Kader denilen bir şey varsa ki -bana göre var- inanmam gerek! Şöyle ki; Beden Eğitimi öğretmeniydim, aynı zamanda Klâsman Hakemi olarak amatör-profesyonel futbol maçlarını yönetiyordum, görev verildiği zamanlarda.

Her nasıl olduysa, sezon, sömestre ya da yılsonu kız kardeşimi memlekete evimize götürmek için üniversiteye gitmiştim, ilk kez. Belki de o gün yerli bir takımla, deplasman(1) takımının kritik bir maçını idare etmiş olmamın avantajını yaşadığımı söylemem gerekli. Çünkü annem, babam dünyadaki tek prensesleri olan kızlarını almak için mutlaka gelirlerdi, benim arabamla. Kıskançlığım hissedilmesin, benim de tek prensesimdi kardeşim.

“Baba! Melekelerin(1) kısıtlı, gözlük kullanıyorsun!” dememe şiddetle karşı çıkar, bağırır, çağırır;

“Bana ihtiyar mı, yeteneksiz mi demek istiyorsun, çakal(1)? Tosbağa gibi kabuğundan çıkmış da kabuğunu beğenmeyen hain evlât, merak etme arabana bir şey olmaz, dönüşte kardeşin kullanacak!” şeklinde haşlama hakkını mutlaka kullanırdı.

Bana “Çakal” ve “Hain” diye bağırışı bu iki kelime ile sınırlı değildi, şöyle bir etrafına bakınır, ola ki annem yanımızda, yakınımızda ise usturuplu(1) kelimelerle hal-hatır sorar(!) yanımızda kimse yoksa yıllardır, bayatladığına kendini inandıramamışçasına “Şimdi annen için bana lâf söyleteceksin, utanmaz, defol!” derdi.

Arabayı “Maçtan sonra bir taksi ile gelir, alırım!” diyerek öğrenci yurdunun önüne park etmiş, anahtarı da kardeşimin ismini vererek güvenlik kulübesine bırakmıştım.

Malûm, bazı deplasman maçlarında maçın hakeminin ve yardımcılarının tedbirli olmasında yarar vardı. Ayrı hedefler olmak için maçın sonunda herkesin ayrı bir yönü vardı, eğer aynı şehrin hakemleriysek bir yerlerde buluşmaya sözleşmiş olarak.

Özellikle amatör küme maçları ve sonucu tereddüt oluşturmaması gereken maçlar handikaptı(1) bizler için, hatanın telâfisi(4) asla mümkün değildi, her ne şekilde olursa olsun. Zaten kuraldır, kazansa da, kaybetse de daima hakem suçludur, “Şurada şunu görse, burada bunu yapsa ya mağlup olmazdık, ya da farklı kazanırdık!” gibi doyumsuz sözler…

Maç bitip de yatılı yurdun önüne geldiğimde, dağılan kızları görünce hayretler içinde kalmıştım. İlin, Türkiye’min değil, dünyanın tüm güzel kızları bu kız öğrenci yurdunda toplanmışlardı sanki biri diğerinden ayırt edilemeyecek kadar güzel.

Evlenmek, barklanmak hiç aklımdan geçmediği için gönül gözüyle bakmak içimden gelmemişti. Bir dâhi ressamın ki bunun Allah olduğunu söylememe gerek yok, renkli kalemlerle çizdiği şahane eserlerdi hepsi ve klâsik söz;

“Hepsi dünyamda ve ahretimde kardeşlerim olsunlar!” ve “Güzele güzel bakmak sevap! (2)

Ve bir başka aynı yüce varlığın eseri; O. Kız kardeşim onu da terminale bırakmamı isteyince, ikisini de arka koltuğa oturtmuştum ve Şûle hemen reklâmlara başladı;

Kuzguna yavrusu Anka görünür, derler, övünmek gibi olmasın benzetmede hata olsa da ağabeyim benim için bir tanedir. Öğretmen, hem kocaman, büyük takımların maçlarına bile çıkıp idare ediyor, gazetelerde ismi bile çıkıyor, bazen de televizyonda seyrediyoruz…”

“Reklâmları kessen de biraz da yanındaki konuşsa Şûle, ne dersin?”

“Fazla söze gerek görmüyorum, telefon numaramı her ne kadar Şûle’den edinme olasılığınız varsa da ben verecek kadar sizi şu başlangıçta, bu ilk görüşte kendime yakın göremiyorum. Şûle ile benim ilginç bir birlikteliğimiz var, sınıf arkadaşı olmamız yanında. Siz hakemsiniz, benim ağabeyim de deli-dolu, sinirli, hırçın bir futbolcu…”

Durakladı bir süre, herhalde dikiz aynasından bakışımı fark ederek. Oysa ne süratimde değişiklik, ne de bakışlarım dolaysıyla arabayı kontrolümde bir yanlışlık vardı.

“Gönlüm isterdi ki, Şûle’nin ağabeyi olarak, ağabeyimin maçlarından herhangi birine çıkmayın. Çünkü Şûle haklı, iyi bir insan olarak görünüyorsunuz ve ben ağabeyimin size karşı bir yanlışlık yapmış, ya da yapacak olmasından dolayı üzüntü duyarım…

Haklı, ya da haksız herhangi bir şekilde ister siz kırmızı kart gösterip saha dışına gönderin, ister antrenörü çıkarsın oyundan, gönlünde hastanelik eder sizi. Ama eğer kabullenebileceği bir yanlışlığı olduğuna inanırsa o zaman da yanlışlığına sebep olan futbolcudan ya da hakemden özür dileyerek çıkar sahadan. Bu da benim reklâmım!”

“Ağabeyinizin adı ne, yanınızda bir fotoğrafı var mı? Belki tanıyorumdur, belki beraber maçlarımız olmuştur. Ancak bilesiniz ki, çok sert hareketler dışında limite ulaşıncaya(4) kadar kırmızı kart göstermişliğim yoktur. Amatör küme maçları dâhil bugüne kadar en fazla 10, bilemedin 11-12 kez kırmızı kart göstermişimdir!”

“Ağabeyimin sporcu olarak fotoğrafı şu…”

“Aaa! Tanıyorum onu. Adaşım ziraatçı Şükrü Abi bu. Hiç de kötü bir sporcu değil. Sanırım birkaç kez beraber koştuk, ama kendisine kırmızı kart gösterdim mi, hatırımda yok!”

