Hani bir fıkra vardı, galiba Temel Fıkrası diyebileceğimiz bir Lâz Fıkrası… Bilmecesi de olabilir; “Adam yere bir daire, ortasına da bir çizgi çekmiş, başlamış oynamaya!” Nedeni; “Adam, kendi çapında eyleniyormuş!”
Genç adamın, yani Nesim’in yaptığı da aynı şeydi aşağı-yukarı. Tek farkı; çizdiği karakalem dünyada eylenmek değil, tüm vaktini değerlendirmekti. Her gün, kendine sessiz bir zaman ayırmak(1) yerine, faydalıkları uygulamak gibi bir zamana hükmetmek çabasında idi.
Ziraat Mühendisiydi, belki de çok, yani Ziraat Yüksek Mühendisi, hatta doktora(2) falan gibi unvanlara(3) sahip, ancak leyleğin yuvadan attığı yavru(4) kavramında.
11 çocuklu bir ailenin baştan yedinci, sondan beşinci çocuğu idi. Annesini umulmadık bir zamanda yitirmiş, babası bir kez, bir kez daha ve “Tanrı izni, hakkım dörttür(5)!” yanlış felsefesi(6) ile annesinden sonra üç kez daha evlenmişti.
Allah’ın izni ve üstün maharet(7) ve becerisi ile sonuncusu hariç tüm anneliklerinin (analık ve üvey annelik) hepsini ahirete(8) havale etmişti(!) babası!
Sonrasında diğer yani üvey kardeşleri de katılmışlardı, artık aile vasfını yitirip neredeyse sülâle olma hakkını kazanmış aileye ki isimlerini bile tartışmaksızın, zorlanmaksızın söylemesi mümkün değildi Nesim’in.
Öz kardeşlerinin adlarını, sıralarını, yaşları, öğrenim durumlarını biliyordu, ancak yeni gelenlerin isimlerini hatırlayamamak bir yana, teferruatları(9) hakkında bile bilgisi yoktu. Babası ise kocamış dünyasında her şeyden elini ayağını çekmiş olarak haydi haydi!
Ailedeki sakıncalı bir durumu unutması mümkün değildi. Ablalarından biri çok erken, neredeyse çocuk denilecek yaşlarda evlendirilmişti, nedenini bilip anlayamadığı acı bir hatıra idi zihninde yer eden. Ancak farkındasızlık; hangi ablasının olduğunu hatırlayamaması idi, birinci miydi, yoksa ikinci mi? Uzaklarda olduğundan sormaya utanmıştı, hem hakkı da yoktu zaten!
Oldukça büyük yaşlarda, kendisinin neredeyse “Amca” diyeceği biri gelmiş, yaş-baş farkını umursamadan, nasıl bir âdetse ablasına elini öptürmüştü. Sonra…
Sonrasında da gözükmemişti ablası bir daha, ya da kalabalık nüfus yahut da okuyor olması nedeniyle Nesim görememişti ablasını bir daha. Bundan öğrendiği, ya da aklında kaldığı kadarıyla eniştenin görevinin ağırlığı, bir başka ile tayin olması, evliliğin meydana getirdiği çileler, irsiyetten belki de gelenek-göreneklerden(!) çocuk bolluğunun da etkisi olsa gerekti.
Evliliklerinin ilk yıllarında; ziyaret etmişlermiş anne ve babalarını, ancak annesinin dediğine göre; “En fazla iki kez, üçüncüsü olmamıştı, ziyaretlerinin…”
Nesim, doğayla iç içeydi, sevecek birine birkaç dakikasını ayıramayacak kadar(10). Tek saniyesi, hadi abartılmış gibi olmasın, tek dakikası, tek saati bile yitirilmeyecek bir zamandı, uykularından, dinlenmelerinden vazgeçecek kadar.
Öyle ki; en kafadar şoförle, çift kabinli pikapla göreve giderken arka koltukta kendince ya bir şeyler okur, ya da yazar, ya da dizelerdi. Çünkü bilirdi ki; her nereye giderse gitsin, kendi oradaydı.(10) “Mühendis Bey geldi!” tezahüratlarıyla(11) karşılandığında neşelenir, sevinir, hatta kubarırdı(12).
Mesleğini, işini seviyordu, tüm boyutlarıyla. Anlatıyor, dinliyor, dinletiyor, uyarlıyor, hatta uyguluyordu da. Öğrenmişti ev ekonomisti gibi türlü çeşit ev yemekleri, turşu, erişte, salça yapmayı, hatta biçki-dikiş (zaten ev yemekleri yapmak gibi bu da bekâr oluşunun bir gereği idi) ve bebek bakımını bile öğrenmişti, uygulayabiliyordu da yapay ve doğal beslenmeler olarak…
Köy kadınlarının, kızlarının hatta çocuklarının bile kendini can kulağı(13) ile, ağzına düşecekmiş(13) gibi dinlemelerinden memnun oluyordu. Görev yaptığı ilin ilçe ve nahiyeleri dışında 251 köyü vardı, günde 3-4 köyü ziyaret ettiği oluyordu, hiç olmazsa geçerken uğruyordu; “Ne var, ne yok, iyi misiniz?” kabilinden. İle bağlı tüm köylerin ıcığını-cıcığını(14) biliyordu dense yeriydi.
“Beni sevin, benim arkamdan gelin demiyorum. Beni anlayın, sözlerimi dinleyip, öğrenip uygulayın!” deyip ayrılıyordu çok kez anlatışlarının sonunda.
Kendini beğenip, belki de iç geçirip(15) mendil vermek(16) isteyenlere, “Onu sevdiklerinize, seveceklerinize, bebelerinizin babası olmayı hak edenlere ulaştırın. Çünkü ben doğanın malıyım, doğaya aitim, doğayla sevgiliyim!” diyordu.
Mahallede, sokakta, çarşıda, berber, bakkalda, manavda bilinen bir adamdı Nesim. “Mezara mı götüreceğim?” diyerek ne kadar ihtiyacı olan insan varsa, borç-harç alacaklı olsa da yardımcı olmaktan çekinmiyordu, yardım etmekten değil…
Nasıl denir? İşte öyle, eli açık ve yardımseverdi. Ancak sol elinin, sağ elinden haberi olmazdı, asla!
Boş zamanı, boşa geçen zamanı hiç olmazdı(17). Hırdavatçı herhangi bir sebeple camiye gidecekse, eczacı çocuğunu anaokulundan alacaksa, ya da nasıl bilinirse, birilerinin işi varsa işte öyle “Hop! Ordayım!(18)” modunda idi.
Yazıyorsa yazmayı, çiziyorsa çizmeyi, diziyorsa dizmeyi, görevi gereği bir şeyleri hazırlamak için çalışıyorsa dersini(!) bırakıp isteyenin hemen yanında, yanı başında, yerinde oluyordu, iş zamanları dışında doğal olarak, yaz-kış-baharlar fark etmeksizin.
Bisikleti yaşamının tek özenci, tek birikimiydi. Dayalı-döşeli olan evinde kira ile oturuyordu. Ancak ev sahibi Hacı Bey Amcanın hakkını vermeliydi mutlaka. Yok, öyle emsallerine göre kirayı ucuz tuttuğu için, gecikirse “İlle de kirayı ver!” demediği için değil! Karşılık da beklemiyordu. Amma…
Torunlarına her ne dersleri olursa olsun karşılığı mutlaka verilerek ücretsiz(!) ders verilmesinden eğer söz edilmezse!
Gene de, denildiği gibi şehirde örneğin en ucuz kira 100 lira ise, Hacı Beyin Nesim’e kiraladığı evin kira bedeli 10 lira kadardı! Üstelik aidat, elektrik, su, doğalgaz gibi ödemelerden haberi bile olmuyordu, ne verirsen elinle, o da gider seninle örneği (herhalde ahiret(8) için söylenmiş bir tekerleme olsa gerekti). Cep telefonunun ödemesi, otomatik ödemede idi zaten…
Hani, denildiği gibi doğa ile evliydi, görevi, işi, mesleği gereği. İnsanların güler yüzleri, kendinin bir şeyler öğretmesinin, karşısındakilerin bir şeyler öğrenmelerinin mutluluğu ve kendisinin bilgilerinden karşısındakilere bir şeyler aktarılmasının beklenmesi neşesi, heyecanıydı. Ancak…
Elma ağacını tanımayıp dut ağacı zanneden, buğday ile çavdarı tanımlayamayan yeni yetme(19) ziraat mühendislerine inat, köylü çocuğu olması nedeniyle topraktan yetişmesinin avantajıyla kendi düşüncesine göre kendi diğer gözlemlenen nitelikleriyle farklı bir insandı…
Evet! Farklı bir insan…
Bir de ortaokul son sınıf sıralarında o yeşil gözlü, uzun sırma saçlı, varlıklı bir ailenin çocuğu olduğu için etkilenmesine önem vermeyeni unutabilseydi! Ama artık önemsizdi her şey; o doğaydı, doğa da o. İşte o kadar…
Mutluydu Nesim, unutamadığını bir kenara koyma çabasıyla baştan beri söylenmeye çalışıldığı gibi. Geleceğe ait düşünceleri olmadığı için, yoksullara yardımı, ihtiyacı olanlara destek şeklinde gerçekleştirmek hem özenci hem de özenç katkılı mutluluğuydu.
Şiir dediği denemeleri ve öyküleri tamamlanamamış, eksikli olanlar dâhil hepsi kişisel bilgisayarında yüklü idi. Bir kısmı sayfalara bile dökülmemiş olarak, taslak halinde artık kâğıtların arka sayfalarında kendince gizli, eğer ölüm; sıra şaşırıp da gizlice gelirse belki de sonunda kimsenin haberinin olmayacağı, sadece kendinin bildiği “ben” dediği her şeylerdi onlar.
Öldüğünde silinmeden, ya da silinip mezarına, mezarında başucunda tutulmasını, koyulmasını istediği sözler olarak, kendisi ile birlikte yok olmasını dilediği.
Ha! Bir gün…
Yani dünyadan göçtüğünde, şifresi-mifresi olmayan bilgisayarında yazılı olanlardan sonuç alınmak istense, istedikleri sonuç ne olabilirdi ki, bilemezdi tabii. Kendini kimse bilmiyordu ki, bilmemek de, bilmemek isteyenlerin yaşamlarında idi zaten. Hani üç günden sonra duyup da soğuk su ile yunulup(20), kefenlenip, defnedildikten sonra; İşte geldik, gidiyoruz(21)! Anlam ve mantığının ne önemi vardı ki?
Dünyaya çıplak gelmişti, vasiyeti hazırdı, ölümlük-dirimlik(22) diyerek biriktirdiği çeyrek altınlarla kendini sevenler “Herhalde çürümeye başlayacak bedenini ortalıklarda bırakmazlar!” diye düşünüyordu.
Gidecek olanın, sonuna ilişkin başka ne düşüncesi olabilirdi ki? Sadece doğduğunda çıplak olarak geldiğine göre, öldüğünde belirli yerlerine sadece pamuklar tıkanacak ve gene çıplak olarak dönecekti Yaradan’a, işte o kadar.
Gene de bilgisayarında sözüm ona gizledikleri dışında yolun yarısını devirmiş şair(23) gibi, yaptıkları, yapmak istedikleri, arzuladıkları vardı, ama o şair kadar az yaşamayı dilemeksizin.
Her yerde uzanmış kolları, daha doğrusu kulakları vardı. Şehir ufaktı. Ufak olmasına rağmen isimsiz bir yazar olarak, bir “Fahri Gazeteci” gibi “Bekdemir’li(24)” mahlâsıyla(25) yazılar, müteşair(26) unvanıyla şiirler dizelerdi. Hatta görüp yaşadığı enteresan şeyleri, duyumları, öyküleri, rüyaları, hurafeleri(27), rivayetleri(27)…
Hiçbir ihtirası(28) yoktu; “Baş olayım! Müdür olayım!” vb. gibi. Felsefesi; “İşte geldik, işte gidiyoruz dünya!” tavrında idi. Bir salâ(29) duysa anında yetişirdi cenaze namazına, mesai vaktiyse patrona sadece “Salâ veriliyor!” demesi yeterliydi.
