“Tak!” diye emredilince “Şak!” diye yerine getirilecek bir görev(1) değildi, Ben Altan ve arkadaşım Atakan Alatan’la birlikte yapmamız gereken soruşturma. Ama konu; bir kumpas(2), komplo, ya da asparagas haberle(3) ilgiliydi ikimiz için de.
Başlangıç olarak evrak üzerinde yaptığımız incelemeye göre. Haklılığından şüphe etmemizin mümkün olmadığı bir insanın bir an önce masumiyetini ispat etmek içindi çabamız.
Aslında konu, imzasız bir mektubun eseri idi, hiç dikkate alınmaması gereken...
Ancak üstümüzdekiler her nedense olağandan öte ciddiyete almışlardı imzasız mektupta iftira edilen konuyu, bir bit yeniği(3) aramak bizim soruşturmamızı engellememeliydi.
Kış bizde henüz başlamış, oralarda ise bir hayli ilerlemişti, aldığımız haberlere göre. Kötü durumumuz; uçakta yer bulamamamız nedeniyle bir an evvel hareket etmemiz ve konuyu çözümlememiz gereği otobüsle gitmek zorunda olmamız, ancak arka tekerlekler üzerindeki koltukta yer bulmamız üzerine idi.
Diğer çetrefil(2) konu ise; gece boyu yol gidip, muhtemelen gündüz boyu çalışmak idi!
Yol; bindiğimiz otobüsle, trafik kontrolleri, çay-sigara molaları, otobüs hareket halindeyken şoför değişimleri, horlamalar, ayak kokuları, çekirdek çitlemeleri ile bir hayli uzamış ve hatta daha da uzayacakmış gibi geliyordu bize.
Arka teker üstü şanssızlığımız dışında, arka uzun koltukların sırtıyla cam arasındaki bölmede ikinci şoförün dinlenmesi, daha doğrusu bu şoförün uyuma mecburiyetine katlanmamız idi.
Eee! Rahat bir dinlenme için pabuçların çıkarılması ve bu gerekliliğin müşteriler tarafından benimsenmesi, kabullenmesiydi, biz dâhil bu işi başarıyla tamamlamak mecburiyetindeydik!
Sadece en son ne zaman yıkandığı, ya da değiştirildiği belli olmayan çoraplar değildi konumuz. Şoförün horlamasının, ara sıra sakız çiğner gibi ağzını şaklatmasının ve her gürültülü gaz çıkarışında “Oh!” demesinin sakıncası yoktu!
Doğal olarak, bizim gibi bu konuda ilk kez milli olan(!) yol-iz bilmeyen, görevli memurların değil, tüm yolcuların yadırgamadığı bir olaydı bu!
Otobüste küçük bebeklerin ve huysuz-yaramaz çocukların olmaması Allah’ın bir lütfu olsa gerekti bizim için. Bu nedenle cıyaklama, cızırtı yoktu. Amma…
Prostatı(4) olan amcaların ikide bir şoförün yanına gidip “İhtiyaç Molası” istemelerinin, gecenin o karanlığında rahatlarlarken sağlarını-sollarını, üstünlerini-başlarını, pantolonlarının önlerini ıslatmalarının da hiç mi hiç önemi yoktu!
Önemli olan, ikinci şoförün ülkenin bakliyat üretiminin önemli bir bölümünü tüketmesi yanında, bir teyzenin de ekşili-turşulu, sucuklu-pastırmalı, ya da benzeri sarımsaklı-tuzlu bir şeyleri cüssesine bakmaksızın tüketmiş olsa gerekti kanaatimize göre.
İhtiyaçları için şoförün yanına gidip “İhtiyaç Molası” istemesine gerek görmüyordu, muavinden ya da görevliden devamlı olarak su istiyordu teyze;
“Ah, oğlum! Bir su rica etsem!”
“Ah, oğlum! Bir su daha lütfen!”
“Ah, oğlum! Susuzluk kötü bir şey! Yanıma da almamışım, keşke alaydım! Bir su daha rica edeyim lütfen!”
“Ah, oğlum! Zahmet olacak ama…” der demez, önümüzdeki koltukta oturan teyzeye şöyle sitemle ve göz ucuyla bakarak patladı muavin;
“Zahmetine… (‘Bilmem ne yapayım!’ anlamında, kabaca) teyze!” deyince ufak bir pandomima(2) koptu, o kibar(!) muavin ile kibar teyze arasında;
“Nerden teyzen oluyormuşum senin? Daha yaş olarak yolun yarısını(5) bile yeni geçtim, hem o sarf ettiğin söz, nasıl bir söz öyle?”
Teyzenin yolun yarısı dediği 35 yaşını geçeli en az 10-15 yıl olmalıydı!
Kibarlığı yanında centilmendi de muavin! Sessizce gitti, elinde 3-5 tane ufak şişe, bir tane de tahminen bir litrelik su şişesi vardı. Ufak şişelerden birini teyzenin eline tutuşturduktan sonra, kalanları onun önündeki koltuğun arkasındaki file torbaya yerleştirdi, “İllâllah!” dercesine(6)!
Yanımızdan geçerken; “Böbreklerinin ferasetine(2) hayranım!” demesine karşılık ne yapacağımızı bilemedik, gülelim mi, somurtalım mı? Okumuş öğrenmiş miydi, yoksa bir yerlerden duymuştu da fırsat mı kolluyordu, söylemek için, ya da “Doğal, uygun, normal, gereğince çalışmasına” mı demek istemişti, bilemedik, karasızdık!
“Ömür biter, yol bitmez!” denmiş, oysa şairin arabacısı; “Senin de yolun biter(7)!” demişti ve şehre varmıştık, kimi yerde ehlen ve sehlen(3), kimi yerlerde alçaktan uçan, yükselmekte veya inişe geçmiş uçaklar gibi uçarak!
Yol öylesine yormuştu ki bizi, misafirhane aramak yerine, dar-kıt imkânlarımızla ve vakit tasarrufu yapmak arzusuyla bir otele sığınmayı düşünmüştük, aklımızdan bir hastane odasında gözlerimizi açacağımızı ve o yataklarda geniş kapsamlı bir dinlenme yaşayacağımızı düşünmemiş, aklımızdan dahi geçirmemiştik bile.
Doğrusu devletimizin bağışı maddi bakımdan beğenilecek gibi olsa da hüzün bakımından hiç de öyle değildi…
Otobüsten indikten sonra akşamdan ayaza çeken hava nedeniyle, yolların cam gibi parlak, arapsabunu gibi kaygan olduğunu fark ettik. Buna melekeleri(2) kısıtlanmış, miyop gözlüklerini zapt etmekte bile güçlük çeken taksi şoförü amcanın telâşını, ya da inisiyatifini(2) kullanmaktaki acemiliğini eklersek, otomobilin aniden kayışını daha iyi anlatmış olurum.
Yeti konusunda zaafları olan amca, kuyumcuda muhtemelen ziynetlere bakan kürk mantolu, adının sonradan Altıniz olduğunu öğrendiğim yaşlı teyzeye olanca gücüyle çarpmış, teyzeyi sürüklemiş ve sanki vitrinin içine gömüvermişti.
