Neredeyse yarı yarıya boş olan şehirlerarası otobüsün en arkasındaki koltuğunun pencere kenarına sinmişçesine(1) oturmuştu genç delikanlı, ya da adam. İçini çekerek sessiz kalmaya dikkat ederek ağlıyordu.

Gözyaşlarını ve burnunu silmekten dolayı yeni yıkanmış gibi ıpıslak(2) olan mendilinin ıslak şaşkınlığına önem vermez gibiydi. Gözleri ateş, burnu kor, dudakları mosmordu, yüzü de allık sürülmüş gibi kızarık.

Saçları? Yok gibiydi. Yüzündeki kızarıklık yokluğu fark edilen belki de sıfır numara makine, hatta ustura ile tıraş edilmiş başına ulaşma çabasındaydı sanki. Zihninden geçirdiği, kendi bildiği nedenlerle gerçekleştirmiş olabilirdi hüzünlü, ancak şu aşamada bilinmesi mümkün olmayan davranışını.

Beynine yerleştirdiği ciddi bir “A Plânı” vardı. Okumuş muydu, seyretmiş miydi, yoksa birileri mi anlatmıştı, aklında kalmayan, önemi de olmayan.

Ayrıldığı kentte baraj, gölet, nehir yokmuş gibi ille de denize gidecekti İbrahim. Neden deniz? Deniz terk etmişti ya kendisini, hıncını denizden alacaktı, kendini vererek.

Gecenin en ucunda, en son vapura binecekti, en ücra(2) ve sessizliğin hüküm sürdüğü bir anda, kimseye hissettirmeden, pervanenin anafor haline getirdiği karışıklığa salıverecekti kendini. Boğulmak yanında pervane dolaysıyla parçalanmak da kendisi için avantaj olacaktı.

“B, C ve diğer harfler gibi plânları” yok muydu? Vardı tabii. Örneğin; “Silâhla intihar etmek!” gibi. Silâhı nerden bulacaktı? Hadi silâhı buldu desek, o tek mermiyi nereden bulacaktı?  Satın almaya kalksa, sormazlar mıydı adama; “Napc’an?” diye?

Olacak şey gibi değil, ama hadi onu da halletti, diyelim bu sefer de “Kaderin” devreye girmeyeceğinden nasıl emin olabilirdi ki? Örneğin herhangi bir nedenle tetik düşmezse, tutukluk olursa, tabanca görevini yerine getirmek için ateşlenmezse?

Al başına belâyı; “Şov yaptı(1)!” diye tiksinmeler şeklinde…

“Yağlı iple kendini asmak?” İp nasıl yağlanıyordu, bilmiyordu ki? Kuru ip? Peki, ya o sırada “Kader” devreye girip engellemek için yetişme çabası gösterseydi? Yetişirdi tabii. Ya ip kopar, ya çengel yerinden çıkar, boru kayar, ya da devrilecek taburenin yaratacağı gürültüye komşular yetişir, “Yok, öyle intihar gibi bir şey!” gülümseme ötesi alayımsı gülüşlere geçerek tebrik ederlerdi birbirini; “Aferin bize, kurtardık adamı! Madem bilmiyorsun bu b.ku, git mektebinde oku!” sözleri de katkı olurdu desteklerine.

 Fare zehri içse, ya da ecza dolabındaki tüm ilâçları fondip yapıp(1) midesine indirse hakkından gelir miydi acaba öteye gitmek için? Dalleyi dikme(1) öncesinde debelenirken birilerini yönlendirirdi “Kader” İbrahim’in üstüne. İlerlemiş tıp dünyamızın olanaklarıyla geriye döndürülürdü ve ahret sualleri(3) başlı başına dert olurdu kendine. Derman bulabilsin ki cevap verebilsin, hem de; “Hadi gene iyisin, ya yetişmeseydik, mevtaydın, mevta!” kendilerini takdir cümleleri sonunda; “Aferin! İyi halt ettiniz(1) beni kurtarmakla…” sözleri ekinde umursamazlıkla “Kadere” en içten dileklerini(!) sunmanın yararının olmayacağının kesinlikle farkındaydı İbrahim.

Ha! Başka? Diğer “C, D, E…” harfleri de plan olarak kullanım alanı içindeydi. Nitekim(2) “İnsan istedi mi tekeden süt sağarmış!” ya da bir devlet büyüğünün; “Demokrasilerde çare tükenmez! (4) şeklindeki sözünün değiştirilmiş şekliyle; “İntiharlar için de çareler tükenmezdi!”

Modern çağımızda tıbbın ve teknolojinin ilerlemesi dolaysıyla, çok gecikmesi olası yaşlılık dışında çaresi bulunmuş olan, kendisinin uydurduğu, daha doğrusu tahmin ettiği Şirpençe(5) denilen çıbandan mustaripti(2).

Evet, sağ kuluncunun hemen üzerinde, bazı bazen banyo yaparken, çok zaman ötesinde ise lâvabo kapısının pervazlarına sürtünerek kanattığı, belki de başını koparttığı bir çıbandı bu.

Bir diğeri bu genç yaşlarında olacakmış gibi görünmese de, el ve ayaklarındaki olağandışı kızarıklıklar ve uzun zamandır kapanmayan sulu yaralardı, şeker hastası olma olasılığı gözüken (muhtemelen).

Doktora gidip araştırıp soruşturmak mı? Yaşamak için arzusu yoksa ve eğer bunlar yaşamının sona ermesine sebep olacak rahatsızlıklar idiyse ne lüzumu, ya da gereği vardı ki doktora gitmenin? Otururdu bir tepsi baklavanın başına, birikmiş bir özlemle yer, komaya girer(1), ecelin “Gelsene! Gelsene!” şeklindeki davet ve tezahüratına uymak üzereyken “Kader” denilen zalim gene yetiştirirdi birilerini; “Haydi hemşerim, git işine!” denilebilirdi.

Kanser olmak, ya da kanser olmayı beklemek? Kanser; garibanları, sevenleri çok olanları, yokluklarına dayanılmayacak, alışılamayacak olanları gelir bulurdu. Ve kanser denilen o illet(2), mücadelelerini boş çıkarmak, sessiz gemiyle(6) uğurlayacak olanları üzmek için gayret ettiği sonucun gerçekleşmesinden dolayı memnun, hatta mutlu olurdu.

İç geçirdi İbrahim;

“Allah’ım onu sakla, merhametini esirgeme Deniz’imden!” diye dua etti. Hiç kimse, hiç kimseyi sevmeye mecbur değildi ki ve “Sevmedi!” diyerek ilenmesi(1) de hak değildi kendine. Sonra gönül nereye konacağını bilirdi, demek ki kendisi o gönlün konacağı dala sahip değildi.

Başka? Başka plânlar? Olmaz olur muydu? Takmıştı aklına; deniz ve Deniz diyerek. Öteki plânlara şöyle bir dokunup geçti tekrar, acil mazeretler ekleyerek ve aklından yeni bir düşünce geçirdi; meselâ elektrik akımına kapılsaydı, elektrik çarpsaydı, yanıp, bitip, kül olsaydı!

