HOCAM!!!
(Erol KARATEKİN)
“Hocam!” dediğinde arkasındaki genç kızın irkildiğini(1) fark etmemişti sırtı dönük genç adam. Genç kız da irkildiğinin ve neden irkildiğinin farkında, merakında olmasa gerekti.
Genç adam “Hocam!” dediğinde genç kızın merak dolu bir bakışla irkilişi, “Hoca” denilen sakallının dikkatinden kaçmamıştı. Hemen hemen üçü de aynı yaşlarda, ya da tavırları öyle görülen gençlerdi. Dillendi sakallı, hoca denilen;
“Hemen arkanı dönme, arkanda sesinden etkilenmiş, belki de sesini bilen, seni tanıması muhtemel olan bir genç kız var. Belki sen benimle konuşup senden ayrıldıktan sonra senin yanına gelebilir. Ezana fazla zaman kalmadı, hem mübarek ramazan, yaz ortası, hava sıcak, caminin klimasını erkenden açmam gerek! Sen de teravih namazını(2) unutup aksatma, olur mu?”
“Peki, arkamdaki genç kız sizi görüp ayılıp bayıldıysa?”
“Tövbe(3)! Tövbe Estağfurullah(3)! Mübarek Ramazanda beni gözle zina(2) ettirip de orucumu sakatlama! Hadi kal sağlıcakla, teravihte görüşürüz! Oruç tutsan iyi olacak, ama Allah’la kul arasına kimse giremez. Dinde zorlama yoktur. Bu senin hayatın, aydın hocalar korkutmak, aşağılamak yerine hep önerir, yol gösterir, ama asla ısrarcı olmazlar…
Hele ki zındık, gâvur, cehennemlik sözlerini kusan yobazlar gibi asla! Kul Allah’ı ile beraberdir. Yalanla gösteriş yapmaktansa, doğruyla saklanmak daha iyidir.”
“İnsani ve gerçek bir Müslüman olarak yönlendirişlerinize her zaman hayranım hocam. Hele ki irticalen(2) yaptığınız vaazlara ulaşmak için, mümkün olan her uygun vaktimde camiye ulaşıp sizi dinlemekle o kadar rahatlıyorum ki! Ancak Cuma hutbelerinde elinize verilen kâğıtlar beni doyurmuyor, hele ki hutbe sonundaki dilenciliklere…”
“Öyle dilencilik şeklinde yorumlama Çağlar. Diyanetin bütçesi yetişmiyor olsa gerek! Büyüklerimiz ince eleyip sık dokuyarak hazırlıyor hutbeleri…”
“Gerçekten mi?”
“Şüphen mi var?”
“Sözü uzatmaya gerek yok hocam! Diyanetin bilmem kaç bakanlığın bütçesinden daha zengin bütçesini, ek bütçe ödemeleri, cami, din görevlileri, imam hatipleri, hatta saygı konusunda eksikleriniz olduğunu, cenaze namazlarına bile gitmediğiniz değerli din adamlarını(4) uygun bir zamanda gene devam eder, konuşur, tartışırız. Sen camine yönel ki, ben de arkamdakinin derdini göz zinası yapmaksızın öğrenmeye çalışayım!”
Aklını, zihnini gazete ve internet haberlerine takmıştı Çağlar. Ya yazılanlar yalan, yanlıştı yahut da Diyanet; cemaate duygu sömürüsü(2) yaparak camiler, Kur’an Kursları için dilencilik yapar gibi para toplayarak yanlışlıklar içindeydi.
Çağlar sırtını döndüğünde belki yürüyüp uzaklaşmaya yönelmiş genç kızla karşı karşıya, göz göze geldi, belki de isteyerek değil mi, ya?
Abdestle, namazla, niyazla, oruçla ilintisi olmasa da iki genci tanıştırarak sevaba girecekti, içinden geçirdiğince. Biri hoca, diğeri bilinmeyen olsa da ilerilerde mutlaka bilinecekti…
“Merhaba güzel ve genç hanımefendi! Galiba hocam dikkatinizi çekti, belki de ilgilendiniz. İsterseniz bir vesile yaratıp sizi kendisiyle tanıştırabilirim, tabiidir ki adınızı bağışlarsanız. Ya da en iyisi şu karşıda minaresi görünen cami var ya, kendisi oranın hocası. ‘Hani…’ diyorum, karşısına çıksanız…”
“Güzel fikir…
Bu güne kadar hiç talibim, isteyenim olmadığı gibi, kimseyi de sahiplenemediğim için evde kalmaktan çok korkuyordum. Bir hayırsever çıksa da bana koca bularak sevaba girse diye dört gözle çevreme bakınıyordum. Allah razı olsun, sâyenizde kart, kuru, evde kalmış bir kız olmaktan kurtulacağım!”
“Alay etmeniz hiç hoş olmadı! ‘Dalmışım! Birine benzettim!’ Ya da ‘Hocam, deyince genç yaşta nasıl hoca olmuş, diye merak ettim!’ gibi benzeri bir şeyler söyleyebilirdiniz!”
“Bakın ismini bile bilmediğim, yaşamımda ilk kez karşılaştığım kişi…”
“Çağlar, efendim!”
“Peki, Çağlar Efendi…”
“Konsantrasyonunuz(3) bozulmamış, iğnelemekte(1) pir(3) olsanız gerek!”
“Değil! Sadece gereği için gereğini ne zaman yapmam gerektiğini öğrendim! Bu nedenle ‘Hocam!’ sözünü işittiğimde pek uygun görünmese de bir öğrencimin velisi ya da sporcu kardeşimin ya da öğrencilerimden ergenliğe ulaşmış birisinin bana seslenişi olduğunu düşündüm…”
“Yani?”
“Yanisi şu; hem öğretmenim, hem de amatör kümede öğrenciliğimden beri futbol hakemliği yapıyorum. Ne futbol oynamayı, ne de klâsman yükselmeyi(1) geçirdim aklımdan!”
“Özür dilerim hocam, bilemedim, yanlış yaptım!”
