“Artık bu ilişkinin adını koysak!” dedi genç kadın, karşısındaki genç adamın gözlerine bakarak.
“Neden mutlu değil misin? Herkes biliyor bizi. Tanrılarımız indinde de beraberiz, biriz, gerçeğin ne söyler misin Miriam?”
“Nerdeyse beş yıl, son iki yıldır da aynı evde aynı yastığı paylaşarak beraberiz. Bebeğimiz olsun istiyorum, onun bir adı olsun istiyorum, anlıyor musun Mehmet?”
“Aman! Nerden esti aklına bu bebek merakı durup dururken?”
“Bir kadını en çok mutlu eden şey, anne olmak… Bunu nato kafa, nato mermer(1) olanların anlamaması normal de, sen niye anlamamak için direniyorsun, ben de işte bunu anlamıyorum!”
“Kaç kere konuştuk bunu Miriam? Tanrılarımız huzurunda bir olmamız yetmiyormuş gibi Evlilik Cüzdanı denilen, birkaç sayfa, birkaç imza ile mi mutluluğun artacak yahut da bugünlerimizdeki gibi yaşarsak mutluluğun mu azalacak?”
“Aklımın ucundan bile geçmedi. Ben gençliğimi, heyecanımı, kadınlığımı ilk, tek ve sende yaşadım, sen olmazsan bundan sonrasında ben yaşayamam, mucizelere inanıyor olsam da…”
“Ama diyorsun ki; ‘İnancıma ters, ben hoca önünde diz çöküp evlenmem!’ Oysa seni Müslüman ol diye zorlamıyorum ki?”
“Ama sen de; ‘Kiliseye girmem, papaz karşısında dikilmem!’ demedin mi?”
“İnkâr etmem mümkün mü? Hep bu yüzden bizimkilerle, sizinkilerle karşı karşıya ve yok, değil miyiz? Kabullenemediler bizi. Aşkın tarifinde hep acımasız ve katı oldular bize karşı. Ben nerdeyse üç yıldır görmedim ailemi, annem dışında! Ne zaman telefon etsem, ne zaman başımı dayasam dizlerine söylediği söz hep aynı; ‘Baban, ağabeyin kızgınlar, sakın gözükme, görünme gözlerine ve daha neler…”
Dediklerinin tasdiki gibi, ya da daha önce söylediklerini tekrarlamamak istercesine gibi durakladı bir müftünün oğlu olan ve ilk adının Muhammed olması için babasının ısrar ettiği ancak annesinin dileği ile adı Mehmet olan genç adam;
“Gül gibi Müslüman kızlar varken…
ve devamı…
Tövbe(2)! Tövbe! Aşk bir gerçek! Tüm varlığımla sevdim seni, bir zerrem bile eksik kalmaksızın tümümü verdim sana, sensiz yaşamayı aklımın ucundan bile geçirmeksizin. O kâğıt parçalarına ihtiyaç duyuyorsan, razıyım, gidelim. Sadece Nikâh Dairesine, peki! Ama bebeğimiz olunca bil ki damızlık görevim bitmiş olacak, istemesen de bana duygularını öteleyip benden uzaklaşacaksın. Çünkü analık duyguları, analık sevgisi tüm duygulardan, tüm sevgilerden üstün, hissediyor hatta biliyorum bunu.”
“Yanlış düşünüyorsun!”
“Diyorsun da, inanıyorsun sanki. Kendini zorlamana gerek yok, ana olunca bileceksin bunu, kesinlikle. Sensizliğe katlanamayacak kadar seviyorum seni. Senin bedenine değil, sana muhtacım, kesinlikle bilmen gereken bu. Ola ki çocuğumuz oldu, meselâ oğlan. Sen; ‘Vaftiz(2)!’ diye tutturacaksın, ben; ‘Kamet(3), ezan, sünnet(2)!’ diye. Ailelerimiz devreye girecek ismi üzerinde de anlaşamayacağız, ailelerimizin zoruyla, iki tarafın da ismini birleştirsek, ne seninkiler, ne benimkiler kabullenecek torunlarını…”
Durakladı bir süre genç adam, karşısındakinin sözlerini hazmetmesi, ya da tartması için;
“Ben iş-güç nedeniyle devamlı olarak başınızda olamayacağım için Türk olmanıza rağmen, kendi dininize, örf(2), âdet(2), anane ve geleneklerinize göre eğitip, öğretip, yönetip yetiştireceksin çocuğumuzu. Hele ki özellikle annen, belki de tüm ailen yakınlaşırsa okul için bile tercihin sizin okulunuz olacak…
Ben bir kenara atılacağım. ‘Biz!’ iken ‘Sen ve ben!’ olacağız. Çünkü şu an hissedemiyor olsan da, tekrar etmemde sakınca yok; bir annenin duygusallığı ile en cesur, en sevilen, en her şeyini veren babanın bile baş edemeyeceği bir şekilde tüm varlığınla bebeğinin olacaksın, kızmış, oğlanmış asla farkı olmaksızın.”