Mümkün değildi, “Kader” mutlaka merhametini esirgemez, tam uygulamaya başlayacağı anda elektrikler kesilir, ya da sigorta atardı. Hani elektrik yerine gaz dese, tüp biterdi, doğalgaz parasının yatırılması unutulmuş olur gaz kesilmiş olurdu. Ya da akla gelmesi mümkün olmayan nadir, garabet, tuhaf şeyler…

Damara aşırı derecede uyuşturucu zerk etmek(1)? Uyuşturucuyu nereden bulacaktı? Hadi buldu diyelim, nasıl üstesinden gelecekti bilmezken? Aşırı dozu(2) bırak, tek doz için bile adres, imkân, kişi,  para ve diğerleri… Öf ki öf!

Bileklerini, şahdamarını kesmek, kendini yakmak…

Bu konularda kaderin kendini engelleyeceğini aklından geçirmese de, birilerinin kaderin engellenemez bir şekilde dürtükleyici gizli yardımıyla çabalarının önüne geçeceğine emin gibiydi.

Aslında canı da kıymetliydi İbrahim’in, en ufak bir acıya bile dayanamazdı, baş edemezdi hem olası böyle bir işlevin sonunda başarılı olamayıp yatalak, ya da özürlü kalma durumu vardı ve hiç kimsenin kendisinin yanlışlığını çekme mecburiyeti yoktu.

Ayrıca tırnağını derinden kesse, ya da çoban tırnağını(3) çekip koparsa günlerce gayri resmi(!) olarak ıstırap çekerdi. Tıraş olurken jilet hafifçe kaysa, ya da çaydanlıktan, ütüden haşlanmak gibi bir darbe alsa(!) hemen Sağlık Merkezinde alırdı soluğu, ölmek tamam da, acı olmamalıydı içinde.

Aslında İbrahim’in bütün bunları düşünmesi gereksizdi, beklemek gerekliydi her biri için, oysa kendisinin beklemeye asla tahammülü yoktu, olacak olmasını istediği hemen olmalı, hemen gerçekleşmeli ve dünyayı isteyenlere bırakmalıydı, kirletmeksizin.

Dilindeki pelteklik(2), gözlerinde perdeler, kulaklarında uğultu, ayaklarında dermansızlık, el ve ayaklarındaki ölen deriler, ödemler(2), hemen iyileşmeyen yaralar, rahat bir şekilde uyuyamamanın ardından gelen süreksiz uzayan uykular, karşılıksız sevdasının belirtileri olarak gün günden yavaş yavaş ölüme hazırlar gibiydi kendini!

Ancak beklemek, hem gereği olmaksızın, üstelik ıstırap çekerek, tahammülü zor bir süreyi beklemek kendisi için gereksiz bir yatırımdı. Deniz için mutlaka en yakın zamanda denize yönelmek hem ihtiyaç, hem de mecburiyetti, kendince bildiğine, ya da yorumuna göre.

Pencere kenarına büzülmüş genç adam; İbrahim burnunu çekmeye, sessiz olma gayretiyle höykürmeye(1) devam ederken, pencerenin perdesiyle de üşümesini yok etmeye çalışıyordu, hava oldukçanın ötesinde serindi ve galiba otobüsün kalorifer düzeninde de arıza olsa gerekti, fark etmediği, ya da kendisine öyle gelen. Düşünüyordu;

“Deniz ve kendisi…

Geçmiş zamanda…

Ne güzeldi beraberlikleri kendince. Onun elini her tutuşunda, her kucaklayış ve öpüşünde yüreğinin yağları erir(1) gibi olur, bu eriyişte kalbinin gümbürtüsüne engel olamazdı, ta başlangıçtan beri.”

“Seviyorum!” diyordu, “Vazgeçilmezimsin benim, sensiz yaşamaktansa ölürüm!” diyordu. Deniz’in karşılığı;

“Varlığından hoşlanıyorum, elimi tutmandan, öpmenden mutluluk duyuyorum, belki, muhtemelen seviyorum da, ama ben buna ‘Aşk!’ diyemiyorum. İyi bir koca olursun, ben buna eminim, karın olurum, çocuklarımızı doğururum, ama bu sadece karşılıklı bir alışveriş olur. İleride sevme vaadi bile tükenebilir, buna bırakalım ‘Aşk!’ demeyi sevgi bile demekte zorlanırım!”

İnsanlar umutsuz yaşayamazlardı, ama bunu ancak gerçek, kafasına “Dank!” edince anlıyordu İbrahim ve aynı haletiruhiyeyi(3) yaşayan insanlar.

“Kalbimi çarptırana rastladım, onu buldum İbrahim. Sana hayatta başarılar dilerim!” demişti alay eder gibi. Başarı sözü edilecek ne vardı ki İbrahim’in yaşantısında. Yıllar yılı, onun için atmıştı yüreği…

Şimdi ise?

Düğünleri olmuş, gerdeğe bile girmiş olabilirlerdi, içini çekerek; “Kaderine” lânet ederken.  Hüznünü gözyaşlarında boğmaya, yok etmeye çalışması bile mümkün değildi, ellerini böğründe bırakan insan için.

“İnsan” demek mecburiyetindeydi, çünkü o ne sevgili, ne de Deniz idi artık. O bu hakkını yitirmişti indinde, ama inanmakta hâlâ kaygılar içindeydi.

Üstelik…

Evet, üstüne üstelik…

Ailece görüştüklerinden, kendisini ve onu, (kendi düşüncesine göre) dünya âlemin(3) bildiğine inanırken, düğün davetiyesini bizzat kendisi getirmişti evlerine, elden. Onun için yazıp çizdiklerini, dizeler haline getirdiklerini de bir market poşeti içinde eklemişti o davetiyeye.

Bugündü düğünleri ve sabrının doruklarında gezinmişti bugüne kadar, annesi-babası giyinerek düğüne yöneldiklerinde sabır taşı çatlamıştı(3)!

İçinde, dışında, üstünde ne varsa, cüzdanı, gözlükleri, cep telefonu, Nüfus Cüzdanı, Kredi Kartları…

Kısaca cebine aldığı yolculuğunu tamamlatacak üç otuz para yani birkaç kuruş dışında her bir şeylerini bırakmıştı, salondaki masanın üzerine, ufacıcık da olsa bir not iliştirmeksizin…

Gereği var mıydı not bırakmasının? Düşüncesine göre; yoktu!

Deniz’in getirdikleri ne mi olmuştu? Hüzünle yok etmişti hepsini, banyo sobasında yakarak. Can çekişinin nedenlerinden en önemlisi gönderdiği mektupların zarfların birkaç tanesinin hiç açılmamış olmasaydı.