Kuyumcunun alarmının çalması nedeniyle polislerin geldiğini, yaşlı teyzenin anında Allah’ına emanetini teslim ettiğini, bedeninin morgda muhafaza edildiğini, cenazenin ertesi gün kaldırılacağını, yaşlı şoförün yaraları ve geçirdiği şok dolaysıyla hastanenin yoğun bakım ünitesinde olduğunu öğrenmiştik.
Bizlerde keyfe keder(3) denilecek sarsıntı dışında herhangi bir şey yoktu, gene de iç kanama vb. olasılığına karşı otel parası ödemememiz için(!) hastanede misafir edilmiştik! Ancak bu, bizim için iyi bir başlangıç olmamıştı.
Misafirhane temini için resmi daireye gidip müdüre meramımızı anlatıp, moral bozukluğu ve yorgunluk nedeniyle bizi görev için bir günlüğüne hoş görüp, izinli saymasını istemeyi düşünmüştük.
Müdür, soruşturmasını yapacağımız söz konusu elemanın da babaannesini aniden yitirdiğini, bu nedenle izinli olduğunu söylemişti. Cenazenin ertesi gün kaldırılacağını öğrenip o genç arkadaş adına da hüzünlenmiştik, bir kısım tesadüfleri aklımıza getirmeksizin.
Bu gecikmenin bize yaklaşık bir haftaya mal olacağını ve görev onayımızı yaşadığımız, yaşanılan makul ve mantıklı(3) olaylar nedeniyle uzatmamızın gerekliliği de aklımızdan geçmemişti. Çünkü ertesi gün cumaydı, soruşturmayı tamamlanmak için normalde bize iki günün yeterli olacağını düşünmüştük, yola çıkarken.
Atakan’la hem dini görevimizi yerine getirmek, hem de hiçbir kusurumuz olmadığı halde, bizim içinde bulunduğumuz taksi nedeniyle yaşamını yitiren teyzeye rahmet okumak, yakınları olduğuna inandıklarımıza, benzeteceklerimize ya da sandıklarımıza da içtenlikle baş sağlığı dileklerimizi iletmek için vaktinden önce camiye yöneldik.
Camiye geldiğimizde meraklı gözlerle karşılaşmamız doğaldı. Kürk mantolu Altıniz teyze çok iyi tanınan biri olsa gerekti ilde. Yoğun bir kalabalık, çelenkler, birbiriyle yeni karşılaşan, uzaktan-yakından gelenler, bir sürü insan…
Yakışmayan tebessümler, gülücükler ve “Ha ha ha-hi hi hi!” ya da “Kakara-kikirisi”(3) gibi kahkahası eksiltilmiş gülmelerdi.
Bir genç kız, daha doğrusu tarif edilemeyecek kadar, güzelliği yadsınmayacak bir âfet, âfeti devran(3) ya da tarifte zorluk çekeceğim bir melek yönlendi bize doğru.
Çok kişinin aksine üşümediğini hissettirmek istercesine bembeyaz mont, elbise, pantolon, fular, başörtüsü ve fakat bu durumuna uymayan, hatta kendisine yakıştırdığı sade görünümüne yakışmadığına yemin edeceğim gözlerini sakladığı kopkoyu kolormatik gözlükleri(3) vardı.
Ancak gözlerini görmesem de, hayal edebiliyordum; Yosun yeşili olmalıydı, o kiraz dudaklara(3), beyazlıklara ve kumral saçlara yeşil yakışır, yakışabilirdi ancak, ben de gerek gerçek, gerekse de hayal dünyama öyle iliştirdim gözlerini.
“Affedersiniz! Sizleri tanıyamadım!”
“Öncelikle nesi oluyorsunuz bilmiyoruz, ama başınız sağ olsun! Ben Altan, arkadaşım Atakan. Bu şehre bir görev için gelmiştik merkezden…
Ve teyzeyi yitirdiğimiz kazada otele gitmek üzere taksiye binmiş iki yolcu, ya da misafir ne derseniz deyin, onlar bizlerdik. Tanımadık, bilmedik, ama sevenlerine başsağlığı dileyelim, hem de dini görevlerimizi bu güzel şehirde yerine getirip yaşayalım istedik!”
“Size de geçmiş olsun, babaannemin cenazesine gelme centilmenliğiniz duygulandırdı beni. Ama sakıncası yoksa ne için geldiğinizi, daha doğrusu görevinizi sormak istesem…”
“Bu bize kalsın efendim!”
“Aybike!”
“Bir camide, bir cenaze âleminde, bir mevta huzurunda söylenecek söz değil, ama ikimiz de memnun olduk hanımefendi, başınız sağ olsun!”
“Benim memnun olmam mümkün değil, belki ilerilerde, belki tekrar karşılaşırsak…
‘Babaanne’ dediğim, büyük babaannemi, en büyük, en sevgili, en değerli insanlardan birini yitirdim, üstelik dünürlükte önderliğini yaptığı evliliğe adım atacağım gecenin gündüzünde…”
“Hayırdır hanımefendi?”
“Bu gece nikâhım ve düğünüm olacaktı, olay nedeniyle, karşı taraf da anlayışlı davrandı ve gerektiği şekilde erteledik!”
“Karşı tarafın anlayışlı olmaması diye bir şeyin düşünülmemesi gerekti, diye düşünürüm, tabii asla bunu söylemek için bile hakkımız olmadığını bilerek. Hüzün ve üzüntü sevinci gölgeler. Ancak ikimiz adına da demek isterim ki; atalarımız hiçbir şeyin sebepsiz olmadığını, her işte bir hayır olduğunu(8) söylemişler, kader çizgisinde. Belki sevdiğinizi düşündüğünüz, ama sevmediğiniz yahut da sevilmediğiniz ki, bu; genelde çıkar varsa, mutlaka saklanan bir şeydir, bu olayın yaşanış nedeni olabilir…”
Verilen ikinci salâ sözlerime bir süre de olsa susmam, yanılma olasılığım olsa da fikrimi açıklamam için uygun idi. Salâ bitti, karşıma söz hakkı tanımadan devam ettim;
“Bağışlamanız dileği ile ve terbiye sınırları içinde kalmak kaydıyla, kim bilir belki babaannenizin, belki aile efradınızın baskıları, örf(2), âdet, gelenek, töreleriniz nedeniyle belki bilmediğiniz, bilmenizin gerekmediği, öğrenmeye de hakkınızın olmadığı bir gerekçe yüzünden. Tanrı muhtemelen mutlu olamayacağınızı düşünerek babaannenizi elinizden alarak gerçekleri görebilmeniz için size süre tanımış olamaz mı?”
