Bir kurban bayramı arifesiydi, diğer, ya da daha önceki kurban bayramlarından farklı, hem o kadar çok farklı ki…
Daha ramazan bayramının ertelerinden ısmarlardım kurbanlığımın temin edilmesini köye, akrabalarıma. Doğal olarak annem-babam yaşarlarken, kurbanlığımı temin etmek konusunda hiçbir sıkıntım olmazdı.
Büyükbaş olursa babam ortak kabul etmez, “Üç pay annenin, üç pay benim, bir pay da senin!” der, “Dökül paraları bakalım!” diye de ekler, paraları memnuniyetle alır, şehre, işime dönerken de aynı paraları eksiksiz olarak, “Yol Parası” diyerek sokuştururdu cebime.
Ah! O eski günler! Şimdiler de nasıl aramam, akrabalara sipariş vermeyi unuttuğum için nasıl hayıflanmam(1) ki?
Yurt dışı görevler, yoğun iş temposu, dürtükleyen de olmayınca KDV’si(2) ya da eklentileriyle dokuz güne çıkan bayram tatili verilince kurbanlık temini aklımı başıma getirmişti.
Aslında babamı, hemen arkasından da annemi yitirdikten sonra “Allah kabul etsin!” tavrıyla kurban bedelini ya hayır kurumlarına bağışlıyor, ya da köyden akrabalardan bana ulaşan haberlere göre, gönderip vekâlet verip muhtaç olduğu belirtilen “Kardeşlerim” dediğim köylüme dağıttırıyordum, angaryasını akrabalarıma yükleyerek tabii.
Bu bayram beni köyüme yönlendiren bir güç, bir şevk, ya da gördüğüm rüyanın etkisi vardı, annem-babam mahzun bir şekilde oturmuş, dua etmemi bekliyorlardı, arkalarında bir neyle fon müziği(3) çalıyordu sanki rüyamda;
“Unuttun bizi zalim…(4)”
Hiç de öyle değildi, ama bunu ne rüyalarımda, ne de mezarları başında anlatabilirdim onlara, bu kez kurbanlık siparişi de vermeyi unutmuş, ya da gecikmiştim haber vermeyi akrabalarıma. Yani ve zaten iş başıma düşmüştü.
Atladım arabama, köye ulaşmadan evvel, bildiğim hayvan pazarına uğradım. Kuyruksuz, boynuzlu, oldukça gösterişli bir koç çekti dikkatimi. Bedelini sordum; aklımda değil, 400 TL dedi galiba, meselâ. Üstelik hiçbir pazarlık hakkı tanımadan, elini tutup sallamama bile izin vermeden. Doğrusu annem-babam için de birer kurbanlık almayı düşündüğüm için üstünde durmadım.
Dolaştım tüm pazarı…
Gözümün tuttuklarının hepsinin harf veya rakam vardı sırtlarında, çeşitli renklerdeki boyalarla. Diğerleri ise Allah’ımın gücüne gitmesin, sıska, çok yaşlı, ya da körpe, senesini doldurmadığı belli kuzucuklardı, çiroz(2) gibi.
Geri döndüm, o ilk gördüğüm koçu almak için; “Hiç olmazsa!” diyerek.
Gözüme kestirdiğim kurbanlığın başında genç bir kız vardı, çoban, ağzı açık ayran delisi(3) hatta içine düşecekmiş(3) gözlerine bakıyordu.
Doğrusunu söylemem gerek, gerçekten ağzı açık ayran delisi tarifindeki gibi yüzüne bakılacak, güzel ötesi bir genç kızdı karşımdaki, çobanla boy-bos, yaş-baş olarak uyumlu, ancak minimum 8-10 yaş ileride olduğum, göz süzmemin memnu(2) olacağı bir genç kızdı, karşımdaki, almaya niyetlendiğim koçu, her ihtimale karşı boynuzlarından tutan.
“Alıcı mısınız, alacak mısınız efendim?”
“Sizi neden alâkadar ediyor efendim?”
Bugün buraya yönelirken ters tarafından kalkmış olmalıydı, onu gülümsetmenin ve kurbanlığı bana bırakmasının tek yolu olduğuna inandım. Yılışıklık, yalakalık, küstahlık, kendini bilmezlik(3), üstelik daha tanışmadan, “Merhaba!” bile demeden. Her neyse…
“Bu kurbanlığı bana bırakın, ben sizin kurbanınız olayım!”
Gülümseme bir yana, hiddetlendi, celâllendi(1), neredeyse tuttuğu koçun boynuzunu bırakıp yumruk atmak istercesine gerilmeye başladı, ya da çalıştı fark ettiğim. Sonra sakinleşir gibi oldu, ben de o gözlere bakmaya cesaret edemeyip, ulaşmaya bile tereddüt geçirirken(1) o gözlerini gözlerime dikti;
“Sizden kurban olmaz, çünkü mundar(2) bir yapınız var!”
“Bakın hanımefendi, ya da güzel kız! O son sözü, size hiç yakıştıramadım, güzelliğinizle hiç de uyumlu olmadı!”
“Siz bu boyunuz, yaşınız ve yakışıklılığınızla ve cesaretle bana sarkıntılık ediyorsunuz yakışıyor da, benim sözüm size niye yakışmasın ki?”
“Haklısınız, doğru söze ne denir ki? Benimki de eşeklik, hem de şeddeli(2) bir eşşeklik, ama bilin ki sizi hüzünlü, sinirli ve gerilimli görünce şaklabanlık amacıyla, belki sinirliliğinizi birkaç saniye için de olsa erteleyebilmeniz amacıyla o sözü söyledim. Yoksa yaş-baş, güzellik-yakışıklılık fukaralığı bakımından aramızda kocaman, koskocaman sıradağlar olduğunu görecek kadar eğitimim, görgüm, bilgim var, Allah’a şükür. Ama bilin ki art düşüncem(3) yok! Çok güzelsiniz ve dürüst olmalıyım, şimdi art düşüncem var, inkâr etmeme izin vermeyin lütfen!”
Gülümsedi.
“Tövbe(18)! Tövbe! Bu yaşa geldim, hiç aklımdan geçmedi, neredeyse böylesine, ayaküstü ilân-ı aşk gibi bir tavırla karşılaşmadım. Dürüst olup gerçeği söylemek yerine, saklanmayı deneseniz, daha iyi olmaz mıydı?”
“O zaman sizi bir kez daha görme şansım olmazdı ki! Bu da beni üzerdi. Çünkü haddimi(1) ve bulunduğum yeri, aramızdaki mesafeyi biliyorum. Kurbanlığı siz seçmişsiniz, beğenmişsiniz, ben geciktim, sizin nasibiniz…
Buyurun!”
Çobana döndüm;
“Kaç para demiştin kardeşim?”
“500 TL!”
“Yani ben bir tur atıp gelinceye kadar, yani bir saat kadar zaman içinde kurbanlığın fiyatı 100 TL arttı öyle mi? Bak kardeşim, şimdi hanımefendi sana 350 TL verecek, sen de ‘Aldım, kabul ettim!’ diyeceksin, tamam mı?”
“Olmaz!”
“Sen bilirsin! Nereli, nasıl ve kim olursan ol, ben şimdi Belediye Başkanımıza telefon ediyorum, ‘Demin şu kadar olan kurbanlık, şimdi bu kadar!’ diyeyim, sonrası senin bileceğin iş kıymetli kardeşim!”
