Görücü Usulü Evlilik; Arada aşk olmadan, ailelerin birbiriyle konuşup anlaşması, oğlanın ailesiyle kızın görülmeye gidilmesi, belki fotoğraflarla kız ve oğlanın tanışması ve sonrasına “Siz bilirsiniz?” reklâmıyla oluşan evlilik.
Görücü Usulü; Birilerinin (özellikle anne-baba) genellikle oğlan yerine, kız yerine de olabilir birini beğenmesi ve onunla konusu geçenin evlendirilmesi. Bir bakıma sevişerek evlenmenin zıttı bir olay da sayılabilir. Görücü usulü evlenmede damat veya gelin adaylarının birbirini görüp-beğenmesi şart değildir. Aile büyükleri karar verdiyse “Siz bilirsiniz!” söylemi ile bu iş biter. Bundan sonra söylenecek tek söz; “Onlar erecekler muratlarına, biz çıkalım kerevetlerine!” dir.
Görücülük; Evlenmesi söz konusu olan kızın görücü gibi belirlenen kişiye kaza ile, tesadüfen, bir vesile görünmesi.
(6) Dur bakalım ne olacak? anlamında Aziz NESİN öykülerinden birinde; “Du bakali n’olecak?” şeklinde saf bir kadınla (Necmiye) kocası (Fıtık) arasındaki diyalog belirtilmektedir.
(7) Lan ya da Ulan; Bu kelimenin lügat bilgisine göre eski Türkçede çocuk anlamına gelen “oğulân” kelimesinden türediği düşünülmekte. Kuranı Kerimde ise, kovmak, uzaklaştırmak, iyilik ve faydadan mahrum etmek anlamındaki “la’n” kökünden türeyen “lânet” anlamındadır. Benim âcizane yorumuma göre ise; hani İngilizcede “Lion (aslan)” kelimesi var ya ben de ondan türediği iddiasındayım. Layn olarak okunan bu kelimede olsa olsa “y” harfi düşmüştür, bazılarımız da “Lan, Ulan!” yerine bu nedenle “N’aber Lâyn!” diyor olsalar gerek.
(8) Felekten Gece Çalmak; Her şeyi bir kenara bırakıp eğlenceli hoşça vakit geçirmek (Yanlış aklımda kalmadıysa; “Seni özlemekten yoruldum…” diye başlayan “Felekten bir gece çalsak, diyorum!” şeklinde bir Türk Sanat Müziği eseri vardı).
Biz Heybeli’de her gece mehtaba çıkardık… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Yesari Asım ERSOY’a ait olup eser Sultaniyegâh Makamındadır.
Dün gece saz meclisine neden geç geldin… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Muhlis SABAHATTİN’e ait olup eser Nihavent Makamındadır.
(9) Zihnim bu şehirden, bu devirden çok uzakta, / Tanbûri Cemil Bey çalıyor eski plâkta… Yahya Kemal BEYATLI’nın “KAR MUSÎKİLERİ” adlı şiirinden bir beyit.
(10) İçişleri; Bir kuruluşun yönetimi ile ilgili işler olmakla birlikte Yöresel ve mizahi olarak evin kadınına verilen bir özellik bir erkeğin eşi için söylediği sözlerden biri. “Komutan, ayal, başkan, tatlım, kıymetlim (datlım-kıymatlım), bir tanem [bidenem], gönlümün sultanı, hanım, hatun” gibi deyişler, bu deyişlerin sahiplenme eki olan “ım, im” gibi eklentilileri de var tabii. Ayrıca gençlerin söyledikleri “Aşkım, hayatım, sevgilim, gülüm, canım, güzelim” deyişleri yaşlıların ifadesi olamaz. Keza kaba anlamda “karı, kız [gız], len, ülen, reis” kelimeleri de sosyal bir ailenin dilleri için ayıp olsa gerektir.) Konuyla ilgili olarak, eskilerin eşlerine söylediği şu sözleri de kaydetmemde yarar var gibime gelir: “Sevdiğim, parıldayan ay’ım, can dostum, en yakınım, güzellerin şahı, sultanım. Hayatımın, yaşamımın sebebi, cennetim, Kevser şarabım. Baharım, sevincim, günlerimin anlamı, gönlüme nakşolmuş resim gibi sevgilim, benim gülen gülüm. Sevinç kaynağım, eğlenceli meclisim, nurlu parlak ışığım, meşalem. Turuncum, narım, narenciyem, hayatımın aydınlığı. Gönlümün sultanı, varlığımın anlamı, tüm ülkelere bedel sevdiğim…." Kısaca; Ülkenin içerdeki yönetim, güvenlik vb. gibi işleriyle alâkasızdır.