Cevap vermesine fırsat kalmadı. Bu kez başlayan ezan karşılıklı olarak susmamızın gerekliliği gibiydi, belki de karşımdakinin kendi bakış açısı ile yorumlamasını gerektiren. “Yaradan’la birlikteyken, yaratılanla irtibatı kes!” denmiş. Daha ilk hüzünde, kendisini etkileyenin Yaradan’la birlikte olmasını engelleyeceğinin bilincindeydi. Üstelik bir cenazede olmaması gereken, bir başkasının malına heveslenme gibi hatalarını bile bile. Artık;
“Allah’ım bağışla!” mı derdi, ayınları çatlatır, gayınları patlatır(9), ‘Vakit sünneti’ yerine, ‘Son sünnet’ mi derdi, ‘Lâ abüdü!’ yerine ‘Ma abüdü!(9)’ mü derdi, sehvi secdelerle(9) namazı mı bitirebilirdi, bilmiyordu.
Genelde böyle durumlarda insanlar birbirlerine; “Allah kabul etsin!” deyip sıyrılırlardı düşüncelerinden. Atakan bana, ben ona “Allah kabul etsin!” dedik. Tanrı duamı kabul etmiş miydi acaba? Hiç sanmıyorum. El işte, göz oynaşta(3) örneği içimden fesatlıklar(2) geçerken, hakkım olmadığından emin olduğum birini hayal ederken, Allah’la beraber olmak, Allah’la aldatmak(9), öyle mi? İnsan, hele ki benim gibi biri ancak kendisini aldatabilir, kendisini kandırabilirdi!
Cenaze varken, namaz sonunda tespih çekilmezdi. Benim de duaya çok ihtiyacım olmasına rağmen; “Hocanın ettiği duaya denden!” deyip ilk imkânımla avluya çıkıp musallanın(2) yanına koştum, aslında nereye ve niçin koştuğumu kendimden bile saklayarak ve Atakan’ın nasıl hareket edeceğini, ya da etmesi gerektiğini aklımdan bile geçirmeksizin.
Evet! Düşündüğüm, aklımdan geçen ve uzaklaştıramadığım o fotokromik gözlükler arkasındaki gözlerdeki tahmin etmekte yanılmadığı düşündüğüm hüzündü!
Mü? Kendime karşı dürüst olmak istemiyor, kendimi kandırmayı arzuluyorsam, tabiidir ki. Ancak Allah kanar mıydı, hele ki Ömer Hayyam’a kandırılamayacağı konusunda akıl vermişse, sözümüz meclisten dışarı.
“İçin temiz olmadıktan sonra
Hacı, hoca olmuşsun kaç para?
Hırka, tespih, post, seccade güzel
Ama Tanrı kanar mı bunlara?”
İnsanların, yani yine benim gibilerin hissettiği, yaşamak istediği hatta yaşadığı duygular var, anlatılmayan, sevgiler var, kelimelere sığmayan, bakışlar var (bakışların farkında olunmasa da hissedilip) insanı ağlatan(10) işte o genç kız; Aybike benim beynimde unutulmayacak, unutulması mümkün olmayacak bir hüzün abidesi idi.
Bir namaz vakti ve taht misali musallada teyzenin saltanatından(5) sonra, kim kime, dumduma(3) bir ülkeye, dünyaya değil, evrene yönelecektik, onunla bir daha karşılaşmamızın bile mümkün olamayacağı.
Dürüst olmam ilk kez aklımdan geçerken; “Hatun kişi niyetine!” demişti bile hoca. Bilmiyordum, kaçıncı kez saf tutmuştum böylesine; “Uydum imama!” diyerek yanımdakilere bakıp namazı bitirişim. Atakan’a seslendim;
“Halden anla(6)! Yaşamımda ilk kez bu genç kızdan etkilendim, her ne kadar aramızda sıradağlar kadar fark olsa da, o varlıklı, ben cıbıl, ben kaktüs, o gül goncası olarak görünsek de…
Mezarlığa gidip şansımı denemeyi denemeye çalışacağım, onun bu acı halinde olsa bile, başka şansımın olamayacağı bilincindeyim. Olmazsa dünyanın sonu değil, ama onu bu haliyle unutmam kolay olmayacak, zor, hem çok zor olacak…”
“Bir görüşte, bir bakışta?”
“Evet bir bakışta(11), bir seslenişte, yüreğimin tüm yağları eridi(6), hafiflediğimi, ama ete-kemiğe büründüğümün(12) inancını yaşadım. Etim-kemiğim toprağın, ama kalanımla ben onun oldum, o farkında olmasa da, olup da istemese de, hatta dinlemese, görmese, tekrar göz göze gelmesek(6) bile…”
“Şansın açık olsun, diyeceğim, amma moralin bozulmasın, hiç şansın yok gibime geliyor. Bir…
O, nişanlı bir kız, evlenmek arifesinde nikâh erteleniyor. İki…
O varlıklı, sen cıbıl. Üç…
Gördüğüm kadarıyla karımın kulağına ulaşmasın, o dünya güzeli, sen gördüğüm kadarıyla nasibini alamamışsın, özür dilerim. O tanınmış, bilinen bir şehirde, sense Sarı Çizmeli Mehmet Ağa…
O kim bilir ne, sen basit bir memur, sen ne oldum delisi(3), o kontrollü bir dilber(2), sen ağzı açık bir ayran delisi(3), o şahane bir melek ve en sonuncusu o bir ilâh, sen bir kul, bir mürit(2) ilk bakışta…”
“Sağ ol be kanka, çok iyi moral verdin! Sağ ol! Ona gitmeme huzuruna çıkmama hiç gerek kalmadı!”
“Yok! Yok! O kadar da değil be kanka! Git ki boyunun ölçüsünü al(6), gözünün çayırı açılsın(6), tövbe etmesini(6), ulaşamayacağın üzümün koruk olduğunu(13) bil!”
“Yok ya! Bir de; ‘Uzanamadığın ciğere mundar(13) de!’ deseydin. Evet, haklarımı, haddimi bilmiyor olsam da cihar atıp, şeş oynasam da(14) bunun ne sakıncası olabilir ki?”
“Sustum! Sana hayatta ve çabalarında başarılar, büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öperim, ortancalara bir şey yok, diyorum!”
“Arkadaşım olduğun için nefret ediyorum senden!”
“Yapma! Dost acı söyler, ama gerçekten çok zaman doğru söyler!”
“Haklısın kardeşim. Özür…”
“Dileme! Ben gözünün çayırının açılmasını istememem yanında, umutlarının bir anda kırılmamasını da isterim, ama keşke atacağın taş kolunu yormasa, mutluluğunu alkışlamak için üstesinden gelebileceğim bir nedenim olsa…”
“Hadi gel! Beraber dua edelim. Sen benim gibi yarım Müslüman değilsin, ‘Allah’ım benim kısmetimi, bana kısmet et!’ Sen de benim için dua et! Tabii lütfen!”
“Olur mu dost? Şansımızda olmayacak duaya ‘Âmin!’ demek de yazılmışsa, ben o duaya olacakmış gibi ‘Âmin!’ demeye dünden razıyım!”
“Kısa kes, Aydın abası(58), duaların Tanrı indinde kabul olsun!”