“Düşünseydiniz, tatsız bir münakaşaya sebep olmazdınız, özür dilemenize de gerek kalmazdı. Ama özrü kabul etmek erdemdir, kabul ettim!”
“Öylesine ağır ve yapmacıksız bir ders aldım ki, ek olarak ne söyleyeceğimi, ya da nasıl hareket edeceğimi de bilemiyorum.”
“Centilmenliğin, kibarlığın, saygı ve terbiyenin eğitim olarak verildiği bir okul olsa; ‘Şuraya gidin!’ derdim. Önerim de; ‘Derslerinize iyi çalışın!’ demek olurdu. Her neyse! Şimdi; ‘Siz yolunuza, ben yoluma!’ demek en iyi cümle!”
“Peki! Ağır sözler, ama hak ettim galiba, bana bu dersi veren adını bağışlamaz mı?”
Oysa başlangıçta Çağlar; Çağlar’dı, genç kızın dalgınlığına gelmiş olsa gerekti!
“Bir kez daha karşılaşma ihtimalimiz olmadığına göre, gerekli değil diye düşünüyorum, üstelik bana doğru, yanlış yönlenmeniz nedeniyle de içimden iyi dilekler dilemek de geçmiyor!”
“Çok alçalmıştım öğretmenim, bir tekme daha atmaya, biraz daha ezmenize gerek yoktu, hak etmiş olsam da…”
“Ben söyleyeceklerimi, söylemem gerekenleri, karşımdakinin sıfatını eksik etme zorunluluğunu hissettiğime göre bilmesi gerekenleri söyledim, siz de hak ettiklerinizi aldınız, sanıyorum. Ben size sadece; ‘Allahaısmarladık!’ diyorum!”
“Ben ‘Güle güle!’ değil, ‘Tekrar görüşmek üzere...’ diyorum!”
Karşılıklı olarak vedalaşma sözlerinin işitildiğinden emin değildi her ikisi de!
Dünya dönüyor, kim kime, dumduma(2) şehirde herkes kendi hayatını yaşıyordu. Unutmak isteyip unutanlar, unutmak isteyip unutamayanlar, unutmak ya da unutamamak konusunda fikri olmayıp da her ihtimale karşı unutmamayı farkında olmaksızın beynine yerleştirenler tıpkı Çağlar gibi. Belki de kısmeti çıkmamış, kötümserliğini kendine yakıştırıp evde kalmış kart bir kız kurusu olduğuna kendini inandırma çabasında olan genç kız gibi.
Genç kız için gerçekten leblebinin kırığı, armudun sapı, üzümün çöpü, çekirdeği vardı. Beğendiği yoktu, yüreğini hoplatıp zıplatmasalar da beğendikleri içinse kendinden önce anneleri ve babaları “Sıra ağabeyinin, ablasının, ya da durum vaziyetimiz böyle bir yükü kaldıracak kadar uygun değil!” gibi sudan bahaneler üreterek “belki” ümitlerini bile köreltiyor, köstekliyorlardı.
Son sınıf öğrencilerinden gizli-saklı nişanlıları duyunca, okul biter bitmez evlenenleri görünce evlenmek ve çoluk-çocuğa karışmak için özlem duyuyordu genç öğretmen.
Özellikle eğitimini aldığı ve öğretmenliğini de ayrıca üstlendiği ana sınıfı öğrencileri, bebek sahibi anne olma arzularını doruklara çıkartıyordu. Ve ilmen tespit edilmişti ki ve bunu ana sınıf öğrencilerine gereğiyle anlatmasının bilincindeydi ve anlatıyordu da, artık bebekleri leylekler getirmiyor, bebekler lâhanaların içinden çıkmıyor, derelerden tutulmuyordu!
Sene bitmiş, üniversite sınavları için gözetmenler saptanmıştı. Bu gözetmenlerden biri Çağlar, diğeri de evde kalma yakıştırması olan genç kız idi. Dünya da, ülke de, şehir de, sınav salonları da o kadar küçüktü ki, ikisi de aynı salonda görevlendirilmişlerdi, adlandırılamayan, adlandırılması mümkün olmayacak bir güç bu tesadüfü yinelemişti, yeniden.
“Aaa! Merhaba! ‘Görüşmek üzere!’ demiştim!”
Oysa o buz mavisi, Sibirya Kurdu özellikli gözleri, kulaklarındaki bayram böceği küpeleri unutması asla mümkün olmamıştı. Yasa; etki-tepki(5) üzerineydi, ancak karşısındakinin indinde kendinden hiçbir iz, belirti yok gibiydi.
Antrparantez olarak söylemek gerekir ki, genç kızın sadece küpeleri değil, evinin her tarafı, dolaplarının kapak üstleri uğur böcekleri yapışkanlarıyla donatılı idi, bir de nazar boncuklarını saymak gerek, umudunun şekillenmesi için/gibi, galiba.
Birkaç düşünürün sıra sıra sözleri geçiyor aklından;
“Hiçbir şey yoktan var olamaz!(6)”
Oysa Çağlar’a göre; kendi yokken “O genç kız” var etmişti kendini. Sözün saçmalığı münakaşa edilebilir, tartışılabilirdi.
“Her etkiye karşılık eşit ve zıt bir tepki vardır!(5)”
Etki mutlaka tepki doğurmalıydı, kurala göre. Etkilenmişti Çağlar, ama ismini bile saklayan, varlığını umursamayan karşısındakinde hiçbir tepki oluşmamıştı. O halde düşünür; sözündeki yanılma payını kabullenmeliydi!
“Enerji yoktan var edilemez, var olan enerji de yok olamaz, şekil değiştirir!(7)”
Düşünür haklı olabilir miydi? Isı varsa enerjinin, enerji varsa ısının olduğunu kabullenmek gerekti, Çağlar’ın düşüncesine göre.
Oysa ısı da, enerji de, sevgi de, ilgi de hepsi kendinde idi, o halde bu düşünürün de yanılgısını kabullenmesi zorunluydu.