Terminale geldiğimizde başını kapıdan görünecek şekilde eğerek selâmladı, o ana kadar bir tek kez bile ismi geçmeyen o;

“Sağ olun Şükrü Ağabey, iyi yolculuklar, Şûle’ciğim sana da iyi yolculuklar ve iyi tatiller…”

“Sana da…”

“Size de…”

Kardeşim yanıma oturdu;

“İyi, cici, çıtı-pıtı(3), güzel bir kız. Çok sinirli davranışları nedeniyle, birkaç kez ikaz ettiğim ve kırmızı kart gösterdiğim bir futbolcunun kardeşi olduğuna inanmak yadırganacak bir şey, kırmızı kart gösterip göstermediğim yalanını söylediğimin farkındasın değil mi? O aslında diğerlerine örnek olacakken, başkaları ona örnek oluyor sanki…”

“Burnuma yanık kokusu gibi bir koku gelir(4) gibi. Yoksa görür görmez etkilendin mi, arkadaşım Şükran’dan?”

“Bakın hanımefendi! Babam gibi konuşmam için kaşınıyorsun, ama kıyamam sana. Bunu biliyorsun. Hadi ne gibi bildiğini söylemeyeyim, bana kalsın. Yahu kardeşim, ismini bile şimdi öğrendiğim birinden arkamda gözlerim mi var ki, 5-10 saniyelik tebessümle etkilenmiş olayım?”

“Tebessüm?”

“Söz gelimi…”

“İyi, güzel, çıtı-pıtı ve tebessüm…

Hepsi söz gelimi mi? Dürüst olmayı denemek istemez misin ağabey? Araya girmemi istersen senin için kamuoyu oluşturabilirim(4), hiç olmazsa denerim. Kalanı sizin başarınız, ya da iflâsınız olur, ilerilerine gücüm yetmez!”

“Yahu, arkadaş! Yok mu senin işin, gücün, dersin, ödevin? Git işine! Hem söyle bakalım, Şükran’ın arkasına sığınıyorsun, senin yok mu bir kırığın(1)?”

“Şey…”

“Gördün mü, nasıl yakaladım senin açığını? Ama merakın olmasın, sen ‘Söyle!’ deyinceye kadar söylemem anneme, babama, ne de olsa okuyorsun daha. Tanıdık biri mi, şimdilik bu kadarını söylemen yeter bana!”

“Ağzımı aradığının farkındayım. Merak etme, ne Şükran’ın, ne de benim uzaklardan, yakınlardan, kenarlardan-köşelerden, şuralardan-buralardan ilgilendiğimiz, yaşantımıza yön vermesini düşündüğümüz, ilgilendiğimiz bir kırığımız yok, sizin söyleminizle!”

“Külâhıma anlat(3), desem?”

“Bir kız okulu ve yurdunda tek-tük erkek öğretmenleri bile evliyse, yurtta devamlı gözetim altındaysak nasıl böyle bir şey düşünebilirsin ki ağabeyim? Elbette çağdışı yaşayanların olduğu bir ülkede bizlerin yaşlarında, hatta çocuk yaşta denilecek kızlar görmeden, bilmeden, istemeden, sevgi nedir bilmeksizin babaları yaşlarındaki kart adamlarla evlenip çoluk-çocuğa karışıyorlarsa bu geri kalmışlığın göstergesi…

Oysa biz okuyan kesim, sizler gibi büyüklerimiz, annelerimiz, babalarımız olduğu için şanslıyız. Bu nedenle de okuyup sizin gibi öğretmen olup yurdun neresi olursa olsun bu geri zekâlıları eğitmek için var gücümüzle çalışmayı düşünüyoruz hepimiz. Bilmem anlatabildi mi ağabeyim?”

“Çok sert, ama doğru ve ahenkli konuştun, hak veriyorum sana!”

“Daha bitmedi sözlerim ağabeyim. Artı; her insanın bir nasibi, kısmeti vardır, istediğiniz, hayal ve arzu ettiğiniz, düşündüğünüz gibi prens ya da prenses olmasa da, olsa da. Ancak bağnaz(1), ataerkil ailelerde sanki çocukları evde kalmış kart kızlar olarak kalacakmış gibi, başlık parası(5) için, berdel(5) ya da imam nikâhı(5), görücü usulüyle(5), kuma(5) hatta utanarak söylemek zorundayım ki muta nikâhı(5) ile evlendirilmeleri bizlerin inançla önleme gayreti yaşayacağımız sorumluluklar…”

“Bitti mi devamı var mı?”

“Hayır! Bitmedi. Şimdi sen doğruyu söyle ağabey, yaşamında biri var mı? Gençsin, yakışıklısın, işin-gücün, yapılmakta olan bir evin var! Öğrenmek ve seni kıskanmak isterim!”

“Önce bugünkü dersimi aldığım için teşekkür ederim efendim. Ayrıca bana konuşma fırsatı verecek soruyu sorduğunuz için teşekkürlerimin kabulünü istirham ederim(4)…”

“Ben belki aldığım derslerin etkisi altında kalarak ağdalı, ders verir gibi konuşmuş olabilirim, ama bu saklanmanız için bir gerekçe olmasa gerek!”

“Özür dilerim! Dürüst olduğuma inan kardeşim. Yaşamımda kimse yok, olunca da ilk olarak sen bilecek, öğreneceksin, söz!”

“Gene de hissettiğim, hissetmeni istediğim konu için hislerini esirgeme demek isterim, acele gibi, bir görüşte, görünüşte gibi görünse de, kefil olacağım, sevdiğim biri demek isterim, güven bana ağabeyim!”

“Anlıyorum. Ama gerçekten söylediklerimde samimiyim. Ama etkilenmek, elektrik almak başka bir şey olsa gerek. Ben bunu şu anıma kadar yaşamadım. Yaşamıyorum da. Yaşamak ister miyim? Doğal olarak tabii ki içimden geçen yaşamak isteyeceğim. Ama bunu senin desteğinle yaşamayı düşünmem eksiklik olur benim için. Benim, ömrümü üleşmek için başarılı olmam gerekiyorsa bunu kendi başıma, kendim başarmalıyım. Herhalde anladın değil mi, sevgilim?”

“Eh, yavaş yavaş… Devam…”

“Yaşamımla ilgili sevgim konusunda en ufak bir itekleme, etki, kurgu, destek hissedersem mutlu olamam kardeşim. Birbirimizi zorla istemiş oluruz. İyi, güzel, ahlâklı, başarılı, varlıklı falan gibi vasıflar etkili olmamalı aşk için. ‘Gönül bu, ota da konar, bilmem neye de’ sözü bunun için söylenmiş olsa gerek…

Ben içimde bir kıpırtı, kalbimde bir heyecan, gönlümde bir ahenk hissedersem, hep onu görmek, ellerini tutmak istersem, rüyalarımda hep o yer alırsa, hayallerimde ciddiyeti yaşarsam bunu önce ona, sonra paylaşmak için sana söylerim. Anlatabildiğimi sanıyorum. Hadi şimdi beni bu düşüncelerden azat et ve annemize, babamıza kavuşma anımızı hayal et!”