(11) Sezar Gibi; Roma Tarihinin en etkileyici olaylarından birinde, Brutüs sözcüğünün “İhanet” anlamında kullanılmasına nedendir. Sezar yanlışlıkları olan bir liderdir, Brutüs ise; Sezar’a metreslik yapan Servilius’un oğludur. Zaman gelir senatörler Sezar’ı bıçaklayarak öldürürlerken son bıçak darbesini Brutüs vurur ve bu ölmeden önce Sezar’ın gücüne gider ve o meşhur cümleyi söyler; “Sende mi Brutüs? (Et tu Brutus?)” Öyküde vurgulanmak istenen budur.
(12) Yayın; Neşriyat. Basılıp satışa çıkarılan gazete, dergi, kitap gibi okunacak nesne, Radyo ya da televizyon aracılığıyla halka sunulan, duyurulan, iletilen şey.
Yayım; Neşir. Yayma, dağıtma işi, yayınlanan, yani okunacak şeylerin dinleyicilere ulaştırılması.
(13) Kol Kırılır, Yen İçinde (Baş Yarılır Börk İçinde, Kol Kırılır Kürk İçinde) Kalır; Bir aile içindeki kişilerin kusurları, anlaşmazlıkları, kavgaları sır olarak aile içinde kalmalı, dışarılara duyurulmamalı, sızdırılmamalı.
(14) Şamar Oğlanı; Osmanlı Saraylarında (belki başka ülkelerin asilzade ortamlarında da) padişahın oğluna (veliahda) ders veren öğretmen ders sırasında veliaht yanlışlık yaparsa onun yerine dayak attığı avamdan bir çocuğa verilen ad. Günümüzde ise; herkesin, hırsını, hıncını aldığı, menfaatlerine el koyduğu, sırtından yararlandığı kişi anlamındadır. Belki bir bakıma “Günah Keçisi” demekte de mahzur yok, gibime gelir.
(15) Yemin Ettim; Kayahan AÇAR Şarkısının nakaratı; “Sana sevdanın yolları, bana kurşunlar…” şeklindedir.
(16) Sarkak Gönüllü; Ayran Gönüllü farklı şeylerdir. Sarkak gönüllü her şeyi özenen, çok şeyi isteyip arzulayan anlamında yöresel olarak kullandığımız bir sözdür ki, öyküde bu anlamda kullanılmıştır. Ayran gönüllü ise bir bakıma aynı içerikte gözükse de her şeye heves edip sıkılan, maymun iştahlı kişiler için kullanılan bir deyimdir. Bazen şıpsevdi, karşısındaki karşı cinse, cinsiyeti dolaysıyla (kadın-erkek fark etmeyen) ilgi duyan anlamına da gelmektedir.
(17) Psikolojik Baskı (Mobbing); Bir kişinin ya da grubun çeşitli söz ve tavırlarla yapmak ya da düşünmek istemedikleri şeyleri yaptırmaya veyahut düşündürmeye zorlamak.
(18) Bir musibet, bin nasihatten evlâdır. Bin nasihatten, bir musibet yeğdir. Yanlış bir yol tutmuş insanlara verilmiş nasihatlerin, öğütlerin fayda etmediği, ancak başına gelen bir felâketin onu doğru yola getirmekte daha etkili olduğuna dair TÜRK ATASÖZÜ (Musibet; Ansızın gelen felâket, sıkıntı veren şey, uğursuz).