Ayrıca gerçek şu ki; itiraf etmekte zorlansa da gerçek yadsınamayacağı için, adını bile bilmediği o genç kıza “Hoca için” derken kendi adına çarpılmıştı. Yamukluğunu, çarpıklığını hissediyordu, fiziksel görünümü olmasa da, dünyasına egemen olana, doğruya doğru!
“Affedersiniz, hatırlayamadım!”
“Öğretmen olarak değil de, patavatsız(3) biri olarak göz önüne getirseniz beni?”
“Nasıl? Daha önce görüşmüş müydük sizinle?”
“Ben liseden Çağlar Öğretmen…
Yaka kartınızda Çağla yazıyor, şimdi öğrendim. O karşılaşmamızda isminizi söylemediniz, “’Görüşmek üzere’ deyişime de hak ettiğime inandığım iyi bir dersi verirken, ne vedalaştınız, ne de gülümsediniz!”
“Bağışlayın kafam çok meşgul, sınava konsantre olmam gerek! ‘Sonra’ desem?”
“Peki!”
Suskunluk içinde, düşünceli gibiydi genç kız. Hatırlamak istememesi, hatırlamaması doğaldı belki, kafasını meşgul eden çeşitli nedenlerle bir bakıma. İlk aklına gelen sahipli olmasıydı ki, ellerine bakmayı akıl edemediği için hayıflandı(1) Çağlar.
Aynı kutuplu mıknatıslar gibi, birbirinden uzaklaşır gibiydi sınıfı kontrol etmek için gezmeleri. Her şeye rağmen Çağlar, Çağla’nın da kendisini hatırladığını, ama uzak durmak, hatta uzaklaşmak için çaba gösterdiğini düşünüyordu, sınıfın iki ayrı ve zıt köşelerinde olmalarına rağmen. Ve emindi onu göz hapsinde tuttuğundan bal gibi haberi vardı(1).
Nitekim sınav bitip de gerekli belgeleri imzalama aşamasındayken Çağla kaybolmayı tercih etmişti, benzetmek belki tuhaf olacak, ama tıpkı başını kuma sokup da görünmeyeceğini sanan bir devekuşu(8) gibi. Çünkü sonradan imzalama niyeti olsa da, tüm sınav belgelerinde yaşamının özeti vardı sanki Nüfus Kâğıdı, İkametgâh İlmühaberi, telefon numaraları gibi…
Şecere(3) özeti gibi bir bakıma ve Çağlar’ın bu bilgileri kafasına eksiksiz olarak not alması hiç de zor değildi, zor olmamıştı da. Zekâsından şüphesi olmasa da IQ’sunun(3) yüksek olduğunu söylemeye gerek yoktu.
Çağlar sınav salonundan çıktıktan sonra, bir süre okul önündeki kanepeye oturarak beynindekileri her ihtimale karşı not defterine kaydederken, durumu ile ilgili olarak da yorum yapmak gayretindeydi. Çünkü ilgilenme, dikkatini çekme, hoşlanma evrelerinin ötelerinde olduğunun farkındaydı ve o genç kıza yönelmesinin zorunluluk olduğunu, onsuz bir hayatı tüketemeyeceğini, yaşayamayacağını düşünüyordu.
Karanlıkta göz kırpmasının ise ne kendine, ne de karşısındakine yararı olmayacağını düşünerek telefonun tuşlarına sakince, yavaşça, sanki onu kucaklarken incitmekten çekiniyor gibi dokundu;
“Merhaba Çağla! Ben Çağlar!”
“Affedersiniz Çağlar Bey! İsmimi söyleyecek kadar tanışıyor muyuz?”
“Hayır! Özür dilerim! Çağla Hanım, ya da Çağla Öğretmenim desem konuşmama izin verecek miydiniz?...
Susuyorsunuz, sesinizi alamıyorum. Sükût ikrardan gelir! Bu da benim cesaretlenmeme neden oldu. Yaşamımda ilk kez etkilendim, şimdi ise sizi sevdiğime eminim!”
Genç kız suskunluğuna devam ediyordu, yaşamında telefonla ilân-ı aşk edildiğini, ne duymuş, ne de okumuştu. Bu garabet durum iyice suskunluğa yöneltmişti kendini. Bu da Çağlar’ın daha cesaretli adımlar atmasını desteklemişti;
“Hissediyorum ki bir kısım sıkıntılar yaşıyorsun, bilmediğini düşündüğün birinden böylesine birden bire yakınlık gerektiren sözleri işitmekten dolayı. Arkadaşın olmama, yakın olmama izin ver lütfen! Güç sende! İlgilenmezsen bu ilerilerde daha cesur adımlar atmamı engeller, ben de haddimi bilir, yalvararak da olsa özür diler, bir daha çalmam kapını, çaldırmam telefonunu…”
Sadece susuyordu Çağla. Belki ne diyeceğini bilememekten, belki de karşı tarafın aşırı cesaretinin tedirginliğini yaşıyordu. Aslında sessizliğin umut olduğunu, bir yerde hareket ve söz varsa orada yeşil niteliğinde bir ısının, o ısı hissedilirse de bunun karşısındakinin hareketliliği olacağı bilincinde olmasa gerekti. Nitekim Çağlar uçarılık(3) modunda cesaretini artırmıştı, yadırganacak bir şekilde, karşısındakinin sessizliğinde, durgunluğunda;
“Biliyorsun, ben de senin gibi öğretmenim, maaşım, dayalı-döşeli bir evim, eski model de olsa bir arabam var. Seni sevdiğimi biliyorum ve seni mutlu edeceğime dair de inancım var. Şu anda “Sana talibim!” demek istiyorum!”
Çağlar “Ben, ben, ben!” diyerek limiti aştığının(1), egoizm sınırları dışına taştığının farkında değil gibiydi. Çağla sessizliğinde iyi bir yanıt vermesi gerektiğini düşünmüştü;
“Dünyada böyle bir şeyle karşılaşılmış mıdır, acaba? Beş-on dakika içinde karşı karşıya olmaksızın, önce ilân-ı aşk, sonra da evlenme teklifi…
Anlamsızlık yüklü bir garabet! Ne diye ısrarcısınız ki? Bir gazeteye ilân verin, ya da televizyonlardaki “İzdivaç Programlarına” başvurun. Umarım istediğiniz biriyle karşılaşırsınız. Ama o, ben değilim.”
