“Seni sevmiştim!”

“Yalnızca ve sadece uyumlu bir beraberliğimiz vardı!”

“Süresini bilemediğim şu kadar yıldır?”

“Elini tutmaktan, kucaklayıp öpmekten başka birlikteliğimiz oldu mu?”

“Demek; ‘Hiçbir şey olmadı!’ diyorsun aramızda. Demek ki boş bir dünyada yaşamışım!”

Zamanın durmasını istemediğim bir yerdeydim. Kustum;

“Sen beni istedin de, ben senden mi sakındım kendimi?”

“Hayır ama…”

“Ama bitti diyorsun!”

“Gibi…”

“Benden başkası mı var?”

“Hayır, ne dün, ne bugün oldu ve hatta iddia ediyorum ne de yarın olacak. Monotonlaştı(1) gibi geldi ilişkimiz. Cereyan yok, elektrik yok, frekans yok. Sadece sabah kahvaltısı, öğlen yemeği gibi bir şey birlikteliğimiz. Buna yakınlığı olmayan bir fiziksel olarak bir arada olmak da diyebilirim belki. Sanırım sen de sıkıldın!”

“Asla Murat! Nefesini duymak aydınlığıydı gönlümün. Elimi tutman heyecanım. Her öptüğünde yaşadığımı düşünüyordum. Ama aydınlığımın, heyecanımın ve yaşamımın hiç önemi yokmuş sence. O halde güle güle! Yalnız beni son defa öper misin, ilk gün olduğu gibi, ilk sefer ki gibi, nefesimi kesercesine, heyecanlandırarak, duyarak, hissederek, anlayarak ve lütfen sever gibisine?”

“Peki İlkim!” dedi genç adam, elini beline dolayarak.

“İsmimle duygu sömürüsü yapmadan dileğimi karşılaman o kadar mı zor?”

Murat, bir şey demeden, belindeki elini sıkmadan öptü. Öpmeğe çalıştı genç kızı denilse daha doğru. İlk günün, ilk heyecanının, ilk öpüşün hazzından eser bile yoktu genç kız hissetmek için gücünün üstünde gayretli olsa da.

O öpüşte onu cevaplamaya çalışmaktan başka çaresinin olmadığını düşündü genç kız. Oysa bu bir veda öpüşüydü. Kendisi ilk öpüşü yaşamak ve yaşatmak istemişti gönlünde, oysa onun için bu zorunluluk gibi olmuştu.

Elini sıktı, şehirlerarası bir otobüste aynı koltukta yan yana otururken tanışmış iki yolcunun ayrılışı gibi. Ayrılmış, gitmişti genç adam, arkasına bakmış mıydı? Yoo, hiç sanmıyordu. O gitmiş, genç kız yalnız, biçare ve tek başına kalmıştı.

Yaşam gereksizdi.

Ailesini, kardeşlerini, işini gücünü düşündü genç kız ve şu ana kadarki yaşamını, onsuz ve onunla.

Boştu.

Boş doldurulamayacağına göre, boşu doldurmağa çalışmak da boştu o zaman. Bu takdirde o boşluğu boş-bomboş tüketmektense, tüketmeğe çalışmaktansa, niye zahmete girsindi ki törpülendikçe incinecek ömrünü?

Göz ucuyla tekrar baktı kendinden uzaklaşana genç kız. Ufukta bile yoktu, ne kadar çabuk kaybolmuştu? Bir daha bile arkasına bakacak kadar hukukları olmamış, oluşmamıştı demek ki! Ne kadar hazindi? Almadan vermek bir tek Allah’a mahsusmuş.

Hâşâ, Allah’la kendini bir arada düşünmek bile olamazdı, ama kendisi de almadan vermişti, kalbini. Çünkü o sevdiği, ömründe değer verdiği tek kişi, kısacası aşkı idi, aşkı olduğunu şu son anda kabul etmeyen, hatta aşkını reddeden.

Ruh yoksa bedene, ya da cisme ihtiyaç var mıydı?

Ağır ağır yürüdü sahile doğru. Öyle reklâm gibi olmamalıydı gidişi. Kimse hissetmemeli, dalgalar sürüklerse sahile, öyle bulunmalıydı cesedi, bulmalılardı insanlar yaşamadan tükenmiş bedenini. Ya da balıklara yem olmalıydı cismi.