Sessizce bir “Peki!” döküldü ağzından.
Ne de olsa “Korku bekliyordu dağları…”
Onun korkusu kurbanlığın belki de fahiş(2) fiyatla, rekabeti kızıştırmak için artırmış olmaktan, benim tavrım ise, yanlış bakışlarından dolayı cezalandırmak üzerineydi.
Eee! Atalarımız nasihat konusunda uslanmayana kötek atmaktan(5) bahsetmiş, ben de o genç çobanın bakışlarından dolayı kötek atmak gerekliliğini hissetmiştim.
Ve her iki durumda da kazançlı olan o genç kızdı.
Tekrar gülümsedi, satıcıya parayı öderken;
“Affedersiniz, deminki gibi sarkıntılık olarak düşünmeyin lütfen, belki hüznünüz, sıkıntınız ya da bir şeylere moraliniz bozuk olabilir. Ama gençsiniz, güzelsiniz ve gülümsemenin sizin için, size yakışan normal bir yaşam şekli olduğunu düşünüyorum yaşlı, kart bir vatandaş olarak…
“Estağfurullah…(2)”
“Bakın öncemde de söyledim, yaşamımda en çok övündüğüm huyum; haddimi bilmek. Tek başınasınız. Gideceğiniz yere, bu satın aldığınız kurbanlığı nasıl götüreceksiniz?”
“Bir kamyonetle…”
“Kamyonete kadar?”
Sustu.
“Anlaşıldı, ilân-ı aşkı mı kabul etmediniz, ama bari yardımımı kabul edin!”
“Ne diyeceğimi bilemedim, ama merak ettim, siz kibarlığı nasıl temin edeceksiniz, yoksa kibar, centilmen olmaktan, öyle kalmaktan ve kurbanlığı almaktan vaz mı geçeceksiniz?”
“Yoo! Aslında bir değil, üç kurbanlık alacaktım; annem, babam ve kendim için. Köyüm buraya iki adım kadar. Akrabalarımda vardır herhalde, ya da büyük baş hayvana ortak olurum, ya da büyükbaş hayvan alıp ortak beklerim, en kötüsü tek büyükbaş hayvanla açıkta kalmam. Kendinize dert etmeyin lütfen!”
“Dert ederim. Çünkü ben olmasam bu kurbanlık sizindi!”
“O zaman sizin yokluğunuzu, eksikliğinizi hissederdi tüm dünya, eğer…”
“İkinci kez ilân-ı aşk gibi benzer sözler…
Bakın teklifim şu; Bu koçu bir hayır kurumuna bağışlayayım. Siz büyükbaş hayvana girecekseniz ben de rahmetli annem, babam ve kendi adıma ortak olmak isterim.”
“Bu koç sizin hakkınız, nasibiniz. Büyükbaşla küçükbaş farklıdır. Siz koçunuzdan vaz geçmeyin. Onu evinize bırakmama izin vermeniz dileğim. Eğer bu dileğime ‘Evet!’ der, benim fuzuli, yersiz, anlaşılmaz, gereksiz ilân-ı aşklarıma da katlanmış olmanızdan dolayı memnun olduğumu söylersem, inanın lütfen.”
“Bir gülümsedim, dinlenip dinlenip ‘Yüz verdim deliye…’ tavrındasınız. Bir kez daha böyle bir söz, cümle söyler, hatta hissettirirseniz ne köyünüze gelirim arzulamış olarak, ne de sizi hatırlarım…”
“Bakın güzel kız, hanımefendi, bayan…
Canım üstüne yemin ediyorum, çünkü gerçek anlamda hiç kimsem yok, köydeki akraba, arkadaş, tanıdıklarım dışında. Siz dâhil bundan böyle gerçekten âşık oluncaya kadar kimseye ilân-ı aşk etmeyeceğim, bundan öncemde olduğu gibi. Gerçekten zararsız bir sarkıntılık gibi yorumlasanız bile, benim tavrım edep(2), terbiye sınırlarımın içinde değildi. Hele ki köyüme gelmeyi düşündüğünüzü söylediğinizde…
Gerçekten özür dilerim, kabul edin, lütfen!”
“Cümleleriniz sona erdiyse, eklenti yapmak için sakın bir çabanız olmasın, yemin ettiniz, dünyadan mundar olarak göçmenize razı olamam.”
“Haklısınız! Başa döndük! Benim çenemin düşüklüğünden(3) koç bile rahatsız oldu, kim bilir sizin başınız ne kadar ağrıyordur? Ne yapayım ki, ya da sizin düşünceniz olarak söyleme gayretinde olayım, ne yazık ki mesleğim çene düşüklüğünü(3) gerektiriyor güzel kız…”
“Bakın, aynı sözü söyleme gayretinde olmayın, bir…
Kim bilir karşınıza çıkan kaç kıza böyle kompliman(2) yapıp canlarını yaktınız, ayaküstü(2) bana bile…”
Kamyonet hazırdı sanki ama gene de sözünü tamamlama gayretini yaşadı, herhalde iki, üç diyerek devam edeceklerini erteleyerek;
“Ama benim canımı yakamayacaksınız…”
Sustum.
Bildiğim kadarıyla koçlar tek başlarına seyahat etmeyi(!) hiç mi hiç sevmezlerdi, hele ki bağlı değillerse…
Mecburen fedakârlık edip koçun boynuzundan tutarak, her türlü riski göğüsleyerek kamyonetin kasasına geçtim ve o…
Hayrettir, yarım saate yakın çan-çan edip(1) başını ütülediğim genç kızın adını bilmiyordum. Peki, o? Hiç aklımdan geçmiyordu; “Ben şuyum!” dediğim. Aklımdan geçen gerçekten onun gül dalında gonca olduğu idi. Bir boş vaktimi değerlendirmek için de olsa, içimden geçirmek istesem de yemin ettiğim için ilân-ı aşk etmeyecektim.
O bir taksi tuttu, önümüze geçerek ve muhtemelen de güvenerek (galiba). Evine ulaştık, kurbanlığı şoförle beraber indirdik, kiler gibi, depo gibi bir yere kapısını kilitleyerek serbest bıraktık koçu.
“Üstünüz, başınız, pantolonunuz tüy içinde kalmış!”
“Üstüm başım önemli değil de, sevabınıza bir pantolon alırsınız artık!”
“He! 50 TL tenzilât yaptırdınız ya, ona mutlaka el koymak düşüncesindesiniz!”
“Bakın hanımefendi! Rahmetli annem; ‘Dilinin kemiği yok(6), nerede, ne zaman, nasıl espri yapacağını bilmiyorsun!’ derdi, hem de defalarca söyledi bunu. Pantolon sözümün de sizi inciteceği, sözümün bu kadar yanlış anlaşılacağı aklımın ucundan bile geçmedi. Ben sizin yerinize, daha önce söylediğiniz bir sözü ikinci baskı olarak şöyle söylemenizi beklerdim; ‘Bu ne samimiyet? Yüz verdik deliye…’ falan…
İsmimi bilmediğiniz için ‘Beyefendi!’ demek de geçmezdi içinizden her halde. Bu vesile ile ben Beyhan.”