Sinirlenmişti, durmak istemiyordu sadece yutkunacak kadar bir zamanın devamında;
“Daha önceki karşılaşmamızda ‘Centilmenliğin, kibarlığın, saygı ve terbiyenin eğitim olarak verildiği bir okul olsa; şuraya gidin, önerim de; derslerinize iyi çalışın, demek olurdu!’ demiştiniz. Maalesef ettiğiniz bu kadar ağır sözlerin sizin aklınızda tek zerresi kalmamış. Bu sözlerine karşılık ciddi ve dobra dobra konuşarak(1) sizi kırmış olduğumu düşünemiyorum. Özür dileyeceğim söz konusu bir şey de yok, saygısızlığım sadece telefonu yüzünüze kapatmak olacak! Güle güle!”
“Dur! Kapatma lütfen! Beni sevip, benim sana âşık olduğum gibi bana âşık olmaktan korkuyor, çekiniyor musun yoksa?”
“Ne alâka bu? Affedersiniz sizin aklınızdan zorunuz mu var? Bir sesleniş, yanlış bir irkiliş, bir tesadüf mü sizi bu kadar cesaretlendiren? Aç tavuk kendini darı ambarında görürmüş, ya da balıklar boğulursa, serçeler damlardan düşerlerse…
Herhangi bir şekilde özür dilemek hiç içimden gelmiyor. Benzetmemin kusurlu olduğunu biliyorum, ancak söz hak edene hak ettiği şekilde sarf edilir. Durumunuz farklı mı? Yok hâlâ ısrar edecekseniz, hiç…”
“Hiç!” derken “i” harfini öyle bir uzatmıştı ki Çağla, bu gerçekten haddinin bilmediğinin(1) bir göstergesi gibiydi Çağlar’ın. Bu söz; “Eğer birileri seni geleceğinde görmüyorsa onları geçmişte bırakmanın vakti gelmiştir!(9) sözünün tasdiki gibiydi.
Sabredememiş telefonu kapatma çabasına erişmişken, içinden “Balıklar kavak ağaçlarına tırmanıncaya kadar devam et!” demek geçmişti. Karşısının son sözlerine cevap vermek gereğini hissetmişti.
“Son söz; istersen dinlemeden de kapatabilirsin, ama dinle lütfen; “Eğer Allah seni bana yazmışsa benden kaçışın yok! Lâkin kader seni benden almışsa, o zaman da ağlamama gerek yok!(41)’ demek istiyorum! Kapatabilirsin öğretmenim!”
“Çok cüretkârsınız ve sınırı değil, tüm sınırları aştığınızın hâlâ farkında değilsiniz!”
Ne Çağlar’ın cevabını bekledi Çağla, ne de ekleyecek bir söz bulabildi, telefonu kapattı hırsla. Sonraki arayışlarda da aynı telefon numarasını görünce açmadı ve daha sonra da temelli kapattı telefonu.
Çağlar daha sonraki arayışlarında ise telefonun numarasının “Reddedilecekler Listesinde” olduğuna kesin olarak inandı.
Ancak çözüm yok değildi ki! Bir başka telefonla arayıp derdini tekrarlamak isteyebilirdi. Ancak buna dert demek yanlıştı, buna kader ve kaderin desteklediği aşk demek daha doğruydu.
Arkadaşının telefonundan aradı defalarca çaldırmasına rağmen açılmadı telefon, muhtemelen tanımadığı yeni bir telefon numarasının tedirginliğini yaşamış olsa gerekti. Yılmadı Çağlar. Karşısındakinin değişik numarayı görmesi, kendisinin onu aradığını tahmini ve hatta bilmesi gerekli değildi. Bu imkânsızdı kendine göre. Sonunda açtı telefonu Çağla!
“Ben Çağlar! Hemen kapatma telefonu lütfen!”
“Tahmin etmiştim, bu sefer dilinizde neler var? Merak ettim doğrusu!”
“Hemen söyleyeyim, diğer bildiklerim önemli değil, sınav tutanaklarından telefon numaranızı öğrendiğim gibi, ev adresinizi de biliyorum. Üstelik sizin sokağın sapığı yokmuş! Allah’tan bana bir nida ulaştı, sokağınızın sapığı olmaya karar verdim. Kapınızın önünde yatar kalkar, bir sokak köpeği gibi bir lokma yal(3) için değil, bir tatlı söz için yaltaklanır(1), havlarım. Ta ki ‘Hoşt!’ deyinceye kadar…”
Sözlerini kuvvetlendirmeliydi;
“Yapar mıyım, yaparım valla! Bu eylemi gerçekleştirmem için deli olmama da gerek yok. İstemediğin kelimeyi söylemeyeceğim ta ki sen söyleyinceye kadar, o nedenle seni ilk gördüğüm andan beri, unutamamaktan dolayı deliyim zaten, nedenini bildiğin gibi, bir tek deliliğin göstergesi, simgesi her neyse başımda huni eksik!”
“Tamam, pes ediyorum. Beni ele-güne karşı mahcup ve rezil etme lütfen! Seninle ilk karşılaştığımız yerde olacağım, eğer unutmadıysan, yarın saat dokuzda, söz veriyorum!”
“Affedersin Çağla! Öncelikle ismini ve de içimden geçenleri içtenlikle söylediğime ve söyleyeceğime inan, lütfen! Sözlerinden anlıyorum ki; beni istediğin için değil, çevrene mahcup ve rezil olmamak, hatta daha da ileri gidiyorum acıdığın için kabullenip davetime uyacaksın öyle mi?