O kısacık zaman içine o kadar sözü usturupluca(2), hakkını vererek nasıl sığdırmıştık, ben farkında değildim, Atakan da, yani ikimiz de öyle, ikimiz de ayrı yönlere yöneldiğimizde hele ki…
Uzaklarda kaldım hoca talkın verinceye kadar. Sonra o genç adamı gördüm, etkilendiğim genç kızın yanında. Yaklaştı yanıma, sanki kırk yıllık dostlar gibi, oysa o yaşlara bile ulaşamadığımız…
“Affedersiniz efendim, Ben Aytekin, evlenmesi ertelenince kuzenim söyledi, koca şehirden buraya görevli olarak geldiğinizi…”
“Küçük hanımın ağzında bakla ıslanmamış maşallah, iyi ki kendimi saklamışım. O genç arkadaşımızın bir mazereti nedeniyle, kendisiyle görüşmemizi ertelemek zorunda kaldık. Biz de dünden önceki gün hiçbir dahlimiz olmasa da, bindiğimiz kaza yapan taksinin, ölümüne neden olan teyzenin cenazesine katılalım istedik, meslektaşımla…”
“Nasıl yani?”
“Aracımız kaydı, kuyumcu önünde vitrine bakan o teyzeyi ezdik, ertesi gün, o genç arkadaşın da bir yakını vefat ettiği için, biz de bu şanssızlığı şans kabul edip, hem cuma namazını kılmak, hem de teyzenin cenaze namazına katılmak istedik. İşte bu kadar!”
“Affedersiniz, çarpıldığınızı hissettiğim, hatta tüm aile fertlerinin çarpıldığınızı hissettiğini düşündüğüm konuyu pas geçiyorum. Bu; zaten görünen köy kılavuz istemez örneği benim hakkım değil! Ancak yaşananları ve söylenenleri birleştirince yaşlı kadının benim de kuzenimin de babaannesi, yani iki oğlundan birinin kızı Aybike, diğerinin oğlu benim. Yani soruşturmasını yapacağınız kişinin ben olduğumu söylememin mahzuru olmadığını söylemek istiyorum…”
“Çarpılmak olarak ne anlatmak istediğinizi anlamadım. Ama ben de pas geçiyorum, sizin gibi. Denetlemeye geldiğimiz siz Aytekin Bey, öte tarafta Aybike Hanım kuzensiniz, yani kardeş çocukları, öyle mi? Özrümü kabul edin lütfen! Denetlemeye gelen eleman, denetlemeye geldiği elemanın yanındaki güzel bayan nedeniyle mayıştı(6), mühendis lehine karar verdi, demelerini istemem…”
Anlamının ne olacağını düşünmeksizin devam ettim;
“Hadi benden ayrılın, ne zaman müsait olursanız o zaman gelin, hakkınızda söylenenlerin neler olduğunu beraberce öğrenelim. Evrak üzerinde yaptığımız incelemeye göre; imzasız, bilgisayardan çıkmış bir kâğıt parçasına üstümüzdekiler tarafından neden değer verildiğini sizden dürüstçe öğrenmeli, bilmeli ve anlamalıyız. Çamur at, izi kalır modunda bir şey gibime geliyor, peşin hükümlü(6) demeyin...”
Ne söylediğimi, ya da söylemek istediğimi neredeyse kendim de anlamıyor gibiydim;
“Çevreniz geniş, entelektüel(2) ve varlıklısınız, şikâyet konusunda şikâyet edenin haklı olduğu geçmiyor içimden. Benim yüzümden sizin hakkınızda yanlış bir kanaat oluşması beni üzer. Karşılıklı uzaklaşalım ve yarın iki yabancı olarak sonucu beraberce alkışlarız inşallah!”
Mezar kapandı, talkın verildi, gün bitti, onun siyah gözlüklerinin, benim gönlümün kısmetsiz ve umutsuz karanlığında. Mesai arkadaşım dâhil, üçümüzün de hissettiği, ancak özellikle benim hiç de hayrıma olmayan duygu ve yorgunluklar içindeydim.
Oysa evli-barklı, çoluk-çocuklu, mesai arkadaşım horultuları ve rüyasıyla dünyayı, onlarla birlikte paylaşıyor olsa gerekti.
Tanrı, tüm insanlara sevgiden de, ışıktan da anlamak(16) için pay ayırmış, kimine başlangıcında, kimine başlangıcının ertelerinde, ama mutlaka ve eksiksiz. Ancak kimine sevda, kimine kurşun(17) tavrında türküdeki gibi.
Bazen kalpler aynı ritimle çarpar, aynı doğallıkta alınır nefesler, aynı hayaller, ayrı beyinlerde yer eder usluca, usulca, engellenemez düşünceler, bu sevgidir, hem anlamı olan ve fakat karşıdaki engellerin aşılmasında mutlaka zorluklarla karşılaşılan.
Yaşamda hiçbir şey kolaylıkla elde edilmiyor, edilmemeli de zaten. Yoksa kolay elde edilenin manası olabilir mi?
Kişi o yüce düşünürün dediği gibi, haddini bilmeli(18), ikisi de karbon olan elmasla kömür bir olarak kıyaslanabilir mi? İkisi de yanar, ama biri elmas olarak, diğeri kömür gibi, kömür olarak. O halde değerli olan saklanmalı, yanmasını bilmeyen de haddini ve yanacağı zamanı bilmeliydi, tıpkı ben gibi…
İkimiz de uykumuzu tamamlamamışken Aytekin erkenden gelmiş, müdürünün izniyle toplantı salonunu açmış, masa üzerine tüm belge ve bilgileri dosyalar halinde yerleştirmiş, bir dizüstü bilgisayar ile gerekli olabilecek CD(2) ve flaş bellekleri(3) yanına iliştirmişti.
Aslında ve gerçekten edindiğim bilgilere göre Aytekin’in böyle bir işe ihtiyacı yoktu. Çifti-çubuğu her şeyi vardı, bir evin bir veliahdı olarak. Ama “Okudum, devletime hizmet etmeliyim!” felsefesi ya da ailesinin adam olması, yaşam için pişmesi için bu derdi başına almış olabilirdi.
Evet! Dert! Çekemeyenlerin imzasız bir dilekçesi ile bu soruşturmaya maruz kalmıştı(6), hak etmediği halde. Bana hissettirdiği kadarıyla aklanacak, temizlenecek; “Alın kumpasınızı, iftiranızı şarlatanlığınızı” deyip, zorunlu hizmeti olmadığından çiftinin-çubuğunun başına geçecekti.
Çünkü bir hayli zamandır işleri tek başına yürütmeye gayret eden babası; “Gel artık oğlum, yoruldum!” demiş ve desteğini beklediğini söylemişti, dünyanın kirliliğini hak edenlere; “Dünyayı size bırakıyorum!” diyerek.
Aytekin gençti, eli-yüzü, kalbi-beyni düzgündü, temizdi. Dünya malı, dünyada kalırdı, bir nefeste her şeyin sıfır olması da, üstüne eklenmesi de mümkündü, yeter ki dürüstlük denen kavram yaşamaya devam etsin.