İdam mahkûmlarının biri, boş bir süt güğümü gibi bir yerlere atılmasından önce, eğer arzuluyorlarsa abdest almalarına ve iki rekât (Tanrıya yalakalık yapmaları anlamında olsa gerek!) namaz kılmalarına izin veriliyordu. Kendine göre, kendisinin de idam mahkûmlarından farkı yoktu, sadece gerçekleştirmeye çalışacağı sonu itibariyle cellâdı da kendi olacaktı, o kadar.

Yananlarla banyo sobasındaki ısınmıştı az da olsa, ılık seviyesi ilerilerinde hemen hemen.  Boy abdesti aldı, bilebildiği kadarıyla iki rekât namaz kıldıktan sonra, her şeyi arkasında bıraktıktan sonra köprüden önce son çıkış öncesindeki ilk yarı dolu otobüslerden birine binerek en arka koltuğa oturdu. Deniz için denize gömülmek üzere, önce suskunluğunda, sonra engelleyemediği gözyaşlarıyla.

Otobüs mola verdiğinde, belki de son durağa geldiğinde ne yerinden doğrulmak, ne de ağlayıp sızlamasına mola vermek düşüncesindeydi. Hem ne bir şey isteyecek, ne alıp yiyecek ne de tedbiri elden bırakacak parası vardı cebinde. Tasarruflu olmalı, işlem bitinceye kadar dilenmemeli kendini açıklamamalıydı.

O zaman, daha doğrusu otobüsün yedek şoför ya da ikinci kaptanı başına dikilip konuştuğunda farkına vardı bindiği otobüsün belediye otobüsü olmayıp şehirlerarası otobüs olduğunu, oysa ücret öderken bunu bilmesinin gerektiğinin farkında bile değildi.

“Sen inmiyor musun genç arkadaş, çaylar şirketten…”

“Sağ ol ağabey, içesim yok!”

“Keyfin bilir aslanım, bizde teklif var, ısrar yok!

İbrahim “Bahçede bostan, yan gel Osman!” tavrında ayaklarından birini poposu altına koyarak gözlerini kapatırken sessiz bir siluetin bir süre kendini izlediğini hissetti. Belki de bu düşündüğü idi, kendisine ulaşmakta sıkıntı çekmeyen fısıltılarda.

Sonra bir el dokundu omzundan sırtına doğru, tam çıbanın olduğu yere, hafifçe de olsa ıstırap verir gibi. Ancak kesin olarak emindi ki, karşısındaki her kimse, bunu bilmiyordu mutlaka ve muhakkak. Dolaysıyla kendinin de “Ah!” çekerek tepki göstermemesinin gerektiğine karar verdi.

Derdini söylemeyen, derman bulamaz yakışıklı delikanlı! Ama üşüyorsun sen! Önce şu kazağı giy! Damada hediye olarak almıştım, sana nasipmiş!”

“Sağ ol teyze, üşümüyorum!”

“Teyze yerine emekli olmuş olsam da ‘Öğretmenim!’ desen daha çok memnun olurdum. Demek istediğimi anlatabildim mi oğlum? Hemen giyin, giyinmezsen, söyle bana; ‘Kırk katır mı, kırk satır mı?’ istersin? Hangisini tercih edersin? Giymezsen seni dövmemi mi, dizlerime yatırıp kel kafanı okşayarak, bu hale gelmenin nedenini anlatmanı ve benim dinlememi mi istersin?”

“Sağ olun öğretmenim!” Cevabın mantıksızlığının farkında değildi.

“Beraber sağ olalım! Gerçi yanımda kızılcık sopam(3) yok, ama sözlerim ağırdır, bu nedenle öğrencilerim bana; ‘Cadı Muallâ, oh ne âlâ, ne âlâ…’ adını takmışlardı. Ancak bu davranışımdan memnunum ki, emekli olduğum tarihlere kadar, tek bir öğrencim bile emsallerinden geri kalmadı cadılığımda. Şimdi söyle bakalım, senin için de cadı mı olayım, yoksa gönlünden geçireceğin farklı bir şey var mı?”

“Hiç bilmediğiniz, burnunu çeken bir yabancıya el uzatan bir öğretmen olduğunuza göre, cadı olduğunuza kimse inandıramaz beni!”

“Anlaştık, öyleyse. Kazağı giy, uysal bir bebek gibi başını dizlerime koy, gözlerini kapat ve boşalt içini, içindekileri ki, benim de sana uzatmak istediğim elim havada kalmasın, bir işe yarasın!”

“Doğrusu şefkate çok ihtiyacım var Öğretmen Anne! Belki çok şey beklediğim için yıkıldım. Dizinize, göğsünüze başımı dayayıp menzile(2) varıncaya kadar anlatmak isterim içimdekileri, bitiremeyeceğimi bile bile. Çünkü;

‘Hiçbir şey sevemez / Ne yavrusunu ana / Ne çiçeğini dal / Ne bulutunu yağmur, / Ne emanetini toprak… / Benim gibi, Benim kadar / (Onu)… (7)desem de size karşı buna hakkım yok. Hem gücümün yettiğince başım dik olmalıyım, izninizle. Bu gece…

Benim yola çıktığım bu gece, beni yaşama, yaşamaya bağlayan sevgilim evlendi ve ben öldüm kısaca!”

            “Şimdi; ‘Dik duracağım!’ dedin. Neden bu dileğini tüm ömrüne yaymayı denemeyi arzulamıyorsun ki? Hem neden ve nasıl bu kadar bencil oldun ki? Hiç serbest bıraktın mı onu? Maksadım karamsar bir deyişle; ‘Seviyorsan, serbest bırakmandı, eğer bu bırakışta geri dönerse zaten senin demekti, yok geri dönmemişse zaten hiç senin olmamıştır(8)!’ Bu kadar basit işte!”

            “Deniz hiç benim olmadı ki! Ben onu benim yaptım!”

            “Adı Deniz demek? Ama anlamadım, hem ‘Onunla yaşamım başladı!’ hem ‘Öldüm!’ hem de ‘Benim olmadı!’ diyorsun, özet olarak! Açabilecek misin biraz?”

            “Hep el ele, göz göze, diz dize, kucak kucağa, dudak dudağa idik. Ama Deniz sadece hoşlanıyordu benden, oysa ben ona tapıyordum…”

            “Bak genç adam! Adın İbrahim’di değil mi? İyi dinle şimdi beni! Yaşamaya ve tapınmaya yeniden başlamak elinde. Yol yakınken, daha yolun başındayken yaşamışsın gerçeği. Ya benim gibi 40 yıl sonralarında yaşasaydın? Yanımdaki koltukta oturan genç kız benim doktor kızım. Tüm ikazlarıma rağmen, bir bakıma ‘Nuh deyip de, Peygamber demeyen!’ kızım!”