“Size yakıştıramadığım ve yasakladığım şey; ilân-ı aşk idi. Şimdi; benim adıma da konuşmanızı, kötü sözler söylemeyi izninizle men ediyorum size. Lütfen…
Birkaç kez lütfen…
Çünkü o sözler ne düşüncenizle benim ağzıma, ne de sizin ağzınıza yakışmıyor. Bu arada adım Beyza, mecburen…”
“Peki Beyza…
Hanım…
Yasak, yasaktır, uyacağım. Yalnız merakımı bağışlayın lütfen, kurbanı kime kestireceksiniz?”
“Çoğunun adını, yakınlığını unuttuğum komşularımın ellerinden gelmez, ya da bana ancak çok sonra yardımcı olabilirler belki, herhalde gene kamyonet tutup kesim yerine götüreceğim…”
“Kim bilir ne kadar belki de saatlerce bekleyeceksiniz? Yani, bakın efendim sadece gülümsemeniz için söylemek, teklif etmek istiyorum, gene yanlış anlayıp sitem edip, azarlamayın beni. Yani azarlamamanızı ummak istiyorum, demek istiyorum.”
“Karşımda kaşınan biri yoksa hiç de öyle bir huyum yoktur, beyefendi. Öğrenmek istediğiniz, ya da teklif etmekten çekindiğiniz ne imiş, tabii azar değil, ama sitem, kızma ve sizi kapımdan uzaklaştırma hakkımı kullanmamı gerektirmezseniz…”
“Dakka bir, gol bir(7)…
Beyhan idim, aniden beyefendi oldum, zararı yok. Kısmen dede mesleğimiz olarak unutulduk, ama köyde namımız dedemiz tarafından ‘Kasaplar’ idi. Babam bilirdi, bana da öğretti. Eh…
Az çok bilirim yani…
Kan tutmaz, duasını da, tekbir getirmeyi(1) de, nasıl keseceğimi de, soyacağımı da bilirim, demek istedim. Bu; ilân-ı aşk etmeksizin biraz daha sizinle beraber olmamı da sağlar, beni istemeseniz de, kızsanız da. Şimdi gülümsemenizi istediğim kısma geliyorum. Kurbanınızı aldınız, güvenir, ya da izin verirseniz, ben keseyim…”
“Düşüneyim…”
“Düşünmeyin, ‘He!’ deyin. Annemi yitirdikten sonra tüm malzemelerim, kapalı olan köydeki evimde var. Bayram namazından sonra gelir gereğini yaparım, tekrar ediyorum, sataşmadan, sarkıntılık etmeden ve yasakladığınızı söylemeden, tüm İslami Kurallara göre…
Yok bana ‘Defol!’ derseniz, defolurum, ama size köyden akraba veya arkadaşlarımdan hangisi müsaitse onu getirir ya da gönderirim, eşiyle birlikte, onlar sizi zahmete sokmaksızın gereğini yaparlar…”
“Neden bu kadar iyi olmaya çalışıyorsunuz?”
“Valla söylerdim, ama yeni bir fırça yemeyi göze alamam!”
“Peki, böyle bir teklife ‘Hayır!’ demem mümkün değil, ‘Evet!’ derim tabii ki!”
“Yani satır, çengel, bıçak ne gerekiyorsa onları alıp getirip gelip benim kesmemi mi, yoksa alternatifi mi kastediyorsunuz?”
“Size kalmış!”
“Allah!”
Sesimden ev titremişti sanki hayretle açılan gözlerine bakmaya çekinirken;
“Yalnız gene sitem etmeyeceğinize inanarak, söylemek isterim ki bu sabah namazından itibaren tekbirlere başlamalıydınız, kurban sahibi olarak. Allah büyüktür, hoş görür, hemen başlayın, bayramın dördüncü günü ikindi namazından sonra biter. Tabii bu arada boya, süs falan olmaz, abdest…”
“Eh, birazcık da olsa okuma-yazmam, mürekkep yalamışlığım(1) var, elhamdülillah Müslümanım, gene de hatırlattığınız için teşekkür ederim.”
“O zaman iyi günler, bayram namazından sonra ben bir çırpıda(3) kapınızda olurum, bahçeniz müsait kurbanın kesimi için, sadece deriyi hayır kurumuna vermeyi düşünüyorsanız o nedenle dışarıyla irtibatınız olabilir.”
“Sağ olun da hakkınızı nasıl ödeyeceğim?”
“Surat asmayarak, sadece tek bir gülümseme ile ve isminizi benim için yalın olarak söylememe izin vermenizle, sonuna bir eklenti olmaksızın…”
“Bu biraz zor olacak Beyhan Bey. Ben de sizin gibi annesiz, babasızım. Burası benim annemi babamı yitirdikten sonra, devamlı olarak üleştiğim ev. Canımın her sıkıldığında, her arzu ettiğimde geldiğim…
Ve bir sene önce bugünlerde, annem başımda idi, ikinci kez kurban bayramımı ben bene geçireceğim, yalnız…”
“O zaman size herhangi bir söz gelmesin, arada bir geliyor olsanız da evinize. Ben köyümden birilerini karı-koca getireyim buraya. Adam bana yardım eder, kadın size. Belki anlaşırsınız, şehre her gelip gidişinizde, hatırınızı sorarlar, yalnızlığınıza merhem olmak, ihtiyaçlarınızı karşılamak için yanınızda olurlar. Gelişinizde evinize bakıp, ne gerekiyorsa karşılayıp temin ederek…”
“Gerçekten özür diliyorum, bunlar benim hayalimden bile geçiremeyeceğim şeyler, büyük şehir kargaşasında...
Ve öncemde söylediklerim için utanıyorum, iyi, hem de çok iyi bir insanmışsınız, bir anda fark edemediğim, hissedemediğim...”
“Sağ olun Beyza Hanım. Bu sizden kaynaklanan bir tebessüm...
Şimdi izninizi rica edeceğim!”
“Peki! Bir şey unutmadın mı? Hem adım sadece Beyza!”
“Sağ ol Beyza, ama asla unutmadım. Ufak bir ipucu…”
“Hani kurbanlığınız yoktu ya!”
“Gerçekten köyümü görmek ister misiniz?”
“Doğup büyüdüğünüz…”
“Ama maalesef yaşadığım yer yakından biraz uzak…”
“Bakarsınız, yemin ettiğiniz sözü yaşamaksızın bir sonraki, ya da bir başka kurban bayramı da orada kesersiniz, benim sahip olacağım kurbanımı…”
“Valla, bunu umut etmek, hayalini kurmak isterim, ama insan hayal ettiği müddetçe yaşasa,(8) da hayallerinin esiri olmamalı(9). Gene de düşüncen için teşekkür etmek isterim!”
“Teşekkür etmen için değil, sözlerimi bir sonraki kurban bayramı için söz vermesen bile umut etmen için söyledim!”
“Şimdi koçun önüne bir leğen su koyalım, bağını da çözelim, koçu biraz gevşetelim, hadi hazırsan seni köyüme götüreyim arkadaşım…”
“Beyhan…
Beyhan…
Ben Beyza, Beyza, Beyza…”
“Peki, anladım Beyza, kızma Beyza…
Beyza…
Oldu mu Beyza?”
“Oldu Beyhan! Sağ ol!”
“Sen sağ ol, güzel kız Beyza!”
“Sen de yeminini unutma, çirkin de olsan, iyi insan Beyhan!”
Yürüyorduk beraberce, iki yabancı, hatta birbirine kırgın, hatta ve hatta düşman iki ailenin çocukları gibi, aramızda sıradağlar(10) gibi mesafe ile.