“Sevgili Mehmet’im! Hayal dünyanın bu kadar geniş olduğunu başlangıcımızdan beri bilememişim. ‘Ben sensiz olamam, sensiz yaşayamam, sen başımızda olmazsan bebeğimiz de, ben de bir ömrü tüketemeyiz sensiz. Ölürüz ikimiz de…’ diyorum sen bana çeşitli, anlamsız düşünce ve sözlerinle inanmak istemediğini, hatta inanmadığını anlatma çabasındasın…”
Sözlerini acı vermemek istercesine tartar gibiydi Miriam;
“Ne olurdu yani, bu kadar beraberliğimiz, vazgeçemeyeceğimiz sevgimiz, hukukumuz var, yarım ağızla da olsa, beni mutlu edecek şekilde; ‘He karıcığım! Seninle evleniriz, bebeğimizin geleceği için de beraberce karar veririz, ikimizi de dışlayan ailelerimizi karıştırmadan mutluluğumuza devam ederiz!’ deseydin?...
‘Çekinme! Korkma!’ demek de isterdim; ne senin Tanrının, ne de benim Tanrımın huzurunda günaha girerdik ikimiz de. Zaten senin Tanrınla benim Tanrım aynı değil mi? Yol gösterenlerimiz yani senin Muhammed’inle benim İsa’m, senin Kur’an’ınla benim İncil’im biraz farklı, o kadar…”
“Geldik yine aynı konuya. Daha öncekiler gibi gene hiddetli, şiddetlisin. Mücadeleden vaz geçip teslim bayrağını çekiyorum. Ben de bebeğimizin olmasını istiyorum. Bunun için de ne kadar güçlü ve gayretli olmam gerekiyorsa o kadar kısa zamanda gayretli olacağım, söz!”
“Delirme, bir tanem, çapkın kocam, istersen bugün akşam yemeğine beni bir yerlere götürebilirsin, kutlayalım bu anımızı!”
“Peki, bir tanem, canım, her şeyim!”
Bir mesai gününün sonunda dinlenmek, hava almak, belki de sözlerini pekiştirip, gönlünü almak, ikna etmek için “Ben kullanayım!” deyip Miriam geçmişti arabanın direksiyonuna, o kullanmıştı arabayı…
“Bu şehr-i Stanbul ki bî misl ü bahâdır, Bir sengine yek-pâre Acem mülkü fedâdır…(3)” demiş şair. 3-5 milyon nüfusun yaşamasına yetecek şehir, “Taşı-toprağı altın!(1)” denilip “İpini koparıp gelen(4)”, “Ne idiği belirsiz(1)” 15 milyondan fazla(10) insanın sığışmaya çalıştığı şehir olmuş durumda…
Bu nedenle adım atmanın imkânsız, iğne atsan yere düşmeyecek gibi sokaklarda, caddelerde. Hele ki boğazı seyretmek…
Ülke nüfusunun % 19 kadarının yaşadığı, neredeyse Başkent Ankara nüfusunun üç misli, dünyadaki 130 ülkenin nüfusundan fazla olan şehirde mümkünsüzdü.
Düşüncelerindeki imkânsızlıklara, bir lokantada yer bulup kazıklanmadan bir yemek yeme hayallerinin kaybolmasına karşın bir tepede toprak üstünde oturabilecek bir yer bulmuşlardı, şairin dediği, kendini şair sananın dizelere sığdıramadığı şekilde dediği gibi.
“Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul…(6)”
“Nice şair anlatamamış eski ve yeni,
Ben mi anlatabilirim İstanbul’u yani?
İstanbul’da anlatılmaz bir İstanbul vardır
Yaşayan yaşar, yaşamayansa yalnız fani!
İstanbul paylaşılır mı, bir kısmıyla bile?
Ne denizi, ne gökyüzü, ne doğası hele,
Harika, fevkalâde... Kelimeler yetersiz
Duygular; şiirle, müzikle gelemez dile. (7)”
Ne sözler tamamlanabilmişti, ne de dizeler ahengiyle şekillenebilmişti. Çünkü şehir açtı! Simitçisi, sucusu, midyecisi, sucuk-ekmekçisi, koz helvacısı aldırmamışlardı kendilerinin birlikteliğine.
Şehrin hafta sonu trafiğinin izin verdiği süre içinde eksiltmeye çalışmışlardı demek istediklerini, karşı karşıya, sinirsel tansiyonlarını(1) yükselterek hem. Rahat nefes almak da, rahatlık içinde olmak da mümkün değildi, üç-beş dakika için de olsa bu koca şehirde.
Kimdi Miriam ve Mehmet? Neydiler, nasıldılar, tanışmaları, sevgili, hatta karı-koca olarak yaşamaları önemli değildi. Önemli olan aşklarıydı, birbirinden bir saniye bile uzak kaldıklarında birbirini özlemeleri, birbirine ihtiyaç duymaları…
Genelde kadının fendi erkeği yenerdi, cinsellikle değil, Tanrının kadınlara bağışladığı, güç, yetenek ve doğal hislerle…
Ağızlarından girip burunlarından çıkmak(4) sadece onlara has bir özellikti. Bir bakıma denilebilir ki, Mehmet Miriam’ı hiç uğraştırmamış, hiç üzmemiş, çabuk pes etmişti, karısı olmadan, Tanrı huzurunda karısı olmuştu Miriam da.