Ne diyeceğini şaşırmışçasına duraklar gibi olup devam etti;

“Yanlış bir kelime kullanmaktan, yanlış bir cümle kurmaktan çekiniyorum. Kızım Derya sevdiğini ve salakça sevildiğini zanneden bir evlât. Kızımın babası, yani kocam, 40 yıl evli kaldıktan sonra bir kadın için terk etti beni, bizi. Üstelik boşanma davası açmama rağmen benden boşanmaksızın. Şu anda boşluk içi bir süreçteyim(2)

Ben kızımla beraber yaşıyorum, o ise sevgilisiyle onun evinde. Yasalar ‘Zina’ diyor, ama burası Türkiye ve nedense devletin eli-kolu bağlı konumda (sanki). Defalarca şikâyette bulunmama rağmen, boşanamadık hâlâ. Benim için öldü o. Sen de sevdiğin için ölmek yerine, onun öldüğünü düşünsen, iyi olmaz mı?”

“Sanmıyorum, ama düşüneceğim bile diyemiyorum. Çünkü benim düşünceme göre; ‘Aşk, sevdiği için ölmek!’ demek, ben de öleceğim!”

“Yaşam, Tanrının bir nimeti, bize emaneti, bir külfet(2) değil. Ölümü düşünme bence de, hemen yaşamaya başla! Gelelim ikinci konuya…

Demin sana dokunduğumda ıstırap çeker gibi bir tavrın oldu, gözlerimden kaçmadı. Bir sıkıntın mı var oğlum?”

“Önemsiz! Hatta yok!”

“Bak genç adam! ‘Kızım doktor!’ demiştim, aklında kalmamış olabilir. Damat dediğim de onun nikâhlısı bir doktor. ‘Para biriktireceğiz, evimizi kuracağız, ondan sonra düğün, dernek!’ dedikleri için henüz evli değiller. Oğlan, ana sözünden dışarı tek bir adım bile atmayan, ana kuzusu, kızımı benden alıp evinde annesinin emrinde köle olarak kullanmayı düşünen bir meczup(2) bana göre.”

Soluklanmak zorunda kaldı ve devam etti;

“Ve kızım bunu hâlâ anlamadı, anlayamadı ve üstüne üstlük anlamamakta da direniyor. Her neyse! Damat mutlaka bizi karşılamaya gelir. Derdin fiziksel bir şeyse ve çaresi varsa hallederler, ya da halletmek için ilgililerle karşılaştırırlar. Ama senin yaşadığın dert için biraz da olsa benim sözlerime kulak vermen yeterli!”

“Sağ ol Öğretmen Anne! Dünyada tek dertlinin, Ağustosta suya girsem balta kesmez buz olur(9) sözünün sahibinin ben olduğumu sanırdım. Oysa siz ne kadar yalnız, bahtsız ve ne kadar dertliymişsiniz?”

“Ha, şunu bileydin!”

“Ömür biter, yol bitmez!” derler! Oysa ulaşılmayı düşünülen bir yer varsa İbrahim gibi ve plânlanan o yere ulaşmak üzereysen, ya da ulaşmışsan yol bitiyordu, ister dağlardan, tepelerden aşarak, ister köprülerden, tünellerden geçerek…

Nitekim arabacının dediği gibi İbrahim de; “Uğursuz yolunun bittiği yerde başlayacağı(10)yerde olduğu düşüncesindeydi. Öğretmen Anne dediği Pınar Öğretmenin sözlerini bir bakıma kulak arkası(1), göz ardı etmiş(1) yahut da hiç umursamamış, aklında tutmaya bile gerek görmemiş gibiydi…

Gerçekten karşılamaya gelmişti damat, anlamadığını belirten ve kimseye aldırış etmeksizin; “Hoş geldin Derya!” diyerek sarılıp öperken, annesinin yanında gördüğü İbrahim’i sorgulamak gereğini hissetmiş olsa gerekti;

“Kim bu çıplak zibidi(2)?”

“O, benim misafirim, bu nedenle sözlerine biraz daha dikkat etsen iyi olacak Murtaza!”

“Yani, evinizde mi misafir edeceksiniz?”

“Evet! Yoksa sormam mı gerekliydi?”

“Karımın bu zirzopla(2) aynı evde olmasına izin vermem!”

Ayaküstü de olsa konuşmanın uzamasından sıkılmış gibiydi Pınar Öğretmen, üstelik bu kez “Damat!” sözünü kullanmayacak şekilde öfkeliydi de;

“Gene terbiye sınırlarını aşıyorsun Murtaza! İkincisi Derya henüz karın değil, sadece formalite gereği nikâhlın, niye rıza gösterdiysem? Ben yalnız bir anneyim, senin annen de öyle. Sakın kızımın sizin evinizde yaşayacağını düşünmeyin. Bunu konuşmuştuk zaten. Sözlerim aynen geçerli. Eviniz olur, dayayıp döşersiniz. Düğün, dernek, balayı sizlerin bilebileceğiniz bir şeyler karışamam. Annen de, ben de ara sıra ziyaret etmek için ve yatıya kalmamak üzere ziyaretlerinize gelebiliriz ancak…”

“Suskunluğum asaletimdendir(11)” anlamında bir süre duraklayıp devam etti Pınar Öğretmen;

“Ancak bilesin ki kızım benim evimde kalmazsa, sizde de asla kalamaz, bunu biliyorsun, ama tekrar etmiş olayım. Kızım isterse babasının karısına, yani ciciannesine tahammül edebilirse orada,  onda kalabilir, bu genç delikanlı misafirlikten bıkıp iyileşinceye veya ayrılacağı zamana kadar bende kalacak. Diyeceklerim bu kadar, herhalde anlaşılmıştır…”

Sessizlikte devam etme gereğini hissetti tekrar;

“Ha! Hatırlatayım! Ben kızımın her zaman ve hep annesiydim, o benim bir tanem, hatta hiç kimsenin akıl edemeyeceği aşkım, yaşama sebebim. Evimin başköşesi daima onun…”

Genç adam, yani İbrahim, hiçbir şey olan kendisi için bu konuşmalardan dolayı üzgün, ne diye “deniz” diye tutturduğunun hüznünü yaşıyor gibiydi.

Pınar Öğretmen, devam eden suskunlukta soluklandı bir süre daha ve devam etme gereğini hissetti;

“Murtaza! Buradan doğru muayenehanene gidiyoruz. Bu çocuğun sırtında bilemediğim bir şeyler var. Bir bakın bakalım. Elinizden bir şeyler geliyorsa, varsa yapın. Yok, değilse uzman arkadaşınızı çağırın, ya da bizi ona yönlendirin, oraya gidelim. Ne gerekiyorsa o uzman arkadaşınız yapsın, lütfen!”

“Bu tedavi biraz masraflı olabilir, özellikle cerrahi müdahale gerekirse. Misafiriniz olacak bu adam Nüfus Kâğıdını verirse, internetten bakarım. Sosyal güvencesi varsa, tamam da, yoksa masrafları birilerinin üstlenmesi gerekecek!”