(19) Saldım Çayıra, Mevlâ’m Kayıra; Yapacak, yapılacak bir şey kalmadığında söylenen bir söz.
(20) Gurbetten gelmişim, yorgunum hancı… diye başlayan Bekir Sıtkı ERDOĞAN’ın “HANCI” isimli şiirinin bir dizesi olup, “Bende bir resmi var yarısı yırtık” şeklindedir. Şiir ayrıca Selâhattin İNAL tarafından Uşşak Makamında Türk Sanat Müziği şeklinde bestelenmiştir de.
(21) Macaristan-Türkiye Konuları;
Aslanlı Köprü; Buda ile Peşte’yi birbirine bağlayan köprülerden, başında ve sonunda (giriş ve çıkış kısımlarında) aslanlar olan ve dilleri olmayan bu aslanlar nedeniyle ilginç bir öyküsü olan Budapeşte Köprüsü (Zincir Köprü).
Bilecik Rakısı; Bilecik Müskirat Fabrikasında İstepan BERBERYAN tarafından üretilen 45 alkol derecesi olan “Rakıların Kralı” olarak anılan bu rakı, 1930 lu yıllarda Fransa’da altın madalya kazanmış olup Atatürk’ümün en sevdiği rakı olarak anılmaktadır. Atatürk’ün sevdiği ikinci cins olarak da Dimitrokopulo rakısı gösterilmiştir. Bu arada gençliğimde geniş mideli şu anda söz olarak hiç kullanılmayan bir araknuş (rakı sever, rakı sevdalısı, rakı aklından çıkmayan gibi anlamları olsa gerek) olduğumu itiraf etmekten çekinmiyorum. Arak ve nûş kelimelerinin ikisi de aynı anlamlardadır, ancak araknuş nasıl meydana konmuştur, bilemiyorum.
Estergon Kalesi (Macarca Esztergomi); Budapeşte’nin yaklaşık 60 Km kadar batısında Tuna nehri kenarında yer alan tarihte birkaç kez el değiştiren şu anda kilise hüviyetinde turistik bir kale olup zamanında gidip gördüğüm ve gördüğüm şekil nedeniyle üzüldüğüm bir yer olmuştur. Çünkü bu kale için türkülerimiz bile vardır. 1500’lü yıllarda bu kaleyi zapt etmeye çalışanlara karşı az sayıdaki koruyucular namuslarını korumak için tüm çocuklarını, kadınlarını ve kızlarını kendi elleriyle öldürmüşler, yapılan savaşı kaybetmemelerine rağmen tüm ailelerini yitirmişlerdir. (Benim aklımda kalan öykü bu şekildedir)
Gulaş Çorbası; Aslı “Kul Aşı” olarak Türkçeden (ç)alınmış bir Türk yemeği olmasına rağmen Macarların sahiplendiği et suyu, baharat ve sebzelerle yapılan bir çorbadır.
Gülbaba Tekkesi; Aslında Gül Baba Türbesi demem gerekirdi. Çünkü türbe yanındaki tekke daha sonra yıkılmış, ya da yıktırılmıştır. Gül Baba (Gül Dede), külâhında her hal ve şartta gül taşıdığı için bu ismi almış şair bir Bektaşi dervişi. Budapeşte’de bugün (Rozsadomb) türbesinin olduğu yere gömülmüştür.
İçkiliyken verilen, nasıl ve her ne şekilde, her ne sonuçla bitecek olursa olsun verilen fermanın, ayıkken uygulanamayacağından bahsedilmesi… (söyleyeni not alamadığım bir) ALINTI.
Kanuni Sultan Süleyman; Onuncu Osmanlı padişahı, Yavuz Sultan Selim’in oğlu, I. Süleyman.
Kaz (Ördek) Ciğeri; Fransızlara mal edilmekle beraber Macaristan’da gördüğüm (bence vahşice yöntemlerle; zorla besleme, zorla yem yedirme şeklinde) kaz ve ördek ciğerlerinin yağlandırılmasıyla elde edilen yiyecek (O gün bu gün yiyecek olarak kümes hayvanlarıyla hiç ilgim yok).