Ben, benim ısrarıma karşın incinmene, üzülmene, bana kendini mecbur hissetmene dayanabilir miyim? Seni incitecek bir söz, bir deyim, bir hareket geçebilir mi aklımdan? Bir şeyleri anlatmama gerek kalmamalı gözlerimden, bakışlarımdan(11) anlamalı, anlayabilmeliydin içimden geçenleri, anlatmak istediklerimi, duygularımın ve sözlerimin gerçek olduğunu…
“Geçti…(50)“ demiş şair. ‘Gelme artık neye yarar!’ Ben seni sevip canımı senin için Tanrıya adadım, Çağla yok, Çağlar yok! Bu bir veda! Ömrümün son anına kadar seni bende saklayacağım, hakkım, haddim olmasa da…
Ve dahi sen istesen de, istemesen de…”
“Gerçek mi, gerçekten mi?”
“İnanmasan da olur, ama şu anda ölsem ve münkir-nekir(13) gelse başıma, dinimi, imanımı inkâr etmem; ‘Rabb’in kim?’ deseler isyan etmeksizin, ‘Allah!’ sonra ‘Çağla!’ derim, sen dökülürsün dudaklarımdan ve şairin dediği gibi; ‘Mezarda böceklere ezberletirim seni! (14)’ gerçeğime inanmasan da, gerçek olduğu aklının ucundan bile geçmese de…”
“Gerçek mi, anlayamıyorum!”
“Bana sorsalar ki seninle ilgili ‘Ne biliyorsun!’ diye o yüce insan gibi; ‘Haddimi bilirim!’ derim. Sözlerimin doğruluğunu ispat ve iddia etmek gibi bir gayretim yok; yarım doğrunun bile yalan(15) demek olduğunu biliyorum çünkü…
Ve hâlâ ‘Gerçek mi?’ diye şüphen var, öyle mi? Bu telefon numarası arkadaşıma, hani karşında duran cami imamı hocama, sakallı arkadaşıma ait. Benim artık telefonum yok, hoca yok, teravih yok, ben de yokum artık, sana sağlıklı bir ömür diliyorum!”
Karşıdan ulaşmadı bir sesleniş kulağına Çağlar’ın, durması gereksizdi, devam etti;
“Kapına geldim, istediğim halde, kabullenmeyeceğin inancıyla diz çökemedim. Sensiz olamayacağımı, bu koca şehirde, hatta diyarda, dünyada duramayacağımı, özleminin beni yiyip bitireceğini, benim için dünyamda eşsiz olduğunu ve tapınacak tek mabedim olduğunu anlatmak isteyecektim sana. Ama bana değer vermedin, tenezzül etmedin(1), tahammülün de olmadı. Tekrar gibi olacak, ama ben beni olduğum gibi sana verdim, kabul etmeyi düşünmedin, belki aklından bile geçirmedin. Olmayacak duaya âmin der gibi seni devamlı olarak aklımda tutmaktan, umutsuzca düşünmekten, yalnız seni yaşamaktan yoruldum. ‘Söz sırası şimdi bende!’ diyorum, özür dileyerek. Allahaısmarladık!..
Bak bu sefer ‘Tekrar görüşmek üzere…’ sözü dökülmedi dudaklarımdan!”
Vedasını tam olarak tamamladığı inancında değildi, devam etti, belki de karşının sadece dinlemekle yetindiği kanaatini yaşayarak.
“Söylediklerimi şekillendirmeye çalış dünyanda güzel kız, benim karşılıksız olarak sevip tapındığım Çağla. Sevginin olmadığı, yaşanıp büyümediği bir yaşam var mı kucağımızda? Neden güzel gözlerine bakarken beni sevmek yerine, tekmelemek istediğini anlamış değilim. İnanman gerek; binlerce kez tekrarlamam gerekse de, tekrar etmekten yılmayacağım sözler olacak söylemek istediğim…
Ömrümün sonuna kadar bu dudaklardan senin ismin dışında hiçbir isim sevgi ile dökülmeyecek. Gönlüme, beynime, kalbime hükmedecek hiç kimse olmayacak, asla! İşte güzel kız, bu; benim! Sana yaşamında arzuladıklarına kavuşman, istediklerini, isteklerini gerçekleştirmen için şans ve sağlık diliyorum. Elveda dileğiyle tekrar Allahaısmarladık!”
“Dur! Dur bir dakika! Kapatma!”
“Unut, unutman gerekeni ve gerekenleri. Sen benim için her şeydin, bilmedin, bilmek istemedin, ben senin için hiçbir şeysem, sana bundan sonra sesimi bile ulaştırmama gerek yok hanımefendi!”
Telefonu kapattı Çağlar, hem de temelli, sonraki çığlıkların, çağrıların hiçbirinin kendisine ulaşmaması için, bir bakıma kısasa kısas(16) gibi.
Çağla şaşkınlık içindeydi. Bir yudum su içme süresi içinde kendisinin bu kadar sahiplenileceğini tahmin etmiyor olsa gerekti. Eksikli hissediyordu kendini, sevilmiş, ama sevmemişti, hatta ufak, ufacık bir ümit bile vadetmemiş, belirtmemişti karşısındakine. Acaba Çağlar’ın sevgisi ikisi için de yeterli mi olsa gerekti?
Kerelerce aradı Çağlar’ı, telefonda hep aynı ses; “Ulaşılamıyor!” diyordu, uyuyamıyordu, böylesine sevilmek ve hiçbir şey hissetmemek!
Gerçek bu muydu gerçekten? Neden bir erkek böylesine kanaatkâr olur, karşısındakine son bir şans daha tanımazdı ki? Şans? Gerçekten buna ihtiyacı var mıydı, hem neden?
Evet, Çağlar’ın telefonu devamlı kapalıydı, belki yöre koşulları, belki yeni bir telefon numarası edindiği için. Hocanın telefonu ise, ya her arayışında camide, ezanda, cenaze namazında, imam nikâhında, mukabelede(3), hatim duasında(2) olsa gerekti. Çünkü onun telefonuna da “Ulaşılamıyordu!”
Peki, hoca da Çağlar gibi, belki de Çağlar’ın ricasını dikkate alarak başka numara edinmiş olabilir miydi kahırlı olarak? Olur mu? Olabilirdi! Ama neden?