Bilmeyeni yoktu; bu sözün sadece izin almak anlamında olduğunu. Ölen gençse üzülürdü, yaşlı ise “Allah rahmet etsin!” modunda eseflenirdi(30) sadece. Ne “İyi bilirdik!” derdi, ne de “Hakkını helâl ederdi!” eğer tanıdık biri değilse…
Evlenmek? Çoluk-çocuğa karışmak(31)? Hiç aklında olmayan bir şeydi. Çekiniklik, korkaklık, bağımlılık, esaret…
Aklının ucundan bile geçmiyordu. Hüznü(32) babasının ve çocuk yaşlarda evlendirilen ablası ile yüklüydü.
Artıları da vardı tabii, çaresizliği, çözümsüzlüğü nedeniyle üstesinden gelemediği. Kız çocuklarının diri diri gömülmesinden, bugün hâlâ ikinci sınıf insan bile değil, varlıklar olarak kabul edilen anneler, ablalar, kız kardeşler içindi hüznündeki bolluk.
Bugünün yaşadığı Türkiye’sinde; “Cennetin ayaklarının altında olduğu” bilinen, zorlanmadan bilinmesi gereken annelerimizin “mal gibi, matah(33) gibi, eşya gibi” görülmelerine akıl erdiremiyor(34), aşırı şekilde üzülüyordu.
Hele ki mini etek giymenin tecavüz(35) nedeni, kahkaha atmanın iffetsizlik(35), bir kadının başının açık olması gâvur(36) olmasının sebebi, buna karşın türbanlı(37) birinin inançlı Müslüman sayılmasını yeterli olarak görenleri anlamakta zorlanıyor, zorluk çekiyor, mantığına(38) sığdıramıyordu.
Dinimizin bu kadar şekil kapsamlı, hurafe, batıl itikat(27), hadis(39) diye anlatılan (“Yutturulan” demeye çekinildi!) uydurmalara ve bi’dat(40) yüklü davranışlarına inanamıyordu…
Bazen boynunda asılı fotoğraf makinesi, kolunda teyp, köşe-bucak dolaşırdı Nesim, haberleri ve haberlerin kaynağını görüntülemek için. Onu görenlerin; “Esas duruş! Hazır ol!” duruma geçerek selâmlamalarını hoşgörüyle(41) karşılasa da umurunda olmazdı. Çünkü bu gibi durumlar yalan, eksiklik, şekilcilik, kusur ve özellikle samimiyetsizlik olarak görünürdü kendine.
Kendinden hiç haberi olmayan birilerine uzatırdı mikrofonu, teybi açarak, belirlediği bir konuda fikirlerini almak için ve eğer izin verirlerse fotoğraflarını da çeker, ancak izin verseler bile isimlerini açık etmezdi.
Fikir ve söylemlerin gerçek ve içten olmadığına inanırsa “Her ihtimale karşı” diye bile düşünmeksizin siler, yok ederdi kayıtların tümünü, sonrasında da resimleri…
Böylesine normal bir 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramında, yaşamak istediği günlerden biri olarak, içi coşkuyla dolu, boynunda fotoğraf makinesi, elinde mikrofon ile iyi bir enstantane(42) ve güzel sözlerle dolu fevkalade(43) olmasa da ona yakın bir röportaj(44) yapmak arzusunda idi.
Umudu yazdıklarını, fotoğraflarla süslediklerini, kendinden haber beklediğine inandığı büyük gazetelerden birine göndermek ve yayınlanmasını görmekti. Eğer bu konuda kendisine bir cevap ve harçlık niteliğinde bir meblâğ(45) ulaşırsa onu da porte resim(46) ise sahibine, natürmort(46) veya normal çekim ise genellikle o okula bağışlamak olarak gerçekleştirirdi.
Resmigeçit sırasında ilgililer tarafından sahaya inmesine müsaade edilmemişti Fahri Gazetecilik Belgesini göstermesine rağmen. Tribünde kendisi gibi coşkulu kalabalığın içindeydi. Bugünün önemi için röportaj yapmak, fotoğrafını çekmesine, kendisiyle söyleşi yapmak istemesine izin verecek birini arar gibiydi.
Ön sıralarda oturmayıp ayakta duran bir ara geri dönüşünde saçlarını savururken görünen yüzü ve doğaüstü sesiyle bir genç kız çekmişti dikkatini, yaşamında ilk kez hissetmeye başladığı duygularla.
Olacak gibi bir şey değildi. Kendini doğaya adamış Homongolos(47) yapısı içine sakladığı Quasimodo’nun Esmeralda’sını(48) çığırmıştı(49) beyni. Hakkım yok seni sevmeye, çıktın karşıma bilmem niye?(50) modundaydı. Üstelik hakkında güzel oluşundan başka hiçbir done(51) yokken çarpılışına anlam veremiyordu.
Gözlerini kapadı, kendisinin sadece doğaya ait olduğuna inandırmaya çalıştı kendini, içinden defalarca tekrarlayarak. Bir ara aklından geçirdiği bayram coşkusunun heyecanını öğrenmek üzere genç kızın yanına yönelmeyi, izin alabilirse fotoğrafını çekip röportaj yapmayı denemeyi düşündü.
Öyle ya karanlıkta göz kırpmanın, siyahlıklarda esnemenin, kimsesizlikte geğirip de kendi kendine “Affedersin!” demenin ne âlemi vardı(52) ki? Röportaj dileğinden vazgeçse miydi? Yoksa ısrarcı mı olsaydı? Kararsızlığı kendini yedi bitirdi uzunca bir süre.
Ancak Tanrı kaderi şekillendirmek istemişse o düşünürün dediği gibi kaderden kaçmak mümkün değildi, mutlaka yaşanacaktı; “Eğer Allah seni bana yazmışsa; benden kaçışın yok! Lâkin kader seni benden almışsa, ağlamama lüzum yok(53)!”
Yerinden doğruldu, genç kıza doğru ilerleyerek yerini değiştirmek isterken ayağı kaydı, tam tribün basamaklarına serilmek üzereyken bir el; “Dikkat!” diyerek tutmaya çalıştı ceketinden. Bedeninin ve üstündekilerin ağırlığına ceketinin düğmeleri dayanamayıp hepsi birden koptu.
Çevresinde muhtemelen doğduğu günden beri vücudu su görmemiş birinin kokusu neredeyse burnunun direğini kırar gibiydi.
Gene de “Allah razı olsun!” dedi, içinden geçirmeksizin. Çünkü onun kendisini tutuşu sayesinde milletin, özellikle de göz hapsinde tuttuğu(54) genç kızın silindir gibi üzerinden geçme işlemini yaşamaktan kurtulmuştu.
Bir bayram coşkusu içine sığınarak bir genç kıza ilgi gösterdiği için, bayrama katılmış olmaktan dolayı binlerce kez pişmanlık duyuyordu, iç sesinin(55) kendine seslenişinde;
“Sana mı kalmıştı be birader, bayram şenliğini üleşmek, el âlemin(56) genç kızına haksızca, hatta gözle zina yapar(57) gibi göz süzmek(58) hakkın mıydı? Otursaydın ya evinde, açsaydın televizyonu izleseydin, ya da duygularını, düşündüklerini hissettiklerini satırlara, dizelere dökseydin, karşına esaretine katlanmayacağın bir hayali almak moda mıydı yahu? Gerçekleri yaşamak yerine hayallere dalmak daha uygun değil miydi?”
Genç kız;
“Dert etmeyin! Düğmeleri bulun, çantamda küçük bir dikiş seti var, ipliğinin yettiği kadar bir iki tanesini utanmayacak kadar iliklemeniz için yerlerine iliştiririm, bundan sonrasını evinizdekilere, ya da bir terziye hallettirirsiniz artık. Yeter ki siz bundan sonra daha dikkatli olmaya çalışın…”
Duraklamasının ardından sözlerini tamamlama gayretini yaşadı genç kız;
“Affedersiniz, utanarak söylediğime inanın lütfen, hissedip fark ettiğim kadarıyla ağzı açık ayran delisi(59) gibi merakla, ya da ne yapacağını kestirememiş şekilde sağa-sola bakacağım derken, dikkatinizi dağıtmayın!” dediğinde kendi kendine içinden seslenişini duyduğunu, en basitinden böyle söyleneceğini dimağından(60) geçirdiğini zannetmişti genç kızın. Demek ki karşısındaki de kendisini fark etmişti.
Utandı, düğmeleri dikilir dikilmez karşısından toz olmasının, ufkundan yok olmasının kararsızlığını yaşadı içinde, cüreti(61) yeterli değildi, çünkü haksızlığının da farkındaydı, geride bıraktığı seneleri dikkate aldığında.
Düğmeler yerlerine “Sağlamlaştırmayı unutmayın!” önerisiyle dikilmiş, gözlerinin hapsinde olmaya direnmek için başını eğip kuru bir teşekkürle kaçarcasına tören alanına inmişti farkında olmadan. Görevlilerin kendini engelleme çabalarına, tökezlemeden tören alanının çıkış kapısına doğru yönelerek kendine oldukça faydalı olmuştu! Ama o kadar orada diğer görevlilerin arasında ancak sırıtmaksızın(62) durmakta başarılı olmuştu.
Törende Kız Lisesi Bando Takımı öğrencilerinin geçişinde, genç kızın aynı coşkulu sesi ulaştı sanki kulağına metrelerce uzaktan, tüm gürültülü seslere karşın yalın(63) olarak, haddini(64) ve haklarını(64) bilmesinin gerektiğini ikaz eder gibi…
Resmigeçit sona ermiş, müzik eşliğinde gençlerin spor hareketleri başladığında, tüm bando takımları sahada, yerlerinde, konumlarını bozmaksızın, esas duruşta gibi arkadaşlarının gösterilerini izlerken Nesim, kendisini yönlendiren gücün farkında değilmişçesine, topluluk arasında birini, ya da saklı-gizli birilerini düşüncesi içine hapsetmekten kendini alamadığı birini aramakla meşguldü, üstelik kendisine gülümsemesini bekler gibi!
Bu birileri, mahallesinden, sokağından gözünün ısırdığı(65), ya da gerçekten tanıdığı biri de olabilirdi, ancak ille(66) de o olsundu istediği, kendisine el uzatmasını dilediği…
Fahri Gazeteci, yani Nesim, basın mensubu olduğunun şahidi belgesi boynuna bir şeritle asılmış olduğundan, bu aşamada diğer basın mensuplarından farklı değildi konumu, tek şey istisna(67), sesli ve görüntülü kayıt alma imkânsızlığı gibi. Çünkü kameraman denilen bir usta yoktu yedeğinde. Sesler teybinde çözünürlük modunda kâğıtlara dökülmesinin beklentisinde, sabit fotoğraflar makinesinde kilitli, karanlık odada yıkanmalarını beklerler gibiydiler.
Henüz 5-10 fotoğraf almıştı törene katılanlardan, büyük, ortanca, küçük fark etmeyen! Çoğu resmi, mecburen gelmişler gibi olan suskun kişileri film karelerine sığdırmak ve seslerini almak için mecburiyeti yoktu.
İşte bu anda, davulu dizlerinin ucunda, ağır tokmak elinde olan Kız Lisesi öğrencilerinden o kız da dikkatini çekmişti. Onu cezbeden(68), meraka düşüren, belki de “Pes!” ettiren(69), dedirten şey, bir yarım saat, bir kırk beş dakika önce düğmesini diken genç kızla davulu çalan genç kızın neredeyse tıpatıp birbirine benzer oluşuydu.
Ana-kız olabilirler miydi? Bir insanın dalgınlığında düşüncelerinin bu kadar şaşkınlaşması mümkün değildi. İkiz kardeş veya biri diğerinden, muhtemelen de davul çalan düğmesini dikenden daha genç olabilirdi. Fotoğraf makinesini hazırladı, teybinin düğmesini açarak davulu çalan genç kıza doğru yöneldi.
Birkaç kez fotoğrafını çekti ve genç kız sıkıntısını belli edince fotoğraf çekmeyi bırakarak yanına yaklaştı. Ağzını açıp, bir şey söylemesine fırsat bırakmadı genç kız;
“Fotoğrafımı çekmek için izin istediğinizi ve benim de buna izin verdiğimi hatırlamıyorum. Şimdi efendice yanımdan çekilin ve makinenizi açtığınızda da çektiğiniz o fotoğrafları yok edin, lütfen! İzninizle çocukların hareketlerini izlemek istiyorum!”