Kosova Savaşı; I. Kosova Muharebesi demek daha doğru, 1389 yılında Macar, Hırvat, Leh ve Çeklerle Balkan prensliklerinin bir araya gelen ordusunun Osmanlı Devletine yenilmesi, Sultan I. Murat Zaferi.
Kossuth Lajos Meydanı; Parlamento binasının içinde bulunduğu, Macar Devrimini gerçekleştiren Liderin adını taşıyan Budapeşte Kent Merkezinde bulunan Meydan.
Kossuth Lajos Meydanına dair tarihi birçok olay...
Macar Dansları; Johannes BRAHMS tarafından bestelenmiş 21 dans müziği eseridir. Bunlardan 1., 3. ve 10. Danslar Brahms tarafından, diğerleri başka müzisyenler tarafından yaşama geçirilmiştir.
Margrit (Margareth) Adası; Macaristan Budapeşte’de Tuna Nehri ortasında yer alan görüp gezemediğim ada. Park ve tarihi yapılarla süslü, köprülerle Budapeşte’ye bağlı.
Merzifonlu Kara Mustafa Paşa; Büyük bir Türk askeri ve devlet adamı, II. Viyana Kuşatmasının kahramanı. Ancak Padişah Mehmet (IV.) tarafından idam ettirilmiş ve bu olay sonrasında Osmanlı Devletinin felaket yılları başlamıştır. Acı olan idamından sonra başının kesilip bedeninin Belgrat’ta bırakılarak, öldürüldüğünün ispatı için İstanbul’a getirilip padişaha gösterilmesidir.
Mohaç Savaşı (Mohaç Meydan Muharebesi, Mohacsi Csata); 29 Ağustos 1526 tarihinde Osmanlı İmparatorluğu (Kanuni [Muhteşem] Sultan Süleyman) ile Macaristan Krallığı (II. Layoş) arasında olan ve yaklaşık iki saat süren ve Macaristan’ın bir bölümünün Osmanlı Hâkimiyetine geçtiği savaş.
Murat Hüdavendigar’ın Miloş Kopilic tarafından şahadeti
Palinka Rakısı; Romanya’nın da sahiplenmeye çalıştığı ancak Macaristan’a özgü rakı denilecek bir içki. Genelde armuttan başka çeşitli meyvelerden de yapılan 30-60 derece alkollü içki. Mürdüm eriğiyle yapılanı şahane!!!
Tokaji Şarabı; Atalarımızın eseri olduğunu iddia edeceğim, 10-12 alkol derece aralığında bir Macar Şarabı. Efsane de olsa 1526 yılında Mohaç Savasında yerliler kaçar, ancak dürüst Osmanlı ordusu üzümlere dokunmaz, dönüş yapan Macarlar küflenen üzümlere kıyamazlar ve şarap yaparlar ve bu şarap beğenilir. Kralların Şarabı, Tokay Şarabı da denir. (Bence nefis bir şarap!!!)
Tuna Nehri Balıkçılığı; Bunu tam olarak anlatmam zor. Bir balıkçı teknesi, sol tarafına dizilmiş 3-5-8 olta balıkçısı, oltalarını atıp yakaladıkları Mersin balıklarını arkalarındaki kaygan plâtforma başları üzerinden silkeleyerek atıyorlar, balıklar elevatörlerle depoya iniyor. Ancak iyi ya da teferruatlı olarak inceleyememişim ki; nasıl tutulduğunu, nasıl arkaya bir seferde fırlatıldıklarını bilemiyorum.
Tuna Nehri; Almanya’nın Kara Ormanlar bölgesinde doğup Karadeniz’e dökülür ve uzunluğu 2790 Km. genişliği 500 metreden az olmamak üzere 1200 metreye kadar ulaşmaktadır. Nehir Yukarı (988 Km), Orta (860 Km) ve Aşağı (931 Km) olmak üzere üçe ayrılır. Toplam 10 ülkenin sınırlarından geçer. Tuna’ya sekizi 500 Km den uzun olmak üzere birçok nehir katılmaktadır ki, bunlardan en önemlisi Tizsa (966 Km) ve Prut (950 Km) Nehirleridir.