“Anlaşılmıştır!”

Evet! Ne demişler; “Anneleri kızlarının neler sevdiğini bilir ona göredir hazırlıkları, hele gelen bir evin tek prensesi ise.”

Yani bir bakıma kızlar için pişer, ağabeylere de düşer gibi bir şey, bu benim uydurmam, aslına yakın!

Kardeşim ne sever? Mantı, zeytinyağlı yaprak sarma, ıspanaklı kol böreği, şekerpare, kaymaklı ekmek kadayıfı…

Sırasıyla…

Eksikliklerin tarafımdan tamamlanması gereğiyle…

“Şükrü! Ispanak al gel! Ama öyle tahta gibi olmasın, kuzu ıspanak, yufkayı da unutma… “

“Şükrü! Kardeşin ekmek kadayıfını kaymaklı sever, tarihine bak da al, eski tarihli olmasın…”

“Şükrü! Kardeşin söylemeye utanır, git, markasını, rengini bildiğin oje al, ruj al, aseton al, şampuan al!”

Hanımefendi dışarıya çıkmaz, öcüler yer çünkü annesinin kuzusunu(3). Hem zahmet olur prensese. Liste masanın üzerine özenle yerleştirilmiştir, şu marka, şu numara, şu model şeklinde, kapının açılış sesinde talimat yinelenir;

“Şükrü! Fişlerini atma, bakarsın kardeşin beğenmez, götürür yenisini alırsın!”

Utandıkları, yani benim utandığımı düşündüklerinden artık televizyonlarda uluorta reklâmları yapılan şeyleri istemezlerdi, nasıl anlatırdım ki, eczacıya, kasiyerlere? Gidip-gelmem umurlarında olmazdı, tüm angaryalar benim için, tüm şikâyetler yoğunluğu artırılmış olarak gurbette, yalnız yaşayan prensesleri içindir. Asla kıskanma hakkımın olmadığını bir kez daha belirtmemde yarar var!

Saklamamam gerek, Şükran içime yerleşmişti, kendimden bile saklamaya gayret ettiğim, ama başarılı olamadığım. İçim içimi yiyordu, bir gün, üç gün, beş gün…

Yaz tatili bitmek bilmiyordu. Benim de beklemeye tahammülüm kalmamıştı. Erkekçe söylemem gerek ki; “Unutmama, unutamama hastalığına” tutulmuştum!

Futbol sezonunun da sonuna gelinmişti, şampiyonlar, küme düşenler belli olmuştu. Sadece hamlamamak ve klâsmanımı artırmak gibi bir derdim olmaksızın korumak, yitirmemek için idmanlara devam ediyordum, doğal olarak benim okulum da kapalıydı.

“Şükrü! Al kardeşini, gezdir biraz!”

“Şükrü! Kardeşinin canı sıkıldı galiba, al yemeğe, pastaneye, sinemaya, tiyatroya götür, biraz hava alsın garibim!”

“Şükrü! Sakın geç kalmayın!”

“Şükrü! Balık al! Gözlerine bak canlı olsun, derisine bas, kolay çökmesin, taze olsun!”

“Şükrü! Kıyma al, yağsız olsun, ithal et olmasın!”

Velhasıl kelâm(3), angarya icat edildi edileli, hiç kimse kız kardeşi üniversiteye başladığından beri, benim kadar, benim gibi eziyet çekmemiştir, yemin etsem başım ağrımaz. Bakalım bu sene son senesiydi, daha neler görüp çekecektim.

“Allah çektirmesin!” dualarım arasındaydı, ama ne yapayım ki canımdan bir parçaydı kardeşim ve annem, babam dâhil onu benden, canından çok sevecek birinin olacağını aklım almıyordu, belki ilerilerde sevgilisi?

Ve itiraf etmeliyim ki; onun yaşamı için düşündüğümü belki ben de sevmeyi istediğimi sevecektim, farklığı var gibi görünse de.

Düşüncelerim beni yanlışlığa itiyordu her gün artan bir özlemle. Şükran…

O kısa an içinde kardeşimin beni göz hapsine aldığını inkâr etsem de, Şükran hep hayallerimde, rüyalarımdaydı, sevgim dolu.

Beynim; “Hırsız ol! Hırsızlık yap!” diye emrediyordu. Direnmekte güçlük çekmem bir tarafa, imkânsızlığım da büküyordu boynumu. Çünkü kardeşimin odasına girmek; “İkinci bir emre kadar yasaktı bana! Genç kız odası, uygun değil!” tavrıyla.

Galiba benim için kural yoktu; “Kart oğlan! Koyuver gitsin, sal çayıra, Mevlâ’m kayıra!” Hani beynimin hırsızlık emrine uymaya kalkışsam Şûle’nin telefonu hep cebindeydi, evcil bir Hamster faresi(3) gibi, mıncıkladığı(4), sever gibi okşadığı, arada bir cebinden çıkarıp parmakları arasında taklalar attırdığı.

Ben yaşamdan, ölüp göçecektim Şükran’ı bir kez daha göremeden. Yoksa görecek miydim, umutlarımı karartmaksızın(4)?

“Selamünaleyküm!” deyip karşısına dikileceğim adresten vazgeçtim, sesine ulaşabileceğim bir telefon numarasına bile razıydım. Üstelik bu beni cesur eder, kekelememi engellerdi.

Hırsızlık yakışmazdı bana. Doğruluk, dürüstlük, itiraf…

Zorunluluğumdu. Karşısına geçtim Şûle’nin.

“İtiraf etmem, gerçeği söylemem gerek!”

“O, değil mi? Benim yanılmadığımı kabul ettin demek, sevgili ağabeyim. Tanrı biz kadınlara sizlerden esirgediği bir duygu bağışlamış, adını sen koy, önemli değil. Onu daha ilk görüşünde kalbinin çarpıntısını hissettim. Mutlaka o da hissetmiştir. ‘Ben başaracağım!’ dedin. Hadi numarasını vereyim de, ara!”

“Sen bana destek olma, demiştim, yanılmışım, desteğine ihtiyacım varmış. Peki, o bana neden destek olmasın ki yaşamımın değer kazanması için. Ama ağabeyi hakkı olmadığı halde kardeşinin telefonunu açıp da beni salaklığımla sorgulamaya kalkışırsa ve sahadaki tavrından anladığım kadarıyla beni satırla, kör ya da testereli bıçakla kesmeye çalışırsa?..

Ölmek umurumda değil, ama onu bir kez daha görmeden, üstelik ağabeyinin katil damgası yemesine üzüleceğini hissederek bir kez daha ölürüm kardeşim!”