“Affedersiniz! Bir dakikalığına kusmanıza son verin lütfen! Tamam, resimlerinizi yok edeceğim. Sadece bayram için düşüncelerinizi almaktı maksadım, denemek istediğim bu idi, yardımınızı istesem, bencillik(70) mi etmiş olurum ki?”
“Onu da öğrencilerime sorabilirsiniz! Lütfen…”
“Özür dilerim Davul çalınca…”
“Yetişkin bir öğrenci sandınız…”
“Doğrusu, evet!”
“Davulu çalacak bir öğrenci bulamayınca, ne yaparsınız ki çaresizlik işte! Tek kusurum size haber verip de izninizi alamamış olmak! Özür dilerim, affedebilecek misiniz beni acaba, çevremden kaybolmadan önce?”
“Hatalıyım, çok çok özür dilerim, yanınızdan hemen çekiliyorum öğretmenim, defolmak anlamında…”
Öğretmen, müzik öğretmeni sırtını döndü, Nesim sınavda başarılı olamamış tembel bir öğrenci gibi, gülüşen öğrencilere aldırmak istemeksizin geri geri çekilirken bu kez yüzüstü yerine sırtüstü düşme tehlikesini yaşamıştı neredeyse, ikinci kez. Bu; kuyruğunu bacakları arasına sıkıştırıp ayaklarını poposuna değdirecek şekilde kaçan bir it gibi evine yönelmesinin gereğiydi.
Tüm ahengini(71) yitirmiş olarak üstüyle-başıyla yatağına uzandı, gözlerini dinlendirmek için(!) yumup yaşadıklarını düşünmek istedi.
Geçen hafta sonunda arkadaşlarıyla pikniğe gittiğini, bu nedenle bekâr bir fert olarak her bir işini kendinin yapmasının gerekliliği ile çamaşırlarını yıkayamamış olduğunu hatırlayarak; çarşaflarını, nevresimlerini, yastık kılıflarını ve birkaç iç çamaşırını yıkamak için makineye doldurup çalıştırıp bir kez daha uzandı kanepeye. İçi geçsin(72) istiyordu, bu nedenle örtülerini boşalttığı yatağını yeni örtülerle donatmaktan vazgeçti…
Acele etmeliydi, tıraş olup üstünü-başını giyip mesaiye yetişmeliydi.
Ya bir gün evvelinden genç kızdan yediği fırçanın esintisi, ya da öncesinde üstü açık uyuklamasının, sonrasında temelli uyumasının etkisiyle kafası değilse de(!) bedenini üşütmüş, aksırıyor, tıksırıyor, hapşırıyordu, kulunçları(73) da tahta gibiydi.
Bir de burnunun devamlı akması nedeniyle her hapşırdığında kullandığı kâğıt mendilleri karşılaştığı ilk çöp tenekesine kadar elinde tutarak atmak zorunda kalmasaydı?
Etme-Bulma Dünyası(74) işte, sen bedenine gereken değeri vermezsen bedenin de sana nazik davranmaz, böyle alırdı hıncını(75), üstelik ertelemeyi aklının ucundan bile geçirmeksizin(76). Bir de müdür, gelir gelmez daha “Günaydın!” bile demeden “Acele görev” dememiş miydi, bu söz de hepsinin, her şeyin üstüne tuz biber ekmişti(77).
Eve geri dön, şoföre; “Şu vakitte gel beni al!” de, gideceğin yerde belki gece de kalmanın gerekliliği gibi bir olasılık için çantanı ona göre hazırla, evrakı unutma…
Of ki of! Çok işi vardı, bilmediği; beterin beterinin de olduğu idi.
Eve geldiğinde kapısını açık olarak unutmasına hayret etmiş gibiydi, dalgınlığının ya da ihtiyatsızlığının, hatta selle-sümük(78) rahatsızlığının şüphesini yaşarken evden kulağına ulaşan sesler endişelendirmişti kendisini.
Aslında kapıda duran kamyonet üstündeki çamaşır makinesi ile televizyon kendisine tanıdık gibi geliyordu ve bekleyen taksinin de anlamını çözememişti. Aslında ve de çünkü apartmanda ne boş bir daire vardı, ne de apartmandan birilerinin taşınacağına dair bir duyum almıştı. O halde bu durumun sebebi hikmeti(79) neydi?
Açık olan kapısına ulaştığında hayretler içindeydi. Televizyonun yeri boştu, ancak doğal nedenlerle ve kendi kusuru olarak kadrolu tozları aynen yerlerindeydi. Banyoda çamaşır makinesinden çıkarılan çamaşırlarının çoğu küvet içinde, bir kısmı salkım-saçak(80) yerlerdeydi.
Ve mutfaktaki iki pehlivan buzdolabı içindekileri masa üzerine yığarken, birer ellerinde buzdolabındaki eski kaşar ve salamı tomuruyorlardı(81), nedenini anlayamadığı bir şekilde…
Bir ses çınladı kulağında, yabancısı olmadığına inandığı;
“Buzdolabının da işi bittiyse alın, işimiz bitti, dönelim!”
Döndüğünde o sesin sahibinin bayramda kopan düğmelerini diken genç kız olduğunu görünce hayretle aynı kelimeler döküldü ikisinin de dudaklarından;
“Siz?” ve sonuna ekledi Nesim; “Neden?”
“Besim Beye kefil olmuşsunuz(82). O yok şimdi, kalan borcunu da birkaç ihtar ve ikazıma karşın ödemedi. Bizde yasanın gereğini yapıyorduk!”
“Bana hiçbir yazı-çizi ya da tebligat(83) gelmedi ki; ‘Besim’in borcunu ödeyin!’ diyerek!”
“Demek ki imzaladığınız belgeyi Besim Beye güvenininiz nedeniyle olsa gerek dikkatli okumamışsınız. Yasalara göre ona yapılan tebligat size de yapılmış sayılıyor, gücenmeyin lütfen!”
“Affedersiniz, şimdi o parayı faizi-maizi, girdisi-çıktısı, masrafı-gideriyle ödesem komşulara karşı utanç yaşamadan, rezil olmadan(84) aldıklarınızı iade eder misiniz?”
“Tabii, neden olmasın?”
Kiler raflarından birinin arkasından el yordamıyla bir kavanoz bulup çıkardı, içindekileri saydı, göz-beyin kararı ile hesapladı, karşılamazdı, yetmezdi Besim’in borcunu ödemesi için.
Onlara yer gösterip alelacele(85) çarşıya çıktı…
“Çeyrek altınlar kaç para?” diye sordu birkaç yere. Avukat hanımdan izin alarak bu kez yine ve alelacele bir üst kata kendine güveni olan Hacı Beye çıktı Nesim. Hacı Bey kirli çıkın(86) değildi, ama varlıklı biri olduğunu biliyordu. “Kur’an’da yazıyor, faiz haram!” diyerek paralarını altın olarak yastığının altında saklıyordu. Hamiyetperverdi(87), kapısına dikilen kimseyi boş çevirmezdi. Altın verip altın alırdı, tam, yarım, çeyrek… Üstüne karışmazdı. Hacı;
“Sok elini yastık altına, ne kadar gerekiyorsa al, elin bollaşınca da aynı yere koyarsın, ölür kalırsam, teyzene ödersin, ödemezsen de helâl-hoş olsun!”
Altınları alıp heyecanla indi dairesine;
“Ben altınları bozdurup geleyim, alınan eşyalarımı ele güne(88) mahcup olmadan(89) tekrar yerlerine koydurursanız memnun olurum.”
“Altınlarınızı bozdurmanıza gerek yok! Her ne kadar İcra(90) Dairesinden gelen bir avukat isem de sizi tanıdım, adresinizi öğrendim, eşyalarınızı yerlerine koyduracağım ve kefalet(82) borcunuzu ben ödeyeceğim. Siz de her aybaşında maaşınızı aldığınızda vereceğim hesap numarasına yatırırsınız…”
“Öncelikle kabul edemem. Bu güvene lâyık değilim, hem de bir görüşte, bir karşılaşmada. Kimim ben, ismimi bile belki bu haciz(91) işleminde ve şimdi gördüğünüzde öğrendiğiniz? Hırlı mıyım, hırsız mıyım? Üstelik salonda bu kadar resmim, telefonun yanında da numaram var, temizliğe gelen ablanın gerektiğinde araması için. Telefonun yanında da abla için bir miktar para… Keşke beni ben olarak fark edip ikaz etseydiniz, ne siz, ne de ben üzülseydik…”
“Özür dilerim, etrafa alıcı gözüyle bakmadım, görmedim resminizi, belki de görüp akıl edemedim, ama gene de teklifimde ısrarcıyım.”
“Olmaz, demiştim!”
“Peki! Altınlarınızı meselâ ben satın almış olayım. Borcunuzu ödedikçe birer-ikişer iade edeyim. Böylece bozdururken ve tekrar satın alırken zarar etmemiş olursunuz, mantıklı değil mi?”
“Söz verirseniz! İyi bir insan olduğunuza törendeki davranışınıza ek olarak inanıyorum, o halde kabul ediyorum. Ancak şu anda acil(92) olarak göreve çıkmam gerekiyor. Devletin işinin beklemeyeceğinin bilincindesiniz. Sanırım birkaç dakikaya kadar resmi araba burada olacak. Kapıyı nasıl açtıysanız, öyle de kapatacağınızı umuyorum! Altınları da çıkısıyla(86) buyr… Hapşu!”
“Çok yaşa!”
“Siz de sağlıklı yaşayın efendim. Bir kere elinizi uzatmıştınız, bu; ikinci kez el uzatışınız, unutmayacağım. Minnettarım(93), minnetimi(93) her an dualarımla pekiştireceğim!”
“Estağfurullah(94)! O ne demek? Gelmeden önce sizin siz olduğunuzu bilmeksizin isim olarak araştırmıştım sizi. Bulunması güç bir insan olduğunuzu söyledi komşularınız ve esnaf. Ancak ben de şu anda utanç ve üzüntü duyduğum görevimi yapmak zorundaydım. Göreviniz bitince lütfen İcra Dairesine gelip beni bulun…”
“Anladınız mı?” der gibi yüzüne baktı, tepki görmeyince de sözlerine devam etti;
“Ben, siz görevden dönünceye kadar gereklilikleri hazırlar, halletmem gerekenleri halleder, görevden döndüğünüzde de imzanızı alır, makbuzlarınızı size veririm, doğal olarak banka hesap numaramı da. Şifahi(95) de olsa anlaşmamıza göre; siz ödemelerinizi yaptıkça bana bildirirsiniz, ben de adınıza muhafaza ettiğim altınlarınızın beliren miktarını bir kenara ayırırım. Eğer her ödeme sonunda lütfedip bir çay içmek için uğrarsanız o zaman altınlarınızın tutarı olan kısmını iade ederim. Anlaştığımızı sanıyorum?”
Son cümlesinin vurgusu soru şeklindeydi.
“Sağ olun efendim. Bana bir musibetin(50), bin nasihatten evlâ(50) olduğunu(50) öğrettiniz. Tekrar sağ olun!”
Nesim görevine gitti, arkasına bir kez bile bakmadan. Arkasında bıraktığı ismini söylememişti, ancak o icra takibi nedeniyle mutlaka ismini biliyordu. Eh! Kendisi de karşısındakini Sarı Çizmeli Hanım Ağa(97) olarak arardı, sora sora Bağdat bile bulunduğuna göre…
Yerinde kazık gibi durup da kendini dinleyen görevli genç kız, aklından geçirdiklerinden dolayı kendini sorumlu gibi görüyordu. Adamın çamaşır makinesini haczetmek(91) için çevreden iyi intibaalar(98) edinmiş olmasına karşın, tertemiz çamaşırlarının bir kısmının yerlere saçılmasına, diğer kısmının ise küvete atılmasına ait ilgisizliğini ve duyarsızlığını ayıplamıştı.