Çağlar tarif etmişti ya; “Şu cami!” diyerek. Bir ezan vaktinin sonunda cemaatin dağılmasını bekledi Çağla ve hocaya yaklaştı; “Hocam!” dedi. Tıpkı kendisinin irkilmesine ve Çağlar’ın kendisine yönelmesine sebep oluşu gibi…
“Buyurun efendim!” dedi hoca içtenlikle.
“Yeri, yurdu, soyadı, adresi…”
“Valla bilmiyorum kardeşim, şark illerinden öğretmen açığı olan bir yerlere atamasını istemiş. Milli Eğitim kabul etmiş, bana bile söylemeden gitmiş, size bilgi veremediğim için üzgünüm!”
Bir cami hocası “Vallahi!” sözünü yarım bırakıp üstelik dilini dolandırarak “Valla!” diyebilir miydi? Çağlar can dostu bildiği biriyle “Gidip de gelmemek, gelip de görmemek var!” demeksizin vedalaşmadan ayrılabilir miydi? Çağla, inanmıştı ve farklılıkları fark edemeyecek kadar kendinde değildi.
Telefonun tuşlarına dokundu tekrar. Halâ kapalıydı, ya da yoktu ve “Ulaşılamıyordu!” Kendine itiraf etmekte zorlansa da, kendini bu kadar sevip kendini yâd ellere atan adamı, gerçekten sevdiğine inanıyordu, kaprislerinden arınmış olarak.
Öğrenmek istedi Çağlar’ın gittiği yeri ve destekledi ilgililer kendisini. Çağla her şeyi ve tek başına bilecek değildi ya. Ailesinin iznini almaksızın aynı il ve ilçeye atamasını istedi, kendi kurumundan.
Mazereti “Eşim” demekti. Nasıl eşim? Soyadı, adı, kuruluş falan, filân her ne ise hepsi ayrıydı, ama yalanı doğruydu(!), o kendisinin eşiydi!
Genel Müdüre çıktı, ulaşarak;
“Ben bu adama çok eziyet ettim, benim için ve benden uzaklaşmak için gitti oralara, ben onu unutamadım hiç, seviyorum da onu, elinizi uzatın bana, babalık yapın, yuvayı kurtarmak ve sevaba girmek sizin elinizde efendim.”
Şaşırmış olabilir miydi, yuva henüz kurulmamıştı ki, kurtulsundu. Belki de bilinçli olarak kullanmıştı? “Kurdurmak” yerine “Kurtarmak” şeklinde…
Kim demişti ki; “Duygu sömürüsü işe yaramaz!” diye. Anında şekillenmişti görüntü ve atama emrini alır almaz, ailesine bile haber vermeden o şehre yöneldi Çağla. Ufacık bir bavul içine istiflediği bir-iki parça çamaşır, atama emri, Nüfus Kâğıdı ve benzeri muhtelif gereklilikler ile uçağa bindi; uçağın havalanması ile birlikte içinden geçirmeye çalıştı o şarkıyı; “Sende kalmaya, senin olmaya geldim(17)!” şeklinde.
Uçağı indi, yoktu karşılayanı, beklediği de, bekleyeni de…
“Masraf ne olursa olsun!” diyerek bir taksi ile yola çıktı, içindeki heyecan doruklardaydı. Gönlünde açana, acele, en kısa zamanda kavuşmak dileği vardı…
Ancak unuttuğu bir şeyler vardı bu ülke topraklarının gerçeği olarak, hizmet için yönelenlere bile, acımasızca, kan dökmekten zevk alan sadistler olarak.
İlçeye iki, ya da üç kilometre kala bir menfez üzerinden geçerken el yapısı bir mayın aniden patlamıştı. Şoför ve yanındaki ilçeye yeni atanan bayan öğretmen parçalanarak ölmüşlerdi bu hain tuzakla.
Bilinenlere, bilenlere ve bilmek istemesine karşın bilip öğrenemeyenlere göre normal bir asayiş olayıydı bu. Çağlar’ın haberi olmadı bu nedenle, geçmişi yoktu çünkü telefonunu kapattığından beri, öğrencileri ile haşır-neşir olmak(1) tek kurtuluşu, dayanağı ve sabrıydı.
Çağlar sevdiği için ölmek istemiş, ama ölmek yerine kaçmayı, kaybolmayı tercih etmişti. Oysa kendisini sevmediğine inandığı Çağla, o kadar yolu sevgisi karşılığı aşıp, kendisine kavuşmasının arifesindeyken onun için yitirmişti yaşamını ve sonrası kara toprak olacaktı.
Bir zaman gelecek ve bilecek miydi, öğrenecek miydi Çağlar, Çağla’nın kendisini en az onun kadar sevdiğini öğrenecek miydi? Gözleri ve gönülleri kapalı insanların görmeleri mümkün değildi.
Bir ucuz tabutta toplandı Çağla’nın parçaları, belki de kısmen şoförünkilerle karışık. Kim öle, kim kala ortamda, sadece Çağla’nın ailesinin haberi oldu, ölümünden.
“Hatun kişi niyetine!” cenaze namazı kılınırken bile ne Çağlar, ne de cami hocası kendisini helâk eden(1) Çağla’yı bilmediler, ömürlerinin sonu kadar…
Ne denmişti; “Mutlu son yoktur!(18)” ve devamını bir diğer düşünür tamamlamıştı; “Mutlu aşk yoktur!(18)”
…
YAZANIN NOTLARI:
(1) Bal Gibi Haberi Olmak; Gerektiği gibi, uygun, çok iyi bir şekilde haberdar olmak.
Bal Gibi Haberi Olmak; Gerektiği gibi, uygun, çok iyi bir şekilde haberdar olmak.
Dobra Dobra Konuşmak (Söylemek, Olmak, Demek, Anlatmak, Dobralaşmak); Açık, net, sakınmadan, çekinmeden, gerekli doğruları, gizlemeden konuşabilmek, söyleyebilmektir.
Dobra Dobra Konuşmak (Söylemek, Olmak, Demek, Anlatmak, Dobralaşmak); Açık, net, sakınmadan, çekinmeden, gerekli doğruları, gizlemeden konuşabilmek, söyleyebilmektir.
