Ara istasyonların birinden hızlı trene binen, üzerine aldığı görevden başarılı bir şekilde dönerken kendisini saklamasını çok iyi bilen sivil Komiser Yardımcısı Hayrettin, merkezde görevi başına döneceği son istasyona ulaşıncaya kadar başına geleceklerden habersizdi.
Ancak Tanrının kendisine sağladığı, devletin eğitimiyle beynine aktardığı bilgi birikimi ve yetenekleriyle başına gelebileceklerle her zaman baş etmesi mümkündü Hayrettin’in.
Türkiye’mde olmayacak sanılan şeylerin her zaman olabileceğinin de bilincindeydi, “Olmaz, olmaz deme, olmaz, olmaz!” tavrında. Buna rağmen yaşayacakları o kadar tuhaf şeylerdi ki aklının ucundan bile geçmesi mümkün olmayacak bir boyuttaydı.
Devletin uyguladığı karara uygun olarak, sivil bir vatandaş gibi indirimsiz olarak aldığı yolcu biletine ait belirtilen numarada, ayaklarında sallamaya uğraştığı yüzü örtülü bebekle oturan masum sayılacak bakışlara sahip gibi olan Genç İrisi kadın;
“Abi! Bebeğin keyfini bozmayayım, benim yerim arka taraftaki şu numara, zahmet olmazsa…” şeklinde başlayan bir cümle ile kendine acındırmıştı karşısındaki adama.
Karşılıklı çaresizliklerin çözümü ancak bir merhamet gösterisi ile sağlanabilirdi, alternatifsiz(2) olarak, içinde üstesinden gelemediği şüphe kırıntıları yer almış olsa da…
Aslında merhametten (İyilikten) maraz doğduğunu(1) çok iyi bilenlerden biri idi. Buna mukabil merhametten murat edilenin de zorlama gerektirmediği düşüncelerindeydi. Bu da görevinin henüz oluşmamış gereği hem de mantığının amacıydı.
Şöyle ki; bebekli bir kadına iki kişilik bileti yan yana vermeyecek kadar gabi değillerdi ya Devlet Demiryollarının bilet gişesi memurları. Bu; Hayrettin’in üstünde durması, çözümlemesi mutlaka gereken bir muamma(2) idi.
Ancak başlangıç olarak şimdilik aklına yanlış anlamlar yüklemeye çalışmasının da yararı olamayacağı fikrindeydi.
Özenle muhafaza ettiği çantasıyla söylenen numaraya yöneldiğinde bakımlı(!), ancak tesettürlü, öcü gibi genç bir kadının elindeki oldukça varlıklı olduğunu belirten cep telefonu ile uğraştığını, daha doğrusu oyun oynadığını gördü Hayrettin.
Eee! Bu tesettürlü tipte kadınlar genelde günahlardan sakınırlardı, korkarlardı, yanlarına namahremlerin(2) oturmalarından çekinirlerdi. Bu nedenle genç adam sorma gereğini hissetti;
“Yanınıza oturmamın sakıncası varsa, başka boş yerler olup olmadığına bakayım, yeter ki siz rahatsız olmayın!”
“Neden? Modern bir ülkede yaşıyoruz. Ben dini görevlerini yapma gayretinde olan, ayrıca da laikliği(2) bilip savunan biriyim. Bu nedenle ben titizliğimle baş ederim, toparlanırım, siz de rahatça oturursunuz. İyi yolculuklar…”
“Sağ olun efendim!”
Çantasından oldukça dikkatle ve özenli bir şekilde bir kitap çıkarttı Hayrettin. Çantasını aynı titizlikle iki ayağının arasına gizleme modunda hapsetti. Her şeye, herkese, her kez şüpheyle yaklaşmasına rağmen başlangıç olarak yanındaki için aklından herhangi bir art düşünce(8) geçmedi, başlangıç olarak.
Bu önemliydi. Alıcı gözüyle bakmak(3), göz ucuyla bakmak, “Güzele bakmak sevap(4)” anlamında sevap işlemek umuduyla farklı şeylerdi. Ancak hepsinden önemlisi “Güzel bakmak!” önemliydi.
Tüm düşüncelerine yasak koymak istercesine hiç bakmamak, bir bakıma kör olmak, kitabına yönelirken aklından geçmesine engel olamadığı maksadı görevi gerevi şüpheci olduğundan tafsilâtıyla gözden geçirmekti…
Telefonla uğraşısını terk eden genç kadın bir süreliğine belki de merakla Hayrettin’in elindeki kitaba, diğer bir süre de Yüksek Hızlı Treninin süratiyle tahta perde gibi görünen direklere baktı.
Arkasında oturan Suriyelilerin anlaşılmaz gürültülü seslerine sitemle bakıp kendi kendine bir şeyler okuduktan(!) sonra, rahat edemeyeceğinden emin olsa da arkasına yaslanıp gözlerini kapatarak uyku moduna girdi.