“Bak Beyza! Yeminimi bozmadan söylemek isterim ki, şanssız idim, öh hö…
yeminimi hatırladım geri dönüyorum, şanssız idim zaten, bir de çirkin dedin şansım iyice azaldı…”
“Zaman neler getirir bilinmez ki Beyhan. Hadi götür beni köyüne, gönlü zengin, kalbi iyi Beyhan!”
“Bak bu sözün mutlu etti beni Beyza! İnsan umutsuz yaşayamaz, ama iki-üç saat içinde, üstelik ayaküstü umutlu olmayı istemem, umutlu olmam da pek hayra alamet(3) değil!”
Ön kapıyı açtım, yanıma oturmasını dilercesine.
“Eğer rahatsız olmazsan…
Ama istersen arkaya da oturabilirsin. Ancak her iki durumda da arabaya binerken, sözlerimle şişirip kocaman hale getirdiğim kafanı çarpma, koru kendini lütfen!”
“Ne çenen düşük, ne de sözlerin başımı şişirip ağrıttı. Hatta şımarmayıp yeminini bozmayacaksan söylemeliyim ki, memnun bile oldum…”
“Kefaretini(2) ödesem de yeminimi bir kereliğine bozsam, çok erken gibi görünse de.”
“Arabayı sağa çekin beyefendi lütfen! Hiçbir şeyi merak etmiyorum, sabah da gelmeyin, ben başımın çaresine bakarım.”
“Kurda-kuşa yem olmak mı istiyorsun bu vakitte, köye yaklaştığımız bu ıssızlıkta? Deli olma lütfen!”
“Daha başlangıç bile olmadan sen de deli etme beni beyefendi, lütfen!”
“Beyhan! Hem sen diyorsun, hem beyefendi. Oysa ben sadece Beyhan’ım!”
“Haklısın Beyhan! Ben de bazen böyle sinirlenip ipi ucunu kaçırıyorum.(1)”
“O halde dellenme(1), ipin ucunu da kaçırma. Kırk yıl sonra karşılaşsak yeniden, her ne olursa olsun, Beyhan olarak durayım karşında…”
“Doğru! Daha kırk yıl yaşayacağıma garantim var sanki gene de emrin olur!”
“Döndük sabaha yine! İçimden geçen birçok şey var, ama hepsi yeminime aykırı, hepsi de ‘Arabayı sağa çek!’ komutunun esiri. Bu nedenle; ‘Ben ettim, sen etme!’ deyip susuyorum. Devam edeyim mi?”
“Evet, lütfen! Ama söze değil, yola…”
Sustum. Hem de ne susuş? Yüreğimdeki kıpırtılara boş verircesine. Aslında bu kıpırtıları da yasaklardı bu kız bana, eğer ki altıncı hissini engellemezse. O zaman dünyada da, ahrette de öyle bir yanardım ki, ama ne yanış?..
Oysa şimdi, kurbanını kesmek şansım vardı, tıpkı hapishanelerdeki gibi görüş hakkım vardı, kim bilir belki bir sonraki kurban bayramında “Onun kurbanı olma hakkımı” da sağlayabilirdi bu bana, mundar etmeksizin!
Umutsuz yaşayamaz insan demiştim ya, hani meselâ iyi tarafına gelip de bana telefon numarasını, internet adresini verse “Değmeyin benim keyfime!” derdim. Yoksa söz böyle denmezdi de; “Bundan iyisi Şam’da kayısı(11)” mı denirdi?
Araba kullanırken bu şekilde düşünmemin bana sunulmuş bir hak olduğunu düşünüyordum, menfaatperest, egosu yasaklanamayacak biri olarak. Kim bilir içimden geçeni, hiçbir yasağa aldırmaksızın “İlân-ı aşk” şeklinde kendi kendime de söyleyebilir, yani itiraf edebilirdim.
Belli mi olur? Hem neden olmasın! Gerçeğim, bu değil mi, bir sabah ertesinin kurbanlık satın alımında, haşlanarak, azarlanarak, sitem edilerek olsam da…
“Burası benim önceki kurban bayramından beri gelemediğim, bir yıldır kapalı olan evim. Örümcekleri rahatsız etmeden, örümcek ağlarını bozmadan gezinebilirsin, üst katlara çıkabilirsin…
Yalnız dikkatli ol lütfen, üstünü başını toz edip de beni masrafa sokma. Ben de bu arada ip, çengel, masat(2), satır, bıçak aklımda neler varsa onları halledeyim!”
Pantolon olayından sonra, “Üstünü kirletip de beni masrafa sokma!” diyerek iyi bir geri dönüş yaptığımı düşünüyordum.
Takımların olduğu odaya gittim, konuyu halletmiş gibiydim. Dönüşümde gülme krizine tutulmuş şekilde karşıladı Beyza beni, nefes alırken; “Hayırdır!” dedim.
“Beni bu hüzünlü halimde güldürdün ya, Allah da seni güldürsün!”
“Âmin de, neden?”
“Bana ‘Örümceklere dikkat et!’ demiştin, ama senin örümceklerle muhabbetin daha uzun sürmüş, bak! Şimdi sana pantolona ek olarak bir de gömlek, iç çamaşırı da mı borçlandım?”
“Beyza, ne yaptım sana, şaşkınlıkla iki-üç kez ilân-ı aşktan başka ki, ikide bir sitem, ima, iğneleyici söz, bir sağdan, bir soldan vurur gibi? Merak etme bavulumda her şeyim var.”
“Bu halinle mi, hem üstünü-başını nerde değiştireceksin ki? Kurban keserken abdestli olman gerekmiyor mu? Nerde banyo yapacaksın ki?”
“Akrabalarım var, demiştim ya! En kötü ihtimalle bir otele, ya da hamama giderim, korkma koçunu mundar etmem!”
“Sen sanki sitemli konuşmuyorsun? Allah’ım sana karşı neydi kusurum ki böyle birini çıkardın karşıma?”
“Bak Beyza! Akıl vermeme ne gerek var, ne buna senin ihtiyacın, ne de buna benim hakkım. Yarım bardak suya dolu tarafından bakmayı denesen! Aslında yemin ettirmeseydin başka sözleri de etraflıca söylemeyi denerdim, ama kefaret ödememi bile yasakladın, kabullenmedin! Peki, şimdi, kefaret-mefaret dinlemeyip, seni sevdiğimi söyleyip sana sarılıp, kucaklayıp öpmeye kalkışsam, seni kim kurtarabilir ki kollarımdan?”
“Bak, bıçaklar şurada ve tek bir soru; sen ölümüne mi susadın Beyhan?”
“Gerçekten kıyar mısın bana? O zaman kurbanını kim kesecek?”
“Gerçekten ben bazı şeyleri anlamakta güçlük çekiyorum. Ben canına okurum, diyorum, sen eziyet çekmemem için kurbanımı kimin keseceğini düşünüyorsun. Yerden göğe kadar pes(1) ki, pes…”
“Güzel Beyza, sevgili kız. Bin yıl yanında olsam söz verdiğim için değil, kendini bana emanet ettiğin için, rızan olmadığı için yanına bile yaklaşmam, elinden bile tutmam. Nasıl söyleyebileceğimi bilemiyorum. Zehir ikram etse bile içmeyi asla reddetmeyeceğim birinin sitemlerine de, kahırlarına da katlanırım, ama benim için üzülmesine asla!”