Televizyonun arkasının örümcekli, altının tozlu olmasının hüznünü yaşıyordu. Görevlilerin buzdolabından eksilttikleri de gözlerinden kaçmamıştı. Yapılacak çok iş vardı ve bunu tek başına halledip başaramayacağının bilincinde idi. Nesim’in telefonunun yanındaki rehberden temizlikçi Nedime’nin telefon numarasını bulup numaraları tuşladı;
“Nedime Hanım! Ben Nesim’in akrabası Nesime… Evde yapılacak çok iş var, ne zaman vaktin müsait olur bize gelmek için?
Neden, “Bize” dediğinin farkında değil gibiydi, herhalde amacı karşısındakini inandırabilmek olsa gerekti.
“Hemen yarın?”
“Sabah erkenden gel, ütü var, avize temizliği var, falan-filân işte, köşe-bucak bir günde bitmeyecek gibi. Nesim göreve gitti, fırsat bu fırsat, inşallah işi çabuk bitmez, bu telâş arasında bizim dışımızda misafir gelecek akraba afra-tafrasını(99) da çekemem doğrusu, hem gücüm de yok!”
Yalandan kim ölmüştü ki? Kendi ismini bile bilmeyen Nesim’in akrabasıydı.
Sonra öğretmen olan kardeşini aradı Nesime;
“Nesibe, yarın dersin var mı?”
“Yarın son ders, o kadar?”
“Yarın sabahtan benimle birlikte bir arkadaşın evine temizliğe gideceğiz!”
“Ama abla, bu yaşta, bu konumda el âlemin evini toparlamak(100), temizlemek bize yakışır mı, birini tutup çalıştırsak olmaz mı?
“O da var, ama ben ne diyorsam o. Annem-babam seni boşuna mı bana emanet ettiler, detaylar(101) akşama, kahvelerimizi içerken…”
Telefon rehberinde Nesim’in müdürünün telefon numarası da vardı. Kafasında yeşerttiği düşünceye göre müdüre telefon etmeden önce bir süre düşündü.
“Nesim’in ablasıyım, ya da kız kardeşi falan. Memleketten yeni geldim, evini şey götürüyor, yani anladığınız gibi. Size zahmet vereceğime kesinkes(102) inanıyorum, ama evin temizliklerini, boya ve badanasını bitirinceye kadar, başımda durup vırvır edip(103) sinirimi bozmaması için dışarılardaki görev süresini her ihtimale karşı biraz uzatsanız?” diye müdürüne sorsa olur muydu acaba? Kaldırdığı telefon ahizesini “Gerekirse rica etmek için sonra ararım!” diye sesli bir şekilde düşünerek yine yerine yerleştirdi.
Banyoya yönelip yerdeki çamaşırları birer kez sudan geçirdikten sonra küvettekilerle birlikte çamaşır makinesine usulünce istifledi(104), makineyi çalıştırdı, sabah mesaisi için(!) hazır olması düşüncesiyle.
İşçilerin pisboğazlığı(105) nedeniyle gözüne çarpan(106) eksiklikleri, bayatlamış, çürümüş, cücükleşmiş(107), cücükleşme ile baş edemeyip çürüme haklarını kullanan sarımsaklar, patatesler, soğanlar, narlar, ayvalar vb. kendinden geçmiş, evde kalmış kart kuru kızlar(108) örneği haklarını kullanmış gibiydiler.
Tüketim tarihleri geçmiş, atılacakları önce gözden geçirip bir kenara ayırıp poşetlemiş, sonra buzdolabının temizliğini yapmak için sağlam, yenilebilecek, kullanılabilecek olan buzdolabının içindekileri masa üzerine yığmıştı. Buzdolabının üst gözü kirli ve kendinden geçercesine buzlanmıştı, buzların erimesi için buzdolabının fişini çekti.
Tüm yaptıklarını, plânladıklarını gözden geçirirken gülümsemekten, gülmekten kendini alamıyordu. Çünkü tören alanındaki saklayamadığı etkilenişinin ardından bu Allah’ın kendisi için yarattığı bir lütuf(109) gibi görünüyordu ve kendisine karşı dürüst olmasının gerekliliği ile kendinden saklanmıyordu.
Nihayeti kendisi kendiyleydi ve karşısı açılmazsa, dizleri üzerine çökmezse hiç renk vermeyeceğini söyleniyordu kendi kendine.
Erzak, ecza dolaplarını, kileri kontrol etti, tek tek, “Ne var, ne yok?” gibisinden. Tüm gördüklerine, göremediklerine göre not aldı. İcra Dairesine telefon etti; “Yarın işim var!” diyerek.
Sonra kapanmasına çeyrek kala bankaya gitti, kardeşiyle kendinin müşterek hesabından Nesim’in icra borçlarını kapattı, havale ile. Bürokratik(110) işlemleri daha sonraya bıraktı, nasıl olsa hepsi kendi yapacağı işlerdi.
Görüp de hissettiklerine göre Nedime Hanım sadece hak ettiğine inandığı, elinden geldiği, sınırlı vaktinin yettiği kadarıyla hizmet etmiş olsa gerekti Nesim’in evine.
Aslında kontrol etmekte zayıf kaldığına inandığı, fark edemediği kiler ve ardiyedeki(111) yarım yırtık tuvalet ve havlu kâğıtları, sabunlar ve yedek havlular, güveler(112) için hazımsızlık çekmeksizin(113) himmetlerini(114) esirgememişler modunda idi.
Aynı olay tel dolabındaki çerez ve muhtelif bakliyatların kavanozlarında da mevcuttu. Mutfak kapısı iyi ki içeriye doğru açılıyordu, yoksa balkona doğru açılması asla mümkün olmayabilirdi.
Baharatlar; hevesli iğrenç(115) kokularıyla tüm balkona egemen olma çabasında gibi boy göstermişlerdi. Ayrıca tek, standart, aynı marka bira şişeleri, konserve kutu ve kavanozları bozulmuş, tarihleri geçmiş olarak o düzende hayatiyetlerini(116) ve yerlerini muhafaza etme gayreti içindeydiler, neredeyse çöp konteynırını(117) tek başlarına sahipleneceklermiş gibi.
Kim ya da o bile ne derse desin, gelirken gördüğü çöp konteynırına ve geri dönüşüm kutularına doğru içeridekileri dışarıya taşıyacaktı. Kollarını sıvadı, depozit(118) düşünmeksizin, akşam karanlığının iniyor olmasının da kendine destek olmasının beklentisi içindeydi. Eski kavanozları değerlendirmeye çalışmaktansa onları geri dönüşüm için harcayıp yeni kavanozlar almasının yararlı olacağını düşündü Nesime.
Sadece kavanozlar mı? Bezler, süngerler, yeni ve battal boy çöp torbaları(119) satın aldı. Giderken çöp konteynırı ve geri dönüşüm konteynırlarına atacaklarını, dönerken de alacaklarını alıp getirmek üzere plânlaması için de kendisini alkışlaması içinden gelmiş olsa gerekti.
Önce satın aldığı büyük kavanozları, sonra orta ve küçük boy baharat kavanozlarını yıkadı, kuruladı, etraflarına ve üstlerine yapışkan kâğıtlarla cinslerini yazarak dolaplara yerleştirdi, sanki kendi evini düzenliyormuşçasına!
Nesime naftalin almıştı güveler için, sivrisinek kovucu, olup olmadıklarını bilmeksizin kara böcek, tespih böceği ve karınca kovucu için aldığı ilâçları uygun yerlere yerleştirip, yaşamındaki gereklilikleri gerçekleştirmeye çalıştı.
Balkon kendine gelmeye, huzura kavuşmaya başlamıştı sanki. Gereksiz şişeler, kavanozlar, teneke konserveler lâyık oldukları mevzilerde konuşlanmışlardı(120).
Nesime, resmi ve gayri resmi(!) görevlerini tamamladığı inancıyla kapının yedek anahtarını cebine alarak markete yöneldi. Not aldıklarını temin için, derin dondurucusu olmayan bir ev için neler gerekirse gözüne çarpan bir-iki konserve vb. ile takviye ederek.
Nesime’nin, nedense markalarını öğrendiği şişelerden birkaç tanesini buzdolabına döşemek aklının ucundan bile geçmemişti, alkole karşı olduğundan değil, Yeşilaycı olduğundan da değil, o, kendisine gerekli olduğu için ciğerlerini, böbreklerini kıymasına izin vermemeyi düşündüğü için olsa gerekti.
Niyeti bozuktu Nesime’nin onun evinde kalacaktı, hatta içinden geçen, bir görüşte, bir görünüşte olsa da saklamaksızın onun yatağını kendiyle kendi başına üleşecekti, korkmasına, çekinmesine, o odaya girmesinin yasak olduğu düşüncesine rağmen. Kardeşine haber verdi telefonla, Nesim’in evinde kalmak gereğine hemen başlamak dileğiyle;
“I-ıh!” dedi Nesibe, niyetini tek bir kelime ile belli etmek istercesine, etkilendiği, söz yetiştirmeye çalıştığı kendi dünyasına egemen olan gözleri ve sözleri tartışma gereği hissetmeksizin.
Nesime gerçekten etkilenmişti Nesim’den, ceketinin düğmesini dikerken göz ucuyla bakarken(121). Nesim’in evinde icra ile ilgili konuyu hallederken konuşmalarında da bu duygusu pekişmişti(122), sadece bilip anlamakta gecikmiş olmasının teessürünü yaşıyordu. Onun yaşayıp soluklandığı, bakındığı yerlerde olmak için can attığı kanısındaydı, “Keşke” sözleriyle donattığı, kendine bile itiraf etmeye çekindiği dünyasında.
Çamaşır makinesinin çalışması durmuştu, çamaşırları kurumaları için asması gerekti. Portatif askıyı bulamadı, telefon etti Nedime’ye. Onun odasında gardırobun yanındaki boşluktaydı. İçinden istiyor olsa da o odaya girmeyi o anlara kadar tabu(123) saymış, girmemiş, girmekten çekinmişti, İcra Avukatı olarak bile.
Askıyı gördü, askıyı almadan evvel çıplak yatağı okşadı kendini bir anda coşturan sevgiyle, sonra da uzandı yatağa kendine, duygularına engel olmaksızın. Gözleri tavana yakın asılı duran onun resmine ilişti, döndü, gülümsedi. Askıyı alıp kapıya yöneldiğinde bir çocuk resmi gördü etajerin(124) üzerinde, Nesim’e hiç benzetemediği.
Merak etti, hakkı olmadığını bildiği halde çekmecesine baktı. Karakalemle yapılmış bir sürü genç kız resmi vardı çekmecede; eksik, tamamlanamamış. Belki de yaşamındaki yaşanılanı hatırlamakta zorlandığı, belki de hayalinde tasarlayıp da bütününü tamamlayamadığı kızın resimleri olsa gerekti tümü.
Resimlerin çoğunda siyah uzun saçlar, geniş bir alın, her birinin içine renk verilmemiş, genelde koyulaştırılmakta çekinilmiş çekik gözler vardı. Ablak(125) bir surat, o surata yakışan bir burun…
Dudaklardaki çizgiler sahiplenilmemişti çizen tarafından, sadece özel yapılı bir çene ve boyun vardı hepsinde, o kadar, ancak kendine hiç mi hiç “Şurası da biraz bana benziyor!” diyemediği. Kendinden gerçeğe yakın hiçbir çizgi ve parçalar görünmüyordu o resimlerde.
Annesinin belki, ya da kız kardeşlerinden birinden birinin, ya da gönlünde yaşattığı, ancak Nesime’nin kendince olmayan Nesim’in tahayyül ettiği(126) sevgililer olabilir miydi, tamamlanamayan resimlerdeki kişiler? Nesime, “Keşke” sözlerinin süslediği, ya da çirkinleştirdiği bir hüznü yaşıyordu. Bu; umutlarına set, düşüncelerine engel bir konuluştu sanki.
Gene de onu tanımış olmaktan memnun olduğunu, hiç olmazsa kendisine karşı dürüst olmasının gerekliliği ile elini dudaklarına götürüp öpüşünü avcundan duvardaki resmine doğru üfledi, utandı sonra, aynaya bile bakmaya çekinerek.
Çamaşır makinesini boşalttı, çıkardıklarını askıya düzenle yerleştirdi, buzdolabını temizledi inceden inceye, aldıklarını ve atmadığı kenara ayırdıklarını yerleştirdi. Tarihi geçmiş, ya da kendince eskiliğini tasdikleyip hazmedemediklerini(127) markete giderken çöp konteynırına atmıştı zaten.