Haddini Bilmemek (Haddi Aşmak); Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilmeksizin onun ötesine geçmek çabası yaşamak, ölçüsünü bilmemek. Haddini Bilmek; Mevlânâ’ya sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”
Haddini Bilmemek (Haddi Aşmak); Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilmeksizin onun ötesine geçmek çabası yaşamak, ölçüsünü bilmemek. Haddini Bilmek; Mevlânâ’ya sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”
Haşır Neşir Olmak; Bir arada olmak, kaynaşmak.
Hayıflanmak; Acınmak, yerinmek, esef etmek, kaybedilen bir fırsat için üzülmek.
Hayıflanmak; Acınmak, yerinmek, esef etmek, kaybedilen bir fırsat için üzülmek.
Helâk Olmak, Helâk Etmek, Kendini Helâk Etmek; Yorulmak, bitkin duruma gelmek, yok olmak, ölmek.
İğnelemek; Tariz. Üstü örtülü bir biçimde gücendirici, onur kırıcı, incitici üzücü sözler söylemek. İğneyle tutturmak, iğne batırmak.
İğnelemek; Tariz. Üstü örtülü bir biçimde gücendirici, onur kırıcı, incitici üzücü sözler söylemek. İğneyle tutturmak, iğne batırmak.
İrkilmek; Ürküp korkarak geri çekilir gibi olmak, ya da korkup şaşırarak duraksamak. Birikmek, toplanmak, yığılmak.
Klâsman Yükselmek; Hakemliğin tüm dallarında bir alt sınıftan bir üst sınıfa yükselip daha önemli maçlarda görev alması. Ayrıca sporun ana öğelerinden biri olup takımların bir üst lige yükselmesi anlamını taşır.
Klâsman Yükselmek; Hakemliğin tüm dallarında bir alt sınıftan bir üst sınıfa yükselip daha önemli maçlarda görev alması. Ayrıca sporun ana öğelerinden biri olup takımların bir üst lige yükselmesi anlamını taşır.
Limiti Aşmak; Bir şeyin nicelik bakımından erişebileceği en son noktada durmasını bilmemek, saygı, edep, centilmenlik gibi sınırları aşmak. Kısıtlamalara, sınırlamalara uymamak.
Tenezzül Etmemek; Kendi durumuna, düzeyine aykırı bir şeyi, bir durumu, bir işi kabul etmemek.
Tenezzül Etmemek; Kendi durumuna, düzeyine aykırı bir şeyi, bir durumu, bir işi kabul etmemek.
Yaltaklanmak; Dalkavukluk, yalakalık, birine hoş görünmek, onursuzca davranmak.
Yaltaklanmak; Dalkavukluk, yalakalık, birine hoş görünmek, onursuzca davranmak.
(2) Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar. Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.
Gözle Zina (Göz Zinası); Zinaya yol açan haram davranışlar veya büyük haramlara; götüren günahlardandır. Göz Zinası; kısaca harama bakma anlamındadır. (Ayrıca kulak, dil, el zinası gibi çeşitleri de vardır).
Hatim Duası; Kur’an’ı başından sonuna değin okuyup bitirdikten (hatim indirdikten sonra) okunan duadır. Ölü için okunan dua değildir. Kur’an’da buna ait herhangi bir ayet olmayıp, peygamberimize atfedilen bir kısım hadisler vardır. Bence en iyisi ölüyü rahmetle anmak, kusur ve günahları için Allah’tan affedilmesini dilemek, yalvarmak ve mümkünse Yasin okumak olmalı. Mevlit adlı Süleyman Çelebi’ye ait şiirin yararının ne olduğu ise merak konusudur.
İrticalen Konuşma; Elinde hiçbir belge olmaksızın, doğaçlama, içinden geldiği gibi mantıklı konuşma.
Kim Kime, Dumduma; Kimsenin kimseyle ilgilenmediği, kimseye önem verilmediği, çok karışık bir durumu anlatan söz.
Teravih Namazı; Rahatlamak, dinlenmek anlamındaki namazın her dört rekâtı için kullanılan tervîha (oturuş) kelimesinin çoğulu olup Ramazanlarda yatsı namazlarının sonunda kılınan toplamda 20 rekât ve sünnet olan nafile namaz.
(3) IQ; (Intelligence Quotient) ya da EQ (Emotional Quotient) olarak belirlenen zekâ testi.
Konsantrasyon; Konsantre olma eylemi. Dikkatin toplanışı (odaklanma). Yoğunluk (Bir çözünen madde miktarının çözen madde miktarına oranı. Konsantre Olmak; Konsantrasyon. Düşünceyi, duyguyu, gücü, dikkati bir noktada toplamak. Yoğunluk).
Mukabele; Karşılık verme, karşılık, karşı gelme, başkaldırma anlamlarında olmakla beraber Kur’an’ın karşılıklı olarak ezberden veya kitaptan yüksek sesle okunması ve onu dinleyen topluluğun da okunanlar Kur’an’dan sessizce takip etmesi.
Patavatsız; Sözlerinin nereye varacağını düşünmeden saygısızca konuşan. Davranışlarına, hareketlerine dikkat etmeyen.
Pir; Yaşlı, koca, ihtiyar kimse, bir tarikat ya da sanatın kurucusu, adamakıllı, iyice, herhangi bir konuda, bir meslekte deneyim kazanmış, eskimiş kimse.
Şecere (ya da Secere) Soyağacı; Bir kişinin, bir soyun veya bir ailenin bilinen en uzak(eski) atasından başlayarak son üyelerine değin bütün bireylerini bir kökten çıkan ağaç görünümü içinde, yaşamının kollarını belirten çizelge, soyağacı, hayatağacı. (Ayrıca atlar için benzeri olarak yapılan çizelge).
Tövbe (Tevbe); İşlediği bir günahtan ya da suçtan pişmanlık duyarak bir daha yapmamaya karar verme. “Bir daha yapmam, olmaz, yeter” anlamında (Tövbe Estağfurullah; Yapılan bir günahtan, suçtan pişmanlık duyarak bağışlanmak için destekli bir şekilde; “Tanrıdan bağışlama dilerim!” demektir).