“Bir şey mi ima etmek istiyorsun?”
“Hayır, saygımı yitirmeksizin sabrediyorum. İndimde söz namus demek, çünkü. Evet, bazı şeyleri kabullenebilmen, kabullenmemiz için vakit çok erken, anlıyorum. Ancak sabır taşı çatlarsa ben de kendimi engellemem, engellemek için de gayretli olmam. Bu sana verdiğim sözün kefaret gerektirmeksizin gerçekleşmesi anlamına gelir, ama tabii ki kabul edersen beni!”
“Anladım, peki, şimdi?”
“İstersen arabada otur, radyoyu aç, CD(2) dinle, ben de akrabaları dolaşayım, bakalım kim bana yardım etmekte gayretli olur, kimde çamaşırlarımı değiştirebilirim?”
“Niye? Beni yanında gezdirip akrabalarınla tanıştırmaktan çekiniyor musun? Bir kızla, bir erkek arkadaş olamazlar mı? Mutlaka el ele mi dolaşmaları gerekir?”
“Çekinmek mi? Hayır! Ama elini uzatırsan tutarım. Bu köyde kim ne düşünürse düşünsün, içimden geçeni değil, senin arzunu dillendiririm. Ama şehir yoz(2), zapt edilmiş ve sana en ufak seslenişin bile beni üzüp, kahredip, rahatsız edeceğini bilmeni isterim. Hadi gel yanıma, elimi tutmaksızın, bu 40 haneli köyümü, içindekileri ve hem de insanlarını tanıtayım sana. Ayrıca koçunu kurban ederken birileri de dileğim üzerine hem sana, hem bana yardımcı olmak isterlerse, onları mı kırayım?”
“İyi, hoş da, insanları zorlamasan, benim yardımım yeterli olmaz mı sana?”
“Kötü bir lâf var hani ‘Bekâra…’ diye başlayan, ama tamamlamak istemediğim. Kurban kesmek, usulünce okumak, tekbir getirmek, soymak, parçalamak, üleştirmek, övünmek gibi olmasın ama zahmet gerektiren bir sanattır…
Sadece senin yardımınla bu başarıyı üleşebileceğimizi sanmıyorum. Ancak kaderimizde varsa, çözmek için gayretli oluruz. Bir şey daha söylememe rızan var mı?”
“Rızam olmasa da ‘Mesleğim!’ dedin ya, de bakalım!”
“Mesleğimle ilgisi yok, o başlangıcımızda yanlışlıkla dilimden düşen bir sözdü, rahmetli annemi gene hatırladım. Geceleri mezarlıktan ürkmezsen, dönüşte mezarlığı ziyaret edelim mi?”
“Böyle güzel bir tasavvur için izin alınır mı? Tövbe! Tövbe!”
“Yok o şimdi aklımdan geçti, kurbanınızı kesip gereğini yaptıktan sonra ziyaret edecektim.”
“Ben ziyaret ettim, ama tekrar götürürsen ve bildiklerinle okursan gene sevdiklerimle birlikte olmaktan memnun olurum!”
“Söz! Ama izin aldığım konu başka idi, izninizle; gezinirken bakarsın akraba ya da beni sevdiğini düşündüklerimden biri fazladan bir tepsi baklava yapmıştır, sevabına bize vermek isterlerse ısrar etmelerine fırsat bırakmaksızın el koyarım, anında...
Aynı yörenin çocukları olduğumuza göre bilirsin, cevizli hani börek gibi olan lokum, yaprak sarma, köy salçası, erişte falan gibi fazlalıkları olanlar da çıkabilir. Ellerine sağlık! Sen de sayemde köşeyi dönersin, yaşarsın yani…”
“Elimi tutmak için bu kadar iltifat etmene gerek yok. Hadi tut elimi, ama alıp götürmeye kalkışma, bana lâzım çünkü.”
El tutmasını bilmiyordum, bu yaşa kadar bana kimse öğretmemişti ki? Böyle şeyler okunup yazmakla öğreniliyor olmasa gerekti. Üstelik ikaz da edilmiştim; “Alıp götürme, lâzım!” diye…
“O nasıl el tutuş öyle, bir-kaç saniyede terlettin elimi, parmaklarımı da kıracaksın nerdeyse…
En iyisi ben senin koluna gireyim, hani elim bana lâzım, demiştim, ya!”
“Bak Beyza…”
Bu sözü ne kadar çok kullanıyordum ki, sanki “Bak!” demesem, ben söz ederken o can alıcı gözleriyle bakışlarını gözlerime dikmeyecekmiş gibi.
“Bana gerçek olarak yasakladığın şey, köylümün içinden geçirdikleri, düşündükleri, hatta tebrik eder gibi söz etmelerine neden olur. Yüzümüze karşı söylenecekler için de bak tanışalı birkaç saat içine sığıyor ama ben ‘Hayır!’ demem, diyemem şimdiden söyleyeyim, gücenme, üstelik böyle bir durumda kefaretten de söz edilemez...
Sadece ufak bir yalan sığdırabilirim araya, sığdırabilirsem, ‘İş arkadaşım!’ der gibi. Ama inandırmak zorunda değilim. Haksızca yasakladığına inandığım şey, ya da o konuyla ilgili bir şey için söz dokundururlarsa, hani ‘Üç-beş yıldır!’ der gibi, hatta evliymişiz gibi, düzeltmem. Senin de inkâr veya itirazın olmaz. Demedi, deme! Bir bakıma günah benden gitti…
Ama izin versen de şöyle gönül rahatlığıyla diz çöksem…”
“Mesleğin etkileme üzerineydi değil mi?”
“Eh! Aşağı-yukarı…”
“Anladım, ara sıra ancak nefes alırken bir-iki kelime sığıştırabiliyorum araya!”
“Olmadı Beyza. Hiç sözünü kestim mi senin?”
“Konuşamadım ki kessen!”
“Peki, fermuarı sen çek ağzıma, susayım!”
“Ya ben susmanı istemiyorsam?”
“Hem şikâyet, hem memnuniyet zarflı teklif…
Ben kaz kafalı(3) olmalıyım herhalde!”
“Bak Beyhan!”
Bak, bak diye diye Beyza da alışmıştı “Bak!” diyerek konuşmaya.
“Bir kez daha böyle ayıplı, kahırlı lâflar edersen, küser, ayrılır, yayan-yapıldak(3) düşerim şehir yollarına ve ömrü billâh(3) yeminini bozmana izin vermem!”
“Ömrü billâh? Ne söylediğinin farkında mısın sen?”
“Söz gelimi…”
“Anladım!”
“Manalı konuşma öyle, sittin sene(3) yüzümü göremezsin. Oldu mu şimdi?”
“Allah razı olsun. Ama ellerini ellerimden ayırma hiç, ne olur(12)? Sıkmayacağım, heyecanımı, varlığınla neşelendiğimi hissettirmemeğe çalışacağım sana. Esirgeme bunu benden, hiç olmazsa seni evine teslim edinceye kadar…”
“İyi tarafıma rastlaman, sana bu şansı verebilmem için birincisi, akrabalarınla dürüst bir şekilde tanıştır beni. İkinci isteğimi sonra söyleyeceğim!”
“Şimdiki şansım?”