Bu nedenle Aytekin’in geniş bir hayal dünyası vardı. Sadece gönlüne egemen olacak aday için kuzeninin yardımını beklediğini düşünüyordum. Güzel; her zaman güzel, iyi; her zaman iyi olmuyordu. Bu konuda aç olmasına, okuyup tüm imkânlara sahip olmasına rağmen bilgisizdi, bence.
Gün aydınlandı, sakin olmak istemesine rağmen telaşlıydı Aytekin, gözümden kaçmayan. Evet, konu atla-deve değildi, inceldiği yerden kopsun tavrında gibiydi ancak kanaatime göre, yazılanların, iddia, hatta iftira edilenlerin doğru olmadığına inanıyor olsa bile toplum huzurunda lekeli olarak nasıl yaşayabilirdi ki?
Bu bir deneme tahtası, bir şans ya da kader oyunu değildi. Bizim onu yıkamamız, mutlaka temizliğini hissettirmemiz gerekiyordu.
Bir gün…
Evet, sadece bir gün, hatta tam gün mesaisi bile değil, yetmişti bize, gerçeğin, gerçeklerin tüm boyutları ile görüntülenmesi için.
“Raporu yazalım, dönelim, ya da merkezde yazıp gönderelim. Delikanlıyı çağırıp iki kelimeyle sonucu değil, ama rahatlamasını sağlayalım, ne dersin?” diye sorguladı Atakan.”
“Ne o? Çoluk-çocuğu mu özledin iki gün içinde? Biliyorsun, çoluğu olmadığı için çocuğu da olmayan biri var aramızda. Bir gün daha kalsak?”
“Anladım, ama iki söz söylememe izin ver lütfen! Dağ yolunda yonca ile gül dalında gonca, şahinlerle serçeler bir arada olamazlar. Bence hayal et, rüya gör, um, ama sakın ola hayallerinin esiri olma(19)! Ayrıca senin çok zaman kullandığın sözü kullanmama izin ver; ‘Haddini bil!’ dostum!”
“Haklısın!”
Aytekin kapıyı çalıp kapıdan başını uzattı sadece;
“Özür dilerim, mesai bitti, arkadaşlar gittiler, eğer soracağınız bir şey kalmadıysa izninizle ben de çıkabilir miyim? Yakın olmak, hiç olmazsa bir yemek ikram etmek isterim, ama bunun bugün için mümkün olamayacağının farkındayım. Resmi göreviniz bitip sonuçlandıktan sonra, sonuç her ne olursa olsun, sizleri ailelerinizle birlikte ailece misafir etmekten onur duyacağım, aklınızda kalsın efendim!”
“Peşinen teşekkür ediyoruz. Hiç konu olmadı, merak ettiğim için soruyorum, cevap vermeye de mecbur değilsiniz. Aslında imzasız bir ihbarı dikkate alıp da devletin iki memurunu görevlendirerek vakit harcaması bize göre yanlıştı…
Sözümün anlamını hissetmiş olsanız gerek. Daha fazlasını açık bir şekilde söylemem şu anda mümkün değil, sadece rahat olmanız dileğimiz. Merakımız şu; mektubu yazanı, ya da yazan grubu mutlaka tahmin ediyorsunuzdur. Yalan ve iftira ile ellerine ne geçecek, sizi kirletmekle ne kazanacaklardı?”
“Çoluk-çocuğu var efendim. Ekmek parasına, nafakasına engel olmak istemem. Ama biliyorsunuz kanserde bile erken teşhis önemli. O bildi, bilmesi gerekeni, ben de onu öğrendim mahcubiyetinde. Bu yeterli benim için. Ben soruşturmanızda sizleri sadece evrak üzerinde bilgilendirmeye çalıştım, o vasfını saklamaya çalıştığım kişiyi deşifre etmemin(6) anlamının olmadığının bilincindeyim.
Hem zaten sizin raporunuzdan sonra ben istifa edeceğim. Bunun o vasıfsız kişi dâhil herkes için yeterli bir mesaj olacağı inancındayım…”
Yutkundu, belki cümlelerini gelişigüzel değil de tartarak söylemek gereğini hissetti;
“Ayrılacağınız gün ve saati belirtirseniz sizleri hiç olmazsa daireden uğurlamak isterim, soruşturulmuş biri olarak değil, insan olarak. Şimdi izninizle kuzenim beni almak için arabayla gelmiş. Gidebilir miyim?”
“Hayhay! Acınıza katıldığımızı bilin, teyzeye tekrar Allah rahmet etsin, sizlere sabır diliyoruz, tekrar başınız sağ olsun!”
Dilimin ucuna kadar gelmesine rağmen ona iletilmek üzere ne ‘Selâm!’ diyebilmeyi başarabilirdim, ne de pencereden bakıp el sallamayı akıl edebildim.
Dışarı çıkan Aytekin, bir şey unutmuş gibi geri döndü;
“Şey! Ne olur, ne olmaz, size cep telefonumu vereyim, belki aklınıza bir şeyler gelip de sormak ihtiyacını hissederseniz. Üstelik ayrılacağınızı bildirmek için haber verdiğinizde size “Güle güle!” demem için…”
Ben onu aradım telefonundan, dolaysıyla benim numaram kaydedilmiş oldu, Aytekin’in cep telefonuna.
Bilemediğim, ya da aptal kafamın erişemediği bilgi, kuzenlerin birbirinden hiçbir şeyi saklamayacakları idi. Kardeş değillerdi, kardeş çocuklarıydılar, ama kardeş gibiydiler, etle tırnak gibi, dertleriyle dertleşen, sevinç ve neşelerini ve dahi sırlarını üleşen. Benim telefon numaramı mı üleşmeyeceklerdi ki? Üstelik bunu Aybike akıl etmişse!
Geçen sürenin farkında değildim. Alatan yan odada eşi ve çocukları ile hasbihalde(2) idi, bense dalgın bir şekilde, aklımda olanları dışlayıp konsantre olmaya(6) çalışıp raporu tamamlamak, hatta bitirmek çaba ve gayretindeydim. Haddimi bilmeyi bir kenara ayırmış olmalıydım. Telefonuma gelen mesaj sesi irkiltmişti beni, üstelik bilmediğim bir numara idi mesajı gönderen.
Reklâmdır, deyip üstünde durmak istemedim. Ancak şeytan dürttü(6) sanki. Mola vermeyi düşünüp mesajı açtım ve yüreğim ağzıma geldi(6) sanki.
“Pencereden bakıp el sallasan, eksilmezdin! Kuzen”
Hemen telefonu açtım;
“Akıl edemedim, bağışla!”
Nasıl akıl etmemiştim ki, bal gibi de akıl etmiştim, kuzeni Aytekin’e telefon açarak derdimi anlatmaya çalışacaktım ya hani? Bunu ve sonucunu kendime bile anlatmakta güçlük içindeydim.