Murtaza’nın içten pazarlıklı olduğunu bir kez daha anlamıştı Pınar Öğretmen, ama öncesinde İbrahim söze karışmak gereğini istemişti;

“Nüfus Kâğıdım ve beni belli edecek, beni anlatıp tarif edecek hiçbir şey yok üzerimde, sadece sözlerim ve üç otuz para dışında…”

Şansını zorlamak istiyor gibiydi Murtaza. Bir kısım bilgileri öğrenmesinin, yaptırımları için elinde koz olacağı düşüncesindeydi. Belki de içinden geçirdiği kıskançlığı, kötülük katkısıyla işlem olarak uygulamak geçiyor olabilirdi zihninden.

“Vatandaşlık Numaran da mı yok aklında? Her neyse önce annemizin dediği gibi muayenehaneme gidelim, sonrası kolay…”

“Doğrusu bu centilmenliğine gözlerim yaşardı(1) Murtaza!”

            Murtaza arabası ile onları muayenehanesine götürdü, sessizlik içinde.

            “Soyun bakalım, annemiz için çok kıymetli olan genç…”

            “Bak Murtaza! Bir kere daha böyle sitemli konuşursan alır başımı giderim, ama yalnız başıma değil!”

            “Bir yabancı, bir tanımadığınız biri için?”

            “Karşımda sadece bir insan var Murtaza ve sen bir doktor olarak Hipokrat’a(12) verdiğin sözün gereğini uygulayarak gerçekleştirmek zorundasın. Ama ‘Bakmam!’ dersen lütfen sen ilgileniver kızım!”

            Genç kız annesinin direktifi üzerine eldivenlerini ve maskesini takarak çıplak sırtına baktı İbrahim’in. Çıban üstünde elini dolaştırdı, sırtının, kollarının, koltuk altlarının muhtelif bölgelerine incelercesine baktı, Murtaza’nın şaşkın bakışlarına aldırmaksızın. Bir-iki kez; “Hıı! Hım!” gibi sesler çıkardı ve kafasını salladı, şüpheli gibi.

            “Bu bizlerin karbonkül, halk arasında şirpençe, ya da aslanpençesi denen bir çıban türü. Bir operasyon gerekiyor, bu bizim konumuz değil, hem burada o operasyonu uygulamaya çalışmamız riskli, tehlikeli olabilir…”

            Uzman kimseyi araştırın, taraştırın, ya da biliyorsanız beni ve bu genç adamı oraya götürün veya yönlendirin, ne gerekiyorsa ben öderim!”

            Murtaza, tekrar kaşınmak(!) ister gibiydi, ama bu kaşınmanın bedelinin ağır olacağı, gelişmelerin susmasına neden olacağının bilincinde değildi.

“Ben sizi yalnız bırakmayayım anne, yorgun olmanıza rağmen!” demişti, ancak Pınar Anne sitemini yerine oturtturmayı yeğ tutmuştu(1);

            “Sen kal Murtaza Bey! Biz bu gencin iş ya da işlerini hallederiz. ‘Neden ensen kalın?’ demişler; ‘Kendi işimi kendim görürüm de onun için!’ demiş her kimler, kimlere dediyse. O zaman bize müsaade, aklına bir şey gelirse kızıma telefon et, çünkü sanırım benim cevap vermek için vaktim hiç müsait olmayacak, telefonum çalsa da bakmaya da…”

            Öğretmen annenin sözleri ipin ne zaman kopacağının bilinmemesinin tasviri gibiydi…

            Ufak bir operasyon geçirdi İbrahim ve Derya ihtimamla(2) bakıp pansumanlarını ihmal etmezken Pınar Öğretmen de ilgisini eksik etmiyordu genç adamdan. Üstelik ufak tefek(3), çetrefil(2) ancak mantıklı sorularla İbrahim’in yaşamını da soruşturmadan edemiyordu, aklının erdiği, kendini saklayabildiği kadarıyla.

            Derya yaşadığı bu son olayda düşünce ve fikirlerini tartışıyordu kendiyle.

Ve kendisine öyle geliyordu ki, kendisinin yapmaya hazırlandığı, annesinin menfi tutumunu göz ardı edemediği evliliği; aşk evliliği değil, menfaat evliliği, bir bakıma alış veriş gibi bir şey olacaktı, üstelik de sonu, sonucu ile ilgili hiçbir gelecek bilgisi olmaksızın.

            Karı-koca beraberce çok kazanacaklardı, sanki kazanacaklarını öteye götüreceklermiş gibi…

Son pansumanlardan biriydi İbrahim’in yaşadığı, Derya’nın yaşattığı.

“Doktor Abla, hakkını ödeyemem, eğer ‘Haddini bil(13)!’ deyip azarlayıp yanlış sıfatlarla üzerime yüklenmezsen, aklımdaki birikmiş cümleleri sıralayabilir miyim?”

“Delinin zoruna bak! Ben Hipokrat’ın elçilerinden biriyim. Kırk kat yabancım olsan da bakardım sana. Annemin elinden tutması sadece bahane oldu. Seni azarlamamı, hele ki kötü sözler sarf etmemi benden nasıl beklersin ki yakışıklı çocuk? Alayım mı terliği elime?”

“Haddimi aşacağımı düşündüğüm için izin almam gerektiğini düşündüm.”

“Bana Doktor Abla deyip saygı gösteren birine hiçbir yaptırırım olmaz, haydi söyle!”

“Bağışlayın, size akıl vermek hakkım da, haddim de değil! Ama ben aşkı yaşadım, biliyorum. Sizin nikâhınızla aşk yok aranızda. Belki beğeni, hoşlanma ya da isabetsiz bir düşünce gibi görünecek, bu nikâhta daha çok karşıdakinin menfaat isteği var gibime geliyor, davranışlarındaki sahteliğe ve sinsiliğe bu yaşta olsam da şahit olarak…”

Yutkundu, devam etme arzusundan vazgeçmiş gibi değildi;

“Bana göre nişanlı, ya da nikâhlı dediğiniz o adamdan size hayır gelmeyeceği inancındayım. Benim gibi kıtıpiyos(2) bir adamı bile kıskanan, bunu ses, söz, mimik ve hareketleriyle belli eden doktor olmuş olsa da adam olma vasfına erişememiş birinin size koca olabileceği geçemiyor aklımdan. Hele ki şimdiden size baskı kurmaya çalışması, annenize saygı duymayıp, hatta aşağılaması ilerisi için bana umut vermiyor. Bu yaşımda da olsa yaşamış biri olarak size akıl verir gibi davranışımı bağışlayın lütfen! Gene de siz bilirsiniz Doktor Abla, karar sizin…”

“Böyle insanlara neden rastlanmaz ki hayatta? Keşke 10-20 yıl sonra gelseydim hayata, ya da sen 10-20 yıl önce gelseydin dünyaya ve seni tanısaydım olmaz mıydı? Deniz yerine Derya olsaydı hayalin. Keşke ben bugünlerde değil, senin yaşadığın zamanda seninle olsam, olabilseydim?”

Derya’nın sözlerinin hemen bitiminde kapı çalındı, kolunun alında katlanmış birkaç gazete ile Murtaza göründü kapıda. Sinsiliği, hainliği belirgindi gözlerinde.