Miriam’ın düşüncelerindeki Mehmet’in karısı olmaksa zamanı gelince olacaktı, özenci buydu. Öncelik bebekte idi ve fizikman güçlü olmasa da sevgi ile her şeyi halledeceğini düşünüyordu, hatta bundan emindi bile denebilir.
Halletti de Miriam, Mehmet’le birlikte. Hamileydi. Ve Mehmet’i nasıl zorlaması gerektiğinin farkındaydı, duygu sömürüsü(1) yaparak;
“Bebeğimizin isimsiz olmasını istemezsin değil mi?”
“Sağlıklı olması başlangıcı için önemli, ama mademki senin ve bizim için önemli ver Nüfus Kâğıdını gereği için başvurayım!”
“Aslan kocam benim…”
“Aslanlığım sadece belirli zamanlarda idi, hele ki hamilesin aslan yok artık!”
“Aklın-fikrin, inna-minnada(1), doymadın, doyamadın bir türlü!”
“Sana, sevgine nasıl doyarım ki, nasıl böyle düşünürsün ki, küseyim mi şimdi?”
“Sen beş yıldır beraberliğimizde, tüm kaprislerime, davranışlarıma karşı ses etmemiş, küsmemişken, şimdi hamileyken mi küseceksin? Güldürme insanı?”
“İyi ki çok iyi tanıyorsun beni, vakit buldukça kafama kakala bakalım!”
“Sen de tehdit etme o zaman!”
Yaşam güzeldi, sevmek sevilmek, ağaç olup meyve vermek de. Bir de akıllı olmanın yanında akıllı yalan söylemek de mümkün olsaydı. Dargınlığın anne-babalar olarak ayrı durmanın gereği yoktu, bebekleri için bu gerekliydi.
Miriam, Mehmet’in annesine telefon etti, adını Meryem yalanı ile bir kat daha süsleyerek;
“Evleniyoruz, Müslüman oldum, başımızda olun, lütfen!” diyerek.
Kabullendi Mehmet’in ailesi. Tek sıkıntı onların isteği olarak, Miriam’ın başını örtmesi, hocanın karşısında diz çökmesiydi. Mehmet de vicdansız değildi ya, resmi nikâhtan sonra eşinin hatırı ve Miriam’ın anne-babasını hoşnut etmek için kilisede şöyle bir görünürdü artık, değil mi?
Bebeğin cinsiyeti ve buna göre adı? Ultrasonda göründükten sonra çok vakti olacaktı bunun için ikisinin de, her iki dine, dile uygun bir isim bulmak zor olmayacaktı, oğlan olursa meselâ İsa gibi illâ Jesus demek şart değildi, ya da İbrahim-Abraham gibi. Kız olursa? Ona da meselâ Defne-Daphne, ya da Yasemin-Jasmin(8) gibi isimler düşünülebilirdi.
Bebeğin ismi konusunda öncelik ve yükün tamamı Miriam’ın üzerindeydi, bu kez kocasını ikna etmekte başarılı olacağının tereddüdü vardı içinde, söyleyeceklerinin, ya da isteyeceklerinin zor kabul edileceği kanaatindeydi, isimlerin benzerlikleri hoş karşılanacak olsa bile. Hele ki aileler de devreye girerlerse, girmekte ısrarlı olurlarsa…
Hiç gereği yokken Miriam, nikâh ertesinde;
“Kocamın hatırı için çiğ tavuk bile yerim!” dedi.
“Karım dilesin, Ferhat gibi dağları delerim, Süpermen gibi Kaf Dağının arkasındaki Zümrüdü Anka kuşunun altın yumurtasını alır getiririm!” dedi karşılık olarak, başka neler vaat edebileceğini sonraya bırakarak.
Ve ikisinin de ağzından aynı saçmalık döküldü; “To be or not to be(9)” modunda her şey olacağına varır, söyleminde gibi.
İkisinin de her geçen günlerinde huzur vardı, ancak iki ailenin bir arada başlarında beraber olmaları halinde yalanlarının anlaşılması konusunda endişeleri artıyor, bunun için geriliyorlardı.
Yalanın, yalanların da bir sınırı, bir boyutu vardı ve bunun için de karşıdakilerin zehir hafiye ya da zeki olmaları gerekmiyordu. Ne kadar dikkatli olurlarsa olsunlar, yalanlarını ne kadar akıllarında tutup diğer yalanları usturupluca(2) birbirine uygun olarak söyleseler de, an gelir ayan-beyan(1) bir çırpıda anlaşılabilirdi olmadık bir zamanda, olmadık bir yerde, olmadık bir şekilde...
