Tüm gelişmeler, ya da olaylar o iki çantayı bulmamla ve o çetrefil(1) isimle karşılaşmamla başladı; Hazan Çığ…

Böyle isim mi olurmuş, dememe gerek kalmadan ismi koyanın haklılığı yer etti beynimde. Bahar, Nisan, Eylül, Kasım oluyordu da, neden Hazan diye isim olmasındı ki? Ancak bay mı, bayan mı? Bir de Çığ olan soy isminin var olsa gerekti sebebi hikmeti(2).

Annem o tatil sabahında;

“Hadi oğlum, git, taze ekmek al, gel!” demişti. Eh, ne de olsa babamı yitirdikten sonra evin tek erkeği, kaba anlamda babası ben idim!

Üstümdeki eşofmanları değiştirmeye erindim(3), portmantodaki bozuk para çanağından birkaç kuruş alarak bakkala yöneldim.

Hazan…

Evet, yine hazan mevsimi gelmişti gerçekten, yapraklar rüzgârların peşi sıra sürüklenecekti(4) ve ben Hazan’ın peşinden sürükleneceğimin farkında değildim, zira gelecekten nasıl haberim olabilirdi ki?

Bakkala giderken ya düşüncelerle boğuşan bir hayal, ya da dünyayı umursamaz bir bakar-kördüm(2). Annem-ben, evim-işyerim, Pazar-market, okuyup-yazma gibi ikilemlerle(1) uğraşan bir angut(1) idim. Gönül dünyası-beyin hapsi(2), aşk-meşk(2) gibi ikilemlerden bihaber…

Islık çalarak bakkala doğru yönelmiştim, melânkolik(1) bir hava içinde. Üstelik aklımın ucundan bile geçmesi mümkün olmayacağım gerçekleri yaşayacağımdan habersiz.

Bakkaldan ekmeği aldım, pek öyle isteyip arzuladığımız gibi sıcak değildi, ama gene de yemeden önce ekmeğin hakkını yememiş olmak için “Ilıktı!” diyeyim.

Dönerken rastladım o biri büyük, biri küçük iki çantaya, düşürülüş, atılmış, çalınıp da içi boşaltıldıktan sonra atılmış gibi değil, sanki özenle bırakılmış gibi.

Birinde bozuk paralar ve muhtemelen iş yerindeki turnikelerden serbestçe geçmek için fotoğraflı işyeri kartı, diğerinde ise muhtelif evrak vardı; Hazan Çığ adına düzenlenmiş, bir kısmının üzeri fosforlu bir kalemle işaretlenmiş.

Mal sahibi bayanın tanımadığım halde kim olduğunu öğrenmiştim, ama istifli gibi duran çantaların nedenini anlayamamıştım.

Çantalar ve resimli kartla birlikte geriye bakkala yöneldim, mahalle bakkalı çok kişiyi tanır, kısmen de olsa bazı şeylerden gecikmiş olarak da olsa haberdar olur düşüncesindeydim.

Herhalde tüm magazine sahip mahalle berberinden haber alabilecek değildim, mutlaka kaçıncı kez bölüp de devamında sakınca görmediği güzellik uykusunun(2) devamını yaşıyor olsa gerekti.

Muhtar ise bir sır küpüydü(2), onu neden seçtiğimizi anlayamadığım, üstelik ikinci kez ve hiç de fikren uyuşamadığımız halde. Mesaisi; onun da berberinki gibi kendi çizdiği vakitlerde 10.00-16.00 arasındaydı.

İkametgâh, Nüfus Kaydı gibi bedeli karşılığı belge dışında bilgi almak istesen zırnık koklatmayan bir yapıya sahipti. Ama evinde bulunmayıp da kendisine teslim edilen trafik cezaları, icra gibi bildirimleri sahiplerine ulaştırmakta ki maharetine(1) diyecek yoktu, “Maşallahı vardı!” denebilirdi.

Muhtar boş vakitlerinin çoğunu kahvede okey oynayanlara hakemlik yapmakla geçirirdi, kendi oynamazdı, ama. Günahtı, oynayanlara da müdahale etmek aklının ucundan bile geçmezdi(3). Arta kalan zamanları mı? Namazla-niyazla ve cemaatten kendisine rey verenlerle lâklâk ederek geçirirdi, kendisine rey vermediğine emin olduğu ötekilere pas vermeksizin.

Eee! Ne de olsa lâklâkla ömür tüketmek sadece leyleklere sağlanmış bir hak değildi ki? Nice insan yok muydu, yaşamımızda karşılaştığımız, beyinsiz, üretim değeri olmayıp tufeyli(1) oluşlarına aldırmaksızın ömrünü lâklâkla geçirip tüketen?

Bakkal tanımadı, üstelik kesin bir tavırla “Bizden değil!” dedi, çevremiz halkından olmadığının ispatı gibi. Peki, bizden değilse o çantaların ne işi vardı, orada? Angarya, külfet olursa hep bana rastlardı da tıpkı şimdiki gibi, nimet hep benim dışımdakilere üleştirilirdi. Allah var, yalan söyleyip de Allah’ı gücendirmeyeyim, nadiren de olsa ben de sebeplenirdim nimetlerden, ara sıra da olsa anlamında yani.