“Şansını zorlama istersen, demek isterim. Neyse! Bıçakları arabana bırak, saçını, başını şöyle usturupluca(2) temizle ve hadi tanıştır beni köyünle, köylünle…”
Dolaştık. Allah’tan müzmin(2) bekâr olduğumu da, evlenmeyle ilgimin olmadığını da bildikleri için hiç kimse ahret suali(3) sormadı.
Naile ve Nail; “Yardım ederiz!” deyince dili çözüldü Beyza’nın.
“Hazırlığınızı yapsanız da bu akşamdan misafir etsem sizleri...
Yalnızım, evim müsait ve dost yüzlerine, seslerine özlemim, ihtiyacım var. “
“Olur mu olur, değil mi Naile?”
“Neden olmasın Nail? Çoluk-çocuk yok ya. Bizim için de değişiklik olur. Oradan da bir koşu bizimkilere uğrarız. Ama boş gitmek olmaz. Beyza kardeşin evine ilk defa gideceğiz. Baklavamız var, yaprak sarmasını da alalım tencereyle. Lokumu da sabaha kadar da sürse kardeşimizin evinde yaparım. Haşhaş, ceviz, un, yağ, tuz var nasıl olsa. Sizin de fırınınız vardır herhal(2), değil mi kardeş?”
“Un, yağ, ceviz götürmemize, getirmenize gerek yok. Geldiğimde almıştım onları. Sadece haşhaşı bilirim de, evde yok.”
“Oldu! Hadi bakalım, yüklenin neler yüklenecekseniz, daha fazla gecikmeden sizi bırakayım. Artık Nail, Naile lokumu yaparken sen de bıçakların hakkından gelirsin. Eğe, bileği taşı, her bir şey var, torbasının içinde. Yarın bayram, Allah kerim, gitmeden evvel izninizle, Beyza’nın izni var, annemi, babamı ziyaret edeyim…”
Sessizlik, suskunluk egemendi arabada. Gelirken öyle miydi ya?
Eve ulaştık, kapıyı açtı Beyza.
“Buyurun!” derken sesinde gene de engelleyemediği, saklayamadığı bir hüzün vardı, anlamakta zorlandığım. Bu; annesini yitirdikten sonra evine ilk kez birilerinin gelişi nedeniyle olabilir miydi? Yahut kapısının ilk kez misafir dışında yatılı kalacak birileri için açılışının yaşam değişikliği kabul edilebilir miydi?
İlk kez kendisi dışında birilerinin nefesinin duyulacak oluşunun, ya da annesini de yitirdikten sonra, annesi başında olmaksızın ilk kez kurban kesecek olmasının hüznü?
Mutlaka biri, ikisi, belki de hepsi. Herhalde benim gibi ne idiği belirsiz(3), duygularını gizlemesini ve haddini bilmeyen birinin ayrılıp kendisinden uzaklaşacağı olamazdı, değil mi? Hatta ayrılışımda yani belki böyle bir durumda ağzının kulaklarına varışını da olağan karşılamalıydım.
“Bana doyum olmaz!” tavrında, “İyi geceler!” dileği ile uzaklaşmak üzereyken;
“Namaz kılarken tekbirleri unutma, lütfen. Ben bayram namazını kıldıktan sonra gelirim. Sizlere Allah rahatlık…”
Sözlerimi tamamlama imkânım olamadı, kravatımdan tutarak içeriye çekme gayretini yaşadı;
“Gel buraya, benim için bunca fedakârlığı yapan, üstü-başı perişan, şaşkın bir adamı gecenin bu ilerlemiş zifiri vaktinde salıvereceğimi mi düşündün?”
“Dur Beyza! Daha yaşama doymadan, içimdeki yemini yok etmeden boğmak üzeresin beni. Senin elinde ölmek değil, ayrılmak zor gelir bana. Hem ölürsem, beni adam yerine koyarlar, senin benim için cezalandırılman üzer, kahreder beni, ölsem de, mezarımda döner dururum. Bana ne söylersen, ne yap dersen amenna(2). Yeter ki yüzünde yaşadıklarını unutup hüzün yerine gülümseme olsun!”
“Hâlâ aklımı çelmeye çalışmakla uğraşıyorsun. Hadi git, arabanı güzelce park et, bavulunu, çantanı al, kombiyi hemen yakacağım. Kendini temizle, çamaşırlarını değiştir ki…”
“Anladım, anlaşıldı, kurbanını öyle keseyim istiyorsun. Doğru, iyisi böyle olmalı, peşinen teşekkür ederim, işlem bittikten sonra giderim otele…”
“Bak arkadaş! Beni üzme modundan çekilmeye çalış lütfen. İki kaşık yedirecek bir şeylerim var, Allah’a şükür. Olmadı, beğenmedin, Naile ile makarna-erişte bir şeyler hazırlarız. İstersen yarını beklemeksizin baklavanın göbeğinden de nasiplenirsin. Senin için yorganım döşeğim de var. Başka ne ister, ne düşünürsün ki?”
“Yemin ettirmesen, bu sorunun kesinlikle, bilinçli, dürüst, gereken bir şekilde cevaplanacağından emin olabilirdin. Ama öncemizde de dediğim gibi, sana süre tanımalıyım, beni tanıman için. Benim de yeminimi aklımdan çıkarmamam gerek!”
“Anlaşıldı, hadi kedi-köpek girmesin, çabuk gel, kapıyı aralık bırakıyorum. Üstünü-başını çıkarmadan evvel kurbanlığıma da şöyle bir göz atıverirsen memnun olurum. Ben de Naile ile Nail’e yer, sana da banyoyu göstereyim!”
Bir banyo yapma karşılığı kullanılıyormuşum hissine kapılmadım değil, ama insan huzurlu ve kendini mutlu hissedince rahatlıyor. Hele ki, koçlu-örümcekli giysilerimi koymak için poşet istediğimde; “Ben hallederim, kenara koy!” dediğinde nedense utanmak, “Utanırım!” demek aklımın ucundan bile geçmemişti. Hele ki hatırlamak için muhafaza edileceğini ve unutturulacağını?
Oldu ama…
Sabah, tüm hazırlıkları bitirmişlerdi Naile ve Nail. Gayretli olacağım tek konu; Nail’le beraber bayram namazını kılmaya gitmek, sonrasında dualarla, tekbirlerle Beyza’nın kurbanını, vekâletini alarak kesimde başarılı olmaktı.
Nail gerekli olan diğer hazırlıkları yaptı, Naile’nin durgun, Beyza’nın telaşlı, endişeli, çekingen bir hali vardı. Beyza’dan vekâletini aldım, duasından sonra, tekbirleri beraberce getirdikten sonra bıçağı hayvanın boynuna çaldım. Canı çıkıncaya kadar beklerken Beyza’nın sırtını dönmesine şahit oldum.
Kurbanı çabucak soyduk, yani yüzdük Nail’le birlikte. İç organlarını ciğerini, dalağını, böbreklerini çıkardıktan sonra, “Kalanını siz halledersiniz artık!” diyerek izin almak istedim. Çünkü annem-babam için kurban kesmeyi unutmamıştım.
“Mutlaka gel!” sözü temenni miydi, rica mıydı, emir verir gibi, anlayamadım. Bence emirdi ve emir demiri keserdi, hem de her zaman.