Solukları düzenli, ara sıra fısıldar gibi bir şeyler söyleme gayreti içindeydi, sayıklar(3) gibi anlaşılmayan, anlaşılamayan ya da Hayrettin’in anlamakta zorluk çektiği.
Belirli bir süre sonra genç tesettürlü kadın Hayrettin’in omuzuna başını dayadı, bu eylemi gerçekleştirmesi yetmiyormuş gibi, bir eliyle Hayrettin’in karnını sararken tüm vagon, hatta tren yolcularının duyabileceği bir desibelde(2) bağırmaya başladı, gene sayıklar gibi.
“Yapma baba! Tövbe(2)! Elimi harama uzatmayacağım. Söz, senin gösterdiğin çocukla evleneceğim! Dövme! Kurbanın olam!” şeklinde sözleri peşi peşine eklemeye çalıştı. Kendisine endişe ve merakla dönerek bakanların farkında değildi, ya da aldırmama hakkını kullanmaktaydı.
Anaç(2) gibi görünen Genç İrisi bebekli kadın da etkilenmişçesine kafasını uzatmaya çalışmıştı olduğu yerden.
Halüsinasyon(2), karabasan(2), kötü bir rüya, ya da yaşadıklarından kötü ve derin ezgiler olsa gerekti, gördüğünü sandığı, ya da zihninde tasarlayıp canlandırdığı…
Rahatsız etmek istemedi genç kızı kendi haline bırakırken. Biletini kitabının açık sayfasına koyup, usulca kapatıp kıpırdamamağa dikkat ederek kitabı koltukla bacağı arasına sıkıştırdı, aşağıda ayakları arasındaki çantasına bakmaksızın, çantasına ek gibi.
Olayı yorumlamaya, her kez olduğu gibi şüphelerini defetmeye çalışırken, genç kız bu kere gene gözlerini açmadan yanağından, burnundan, neresi rastlıyorsa öpmeye başlamıştı. Belki de merakla bakanların endişelerinin bittiğini zannederek. Bu kez fısıldama modunda sesleniyordu;
“Sevgilim! Aşkım! Bir tanem! Ağabeyim, babam peşindeler, kaç!”
Tekrar uyuma moduna yöneldi, aynı suskun soluklarla, dudakları kıpırdamaksızın.
Yaklaşmışlardı Ankara’ya. Sondan bir evvelki istasyonda belki de onarım, bakım çalışmaları nedeniyle yavaşlayan tren ve anonslar herhalde genç kızın kendine gelmesi için yetmiş gibiydi. Hayretle toparlanarak gözlerini açıp elini çözerek, çekinerek açarken;
“Bağışla Abi! Fiziksel ve gönül yorgunluğum ve üzüntümde saçma sapan hareket ve sözlerle başınızı ütülememişimdir inşallah. Ama eğer böyle bir şeyler yaptıysam, ya da söylediysem bu benim yaşam şeklimin bir parçası. Bu nedenle yaşattıysam bir şeyler, beni teselliye muhtaç bir insan olarak düşünün lütfen!”
Şüphe; mesleğinin en önemli gerçeklerinden biriydi Hayrettin’in ve Genç İrisi, pehlivan yapılı, bebekli kadının ses tonu ve lehçesiyle, yanındakinin ses ve lehçesi dikkati nedeniyle aynı gibi gelmişti kendisine.
Ve hayret ediyordu Hayrettin, o bebek yol boyu ne ağlamış, ne hareket etmiş, o anne bebeğini ne fışfış diyerek(3) ninni söylemiş, ne mama, ne de meme vermişti bebeğe, saatler boyu değilse bile, kendi trene bindiğinden beri, sanki kendisini de izliyor gibiydi uzaktan, uzaklardan.
Bu kadar süre içinde insanın kulağına bir “Inga!” sesi nasıl ulaşmazdı ki? Üstelik yanında oturan kadın, sevdiğinin katilleri olacağını söylediği baba ve ağabeyini suçlar gibi bağıra çağıra seslenmişken?
Tren gara girmek üzereyken yerinden kalkan genç kız, bagajını alır gibi yaparken, yardımını beklercesine göğüsleri yerine sutyeninin diriliğini belirtmeye çalışmış, takviye olarak da bacaklarıyla âdeta sürtünmüştü Hayrettin’e.
Artık şüphe modunda ilerlemesi; doğal bir şey gibi görünüyordu Komiser Yardımcısına. Gerçekleştirilmek istenen bir amaç olduğuna kesinkes inanmaya başlamıştı. Avlamak isteyene kendisinin avlanacak kişi olduğunu hissettirmemeliydi.
Genç kız sözüm ona babasının ve ağabeyinin zoruyla sevgilisinden ayrıldığını, babasından dayak yediğini aktarmış, ancak başlangıcın bitimine yaklaşılan şu anlarda o genç kızın yapmacık söz ve hareketlerine olan inancını yitirmişti. Her bakımdan dürüst, bilgili ve şüpheci bir insan olan Hayrettin karşısındaki genç kızın fesatlığa(2) yönelmesinin sebebini öğrenmeye, bilmeye çalışıyordu.