Zigetvar Kalesi; Osmanlı başarılarından olan, Kanuni Sultan Süleyman’ın son nefesini verdiği sefer olup fethi Sokullu Mehmet Paşa tamamlamıştır.
(22) Tuna Nehri “Akmam!” diyor; Osman Paşa olarak ünlenen Rumeli yöresine ait türkü Muzaffer SARISÖZEN tarafından derlenmiştir.
(23) Prostat; Bir salgı bezidir. Mesanenin altında rektumun önünde yer alır. Bu bezin büyüyerek idrar yollarını sıkıştırmasına Prostat Büyümesi, Prostat Hiperplazi denmektedir ki, kanser değildir. Bu bezin büyümesi bahçe hortumuna bir kıskacın takılması gibi bir durumda meydana gelen basınç gibi bir durum ortaya çıkartır.
Prostatektomi; Prostat bezinin ameliyatla çıkarılması işlemi.
(24) Yol göründü, gurbet ele giderim… şeklinde başlayan bir Anadolu türküsü.
(25) Bizimkisi Bir Aşk Hikâyesi, Siyah beyaz film gibi biraz… Kayahan AÇAR
(26) Homini gırtlak … Sadece dünyalık zevkler için yaşamak anlamında bir Sezen AKSU şarkısı. Genelde; Ege-Akdeniz yörelerinde oldukça yaygın bir tekerleme şeklinde kullanılmaktadır.
(27) Bekleyenim olsa da… “Düştüğüm yollar gibi sonsuzdur benim tasam, Bekleyenim olsa da razıyım kavuşmasam” Faruk Nafiz ÇAMLIBEL’in Yolcu ile Arabacı Şiirinden iki dize.
(28) Kız Seni Alan Yaşadı; Mustafa SANDAL’ın meşhur ettiği bir şarkı. (Atilla’yı etkileyen, sadece şarkının sözleri değil, muhtemelen Melisa ile beraberliğinde yaşadıkları olsa gerek!)
(29) İhtiras; Aşırı, güçlü istek. Tutku. İrade ve yargıları aşan güçlü coşku.
İhtiraslar, şiddetlenmemiş kusur veya meziyetlerdir. GOETHE
İhtiras, doymak bilmez bir canavardır. BRACHVOGEL
(30) Üzüntüyü Bırak, Yaşamaya Bak adlı eserinde Dale CARNEGIE; “Gün Geçmez bölmelerde yaşa!” diyerek, “Dünü ve yarını düşünmememizi, bugünün önemli olduğunu” belirtmektedir.
Ömür dediğin üç gündür; dün geldi geçti, yarın meçhuldür. O halde ömür dediğin bir gündür; o da bu gündür… Can YÜCEL
Dün geçti, yarın var mı?/ Gençliğine güvenme/ Ölen hep ihtiyar mı? Necip Fazıl KISAKÜREK
(31) Ömrümce hep adım adım, her yerde seni aradım, ben kalbimden başka yerde seni bulamadım… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mehmet ERBULAN’a, Bestesi; İrfan ÖZBAKIR’a ait olup eser Rast Makamındadır.
(32) Ha-vet; Türkçemizde böyle bir kelime yok. Benim uydurmam da değil, bir yerlerden aklımda kalmış bir (ç)alıntı. Hayır kelimesinin “Ha” hecesi ile Evet kelimesin “Vet” hecesinin birleştirilmesi ile oluşturulmuş sapık, nesebi gayri sahih bir kelime. Bir bakıma “Evet!” demek isterken “Hayır!” demek veya “Hayır” anlamında “Evet!” der gibi, Evet’e Hayır’ı, Hayır’a Evet’i sorgulatmak gibi. Öyküyle hiç ilgisi olmayan 2003 yılında kaleme almaya çalıştığım HAV-ET’in ilk kıtası; “Ye kürküm ye, örneğiyle edilsek davet, Kenarından gösterilse az-biraz servet, Yan cebe konulsa yüklüce rüşvet, Hiçbirimiz utanmayız ve deriz; “Ha-vet!” şeklindedir.