Eve yöneldim, çantalar ve ekmekle, annemin hayretle açılan gözlerine aldırmaksızın, doğallığını esirgemediğim Arşimet örneği “Buldum!” (23) sözüyle, Prensibi tasdiklercesine.

İnsanların başlarına beklemedikleri bir felâket nasıl meraklarından geliyorduysa, ben de öyle kaşındığımın farkında değildim.

Sana ne be adam, araştırıp, soruşturmaya çalışmak? Götür karakola; “Ne, niye, ne zaman, nasıl, niçin?” ve benzeri gibi ahret sorularını(2), üniversite bitirme sınavından yüzünün akıyla başarıyla çıkmışçasına cevaplandır, ev adresini de ver ve defol git, değil mi?

Yok, olmaz! Dertsiz başımı mutlaka derde, hatta belki de dertlere sokacaktım. “Belki ihtiyacı vardır garibanın!” Sözüm ona savunmam merakımdan öte tam bir ilkellik örneği garabetti.

Cüzdanlardan önce küçük olanı, sonra diğerini masamın üstüne koyup gereğince kontrol ettim. Çalınmış da bozuk paralar ilgisini çekmemiş olabilirdi hırsızın. Ya da sahibi Hazan düşürmüş olabilirdi, farkında olmaksızın. İki çanta birden düşürmek ve farkında olmamak…

Benim gibi hayal dünyası geniş birinin mantığı bile kabullenemezdi böylesine bir varsayımı(1)? Üstelik çantanın hışırtılardan fark ettiğim gizli gözünde kâğıt paralar da vardı.

Dikkatimi çeken en önemli hususlardan biri, cep telefonu gibi bir madde veya izinin olmamasıydı. Mal sahibinde mi, yoksa yeni bir senaryo acaba hırsızın çalıntısında mıydı? Garabet dediğim şey elle tutulur, gözle görülür bir şey değildi ki?

Ama şansım vardı, her ne kadar adres defteri, telefon ajandası yoksa da arayıp soracağım kişi; Sarı Çizmeli Hanım Ağa değildi. Üstelik bir çuval pirinç içinde bir beyaz taş parçası gibi yorumlamak da abesti.

Olsa olsa bir tepsiye serilmiş en fazla yarım ya da bir kilo pirinci ayıklayıp o taş parçasını bulmak gibi bir şeydi. Üstelik dertsiz başıma dert açmak gibi güzel(!) de bir huyum vardı ya, “Sana ne, be birader?” dedirttirecek!

Ve itiraf etmeliyim ki o yüz, yıllardır bende olan bir yüzdü (sanki). Birdenbire, aniden, “Sürat felâkettir!” anlamında o yüzü görür görmez hiçbir hakkım, haddim, hukukum, bilgim olmadığı halde çarpılmış, etkilenmiştim. Kimdir, nedir, ne değildir görmeden bu halde olmuşsam karşılaşsam nice olurdu halim? Düşünürken yorulmak da başarı olsa gerekti!

Tatil günüydü, ama mutlaka nöbetçi memur olacağı düşüncesiyle, genç kızın turnike kartındaki işyerinin telefon numarasını tuşladım. Karşısı telefonu açmamak için direniyor gibime geldi, ben çaldırarak beklemekten usanmadım.

“Affedersiniz, buyurun efendim!”

“Neden?” diye sorduğumda aynı bayan sesi;

“Yarın bir seminerimiz var da o telâş, karmaşa ve gürültü içinde telefon sesini ancak duyabildim, görevli arkadaşımız da sıra dışı olarak bize yardımcı olduğu için ben açmak zorunda kaldım. Buyurun efendim, size nasıl yardımcı olabilirim? İl dışından gelen misafirlerimizden biri misiniz yoksa?”

“İlginize teşekkür ederim, ama ben sadece Hazan Hanımla görüşmek istemişti efendim, tabiidir ki görevdeyse?”

“Hazan isimli iki kişiyiz bu müessesede. Bir benim. Siz hangi Hazan’la görüşmek istemiştiniz beyefendi?”

“Soyadı Çığ olan, bir bakıma sadece kaybettiğini, benim de bulduğumu düşündüğüm çantalarını iade etmek içindi arayışım…”

“Aaa! Hazan’ın nerede unuttuğunu, ya da kaybettiğini düşündüğü çantalar olsa gerek onlar galiba. O şimdi çok meşgul, birazdan da yurtdışından gelecek misafirlerimizi karşılamak için havaalanına gidecek. Yarın seminere buyurun, belki konu ilginizi çekmeyebilir, ama bir çayımızı ya da kahvemizi içer, emanetlerinizi teslim eder, ya da görevli arkadaşlara verirsiniz…

Tercih sizin, davetliler listesine benim misafirim olarak adınızı yazıyorum. Belki bana, eşimin soğuk esprilerine katlanabilirseniz, yemek masasında da birlikte beraber olmak isteriz…”

“Baltayı taşa vurmuşum?” mu demeliydim? Hani şans yüzüme gülmüştü de, alıcı gözüyle bakmak istemişimdi de, ya o da evli idiyse? O halde “He!” demeyip çantaları bir görevliye teslim edip “Bir varmış, bir yokmuş!” nakaratında toz olmalıydım!”