Bunun için, onun kendisine yönelmesini beklemek yerine kendisinin ona yönelmesinde yarar olacaktı. Bu konuda elbette ki amirlerinden eline su dökecekler(8) görünüyor olsaydı da kendisi de pek göz ardı edilecek kıvamda değildi.
Genç kızın çantasını elinden alarak trenden indirdiğinde genç kız koluna girer gibi yaptı, bırakmak istemez, ya da kendince şansını artırmak için taksiye doğru yönelirken;
“Abi, kardeşim de, ben de size çok rahatsızlık verdik. Kardeşim peşimizden geliyor bebeği ve çantasıyla. Centilmensiniz, size bir kahve ikram etmeden asla bırakmam sizi. Endişelenmeyin, çekinmeyin, her ne kadar bana karşı kötüyse de ağabeyim evde, kahvenizi içtikten sonra isimlerimizi bile bilmeksizin, evinize, işinize, her nereye ise oraya yönelirsiniz!”
Taksiye bindiklerinde, şoförün acır ve tiksinir gibi hali, sormaksızın hareket etmesi ve taksimetreyi açmaması gözü açık olan her insanın olduğu gibi, diğer teferruat gibi görünen kahve ikramı, ağabey, sürtünme gibi hareketlere ek olarak Hayrettin’in gözünden kaçmamıştı.
Yardım ediyor modunda görünmesine rağmen olumlu ve olumsuz gerçekleri göz ardı etmesi mümkün değildi Hayrettin’in. Asıl, mutlaka açık verilecek sebep için uyanık ve sabırlı olmasının gerektiğini biliyordu.
Bunda kulaklarında pas şeklinde kalan, genç kızın söylemleri mizansen(2) şeklinde çınlıyordu sanki; babasından sevgilisi nedeniyle sopa yemesi, ağabeyinin ve babasının sevgilisini kovalamaları vb. gibi. Bu da özellikle merakı dolaysıyla kendisinin bir kahve içmesinin gerekli olduğunun kesin, inkâr edilemeyecek bir belgesi idi.
Kızlar, iki kardeş olarak taksinin arka kanepesinde oturmuşlar, bebeğin yüzü örtülü, hâlâ ses çıkarmıyor ve şoförün karanlık yüzüne ve nereye yöneldiklerine anlam vermeye çalışıyordu Hayrettin, hınzırlık ya da sonuç için ipuçları bulmaya çalışmak gibi.
Verilen o kadar açığın değerlendirilmesi için polis olmaya gerek yoktu. Azıcık da olsa kendini bilen, şapşal, avanak, salak olmak gibi meziyetlere(2) sahip bir insan bile yanlışlıkları hissedip yanlıştan dönmeyi akıl edebilirdi, polis olarak merak edip de konuyu savsaklamamak(3) merak edip öğrenip, sonuca ulaşmak gayretinde olan hariç.
Yaptıkları usulsüzlük ya da yanlışı daha açıkgöz olduğunu zanneden, aslında hiç de öyle olmayan ve görünmeyen bebekli kadın farkına varmış olsa gerekti. Şoföre seslendi;
“Abi! Şuraya lütfen!”
Şoför de akıllı olsa gerekti; “Biliyorum!” demek gafletinde bulunmamıştı!
İnsanlar yanılabilirlerdi, bunu eğitiminin gereği olarak en iyi bilenlerden biri Hayrettin’di. Gene de öğrendiği, eskilerden birikim olarak, dağarcığındaki(2) bilgiler nedeniyle; mülâhazat hanesini boş bırakmak(3) içinden gelmiyordu.
Şüphenin, araştırmak bulmak istediği gerçeklerin yollarını sislendirdiğini(5) biliyordu.
Ancak; “Dur bakalım, ne olacak?(6)” diye bir gidişatı(2) da kendi haline bırakmamalıydı. İçinden geçen, yanındaki insanlarla ilgili olarak yanılgı ve yaşaması muhtemel bu yanılgı nedeniyle kendisini affedememek gibi derin bir kuşkuydu.
Denemekte gene de yarar olduğu düşüncesinden vazgeçemiyordu Hayrettin. Bunun için sessizlik yaşanıyor olsa da bir yerlerden başlamalıydı, söz ya da hareket olarak. Örneğin daha önce şehirde yaşamış ve yaşıyor olmakla beraber, şehri hiç hatırlayamıyor(!) bilmiyordu! Bu nedenle de şoföre rica etti;
“Kardeş! Uzun zamandır buralara pek gelmedim. Aklımda yanlış kalmadıysa şuralarda bir yerlerde İskender Kebabı meşhur bir yer vardı. Daha önce geldiğimde arkadaşlar götürmüşlerdi, yerini unutmuşum. Eğer oralara yakınsak karnım oldukça aç…” dedikten sonra devam etti;
“Kaptan ve kızlar! Ne dersiniz? Sizlere de ısmarlayayım, eğer şoför kardeşin de durumu da uygunsa. Kahve içmeye de şoför kardeş sonra götürür bizi!”