“Geçmiş olsun! Nasıl oldun, diye merak edip geldim. Hadi Derya bize birer kahve yap da şöyle karşılıklı olarak höpürdetelim(1)!”

Derya’yı İbrahim’in sözleri etkilemişti, Murtaza’nın samimiyetsiz, sahte davranışını fark etmemiş, bu nedenle de Murtaza’ya ne “Hoş geldin!” demiş, ne de seyahatten döndüğü andaki gibi tezahüratına da izin vermişti. Şaşkınlıkla da olsa “Peki!” deyip mutfağa yöneldi.

Bu; Murtaza’nın beklediği andı ve acele etmesinin gerekliliğini biliyordu. Koltuğunun altındaki, anında görünecek şekilde kıvırdığı gazetelerin görülmesi gereken bölümlerini açtı. İbrahim’in ailesinin verdiği kayıp ilânları ve resimleri vardı gazetelerde.

“Kendin mi buraları bırakıp terk eder, defolur gidersin, beraber olmayı istediğim doktor arkadaşım Derya ile aramızı bozmaksızın, yoksa ben mi haber vereyim ailene; ‘Haberleri olsun, gelip alsınlar seni!’ diyerek?”

“Kendim yola koyulsam iyi olacak galiba!”

“Ben de öyle tahmin edip otobüs biletini almıştım. Bu akşam otobüsle evine dönüyorsun. Bu iyiliğimi de unutma! Ama ben seni unutacağım! Bizimkilerin seni, senin de, sizinkilerin de bizimkileri ve beni unutup unutmaması umurumda değil!”

Kahveler geldiğinde ayaklanmıştı Murtaza;

“Her ne kadar benim üzerimde iyi intibalar(2) bırakmamış olsa da, bu genç adam evine dönmeye karar verdi. Benim de buna canım sıkıldı, kahveden vazgeçtim. Sana iyi yolculuklar genç adam. Görüşürüz Derya!”

“Hiç sanmıyorum Murtaza! Otur şuraya, kahveni iç ve beni dinle!”

“Peki, ama bilesen ki elinde ve gönlünde yalnız ben varım!”

“Şimdi yoksun!”

“Nikâhımız?”

“Boşanacağız!”

“Diyorsun?”

“Zorla güzellik olmaz, ne verdiysen, hepsini geri alacaksın, üç-beş kuruşluk masrafların dâhil!”

“Rızam olmazsa?”

“Yasalar ne diyorsa o! Seninle beraber olmadığım, annemin evinde yaşadığım ve hâlâ bakire olduğum belli olunca, senin, kendi çevrende nasıl anılacağını merak bile etmiyorum!”

“Anlaşıldı!”

Ve İbrahim’in defolmasına şahit olmayı beklerken, kendi olması gerekeni oldu…

Vedalaştı İbrahim, Öğretmen Anne ve Doktor Ablasıyla, Murtaza’nın giderayak3) bıraktığı gazetelerdeki ilânları göstererek. Gelişine göre artıları; üstündeki kazağı ve cebine istiflenen paralardı. Sevinci; otobüs biletini nasıl edindiğinin bilinmemesi ve sorulmaması idi.

“Uğurlamaya gelelim! Mektup yaz! Telefon et!” dileklerine hüzünle; “Peki! Olur!” demek yerine “İnşallah!” demeyi yeğledi.

Anne-kız taksi çağırdılar. Öğretmen Annesi bir taraftan, Doktor Ablası diğer taraftan öptüler, yanaklarından, kucaklarlarken ve taksi şoförünün eline para sıkıştırdılar;

“Üstü kalırsa senin, eksikse dönüşte uğra, eksiğini tamamlayalım!” dilekleriyle.

Ne anne, ne kızı, hatta ne de taksi şoförü onların kucaklayış, öpüş ve ayrılışlarının son olacağından habersiz gibiydiler.

Yaşananlar ve yaşanacaklar bencil Murtaza’nın umurunda değildi. Vicdanı sızlar mıydı(1)? Sonu, sonucu bilmeyeceğine göre, neden sızlasındı ki? İbrahim’in ailesinin, Öğretmen Annenin, Doktor Ablanın ruhları bile duymayacaktı kendi sonunun nasıl olduğunu!

Taksiden indi, otobüse binmedi İbrahim, hareket saati geldiğinde çağrı seslerini duymasına rağmen. Otobüsün kendi olmaksızın kalkışını izledikten sonra, iskeleye yöneldi, en son vapurun kalkış saatini öğrenip sadece tek yönlü gidiş bileti aldı. Bu; yeniden köprüden önceki son çıkışın işareti gibiydi, geri dönüşü yoktu ve asla da olmayacaktı.

Ne çantası, ne de herhangi bir belge vardı üzerinde kendini tanıtacak, belli edecek. Bir garibana şaşkın bakışlarını önemsemeksizin cebindeki tüm paraları aktardı, teşekkürünü ya da herhangi bir şekilde dualarını beklemeksizin, istemeksizin.

Bir sokak çocuğu gibi, vapurun en arkalarında, karanlık bir bölüme oturup gizledi kendini. Ayın olmaması, yakamozlara küskünlüğü, şansıydı bir bakıma.

“Ben Deniz’im için denizime gidiyorum. Deniz’im olmaksızın yaşayamayacağım için!” diye seslendi, sessiz ufka, sanki sesi, sessizliğe egemen olacakmış gibisine…

Vapurun hareketinden bir süre sonra, zamanın ilerlemesinin yeterli olduğuna inanarak yavaşça kaydı parmaklıklardan, denize doğru. Sessize yakın bir “Jump(2)!” sesi yankılandı dalgaların ritminde, deniz ve Tanrının dışında kimsenin haberinin olmadığı.

İbrahim yoktu artık!

Ertesi gün, gazetelerin üçüncü sayfalarında; “Denizde, üzerinden herhangi bir kimlik çıkmayan bir erkek cesedi bulundu!” şeklinde bir yazı çıkmıştı. Devamı; “Morga kaldırılmıştır!” şeklindeydi, iki satırlık bir haber halinde.

Evrende, dünyada, ülkede, şehirde her şey kim kime, dumduma idi. Soğuk ve soluk bedeni Garipler Mezarlığına defnedildi, usulüne uygun.

Ve kimsenin haberi olmadı…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) İntihar; Bir kimsenin ruhsal ve toplumsal nedenlerle yaşamına kendi eliyle son vermesi, kendini öldürmesi. Kendi yaşamını tehlikeye sokacak aşırı bir davranış ve eylem. Söylenildiği üzere İslâm’ın haram kıldığı büyük günahlardan birisidir. Bir Müslüman’ın kendisini öldürmesi, başka birisini öldürmesinden daha büyük bir günahtır, denilmektedir. İntiharın büyük günah olduğu pek çok Hadis-i Şerifte anlatılmıştır. Ancak şeriatta bu konuda bir kural yoktur. İntihar edenin cenaze namazı kılınır! Çünkü ortada imandan çıkmak gibi bir durum yoktur. Ancak “İnsan vücudu, Tanrının hikmetidir” denildiğinden o hikmeti kim oluşturduysa, ya da uydurduysa yok etmeye de onun muktedir olması gereklidir.