İçki içmeyi bilmezdi, hatta denememişti bile. Ama başka türlü yapacağını yapmaya cesaret edemeyeceği düşüncesindeydi. Zaten intihar etmekle mundar gidecekti(2) Rabbinin huzuruna ha şöyle, ha böyle. Önemsizdi. İki kere mundar olmak diye bir öykü yoktu bildiği. Hem dünya kanunları “Bir suça iki ceza verilemez!” demişse, Tanrının Kanunlarına göre neden iki defa ceza alacak olsundu ki?

Yakın bir markete gidip ne olduğunu bilmediği bir şeyi aldı, yutkunarak, tiksinerek, hiç bir eklentiye gerek duymadan başına dikti. Gitmemişti ilk seferinde meret! Gitsin diye uğraşmış ve uğraşı ona zaferi getirmişti!

Bitirmişti tüm zıkkımı, hem de birkaç dakika, belki de birkaç yarım saat içinde. Zaman kendisi için önemsizdi. Önemi yoktu, hem de hiç. Tek merakı, düşüncesi, belki de endişesi; “Birçok giden gibi memnun olup olmayacağı idi, gittiği yerinden(3)”.

İnançlıydı, ama şu andan itibaren kendisine inanç da gerekli değildi. Yaşamı tükenmişti kendince, kendisi için. Sadece bedeni vardı ortalıklarda dolaşan. Peki, yaşanmıyorsa bedene gerek var mıydı? Daha fazla düşünmedi. Denizin en akıntılı, cesedinin en bulunamayacak, bedenini en çabuk bırakıp günahkâr da olsa, göğe, Tanrı’sına ulaşacağına inandığı yerde bıraktı kendini sulara.

Başlangıçta içi ürpermeyle dolmuştu, soğuk tüm vücudunu kaplamıştı. Ölüm böyle bir şeydi, soğuk soğuk geliyordu demek ki!..

Bir el uzandı bedenine sıcak, sıcacık ve sonra dudakları ısındı birden. Göğsü inip kalkmaya başladı. Tanrı kendisine gelmek isteyenleri böyle mükâfatlandırıyor gibisine geldi, ceza vermek yerine.

Tanrı “Hoş geldin!” demiş, o da “Hoş bulduk” demişti, “Tanrı’ma ulaşıyorum!” mutluluğu ile…

Ilıktı, ıpılıkdı çevresi. Gözlerini açmağa çekiniyordu. Normalde Cehennemde olması gerekiyordu. Cehennemse hârdı(4), öyle biliyordu, yanmalı, yanıyor olmalıydı, kendinin Azrail’i kendi olmuş olduğundan dolayı.

O halde hâr, yani ateş yerine bu ılıklık da ne olaydı ki? Hem başının üstünden gelen bu dit-dit sesi, hem elini tutan bu sıcaklık? O el, Tanrının eli olabilir miydi ki?

Kendi Azrail’i kendisi olmuştu ama acaba gerçek Azrail kendisini Tanrı’sına götürmek için hazırlık mı yapıyordu? Geçiş bölgesi Arasat’ta mıydı acaba? Gözlerini açmadan kendini yokladı, ayakları vardı, elinin biri bir ılıklık içinde, diğeri serbestti, serbest elini kalbine yönlendirdi, çalışıyordu, demek ki insanın kalbi ahrette de çalışıyordu;

“Özür dilerim Tanrım, hikmetinden şüphe edilmemesi gerektiğini öğrenememişim!” dedi içinden. Çekinerek, ahreti merak ederek açtı gözlerini.

Ve hayret etti. Arasat’ta, ahrette falan değil, bir hastane odasındaydı. Nasıl ölmediğini anlamıyor, bilmiyor, üstüne üstlük elini tutan genç adamı da bilmiyor, tanımıyordu.

Gözlerini açmadan önce onun varlığını hissetse; “Rabb’in kim?” diye sorgulayacak Sorgu Meleği(5) olduğuna yemin edebilirdi. Çünkü o ılıklık, ya da sıcaklık asla ve kat’a Azrail’in kendisini Cehenneme ulaştıran eli olamazdı.