Tüm bu işleri yapmak Nesime için gecenin ilerlemiş geç vaktine kadar sürmüş, yorulmuş, “Şöyle bir uzanayım!” derken uyuyakalmış ve şifayı kapmıştı(128), ama ne şifa(128)? İşlerini bitirdiğini sandığı zamanda aksırıyor, tıksırıyor, hapşırıyordu önem vermeksizin.
Salonda kurumakta olan çamaşırların da, açık bıraktığı pencerenin de etkisi olabilirdi rahatsız olmasında. Kendine geldiğinde beli tutulmuş gibiydi, gidip-gelişlerindeki ağırlıklardan terlemesinin etkisi de olabilir miydi acaba? Belki de…
Hiçbir şey umurunda değildi Nesime için. Onun hayaliyle, onun evini tek başına, kendisi, kendisiyle üleşecekti ya umuduyla, bu yeterliydi kendisi için. Düşünüyordu ki; “Onun gibi bir adam, iyi bir adamdı, kendisine ‘Gel, benim ol!’ dese, ‘Nazlanmam!’ deme” kurgusundaydı…
Nesim önce hacıya borçlarını ödemeli, sonra da kendi emanetlerini yerlerine koymalıydı. Emindi ki o, borçlarının tümünü son kuruşlarına kadar ödeyecekti, mutlaka.
Sabah hem Nesibe, hem Nedime erkenden sökün etmişlerdi(129), yılların birikiminin bir çırpıda(130) yok edilmesi mümkün değildi. Hele ki ayakkabılarla girilen salon halısı üzerinde halı kalınlığı kadar toz birikmiş olsa gerekti.
İş bölümü yaptı Nesime.
Renkli çamaşırların yıkanması, ütüler Nesibe’nin göreviydi. Keza perdelerin indirilip yıkanması da...
Halılar temizlikçiye verilecekti, görev Nedime’nindi, bilen biri olarak! Avizelerin, lâmbaların tozlarını almak, taşlarını temizlemek, değiştirmek, parlatmak da Nedime’ye aitti. Ayrıca, dolap, raf, çekmece boşaltılıp, gereken yapılacak, kütüphanedeki bütün kitaplar indirilip, rafların ve kitapların tozları alınıp kitaplar aynı şekilde dizilecekti.
Kendisi? Mutfağı baştan-aşağı gözden ve elden geçirecek, yemek yapacak, çalışanlara(!) meyve soyacak, çay yapacak, alınması gerekenler için, bir koşu markete gidip gelecek, çekmecelerden çıkanların, kütüphanede elden geçirilenlerin kontrollerini yapacaktı.
Galiba Nesim’in evi bir gelin adayı (şu aşamada aday adayı demek daha doğru olsa gerekti) için hazırlanır gibiydi!
Nedime ütü masasını yerinden çıkarıp kalan ütülenmemişleri ütülemesi için tutuşturuvermişti Nesibe’nin eline. Nesibe işte o anda fark etmişti Nedim’in duvarda asılı resmini ve ablasına yönelmişti;
“Abla! Bu adam 19 Mayısta bana sataşıp beni etkilemeye çalışan adam abla, nerede rastladın ona ve bu fedakârlığının anlamı ne?”
“Uzun hikâye… Kısaca evinin haciz işlemlerini yapacakken, iyi bir hayat dersi aldığım için yardım etme gereğini duyduğum insan o!”
“Sakın; ‘Etkilendim!’ deme!”
“Mümkün değil!”
Yalanını içtenlikle söylemişti!
“Oh! Rahatladım şimdi!”
İnanmamış, bilmemiş olsa da doğru olması dileğini aynı içtenlikle söylemişti Nesibe.
Yoruldular. Nedime’nin kızı Nesibe’nin öğrencisiydi, sözler uç uca eklenince(131) tanışırken öğrenmişlerdi ve akşam karanlığı inmek üzereyken;
“Çoluk-çocuğun var, hadi sen var, git, gene görüşürüz inşallah!” diyerek Nedime’yi evine göndermişlerdi, abla-kardeş.
“Eve hiç gidesim yok abla, dersim için de müdürden izin almıştım, bir boş zamanda eksiğimi telâfi edeceğim(132). Mademki ev sahibi görevde, bir yerlerdeymiş, şuralarda bir yerlere kıvrılıverelim, eve git-gel yapmak yerine, birer çay içip devriliverelim, sen de istersen?”
“Al benden de o kadar! Daha şimdiden yorgunluktan gözlerim kapanıyor. Allah günah yazmasın, arkasından konuşmak gibi gıybet eder(133) gibi konuşmak şeklinde olmasın, ama bir hayli pasaklı(134) adammış! Üstüne-başına bakınca evinin böyle bir şey olacağını aklımdan geçirmemiştim, doğrusu. Nedime Hanım da her şeyi yalapşap(135) yapmış galiba bugüne kadar, ya da yetersizlik… Her neyse!”
Ve kendi kendine gibi devam etti, farkında olmaksızın;
“Adamın işi gücü, yazmak, çizmek, dizmek… Bari düzene koysaydın ya arkadaş, belki bir gün birileri elinden tutar, yayınlattırır, cümle âlem yararlanırdı eserlerinden…”
Ablasının içten eseflenmesi(136) garibine gitmişti(137) Nesibe’nin. Yaşam dersi aldığını söylediği adam için bu kadar hayıflanmasına(138) akıl-sır erdirememişti(139).
Yalapşap bir çarşaf serip, bir pikeyi üstlerine alıp yastıksız olarak abla-kardeş, kardeş-kardeş birbirine sarılarak yatak sohbeti yapma düşüncelerini erteleyerek hemen uyumak arzusundaydılar.
“Abla, sutyenini mi çıkardın sen?”
“Evet, iş yaparken biraz sıktı da. Ama sen neden kurcalıyorsun memelerimi?”
“Farkında değil misin, sağ memen düğül düğül(140), sanki nohut, fasulye, mercimek, pirinç tanelerinin doluştuğu bez bir torba gibi. Ötekinde yok, ama…”
“Gerçekten hiç fark etmemiştim, nedir acaba?”
“Bu ne kadar zamandır var sende? Hemen yarın, ya da en kısa zamanda doktora gideceğiz!”
“Nasıl olur, utanırım, kadın doktor olsa bile…”
“Tüm doktorların Hipokrat’a(141) verdikleri söz vardır, biliyorsun. Ancak söylemem gerekli ki, hani kısmetin çıkıp da evlendiğinde ve anne olmak isteyeceğine kesinlikle inanıyorum, doğum sonrasında bebeğini emzirmen mümkün olmazsa ne yapacaksın? Sakın; ‘Bebek sahibi, anne olmak istemiyorum!’ deme, inanmam. Öğretmen arkadaşlarımdan bu konuda bilen, yardımcı olabilecek birileri vardır, neyin ne olduğunu bilen. Onlardan hastane ve doktor adlarını öğreneyim ve sakın itiraz etmeyi aklından geçirme, derhal doktora gideceğiz!”
Nesime’nin boynunu bükmek(142) dışında çaresi yoktu. Sutyenini kardeşinin fark ettiği şekil nedeniyle çıkardığını itiraf edememesinin ezikliğini yaşıyor gibiydi. Uyumaya çalışırken ve beyninde hayal ve rüyalarını zapt etme arzusu yaşarken kardeşi hâlâ belki de aklı ermese de yeni bulgular için memelerinin her ikisini de tekrar tekrar kurcalamaya devam ediyordu. Sanki kurcalamasıyla derdinin çaresi olacakmış, her ne ise derdini çözecekmiş umudu yaşıyor olsa gerekti.
Gene de doktora gitme konusunu tavsatacağı(143); “Allah rahatlık versin!” sözü ve kurcalamanın bitmesi sonrasında acı patlıcanı kırağı çalmaz sözünde savsaklayacağı(144) gizli gibiydi…
Ertesi gün cumartesiydi, Nesibe izin almış olsa da her şeye rağmen Cuma akşamının son dersine gidemediğini hatırlayabildi. Kendi evlerinde de yazılı, ev ödevi okuma gibi birikmiş işleri vardı, üstelerinden gelmesi gereken, yolcu yolunda gerek düzleminde bulunulan yeri terk etmenin gerekliliği gibi.
Gerektiği için attıkları dışında kalan atmak istediklerini, ev sahibinin görmesinin yararlı olacağı düşüncesiyle marketten aldıkları kutulara yerleştirdiler. Çekmecelerden çıkan ıvır-zıvırları(145) ve evrakı aynı nedenle ayrı bir kutuya yerleştirdiler, düzgünce. Yatağı çarşaf, nevresim ve yastıklarıyla donattıktan sonra ütülenenleri yatağın üzerine dizdiler, iç çamaşırlar dâhil, çekinmeksizin.
Yediği konusunda, içtiği değil(!) bilgileri olmadığı için birkaç zeytinyağlı yemeği ve konserveyi buzdolabına yerleştirdikten sonra yedek anahtarı portmantodaki yerine iliştirip evlerine yöneldiler.
Tek eklenti; “Halınız temizlikçide, evinizde güle güle oturun!” notu idi, isimsiz…
Nesim, yorgun-argın(146) eve dönüp kapıyı açtığında şaşkın gibiydi. Yanlış bir daireye gelmediğinden emin olmak için geriye dönüp kapıdaki ismini kontrol ettikten sonra;
“Nedime Hanım sen misin?” dedi, portmantodaki notu görünce ayakkabılarını kapı önünde çıkarma gayreti yaşarken. Para kutusuna baktı, bıraktığı gibiydi ve telefonuna devam etti, karşısından ses geldiğini kabullenerek;
“Nedime Hanım, evi pırıl pırıl yapmışsın, ama para almamışsın?”
“Akrabanız iki hanım kardeş geldi, onların desteği oldu, üstelik bana da harçlığımı ödediler…”
“Akrabalarım? Peki, isimlerini söylediler mi?”
“Valla isimleri şu anda aklımda değil, biri bizim kızın okulunda öğretmen, diğeri de memurmuş!”
“Nerede memurmuş, kızının okulunun adı ne, gerçi Sarı Çizmeli Hanım Ağa gibi isimlerini bilmeksizin aramak akıl kârı değilse de, neyse ufacık bir ipucu da onları bulmam ve teşekkür etmem için yeterli! Şöyle bir zihnini kurcala(147) bakalım. İsimlerinin baş harfi, bir hecesi, ya da söylemlerinden aklında kalan bir söz yeter bana. Ya da adres, telefon numarası gibi bir şeyler bıraktılar mı akrabalarım sana?”
“Yok beyim! Sadece evinizin anahtarı vardı ellerinde. Hiçbir mevzubahis(148) konuşma olmadı aramızda, bana bir şey demediler, ama abla-kardeş çok hamarattılar(149) doğrusu…”
Anahtarını elde eden tek biri vardı, belki de çilingirin(150) açmasından sonra sahiplendiği.
Avizelerin ve diğer lâmbaların parlaklığında odaları dolaştı Nesim. Mutfağa, içine bir sürü şeyler yığılmış kutularla kâğıtların, makbuzların, karalanmış müsveddelerin(151) olduğu kutuya ve üstleri ve yanları etiketlenmiş kavanozlara baktı ki çoğu güvelenmiş(112) olsa gerek ki poşetlenmiş halde kutu içindeydiler ve güvelerin hareketleri poşetlerin dışından belli oluyordu.
Buzdolabının kapağını açınca ağzını şapırdattı(152).
Yorgunluğunun bedelini ödemek için duşa girmeden önce koli kutusuna düzenli bir şekilde yerleştirilmiş kâğıtları yere bir ambalaj kâğıdı serip dökerek, altına da bir minder alarak gereksizleri yırtarak koli kutusuna koyma, kalanları ise önemlerine göre ayırarak düzenleme moduna girdi.
Daha sonra halısı olmayan marleyler üzerine altına aldığı minderi ve ellerini kilitleyerek başının altına alıp yaşamının aklının ermeye başladığı başlangıcından bugüne kadar olan süresini düşünmeye zorladı kendini.