“Beyefendi! Beyefendi! Kaçıncı kez isminizi soruyorum, orada mısınız?”

“Bağışlayın lütfen! Ben gelip çantaları teslim edip dönerim. Herhangi bir eksiklik, ya da yanlışlık çıkacağını sanmıyorum, ama ola ki insanlık hali, bir eksikliği çıkarsa sorgulaması için telefon numaramı not edin lütfen, ancak sadece sizde kalması için, gereği yoksa ya da olmazsa teşekkür beklemediğim için silin, gitsin! Adım da Hasan, ne önemi varsa?”

“Çekinmeyin Hasan Bey! Hazan iyi bir çocuk, genç biridir, tanımadığı kimseleri de yamyam gibi yemez, konusunun uzmanıdır, gencecik yaşında. Belli etmeliyim ki, ben gibi, eşim gibi nice meslektaşlarının bir kısmını da olsa cebinden çıkarır, yer bitirir ki bunun da yamyamlıkla ilgisi yok, tahmin edeceğiniz gibi. Yani, maksadım; ‘Endişelenmeyin!’ demek!”

“Valla ‘Ay, korktum!’ diye espri yapmak içimden gelmiyor. En iyisi ben posta, ya da kargo ile göndereyim!”

“Sakın ola Hasan Bey. Eşim ve ben henüz çoluk çocuğa karıştık. Bizlere kıymayın, Hazan’a da…

Kim bilir, ‘Belki de’ demek geçiyor içimden, sizi tanımıyor olsam da, sesinizdeki rahatlık ve güven kaderin bir teşebbüsü gibi sizi birbirinize. Gelin, teslim edin emanetinizi, sonra sizler sağ, bizler selâmet, kalanı size aittir, ben ve eşimin asla müdahale edip, aklınızı karıştırıp da karışmayacağımız!”

“Peki, sizin için bu fedakârlığı düşüneceğim!”

“Sesiniz ve sözleriniz bana güven verdi, bekârsınız değil mi? Yakışıklı olup olmamanız önemli değil, fedakârlığı kendiniz için de düşünün demek isterim, gene de siz bilirsiniz? Hazan’ın sizden haberi yok, olmayacak da. Evde kalmış kart bir kız değil, benim küçüğüm, cici bir kız, çirkin de sayılmaz asla...

İnsanlar bir çırpıda(2) olsa da içinden geçenleri söyleyerek çorbada bir tutam da olsa tuzları olunca mutlu olurlar. Bu, her şey yolunda gidecek, her şey benim düşündüğüm gibi olacak anlamında değil, isterim ki ‘Allah’ın emri…’ diye başlayacak cümle kurulurken yanınızda olmak, hayal de olsa…”

Bir anda güvey durumuna sokmayı düşünmüştü, tanımadan, etmeden, bir çantayı iade etmek istememin bu denli düşünülebileceği aklımın ucundan bile geçmemişti, geçmezdi, geçmedi, geçemezdi de.

“Sizi işlerinizden uzun süre alıkoydum. Siz de hissettiğim kadarıyla iyi bir insansınız. Sizinle ve soğuk esprilerine dayanma gücü dileyerek, tahammül etmeye çaba göstererek beyinizle tanışmayı isterim, zorlanarak değil, isteyerek…

Şimdilik hoşça kalın, yarın eğer kocanız az kıskançsa ‘Merhaba!’ deyip elinizi sıkabilirim!”

“Elimi uzatırım. Kocam mantıklı ve tüm mevcudiyetimle onu sevdiğimi ve ona ait olduğumu bilir!”

“Teşekkür ederim, iyi günler hanımefendi!”

O karmaşada adımı söylemiş miydim, aklımda kalmamış, Hazan’la tanışmam için yarını beklemem gerekliydi, nedenini bilmeksizin, umutlanmayı bile aklıma getirmeksizin. Sora sora Bağdat bulunurdu, ama erkenden gitmek ya da gecikmek konusunda tereddütler içindeydim. En iyisi; eksinin en ucuyla, artının en ucundan birbirine yönelen çizgilerin birleştiği yerde olmak olsa gerekti.

Seminerin açık olacağı kapıdan “Öh hö!” diyerek ve çantaları görünecek şekilde tutarak, konu hakkında bilgisizliğimi göstermek üzere değil, belki bir çay-kahve molasını bekler gibi, on, on buçuk, bilemedim en fazla on bire kadar beklemeyi düşündüm. Baktım, olmadı, bir görevliye çantaları teslim edip “Hazan Çığ Hanımefendiye teslim edilmek üzere” deyip sıvışmalıydım.

Ben mevsimlerden ne kadar anlıyorsam, anlamamak konusunda da o kadar ilerideydim, Fransız kalmak(6) gibi, meselâ.

Tanrı her zaman âlicenaptı(1), tam dinlenme anında ulaşmıştım toplantının yapıldığı salonun giriş yerine. Kapıcı önce meraklı gözlerle süzmüş, elimdeki çantalara belki de haberi olmadığı için anlam verememiş, listeden ismimi kontrol edip “Buyur!” demişti. Toplantıya gecikmemin mantıklı bir izahını yapma gayretinde olsa gerekti kendi kendine.