Gözünü açınca, hareketlerini hani şu dit-dit diyen monitörden(6) takip eden hemşirenin ikazı ile başına doğru yönlenen doktoru ve hastanenin polisini fark etmişti. Klâsik sorular ve nasihatlere bakınca ölmediğini, kurtulduğunu anlamış, ama nasıl kurtulduğuna akıl-sır erdirememişti.

Hastanede birkaç gün kalmasının yararlı olacağını belirtmişti hemşire. “Kimin-kimsen var mı?” diye de desteklemişti sorusunu. Şimdilik “Hayır!” demek uygun olacaktı. O da öyle dedi şimdilik.

Hastanede kaç gün kaldığını hatırlayamıyordu İlkim. Daha kaç gün kalacağını da… Başında duran kendi yaşlarındaki kişi de kim olaydı ki, onun ve gelip-giden hemşire, doktor ve hastabakıcılar dışında ne arayanı, ne de soranı vardı?

“Adınız?” denince, soğuk sulara kendini bırakmadan önce, çantasını, yüzüğünü, küpelerini, kimliğini kayalardan birinin arasına sakladığını hatırladı. Cesedi, ya da çantası bulununcaya kadar kendisinin dünyadan eksildiğini kimse bilmesin istediğini, hatırladı. Öyle ki, elindeki-ayağındaki ojeleri bile silmiş, nedense elbiselerini çıkartmayı istememiş, düşünmemiş, ya da düşünememişti.

Karşısındaki kişi, elini bir an bile avucundan bırakmak istemezcesine öylesine sessiz sessiz duruyordu;

“Beni siz mi kurtardınız?”

Başını salladı genç adam.

“Neden?”

“Bilmem!” anlamında omuzlarını kaldırıp, elini sallar gibi işaret yaptı genç adam.

“Hep işaretle mi konuşursunuz, hem adınız ne sizin?”

Genç adam yine kafasını “Evet!” der gibi eğdi, kulağını işaret edip, “iyi” anlamında parmaklarının tümünü huni gibi birleştirerek yukarı doğru salladı ve dilini çıkartıp gösterdikten sonra elleriyle bu sefer göğsünde çapraz işaret yaptı. Anlatamadığı (anlaşılamadığı değil) inancını yaşamıştı ki; eliyle yine “Bir dakika!” der gibi işaret edip, cebinden çıkardığı kâğıda, kalemiyle iki satır yazma gayretinde oldu;

“Duyuyorum, konuşamıyorum, adım önemsiz ama bilmenizde zararım yok; İklim!”

Eliyle gene “Bir dakika!” der gibi işaret ettikten sonra, sessiz sinema oyunu gibi anlatmaya başladı kendisinin hareketlerini (bir kısmını kendimce ya da düşüncelerimdeki gibi yorumladığımı, bir kısmını daha sonra yaşadıklarıma göre çözümlediğimi itiraf etmeliyim).

Yalnızlığını kendiyle paylaşırken görmüş kendisini. Yaklaşmak istemiş, akşamın ilerleyen o vaktinde. Ne işaretleri görülebilir, ne de gecenin o karanlığında yazarak anlatabilirmiş söylemek istediklerini.

Ağlıyormuşum. Elimi kaşlarımın üstüne koyup ufka, ya da denize doğru baktığımı, sonra çantamdan bir şeyler çıkartıp ellerime, ayaklarıma sürdüğümü, çantamı ve ayakkabılarımı çıkarıp gizlemeğe çalıştığımı, elime aldığım şişeyi başıma dikerek bitirme gayretimi ve devamlı olarak ağladığımı, derdime ilâç, bana teselli olamayacağına inandığı için uzakta durup izlediğini, anlattı.

Genç adam elini bıraktı genç kızın, ayağa kalkıp; odanın karşı duvarına kadar gitti, sonra koşa koşa yatağa doğru gelip elleriyle denize atlama taklidi yaptı. Sesini çıkartamadı, uğraşmasına rağmen.

O boğuk sese ve hareketlere gülümsedi genç kız, ister-istemez, belki de içinden geldiği gibi. Tekrar oturdu sandalyesine genç adam. Bu kere elini tutmadan yüzme hareketi yapmaya başladı, bu sefer “Puf! Puf!” deyişini gayet iyi duyuyordu genç kız.