“O halde benim telefonumdan ara Şükran’ı…”

“Ya, dediğim gibi ağabeyi çıkarsa?”

“Telefonu bana verirsin, olur biter!”

Şükran’ın telefonunu tuşladım, kardeşimin telefonundan, aklıma gelen başıma gelmişti. Böğürür gibi bir ses iki kez; “Alo! Alo!” diye bağırdı, bir inşaatın üst katına tuğla çıkartan caraskal(1), ya da dik bir yokuşu tırmanmakta zorluk çeken eski model yüklü bir kamyon gibi…

“Kardeşime uzattım telefonu, böyle bir durum için hazırlıklı gibiydi sanki sadece kulağına ilişen konuşma tarzında şaşkınlığı var gibiydi;

“Şükrü amca, affedersiniz, iyi günler. ‘Ruh Sağlığı’ kitabımı bulamıyorum da…

Acilen lâzım oldu, acaba Şükran’da varsa bana kargoyla gönderebilir mi, diye soracaktım da, izninizle…”

“Şükran! Arkadaşın arıyor, bilmem ne kitabını istiyormuş!”

“Affedersin Şükran! Kitaba falan ihtiyacım yok! Sadece sesini duymak ve sana içinden geçenleri anlatmak isteyen biri var yanımda ve ben onu engelleyemedim…”

“Ağabeyin, değil mi? Surat asmak yerine gülümsese ben sarılırdım kendisine. Esirgedi kendini, kırıldım. Lütfetsin de arasın. Dizlerime kapansın isterim, ama hakkım yok, haddimi de bilirim(33), özür dilesin yeterli…”

“İleteceğim.”

“Teşekkür ederim.”

“Sadece telefonun hep yanında olsun. Gerisi teferruat değil, ama size kalmış. Sadece siz mutlu olursanız ben de sevineceğimi, mutlu olacağımı söylemek isterim.”

“Umarım!”

“Umma, yaşamak için gayretli ol, daha başka ne diyeyim ki? Daha önce, ağabeyimin deyişiyle reklâmları dinlemiştin zaten.”

“Hatırımda, hoşça kal!”

“Aynen!”

Telefon kapandı.

“Bak kardeşim ne demiştim sana? ‘Bana himmet etme, beni methetme, ben kendim başarayım!’ demiştim. Küçük düşürdün beni, şimdi Şükran’ın yüzüne nasıl bakarım ben?”

“Dert etme ağabey! Sevgi hele ki aşk, yaşamamış olsam bile, öğretmenlerimizin anlattığı, kitaplardan öğrenip aklımda kadarıyla her şeyin üstesinden gelir. Şükran da bunu unutmayıp bilecek kadar derslerinde başarılı…

Yeter ki dediğin gibi ağabeyinin tepkisini almayacak şekilde, önce ortalıklarda gözükmeksizin, Şükran’la arkadaş ol, üniversiteyi bitirelim, gönül rahatlığıyla çık ağabeyinin ve ailesinin karşısına, sakın sana akıl verdiğimi düşünme, bu ilerilerde başarılı olacağıma inandığım öğretmenliğimin ilk deneyi, diyeyim!”

Akıl yaşta değil, başta diyen atalarımız doğru söylemiş, bacak kadar sevgilim bana akıl veriyor!”

“Bilgiç Dede(7) gibi değilim, ama ağabeyimi aydınlatacak kadar az buçuk öğrenimim, bilgim var, izninle…

Şu, bana sık sık söylediğin sevgilim sözünden de vazgeçsen, sözü söylemen gerekene, hak edene saklasan, diyorum. Demir tavında dövülür, Şükran’ın ev adresini, telefon numarasını vereyim, sabah erkenden yola çık, ben annemleri idare ederim bir şekilde. Sen okuluna, derneğine haber ver sadece, gerekiyorsa.

Ve nasıl gizlenip derdini, kendini, içindekileri anlatacağına da sen düşün ve karar ver!”

“Sonunda ‘Dile benden ne dilersen!’ diyeceğimden emin gibisin!”

“Eh! O kadar da beklentim olsun, değil mi? Örneğin mezun olduğumda bana bir araba alsan fena mı olur sanki? Atamamın olduğu yere gideceğimde de annemi, babamı ödünç verirsin artık! Sonrası Allah kerim! Bakarsın benim de beyaz atlı prensim çıkar, gelir bir yerlerden ve nın nırı nın nın…

Kalan özentilerimi de o zaman sıralarım!”

“Bir şey demiyorum!”

“Deme hakkın da yok zaten, dediklerim ufak tefek(3) şeyler…”

Yola çıktım sabah erkenden. Kapı önüne kadar gelip mesaj çektim;

“Senin için geldim, kulun, kölen olduğumu anlatmak için. Bana vakit ayırmanı istesem? Neresi dersen, orada olacağım. Esirgeme seni benden!”

Cevap gelmedi, bir süre.

“Çok cüretkâr ve cesursunuz. Peki! Hükümet binası önündeki heykelin altında olmaya çalışacağım!”

“Vakit belirtme, aç-susuz kalsam da, saatlerce, günlerce bekleyeyim seni, bana ayıracağın ufacık bir zaman dilimini hak etmem için…”

Geldi, sessizce oturdu banka, yanına oturmamı beklercesine;

“Ufacık bir zaman dilimi içine neler sığdıracağınızı merak ettim, sınıf arkadaşımın ağabeyi…”

“Kinayeli konuşmak(4) yakışmadı diline, daha ağzımı açıp bir kelime bile etmeden. Bağışla ‘Sen!’ demek istiyorum. Seni ufacık bir zaman dilimi içine sığdırmam mümkün değil. Son senen, öğretmen olacaksın. Ben de senin sevgine lâyık olmaya çalışacağım.

Ve eğer istemezsen bir yıl süre ile seni rahatsız etmeden, kardeşimden almağa çalışacağım seninle ilgili haberleri…”

“Bir saniye, söylemek istediğin ne, dolambaçlı yollara sapmadan söyle…”

“Bir bakışınla kendine bağladın beni. Bu etkilenmek değil. Senin yanımda olduğunda benim için her yerin cennet olduğunu hissetmek, içimdeyken her anımın özel olduğunu bilmek gibi. Zamanının henüz gelmediğini bile bile haddim ve hakkım olmadığı halde seni seviyorum, âşığım bir çırpıda irkilttiğini saklamamam gerek.”

Bazen nefessiz kalmak, nefes almaktan daha zordu.

“Sensiz bir ömrü yaşamak, hatta yaşamayı düşünmek bile yiyip-içip tükeneceğimi bilmek demek benim için. Sen inanmasan da, sevmesen de, sevmeyecek olsan da benim seni ikimiz adına da sevecek kadar büyük bir kalbimin olduğunu anlatmam demek.”