Hayrettin’in “Genç İrisi” dediği kadın, sesi çıkmayan bebeği bahane etti(3);
“Bebek şimdi oralarda huysuzluk eder(3), siz ablamla buyurun, ben eve gideyim, bebeğe bakayım, gerisini siz bilirsiniz!”
Kendileri bebekle taksiden indiğinde, içlerini ve işlerini(!) bilen taksi şoförünün arabadaki Genç İrisi kadına;
“Yapma! Yalancı bebekle gene ağınıza birini düşürmüşsünüz! Tanrı sizi affetmeyecek!” demesine ve yorumuna;
“Sen kendi işine bak, paranı alıyorsun, gerisi seni alâkadar etmez!” şeklinde küfür gibi edepsizliğini Hayrettin’in bilmesi mümkün değildi. Herhalde, dersine iyi çalışmış, ama falsolarına dikkat etmeyen kızların hareketlerine karşı gene de kesin olarak “Ben bir şeyler hissediyorum, biliyorum!” iddiasını yaşamaması gerektiğinin farkındaydı Hayrettin.
Hayrettin o tesettürlü genç kadınla restorana girmişti, ancak tesettürün bir paravan olduğunu bilecek kadar düşüncelerinde ilerlemişti.
“İki İskender, arkasından da bir künefe… Sonrasında da biri az şekerli, diğeri orta iki kahve ve su…
Sadece yemekler benden, kahveleri kardeşim ödeyecek, iddiayı kaybettiği için…”
“İyi bir insan olduğunuzu söyleyen oldu mu size? Daha ismimi bile bilmiyorsunuz!”
“Gerekli değil!” derken düşüncesi; “İstesem bir çırpıda öğrenirim sizi!” şeklindeydi. Ancak bu; başlangıç için hoş bir hareket olmayacaktı. Sessizliği tercih etti Hayrettin, girişimde bulunmak için de görevini yapmalıydı.
“Biz genelde böyle durumlarda; ‘Dökül!’ deriz. Ama ben bu sözü bu masaya yakıştıramam. O halde; ‘Bana anlatmak istediğiniz bir şeyler var mı?” şeklinde sözümü değiştireyim…”
“Ne gibi?”
“Bilmem gereken şeyler gibi. Ama önce üstüne yakışmayan şeyleri lâvaboya gidip değiştir. Kaçmak istersen de senin gibi bir bayana yardımcı olamamaktan dolayı üzülürüm. Üstelik iki İskender bir künefe alacak kadar da midem geniş değil ve anlatmanı dinlemek için arzuluyum!”
“Neden?”
“Tesadüf! Görevim diyeyim…”
“Nasıl yani?”
“Üstünü değiştir gel, öcü olmaktan kurtul, güzel bir kadın ol ve sen beni değil, ben seni sorgulayayım, ne dersin?”
“Olur! Saklanmayacağım.”
Vakitsiz öten horozun başı kesilirdi, bu nedenle yavaş yavaş da olsa sorgulamasının gerektiği kanısındaydı Hayrettin.
Genç kadın lâvabodan dönerken saklanmasını ötelemişti ve Hayrettin karşısındaki güzellikten etkilenmiş gibiydi.
“Beğendin mi beni, ben Hayriye!?”
“Eğer normal yaşantımda karşıma çıksan, sever, âşık bile olabilirdim sana Hayriye. Seni tanımak, bilmek ve bir ömrü paylaşmayı bile düşünebilirdim seninle…”
“Ve diyorsun ki; ‘Neden gizlendin?’ Her oros(*)…
Yani seks işçisinin…
Affedersin, benim gibilerin, acınılacak bir öykülerinin olduğundan haberdarsındır. Sıklıkla göz yaşartıcı, iğrenç ve duygu sömürüsü yapacak şekilde…
Ama söylesene beni nasıl tanıdın, nasıl anladın?”
“İnsanlar bizim gibilere doğrularını, yanlışlarını aceleyle, şaşkınlıkla, bilinçsizce, ya da hemen oluşan duygularıyla belli ederler, gerçek ismin olmasa da kabullendim, Hayriye!”
“Aslında bu Nüfus Kâğıdımda yazılı, senden saklamama gerek olmayan gerçek ismim. Benim kötü yaşamımda kullandığım ismim ise; yaşamımın özeti olan Hicran!”
“Peki Hayriye, ya da Hicran! Bana sarıldığında soluklarının düzensizliğinde söylediklerin yaşanmamış bir hikâye gibi geldi bana. ‘Kardeşim’ dediğinin bebeğinin hiç ağlamaması da dikkatimi çektiği gibi, senin yanında oturması gerekirken benim yerimi sahiplenmesi de, diğer sıralamakta zorlandığım falsolar…
Bu nedenle gözümden ve dikkatimden kaçmadı. Üstelik bunun için ne uzman bir görevli, ne akıllı, ne de zeki biri olmaya gerek yoktu, sade bir vatandaş bile falsolarınızın yalnızca biriyle bile fark ederdi sizi.”