İkisinin de umutları gelecek bebeğin her ikisinin ailelerini de mutlu etmesi, dünyayı kendilerine hediye edercesine bırakmaları, bağışlamalarıydı. Kendi kendilerine kaldıklarında; “Biz birbirimizi olduğumuz gibi kabul ettik!” deyişlerinde bebeği gereken zamana kadar beraberce, iki taraflı olarak eğitecek, sonra aklı başına gelince din ve eğitimi konusunda tercihi kendisine bırakacaklardı.
Gerçek olan Türk olmasıydı ve her ne olursa olsun kararına saygı duyacaklardı karı-koca olarak, belki bebeklerin ikincisi, hatta üçüncüsü için de…
Yaşamları her gün birbirinde yaşayarak devam ediyordu, ayrıca dedeler, nineler, dayılar, amcalar, halalar, teyzeler olarak, ancak karşılıklı iki ailenin fertleri birbirleriyle çakışmadan.
Olasılıkla dördüncü, bilemedin beşinci ayını yaşıyordu Miriam, hamileliğinin. Başlangıçtaki kararlılıklarına karşın, aslında çok merak etmelerine, ultrasona girip bebeğin cinsiyetinin doktor tarafından belirlenmesine rağmen, öğrenmemişler, sadece sağlıklı olması konusunda bilgi edinmişlerdi.
Doğaldı, eskiden ultrason mu vardı? “Gözün aydın, oğlun oldu!” ya da “Erkek adamın erkek damadı olur!” denirdi, ta ezelden beri kız çocuğuna değer verilmemesinin ispatı gibi.
Ve ilerleyen devrelerde, yetişkin olunca çocukların ağzından çıkan söz de; “Allah’ım, kendim için bir şey diliyorsam, namerdim, anneme şöyle (meselâ güzel) bir gelin, ya da (meselâ yakışıklı) damat ver!” şeklinde düzenlenirdi sözler…
Daha da ilerleyen zamanda eklentileri de olurdu dileklerin, eğer aşk için vakit ayırmamışlarsa; “Evin tek kızı, tek oğlu olsun, okumuş, akıllı, zeki, tercihan, evi, arabası olsun!” vb. Yani kaba kaçacak ama hani bir tekerleme var; “Hem yirmi beş kuruş, hem şoför mahalli!” Yani vereceğinden çok bedel talep etmek gibi…
Kısaca; hangi cins olursa olsun insanların ihtirasları, doyumsuzlukları tükenmez, bitmezdi.
Bu sıralarda anne tarafından bir akrabalarının vefatı ulaşmıştı Mehmet’e. Gitmesem olmaz!” diyen Mehmet’e Miriam; “Ben de geleceğim!” demişti. Hatta öyle ki; “Belki yakınlaşma olabilir!” diye anne, baba ve ağabeyini ağabeyinin arabasıyla, Miriam’ın anne, baba ve ağabeyini de kendi arabasına almıştı Mehmet.
Camide cenaze töreni öncesinde Miriam ve ailesi bir kenarda büzülmüş, hareketleri izleyip, sözleri dinler olmuşlardı.
Salâ, ezan, namaz, cenaze namazı, höykürmeler(4)…
Etkilenmişlerdi, belki de ilk kez yaşadıkları bir olay olsa gerekti bu.
Mehmet; “Gelin!” diye işaret edince; “Acı” tüm dillerde ve dinlerde aynı duygularla ifade edildiği için iki aile de karşılıklı olarak kucaklaşmışlardı. Bu; “Barış” demekti, sevgi, dostluk, kabullenmek demekti. “Başımız sağ olsun!” dileğinin şekillenişi de tüm insanlıkta aynıydı, hele ki “Başınız” demek yerine aileden biri gibi “Başımız” demek…
Olay ertesi, gece yarısında Miriam eşinin başına geldi;
“Kalk! Beni Müslüman kıl, Meryem’in olayım senin!” dedi. Hıçkırıyor, belki etkilendiği şeyler için hıçkırıyordu. Miriam’ın Meryem olmak için acelesi var gibiydi, sanki. Mehmet, kıt bilgisine rağmen kelime-i şahadeti öğretip söyletti.
Miriam, kendine göre Meryem’di artık, ağırlığını dert etmeksizin, ayrı yatmak yerine kocasının koynuna büzüldü, Meryem olmanın mutluluğunu yaşar gibi.
Birbirine “İyi geceler!” demek yerine aynı Allah’a iman ile “Allah rahatlık versin!” derken ertesi gün müftüden başka neler öğrenmelerinin gerektiğini öğrenmeyi vaat ettiler birbirine. İkisinin de uykuya dalmadan önce geniş bir tebessüm vardı yüzlerinde ve yüreklerinde sükûn…
Müftü bilgi verdi, yol gösterdi, anlattı, kitaplar verdi Türkçe. Başını örtmüş, uzun bir pantolon giymişti Meryem, kemerini sıkmamıştı, “Bebeğimiz rahatsız olmasın!” diyerek ve geriye döndüler, evlerine. Ellerinden tuttu Mehmet, Meryem’in;
“Benim için yaşam kadar değerlisin, hakkını ödeyemem. Dilerim ki hangimiz ahrete önce gidersek gidelim, kara toprakta da ayrılmayalım, birbirimizden. Şehirden uzakça bir mevkide tercihan bir çam ağacının, ya da hangi cins olursa olsun bir ağacın altında olsun mezarlarımız yan yana. Ben önce gidersem, kabrimde böceklere ezberletme(10) gereğim yok güzelliğini...