Ben, benimle konuşan Hazan’ı değil, hüviyetinde resmini gördüğüm Hazan’ı arama gayretindeydim. Ancak itiraf etmeliyim ki, Hazan kardeşin, ya da ablanın zorlamasına, iltifat ve düşünceleriyle beni yönlendirmeye çalışmasına rağmen gönül dünyamda bir pencere açmak gibi düşüncem yoktu.

Hazan, bir kenarda hararetli bir konuşma modundaydı, yanındaki bayanla kahvelerini yudumlarlarken.

“Hazan hanım, bunlar sizin, bir kontrol edin isterseniz!”

“Ha! Teşekkür etmemi bekliyorsunuz, teşekkür ederim, kontrol etmeme gerek yok!”

“Anladım. Herhalde seminerde bildiri verecek olmanızın, ya da geçmiş toplantıda oldukça hararetli bir konuda yalnız kalmış olmanızın gerilimi içinde olsanız gerek. Ben asla teşekkür edilmesini beklemedim, ancak bu davranışınızı da size yakıştıramadığımı bilmenizi isterim. Eğer zahmet olmazsa adaşınıza saygılarımı iletirseniz memnun olurum!”

“Bir saniye…”

“O hakkınız bitti, yok! Size başarılar, bana hayırlısıyla defolmalar…”

Korkudan, çekinceden, ödü bilmem neresine karışmış bir sokak köpeği gibi kuyruğumu bacaklarımın arasına sıkıştırıp seri adımlarla kapıya yöneldim. Seminere gelişimle dönüşüm arasındaki zamanı görevli memurun değerlendirme çabasında zorlandığını hisseder gibiydim.

Gün başlamamıştı ki, bitmiş olsun. Eve ulaştığımda erkendi, ama teselli ararcasına içkiye sarılmamın sakıncası da, erkeni-geçi de olmazdı, ama neden? Düşünürken yorulmuştum, ilk kadehi bitiremedim, serseriydim, ağzı açık şaşkındım.

“Etkilenmiştim!” diyebilir miydim? Yoksa bu fotoğrafından, adaşının reklâmından etkilenişimin görüntü olarak tasdikinin eseri miydi?

Telefonum çaldı. Tanımadığım, yabancı bir numaraydı, açmadım. Tekrar çaldı, tekrar çaldı aynı numara ısrarla, temelli kapattım. Kim olursa olsun, kendimde olmadığım bu zamanda lâf söyleyecek halim, takatim, dinleyecek sabrım, tahammülüm yoktu.

Düşüncem; telefonun özür dileme modunda Çığ’dan geldiği inancını taşıyordu. Hani fasulye gibi nimetten biri, bulunmaz Hint kumaşıydım(2) ya, kendini bir, bir şey sanan! Rüzgâr ne kadar özür dilerse dilesin, dal kırılmış gibi, tuzlayayım da kokma, hangi biri bana yakışır, ya da tercih edeydim ki, kendime söylemek, kendime kendimi savunmak için?

Vakit akşamın serinliğine kendini bırakmak üzereyken, o yarım bardak içkiyle yok olan aklım, başıma gelir gibi olmuştu (sanırım). Ya telefonu çaldıran abla diye düşündüğüm Hazan Abla idiyse?

Ya da merak konusunda yeryüzünde tüm varlıklara taş çıkartacak annem, telefonunun şarjı bitmiş olup da gittiği, ziyaret ettiği bir komşunun telefonu ile beni arıyorduysa? O zaman bin dereden su getir(3), eve geldiğinde manalı bakışlarından kendini kurtar…

Yalan söylemek mi? Anında anlardı annem. Eee, ne de olsa 28 yıllık oğluydum ve tek ilâvesi; “Baş göz edeyim artık seni oğlum!” sözlerine direnmem ve her seferinde de başarılı sonuç almamdı!

Cep telefonumu açtım, rahatlayışım annemin aramamış olmasıydı, çünkü arayan yalnızca iki benzer numaraydı ve annemin telefonunun şarjı bitmemiş, başıma gelir-gelmez, rutin(1) bir şekilde;

“Nasılsın oğlum!” tavrıyla saçlarımı okşamıştı.

Arayan numaralar, birkaç denemeden sonra vazgeçmiş olsalar gerekti. Dikkatimi çeken, iki mesajdı, muhtemelen aralıklı olarak gelmiş, aynı numaralardandı.

“Affedersin! Aç şu telefonunu ve özür dilemem için fırsat tanı!”

“Sen!” ve emir kipi…

İkincisi Hazan Abladandı;

“Telefonunu aç, zeki ve inatçı kızdır. Ne yapar, eder, bulur seni, benden ikaz etmesi bu kadar. Tanıyamadım seni, ama yanılmam mümkün değil, bir hanımefendiyi üzmeyeceğinden eminim, tabii kısmen de olsa beni de. Hazan kardeşin, ya da ablan!”