Hayrettin’in sözlerini toparlayabilmesi için yutkunması gerekliydi, yutkundu, devam etmek için;
“Taksiye binmemiz, fısıltı halinde konuşmalarınız, taksi şoförünün sorgusuz, sualsiz hareket etmesi, taksimetrenin açılmaması da şüphelerimin yoğunlaşmasına neden oldu, tekrar ediyorum; basit ve sade bir vatandaş olarak…
Şimdi söyle gerçek Hayriye! Kimsin? Niyetin ne idi? Bugüne kadar ne, niçin, nerede, nasıl gibi suallerimi açıkla ve bana kesin ve açık bir dille cevap vermeye çalış ki, ben de sana içtenlikle yardımcı olmaya çalışayım.”
“Dünyaya gözümü açtığımı sandığım anda, şimdiki patronumun iğrenç iğfali(2) ile başlayan bugünleri yaşamaya başladım. İşrete(2), âleme(2), sekse düşkün orta yaşlı insanları ağımıza düşürüyor, odamıza aldığımızda çekilen porno filmlerle patron, yaptığı araştırmalar sonucunda gereken kadar gereğini yapıyor, bizlere de harçlıklarımızı…
Evet, sözlerim doğru, bedenlerini satanlar bizler olduğumuz halde yeme, yatma, sözüm ona koruma dışında ancak harçlıklarımızı veriyor ve bağlantısı olanları da şantajlarla, tehditlerle ve istismarla(2) ve istedikleri takdirde bizlerle doyuruyordu…”
“Peki! Tek bir sual! Bu yaşamdan kurtulmak ve sebep olanın yaşamının hapislerde tükenmesini ister misin?”
“Nasıl istemem ki? Ama neye yarar?”
“O halde yemeğimizi yedikten sonra biraz gezinelim. Sonra sözüm ona bir yerlerde görevini yapmışsın gibi istemen gerekeni vereyim sana. Sonra beni o eve davet et. Kahve içmem için ısrar etme, ya da ben içmeyeyim. Görevimi idaremle hiçbir bağlantı olmaksızın yeterince yapmam için oturur sohbet eder, elimdeki bulguları Ahlâk Polisine bildiririm. İstersen sana haber vereyim, kaç kurtul, ya da seyret olacakları ve kaderine rıza göster, nasıl istersen!”
“Allah razı olsun, demek isterim, ama bu kirle, bu leke ile beni kim kabul eder, ben bu dünyada, dünyayı kirletmeden nasıl yaşarım ki, bilenlerin çokluğunda, bilmeyenlerin yokluğunda…”
“Güzel sözler, ama bil ki Tanrı ile kul arasına kimse giremez, ölümden başka her şeyin çaresi bulunabilir ve Mevlâ’m neyler, neylerse güzel eyler(7)!”
Düşünür pozisyonda ve özellikle mantıklı(2) düşünmesinin gerektiği inancında olsa gerekti Hayriye, bu inancın kendisi için hiçbir sakıncası yoktu Hayrettin için. Beynindeki düşünceleri toparlayıp kararını değiştirdi aniden;
“Şimdi bizim eve gidelim, anneme seni meslektaş yalanı ile tanıştıracağım, sen de açık vermeden sohbet etmeye çalış, bir polis gibi bazı şeyleri yakınlarına bile söylememen gerektiği hissini vererek, ya da hiç konuşma! Ben duş alayım, hiç olmazsa ve her ihtimale karşı, bana ait bilgilerin ve silâhlarımın olduğu çantayı evde bırakayım…
Birkaç kirli elbisemi yanımda getireceğim torbaya koyayım. Bu gerekli. Unutma ve unutturmasan ki beraber olmuşuz gibi bankadan para çekmem gerek, senin için…”
“Anladım!”
Bu; tek kelimelik bir özür cümlesi gibiydi!
Eve ulaştılar…
“Kahve içmeme gerek kalmadı!” dedi Hayrettin. “Biraz dinlenebilir miyim, yorgunum da!” diyerek patron denen pez…(*) e anlamlı olmasını istercesine göz kırptı. Bu; patronun yalakalık etmesinin gerekçesi gibiydi.
“Bu sefer burada dinlenememiş olsanız da, gelecek sefere burada dinlenmenizi sağlarız efendim!”
“Hayrettin! Kısaca Hayri!”
İsmini vermesinin sakıncasının olmayacağını düşündü Hayrettin. Nasıl olsa gerçek gerçekleşecekti en kısa zamanda, ha o zaman tanışmış, ha şimdi, sakıncası olmayacağı kanaatindeydi.
“Peki Hayrettin Bey, Sanırım Hicran memnun etmiş sizi!”
Sesini çıkarmadı Hayrettin. Hicran onu elinden tutup odasına yönlendirdi. Onu yerleştirdikten sonra kendisi dışarı çıkıp Hayrettin’in kendisine verdiği parayı koynundan çıkarıp yarısını verirken;
“Adam dinleniyor, bu sefer videoyu çalıştırmana gerek yok!” diyerek kapıyı kapattı.