Ama sen benden önce ölme olur mu? Hem zaten sen Allah’ın en sevgili kullarından biri oldun. Allah beni alırsa, bensizliğin sabrını da verecektir sana, beni ahrette fazla bekletmemen de dileğim, yalnız bunu bil!”
“Bu kadar zırvalamanın nedeni ne, bugün en mutlu günlerimizden biri, beni zorlamadığın, benim içtenlikle ve kendi isteğimle kabullendiğim. Haydi, bana yemek ısmarla! Aşeriyorum, mutlaka acısız şalgam suyu içmem gerek, kebap ise mutfak kokusu gelmeyecek şekilde olmalı. İskender’e bile razıyım!”
Durdu, durakladı Meryem, sözlerinin sona ermediğini belirtmek istercesine, üstüne montuna giyerken fısıldarcasına devam etmeye çalıştı;
“Ölümümüzle ilgili dileğin ne ise seninle aynı fikirdeyim. Öldükten sonra bile sensizliğe tahammüllü olacağım aklımdan geçmiyor. İstediğin zamanda gidelim, üleşeceğimiz toprağımıza sahip olalım!”
Yemeklerini yediler Meryem’in arzuladığı gibi bir yerde.
Mehmet’in iş yerine gidip odasına kapanıp, dileklerini yazdılar kısaca; “Biz Müslümanız, İslami usullere göre ve yan yana defnedin bizi, biz bize olalım, bize bunu çok görmeyin!” şeklinde, birkaç kopya halinde, ama ıslak imzalarıyla. “Öldükten sonra açılmak” kaydıyla, babalarına vereceklerdi, sanki babalarından önce ölecekleri yahut da babalarının onlardan sonra rahmetli olacaklarını biliyorlar, hissediyorlarmış gibi.
Her ne kadar inançları aynı ise de Mehmet’in ağabeyinin bu konuda iyileşmeyen düşünceleri vardı, bu nedenle yazdıkları notun bir örneğini de ağabeyine vermesini önerdi Meryem, aynı şekilde, “Öldükten sonra açılmak” kaydıyla.
Evet, Mehmet’in ağabeyi her ne kadar iyi bir insan olarak görünüyor idiyse de şüpheci, sabit fikirli ve hatta art niyetliydi. Aslında Mehmet’in utanıp söyleyemediği bir hayvanlar âlemi vardı ağabeyinin içinde.
Keçi gibi inatçı, köpek gibi kıskanç, kedi gibi nankör, fil, deve gibi kin tutan, bir sarıca, ya da eşek arısı gibi gaddar, bir akrep, ya da timsah gibi vahşi ve söylemeye gerek yok ki bir insan gibi zalim bir yapıya sahipti ve hepsini de içinde sığdırdığı…
Hani derler ya; “Sakınılan göze çöp batar!” diye, ya da onun gibi bir şey yahut da kaderin kendi adlarına onların rızasını aldırmaksızın şekillendirdiği. İlerleyen günlerden birinde; “Ah! Midem!” dedi Meryem. Mehmet;
“Kız yoksa doğuracak mısın?” dediğinde;
“Kardeş, okuma yazman yok mu senin, daha hamileliğimin altıncı ayındayım, hani yedi, ya da yediyi geçe olsa, ‘Erken doğum!’ deyip bilgeliğini alkışlayacağım, ama söylemek istemediğim sözlerle de seni takdir etmemi bekleme. Ayak seslerini duydun, hissettin bebeğimizin, ya yediğim bir şey dokundu, ya da gaz sancısı falan…
Sen patronundan izin al, ben eve gidip dinleneyim biraz! Yarın da doktora gideriz. Hani sen doğum yapacakmışsın gibi patronunun hoşuna gitmeyecek olsa da doktor doğum izni verirse ‘Hayır!’ demem valla!”
“Valla değil, vallahi demen gerek!”
“İçimden geçeni bana öğretmeye çalışma. Valla, işte! Doğuma kadar seni her sabah sevgiyle uğurlamak, her akşam yolunu beklemek mutluluk olacak benim için. Eh! Her zaman iyi tarafıma rastlayan dünyamdaki en değerli insan, benim kocam, canım her şeyim…
Sana iyice ağırlaşıncaya kadar tüm sevdiğin yemekleri yapmaya çalışacağım erim, bir tanem…”
Doktora gittiler beraber, sonucunda yanlışlıklar olmayan iyi haberlerle döndüler Mehmet’in bürosuna, doğal olarak Mehmet’e doğum izni verilmeksizin!
Mehmet arabanın anahtarlarını verdi Meryem’e, vedalaştılar.