Sıkılmış gibiydi sözlerimden, ya da ben öyle düşündüm, oysaki dilerdim ki…

Neyse…

“Kısa ve öz olarak Şükran, seni ilk karşılaştığımız anda beynime sakladım, seviyorum seni, senin için yaşamaktan vazgeçecek kadar. Senin için ölmemi istersen “Öl!” de, ölecek kadar. Dersen ki tutma ellerimi, tutmam, bakma öyle gözlerime yüzüme deliler gibi şaşkınca, bakmam, ama bil ki seni sevmekten, Tanrımdan seni dilemekten asla vazgeçmem…”

Bir karaltı dikildi başımıza, iki-üç kelime daha etmeme fırsat bırakmaksızın.

“Şükran! Ne işin var var bu zibidi(1) kılkuyrukla(1) hem de hükümet binası önünde? Çabuk eve! Seninle sonra görüşeceğiz, ama bu hakem müsveddesiyle geçen seneden yarım kalan bir hesabım var, ödeşmemiz gereken!”

Şükran toparlanırken önce dost gibi elini omzuma koydu konuşur gibi, Şükran’ı göz ucuyla takip ettiğinin farkındaydım. Ölümden önceki sekerât(1), büyük fırtınalardan önce havanın durgunluğu andırır bir biçimde.

 Nitekim Şükran ara sokaklarda kaybolur kaybolmaz, pehlivan yapılı, güçlü kuvvetli olduğu için yakamdan tuttuğu gibi kaldırdı beni banktan ve elimi kaldırmayışımı avantaj kabul ederek vurup tekmelerken yalan söylemeyi de esirgemedi;

“Yetişin! Hem ırz düşmanı(3), hem de beni dövmeye çalışıyor!”

Linç etmek(4) isteyen bir kalabalığın üstüme doğru geldiğini gördüm, o kadar…

Son tekmeler, karanlık bir dünya, sonrasında yarı kapalı gözlerimde kendini göstermeye çalışan günışığı…

Yüzümün Çarşamba pazarı gibi olduğunu hisseder gibiydim. Böğrümde, kollarımda, ayaklarımda morluklar ve çiziklerin olduğunu söyledi başımdaki hemşireler.

Başımda bir polis ve birileri vardı göremediğim, kim olduklarını bilemediğim.

“Ne oldu?”

“Bilmiyorum!”

“Bir araba dolusu dayak, ‘Irz düşmanı’ suçlaması ve bilmiyorum? Ne demek bu?”

“Nedenini ben de anlamadım ki komutanım! Atatürk Anıtının altında oturuyordum, birden insanlar yöneldi üzerime, hiç kimsenin tavuğuna “Kışt!” demedim(4), geçiyorken uğramıştım sadece. Arabam hükümet meydanının az ötesinde bir sokakta. Kimseyi tanımıyorum, nedenini bilmiyorum…

Yolcu yolunda gerek! Ailem merak eder beni. İyiyim, kimseden şikâyetim yok, kimseyi tanımıyorum, bırakın beni, gideyim!”

“Mademki öyle, fazla telaşa vermeden ailenize bir arkadaşınıza rastladığınızı söyleyin. Sabaha kadar istirahat edin ve öyle çıkın yola…”

“Olur, aileme haber vereyim!”

Merak ettiğim ailem değil, Şükran’dı. Bana bu eziyeti reva gören(4) acımasız ağabey kim bilir kardeşine nasıl eziyet ve işkence etmiştir, diye düşünmedim değil!

“Sopa yedim bileceğin nedenden dolayı, ama iyiyim, önemsiz, sen gene de annemi, babamı cismimdeki oluşumlar için hazırla!” dememden sonra kardeşimin verdiği haberler rahatlattı beni.

“Anne!” demiş Şükran. “Bir okul arkadaşımın ağabeyiyle efendi efendi konuşuyorduk, ağabeyim geldi, gördü arkadaşlarıyla birlikte dövdüler o ağabeyi. Şimdi ağabeyim gelir, demediğini bırakmaz, mutlaka o sinirle eşek sudan gelinceye kadar döver(4) beni. Ben odama girip, kapıyı kilitleyip saklanıyorum, dövmesin beni, yüzümün dağınıklığını kimselere anlatamam, kısmetimi yitiririm, ya da benimle ilgili aklınızdan ne geçerse!”

Annesi teskin etmiş(4) ağabeyini, öfkesi yumuşamış, belki de kıyamamış olsa gerekti ağabeyi kardeşine.

Mutluydum. Ben ölümü göze aldığım birinin saçının bir teline zarar gelmemesi arzusunu yaşamıştım ve gerçekleşmişti, bu umudum. Umurumda değildi, değeri yoktu bir araba sopa yememin(4).

Sarılı bir kafa, eğri-büğrü bacaklar-kollar, damalı bir ahır hayvanı gibi sağımda-solumda, yanaklarımda bantlar, plasterler morarmış gözler, eğrilmiş ama kemiği kırılmamış bir burun ve patlamış dudaklar…

Aileme, özellikle anneme anlatmam zordu, ancak maçtan anlamayan annemi-babamı sezonun futbolla ilgisi olmamasına rağmen kardeşim ikna etmiş, gereken potaya ulaştırmıştı her ikisini de, üzülmemeleri için.

Maçta kavga çıkmıştı da, ben az bir darbeyle kurtulmuşumdu da, yardımcı hakemlerimin durumları daha kötüymüş de…

Anne-baba yüreği inanmamaları ve nedenini bilmedikleri bana kötülük için uzanan eller için hayır dua etmiyor olmalarında haklıydılar, dilekleri yerlerine ulaşamamış olsa da.

Tek falso, ertesi günün yerel gazetelerinde, bu maçla ilgili haberin neden yer almamış olduğunun eklentisi olacak yalanlarla desteklenmesi olacaktı Yalandan kim ölmüştü ki? Kaymakamlıklar arası özel bir maçtı ve fatura bana kesilmişti (meselâ).

Birkaç gün yattım. Beni çabucak iyiliğe yönelten sözleriydi Şükran’ın;

“Geçmiş olsun, özür dilerim. İyi misin? Beni sensiz bırakma, sensiz kalmak hayalimde bile yer almıyor…”

Dinlenirken, kafasını toplamak, sözlerini dizmek için gayret etmek ister gibiydi sanki.