Çekinerek açtım telefonu, daha “Alo!” demeden bombardıman başladı;

“Nihayet! Hani bazen kuş, bazen de başka bir şey denen bir yaratık var ya hani, başını kuma sokup da görünmediğini sanan, tıpkı onun gibi(7). Sitemle saklanıp kaybolacağını mı sandın? Öğrendim seni bakkalından, teyzemin oturduğu sokaktan…

Hemen gel, yandaki pastanede bekliyorum, anlatmama izin ver bir çay içiminde, sonra herkes yoluna, belki bir yerlerde karşılaşırsak galiba sadece selâmlaşabiliriz!”

“Bakın hanımefendi. Gerçekten hak etmediğimi düşündüm, sarsıldım, incindim. Yayından boşalan bir oku zapt etmek ne kadar imkânsızsa, kırılan bir bardak, nasıl eski haline gelemezse, sarf edilen sözlerin, anında yapılan telâfisi(3) mümkünsüz tavır, eda ve küçümseme şeklinde sözlerin de tamir edilebileceğini düşünmüyorum. Ben özrünüzü kabul ettim, bazı şeyleri de hak etmediğime inanıyorum, izninizle…”

“Yani bir çay ısmarlamak ve beni dinlemek size zahmet olacak, o çay pahalı gelecek, ayıracağınız vakit size sıkıntı verecek, öyle mi? O halde hareketimi hak etmişsiniz, özür dilemiyorum ve karşılaşırsak meselâ ki hiç sanmıyorum, sakın selâmınızı alacağımı düşünüp beklemeyin!”

“Sizi bu kadar kahırlandıracak ne yaptım ki size şimdi? ‘Hem suçlu, hem güçlü’ derler, bilmek bana yakışmaz! Belki çantalarınızın sizin için önemi yoktu, gülümseseniz, beklentim olmadığını hissedip teşekkür etseniz olmaz mıydı?”

“İşte bunun için özür dilemek istedim insan olarak, asla kadın olduğum, sizi etkileyeceğimi düşünmeden, aklımdan bile geçirmeden. Hadi bana bir şans ver genç adam, istediğin yere ben geleyim ve…”

“Sakın devamını getirmeyin hanımefendi. Sizler annelerimiz, yarınlarımız, Tanrının yeryüzüne gönderdiği en mükemmel varlıklarsınız. Hatasız kul olmaz, belki ben beklenti içinde gibi hata yaptım, benim sizden özür dilemem gerek. Hemen geliyorum. Ancak şartım şu; özür dileme, elini uzat ve dünyamda sizin gibi insanlar olduğunu düşünüp hissederek mutlu olayım!”

“Beni tanımıyorsunuz bile!”

Görünen köy, kılavuz istemez efendim. Ben sitem dolu da olsa o kısacık an içinde, içinizdeki sizi gördüm, edepsizliğim şu ki, siteminizden etkilenip hüzünlendim, sırtımı döndüm, telefonlarınıza çıkmadım, bu benim ayıbım!”

“Bu konuşma çok uzun oldu, telefonda. Hadi çabuk gel, ne diyeceksen, yüzüme söyle, ben de senin yüzüne söyleyeyim, dost, arkadaş olamamış olsak da iki yabancı olarak ayrılalım!”

Şaşkındım! Neredeyse “İbibikler öter ötmez ordayım(8)!” diyesim geliyordu. Dürüst olmalıyım, bu söz düellosunu(2) kaybetmiştim. Kazanmak? Hayal, rüya, mucize, ihtimal dışı, olanaksız…

Hazan gelsin, Hazan’ı yaşayayım, ama hazanda ne onu ne de kendimi yitirmeyeyim, yitmeyeyim dileğindeydim, onu ikinci kez görmeden bile.

Diyordum ki bazı şeyler insanın gönlüne, kalbine, beynine yerleşiktir, Allah’ın lütfudur bu. İlk kez gördüğünü, karşılaştığını sanırsın, içindedir, hissediyorsundur, ama göremiyorsundur, karşılaştığın ana kadar da görmemişsindir onu ve ilk karşılaşmanızda şeytan yapacağını yapar, ağzın-burnun eğilir, çolak-topal, kör-sağır olursun bilemezsin sana neler olduğunu…

Güzellik değildir seni doğduğuna pişman eden, içindeki odur, doğduğunu bilemesen de yaşadığını hissettiren. Bakarsın tüm varlığınla karşındakinin olmuşsundur, bilirsin, karşındaki seni bilmese de, istemese de. Etin, kemiğin, iliğin, yüreğin, beynin senin değildir, kimi sevda, karasevda der buna, kimi aşk…

Aslında bu “Bir” olmaktır, gerçekten 1+1=1 gibi.

El ele, göz göze, diz dize olmasan da onda yaşamak, onda onu yaşamaktır, o; karşındakidir, yıllar öncesinde içine yerleşip de ancak farkına vardığın.

“Bir nefes
bir nefese karışınca
yani; 1+1 olunca nefesler
dünya;
hatta tüm dünyalar senindir,
şüpheye yer kalmadan.
Ve ölümsüzlüğe de ulaşırsın,
zaten ölüm yoktur o zaman
çünkü gerçekte 1+1=
sonuç olarak
yalnızca 1’dir.
(9)

Dünyadaki yemek, içmek, görmek, işitmek gibi hiçbir fiziki, maddi işlem seni ilgilendirmez, yaşayamazsın o andan itibaren, sıcaklığını da esirgemişse hele sana dünyayı dar eden(3), yok ettiğini fark etmeyen.