Bugüne, hatta şu anlara kadar aklına getirmediği, şefkate(153), sevgiye hatta himayeye(153) ihtiyacının olduğuna karar verdi. Tanrının bunu bir kefalet olayı ile çözümlediğine inanarak Tanrının himmetinin katkısıyla başarılı olmak için kendine söz verdi.
Tanrı mademki yardım etmek için elini uzatmıştı, o halde Pazartesinin de çabuk gelmesi için dua etmesinde sakınca mı vardı ki? Ancak o kimdi, nasıldı, yüzünü hatırlıyordu, zihninden silmesi zaten mümkün değildi, ama onu bilmesi, bulması nasıl mümkün olacaktı, bilemiyordu. Soğuk bir şeylerin buzdolabında yer almaması üzerine markete gitti ve o anda çalışmaya başladı kafası.
Marketten bir şeyler alırken sohbet etmiş olabilir miydi kasiyerlerden biriyle? Ya da hani para yerine kredi kartıyla alışveriş etmiş olması gibi bir olasılık? Belki yüzlerce bayan alışveriş etmiş olabilirdi, ama inanıyordu ki onu satış fişlerinin kredi eklerinden “Şıp diye bulacağından(154)” emin gibiydi, aptala malûm olurmuş(155) örneği.
Evine almayı düşündüğü, ancak evine düzen getirenlerin uygun görmediği şeyler yerine maden sodası, gazoz, meyve suyu alarak evine yöneldiğinde ağzı kulaklarına varıyordu(156) neredeyse! Sorgulama, kendine acındırma ve kredi kartıyla yaptığı alışveriş nedeniyle kasada kalan fişlerden, kasadaki aşkı anlayan(!) güzel ve genç kızın yardımıyla adını soyadını öğrenmişti, gerçekten mutlu ve heyecanlıydı…
Pazartesiye ulaştı ve ismen aradı İcra Dairesinden onu;
“Vefanızın altında kalamam, ezilir, yok olurum. Benim arkadaşıma kefil olmakla yaşadığım insanlık gayretim yeryüzünde bir kum tanesiyse, sizin insanlığınızı uzay kütlesi ile düşünmeye çalışmam faydasız. İzin verin bana, sizi hiç olmazsa istediğiniz bir vakitte yemeğe çıkartayım, istemezseniz bu bir çay ikramı da olabilir, yeter ki cevabınız ‘Evet!’ olsun. Hatta kardeşiniz olduğunu öğrendim Nedime Hanımdan, bu teklifim çekinmeksizin kardeşinizin katkısıyla da gerçekleşebilir, lütfen…”
“Önce daireye gelseniz ve imzalarınızı atsanız da siz de ben de bu yükten kurtulsak, demek isterim!”
“Peki, sonra?”
“Karşılık olarak değil, çünkü kardeşimle ben, icra takibi yaparken gördüklerim aklımda kalmış olarak içimizden gelerek size yardımcı olmayı düşündük. Bunda mutlaka ve özür dilemem gereken şekilde benim yaşattığım dağınıklığın da sebebinin olduğunu itiraf etmem gerek. Hele ki o sıkışık durumda bile bir devlet memuru olarak görevinize sadakatinizin, evinizi kapatmaksızın bana emanet etmeniz, benim de ayıbımı örtmem için bir neden oldu. Bu nedenle şanslı ve huzurluyum…”
“Ben de hiçbir karşılık beklemeksizin yapıyorum teklifimi. Ama gerçeğimi saklamadan size söylemeliyim ki umut etmek, umutlanmak geçiyor içimden, özür dileyerek, haddimi bilmeksizin umudumu söylememe izin verir misiniz?”
“Neymiş umudunuz, anlamadım, izin istemenize de hiç gerek yok, söyleyebilirsiniz, samimiyetle, ne kızar, ne gücenir ne de hüzünlenirim...”
“Sebep her ne olursa olsun, düğmemi dikerken, o coşku arasında etkilendim sizden, ama umutsuz. Kendine eziyeti göze alarak, yan taraftaki yapılı insana aldırmaksızın, düşmemem için çaba gösteren sonra kimliğime bakmaksızın düğmelerimi dikmek için çaba gösteren, 19 Mayısı içtenlikle kutlayan bir genç kıza sonramda da hele ki evimde münasebetsiz bir şekilde rastlayacağım aklımın ucundan bile geçmiyordu. ‘Etkilendim!’ dedim. Tekil kelimelerle gözlerinizden, ellerinizden, saçlarınızın, teninizin kokusundan demiyorum, tümüyle sizden, sadece sizden ve bunun için inanın ‘İcralık olmama içten içe seviniyorum, şükrediyorum!’ desem, inanın lütfen!”
“Keşke zorunlu olarak evinizde karşılaşmadan önce bu sözleri tören sırasında da söyleyecek kadar cesur olsaydınız!”
“Gecikmedim ki? Ofisinizi söyler söylemeniz bugünü düşünüp beynimde kurgulamıştım söylemek istediklerimi…”
“Ne gibi meselâ?”
“Unuttum hepsini, sesinizin berraklığında(157) şimdi. İstedim ki arkadaşınız olayım, içimdekileri zapt etme çabası göstermeksizin elinizi tutarak söyleyebileyim. Evimi toparlamanız cesaretimi arttırdı…”
“Yani evinizin toparlanması mı duygularınıza yön verdi demek istediniz?”
“Ne olur yarım bardak suya dolu tarafından bakmaya çalışın. ‘Beni iste!’ diyecek cesaretsizliğimi yüzüme vurmayın! Gariban(158) biri olarak elinizi uzatıyormuşsunuz gibi düşünün! Çünkü sizi sevdiğimi hissediyorum. Sevgimi yeterli görmüyorum, çok, çoktan çok, daha çok sevmek istiyorum seni Nesime!”
“Ve bunları resmi bir ofiste, telefonla ve ‘Cesaretim yok!’ parantezi içinde…”
“Seninle sözlerle baş edemeyeceğim, hemen bir taksiyle yanına geliyorum!”
Zamanın süresi belli değildi…
Nesime’nin ayağa kalkıp da soğukça bir selâm ve el uzatışında bir sınava yöneliş gibi hissetti bu davranışı Nesim. Yeni bir cesaretlenme moduna girmesinin işareti gibi geldi onun bu davranışı.
“Çok okuyor, çok yazıyor, çok çiziyor, çok diziyorum. İstersen alıntılarla, çalıntılarla süslemeye çalışabilirim sözlerimi, samimi olmaz ama bu sözlerim. Benim söylediklerim, söyleyeceklerim ve söylemek çabası göstereceklerim sadece içimden gelenler ve gelecekler… Başka ve gizli nedenlerle size ulaşmaya, yaklaşmaya, yakınlaşmaya çalışmam saygısızlık, haksızlık, yanlışlık hatta edepsizlik olurdu yoksa!”
“Peki! Diyeyim ki kabul edeceğim, teklifiniz ne?”
“Nereyi, ne zaman, nasıl düşünürseniz bir telefon etmeniz yeterli. Kardeşinizle gelmeniz ve kardeşinizin bize şahit olması gerçeğim olacak. Ne yazık ki bende cep telefon numaranız yok! Yoksa başınızı ağrıtacak kadar, başımı öne eğmeksizin, içimden geçenleri cesaretle söylemek isterdim, mahcubiyet(89) duymaksızın. Ofisteymişsiniz, işteymişsiniz, toplantıda ya da evdeymişsiniz, umursamaksızın…”
“Bu sözleri kaç kıza…”
“Yemin ederim ilk kez… Annemden, ablalarımdan başka hiçbir kız ya da kadın yer etmedi yaşamımda. Aramadım, ihtiyaç, özlem duymadım, kimseyi özlemedim, gözlemedim, ama seni görünce tüm dünyama egemen oldun, senden başkasını düşünemez oldum, tüm dünyamı alt-üst ettin, bir düğme dikiminde, insanlığınla…”
“Bu; bana inan demek mi?”
“İçinden gelmiyorsa, zorlayamam ki seni. Sadece umutlanacağım kadar elini uzatman, sonrasında da; ‘Şurası, şu gün, şu saat’ diyerek telefon etmeniz yeterli benim için. Dünyamın aydınlanması için ne güneşe, ne de herhangi bir ışığa özlem hissetmem senin aydınlığında…”
“Sen” ve “Siz” karmaşasında(159) elini uzattı Nesim. Elini tutup yanağını uzattı Nesime, uluorta(160), odasına birilerinin aniden gireceğini düşünmeksizin, umursamaksızın ve en can alıcı(161) cümle döküldü Nesime’nin dudaklarından;
“Bir mum kadar bile ışığımın olmadığına inanırken, dünyanı aydınlatan güneş olarak saygı gösterdin bana. Sana şükran doluyum, ışığın olmak için gayretli ve lâyık olmaya çalışacağım sana…”
“Sağ ol Nesime, benim için. Telefon etmeni heyecanla bekleyeceğim. İnsanların içlerinden geçenlerin tümünü satırlara, dizelere, çizgilere dökmesi, sığdırması mümkün değil. Sen yokken, sen hayalimde yaşarken, seni bana hazırladığım, senin için dizeler haline getirdiklerimi, seni hayalimde tam olarak tasvir edemeyip de tamamlayamadığım tüm resimlerini tamamlayacağım, hemen bu gün eve gider gitmez, hemen... Sıkmıyorum seni sözlerimle değil mi?”
“Yoo! İçinden geçenleri sözlere dökmenden hoşnut oluyorum(162), devam et lütfen!”
“Bağışla! Sana, senden etkilendiğimi söyleyip de; ‘Dur Nesime, senin için yeni dizeler karalayayım!’ demeyi düşünme mantığım yanlış. Ancak seni defalarca resmedebilir, içimden geçenleri senin için karalayabilirim, içimden geçirdiğim gibi, hilesiz, hurdasız, içten, saf ve temiz. Şimdi senden izin almam gerek, evime gitmem gerek. Senin elinden geçen, kokunu bıraktığına inandığım evime gidip yatacağım. Seni düşüneceğim, seni göreceğim rüyamda, seni hayal edeceğim ve zapt edemeyeceğim dizeleri senin için zapt etmeye çalışacağım…”
“Umarım ben de… Ama hadi git ve özle beni, içinden geldiğince, geçtiğince…”
Ayakları gitmemek için direnir gibiydi Nesim’in, ama gitmeliydi, beyninden geçirdiği hoşlanmanın, etkilenmenin nasıl sevgi olarak şekillendiğinin farkına varamamış gibiydi.
Güzel kızdı Nesime. Hele ki gözleri, Nesim’in eksikli bıraktığı resimlerde tamamlayacağına inandığı… İnsan tamamlanmasını asla isteyemeyeceği bir ömrü mutlu olarak geçirebilirdi onunla, hırsız-gürsüz(163), aynı mekânda, aynı havayı soluyarak, her sabah uyandığında yüzünde gülücüklerle “Günaydın!” denilerek uyandırıldığında.
Ancak karşısındakince çabucak “He!” denilmesinin burukluğu, bunun “Aşk” olup olmadığı konusunda makul ve mantıklı(164) cevaplar vermesini engelliyordu Nesim’e. Sanki aşk için direnmek, karşı çıkmak, reddetmek, nazlanmak, yokuşa sürmek, sırtını dönmek, dilendirmek şartmış gibi.
İçinden geçen sadece beğeni sınırları içine hapsolmuş, sadece elde etmek gibi bir çaba olabilir miydi? Hatta bunları karşılıklı olarak düşünmek gibi bir insafsızlığı yaşayarak? Saflıkta oldukça ileri adımlar atmakta olan Nesim için aradığı ya da bulduğuna inandığı kararsızlık olarak şekillenmekteydi beyninde. Ona göre mutlaka sürünmek, yalvar yakar ve devamı hüzünle meyhane köşelerinde ömrünü kahırla törpülemek, gülen bir yüzü bir saniye görebilmek için saatlerce ağlamak şarttı sanki!
Yok! Yok! Olmazdı, hem asla olamazdı böyle bir şey! Sözlerine, resimlerine, dizelerine, yazdıklarına nasıl ihanet ederdi ki? Onunla karşılaşmak için ömrünü helâk ettiğinin(165) nasıl bilincinde olmazdı ki?