“Sır tutar mısın, sır saklar mısın? Seni kardeşinde olan fotoğrafında gördüm. Bir görüşte benim oldun, senin olmayı düşledim, sevdim seni. Arabadan inerken başımı eğip seninle vedalaşmam, bana cevap vermen, gözlerinde beni görmem, yaşamam mutluluğumdu. Seni istiyorum ben, ömrümün sonuna kadar. Beni istemeni diliyorum, ömrünün sonuna kadar, her ne olursa olsun…

Beni iki-üç cümlenle mutlu ettin. Söz veriyorum, seni ömrümüzün sonuna kadar kızdırmadan, üzmeden, hatırını-gönlünü kırmadan mutlu etmek için elimden ne gelirse hepsini seferber edeceğim senin için. Tek şartım senin beni, benim seni sevdiğim kadar sevmen…”

“Yetmez bir tanem bana. Senin beni sevdiğinin dünyalar ötesinde seni sevmezsem seni hak eder miyim sanıyorsun? Sonra Şûle ne der bana? Güzel kız, yaşamımdaki tek renk, tek ahenk…

Bağrıma taş basıyorum şu anda, sana Şükran’ım, sevgilim, dünyamın tek incisi ya da benzeri sözleri söylemeyi hak etmediğimi düşünerek…”

“Hak ediyorsun, söyle, hem devamlı söyle ki yaşadığım olsun aklımda.”

“Ben seni tüm kalbimle kucaklamak, mezuniyetini hiçbir engelle karşılaşmaksızın görmek, yaşamak ve kutlamak, sonra dizlerinin dibine çöküp tüm içimdekileri söylemek istiyorum. Bunun için seni bana, beni de sana yasaklıyorum. Yasaklarıma rağmen eğer imkânın olursa haftada bir, kardeşimin de iletmesi mümkün olmasına rağmen, derslerini engellemeyecek bir şekilde beni araman, sevindirecektir beni...

Eğer ki yasak söylemime rağmen, sınıf arkadaşınla sözbirliği ederek, ağabeyinin görüş sahamızdan uzak olduğu bir yerde görüşürsek bunun da beni mutlu edeceğine inanmanı söylemeyi diliyorum.”

“Yetecek mi bana, bize, bilemiyorum, beni düşündüğün kadar seni düşünmemi, benim yerime de bizi düşünmeyi sağla. Sabır dile Tanrımdan, benim, bizim için…”

“Sevgili Şükran! Bir yıl uzun bir zaman, geçmeyecek gibi, ama ömrümüzden asla eksilmeyecek. Güçlüysek, el ele verirsek gönülden sabrederiz. Şule’yi okula ben götürürüm, seni bir kez daha görmek, beni sana hayallerin, rüyaların içine bırakmak, seni benim hayallerime, rüyalarıma iyice sabitlemek üzere. Keşke kardeşimden utanmayacak, ağabeyinden çekinmeyecek kadar güçlü olabilsem…”

“Özlemle bekleyeceğim, o günü…”

“O halde yasak konusundaki kesin tavrıma karşın vedalaşmıyorum, görüşmek, görüşebilmek dileğiyle…”

“Özlemen dileğiyle…”

Klâsman hakemliği sınavında yerimde saymıştım, oysa umut etmesem de yükselebileceğim inancındaydım. Testlerde başarılı, fizik ve kondisyon(1) bakımından kıl payı geçemediğim, başarılı olamadığım dereceler üzmüştü beni.

Yaşlanıyor muydum, sevmek, sevilmek, mutluluk mu beni hımbıllaştırmıştı(4), doğrusu farkında değildim. Geçecek, geçmesi gereken bir yıl vardı önümde ve sevdiğim için ihtiyarlamak hiç de yaşamak istediğim bir olgu değildi.

Okullarına yenileme kaydı için, ağabeyi getirmişti Şükran’ı okula. Şule’yi öğrenci yurduna yerleştirmek, kaydını yaptırmak için gelmiştim ben de. Uzaktan, uzaklardan görünmeksizin kaçamak bir bakışımın yarattığı, engellememin mümkün olamayacağı kalbimdeki gök gümbürtüsü gibi sarsılarak yaşamam engellemişti yaklaşmamı…

Ve sonrasında uzaklardan buruk bir telefon çağrısı.

“Uzaklardan da olsa, el sallayamasam da seni gördüm, mutlu oldum!”

“Yani bana bağışlayacağını umduğum ilk telefon hakkım bitti mi demek istiyorsun?”

“Bugün pazar, okul yarın açılıyor, ‘Sağlıkla döndüm!’ haberinin ardından, özlediğim içinden geçenleri bana sıralayabilirsin!”

“Hemen dönüyorum, sana ulaşacağım!”

“Bekleyeceğim!”

Okulların açılmasından önce başlamıştı ligler ve ilk maç o yılın şampiyonuyla bir alt kümede şampiyon olarak yükselen takım arasındaydı. Sonucu kamuoyunda merakla beklenen bir maçtı ve maçın hakemiydim.

Bilmediğim, ya da bilmemin mümkün olmadığı konu, Şükrü Ağabeyin şampiyon olan takıma transfer etmiş olduğuydu. Ne ısınırlarken, ne de kramponlar kontrol edilirken farkında değildim.

Son anda fark ettim, ısınmaya devam ederken, zıplarken. Yani bana göre tam; yandı gülüm keten helva denecek durum. Dikkatli olmalı, duygusal davranmamalıydım. Duygusal anlamda taraflı olmayacağım konusunda tereddüdüm yoktu aslında.

Önemsiz gibiydi gözüme çarpan ayrıntı. Seremoni sırasında en sona geçmişti Şükrü Ağabey ve yardımcı hakemden önce benimle tokalaşmıştı, hem de hararetle. Başlangıçta elimdeki ağır yaşlılığın nedenini anlayamamıştım, yardımcılarım da öyle, bana hayretle bakışlarından ve ellerini şortlarına silişlerinden anladığım kadarıyla.

Elimde iğrenç kelimesine sığmayacak bir birikinti vardı. Yardımcılarımın yaptığını taklit ettim. Kurallar başlangıçta da olsa kırmızı kartların nerelerde ve nasıl kullanılacağını emrediyordu.

Engellemekte başarılı olamadığım duygusallığım kuralları ertelettirdi bana. Yapmamam gerekeni yapığım için gözlemci ağabeye doğru yöneldim; “Yönetemeyeceğim!” diyerek, hastaymışım, sakatlanmışım gibi, kendimi sırtüstü taç çizgisine bırakarak.

Anlaşılmayacak bir şey yoktu, kuralları duygusallıkla sorumluluk alanım dışına itersem ne bu maçı, ne de bundan sonraki maçları idare etmeye hakkım olamazdı. “Bir kereyle bir şey olmaz!” benim kitabımda yazılı olmayan bir kuraldı.