Ancak onu düşünürsün, düşündükçe büyürsün, cismin doyar, susuzluğun geçer, görür, işitirsin, esaretin biter, çünkü düşündüğün gerçek olmuştur, yan yana olursun, sıcaklığını hissedersin, hayalinde bile.

Benim iddiam, hatta heyecanım; yaşadığımdı…

Dalmıştı, bir şey okuyordu; “Merhaba!” dediğimde korkar gibi olmuş, elindeki kitap düşmüş, kalkmakla, kalkmamak, elini uzatmakla, uzatmamak arası bir ikilem yaşar gibiydi.

“Korkmayın, çekinmeyin, ne öcüyüm, ne mömücüyüm(1), ne de yamyam. Sadece özür dilemesi gerekirken özür dilenmesini bekleyen garip bir yaratığım…

Oturabilir miyim? Bana zahmet olmayacağına inanacağınız bir çay, ya da başka bir şey…”

“Tamam sitemde bir-bir berabereyiz. Ancak öncelikle hissettirmemem gerekirken seminerdeki yanlışlığın hıncını sizden çıkarmak istercesine kabalaştığım için özür dilerim.”

“Kabalık kelimesi hariç, kabul ettim.”

“Bir gece evvel, seminere konsantre olmak(3), hazırlanmak, doğal olarak sessizliğe ihtiyaç duyarak yalnız ve sessiz yaşayan teyzeme misafir olarak gitmiştim…

Sabah taksi beklemekten sıkılmış, cep telefonumu da teyzemde unuttuğumu fark ederek, çantalarımı oraya koymuştum. Maksadım bir koşu teyzeme gidip telefonumu alıp dönmekti ve döndüğümde çantalarım yerinde yoktu.”

“İşte o kısa vakit içinde aklı evvel(2) Hasan adında biri; ‘Kim düşürmüş, hangi hırsız beğenmeyip, atmış!” diye el koymuş o çantalara. Aramızda kalsın, kafası ancak bu kadar çalışmış işte onun!”

“Tevazu(1) sınırlarını aşıp da alçalmayın, lütfen. Arayıp beni buldunuz ancak ben yitirdiğim şeyleri bulup getirmenize rağmen, sanki Hazan olarak siz tarafından bulunmuş olmaktan hoşlanmamıştım! Gerçeği saklamamam gerek, okuduklarıma göre nefret değildi bu, belki de gerileme arzusu…

Oysa nefretle sevgiyi ayıran çizginin çok ince olduğunu(10) da bilen bir akademisyen(1) olarak…

Pardon! Beni dinliyor musunuz, yoksa anlattıklarım, belki de size masal ya da öykü gibi gelen sözlerim canınızı sıktı da bitireyim isteğinde misiniz?”

“Hiç de alâkası olmayan bakışlarım mı rahatsız etti sizi? O zaman özür dilediniz, kabul ettim, olay bitti, sizi daha fazla rahatsız etmeyeyim efendim!”

“Telefondaki hatana devam etmektesin, tekrar ediyorum; sesimden mi, yoksa uzun uzun anlatışımdan mı rahatsız oldun?”

“Sen?”

“Peki, siz…”

“Sizin gibi edepli, güzel bir hanımefendinin sözlerinden rahatsız olduğumu düşünmeniz bile bana karşı haksızlık değil mi?”

“O halde niye duvarlara anlatıyormuşum, mezarlıktaki taşlara nutuk atıyor muşum gibi duygusuz ve tepkisiz duruyorsunuz ki karşımda, mimiklerinize(1) yasak mı koydunuz ki? Geçen sözünüzde ‘Güzel!’ diye bir söz sarf ettiniz gibime geldi…

Bazı şeyleri bilmiyor musunuz, bilmemek mi istiyorsunuz? Güzel sözler söylemek, iltifat etmek, jest yapmak(3), nükte, espri ve şakalarla mesafeyi daraltmak mümkün değil mi sizin için? Üstelik ‘Sen!’ diye cesaret ettiğim başlangıcımı ‘Siz!’ diye düzelterek…”

“Kabalaşmışım, affetmeyi dener misin?”

“Elini uzatıp elimi tutarsan, peki!”

Elimi uzattım, avucumda kalsın ister gibiydi eli.

“Sıkıldım buradan, üstelik ikinci bir çaya tahammüllü olabileceğimi sanmıyorum. Hem zaten garsonlara bakar mısın, merakla bakıp gözlerini ayırmıyorlar bizden, sanki yeni tanışan iki yabancıyla ilk kez karşılaşmışlar, ya da sevgililerine söylemek için ağız hareketlerimizden bir şeyleri kapma arzusunda gibiler!”

“Dürüstçe cevaplamak isterdim, keşke onların olduğunu düşündüğün gibi sevgili durumunda olsak, olabilseydik, ama öylesine uzaksın ki bana. Hani sen gül dalında gonca, ben çöl ortasında dikenlerine dayanılması mümkünsüz, üstelik suya hasret bir kaktüs...