Gün çabamla bitti, şöyle ya da böyle…
Telefon etti Beyza, ama akrabalarımın dileklerine “Hayır!” diyemedim, geri dönemedim. Tüm sitemleri başarıyla göğüsleyerek…
Sayılı da olsa gün çabuk geçmişti, diğerleri de geçecekti, zamanı durdurmak mümkün değildi ki. Nasıl ayrılacağımı, nasıl tahammüllü olacağımı, onu bir gün görmeden(13), ömrümü nasıl tamamlayacağımı düşünemiyordum bile. İsterdim ki; “Gideceğin yere beni de götür! (14)” desin. Soranlara; Asla “Başımın belâsı” demezdim. Hayaller güzel, ama gerçeklere dönmeliydi insan, zorla olsa da, mecburen.
Naile ve Nail’i köye götürmek üzere ayrılırken, yüreğime taş basarak, hatta içim kan ağlayarak;
“Allahaısmarladık! Ben de geri dönmem artık, birkaç gün de köyde kalırım, yolcu yolunda gerek, bekleyenim olmadıktan(15) sonra, sessiz, renksiz, düzensiz, kimsenin bilmediği sevgisiz hayatıma dönerim artık!” dediğimde, ayakkabılarını giymeden terlikleri ile yöneldi arabama, kapısını bile kapatmadan, Nail ve Naile’nin arkasından.
“Dur, anahtarını aldın mı, kapıyı açık bıraktın!”
Şöyle bir baktı yüzüme. Söylemek istediklerini Nail ve eşine duyurmak istemeksizin, heyecanla, göğsünün inip çıktığını fark etmeksizin söyledi;
“Ben de geliyorum, kim ne derse desin, geri dönelim. Beni yalnız bırakma, beni sensiz bırakma! Hadi acele edelim, hemen geri dönelim!”
Acele ettik, Nail ve Naile’yi evlerine bıraktık, dönerken;
“Sağa çeker misin azıcık, sözlerimin motor sesinde boğulmasını istemiyorum. ‘İkincisini sonra söyleyeceğim!’ dediğim bir söz vardı. İşine geri dönünceye kadar burada, benim yanımda kal, hâlâ içinden geçiriyorsan, söyle söylemek istediklerini, benim yasağım yok. Sen de, gerçeği görünceye kadar yemini bozmayacağını söylemiştin! Söyle gerçeğini gördün mü? Gerçeğinde ben var mıyım?”
“Göz göze geldiğimiz ilk anda, sevmeyi anladım, anında bağlandım sana, ilahi bir durum, belki yıldırım diye seslendirilecek bir duygu, belki başlangıcımda olup da bu yaşta rastladığım bir melektin sen. Seni sevdim, seviyorum. Bana elini ilk uzattığında dilimin ucuna kadar gelen sözlerim geri çekildi.”
“İçinden ne geçiyorsa söyle, sana eziyet çektirdiğimi düşünüp eziyet et sen de bana. Ama beni sevginden uzak tutma, hadi durma, söyle, ilân-ı aşk için serbestsin!”
“Gecenin bu karanlığında, gözlerini görmeden, kucaklamadan, nefesini duymadan…
Olmaz Beyza. Dizlerinin önüne diz çökmeliyim, gözlerini görmeliyim, nefesini hissetmeliyim, bir kurban bayramında beni nasıl kurban ettiğini anlatayım sana, sevgimin penceresinden. Sana kurban olmamı kabullen. Gerçek şu ki, ben kurallara göre kurbanınım senin, yani ben mundar olmadım.”
“Anladım, hadi çalıştır arabanı, çabucak evime değil, evimize gidelim, içinden geçenlerin hepsini, dinlene dinlene söyle bana ki ben de cesur olayım, söylemek istediğimi söyleyeyim bir çırpıda…”
YAZANIN NOTLARI:
(*) İlânı Aşk; Sevenin sevilene aşkını, kendisini sevdiğini söylemesi.
(**) Beyza; Beyaz, çok beyaz, çok temiz, parlak, günahsız.
Beyhan; Aklından, kalbinden geçenleri daima, saklamaksızın, saf kalple söyleyen.
Nail, Naile; Muradına ermiş, kazanmış, ele geçirmiş, başarmış, ulaşmış.
(1) Celâllenmek; Öfkelenmek, kızmak.
Çan-Çan Etmek; Gerekli, gereksiz sürekli konuşmak, yüksek sesle devamlı gevezelik etmek.
Dellenmek; Hiddetlenmek, kızmak, delirmek, yaramazlık etmek. Yöresel olarak; delilenmek, delirir duruma gelmek.
Haddini Bilmemek (Haddi Aşmak); Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilmeksizin onun ötesine geçmek çabası yaşamak, ölçüsünü bilmemek (Haddini Bilmek; Mevlânâ’ya sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”)
Hayıflanmak; Acınmak, yerinmek, esef etmek, kaybedilen bir fırsat için üzülmek.
İpin Ucunu Kaçırmak; Bir yeri yönetmede veya bir şeyi kullanmada gereken ölçüyü kaçırıp, artık duruma hâkim olmamak, çıkmaza girmek.
Mürekkep Yalamak; Okumuş, öğrenim görmüş, kültürlü, tahsilli olmak.
Pes (Etmek); Birinin aşırı kurnazlığı sayesinde, “Ancak bu kadar olur” anlamında bir deyiş. Yağlı güreşlerde yenileneceğini anlayıp sırtının yere gelmesini istemeyen pehlivan, yenildiğini kabul anlamında söylediği söz ki, çok zaman hakemler pehlivanların gözlerinin yağlarını silmek için “bez” dediklerinde “pes!” denildiğini zannederek yanlış kararlar verebilmektedir. Hasmının kısmetine tokat atılmadığı müddetçe güreşi pes kabul etmemek gerektiğini düşünüyorum.
Tekbir Getirmek; İslâm’da Tanrı’nın ululuğunu, yüceliğini belirtmek için söylenen “Allahüekber!” sözünü söylemek.
Tereddüt Geçirmek; Kararsızlık içinde bir süre geçirmek, duraksamak.
(2) Amenna; Genelde peşine “ve saddakna” kelimesi eklenerek kullanılan Arapça bir deyim olup, asıl anlamı iman ettim, tasdik ettim’dir. Türkçemizde “Mutlaka öyledir, doğru, diyecek bir şey yok, kabul ettim, inandım, anladım!” şeklinde onaylama sözü. Olarak kullanılmaktadır.
Ayaküstü; Ayakta durarak, oturmaksızın, hemen o anda, kısa bir sürede.
CD; Compact Disc ya da Yoğun Disk optik veri saklama kabıdır. (CD; Cross Dresser ayıbıyla karıştırılmasa iyi olur).
Çiroz; Çok zayıf kimse. Yumurtasını atarak zayıflamış uskumru balığı. Bu balığın kurutulmuşu.
Edep; İyiliğe, güzelliğe yönelttiği için insanın övgüye değer güzellikleri dinin gerekli gördüğü ve aklın güzel bulduğu bütün söz ve davranışlar ile uyulması gereken görgü kurallarını, göz önünde bulundurulması, izlenilmesi, bilinmesi gereken unsurlar…
Estağfurullah; Asıl anlamı; Arapça; “Tanrıdan bağışlama dilerim” şeklindedir. Ancak Türkçemizde kendisine olumsuz bir nitelik yakıştıran kimseye “Hiç de öyle değil!” anlamında nezaket, bazen de alay sözü (öyküde bu anlamda kullanılmıştır). Bunun tersi övülen veya teşekkür edilen kimsenin söylediği incelik ve alçakgönüllülük sözü. Ayrıca karşısındakinin kendinden beklediği işi, kendisi için yük saymayan kimse tarafından söylenen nezaket sözü.