Tribündeki il hakemlerinden birine işaret etti gözlemci, yardımcılarımdan kıdemli olanı maçın hakemi tayin etti. Tribünden indirdiği hakemi de benimle birlikte soyunma odasına gönderdi, birkaç dakikalığına. İl hakemine göre bol gelse de alelusul değiştirdim üstümdekileri kokardımı(1) alarak. O da diğer yanın yardımcı hakemi oldu.

Duş yaparken farkında değildim olanların, gidesim, ayrılasım da yoktu. Saha ana-baba günü gibiydi. Ve benim cesaret edemediğimi daha maçın başlangıcında maçın hakemi olan yardımcı hakem gerçekleştirmişti, daha maçı başlatmadan. Şükrü Ağabey anlamsız asabi hareketi ile sille-tokat maçın hakemi olan arkadaşımı tartaklamıştı, bana göre bu, Şükrü Ağabeyin sadece futbolculuğunu değil, futbolla ilişiğini kestiren bir hareketti.

Sonuç; federasyon, başlamadan tatil edilen maçı 3-0 olarak yükselen yeni takım lehine tescil etmiş, Şükrü Ağabeyin futbol, benim hakemlik yaşamım fiilen sona ermişti, ömür boyu…

Ben söylemedim ilk göz ağrım sevgili kardeşime, tek göz ağrımın, gerçek sevdiğimin ise haberinin olmasına gerek yoktu. Sanırım Şükrü Ağabey de söylememiş olsa gerekti, hele ki o tuhaf davranışı, yanlışlığıyla bana hakemliği de bıraktırdığını…

Ve ben hain bir girdap içindeydim, öyle yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal gibi değil. Kabul edilmekle-edilmemek, nefretle-sevgi, mutlu ve mesut olmakla-bedbaht olmak gibi…

Bir tarafta canımı verecek kadar sevdiğim, diğer tarafta canımı almak için (sanki fırsat kollar gibi) sevdiğimin ağabeyi.

Vazgeçemezdim, ben ömrümü adamıştım sevdiğime, peki, Şükrü Ağabey vazgeçer miydi benim için kardeşinden?

Ara yol, çare? Annelere, babalara danışılsa, bir araya gelseler…

Aklıma herhangi bir çözüm gelmiyordu.

Düşünmekten yorulmuştum, bir kez daha çıkacaktım Şükrü Ağabeyin karşısına, dünyanın sopasını yiyecek, ağzım-burnum dağılacak olsa da…

Çıktım da…

“Ben Şükran’ı, yani kardeşinizi canımdan vaz geçecek kadar seviyorum, öldüresiye dövsen de, öldürsen de vazgeçmeyeceğim, öğretmen olmasını bekleyeceğim, önce onun önünde diz çökeceğim. Beni öldürmene, benden kardeşini sakınmak için katil olmana asla rızam yok, ‘Öl!’ dersin bana, sevdiğim için, ağabeyi için ölürüm, mademki benden bu kadar nefret ediyorsun!”

“Şükrü! Cesaretine hayranım. Antipatime(1), eziyetime, yanlışlığıma rağmen kardeşimi sevdiğini, onu benden koparmak için ölüme bile razı olacağını söylüyorsun. Peki, şöyle bir düşün bakalım, yarınlarda kız kardeşini bir isteyen olursa…”

“Seviyorsa, duyguları karşılıklıysa, hissedersem asla ‘Hayır!’ demem. Üstüne alınma ağabey, ‘Vay! Sen ha?” deyip de, onun bana el kaldırmayacağını bilerek de olsa bir araba sopa atmam. Şimdi karşındayım yine, ama bu kez saklanarak değil, öldüresiye dövecek olsan da ne elimi kaldırırım size ilk karşılaşmamızda yaşadığım gibi aynen, ne de Şükran’ı sevmekten vazgeçerim.”

“Hepsi bu kadar mı?”

“Daha çok söyleyeceklerim var, tabii ki izin verirsen…”

“Gerek yok! Özür dilerim, araban burda mı?

“Burda!”

“O halde gir koluma, kardeşime beraber gidelim, ona seni hak ettiğini ben söylemek istiyorum. Keşke…”

“Sinirlerine egemen olursan, neden senin de karşına, senin için yaşamını paylaşıp abat edecek(4), kulu kölesi olacağın biri çıkmasın ki?”

“Haklısın demek için o kadar arzuluyum ki!”

“Arzu etme ağabey, um, çevrene bakıp gönlünü aydınlatacak ışığı fark et ona yönelmeye çalış. O aydınlığı sağlayan güneş seni gönlüne bağlayacaktır, inan!”

“Güneş?..”

“Evet, kardeşin Şükran benim tüm yaşamımı aydınlatacak tek güneş. Onu ne kadar beklemem gerekirse, o kadar bekleyeceğim bir güneş. Çünkü o bana inanıyor, benim ona inancım ise sonsuz, bir ibadet gibi…”

“Anlamaya başladım galiba!?...”

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Şûle; Alev, yalım, alevli ateş.

(**) Klâsman Hakemi; Hakemlikte aşama olup aday hakemlik, il hakemliğinden sonra gelir ve süper ligdeki maçları idare ederler.

(1) Antipati; Karşıtduygu. Bir kimseye ya da bir şeye karşı duyulan içgüdüsel ve güçlü sevmezlik duygusu.

Bağnaz; Fanatik.  Bir öğretiye, bir dine, bir kimseye, bir şeye çok aşırı ölçüde, coşku ve tutkuyla bağlı olan.

Caraskal ya da Jaraskal; Portal yani taşıyıcı vinç, zincirle ya da halatla çalışan elle kumanda edilen, inşaatlarda malzeme çıkartmak ya da moloz indirmek için, yüksek yapılarda boya-badana, tamir için iskele yerine kullanılan alet.

Çakal; Açıkgöz, kurnaz kimse. Etoburlardan, kurda ve tilkiye benzeyen, kırsal alanlarda sürüyle yaşayan ve genellikle leşle beslenen yabani hayvan.

Deplasman; Dış Saha. Bir spor takımının başka bir spor takımının kentine maç yapmaya gitmesi, karşılaşmayı karşı takımın kentinde yapması.

Handikap: İngilizce engel anlamındaki “handicup” kelimesinden gelmekte olup durumun elverişsiz olması, engel anlamında kullanılmaktadır.

Kılkuyruk; Kılıksız, züğürt, değersiz kimse. Aslında bir göçmen kuştur.

Kırık; Asıl anlamından ziyade sevgililer için söylenen söz.

Kokart; Belli bir topluluğa özgü olan işaret. Asker şapkalarına takılan, rengi uluslara ve asker sınıflarına göre değişen işaret.

Kondisyon; Bir sporcunun fiziksel ve ruhsal yönden durumu. Kimi durumlarda durum, koşul.