Yorganın altına elini uzatan genç adam, belinden tuttu, bıraktı tekrar ayağa kalkıp, kulaç atıyormuş gibi hareketler sonunda, tekrar sandalyeye oturdu.

Başını göğsüne dayadı. Kafasını “Yok!” anlamında salladı. Bu kere genç kız izin vermemesine rağmen, dudaklarını dudaklarına değdirip yine “Puf! Puf!” şeklinde nefes alıp verirken bir taraftan da göğüslerine ellerini bastırıp kaldırdı.

Sonra sırtına “Pat! Pat!” vurup göğsüne elleriyle baskı yaparak kaldırıp indirdi. Tekrar göğsünü dinlermiş gibi başını göğsüne dayadıktan sonra ellerini iki yanında sallayarak “Oh!” der gibi bir ses çıkartma gayretinde oldu. Belki de Tanrı’ya şükrünü böyle anlatmak istemişti.

Anlamıştı genç kız hepsini. Bu genç kendisini boğulmaktan kurtardığı gibi, suni teneffüs yaptırıp, kalbine yaptığı masajla hayata döndürmüştü kendisini ve tüm hareketleri yapmacık değil, doğaldı.

Genç kız teşekkür etmek anlamında, önce Japonların o malûm hareketini yapmak istercesine avuçlarını birleştirdiğinde, genç adam “Yoo! Yoo!” der gibi işaret ettikten sonra elini onun dudaklarına götürmüş, eliyle “Konuş” ya da “Devam et!” demek istemiş kulağını göstererek sesini duyabildiğini anlatmak istemişti genç kıza (herhalde).

“Hemşire birkaç gün daha kalmalısınız!” demişti genç kıza.

“O, yani İklim kaç gündür başımda?” diye merak etti genç kız. Çünkü gözleri hep kendisinde idi genç adamın ve gözlerinden uyku akıyor, belki de açlığından olsa gerek dermansız gibi görünüyor, hatta hastane yemekleri geldiğinde, ağzının şapırtısı duyulmasın isteğiyle dışarıya çıkıyordu gibi gelmişti kendisine.

Simit-poğaça-tost-most, artık neyle kör ediyor idiyse nefsini, bu fedakârlığı hak etmediği düşüncesindeydi genç kız, hem bu fedakârlığı hiç kimse yapmazdı; anne-evlâdına, evlât-annesine ve de en önemlisi seven-sevdiğine gibi.

Sevgi, seven… Ne çabuk? Diyelim ki hayatını kurtardı. Diyelim ki olmaz ya, on gündür başında, aç-biilaç…

Bu onun kendisini sevmesine, hele hele âşık olmasına yeter miydi? “Hem ben kimdim, hem o kimdi?”

Utandı düşüncelerinden. İster istemez dilsizliğini yüzüne vurmuş gibi geldi gıyabında(7). Belki de dilsiz birini sevmeyeceği, sevemeyeceği, âşık olamayacağı geçmişti düşüncelerinden. Yine utanmıştı, bir kere daha; onun kendisini sevmeye, âşık olmaya hakkı olmadığı gibi düşünmüştü çünkü. Ama neden?

Uyuklar gibiydi genç kız. Hep olduğu gibi sanki hayatı eliyle sunuyormuş, elini bıraktığında yaşamdan yine vazgeçecekmiş tereddüdüyle eli devamlı olarak avucundaydı genç adamın.

İsterseniz bundan sonrasını İlkim’in kendi ağzından yaşadığı gibi dinleyelim ne dersiniz? Peki! Şimdi o başlıyor anlatmağa;

Bir cep telefonu vardı İklim’in. “Konuşamadığına göre ne işi vardı o cep telefonunun?” diye düşünmedim değil. Sonra o telefonun hiç çalmadığını, hiç sesini duymadığımı fark ettim. Eee! Olacaktı o kadar değil mi? Ses yoksa mesajda mı yoktu ki?

Günlerce başımda kalsın, ailesi yok muydu ki onu merak eden? Tabii ki vardı ve onu bilen ailesi, maddi-manevi ondan ancak cep telefonu mesajlarıyla ediniyordular gereken ve iletilmesi lâzım olan haberlerini. Olamaz mıydı? Olması en doğru yol; buydu zaten.