Öyküyü kaleme aldığım sıralarda 1998 yılında Fransa’da yaşanan ilginç bir intihar olayının karmaşık denenmesini okudum. Bir adam bir deniz kıyısında, yüksek bir yamaca çıkıp boynuna ip bağlamış, bu ipi kayaya bağlamış, zehir içmiş, kendini ateşe vermiş ve uçurumdan atlarken de tabancayla kafasına ateş etmiş. Ancak kurşun ıskalayıp sekmiş, ipi kesmiş, suya düşünce yanan elbiseleri sönmüş aynı zaman soğuk su zehri kusmasını sağlamış. Enteresan olan, adamın bir balıkçı tarafından hastaneye kaldırılması sonrasında Hipotermi (Vücut ısısının aşırı düşmesi) nedeniyle ölümü ki maksadı hâsıl olmuş denilebilir.

Diğer bir olayda ise, adamın büyük bir buz kütlesi üzerine çıkıp kütleyi ayakuçlarıyla itip kendini asarak intihar etmesi. Etrafta ufak bir su birikintisi bulunması olayın çözümüne yetmiş!

İntihar; konusunda Kur’an’da Nisa Suresi, 29. Ayette; “Kendinizi öldürmeyin!” sözü geçer. Bu konuda birçok hadis, mutasavvıf ve düşünür sözü vardır. Yine Kur’an’da Nisa Suresi 43. Ve 93. Ayetlerde ”Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası içinde ebedi kalacağı cehennemdir.” denmekte. Buna göre yorumum; İnsanın (Kaderimde var safsatası ile) kendisini öldürmesi (intihar etmesi) de aynı düşünce içine hapsolmaz mı?

Öyküdeki İbrahim’in yaşadığının benzerini üniversiteden İbrahim isimli sınıf arkadaşım aynen gerçekleştirmişti. Öykü kahramanının adını bu nedenle İbrahim olarak şekillendirdim. İbrahim çok titiz bir arkadaştı ve eksiği yoktu, mal-mülk-para-iyi okumuş, kültürlü çocuklar, arkadaşlar…

Öyküdeki gibi üstündekilerin tümünü; kol saati, Nüfus Kâğıdı, cüzdanı vb. evinde bırakarak göl kenarına gelmiş, üstündekileri, pantolonunu çıkarıp düzgünce katlamış, çoraplarını ayakkabılarının içine koyduktan sonra barajda yitirmişti kendini. Yaşamına son vermesinin sebebini asla öğrenemedik.

Murtaza; Kendisinden razı olunmuş. Beğenilmiş, seçilmiş, güzide (Hazreti Ali’nin lâkabı).

(1) Dalleyi Dikmek; Yöresel bir deyim olarak ölmek.

Fondiplemek, Fondip Yapmak; Bardaktaki tüm içeceği bir kerede içmek.

Göz Ardı Etmek (Edilmek); Gereken önemi vermemek, verilmemek.

Gözleri Yaşarmak; Çok duygulandırıcı bir olay, durum nedeniyle gözlerinden yaş gelmek, çok duygulanmak, gözleri sulanmak.

Halt Yemek (Etmek, İşlemek, Karıştırmak); Uygunsuz bir söz söylemek, uygunsuz davranmak, uygunsuz bir iş yapmak, uygunsuz hareket etmek.

Höpürdetmek; Bir şeyi içerken ses çıkarmak, bir şeyi ses çıkartarak içmek.

Höykürmek (Heykirmek, Hökünmek); Yüksek sesle ağlamak, heyecanlı ve kızgın bir şekilde bağırarak konuşmak, korkudan bağırmak, haykırmak.

İlenmek; Bir kimsenin kötü bir duruma düşmesini gönülden geçirmek, ya da bunu açıkça söylemek, bir kimse için kötü dilekte bulunmak.

Komaya Girmek; Duyma, anlama, hareket kabiliyetlerini yitirerek yarı ölü duruma gelmek, kendinden geçmek. Kendinden geçercesine sinirlenmek.

Kulak Arkasına Atmak (Kulak Arkası Etmek); Önem vermemek, dinlememek.

Sinmek; Kendini göstermemek için büzülmek, saklanmak, pusmak. Korku, yılgınlık gibi nedenlerle konuşamamak ya da tepki göstermemek.

Şov Yapmak; Düzmece bir davranış olarak, yalnızca gösteri olsun diye bir şeyler yapmak. Eğlendirici gösteriye çıkmak

Vicdanı Sızlamak; İnsanın içini acıtan duygularda yaşadığı durum.

Yeğ Tutmak (Yeğlemek); Bir şeyi diğerlerinden daha üstün, daha iyi, daha uygun görüp ona yönelmek, tercih etmek.

Yüreğinin Yağları Erimek; Çok üzülmek, çok korkmak.

Zerk Etmek;  Bir sıvıyı şırınga ile vücuda vermek. Bir bilgiyi içine, beynine, gönlüne sığıştırmak.

(2) Çetrefil; Karışıklığı dolaysıyla, anlaşılması, içinden çıkılması veya sonuca bağlanması, anlaşılması güç. Yapı ve ses kurallarına aykırı kullanılan dil. Sarp, engelli, engebeli.

Doz; Bir ilâcın bir defada alınan miktarı. İstenilen etkiyi oluşturacak ilâç miktarı. Bir maddenin bir bileşiğe, bir karışıma girmesi gereken belli miktar.

Ipıslak; Her yeri ıslak, çok ıslak, sırılsıklam.

İhtimam; Dikkatli davranma, özenme, özen. İyi bakım. Özenli bakım. Özen gösterme.

İllet; Hastalık, dert, hastalık derecesinde alışkanlık, bozukluk, kızdıran, sinirlendiren şey, sebep.

İntibaa; İzlenim. Bir durum veya olayın duyular yoluyla insan üzerinde bıraktığı etki, imaj. Uyaranların, duyu organları ve ilişkili sinirler üzerindeki etkileri.

Jump (İngilizce); Atlamak. Ancak öyküde, suya dalma sesi olarak yorumlanmıştır.

Kıtıpiyos;  Değersiz, bayağı, adi (argo).

Külfet; Sıkıntı, zorluk, yorgunluk, büyük masraf.

Meczup; Gönlü Allah sevgisiyle dolu ve bu sevgiyle kendinden geçmiş, aklını yitirmiş, kendini Tanrıya vermiş, Tanrı aşığı, inançlı insan. Deli, delirmiş. Aklını yitirmiş.

Menzil; Erim. Bir yolculukta belli bir yol alıştan sonra dinlenmek için durulan, daha önceden ulaşmak için belirlenmiş yer. Başlangıç ve bitiş arasındaki uzaklık.