Fahiş; Ölçüyü aşan, aşırı, çok fazla. Ahlâka ve törelere uygun olmayan.
Herhal; Her halde şeklinde de söylenir. Yöresel anlamda “herhalde” demek.(Herhalde; Kesine yakın bir olasılıkla, koşullar ne olursa olsun, her durumda kesin olarak.
KDV; Katma Değer Vergisi. Harcamalar üzerinden alınan bir vergi türüdür. Oranı devletçe belirlenen kanunlar çerçevesinde zorunlu olarak ödenen paradır.
Kefaret; Herhangi bir nedenle işlenmiş bir günahı Tanrıya bağışlatmak umuduyla verilen sadaka, ya da tutulan oruç.
Kefaret; İşlenmiş bir günahı Tanrı’ya bağışlatmak umuduyla verilen sadaka, ya da tutulan oruç.
Kompliman; Birine söylenen gönül okşayıcı söz.
Masat; Bıçak bilemekte kullanılan, çelikten yapılmış, çubuk biçimindeki araç.
Memnu; Yasaklanmış olan, yasak.
Mundar; Murdar. Şeriata uygun olarak kesilmemiş hayvan. Kirli, pis.
Müzmin; Uzun süreli olan, ne kadar süreceği belli olmayan, uzun zamandan beri olan.
Şedde; Arap yazısında iki kez okunması gereken ünsüzün üstüne konulan işaret (Şeddeli Eşek; Çok kaba ve yeteneksiz, edepsiz, kusurlu kimse).
Tövbe (Tevbe); İşlediği bir günahtan ya da suçtan pişmanlık duyarak bir daha yapmamaya karar verme. “Bir daha yapmam, olmaz, yeter” anlamında.
Usturupluca: “Derli-toplu, akla mantığa uygun, ortama yakışır bir biçimde, ustalıklı ve uygun” anlamlarında kullanılan bir terim.
Yoz; Doğada olduğu gibi kalan, işlenmemiş, kaba, adi, amiyane, bayağı, soysuz, dejenere, kısır gibi bir çok anlamı olmasına rağmen burada söylemek istediğim; “duygusuzca bakış” anlamındadır.
(3) Ağzı Açık Ayran Delisi; Yeni gördüğü her şeye alık alık bakan, anlamsız bir hayranlıkla seyredip şaşıran, basit şeyleri bile aval aval izleyen, amaçsız, serseri bir şekilde, ne yaptığı belli olmaz bir şekilde dolaşmak, çevreye aptalca ve hayranlıkla bakmak (bu durumda ağız açık, dil de hafifçe dışarıya doğru çıkıktır).
Ahret Sualleri; “Rabbin kim?” diye başlayan ve “Rabbim Allah” cevabı verilmesi gerektiğine inanılan suallerdir. Ancak belki de argo olarak; “Gereksizce, bıktırıcı, usandırıcı, yanıltıcı sualler” olarak kullanılmıştır.
Art Niyet, Art Düşünce, Art Amaç; Bir düşüncenin arkasında gizli tutulan asıl düşünce, niyet.
Bir Çırpıda; Hemen, çabucak, ele alır almaz, bir davranışta.
Düşük Çeneli (Çenesi Düşük); Geveze, yerli-yersiz çok konuşan, gereksiz sözler söyleyen, susmasını bilmeyen, karşısındakini bıktıran (Çene Düşüklüğü, Çene Çıkması, Çene Eklemi Rahatsızlığı farklı olaylardır).
Fon Müziği; Sözsüz müzik veya enstrümantal müzik, bir müzik eşliğinde, hiçbir kimse tarafından seslendirilmeden belirli bir müzik türüdür. Genelde şiir, öykü vb. okunurken çalınır.
Hayra Alâmet; İyi bir durum belirtisi.
İçine Düşecekmiş Gibi; Bir beden dili kavramı. Alacakmış gibi hayranlıkla, umutla, hatta istekle bakmak.
Kaz Kafalı; Anlayışsız, kavrayışsız, düşüncesiz (kimse).
Kendini Bilmezlik; Ne yaptığını bilmeme, haddini aşma.
Ne İdiği Belirsiz; Ne olduğu, içeriği belirsiz.
Ömrü Billâh: Hiçbir vakit, asla.
Sittin Sene; Mübalağalı olarak uzun bir sene anlamındadır, ancak asıl anlamı 60 sene demektir.
Yayan Yapıldak; Yayan ve yalınayak, yalınayak yürüyerek.
(4) Bir sevda geldi başıma… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Arif Sami TOKER’e ait olup eser Acemkürdi Makamındadır ve “Unuttun beni zalim…” eserin bir parçasıdır.
(5) Kötek Atmak; Dövmek, dayak atmak. (Nush ile yola gelmeyene etmeli tekdir / Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir. ZİYA PAŞA)
(6) Dilin Kemiği Yok; Söz söylemenin kolaylığına aldanıp düşünmeden konuşmamalıdır. Bir söylenen şey ters tepki verebilir, özür dilenmek, ya da tersini söylemek zorunda kalınabilir. ATASÖZÜ
(7) Dakka Bir, Gol Bir: Bir şeyin beklenmeyecek kadar kısa bir süre içinde, erken gerçekleştiğini anlatan olumlu ya da olumsuz eylemler için kullanılan deyim.
(8) İnsan hayal ettiği müddetçe yaşar; Yahya Kemal BEYATLI’nın “DENİZ TÜRKÜSÜ” adlı şiirinin son dizesi olup aslı; “İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar” şeklindedir.
(9) Hayallerinin Esiri Olma, Tahayyül edebilir ve fakat hayallerinin esiri olmazsan... Paul VALERY’inin “EĞER” isimli şiirinden.
(10) Aramızda sıra dağlar, dağlar mı olacaktı… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Fıtnat DUYAR’a, Bestesi; Yesari Asım ARSOY’a ait olup ese, Hüzzam Makamındadır.
(11) Bundan İyisi Şam’da Kayısı; Aslı; “Bundan iyisi Samdak (Güneydoğu Irak’ta Şattülarap civarında bir şehir) Ayısı”dır. Güzel bir de öyküsü vardır. Bizim Türkçemize ise öyküdeki gibi geçmiş olup; “Mevcut durumdan daha iyi bir durumun olamayacağı” anlamındadır.
(12) Ellerini, ellerimden ayırma hiç… Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; İsa COŞKUNER’e ait olup eser Nihavent Makamındadır.
(13) Böyle güzel olmasan… diye başlayan “Kim arar seni kim, arar” olarak meşhur olan Nilüfer şarkısının bir bölümünde “Seni bir gün görmesem, içim yanar” öyküde vurgulamak istediğimdi.
(14) Gideceğin yere beni de götür… Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Halil SOYUER’e, Bestesi; İbrahim ÖZORAL’a ait olup eser Muhayyerkürdî Makamındadır. (Bestede şiirin yalnız ilk iki kıtası olup son kıta, beste içinde yer almamaktadır.)
(15) Bekleyenim olsa da… “Düştüğüm yollar gibi sonsuzdur benim tasam / Bekleyenim olsa da razıyım kavuşmasam” Faruk Nafiz ÇAMLIBEL’in Yolcu ile Arabacı Şiirinden iki dize.