Mehmet’in Meryem’den ayrılışının üzerinden henüz üç-beş dakika geçmemiş, Mehmet henüz bürosuna ulaşmışken, geniş kapsamlı bir bağırış, çağırış, korna sesleri dikkatini çekmişti Mehmet’in. Pencereden baktı, kendi arabası gibi görünmüştü bir çöp kamyonunun arkasına sıkıştırdığı.
“İnşallah Allah’ım! Karım değildir, çöp kamyonunun arkasına sıkıştırdığı!” dedi bilinçsizce, merdivenleri üçer-beşer heyecanla indiği…
Tanrı her zaman, her edilen duayı kabul edecek değildi ya! Üstelik Tanrı buna mecbur da değildi ve kader denilen şeyi şekillendirirken herhalde vardı Tanrının aklında bir şeyler!
Çöp kamyonu kalabalık trafikte ilerleyememiş, belki geri vitesle geriye gitmeyi denemiş, belki de geriye doğru kaymış olsa gerekti, şoförü ayağını fren pedalından kaldırır kaldırmaz.
Ve Mehmet’in sevdiğim, canımın bir parçası dediği karısı ve doğal olarak bebeği direksiyon ile koltuğu arasına sıkışmıştı. Meryem’in emniyet kemerinin çözülmesi ve arabadan çıkarılması zor olmuştu.
Mehmet’in elini tutarak hastaneye yöneldiklerinde;
“Canım çok acıyor Mehmet, iyi değilim, inşallah ve umut ederim ki, bebeğimize bir şey olmamıştır!” dedi zorlukla, ancak bir bakıma ümitsizce, nefes alamaz gibiyken.
Tanrı her şeyi çiziyordu, ya da kader denilen şeyi şekillendirmemek için hiç de niyeti var gibi gözükmüyor, hatta zahmete girmek eğilimi bile göstermiyor gibiydi.
Oğullarını yitirmişlerdi, dünyalarına girmesine çeyrek kala hem. Doktorların “Cenin(2)”, hastane hocasının “Namazı kılınmaz!” demesi, kararan dünyalarını katmerli olarak zifiriye döndürmüş, hüzünleri olmuştu.
Bir başka doktorun ise; “Gençsiniz, sağlıklısınız, dert etmeyin, dertlenmeyin, gene olur!” demesi teselli olmamıştı kendilerine.
Meryem ellerine sarıldı Mehmet’in;
“Ben Hristiyan’ım derken yerleşmişti oğlumuz bedenime, eğer kabul eder kırmazsan, sevinirim. Bize ait mezarlıkta bu şekilde bütün bebekleri etrafına toplamış, ‘Pir(2)’ denilen bir dedenin mezarı var, yavrumuzun kalanının tümünü onun yanında bir yerlere göm!” dedi, hastanede sayılı günlerini yaşamaya bir kez daha tahammüllü olmayacağını bilmeksizin harcayıp bitirmeyi arzularken.
Herkes geldi; “Geçmiş olsun!” demeye, kin tutmayan, birbirlerine el uzatmakla etkilenmeyeceklerine inanan dedeler, nineler, teyzeler, dayılar ve halalar, amca hariç…
Evet, sadece ağabeyi, yani doğsaydı bebeğin amcası olacak amca hariçti o birliktelikte…
Ve pusuya yatmıştı amca, örneğin bir ihtiyaç için dışarıya çıktığında, Mehmet’le karşı karşıya gelmişti evinin kapısında.
Yahut da şöyle mi söylemek uygun olurdu; dışarıya herhangi bir sebeple çıktığında, belki de derdini eksiltmek için sigara içmeye çıktığında, ağabeyi karşısındaydı Mehmet’in;
“Hastaneye gelemedim, ‘Geçmiş olsun!’ diyemedim, senin evine dönüşünü bekledim, hadi ver kapı anahtarını da, ‘Geçmiş olsun!’ diyeyim, senin dönüşünü bekleyeyim!”
Mehmet çekinmeksizin kapı anahtarını verdi ağabeyine. Ağabeyi kapıyı açınca da beklemeksizin bazı gereklilikleri almak arzusu ile markete yönelirken evinden sesler ulaştı kulağına;
“Kaltak(2)! ‘Müslümanım!’ diyerek bizi kandırdın, iğfal ettin! Oysa bebeğinin ölüsünü senin dininin gösterdiği yere gömdürdün! Kur’an; ‘Sizden olmayanları öldürün(11)’ der, sen de ölümü hak ettin, al sana!”
Dünyadaki yaşamını terk etmişti Meryem, Mehmet’in ağabeyinin merhametsiz kurşunuyla. Mehmet silâh sesini duyup da telâşla merdivenleri ikişer üçer atladı.
Cansızdı Meryem, Mehmet ulaşıp gördüğünde.
Sitemle, hakaret edercesine baktı ağabeyinin yüzüne Mehmet;
“Bir Müslümanın bir Müslümanı yanlış ve haksız yere öldürmesi” demek, “Ebedi olarak cehennemle müjdelenmesi(12)” demekti. Çünkü Mehmet’in karısı Müslümandı, müftü de tasdiklemişti bunu.