Muzdarip (Mustarip); Istıraplı, acı çeken. Sıkıntılı, ızdırap çeken. Bir tarafları sızlayan, ağrıyan.

Nitekim; Nasıl ki, gerçekten, sonunda, sonuç olarak.

Ödem; Kimi hastalıklarda ayaklarda, ellerde ve yüzde görülen ağrısız, sancısız şişlik.

Pelteklik; Dilin dişler arasına alır gibi konuşulması ve bu nedenle r, s, z sesleri kusurlu söyleme. Tutuk ve titrek bir biçimde konuşma.

Süreç; Bir olayın ya da olayların, işlemlerin belli bir sonuca doğru gidişi, düzenli olarak birbirini izleyen değişmelerle gelişip oluşması. Belli bir sonuca ulaşan düşünce akışı.

Ücra; Çok uzakta, en uçta bulunan.

Zibidi; Gülünç olacak derecede kısa ve dar giyinmiş olan, yersiz ve zamansız davranışları olan.

Zirzop; Uygunsuz, yakışıksız, delice davranışları olan, aklına eseni yapan, delişmen.

(3) Ahret (Ahiret, Kabir) Sualleri; Ölen insanı kabirde Münkir-Nekir denilen Sorgu Melekleri sualleriyle sorguya çekerler, bu sorular; “Rabbin kim? Dinin ne? Kimin ümmetindensin, Kitabın ne? Kıblen neresi?” diye başlayan ve “Rabbim Allah!” cevabı verilmesi gerektiğine inanılan suallerdir. İnsanları bıktıracak kadar uzun ve devamlı olarak sorulan sualler.

Cümle Âlem (Dünya Âlem, El âlem); Kim var, kim yoksa herkes.

Çoban Tırnağı; Genelde tırnak diplerine yakın yerlerde derinin kalkması şeklinde görülen sıkıntı.

Giderayak; Gitmek üzereyken, gitme anında. Ölmek üzereyken.

Haleti Ruhiye; Kimi zaman kısa, kimi zaman uzun süren duygusal hal, tutum, ruh hali. 

Kızılcık Sopası; Dayak atmak için tercih edilen bir sopa. Sebebi esnek olması ve az bir güçle savrulsa dahi çok can yakmasıdır. Dayak ile eş anlamlı olarak kullanılan bir söz.

Sabır Taşı Çatlaması; Çok sabırlı kimsenin bile tahammül sınırlarının sonuna, “Yeter!” diyesinin gelmesi.

Ufak Tefek; Türkçemizdeki masa-musa, sandalye-mandalye der gibi bir söz. “Ufak-tefek “diye başlayan şarkı bilindiği gibi KAYAHAN’a aittir.

(4) Demokrasilerde Çareler Tükenmez; Rahmetli 9. Cumhurbaşkanı Süleyman DEMİREL’e ait “Allah’tan umut kesilmez!” bir bakıma; “Her şeyin kılıfına uydurulacak bir neden vardır!” anlamındaki sözü.

(5) Şirpençe (Aslan Pençesi, Kızıl Yara); Birkaç tane kan çıbanı bir arada bulunur ve çevreye ve derinlere doğru genişlerse bu tür çıbanlara karbonkül (Latince; Carbunculus) , halk arasında şirpençe denir. Tehlikeli ve öldürücü bir kan çıbanıdır. Ağır seyreden durumlarda mikroplar kana karışır ve öldürücü olabilir. Nitekim Yavuz Sultan Selim bu çıbandan ölmüştür. Tedavi için ufak bir bilgilendirme; öncelikle kabuk kaldırılmalı, cerahatlenme için antiseptik sıvılarla pansuman yapılmalı, doktor nezaretinde antibiyotik ilâçlar kullanılmalıdır. Doktor uygun gördüğü takdirde cerrahi müdahale yapılmalıdır.

(6) Sessiz Gemi, Yahya Kemal BEYATLI’nın ölümü şekillendirdiği en muhteşem eserlerinden biri olup, bu şiir ayrıca şarkı olarak da bestelenmiştir.

(7) KARATEKİN, Erol. 1987 Yılı. “SEVGİ” (Şiirin aslında en son satırında “Ona” kelimesi yoktur, öyküye uygunluk olması için eklendi).

(8) Derya SEVDE’den birkaç alıntı;

Eğer birini seviyorsan, onu serbest bırak… Dönerse senindir, beklediğin üzere. Dönmezse zaten hiç senin olmamıştır! (KARAMSAR TİP İÇİN)

Eğer birini seviyorsan; onu serbest bırak… Üzülme dönecektir!  (İYİMSER TİP)

Eğer birini seviyorsan; onu serbest bırak… Bir müddet bekle, dönmezse unut gitsin! (ALDIRMAZ TİP)

Eğer birini seviyorsan; onu serbest bırak… Seviyorsa dönme ihtimali çok yüksektir… Sevmiyorsa ilişkiniz muhtemel bile değildir!  (İSTATİSTİKÇİ TİP)

Eğer birini seviyorsan; onu kesinlikle serbest bırakma… (AŞIRI SAHİPLENİCİ TİP)

(9) Kara bahtım kem talihim, Taşa bassam iz olur… diye başlayan Adana Yöresi Türküsünü Aziz ŞENSES isimli üstat derlemiştir. Ağustosta suya girsem, balta kesmez buz olur, eklentisidir.

(10) Bana henüz yolunun sonu budur;  denmedi / Ben ömrümü harcadım bu yollar tükenmedi… ortalara doğru bir yerlerinde de; “Düştüğüm yollar gibi sonsuzdur benim tasam / Bekleyenim olsa da razıyım kavuşmasam…” Ve sonuna doğru bir yerlerde de; “Senin de yolun biter, diner gözünde yaşlar / Benim uğursuz yolum bittiği yerden başlar!” denilmektedir.  YOLCU ve ARABACI”, Faruk Nafiz ÇAMLIBEL

(11) Suskunluğum asaletimdendir. Her lâfa verilecek bir cevabım var. Lâkin bir lâfa bakarım, lâf mı diye. Bir de söyleyene bakarım, adam mı diye… MEVLÂNÂ

(12) Hipokrat Yemini (Bugünkü Hali); “Tıp Fakültesinden aldığım bu diplomanın bana kazandırdığı statü, hak ve yetkileri kötüye kullanmayacağıma, hayatımı insanlık hizmetlerine adayacağıma, hastalarımı memnun edeceğime, insan hayatına mutlak surette saygı göstereceğime, mesleğim dolaysıyla öğrendiğim küçük sırları saklayacağıma, hocalarıma ve meslektaşlarıma saygı ve sevgi göstereceğime dil, din, milliyet, cinsiyet, takım, ırk ve parti farklarının görevimle, vicdanım arasına girmesine izin vermeyeceğime, mesleğimi dürüstlük ve onurla yapacağıma namus ve şerefim üzerine yemin ederim.”

(13) Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek. Mevlânâ’ya sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”