Sevdiği, tapındığı, ömrünün bundan sonrasını paylaşacağına inandığı tek varlıktı o, başlangıcından bugünlere değin; gönlünde, kalbinde, beyninde, cisminde olup ancak o bayram gününde karşısına çıkan.
Utandı. Hem utanmak zorundaydı ona ihanet edercesine düşüncelerinden, sonrasında kendine ve ona döndü yeniden!
Beklediği haber hemen gelmedi Nesim’in. Bu belki de Tanrının onun kasıtlı, mantıksız düşüncelerinden dolayı Nesim’i cezalandırmasıydı.
Nesime’nin başına gelen umulmadık, beklenmedik, akla gelmedik, gelmeyecek bir aksaklıktı.
Nesibe’nin ısrarı ile doktora giden Nesime, doktorun muayenesi, biyopsi(166) sonrası, öncelikle göğsünün alınmasının gerektiği konusundaki ameliyatı önermesi ile yıkılmıştı, üstelik doktorun tavrındaki endişe iki kardeşin de gözlerinden kaçmamıştı.
Yarım bir insan olacağı kanaatiyle Nesim’in kendini o ameliyattan sonra fiziksel olarak beğenmeyeceğine, sevmekten vazgeçeceğine inanıyor, hele ki daha ilerilerini hiç düşünemiyordu. Yaşamının sadece ameliyatla devam edeceği düşüncesiyle sevdiğini kendinden uzaklaştırmak, onun kendisine yeni bir hayat düzeni kurmasının aşkının gereği olduğunu düşünerek Nesim’e telefon etti;
“Bize nerede yemek ısmarlamayı düşünüyorsun genç adam? Kardeşimle birlikte geleceğiz!”
“Nereyi isterseniz…”
Nesime, Nesibe’nin de bildiklerinden, hatta daha ilerilerinden bile haberi olup hüznünü saklamaya çalıştığını, sahte gülücüklerle bilmiyormuş gibi davrandığını bilmiyordu, bilemezdi de. Hipokrat’a sadık doktor, bilmesi gerekene, bilmesi gerekenleri söylemiş, bilmesinin gerektiği kadarlarını söylemiş, bilmemesi gerekenlere de fısıldamayı, hatta teferruatı anlatmasını yasaklamıştı.
Nesibe, kanser olan ablasının tedavi için gereken süreyi bir miktar aştığını öğrenmişti. Göğsünün alınması kesin bir çare olmayacaktı. Metastaz(167) denilen illet(168) sadece göğsünü, çevresini değil, bedeninin bir kısım bölgelerini de esir almıştı ve tıp olarak yapılacak çok az bir çare kalmıştı, Nesime’nin Tanrının desteğinden başka başarması, yaşaması, sabretmesi, gayretli olması gereken. Kısa da olsa bir süre hastanede, daha sonrada evinde tüketecekti tedavisinin gerektiği ömrünün kalan günlerini…
Nesibe’nin kendine kalsa, ablasının kalan ömrünü göğsünün alınması şeklinde katmerleşmiş(169) bir yoklukla ve acı ile tüketmesini, akıbetini bu şekilde beklemesini asla istemezdi. Ancak doktorun önerisine karşı bu düşüncesini nasıl işleme koyar, koyabilirdi ki, umutsuzluk belirtisi olarak, ablasına “Galiba sonun geliyor!” der gibi.
Göğsünün alınmaması ihtimalinden şüphe ile bahsedilmesi bile yetmişti Nesibe’ye. Doktorun yarattığı hüznü öncelikle ablasından saklamak, hatta hissettirmemek, gözyaşlarına engel olmak için görünmez tavırlarla dilini, dudaklarını ısırıyor, dişlerini sıkıyor, bu çabaları için olağanüstü bir gayret sarf ediyordu.
Çözümsüzlük; elden-ayaktan, yeme-içmeden soğutmuştu Nesibe’yi. Nesime’nin;
“Şu diyet yapmayı(170) bıraksan Alla’sen!(171)” sözü dinlenip dinlenip kulağını çınlatır gibiydi.
İçi içini yiyordu(172) Nesibe’nin. Çözüm yoktu, öğrendiği kadarıyla. Ameliyatını söylemeyecekler ve “Yeni bir biyopsi gerekliliği” şeklinde saklayacaklardı kendisinden. Bunun için desteğe şefkate, sevgiye ihtiyacı vardı Nesime’nin…
Evet, Nesibe de Nesim’in fotoğraf makinesine hapsedildiğinde olağan ötesinde heyecanlanmış, etkilenmişti ondan. Ancak ablasının, tavır ve hareketlerine göre ablası lehine birçok şeyden vazgeçmesinin gerekli olduğuna inanarak sinmeksizin kaybolmuş, kendinin kaybolması gerektiğini kararlaştırmıştı, hastaneden çıkıp da evlerine geldiklerinde.
Yalan söylemeli, yalanına iyi bir kılıf uydurmalı(173), yalanında yalnız kalmamalı, yalanına biri daha ortak, hatta destek çıkmalıydı, anne babalarından önce. O; Nesim olmalıydı, ama ve mutlaka. Ancak bunu ona nasıl, ne zaman, ne şekilde veya nerede anlatabileceğinin tereddüdü(174) içindeydi.
Ablasının telefonundan Nesim’in telefon numarasını öğrenmeye çalışması yaptığı yanlışlardan en büyüğü olmuştu Nesibe’nin. O güne değin ancak yedikleri içtikleri ayrı giden(175), birbirine karşı hiçbir sırları, gizlilikleri, saklılıkları olmayan kardeşi neden cep telefonunu kurcalama arzusu duymuştu ki, üstelik neyi, niçin aradığını anlamaksızın, bilmeksizin…
Kulakları kirişte(176) kalmak üzere biraz dinleneceğini söyledi Nesime, yaşanılanın, yaşanılmak istenilenin ne olduğunu merak ediyor, buna ihtiyacının olduğunu düşünüyor, hâlâ olanların, kendinin hastalığının incitici vasfından haberi yok gibiydi.
Nesibe tuvalete girdi, tuvaletin sifonunu çekti ve anında numaraları tuşladı.
“Ben Nesibe. Törende resmini çektiğiniz öğretmen, Nesime’nin kardeşi. Görüşmemiz gerek, beni arayın lütfen!” dedi, sessizce.
Nesime’nin kulağı dayalıydı tuvaletin kapısına. Aranılanı bilmiyordu, sözlerin başlangıcını da tam olarak duyamamıştı, sadece son iki cümleyi duyabilmişti ancak. Alelacele yatağına yönelip uyku moduna büründü. Tahmininde yanılmadığı inancını yaşıyordu, kardeşinin bir sevgilisi vardı ve başlangıç olarak kendisine anlatmaktansa, saklanıp durumdan emin olma kararında olduğunu düşündü.
Telefon geldi, daha doğrusu bir mesaj; “Karşıdaki markette bekliyorum!”
Buzdolabında eksik olan bir şeyleri araştırdı, peynir az kalmıştı, tereyağı bitmiş, yumurta tek başına kalmış, ömrünü tüketme çabası içindeydi sanki. Not yazdı Nesibe, ablasının uyuduğunu düşünerek;
“Markete gidiyorum. Hemen döneceğim. Merak etme!”
Nesime markete gidişini izledi kardeşinin, anlam vermeksizin bir süre pencere önünde bekleyerek…
Nesibe’yi görür görmez yüreği hoplamıştı Nesim’in, erkek milleti değil mi, ayran gönüllüydü(177) hepsi de biri diğerinden farksız, hele ki kardeşler ikiz gibi birbirlerine benziyorlarsa. Bu nedenle de eksik resimlerini yeniden elden geçirmesinin gerekliliğini, düzeltip, değiştirip, düzenlemesinin icap ettiğine, ufak rötuşlarla(178) bunu başarabileceğine karar verdi, hem de anında.
Yaptığı yanlışlığın, hatanın, hatta hasta yatağındaki ölümüne çeyrek kalmış bir genç kızın ruh halinden, sevgisinden, kendi sevgisinin eğretiliğinden(179) utanmaksızın dudakları titredi. Nesibe ile birbiri için yaratıldıkları geçti aklından. İnsan, daha doğrusu erkek aklı ne kadar çabuk “Hafızayı beşer, nisyan ile malûldür!(180)” diyordu ki?
Konuşmadılar, muhtemelen konuşamadılar bir süre, karşılıklı, belki de heyecanlarının sona ulaşmasını beklercesine. Sonrasında dili çözüldü Nesibe’nin. Anlattı ablasını; “Yardım et!” dedi, sonuna rahat, huzur ve sükûn içinde ulaşsın!”
İçten pazarlıklılığının(181) doruğuna ulaşmıştı Nesim, kendine yakışıp yakışmadığının bilincinde değildi, tıpkı söz salatasındaki(182);
“Biri olmazsa, diğeri…” der gibi.
Marketten dönerken bomboştu elleri, düşüncelerinin o ve öbür taraftaki bencilliği ile alması gerekenleri almayı unutmuştu Nesibe. Eve ulaştığında ablasını kapıda bekler, kolları çapraz bağlı, bir bakıma ayaklarından birinin ucuyla betonu döver gibi buldu.
“Anlat!”
“Şey!”
“Ney? Dökül! Dökül söylemen gerekenleri!”
“Kamuoyu oluşsun(183), o zaman anlatacaktım!”
Yalan bulmakta zorlandığının farkındaydı Nesibe.
“Kamuoyu oluşturmakla benim telefonumu kurcalamanın ne alâkası var, anlat!”
“Kontörüm(184) kalmamıştı da…”
“Dillendikçe batıyorsun, telefonlarımız kontörlü değil, hatlı, faturalı. Anlat neler karıştırdığını!”
“Sonra!”
“Şimdi demem gereksiz. Nasıl olsa açık verirsin(185), ben de doğrunu suratına çarparım, o zaman anlarsın dünyanın kaç bucak olduğunu. Buluştuğun kişinin sevgilin olduğunu tahmin ediyorum, onunla buluştun markette değil mi? Ama bunun benim telefonumla ilintisini(186) çözemedim, ama çözeceğimi sanıyorum!”
Bu, sözler destekli bir yalan uydurmasının gereği olmuştu Nesibe için, hemen şakımaya(187) başladı;
“Peki abla! Pes ediyorum! Doktorun telefon numarasına baktım sadece. Çünkü son muayeneden sonra; ‘Hastanız fazla heyecanlanmasın, sanırım biyopside bir yanlışlık var, göğsünü alma teşebbüsüne gerek kalmayacak sanırım!’ dedi. Ben de yemeğe çıkmadan önce doktordan kesin sonucu öğreneyim ve sana müjdeyi yemek sırasında sen sevdiğinle beraberken vermek istedim.”
Nesibe Nesim’e uyduğunun farkında değildi. Dünyada bu kadar usturuplu(188), kuyruklu(188) yalan söyleyen birinin olmayacağını bilmez gibiydi, üstelik “Sen gidince…” şeklinde saklanarak. Durgunluğunu ablasının hissetmemesini dilercesine devam etme zorunluluğunu hissetti, artık düşüncelerinde ablası değil, haince, egoistçe(70) kendi vardı;
“Markete o nedenle gittim, kulağının delik olduğunu(189) tahmin etmeyi akıl edemeden, sen duymadan sonu sürpriz şeklinde sonuçlandırayım istedim. Oldu mu? Rahatladın mı şimdi? Bir çuval inciri mahvetmek işine yaradı mı? Üstelik doktor biyopsi sonuçlarını henüz kesin olarak elde edememiş. ‘En kısa süre içinde!’ dedi. Ancak dediğine göre kesinlik kazanabilmesi bir biyopsi daha yapılması gerekirmiş.”
Dersine çalışmış da mı uydurmuştu bu kadar yalanı, yoksa bir anda acıma ile yüreğinde bastırmaya çaba gösteremeyip sevdiği insana yakınlaşma dileği mi etkili olmuştu? Ancak yalanları için derin bir şekilde ıstırap çekmeye başladığını hissediyordu.
Bir yanda sevdiği ablasını yitirme kaygısı, diğer yanda sevdiği insana kavuşma dileği. İkilem(190) değil, kadersizlik, şaşkınlık, münasebetsizlik(191), hiçlik, kadirşinas(192) olmayı becerememe duyguları kalbini sıkıştırmaya başlamıştı. Oysa art düşüncesi(193) olmayan ablası o kadar iyi niyetliydi ki;
“Özür dilerim kardeşim, şüphe etmem yanlıştı, sevgilin olsa, benim sana söylediğim gibi, sen de saklamaz söylerdin bana değil mi?”