Yakınlaşmak istesem senin dikenlerin benim canımı acıtmaz da, benim dikenlerim incitir, hatta zehirler seni. En iyisi, tamam bu sıkıcı salondan çıkalım, seni çantalarını aldığım yerdeki teyzenin evine bırakayım, ben de yalnızlığımla evime gitme çabasını yaşayayım…”

“Beni annenle tanıştırmak istemez misin?”

“Ne alâka? İki birbirine yakın olmayan, uzak kutupta iki insan…”

“Ayrı kutuplar birbirini çeker ama…”

“Seni anneme tanıştırırken ne diyeceğim senin için?”

“Sevgilim demen için çok erken, arkadaşım, diyebilirsin, meselâ!”

“Hazan Abla senin için zeki demişti, ama kafadan kontakmışsın(2), çok özür dilerim!”

“Bana karşı ilgisiz olduğunu söyleyebilir misin? Madem kafadan kontağım, kafadan kontak oluşumun sebebini sen araştır, bul, anlayabileceğim bir şekilde bana da anlat! Şimdi ricam şu; beklemek, içimden geçen bir olgu değil. Haydi, cesur ol, yakışıklı genç adam, fısıldama, dünya duysun isteğiyle içinden geçeni haykır! Çok acele deme lütfen!...

Yıllardır bendeymişsin, görür görmez, karşılaşır karşılaşmaz yerinden fırlayacak gibi oldu sende olan yüreğim. Ben benden vaz geçerim, ama senden vaz geçmem, asla! Haydi bağır!”

“Seni seviyorum Hazan!”

“Gördün mü hiç de zor değilmiş? Çünkü ben seni görür görmez, bir anda dengesiz kalıp sebepsiz iticiliğimle sevdim seni…”

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Hazan; Sonbahar, güz.

Çığ; Dağın bir yerinden koparak yuvarlanan ve yuvarlandıkça büyüyen kar yığını.

(1) Akademisyen; Üniversite ve benzeri yükseköğrenim kurumlarında eğitim veren, araştırma yapan, araştırmalarıyla ilgili olarak kendi alanına katkıda bulunan, o alanda başarılı olup, isim sahibi olan kişi.

Âlicenap; Yüce gönüllü, cömert.

Angut; Eşi öldüğünde her şeye rağmen eşinin başında ölünceye kadar bekleyen duygusal bir kuş  (Angut Gibi Düşünmek (Bakmak); Bakışların boş, bomboş, donuk bir şekilde olması).

Çetrefil; Karışıklığı dolaysıyla, anlaşılması, içinden çıkılması veya sonuca bağlanması, anlaşılması güç. Yapı ve ses kurallarına aykırı kullanılan dil. Sarp, engelli, engebeli.

İkilem; Dilemma. Kıyasımukassem. Değişik iki yapıda her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı. Değişik yapıda iki öğenin birlikteliği. İki özellik gösteren durum. Bu durumlarda insan özellikle beğenip istemediği bir seçeneği seçmek zorunda kalmaktadır.

Maharet; İşi yapmakta ustalık, eli yatkınlık, beceri, beceriklilik.

Melânkolik; Hüzün belirtisi olan, hüzün veren. Karasevdalı.

Mimik; Duyguları, düşünceleri belirtecek biçimde yüz kaslarının kasılmasıyla, bakış ve yüz çizgilerinde oluşan değişikliklerden doğan yüz anlatımının bütünü. El, kol ve yüz hareketleriyle düşünceyi anlatma.

Mömücü; Yöresel olarak kullanılan “öcü” anlamında söz (Öcü; Küçük çocukları korkutmak için uydurulup kurgulanmış, hayali yaratık, umacı).

Rutin; Her zaman yapılan, alışkanlık haline gelmiş, alışılagelen, sıradan, çeşitlilik göstermeyen. Alışkanlıkla elde edilen beceri.

Tevazu; Gösterişsizlik, yalınlık, alçakgönüllülük.

Tufeyli; Asalak. Başkalarının sırtından geçinen, asalak olarak yaşayan.

Varsayım; Deneyle kanıtlanmamış olmakla birlikte kanıtlanabileceği umulan, mantıksal bir sonuç çıkarmaya dayanak olarak öne sürülen düşünce, önerme. Bir olayı açıklamada yararlanılan bilimsel ilke.

(2) Ahret Sualleri (Soruları); “Rabbin kim?” diye başlayan ve “Rabbim Allah” cevabı verilmesi gerektiğine inanılan suallerdir. Ancak belki de argo olarak; “Gereksizce, bıktırıcı, usandırıcı, yanıltıcı sualler” olarak kullanılmıştır.

Aklı Evvel; Akıllı, her şeyi bilir geçinen, bilgiçlik taslayan, densiz, münasebetsiz, sağduyu sahibi olmayan, aslında bir b.k’tan haberi olmayan kimse anlamında kullanılan bir söz.

Aşk-Meşk; İki kişinin karşılıklı duygularının iletişiminin anlatıldığı deyim. Meşk kelimesi asıl anlamı dışında sadece bir tanımlamadır.

Bakar Kör; Gözleri sağlam göründüğü halde göremeyen, çok dikkatsiz, şoke olmuş durumda sabit bakışlı.