(33) Boşanma Sözleşmesi (Boşanma Protokolü); Boşanma konuları olan velâyet, mal paylaşımı, nafaka ve tazminat gibi konuların yer aldığı, ayrılmak üzere başvuran eşler arasında tüm konularda uzlaşma olduğunu belirten Medeni Kanunda belirtilmiş anlaşma boşanma şartlarının sağlandığına dair bir sözleşmedir.
(34) Üzüntü (ve stres) kanserdir. Prof. Dr. Osman MÜFTÜOĞLU
Üzüntü kanserdir; Kanserden ölen Dale CARNEGIE, “Üzüntüyü Bırak, Yaşamaya Bak!” adlı eserinde; “Üzüntü, kanserdir!” demiştir. (Bir bakıma CARNEGIE, yazdıklarına rağmen “Çok mu üzülmüştü, çok mu stresi vardı?” diye sormak gerektiğini düşünüyorum. )
Üzüntü ve stres kanser sebebi değildir; Yukarıdaki ve kaleme alamadığım yaklaşımlara karşın Prof. Dr. Michael HUN; “Üzüntü ve stresin kanser yapmadığını” iddia etmiştir.
Üzüntüyü bırak, yaşamaya bak! Mary HOPKINS’in “Those were the days” isimli şarkısı. Türkçeye; “Üzüntüyü bırak, yaşamaya bak!” olarak aranje edilmiş ve şarkıyı Gönül TURGUT isimli sanatçı meşhur etmişti.
(35) Ecel ayırsa bile, mahşerde buluşuruz… “Ellerim böyle boş, boş mu kalacaktı” şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte sahibi bilinmemektedir. Beste; Şekip Ayhan ÖZIŞIK’a ait olup Nihavent Makamındadır.
(36) Döğner-Böğrek-Baglava; Bir yabancının (Türkçeyi sökme gayretinde olan bir Macar kadının) Türkçe kelimeleri söyleme çabası.
(37) Gözlerim uykuyla barıştı sanma, sen gittin gideli dargın sayılır… şeklinde başlayan VURGUN isimli eserin “Seninle cehennem ödüldür banan, sensiz cennet bile sürgün sayılır!” Türk Sanat Müziği eserinin son bölümü olup eserin Güftesi; Cemal SAFİ’ye, Bestesi; Selçuk TEKAY’a ait olup eser Uşşak Makamındadır.
(38) KARATEKİN, Erol. 1970 Yılı. 1+1 üzerine “YALNIZCA BİR” dizelerim.
(39) Ağır Ol da ‘Molla’ Desinler; Ağırbaşlı olur, herkesin işine karışmazsan, saygı görürsün, başkalarına saygı gösteren insanların aynı saygıyı görmesi tutum ve davranışlarına bağlıdır, anlamında bir deyiş.
(40) Aşk fedakârlık ister; Uğruna fedakârlık yapmadığın sevgiyi, yüreğinde taşıyıp da kendine yük etme! Can YÜCEL
Kelebek misalidir aşk; anlamayana ömrü günlük, anlayana bir ömürlük! Nazım HİKMET RAN
“Aşk nedir?” için benim birkaç cevabım (diğerleri bana kaldı!)
Aşk; masal, öykü, şiir değildir. Yaşamdır, yaşamın kendisidir, yanında olmayı beklemeksizin, tek başına, yalnız başına…
İnsan kalbinin istiap haddi sadece tek aşkla sınırlıdır.
Aşk, hıçkırık, hapşırık saklanamaz, gizlenmeye ya da karanlığa zaten gerek yoktur…
Aşk, genelde irsi bir sırdır, çözüm mümkün değildir…
O; yaşamın içine girdiğinde, hissedilen; aşk, gerisi teferruattır.
Aşk; içinden geçeni (geleni değil) söylemektir.