“Tanrı biz kadınlara sizlerde olmayan hassalar vermiş, bakışlardan, mimiklerden, seslerden, soluklardan anlamamız gereken ve neyi, neleri, nasıl anladığımızı bildiğimiz. Bir kadın, bir yakınını yitirdiğinde, bir bilmediği, ancak dost elini uzattığını bildiği biri vasıtasıyla kendine geliyor, gönlü aydınlanıyor, aynı ritimde soluklanıyor, teselli buluyorsa hissedilmesi gerekenleri hissetmiştir demektir.
Ama bunu karşısındaki anlamıyor, ya da hissetmesine rağmen anlamazdan geliyorsa bu durumda benim elimden ne gelirdi ki?”
Düpedüz duygu sömürüsüydü(3) yaptığı, belki bu da Tanrının ondan esirgemediği bir hassa olsa gerekti. Acaba kendisi bunu bilerek mi yapmıştı, yoksa farkında değil miydi, anlayamadığım?
“Öyle yorumlama lütfen! Bir ses bana Mevlânâ’dan ulaşan; ‘Haddini bil!’ deyince sana ulaşmak istesem bile, bu ne kadar mümkün olabilirdi ki? Bir el uzatışımda nasıl derdim ki; ‘Kulun, kölen olayım, sevmeye çalış, sev beni!’ Hüznünle, sakladığın gözlerinle beni kendine muhtaç ettin, esir ettin, ilâhım oldun, ben kulun olarak nasıl ulaşırdım ki sana? Acında seni sahiplenmeye çalışmam ayıptı, günahtı, hatta fırsatçılıktı, bu nedenle uzak durmak istedim senden, gönülden uzaklaşmayı başaramadığım halde…”
“Düşündüklerini mezarlık dönüşünde söyledin de bir yanlışla mı karşılaştın, ya da reddettim mi seni? Ne zaman gideceksiniz? Şimdi söylediklerini, eğer eklenti yapmak da istersen ekleriyle söyle, tekrarla, yüzüme karşı. Bakarsın sözlerini cevaplamaya çalışır; ‘Gitme!’ diye üzüntülerimi paylaşırım hüznümle. Gitmezsen kimseden çekinmeksizin el ele olurum seninle, ellerimi bırakmana(20) izin vermeksizin.”
“Bak Aybike! Yaşadığın bu mükemmel dünyandan, benim köhne dünyama davet edemem seni…”
“Bir saniye…
Yüzünü görmeden, nefesini hissetmeden kelimeleri uç uca eklemek tat vermiyor bana. Gitme…”
“Benden bu kadar emin misin?”
“Vazgeçme çabası bile göstermediğin bakışlarını ve içinden geçenleri anlamadığımı hissetmediğimi sanma. Vazgeçilemez olduğunu bil, gitme, kal, bana muhtaç olduğunu(21), beni sevdiğini söyle!”
“Haddimi bilmem gerekliliğini nasıl unuturum ki?”
“Uf! Mevlânâ’ya küseceğim artık! Ona küsmemin sana da küsmem olacağını bil! Bak çıt bile yok, her taraf ıssız(22) ve ben elimde telefon, sana lâf yetiştirmeye çalışıyorum. Hadi aç pencereni, el salla ve huzur içinde uyuyup bekleyeyim söyleyeceklerini, içinden neler geçirdiğini. Şu anda ben, tam pencerenin altındayım, çünkü.”
Pencereyi açtım, elimi sallarken, telefonu elimden bırakmamıştım;
“Bu konumda bir yanlışlık, terslik var gibime geliyor. Serenat(23) için senin yukarıda, benim aşağıda olmam gerekmiyor muydu? Hatta senden bir gül atmanı istemeli ve beklemeliydim senden. Ama gecenin bu vaktinde sevgiden sırılsıklam olmanı istemiyorum. Bekle bir kâğıda, yaşamımın özeti olacak iki kelimeyi yazayım, kölen olarak, gitmeksizin. Tüm yaşadıklarını unutman, yaşayacaklarımızı tarif için…”
Pencereden “Bir saniye!” der gibi işaret ettim.
Gücüm yetmiyordu artık kendimi zapt etmeye. Elimdeki kâğıtla birlikte merdivenleri üçer-beşer koşarak inip kâğıdı tutuşturdum eline, uzanıp kucaklamak ve hâlâ öpmeye hakkım yoktu çünkü bana göre.
Kâğıdı açıp okudu Aybike. Elini göğsüne bastırıp tasdik etti sanki geleceğimizi ve özenle katlayarak koynuna yerleştirdikten sonra gülümsedi, arabasını çalıştırdı, bir-iki adım ilerledi, dayanamadı, sokak ortası demeksizin arabadan indi.
Öylesine acele etmişti ki, arabayı viteste bıraktığının, motoru istop ettirmediğinin farkında değildi, araba hafifçe yerinde zıplamıştı sadece.
Sarıldı bana, sanki elinden kaçacakmışım gibi öptü, hem defalarca beni. Oysa kâğıda sadece iki kelime yazmıştım;
“Seni seviyorum!”
Niteliği sadece büyük harflerle yazılmış olmasıydı…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Altan; Kızıl tan. Sabahın güneş doğarken olan zamanı. Hakan, sultan, padişahlara verilen unvan.
Alatan; Güneş doğmadan önce ufukta beliren karışık renkler.
Aybike; Aybüke, Ayböke şeklinde de söylenir. Ay ışığı, ay gibi parlak, ay yüzlü, ay benizli, akıllı, zeki anlamlarında kız çocuklarına verilen isim.
Altıniz; Değerli yol anlamında genelde kız çocuklarına verilen isim.
Atakan; Atasının kanını taşıyan, atasının kanından gelen gücü barındıran.
Aytekin; Ay şehzadesi, ay prensi.
(1) Tak Diye Emredilince Şak Diye Yapmak; Eski Genel Kurmay Başkanlarından Doğan GÜREŞ, ülkemize ziyarete gelen önemli bir şahsın Başbakan Tansu ÇİLLER’le ilgili “Size emir veriyor mu?” sorusuna cevabı; “O tak diye emrediyor, ben şak diye yapıyorum!” sözünün gönüllerimizde taht kurduğunu söylemeye gerek görmüyorum!!!
(2) CD; Compact Disc ya da Yoğun Disk optik veri saklama kabıdır. (CD; Cross Dresser ayıbıyla karıştırılmasa iyi olur).
Çetrefil; Karışıklığı dolaysıyla, anlaşılması veya sonuca bağlanması güç. Yapı ve ses kurallarına aykırı kullanılan dil. Sarp, engelli, engebeli
Dilber; Alımlı, güzel, gönül alıp götüren, kalbi çeken (kadın).
Entelektüel; Zekâsını ve düşünme yetisini mesleği ya da şahsi amaçlarına erişmekte kullanan kişi.
Feraset; Zihin uyanıklığı, bir şeyi çabukça anlayış kabiliyeti, bir insanın ahlâkını, kabiliyetini yüzünden anlamak melekesi. Zıddı; ahmaklıktır.
Fesatlık; Bozukluk, karıştırıcılık, arabozuculuk, karışıklık, kargaşalık, herhangi bir konuda iyimser olmama, kötü yorumlama.