Meleke; Yeti. Tekrarlama sonucu kazanılan yatkınlık, alışkanlık.

Sekerât: Ölüme yaklaşma anı.

Usturuplu; “Derli-toplu, akla mantığa uygun, ortama yakışır bir biçimde, ustalıklı ve uygun” anlamlarında kullanılan bir terim.

Zibidi; Gülünç olacak derecede kısa ve dar giyinmiş olan, yersiz ve zamansız davranışları olan.

(2) Güzel Bakmak Sevap; Asıldır. “Güzele bakmak sevap!” yanlış, değiştirilmiş halidir. Bu durumda hani hatırlatılmak istenirse güzele çirkin bakmanın da günah olacağını varsaymak mümkündür, eğer, denilen gerçek ise.

(3) Ağdalı (Konuşma); Bilinmeyen kelimelerle, anlaşılması güç, dolambaçlı cümlelerle yapılan karmakarışık konuşma.

Ana (Anne) Kuzusu; Sıkıntıya, güç işlere alışmamış, nazlı büyütülmüş çocuk veya genç. Annesi ya da onun yerine geçen başka bir yetişkine aşırı derecede bağımlı olan kişi. Pek küçük kucak çocuğu.

Çıtı Pıtı; Minyon, ince, küçük, cici. Ufak tefek ve sevimli.

Hamster Faresi; Aslında fareye benzedikleri halde kuyrukları kısa, küçük kafes hayvanıdır.

Irz Düşmanı; Cinsel zevki için başkalarının ırzına el uzatmaktan çekinmeyen kimse.

Külâhıma Anlat; “Söylediklerinin hiçbiri inandırıcı değil, sana inanmıyorum!” anlamında söz.

Ufak Tefek; Türkçemizdeki masa-musa, sandalye-mandalye der gibi bir söz. “Ufak-tefek “diye başlayan şarkı bilindiği gibi KAYAHAN’a aittir.

Velhasıl Kelâm; Elhasıl, velhasılıkelam, kısacası.

(4) Abat Etmek; Şen, rahat ettirmek

Bir Araba Dolusu Dayak Yemek; Karşısındakilerin bıkıncaya, usanıncaya kadar dövdükleri kişi olmak.

Eşek Sudan Gelinceye Kadar Dövmek; Fena halde kızılan, öfkelenilen bir kimseyi, ya da kimseleri hınç alınıncaya, öfke dininceye kadar kıyasıya dövmek.

Hımbıllaşmak; Uyuşukluk yaşamak, tembellik etmek.

İstirham Etmek; Yalvarmak, dilemek, rica etmek.

Kamuoyu Oluşturmak (Yaratmak); Öyküde anlamı uygun zemin, konuşma ortamı hazırlamak. Bir düşünceyi yaygınlaştırmak ve halkın dikkatini o düşünce etrafında toplamak, yoğunlaştırmak.

Kinayeli Konuşmak; Bir fikrin, düşüncenin, ya da dileğin kapalı, dolaylı, üstü kapalı bir şekilde iğneleyici, aşağılayıcı bir şekilde söylenmesi, konuşulması.

Limite Ulaşmak; Bir şeyin nicelik bakımından erişebileceği en son nokta ya da yere ulaşmak. Kısıtlamak, sınırlamak, belirlemek.

Linç Etmek; Yargılamadan öldürmek.

Mıncıklamak; Örseleyecek veya biçimini bozacak, ya da zevk alacak, ya da eziyet verecek şekilde ellemek, sıkıştırmak.

Reva Görmek; Bir davranışı, bir olayı bir kimse için uygun görmek (veya uygun görmemek) (Reva; Yerinde, uygun, yakışır, doğru, yaraşır)

Tavuğuna “Kışt!” Dememek; Çıkarına dokunmamak, işine burnunu sokmamak.

Telâfi Etmek; Ziyan olan, yok yere elden çıkan bir şeyin yerini onun değerinde bir şeyle doldurmak, zararı karşılamak. Yanlış ya da eksik olan bir şeyi düzeltmek, yerine geçirmek.

Teskin Etmek; Acı, öfke, heyecan gibi duyguları yatıştırmak, dindirmek.

Umutları Karartmak, Umutları Tüketmek; Olacağını, gerçekleşeceğini o andan sonra beklememek.

Yanık Kokusu Gelmek; Argo olarak birine yakınlık duyulması, söylenmekte zorluk çekilmesi, söylenememesi. (Kokuların sinirlere yaptığı etki dolaysıyla bir kısım hastalıklar.)

(5) Başlık Parası; İlkel toplumların bir geleneği olarak kız ailesi tarafından uygulanan evlilik ile ilgili bir terim, ya da söz. Kadının anne ve babasına ya da akrabalarına ödenen, toplumsal ve hukuksal hediye niteliğinde bir ödeme şeklidir. Bu; para, mal, mülk, büyük ya da büyükbaş vb. çeşitli birimler şeklinde gerçekleşebilir.

Berdel; Bir evlilik töresi. Gelin değiş tokuşu. İkiz evlilik. Bir aile, genellikle yoksulluk sebebiyle, bir aileden gelin almak için kendi kızını gelin olarak o aileye verir. Gerektiğinde aradaki kan davasını bitirmek için de kullanılan bir yöntemdir. Berdel yapan aileler, akraba olurlar ve akrabalarını öldürmeyecekleri için kan davası da bitmiş olur.

İmam Nikâhı; İslâm dini kurallarına göre kıyılan dinsel nikâh.

Görücü Usulü; Birilerinin (özellikle anne-baba) genellikle oğlan yerine, kız yerine de olabilir birini beğenmesi ve onunla konusu geçenin evlendirilmesi. Bir bakıma sevişerek evlenmenin zıttı bir olay da sayılabilir. Görücü usulü evlenmede damat veya gelin adaylarının birbirini görüp-beğenmesi şart değildir. Aile büyükleri karar verdiyse “Siz bilirsiniz!” söylemi ile bu iş biter. Bundan sonra söylenecek tek söz; “Onlar erecekler muratlarına, biz çıkalım kerevetlerine!” dir.

Kuma; Aynı erkekle evli olan kadınların birbirine göre durumu.

Muta Nikâhı; Şii topluluklarda görülen kadına para verilerek yapılan geçici evlenme.

(6) Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek.

(7) Bilgiç Dede; Ömer SEYFETTİN’in ünlü hikâyelerinden biri. Özetle; kibritin olmadığı devirlerden birinde, kendisinden küreği olmadan kor isteyen kıza, nasıl kor vereceğini düşünürken kızın; “Elime kül, üstüne de koru koy! Ben götürürüm!” demesi üzerine meşhur replik oluşmuş. Demek ki; “Akıl yaşta değil, başta imiş!”