Sanırım, hastaneden çıkışımıza yakın saatlere doğru bir şeyler yazmağa çalıştığını hissettim onun serbest olan eliyle yatağımın başucunda. Sağ eliyle sağ elimi tutuyordu. “Solak mı?” dememe gerek kalmadı.

Hayır, değildi. Sırf ben rahatsız olmayayım diye sol eliyle yazmağa çalışmıştı, kargacık-burgacık da olsa yaşamını ve düşüncelerini o göğüs cebinden çıkardığı küçük kâğıtlara, sayfa numaraları yazmağa unutmadan;

“Doğuştan değil, sonradan oldu dilimin tutulması. Kekemeliğe bile razıyken, temelli kaybettim sesimi. Kız kardeşimle birlikte bir dershane dönüşü geçirdiğim kaza, kız kardeşimi de, sesimi de aldı götürdü benden. Liseyi henüz bitirmiştim. Küskünlük, hayatın acımasızlığına karşı koyuş, belki imkânlar vardı ama okumadım devamımı. Üniversiteye gitmedim yani. Özürlüyüm. Bir fabrikanın yasalarla belirlenmiş özürlü kontenjanından yararlanarak orada çalışmaktayım. Asgari ücretle başlamıştım. Bedel önemli değil, şimdiki durumum iyi değilse de, asla kötü değil, Allah bereket versin ve patronumdan da Allah razı olsun. İyi ki seni takip edip kurtarmışım. Kardeşimin ölümünden beri boş geçen hayatım, şimdi doldu. Ne iyi ve ne güzel insansın sen. İyi olduktan sonra da, benimle konuşmaya devam eder misin?”

Sen, ya da siz olsanız, olsaydınız yahut bunaldığınız bir zamanda kendinizi kahırla da olsa Allah’ınıza teslim etmek üzereyken sizi kurtaran, sizi öpücüklerle hayata döndürmeğe çalışan, göğüslerinizi sadece yaşama döndürmek için kurcalayan(!) ve bunu işaretlerle bile anlatmaya çalışırken utanan birine ne cevap verirdiniz ki?

Gözlerine baktım, son satırları okuduktan sonra. Uzandım dudaklarına hastane odası olmasına, monitörlerden kontrol edildiğime boş vermişçesine. Cevapsız bırakmadı beni, bir dost, bir arkadaş öpücüğü gibiydi bu, ama ilk aşkım dediğimin dudaklarından daha farklıydı öpüşü. Kokusu, ivecenliği, lezzeti, tadı, sevgisi, incitmek istemezmiş gibi dokunuşu.

Çıktık hastaneden, beni evime teslim etti, ama bir farkla, önce kayalara gittik, çantamı pabuçlarımı aldım. Öğrenmişti evimi. İşaretleriyle, başparmağını kaldırdı, öpmek istedi tekrar, ama burası bizim köyümüz, bizim mıntıkamızdı, uzaklaştırdım onu kendimden, sanırım gücenmedi.

Ama ertesi gün baktım, sabahın kör vaktinde diyebileceğim bir vakitte, kapımızın ta karşılarında bir yerde bekliyordu beni. Bensizlik, galiba “Salak” etmişti onu ve gerçekçe söylemeliyim ki hoşuma da gitmemiş değildi bu hareketi doğrusu.

Aynı deniz kıyısına geldik bir gün. Bazen yazmak yerine işaretlerle anlatmayı daha çok yeğliyordu İklim.

Ellerini dudaklarına götürdü çapraz olarak, sonra bağlı gibi olan ellerini kalbinin üstü olan kısma götürüp açtı. Bir eli kalbinin üstünde, bir eli havada başının üstünde, daireler çizer gibi oldu.

“Yaz!” dedim.

“Dilim yok ama kalbim var, sana şarkı söylemek isterdim!” diye yazdı.

“Hangisini?” dedim.