Hasbıhal; Arkadaşça, dostça söyleşi, sohbet.
İnisiyatif; Öncecilik, üstünlük, karar verme yetisi, gerekli kararları almayı bilen kişinin niteliği.
Kumpas; Gizli bir iş, düzen hazırlamak. (Kumpas; Hile, düzen. Sanayide kalınlık ve incelikleri ölçmede kullanılan ölçüm aleti. Dizicilerin harfleri satır haline getirmelerinde kullandıkları alet.)
Meleke; Yeti. Tekrarlama sonucu kazanılan yatkınlık, alışkanlık.
Musalla; Namaz kılmak için ayrılmış yer, namazgâh. Halk dilinde daha çok cenaze namazının kılındığı yer olarak bilinen, ancak ölünün konulduğu taş sekidir.
Mürit (Mürid); Dileyen, isteyen, talep eden, arzu eden, irade ve istek sahibi. Derviş.
Örf; Yasalarla belirlenmemiş, halkın kendiliğinden uydurduğu gelenek.
Pandomim; Pandomima, ya da pantomim de denilmekte olup, kısaca sessiz tiyatro oyunu demek olup, el-kol-beden hareketleri ve yüz mimikleriyle belirtilir ki öykü de kişilerin davranış bozukluğunun ifadesi olarak özellikle belirtilmiştir.
Usturupluca; “Derli-toplu, akla mantığa uygun, ortama yakışır bir biçimde, ustalıklı ve uygun” anlamlarında kullanılan bir terim.
(3) Âfeti Devran; Döneminin en güzel kadını.
Ağzı Açık Ayran Delisi; Yeni gördüğü her şeye alık alık bakan, anlamsız bir hayranlıkla seyredip şaşıran, basit şeyleri bile aval aval izleyen, amaçsız, serseri bir şekilde, ne yaptığı belli olmaz bir şekilde dolaşmak, çevreye aptalca ve hayranlıkla bakmak (bu durumda ağız açık, dil de hafifçe dışarıya doğru çıkıktır).
Asparagas Haber; Yalan, ya da şişirme haber.
Bit Yeniği; Kuşkulu bir nokta. İşin gizli kalmış, kötü ve aksak bir yönü.
Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar.
Ehlen ve Sehlen; Arapçada “Hoş geldiniz, merhaba!” anlamında olmakla beraber Türkçemizde “Yavaş-yavaş, ıngıdık-ıngıdık, dinlene-dinlene” gibi anlamlarda kullanılan bir deyim.
El İşte, Göz Oynaşta; Aslı, “Eli işte, gözü oynaşta” şeklindedir. Ahilik sufilik anlamlarını bir kenara bırakırsak; “İşini kemaliyle yapmayan, üşengeç, aklı fikri aşkta meşkte, iş yaparken sağa-sola bakınan, aklı fikri başka yerde olan” demektir.
Flash (Flaş) Bellek; Kaynak Gücü kesildiğinde bile sakladığı veriyi tutabilen ve elektronik olarak içeriği silinip yeniden programlanabilen bellek türüdür.
Kakara-Kikiri; Eğlenmek, bir konu ile ilgili olarak dalga geçmek.
Keyfe Keder; Pek üzerinde durulmayan, önem verilmeyen.
Kim Kime, Dumduma; Kimsenin kimseyle ilgilenmediği, kimseye önem verilmediği, çok karışık bir durumu anlatan söz.
Kiraz Dudaklı; Dudağı kırmızı, kalın ve kısa olan.
Kolormatik Cam; Fotokromik cam olarak da bilinir. Bu tip camlar UV ışınlarını gördükleri andan itibaren sıcaklık ve ışının yoğunluğuna göre kararır. Sıcak bir yaz öğlesinde bu cam olan gözlükle dışarı çıktığınızda bir cam gibi görünen gözlük, simsiyah bir güneş gözlüğüne dönüşür.
Makul ve Mantıklı; Akla uygun, akıllıca, belirgin, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş görme, akılla kanıtlanan sözü akla yakın bulma, anlaşma düşüncesi sağlama, asgari müşterekte birleşme.
Ne Oldum Delisi; Beklemediği bir duruma yükselip şımarmak, ölçüsüz hareketler yapmak.
(4) Prostat; Bir salgı bezidir. Mesanenin altında rektumun önünde yer alır. Bu bezin büyüyerek idrar yollarını sıkıştırmasına prostat büyümesi, Prostat Hiperplazi denmektedir ki, kanser değildir. Bu bezin büyümesi bahçe hortumuna bir kıskacın takılması gibi bir durumda meydana gelen basınç gibi bir durum ortaya çıkartır.
(5) Cahit Sıtkı TARANCI’nın OTUZ BEŞ YAŞ ŞİİRİ’nin başlangıcı şöyledir, hepimizin bildiği gibi: “Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder. / Dante gibi ortasındayız ömrün. / Delikanlı çağımızdaki cevher, / Yalvarmak, yakarmak nafile bugün, / Gözünün yaşına bakmadan gider…”
Ne doğan güne hükmüm geçer, Ne halden anlayan bulunur… şeklinde başlayan Cahit Sıtkı TARANCI’nın “GÜN EKSİLMESİN PENCEREMDEN” isimli şiirinin başlangıcından sonra “Kim bilir nerede, nasıl, kaç yaşında? Bir namazlık saltanatın olacak, Taht misali o musalla taşında…” dizeleri yer almaktadır. Şiir Münir Nurettin SELÇUK tarafından Türk Sanat Müziği eseri olarak Mahur Makamında bestelenmiştir.
(6) Boynunun (Boyunun) Ölçüsünü Almak; İddia üzerine giriştiği bir işi başaramayıp, yetersizliğini anlamak. Biri tarafından haddi bildirilmek. Beklediği yakınlığı görememek.
Deşifre Etmek; Kimliğini anlamak, kimliğini açığa çıkarmak.
Göz Göze Gelmek; İki kişinin, aynı anda, bilinçsiz bir şekilde birbirine bakması durumu.
Gözünün Çayırı Açılmak; Aklı başına gelmek anlamında kullanılan bir deyim olup daha ziyade Marmara-Trakya Bölgelerimizde sıklıkla kullanılmaktadır.
Halden Anlamak; Bir kimsenin içinde bulunduğu zor durumu kavrayarak, anlayıp sezerek, hoşgörülü olmak, anlayış göstermek.
İllâllah Demek; Çok bezmiş olmak, sıkılmak, bıkmak, yeter artık demek!
Konsantre Olmak; Düşünceyi, duyguyu, gücü bir noktada toplamak, yoğunlaşmak.
Maruz Kalmak; Bir olayın, bir etkinin etkisinde ya da karşısında bulunmak.
Mayışmak; Buyurulan bir işi yapmaktan çekinmek, tembellik etmek. Çok yemekten, sıcaktan ya da zevkten baygın duruma gelmek. Nazlanmak, kırıtmak.