Uçarılık; Sefihlik. Ele avuca sığmama, kendini çeşitli eğlencelere verme.
Yal; Köpeklere ya da ineklere yedirmek için hazırlanan unlu-kepekli suluca yiyecek.
(4) Bu cümleyi kurarken vefat eden, Allah’tan rahmet dilediğim değerli, dürüst, bilgili, aydın din adamı Yaşar Nuri ÖZTÜRK’ün cenazesine bir kısım din adamı denen kişilerin neden katılmadığını anlayamadığımı ifade etmek istedim.
Yaşadığın dünyaya bak; yüce Tanrı, hangi eserini sevgi kucağında büyütmemiş? Neden okşamak ve kucaklamakla gidilecek yere, tekme ve tokatla erişmeyi tercih edersin. MEVLÂNÂ
(5) Etki-Tepki Yasası (Newton Hareket Yasası); Bir cisme bir kuvvet etkiyorsa, cisimden de kuvvete doğru eşit büyüklükte ve zıt yönde bir tepki kuvveti oluşur. Burada dikkat edilmesi gereken bu kuvvetlerin aynı doğrultuda olduğudur. (Yasa;3) Bu yasa çok zaman şu cümle ile akıllarda kalır; “Her etkiye karşılık eşit ve zıt bir tepki vardır! Yani; İki nesnenin birbirine uyguladıkları kuvvetler eşit ve zıt yönlüdür.” “Bir cisim üzerine bir dış kuvvet etki etmedikçe o cisim durumunu korur, değiştirmez.” (Yasa;1) “Cisme etki eden kuvvet, kütle ile ivmenin sonucudur.” Yasa;2)
(6) Lavoisier’in Maddenin Sakımı Kanunu; “Hiç bir şey yoktan var olmaz, varken de yok olmaz” Genel Kimyanın en önemli özüdür.
(7) Maddenin ve Enerjinin Sakımı Kanunu; “Hiçbir şey yoktan var olmaz, varken de yok olmaz” (Antoine) Lavoisier’e ait kanun. Daha sonra (Albert) Einstein tarafından; “Madde ve Enerjinin Birlikte Sakımı Kanunu” şeklinde değiştirilmiş ve düzeltilmiştir.
(8) Deve Kuşu Gibi Sinmek (Devekuşu Gibi Başını Kuma Sokmak, Devekuşu Taklidi); Bir tehlike, bir olay karşısında duyarlı olmamak, gerekli tepkiyi göstermemek, gerçekleri görmezden gelmek, sorun yokmuş gibi davranmak. Kendini aldatarak başkalarını aldattığını sanmak. Aslında bu benzetme yanlıştır. Uçamadığı için yüksek yer avantajı olmayan devekuşu oldukça büyük olan yumurtalarını tehlikelerden uzak güvenli bir şekilde sığ delikler içine kuma saklar. Gerek baba ve gerekse ana devekuşu yumurtaların güvenliğini, hava almalarını temin ve kontrol, yumurtalarının aynı yerde ters-türs etmek şeklinde yerlerini değiştirmek için belirli periyotlarda başlarını kuma sokarlar. Yoksa sandığımız anlamda bir hareketleri yoktur.
(9) Eğer birileri seni geleceğinde görmüyorsa, onları geçmişte bırakmanın vakti gelmiş demektir… Elif ŞAFAK
(10) Eğer Allah seni bana yazmışsa, benden kaçışın yok! Lâkin kader seni benden almışsa, ağlamaya lüzum yok. Şems-i TEBRİZİ
(11) Gerek yok her sözü lâf ile beyana, bir bakış bin söz eder, bakıştan anlayana. MEVLÂNÂ
Duygular vardır, anlatılmayan, sevgiler vardır, kelimelere sığmayan, bakışlar vardır insanı ağlatan, insanlar vardır ki asla unutulmayan. İşte sen onlardansın! Victor HUGO
Unutulmamalı ki; gözleri güzel yapan rengi ya da boyası değil, bakışların ta kendisidir. Müşfik KENTER
(12) Ne hasta bekler sabahı, / Ne taze ölüyü mezar. / Ne de şeytan bir günahı, / Seni beklediğim kadar. / Geçti istemem gelmeni, / Yokluğunda buldum seni, / Bırak vehmimde gölgeni, / Gelme, artık neye yarar?” “BEKLENEN” Necip Fazıl KISAKÜREK
(13) Sorgu Melekleri; Ölen insanı kabirde ilk sorguya çeken meleklerdir. İsimleri Münkir-Nekir’dir. Sordukları suallere Ahret (Ahiret, Kabir) Sualleri denmektedir. “Rabbin kim? Dinin ne? Kimin ümmetindensin, Kitabın ne? Kıblen neresi?” diye başlayan ve “Rabbim Allah!” cevabı verilmesi gerektiğine inanılan suallerdir.
(14) Kabirde böceklere ezberletirim güzelliğini… Cahit Sıtkı TARANCI’nın “DESEM Kİ” şiirinden bir dize.
(15) Yarım doğru, tam yalandır. Ege CANSEN
(16) Kısasa Kısas; Kişiyi işlediği suçun aynısıyla cezalandırmak, zararı, zararla cevaplamak, bir bakıma kana kan, dişe diş olayı. Bu konuda Kur’an’da Bakara Suresinde ayetler vardır.
(17) Dün akşam yine benim yollarıma bakmışsın… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziğinin Güftesi; Halit ÇELİKOĞLU’na, Bestesi; Selâmi ŞAHİN’ ait olup eser Kürdi Makamındadır. Birinci kıta son mısraında; Sende kalmaya geldim!” İkinci kıta ikinci mısraında; “Senin olmaya geldim!” denmekte.
(17) Mutlu son yoktur! Fyodor Mihailoviç DOSTOYEVSKI
Herkesin diline dolanmış "Mutlu bitmeli aşklar" diye. Aşk'ı dilinize doladınız madem, peki "Bitmeli" niye? Cezmi ERSÖZ
(18) Mutlu aşk yoktur! José Luis ARAGONES