Yazdı hem o kadar çoktu ki; “Seni ne çok sevdiğimi söylesem de bilemezsin(8), Seni hiç kimse benim kadar sevmedi sevmeyecek(8), Geçsin günler, haftalar(8), Gündüzüm seninle, gecem seninle…(8) Ama hiç biri duygularımı anlatamaz sana. Çünkü; …”

Durmuş, duraklamıştı. Üsteledim, gözlerine bakarak, hapsedercesine gözlerini tüm benliğimde ve sordum;

“Çünkü?...”

Usulca, incitmek istemezcesine dokundurdu dudaklarını dudaklarıma. Bir cevap olsa gerekti bu, hem de kesin.

Atalarımız; “Zaman sana uymazsa, sen zamana uy!” demişler. Ben ne söylersem o anlıyordu, ama ben çok seferinde, her seferinde değilse bile, son durum=vaziyet hariç her seferinde düşünce, dilek ve isteklerini yazarak açıklamasını bekliyordum.

Baktım olmadı, işaretlerle nasıl konuşulacağını öğrendim. Zaten öğretmen olduğum için bu zor olmadı. O zaten, anlatma gereği olmayan o menhus(9) trafik heyecanında yitirdiği için dilini, sesini, onun için işaretle konuşmak zorunluluktu.

İşaretlerle konuşamadığımız günlerden bir gündü.

Kocam (pardon bunu daha sonraki satırlarda söyleyecektim, ama ağzımdan kaçtı bir kere, ama unutun gitsin, desem); “Futbolu çok sevdiğini” anlatmıştı. Arada-sırada da olsa lisanslı amatör olarak oynadığını anlatmıştı.

Çünkü tüm varlığı, dili dışında sağlamdı, amatör de olsa futbolla üç-beş kuruş da olsa cebine bir şeyler giriyormuş (muş). Bir maçta, biri çok kötü faul mü ne yapmış kendine, “Allah!” deyip düşmüş yere. Ama ikinci bir söz çıkmamış ikinci kere ağzından.

Bu gerçekten benim de denemem gereken bir avantajdı. Nedenine gelince? Neden bir trafik kazası sonucunda terk edilen dil yitimi, bir sonrasında bir başka olayla kendine gelmesin idi ki? Değil mi? Ama bunun ne olacağını düşünemiyordum, aklıma gelen alternatifler hiç de akılcı gelmiyordu.

Şaşırtmak, heyecanlandırmak, kaygılandırmak, telâşlandırmak! Ben ki onu bana âşık etmiş ve dilini çözememiştim, o halde onu kendine getirecek şey ne olabilirdi ki?

Hakem faulü yapana kırmızı kart göstermiş, dilsiz taklidi yaptığı için de hayatındaki ilk ve son sarı kartı göstermişmiş. Takım arkadaşları dilsiz olduğuna inandıramamışlar hakemi. Hakem “Nuh!” demiş, “Peygamber” dememişti, kartı cebine yerleştirirken.

Küsmüş ve futbol hayatını bitirmiş o anda çalıştırıcı, ya da teknik direktör her neyse ona işaret ederek, ama hediye olsun diye ileriki günlerden birinde Hakemler Derneğine(10) giderek o hakeme bir poşet kına sunmayı da unutmamıştı, kendince.

Kendisinin fiziksel etkinliğinin olmadığına inanmadığı için münasip yerine(!) kullansın diye.

Daha sonraki günlerde defalarca dilinin çözülmesini denedik iki arkadaş gibi, iki doktor gibi, iki inanan varlık gibi.

Ve de iki birbirini isteyen, dileyen gibi, beraberce ve kerelerce. Olmadı. Demek ki kader böyleymiş ve ne söylesem boşmuş!

Yine günlerden bir gün elini dudağına götürüp dudağıma değdirdi. Anlamıştım demek istediğini. Başımı eğdim. Ben yanlışlığa “Aşk” demiştim. Oysa aşk doğrulukmuş aslında.

Neden mi? Biz bize, beraber olduğumuzda yani, sessizliğin hüküm sürdüğü bir beraberliğimizde, yine deniz kenarında idik el ele. Başımı kaldırdı başparmağını işaret parmağıyla destekleyerek öptü. Sonra elini yüzük parmağıma götürdü, çabukça bir yüzük çıkardı cebinden ve parmağıma taktı. Başımı eğdim.