Hicran’ın öksürüşünü duyması, hemen faaliyete başlamasının gereği idi Hayrettin’in…
Tüm gereklilikleri beynine not etmeyi yeğledi! Ola ki ufak bir şüphe tüm hazırlığını yok edebilirdi ki, bu tip insanların koku alma(!) duyuları mükemmeldi ve en ufak şüphe halinde uygun tedbirleri hemen almaları mümkündü.
Tedbirli olmasının gereği konusunda mesleki bilgisi yeterliydi. En ufak bir belirti, bir iz, bir nişan kendisinin de, Hicran’ın da sonu olabilirdi, faili meçhul cinayetler pozisyonda, kim bilir ne senaryolar uydurularak.
Yarım saat, kırk beş dakikalık bir dinlenme(!) kendisine yetmişti! Her ihtimali düşünerek bir-iki, ıvır-zıvır(8) ve kirli çamaşırını istiflediği çantasının karıştırılmış olmasını tahmin edebiliyordu Hayrettin, hatta bundan kesinlikle emindi. Her zamanki gibi aklını kullandığı için kendini tebrik edip tebessüm etmek ötesinde gülümsedi.
Hem eve gidip gelmesindeki ki amaçları içinde çanta ve teferruatını bırakmak yanında düz, sıradan, ancak ensesi kalın(8) bir vatandaş olmasının, öyle görünmesinin gereği Nüfus Kâğıdını da evinde bırakması değil miydi?
Gülümsenerek uğurlandığında;
“Hicran Hanım! Yarın değil, öbür gün istersen buraya geleyim…
Yok! Yok! En iyisi yine yemek yiyelim, sonra bize gidelim, olur mu? Kebap yediğimiz lokanta sizin için gene uygun mu?” derken yine göz kırpmıştı patron denilen sapığa, sanki başkaları tarafından fark edilmemiş, edilemeyecekmiş gibi…
Bu işareti yalaka patronla birlikte Hicran da anlamıştı…
Hayrettin arkasına, sağına, soluna dikkat ederek uzunca bir süre parkta oturdu. Sonra liseden sınıf arkadaşlarından bekâr olan birinin evine uğradı. Takip ediliyor olsa bile sakıncasız bir ziyaret idi bu…
Tüm şifreleri gereğine uygun olarak ilgili birime iletip, annesine de görevinin çıktığı haberini verip dinlenme çabasını yaşadı arkadaşının evinde.
Kendisi pencere tülü arkasından ışık yakmadan, arkadaşı markete giderek sağı-solu kontrol etti, “Hava hoş!” anlamında, cevapladı kendisini.
Çevresinde kendisini endişelendiren, ya da merakta bırakacak herhangi bir olumsuzluk görünmüyor gibiydi, ya da hissi kabl el vuku(8) ile kötü ruhların etrafta dolaşmadığı kanısındaydı, inanmak içinden geçmiyorduysa da.
Sayılı günler çabuk geçermiş, sözleşilen gün gelmiş, Hicran, sabahın ilerleyen vakitlerinde;
“Kuaföre gidiyorum! Güzelleşmeliyim!” şeklinde bir söz birikimi ile gerçekten kuaföre gitmişti, tatil gününün avantajıyla müşteriler patronun evine doluşmaya başladıklarında.
Gelenlerin çoğu şantajların karşılığı ödemeler için oradaydılar ve ilerleyen zamanda Ahlâk Polisi gereken baskını yapmıştı.
Genelde kötülere bir şey olmaz, acı patlıcanı kırağı çalmazdı. Üstelik değinildiği gibi kötülerin altıncı hisleri de olağanın üstündeydi ve patron da altıncı hissi oldukçanın üzerinde onlardan biriydi…
Hayrettin ve Hayriye, yani bilinmesi gereken adı ile Hicran lokantada İskenderlerin gelmesini bekliyorlardı, yüz yüze suskun, sanki beklentileri varmış gibi. Doğal olarak beklentilerinin olması kaçınılmazdı, baskının sonucunun haberini bekliyorlardı.
Hayrettin’in sırtı kapıya dönüktü. Hicran’ın gözleri birden fal taşı gibi açıldı(3). Hayrettin’in Hicran’a “Neden?” demesine hacet kalmadan(3) o ses yükseldi arkasından;
“Sen ispiyonladın(3) bizi, değil mi kaltak(2)?”
Elindeki silâhı gören Hicran, belki de ölmek yerine canının yanacağını düşünürken tabancayı ateşlemişti soysuz patron. İlk mermi Hicran’ın canını almayacak bir yerlerine rastlamış olsa gerekti, “Ah! Anam!” sesi neredeyse uzaklardan bile duyulacak güçteydi.
Hayrettin’in diğer mermileri beklemesinin ve sabit kalmasının âlemi yoktu. Abartılmış gibi görünse de ona yakışan büyük bir medeni cesaretle(81) ve elindeki tek silâh anlamında olan çatalı süratli bir şekilde kana susamış katil adayına saplamakta başarılı olmuştu.