Beyin Hapsi; Bir kısım, özellikle aşk konusundaki düşüncelerin saklanmak istenmesi durumu.

Bir Çırpıda; Hemen, çabucak, ele alır almaz, bir davranışta.

Bulunmaz Hint Kumaşı; (Alay yollu) Bulunmaz kıymetli şey. (Bu konuda şu güzel sözü de söylemeden geçmek olmaz; Aşk; Karşındakini bulunmaz Hint kumaşı sɑnmɑnlɑ, sersemin teki olduğunu ɑnlɑmɑn ɑrɑsındɑ geçen zamandır. Victor HUGO)

Güzellik Uykusu (Kestirmesi); Genellikle asıl anlamı dışında günün herhangi bir saatinde uyuklamak, ya da uyumak anlamında mecazi olarak söylenmektedir.

Kafadan Kontak; Düşüncesiz, delice işler yapan, aklı kıt olan.

Sebebi Hikmet; Faydalı neden, gerekçe.

Sır Küpü; Birçok sır bildiği halde bunları açığa vurmayan, başkalarına söylemeyen, ketum.

Söz Düellosu; İki kişi arasında sözle yapılan, konuşma becerisine dayanan tartışma. Bir bakıma söz yarışı.

(3) Aklının Ucundan (Köşesinden) Bile Geçirmemek (Geçmemek); Bir konuyu hiç düşünmemiş olmak.

Bin Dereden Su Getirmek; Çok dolambaçlı gerekçeler öne sürmek, oyalamak için türlü nedenler göstermek.

Dünyayı (Başına) Dar Etmek; Bir kimseyi çok sıkıntılı bir duruma sokmak, dünyayı zehir (zindan) etmek.

Erinmek; Kendinde bir gevşeklik duyarak bir işi yapmaya eli varmamak, üşenmek, tembellik yapmak.

Jest Yapmak; Gönüllemek. Cömertliği, soyluluğu ile dikkati çeken davranışta bulunmak.

Konsantre Olmak; Konsantrasyon. Düşünceyi, duyguyu, gücü, dikkati bir noktada toplamak. Yoğunluk.

Telâfi Etmek; Ziyan olan, yok yere elden çıkan bir şeyin yerini onun değerinde bir şeyle doldurmak, zararı karşılamak.

(4) Yine hazan mevsimi geldi, Yine yapraklar rüzgârların peşi sıra gidecek… Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Şekip Ayhan ÖZIŞIK’a ait olup eser Nihavent Makamındadır.

(5) Arşimet Prensibi; Bir sıvı içindeki katı bir cismin, taşırdığı sıvının ağırlığına eşit bir batmazlık kuvveti ile yukarıya itildiğini belirten bir prensiptir. Arşimet’in bunu banyo yaparken tespit ettiği ve “Buldum, buldum” anlamında “Eureka (evreka)” diyerek hamamdan fırladığı belirtilmektedir.

(6) Fransız Kalmak (Olmak); Türkçemizde; “Bir konuyu gerektiği gibi bilmemek, özellikle de konunun özüne inmemiş olmak, ilgilenmemek, önem vermemek, hatta soğuk davranmak” gibi anlamları kapsar. Tamamen ilgisiz ve bilgisiz olmaktan farklı bir deyiştir.

(7) Deve Kuşu Gibi Sinmek (Devekuşu Gibi Başını Kuma Sokmak, Devekuşu Taklidi); Bir tehlike, bir olay karşısında duyarlı olmamak, gerekli tepkiyi göstermemek, gerçekleri görmezden gelmek, sorun yokmuş gibi davranmak. Kendini aldatarak başkalarını aldattığını sanmak. Aslında bu benzetme yanlıştır. Uçamadığı için yüksek yer avantajı olmayan devekuşu oldukça büyük olan yumurtalarını tehlikelerden uzak güvenli bir şekilde sığ delikler içine kuma saklar. Gerek baba ve gerekse ana devekuşu yumurtaların güvenliğini, hava almalarını temin ve kontrol, yumurtalarının aynı yerde ters-türs etmek şeklinde yerlerini değiştirmek için belirli periyotlarda başlarını kuma sokarlar. Yoksa sandığımız anlamda bir hareketleri yoktur.

(8) Karagözlüm efkârlanma gül gayri, ibibikler öter ötmez ordayım! Bekir Sıtkı ERDOĞAN’ın “KIŞLADA BAHAR” isimli şiiri olup eser,  Gültekin ÇEKİ tarafından Rast Makamında Türk Sanat Müziği eseri olarak bestelenmiştir.

(9) KARATEKİN; Erol. 2007 Yılı. “YALNIZCA BİR”

(10) Sevgi ile nefret arasında çok ince bir çizgi vardır. Birisinden nefret ediyorsanız ve bir gün onu yenemeyeceğinizi anladığınız zaman onu sevmeye başlarsınız. Ve yine birini seviyorsanız ve bir gün onu yenebileceğinizi düşündüğünüz zaman ondan nefret etmeye başlarsınız. ALINTI

Karanlık, karanlığı yok edemez, bunu ancak ışık yapabilir. Nefret, nefreti yok edemez, bunu ancak sevgi yapabilir. Martin Luther KING