Cebinden çıkardığı kâğıdı çıkardı. “Evet?” diye yazmıştı. Uzattım dudaklarımı;

“Evet!” dedim onu öperken…

O gün için her bir şeyi hazırladık. Hatta Nikâh Memuruna bile önceden “Aman ha!” demiştik. “Sesi yok, başını eğmesini kabul et, yoksa o da, ben de sittin sene(11) bir yastığa başımızı koyamayacağız!” demiştim, tabii ki öncelikle ben.

O da; “Başını eğse, ya da bir kâğıda; ‘Evet!’ diye yazsa, yeterli” demiş ve eklemişti; “Ama imamın ‘Evet!’ kelimesini nasıl söyleteceğini bilemem!”

Ama kocam yanılttı beni, bizi, hepimizi. Nikâh Memuru ona sormuştu önce, sanırım her ihtimale karşı;

“İlkem’i karılığa kabul ediyor musun?”

Zorladı kendini İklim. Ve mucize gerçekleşti;

“Evet!” dedi, her yöne bağıra-çağıra, “Sus!” işareti yaparaktan. Sesinin bu kadar güzel olduğunu tahmin bile etmem mümkünsüzdü.

Nutkum tutulmuştu. Herkesin hayretten açılmış gözlerine, Nikâh Memuru da katılmıştı. Umursamıştım hem de tüm mevcudiyetimle. Nikâh Memurunun bana söylediklerini ancak (belki de ikinci, ya da üçüncü keresinde olsa gerek) cevaplayabilmiştim, heyecanlıydım ömrümün aydınlığı için;

“Evet! Evet! Evet! Sonsuza kadar, ömrümün sonuna kadar evet!”

Yüzüme baktı. Elimi tuttu. Mikrofonu önüne çekti ve aynı duygusallıkla;

“Evet! Sonsuza kadar evet!” dedi bağırmadan, aynı ses tonuyla. Bilemiyorum sekiz-on defa mı, sayamayacağım kadar mı?

Evlendik böylece.

Dilinin çözüldüğünde yaptığı şeylerden biri; en ufak imkânının bulunduğu anda bile beni sevdiğini söylemekti cep telefonundan. Bana karşı susamıştı, belki ben de ona karşı susamıştım.

Otelde, dağda, bayırda, kırda (meselâ), okulda, toplu taşım aracında bile. Lâvaboya bile giderken, ister evde, ister okulda bile olsa aradı beni sesini iletmek için. Bu nedenle benim cep telefonumu almış, bana da “Hani iyisinden” diyebileceğim bir cep telefonu hediye etmişti.

Şimdi bir bebeğimiz var, şimdiden babası yerine bile konuşmağa başladı, onun konuşamadığı günleri tamamlamak istercesine; “Agu, ba-ba-ba” demeyi pas geçerek.

Bir parantez açmalıyım burada hemen. Kızımızın adını Melek koyduk. İsimlerimizdeki “i” harflerini “e” yapıp isimlerimizdeki sessiz, ya da ünsüz harflerimizin yerlerini değiştirerek ki bu; İklim’in beraberce geçirdikleri kazada ölen ablasının da ismiydi.

İklim’in ablası gibi olmasın diye İlkim, kızı için gereğini yapmıştı tıpkı şiirdeki gibi; “Kanatları yoktu; Melek’in(12).”

Ve babası onun için dinlenip dinlenip hep aynı şarkıyı söylüyordu. Demiştim ya sesi güzel diye, kocamı dillendiren kızımızdı;

“Kız sen ne güzelsin, sana gençler tapacaklar…(13)

Bilmem şu anda yaptığımız işi söylemeğe gerek var mı? İkimiz de işaretle konuşmayı biliyorduk. O halde buna ihtiyacı olanlara adamalıydık değil mi kendimizi? Ben başlangıçta başarılı olmuştum, halen de devam ediyorum başarılı olmaya.

Eski işinden sırf bu amaca yönelik olarak ayrılan eşim, okulumuzda önce alt görevlerden birine yerleştirilmişti. İki senelik bir yüksek eğitimi dışarıdan bitirince meslektaşım, öğretmenimiz olmuştu. Dilsizler Okulunda öğretmeniz ikimiz de.

Bir parantez açayım, özrü olmadığı için asker olmaya başvurmuş, başvurusu kabul edilip kısa dönem için de olsa çakı gibi asker olmuştu kocam, övünmek gibi olmasın.