Tabanca yere düştü, masanın altına doğru, iki büklüm halinde olan Hicran’a ulaştı, yani ulaşması gereken yeri biliyormuşçasına.
Patron “Ah!” diyerek elini yalayarak acısını hafifletme çabasını yaşarken, Hicran elinde silâhla doğruldu masanın kenarına;
“Bunu sen istedin, yıllarımı mahvedip beni kurutan adam!” diyerek birkaç kez ateşledi silâhı, tabanca kullanmayı, mermi sayısını ve nereye ateş edeceğini biliyormuş gibi.
İkinci ve yarım kalan “Ah!” sesi patronun sonunun ve Hicran’a müjdenin iletilmesi gibiydi.
Hicran hüzünlü bir şekilde baktı Hayrettin’in yüzüne, silâhı çenesinin altına dayarken;
“Tanrı günahlarımı, çektiklerimi yeterli gördü, beni yanına istiyor!” dedikten sonra, Hayrettin’in;
“Dur yapma! Çözüm var!” şeklindeki haykırışlarına aldırmaksızın, silâhlarla ilgili tüm bilgileri biliyormuşçasına son kez derince bir nefes alıp;
“Affet beni Allah’ım!” diyerek tetiği çekti…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Oros…; Hayat kadını, fahişe, seks işçisi anlamında sansürlediğim bir kelime.
Pez…; Tamamlanmasından utanç duyduğum kelime (Muhabbet Tellâlı anlamında). Bir kadınla bir erkeğin yolsuz birleşmelerine aracılık eden (söylemekte sakınılan kelime).
(1) Merhametten Maraz Doğar; Bazı kimselerin kendisine iyilik edenlerin başlarını derde soktuklarını, ya da bu iyiliği kötüye kullandıklarını anlatan ATASÖZÜ (Maraz; Dayanılması zor durum, dert, hastalık, sayrılık).
Merhametten murat edilen, zorlama olmamasıdır. William SHAKESPEARE
(2) Âlem; Öyküdeki anlamı; İçkili, çalgılı sefahat düşkünlüğü (Bayrak, sancak, dünya, kâinat, evren, ortam, minare tepesi, iz, nişan gibi anlamları da vardır).
Alternatif; Seçenek. Şık. Bir konuda birinin yerine seçilebilecek bir başka yol, yöntem, tutum. Yerinde gereği gibi. (Akış yönü sürekli değişen akım).
Anaç; Yapısı doğum yapacak gibi görünen. Birkaç kez yavru vermiş, ya da verecek duruma gelmiş. Meyve vermiş, ya da verecek duruma gelmiş.
Dağarcık; Aslı meşinden yapılmış çoban ya da avcı torbası olmakla birlikte bir kimsenin sözcük, ya da bilgi birikimi. Bellek, akıl, hafıza, zihin.
Desibel (dB); Ses şiddetini gösteren birimin onda biri.
Fesatlık; Bozukluk, karıştırıcılık, ara bozuculuk, karışıklık, kargaşalık, herhangi bir konuda iyimser olmama, kötü yorumlama. Ara bozuculuk, hile durumu.
Gidişat; Gidiş. İşlerin, olayların gelişme biçimi, durumu, yönü.
Halüsinasyon; Beynin yarattığı hisleri Hayali varlıklar görmek, olmayan sesler duymak ve olmayan nesnelere dokunmak, koku almak, tadını anlamak gibi, çeşitleri olan bir rahatsızlık. Çeşitleri; Görsel, İşitsel, Koku, Dokunma, Gustatuar, Somatik Halüsinasyon.
İğfal; Bir kadını aldatarak ırzına geçme. Baştan çıkarma, aldatma, kandırma, ayartma.
İstismar; Sömürme. Birinin iyi niyetini kötüye kullanma. Yaşı ve cinsiyeti ne olursa olsun herhangi birinin yaşamına yönelik kötüye kullanım. Fiziksel olarak kötü muamele, duygusal zorbalık, psikolojik zorlama, cinsellik ve ihtimal duyguları olarak çeşitlenebilir.
Kaltak; İffetsiz ve namussuz kadın. Eyerin, üzeri meşin, halı gibi şeylerle kaplanan tahta bölümü.
Karabasan; Kâbus. Sıkıntılı, korkunç olayları ve bu yüzden gerilim ve bunalımları kapsayan düş. Bir kimsenin içinde bulunduğu karmaşık, sıkıntılı ruh durumu.
Laik; Din işleriyle, dünya işlerini ayıran, dinin dünya, özellikle de devlet işlerine karışmasını istemeyen düşünce biçimi (Laiklik, yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Bütün yurttaşların vicdan, ibadet ve din hürriyeti demektir. Mustafa Kemal ATATÜRK)
Mantık; Doğru düşünme sanatı, bilimi, yolu ve yöntemi. Gerçeği aramaya yönelik işlemler ve bunlarla ilgili tasarım, çıkarım ve kanıt gösterme.