Aşk; karşılık beklememektir.
(41) Ne hasta bekler sabahı, / Ne taze ölüyü mezar. / Ne de şeytan bir günahı, / Seni beklediğim kadar. / Geçti istemem gelmeni, / Yokluğunda buldum seni, / Bırak vehmimde gölgeni, / Gelme, artık neye yarar?” Necip Fazıl KISAKÜREK
(42) Ben bir Türk’üm, dinim, cinsim uludur / Sinem ateş ile doludur… şeklinde başlayan “CENGE GİDERKEN” şiiri Mehmet Emin YURDAKUL’a aittir.
(43) Beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar… Bir Anadolu Türküsünün nakaratı.
(44) Geçsin günler, haftalar, aylar, mevsimler, yıllar… diye başlayan HATIRA isimli Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Enis Behiç KORYÜREK’e, Bestesi; Erol SAYAN’a ait olup eser; Rast Makamındadır. (Zaman bir su gibi aksın, bu şarkının ufak bir parçasıdır.)
(45) Ben o zaman ölürüm; Öyküyle hiç ilintisi olmamakla beraber Orhan GENCEBAY bir eserinde başlangıç olarak; “Olsa senin elinden bil ki benim ölümüm, / Ne şikâyet ederim ne de üzülürüm, / Ne zamanki kollarında bir yabancı görürüm, / Ben o zaman sevgilim, ben o zaman ölürüm!” demektedir.
(46) Tekeden Süt Sağmak (Çıkarmak); Olmayacak şeyi olur duruma getirmek. Umulmayan şey ve işlerden fayda temin etmek, çıkar sağlamak, olmayacak işi başarmak.
(47) Aşkın aldı benden beni… şeklinde başlayan Yunus EMRE dizelerinin nakarat bölümü; “Bana seni gerek seni” şeklindedir.
(48) Kur’an’daki Isra Suresinin 23. Ayeti; Diyanet İşlerinin açıklamasına göre metni şöyledir: “Rabbin kendisinden başkasına ibadet etmemenizi, anaya babaya iyi davranmanızı kesin olarak emretti. Eğer onlardan biri, ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara ‘öf!’ bile deme, onları azarlama, onlara tatlı ve güzel söz söyle.”
(49) Ziyaretin Kısası Makbuldür; Aslında buradaki “kısa” olarak söylenen kelime sıfat değil; “Kısas” anlamında söylenmesi gereken bir sözdür. Yani; “Ziyaretin karşılıklı olması makbuldür” Türkçemize yanlış olarak oturmuş ve öyle kullanılan bir deyimdir.
(50) Bir Dert ki Dayanılır Değil; Orhan Veli KANIK’ın “Bilmem ki nasıl anlatsam…” diye başladığı “DAYANILIR ŞEY DEĞİL” şiirin son satırı; “Bir dert ki… / Dayanılır şey değil.” şeklindedir.
(51) Anlatamıyorum; Orhan Veli KANIK’ın “Ağlasam sesimi duyar mısınız?” diye başladığı “ANLATAMIYORUM” isimli şiirinin son dizesi.
(52) Şüphe ve güvensizlik en ziyade zalimlerde bulunan bir hastalıktır. Zalimler en çok sevdiklerinden şüphe ederler. AKHILLEUS
(53) Agora Meyhanesi; Burası Agora Meyhanesi… diye başlayan Dr. Onur ŞENLİ’ye ait şiir İsmet Nedim SAATÇİ tarafından Muhayyer Kürdi Makamında bestelenmiş Türk Sanat Müziğidir.
(54) KARATEKİN, Erol. 2003 Yılı. “GARİBAN SARHOŞUN MEKTUBU” dizeleri Dr. Orhan ŞENLİ’nin “AGORA MEYHANESİ” dizelerinden esinlenerek kaleme alınmıştır.
(55) Plâka Numarası 11 olan memleketim Bilecik’ten esinti 11 B. Bilecik veya köyüm Bekdemir’in baş harflerinin de etkisi var tabii.