Ve devam ediyorum:

Gün 24 saat onu düşünüyor(14), onunla oluyordum. Hep yanımdaydı çünkü.

Gün yetmezse sorun değildi, gelecek günlerden ödünç alıyor, yine beni hayata döndüren, onunla yaşamı bana bağışlayan Tanrı’ma şükrederek onunla yaşıyordum…

 

YAZANIN NOTLARI:

(1) Monotonlaşmak;  Tekdüzelik, hep aynı tonda olmak. Yeknesaklık, donukluk, sıkıcılık, çeşitliksiz olmak durumu.

(2) Mundar (Murdar) Gitmek; Kirli, pis olarak ölmek.

(3) Birçok giden memnun ki yerinden, çok seneler geçti dönen yok seferinden… “SESSİZ GEMİ” Yahya KEMAL

(4) Hâr; Ateş.

(5) Sorgu Meleği; Ölen insanı kabirde ilk sorguya çeken meleklerdir. İsimleri Münkir-Nekir’dir. Sordukları suallere Ahret (Ahiret, Kabir) Sualleri denmektedir. “Rabbin kim? Dinin ne? Kimin ümmetindensin, Kitabın ne? Kıblen neresi?” diye başlayan ve “Rabbim Allah!” cevabı verilmesi gerektiğine inanılan suallerdir.

(6) Monitör; Ses dalgası iletiminde, iletimi kesmeden ve bozmadan niteliğini denetleyen düzenek. Yetiştirici.

(7) Gıyap; Hazır bulunmama, yokluk, yitiklik.

(8) Seni ne çok sevdiğimi söylesem de bilemezsin… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Necla GÜRER’e, Bestesi; Erol SAYAN’a ait olup eser Bayati Makamındadır.

Seni hiç kimse benim kadar sevmedi, sevmeyecek… Güftesi; Ülkü AKER’e, Bestesi; Şekip Ayhan ÖZIŞIK’a ait olan ve genelde “Kulakların çınlasın” ya da “Şimdi dargınız seninle” diye ünlenen Muhayyerkürdî şarkının üçüncü kıtasıdır.

Geçsin günler, haftalar, aylar, mevsimler, yıllar… diye başlayan HATIRA isimli Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Enis Behiç KORYÜREK’e, Bestesi; Erol SAYAN’a ait olup eser; Rast Makamındadır.  Zaman bir su gibi aksın, bu eserin ufak bir parçasıdır.

Gündüzüm seninle, gecem seninle… Güfte ve Bestesi;  Erol SAYAN’a ait olan Nihavent Makamında Türk Sanat Müziği eseri.

(9) Menhus; Kötü, uğursuz.

(10) Şimdilerde kısaca TFFHGD denilen bu dernek;  Türkiye Faal Futbol Hakemleri ve Gözlemcileri Derneğidir (baş harflerden çıkarıldığı kadarıyla).

(11) Sittin Sene; Mübalağalı olarak uzun bir sene anlamındadır, ancak asıl anlamı 60 sene demektir.

(12) MELEK Şiiri; Faruk Nafiz ÇAMLIBEL’in “MELEK” isimli şiirinde Zeynep isimli bir kızın annesi ile sohbeti anlatılıyor. Melek dediği halde kanatlarının neden olmadığını soran kızına annesi şöyle cevap veriyordu; Cevap verdi annesi, / "Üç yavrum daha vardı / Onlar kanatlanarak / Elimden uçmuşlardı. Hepsi yalnız bıraktı / Bu talihsiz kadını. / Bari sen uçma diye / Kopardım kanadını..."

 
(13) Kız sen ne güzelsin, sana gençler tapacaklar… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Şerafettin AYDINLIK’a, Bestesi;  Alaattin YAVAŞÇA’ya ait olup eser Hicaz Makamındadır.
 
(14) En ağır işçi benim; Gün 24 saat; seni düşünüyorum!  ve Eskisi kadar düşünmüyorum artık seni, beynim yoruluyor. Seni günde bir defa düşünüyorum, o da 24 saat sürüyor!” Ümit Yaşar OĞUZCAN, “AĞIR ŞİİR”