“Onu yok yere öldürdün, o şüphelerden uzak bir Müslümandı. Bu nedenle benim için de sen yok hükmündesin. İddialı değilim, ama sanırım Tanrı indinde de. Bundan sonra yaşamak bana haram, Tanrı huzurunda cehennemlik olacak olsam da…”
Mehmet direnmesine fırsat bırakmaksızın şaşkınlıkla bakan ağabeyinin elinden silâhı aldı;
“Dünya sana kalsın abi!” deyip silâhı şakağına dayayıp tetiği çekti, sevdiğine kavuşmuş olsa gerekti ahretinde, ama nasıl? Bunu kimsenin bilmesi mümkün değildi.
Onu yitiren ağabeyi, silâhı aldı elinden, merminin yerinde olup olmadığını kontrol etti ve alnına dayadı, tetik düştü.
İkisi alnından, biri şakağından vurulmuş üç ceset vardı orta yerde, sonuncusu kendince kendisini işaretli.
Kim bilir magazin gazeteleri neler neler uyduracaktı! Ancak bilinecek tek gerçek vardı, mezarları…
Mehmet ve Meryem vasiyetleri gereği yan yana bir ağacın altındaydılar, ecel ayırsa bile mahşerde buluştuklarına(13) inanan sadece aileleriydi…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Kısasa Kısas; Yapılan kötülüğün karşılığını aynı biçimde verme, kana kan. Dişe diş.
Dişe diş; Bir saldırının öcünün, uğranılan zarara eş bir zarar verdirilerek saldırgandan alınması geleneği.
Kısas; Bir suçluyu, başkasına yaptığı kötülüğü aynı biçimde uygulayarak cezalandırma.
(1) Ayan-Beyan; Çok açık, açık seçik, apaçık, besbelli.
Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar. Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.
İnna-Minna; Türkçemizde böyle bir deyim yok, belki argoda da. Ancak yöresel olarak; “Meşru bir karı-koca birlikteliği, zifaf” anlamlarında kullanılan bir kelimedir. Aganigi Naganigi, Aşna-Fişne (Fışna) kelimeleri ile uyumlu saçma bir deyiş.
Nato Kafa, Nato Mermer; Yunanca bir terim olup aslı “Na to kefari, , na to mermari” şeklinde “İşte kafa, işte mermer!” demektir. Söz dinlemez, söz anlamaz, bir bakıma taş kafa anlamında söylenir.
Ne İdiği Belirsiz; Ne olduğu, içeriği belirsiz.
Sinirsel Tansiyon; Asabi tansiyon. Asabi hipertansiyon. Yüksek Tansiyon. Kalbin kanı pompalarken oluşturduğu basıncın yüksekliğinin ifadesi. Kan dolaşımı için damarlarımızda gerekli olan kan basıncının normalden daha fazla olması durumu.
(2) Âdet; Töre. Bir topluluk içinde öteden beri uyulan ve uygulanan kural. Alışkı; Bir kimsenin yapmaya alıştığı, bir kural gibi uyduğu şey.
Cenin; Dölüt. İnsanlarda gebeliğin üçüncü ayı sonrasında aldığı ad. Aslında bu evreye “Embriyo Dönemi” denir. “Cenin Dönemi” ise; üç aylıktan doğuma kadar olan süre.
Kaltak; İffetsiz ve namussuz kadın. Eyerin, üzeri meşin, halı gibi şeylerle kaplanan tahta bölümü.
Örf; Yasalarla belirlenmemiş, halkın kendiliğinden uydurduğu gelenek.
Pir; Yaşlı, koca, ihtiyar kimse, bir tarikat ya da sanatın kurucusu, adamakıllı, iyice, herhangi bir konuda, bir meslekte deneyim kazanmış, eskimiş kimse.
Sünnet (Öyküdeki anlamı); Erkek cinsiyet organının ucundaki derinin kesilmesi (Sünnet; Kur’an’da emredilmemiş olmakla beraber, peygamberimizin devamlı olarak yaptığı, söylediği, Müslümanların yapıp yapmamakta serbest olduğu, ancak mazeret olmaksızın terkedilemeyen şeyler).
Tövbe (Tevbe); İşlediği bir günahtan ya da suçtan pişmanlık duyarak bir daha yapmamaya karar verme. “Bir daha yapmam, olmaz, yeter” anlamında.
Usturuplu; “Derli-toplu, akla mantığa uygun, ortama yakışır bir biçimde, ustalıklı ve uygun” anlamlarında kullanılan bir terim.
Vaftiz; Hristiyanlıkta genellikle belli bir yaşa gelen çocuğa uygulanan, ilk günahı silmek ve Hristiyanlaştırmak amacıyla yapılan, kişinin alnını ıslatmak veya tüm vücudunu suya batırmak şeklinde uygulanan “Dini Arınma” ve “Yeniden doğma töreni” dir.