Meziyet; Bir kişiyi, ya da nesneyi, diğerlerinden üstün gösteren nitelik.
Mizansen; Bir oyun düzeni. Bir şeyi, bir durumu, olduğundan değişik göstermek amacıyla hazırlanan düzen (Tiyatrolar için değişik anlamı vardır).
Muamma; Anlaşılmayan, bilinmeyen bir şey. Bilmece.
Namahrem; Yabancı, el. İslâm dinine, hukukuna göre evlenmelerinde sakınca olmayan anlamında olmakla beraber kendisinden kaçınılması gerekenler, mekruh hatta günah sayılma durumu.
Tövbe (Tevbe); İşlediği bir günahtan ya da suçtan pişmanlık duyarak bir daha yapmamaya karar verme. “Bir daha yapmam, olmaz, yeter” anlamında.
(3) Alıcı Gözüyle Bakmak; Çok dikkatle bakmak, inceden inceye gözden geçirmek.
Bahane Etmek; Gerçek amacı gizlemek için sözde neden, noksan, kusur ileri sürmek.
Fışfışlamak (Fış Fış Demek); Yöresel bir deyim olup “Fış fış kayıkçı, kayıkçının küreği” şeklinde bebeği ninni söyleyerek uyutma şekli.
Gözleri Fal Taşı Gibi Açılmak; Şaşkınlık ve öfke gibi sebeplerle gözlerin iri iri açılması. Hayret etmek.
Hacet Bırakmamak (Kalmamak); Gereği olmasını beklememek.
Huysuzluk Etmek; Huyu iyi olmamak, şirretlik, geçimsizlik, rahatsızlık etmek, bağırmak, çağırmak, rahatsızlık vermek.
İspiyonlamak; Birinin gizli işlerini, sırlarını, davranışlarını, düşüncelerini gözleyerek, öğrenerek bir çıkar karşılığında ilgili yerlere bildirmek, yetkili kişilere iletmek.
Mülâhazat Hanesini Boş Bırakmamak; Bir kimse ya da olay hakkında kesin kanaate ulaşmayı zamana bırakmak.
Savsaklamak; Zorunlu, geçerli bir neden olmaksızın bir işi bilerek, isteyerek geri bırakmak, zamanında yapmamak, geciktirmek.
Sayıklamak; Uykudayken, ya da bir hastalığın verdiği dalgınlık sırasında anlamlı, anlamsız sözler söylemek, konuşmak. Özlediği, istediği bir şeyden sürekli olarak söz etmek, boyuna o şeyi anlatmak.
(4) Güzel Bakmak Sevap; Asıldır. “Güzele bakmak sevap!” yanlış, değiştirilmiş halidir. Bu durumda hani hatırlatılmak istenirse güzele çirkin bakmanın da günah olacağını varsaymak mümkündür, eğer, denilen gerçek ise.
(5) Şüphe bazen bilinen yolu sislendirir, fakat bazen de meçhul kapısının anahtarı olur. Cenap ŞAHABETTİN
Eğer bir insan bir işe kesin olarak ‘Ben biliyorum!’ iddiası ile başlarsa, şüphe ile son bulur Fakat eğer o şüphe ile başlamaya razı olursa, sonunda gerçeği bulacaktır. Francis BACON
(6) Dur bakalım ne olacak? anlamında Aziz NESİN öykülerinden birinde; “Du bakali n’olecak?” şeklinde saf bir kadınla (Necmiye) kocası (Fıtık) arasındaki diyalog belirtilmektedir. Hatıralarda uzunca bir zaman yer eden öykü.
(7) İki örnek;
Hakk, şerleri hayır eyler/ Zannetme ki gayr eyler/ Mevlâ’m görelim neyler/ Neylerse güzel eyler. Erzurumlu İbrahim HAKKI
Hiç kimseye hor bakma/ İncitme, gönül yakma/ Sen nefsine yan çıkma/Mevlâ’m neyler/ Neylerse güzel eyler. Erzurumlu İbrahim HAKKI
(8) Art Niyet, Art Düşünce, Art Amaç; Bir düşüncenin arkasında gizli tutulan asıl düşünce, niyet.
Eline Su Dökenin Olmaması; Değerce herkesin kendisinden aşağı olması.
Ensesi Kalın; Parası çok, varlıklı, sözü geçer, ödeme gücü yüksek kimse.
Hiss-i Kabl-el-Vuku (Hissikablelvuku); Arapça bir kelime terkibi olup bir olayı meydana gelmeden evvel hissetme, altıncı his, önsezi, içine doğmak.
Ivır-Zıvır; Küçük, önemsiz.
İşrete Düşkünlük; Bir şeye karşı aşırı ilgi duymak, kendini aşırı derecede kaptırmış olmak, tutkunluk, müptelâ olmak (iptilâ), alışkanlık.
Medeni Cesaret; Girişken olmak, haksızlıkların karşısında dik durmak.