Peşin Hükümlü (Olmak); Bir konu ile alâkalı olarak düşünmeye veya araştırmaya gerek görmeden, elinde bir delil, kanıt olmadan hüküm sahibi olan, önyargılı kişi (olmak).
Şeytan Dürtmek; Durup dururken uygunsuz, kötü bir davranışta bulunmak.
Tövbe (Tevbe) Etmek; İşlediği bir günahtan ya da suçtan pişmanlık duyarak, bir daha yapmamaya karar vermek.
Yüreği Ağzına Gelmek; Birden bire çok korkmak, kalbi yerinden çıkacakmış gibi hızlı hızlı atmak.
Yüreğinin Yağları Erimek; Telâş ve kaygı ile üzülmek. Üzücü bir durum doğacak diye kaygılanmak. Tehlikeli bir durumla karşılaşmaktan çekinmek.
(7) Düştüğün yollar gibi / Sonsuzdur benim tasam / Bekleyenim olsa da / Razıyım kavuşmasam… Faruk Nafiz ÇAMLIBEL’e ait “Yolcu ve Arabacı” şiirinin ortalarında bir yerlerde yer alan dizeler. Şiir; Suat SAYIN tarafından Uşşak Makamında bestelenmiştir.
(8) Yaşamda hiç bir şey sebepsiz değil; Her şeyin bir karşılığı, bir bedeli, ölçüsü vardır. Geçmiş, geleceğin belirtilerini taşır, anlamlar yükler geleceğe ait fark edilmeksizin. Bu Tanrının bir işaretidir, geleceği hissetmek için (Kader; Alınyazısı, yazgı. Kaçınılması mümkün olmayan talih).
(9) Ayınları Çatlatmak-Gayınları Patlatmak; Böyle bir söz dizisi Türkçemizde yok. Ancak genelde yöresel yahut da ülke genelinde Kur’an’ı tecvidi ve makamıyla okuyamamak, bazen yanlış okumak anlamında kullanılan bir söz olup, “Aynaları çatlatmak, yayınları patlatmak veyahut “Afyonu, zulayı patlatmak” gibi sözlerle hiçbir ilgisi ve ilintisi yoktur.
Lâ Âbüdü-Mâ Âbüdü; Kur’an’ı Kerim’in 109. Kâfirun Suresi, 2. Ayet “Tapmam, o taptıklarınıza” anlamında olup, dil sürçmesi “Taparım o taptıklarınıza” anlamına dönüşebilmektedir.
Sehvi Secde; Sehiv Secdesi. Yanılma Secdesi. Namazın herhangi bir yerinde namazın kusurlu olduğuna inanılırsa, bu kusuru düzeltmek için Hanefi mezhebine göre namazın sonunda tehiyyatın okunmasından sonra yapılan secdelerdir.
Allah İle Aldatmak; “O yaman aldatıcı sakın sizi Allah ile aldatmasın!” derken şeytanı kastetmektedir. (Kur’an; Lokman Suresi, 33. Ayeti) (“Allah ile aldatmak” Rahmetli Yaşar Nuri ÖZTÜRK’ün çok değerli bir kitabının ismidir de…)
(10) Duygular vardır, anlatılmayan, sevgiler vardır, kelimelere sığmayan, bakışlar vardır insanı ağlatan, insanlar vardır ki asla unutulmayan. İşte sen onlardansın! Victor Marie HUGO
(11) Bazen küçük bir bakış insana dünyaları verir, bazen o küçük bakış, insanı cehennemin derinliklerine yollar. Jean Jack ROUSSEAU
Bir bakışın kudreti bin lisanda yoktur. Bir bakış bazen şifa, bazen zehirli bir oktur… Bir bakış âşığa neler neler anlatır… Bir bakış bir âşığı saatlerce ağlatır… Victor Marie HUGO
Gerek yok her sözü lâf ile beyana, bir bakış bin söz eder, bakıştan anlayana. MEVLÂNÂ
(12) Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm… Yunus EMRE
(13) Uzanılamayan Üzüme Koruk Demek; Genelde; “Tilki uzanamadığı üzüme…” şeklinde bir deyiş. Tilki her ne kadar etobursa da demek istediğim imkânsızın, imkânsızlığı anlamında. Kişinin başaramadığı bir şey için mazeret bulması anlamındadır. (Benzeri deyim; Ayı ulaşamadığı armuda ahlat, Kedi erişemediği (ulaşamadığı, uzanamadığı) ciğere “Mundar! (‘Pis, kirli’ anlamlarında)” dermiş! Aç tavuk kendini darı ambarında görürmüş! Uyuz keçi oluktan su içermiş! Yılan kendi eğriliğini bilmez, deveye “boynun eğri” dermiş! Keçinin sevmediği ot burnunun dibinde, yılanın sevmediği ot yuvasının başında bitermiş!) deyime yakışan sözler olabilir. Hepsi mazeret uydurma anlamlarında olup tilki ve kedinin farklı anlamlarda yarıştığı bellidir.
(14) Cihar Atıp, Şeş Oynamak; Hile yapmak. Üçkâğıtçılık yapıldığının belirtisi olabilir mi? Yani olanla, olması gereken yerine uygulamanın kişinin lehine olan davranışı biçiminde yorumlanabilir belki.
(15) Kısa Kes, Aydın Abası (kısa pantolon) Olsun; şeklinde söylenen bu sözün nasıl olup da “Kısa kes, Aydın Havası olsun!” sözüne dönüştüğü merak konusudur.
(16) Oturup da bir ağacın altına, yine yaşadım yalnızlığımı, ne çare duyuramadım kimseye, sevgiden ışıktan anladığımı… Şairini hatırlayamadığım, ezberimde kalan dizeler.
(17) Yemin Ettim; Kayahan AÇAR Şarkısının nakaratı; “Sana sevdanın yolları, bana kurşunlar…” şeklindedir.
(18) Bin sene okusam… ‘Ne biliyorsun?’ diye sorsalar bana ‘Haddimi bilirim!’ derim. MEVLÂNÂ
(19) Hayallerinin Esiri Olma, “Tahayyül edebilir ve fakat hayallerinin esiri olmazsan...” Paul VALERY’inin “EĞER” isimli şiirinden.
(20) Ellerini ellerimden ayırma hiç… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Melek HİÇ’e, Bestesi Âmir ATEŞ’e ait olup eser Muhayyer Kürdi Makamındadır.
(21) Gitme, sana muhtacım… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Selâmi ŞAHİN’e ait olup, eser Kürdi Makamındadır.
(22) Bak çıt bile yok; “Rüzgâr uyumuş, ay dalıyor, her taraf ıssız…” diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Cenap Muhittin KOZANOĞLU’na, Bestesi Refik FERSAN’a ait olup Eser; Acemkürdi Makamındadır.
(23) Serenat (Serenad); Geceleyin, açık havada sevgi duyulan biri için bir müzik aracıyla verilen küçük konser. “Yeşil pencerenden bir gül at bana/Işıklarla dolsun kalbimin içi…” şeklinde başlayan Ahmet Muhip DRANAS şiiri.