(3) Ağzından Girip Burnundan Çıkmak; Çeşitli yollara başvurarak birini bir şeye razı etmek, gönlünü yapmak, kandırmak, hatta aldatmak, bir bakıma ikna etme sanatı, yolu ya da yöntemi de denebilir.
Höykürmek (Heykirmek, Hökünmek); Yüksek sesle ağlamak, heyecanlı ve kızgın bir şekilde bağırarak konuşmak, korkudan bağırmak, haykırmak.
İpini Koparıp Gelmek; Bağlı bulunduğu kuruluşla ya da yakınlığı bulunan kişiyle, bağlı bulunduğu yerle ilişkisini kesmek. Aradaki anlaşmazlığı artırmak… İlişkiyi artık, bir daha düzelmeyecek şekilde bozmak, aradaki anlaşmazlığı artırmak.
Kamet Getirmek; Camide, cemaatin namaza kalkması için okunan kısa ve acil gibi ezana göre hızlı okunan ezan. Yeni doğan çocukların sol kulaklarına okunan ezan niteliğinde bir okuyuş. Farkı; ezana göre araya sıkıştırılan; “Kad Kâmetti’s selâh (‘Namaz başladı’ sözcüğüdür)”
Taşı Toprağı Altın Olmak; Arazisi çok değerli olmak, her türlü zenginliğe, olanağa, fırsata sahip olmak.
(4) Bu şehr-i Stanbul ki bî misl ü bahadır, Bir sengine yek-pâre Acem mülkü fedadır” NEDİM’e ait şiirin başlangıcıdır (Bu İstanbul şehri eşsiz değerdedir, baha biçilmez, Bir taşına bütün bir İran ülkesi feda olsun.)
(5) İstanbul Nüfusu; Yaklaşık 15.030.000 (01.02.2018)
(6) Sana bir tepeden baktım aziz İstanbul… Yahya Kemal BEYATLI’nın “BİR BAŞKA TEPEDEN” isimli şiirinin başlangıcı olup şiir Münir Nurettin SELÇUK tarafından Hicaz Makamında Türk Sanat Müziği eseri olarak bestelenmiştir.
(7) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı. “İSTANBUL ÜZERİNE İNKİSAR” yalnızca iki kıtası.
(8) Yabancılarla Evlenenlerin Çocuklarına Verdiği İsimler; Lehçe olarak Türkçeye yakın olan. Örneğin; John, Joan, Jan (CAN), Daphne (DEFNE), Jasmine (YASEMİN), Jesus (İSA), Abraham (İBRAHİM), Erin (ERİN) gibi.
(9) To be or not to be, that is the question (Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele). Romeo-Jülyet (Romeo ile Jülyet veya Romeo ve Jülyet); Orijinal adı; “The Most Excellent and lemanable Tragedy of Romeo and Julyet” isimli William SHAKESPEARE’e ait tiyatro eseridir. Sinemaya da uyarlanmıştır.
(10) Nimettensin, nimettensin… Kabirde böceklere öğretirim güzelliğini… Cahit Sıtkı TARANCI’nın “DESEM Kİ…” şiirinin bir dizesi.
(11) Sizden olmayanları öldürün! Kur’an’daki Bakara Suresi 191. Ayeti, Tevbe Suresi 5. Ayeti öncesi-sonrası dikkate alınmaksızın mantık yanılgısı şeklinde yanlış gösterilmek istenmektedir. Tıpkı “Namaza gelmeyin” şeklindeki Nisa Suresi 43. Ayet gibi. Ayet aslında “Sarhoş iken namaza yaklaşmayın!”dır.
Ateist ve Hristiyanlar tarafından eleştirilen Kurandaki Bakara Suresi 191. ve 192. Ayetleri; “Onları yakaladığınız yerde öldürün” şeklinde değildir. “Sizinle savaşanlarla Allah yolunda savaşın. Saldırgan olmayın. Allah saldırganları sevmez. Onları yakaladığınız yerde öldürün” şeklinde devam eder.
Ateist ve Hristiyanlar tarafından eleştirilen Tevbe Suresi 5. Ayeti ise; tek başına; “Müşrikleri öldürün” şeklinde değildir. Anlaşma yapılan müşriklerin anlaşmayı bozmaları halinde tüm müşriklerin değil, sadece Müslümanlarla yapılan anlaşmaları bozan müşrikler kastedilmektedir.
(12) Kur’an’ı Kerim, Nisa Suresi, Kırk Üçüncü Ayeti ve aynı Surenin Doksan üçüncü Ayeti şöyle demektedir; “Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası içinde ebedi kalacağı cehennemdir.” Buna göre insanın kendisini öldürmesi (intihar etmesi) de aynı düşünce içine hapsolmaz mı?
(13) Ecel ayırsa bile, mahşerde buluşuruz… “Ellerim böyle boş, boş mu kalacaktı” şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte sahibi bilinmemektedir. Beste; Şekip Ayhan ÖZIŞIK’a ait olup eser Nihavent Makamındadır.