Yutkundu Nesibe, dudaklarını ısırdı, gözyaşlarını saklama gayreti yaşadı, ablasını kucakladıktan sonra sırtını döndü, lâvaboya yönelirken; “Çişim geldi!” diyerek bir diğer yalanı daha sergilemekte beis görmedi(194), alışkanlık olmuştu artık!
Lâvaboda kösnülünceye(195) kadar ağladı, musluğu sonuna kadar açarak, sifonu da birkaç kez çekerek. Sonra yüzünü yıkayarak, kendini saklayarak yatağına yönelirken yalan maskesiyle alışkanlığını tekrarlamak gereğini hissetti;
“Çok uykum geldi!” dedi…
Yemekte buluştular, mutluydu Nesime. Nesibe’nin Nesim’e, Nesim’in Nesibe’ye nasıl baktıklarının farkında değildi, mutluluğu engeldi, elde olmaksızın sakınılmayan bu bakışlar için. Olacak gibi değil, ama Nesibe, Nesim’in yanında, Nesime ise Nesim’in karşısındaydı.
“Uzun zamandır İskender yemedim, canım çekti, başka bir şey istemem!”
“Sonrasında künefe?”
“İşte bu olmadı sevgili Nesim! Şişman olursam, çirkin olurum, sonrasında da beğenmezsin beni, icra olayını dinlenip dinlenip yüzüme vurursun(196). İstemem, künefe sizin olsun, sen benim olmaya devam et, bu bana yeter!”
Hıçkırık düğümlendi(197) Nesibe’nin boğazında, kendini tutamadı lâvaboya yöneldi, belki hastalığının etkisinde farkında değildi Nesime neler yaşandığının.
İki arada, bir deredeydi(198) Nesim. Bir tarafta kendisini seven, kendinin de sevildiğine inanan toprak olmaya çeyrek adımı kalmış Nesime, diğer tarafta gönlüne taht kurmuş(199) olan Nesibe. Üstelik Nesim ve Nesibe birbirinin olmazlarsa yaşayamayacaklarına inanan ikisi tek bir varlık gibi.
Menü bozulmamıştı, hepsi İskender yiyordu. Üstelik Nesime; alışılmadık, görülmedik bir iştiha(200) ile.
Nesime birden öksürdü, aksırmaya çalıştı, nefes alamamasının işareti “Hığk!” gibi bir ses çıkardı, Nesibe sırtını yumruklamağa çalışırken, o sesler birkaç kez daha çıkma gayretini yaşadı, ancak sesler başarılı olamadı, gözleri pörtledi(201) Nesime’nin, İskender tabağı üzerine cansız kapaklandı başı.
Ambulans beklemeye gerek yoktu. Müşterilerden birinin arabası ile acilen(92) hastaneye yetiştirildiğinde tıbbın yapacağı bir şey kalmamış, Nesime’nin bedeni neredeyse soğumağa başlamıştı. Tanrı onu, sevilirken, ya da sevildiğini sandığını düşünürken, kanserden ıstırap çekerek ölmesine gönlü razı olmadığı için boğazına takılan lokmayı sebep yaratarak yanına almayı uygun görmüş olsa gerekti.
Tanrının kader unvanı ile yönlendirdiklerine akıl-sır erdirilemezdi(202). Zaten insanlar bunu bilseler onun varlığına inanmamayı akıllarından geçirebilirler miydi?
Bir insanın muhallebi yerken dişi kırılıyor, patates yerken aort damarı çatlıyor, bir kaşık suda boğuluyor, pencereden bakarken bir maganda kurşunu ile hayatı sona ererken, bir İskender eti parçasıyla bir genç kızın hayatının sonuna ermesinin çabuklaşması normal sayılmalıydı herhalde ülkemde…
Evet! Tanrının art düşünce denilebilecek ikinci bir düşüncesi olabilir miydi, Nesim için birinciye göre ikinciyi daha uygun görme gibi? Kısaca; Nesibe ile Nesim’i birbirine yakıştırıp uygun görüp Nesime’yi aralarından çekip ayırmak gibi?..
Tüm iş ve işlemleri bitti Nesime’nin, kabrine yerleştirildi, babası ve Nesim tuttu kefeninin iki ucundan, toprağı serpildi. Yabancı değil, iyi bir insandı Nesim, bir namahremi(203) kabrine indirecek kadar da yakın, belki dürüstlüğü konusunda şüphe yaşanacak. Ancak ilk kez de son kez de elini uzatan da Nesim’di.
Mezarlıktan dönüşte elini uzattı Nesibe, tuttu o eli Nesim.
“Acının tahammül sınırlarını terk ettiği, tükettiği anda benim ol!” dedi Nesim.
Her canlı ölümü(204), bazılarıysa yaşamı tüm anlamıyla tadacaktı. Ruhuyla sevilen insanlar asla unutulmayacaktı, unutulamazdı da zaten. Nesibe’nin Nesim’in emrine kısa kesin ve özdü;
“Peki! Sonsuza değin, ablamın ruhunu üleşerek…”
Şimdi eğri oturup doğru konuşmaya çalışalım; Tanrının hikmetinden asla sual olunmaz, ancak bir ölüm üzerine de mutluluk hak mıdır?...
YAZANIN NOTLARI:
(*) Fahri (Kısaltılmış Fahrettin); Onursal, gönüllü, karşılıksız kabul edilen görev, iş.
Gazetecilik Fahri Üyeliği; Basın mesleği ile ilgili olarak kamu ve özel kuruluşların basın müşavirliklerini yürütenler, emekli olanlar, çevrelerinde saygın olarak bilinen basın dostları Genel Merkez Yönetim Kurulu Kararı ile Fahri Üye olabiliyorlar. Seçme, seçilme ve aidat ödeme zorunlulukları yoktur (Fahri Trafik Müfettişliği, Fahri Kur’an Kursu Eğitmenliği, Fahri Müezzinlik konuları farklıdır).
Nesim, Nesime; Hoşa giden, hafif ve lâtif esen yel (rüzgâr), yumuşak bir esinti. Yumuşak huylu, kalender, mülâyim insan.
Besim; Güler yüzlü, güleç adam. Pus, hafif sis.
Nedime; Soylu bir kadına eşlik ve arkadaşlık etmekle yükümlü yardımcı kadın.
Nesibe; Çok fazla düşünen, irdeleyen, zihin gücü ve kültür zenginliği olan, savaşçı, yıkılmayan, hayal gücü yüksek yapıda olan.
(1) Her gün kendinize biraz ‘Sessiz Zaman’ Ayırın! Richard CARLSON
(2) Doktora; Üniversiteyi bitirdikten sonra bir bilim dalında bilimsel bir yapıt ve sınavla ulaşılan aşama. Doktor sanını kazanmak için verilen sınav.
(3) Unvan; İsim, lâkap, titr, san.
(4) Leyleğin Yuvadan Attığı Yavru; Bu söz Türkçemize annenin bakamayacağı yavrusunu yuvadan attığı şeklinde yerleşmiş olup, yanlıştır. Aslında anne, getirdiği yemleri yavrularına eşit miktarda dağıtamadığı için, güçlü yavrular, zayıf olanları yuvadan atar ki, kendisinin payı artsın diye. Bu miras (ya da mal varlığı için) kardeşlerini katledenler için de güzel bir örnek olmalı, diye düşünüyorum.
(5) İslam’da Dört Kadınla Evlilik; Kur’an’da Nisa Suresi, 3. Ayette; bununla ilgili bir kısım şartlara tabii bir ayet vardır. Ancak öyküdeki Nesim’in babasının evlilikleri ile ilgili düşüncesi saçmalıktan öte bir şaşkınlık dışında bir şey değildir.
(6) Felsefe; Düşünce bilimi. Var olanların varlığı (insan, evren, doğa), kaynağı, anlamı ve nedeni üzerine düşünme ve bilginin doğru ve gerçek anlamda bilimsel olarak araştırılması. Bir bilgi alanının ya da bilimin temelini oluşturan ilkeler bütünü. İnsanların çeşitli türdeki suallere cevap vermesi gerekliliği.
(7) Maharet; İşi yapmakta ustalık, eli yatkınlık, beceri, beceriklilik.
(8) Ahrete Havale; Bir bakıma ahret (ahiret) yolculuğu, yani ölüm anlatılmak istenmiştir. Bu dünyadan sonra gidilen ebedi âlem kabaca söylenmiştir.
Ahret (Ahiret); Dini inanışa göre, insanın öldükten sonra dirilip sonsuza dek kalacağı ve Tanrı’ya hesap vereceği yer, öbür dünya. Bu dünyadan sonra gideceğimiz ebedi âlem. Kıyametten sonra tüm varlıkların toplanacağı yer.
(9) Teferruat; Bir şeyin bütün niceliği, incelikleri, ayrıntılar.
(10) Nereye giderseniz gidin, siz oradasınız. Richard CARLSON
Her gün birkaç dakikanızı sizi sevecek birine ayırın. Richard CARLSON
(11) Tezahürat; Bağırıp çağırarak, alkışlayıp tempo tutarak yapılan eylem.
(12) Kubarmak: Gubarmak şeklinde de kullanılan bu kelime, kibirlenmek, gururlanmak, böbürlenmek anlamında yöresel olarak kullanılmakta, tahminen “kabarmak” kelimesinin kartlaşmış hali olsa gerek. Ancak Sivas ve yörelerinde çokça kullanılan sözün anlamı çiçek ve bitkilerin kısa zaman içinde boy vermesi anlamındadır. Nitekim Âşık Veysel bir türküsünde; “Baharda erimiş dağların garı, Dağlarda gubarmış dağ çiçekleri” demiştir.
(13) Can Kulağı İle Dinlemek; Çok dikkatli dinlemek.
Ağzına Düşmek (Ağzının İçine Düşmek); Can kulağı ile dinlemek. Çok yaygın olarak bilinip konuşulmak. Birini hayranlıkla dinlerken, farkında olmaksızın cinsellik dürtüsüyle ağzına, yüzüne bakmak.
(14) Icığını Cıcığını (Sormak, Çıkarmak) Öğrenmek; İçi-dışı, hepsi, tüm ayrıntıları öğrenmek.
(15) İç Geçirmek; Derin bir soluk alarak, üzüntüsünü, içinden geçirdiğini, düşündüğünü, istediğini anlatmaya çalışmak.
(16) Mendil Vermek; Anadolu’da genelde söz vermek, ”Bekleyeceğim!” anlamına gelmektedir. Ancak; mendil vermenin ayrılık getirdiği de söylemler arasındadır.
(17) Boş zaman yoktur, boşa geçen zaman vardır… Rabindranath TAGORE Vaktin çok önemli olduğunun, geçtiği anda, bir daha geri gelmeyeceğinin, saçma şeylerle zamanı sarf etmenin yanlışlığını anlatan söz.
(18) Yatcaz Kalkcaz Hop Ordayım; Gülşen’e ait bir şarkı.
(19) Yeni Yetme; Evlenecek çağa gelmiş, ergen olmuş, ancak henüz bekâr, aklının çok şeye erdiği kanaatinde olup da hiçbir şey bilmeyen.
(20) Bir garip ölmüş diyeler / Üç günden sonra duyalar / Soğuk su ile yuyalar / Şöyle garip bencileyin… (Çok kişi son satırdaki ilk kelimeyi maalesef “Söyle” olarak söyler ki yanlıştır.) Yunus EMRE
(21) İşte Geldik Gidiyoruz, Şen Olasın Halep Şehri; Namdar Rahmi KARATAY (Ayrıca Cem KARACA’nın “İşte geldik gidiyoruz, bilinmez bir diyara” şarkısı vardır.
(22) Ölümlük-Dirimlik; Ölmeden önce ihtiyat olarak, ya da ölüm döşeğinde ağır hasta yatarken kefen parası gibi, kimseye muhtaç olmamak için elde tutulan para, ziynet, mal ya da herhangi bir şey.
(23) Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder. / Dante gibi ortasındayız ömrün. / Delikanlı çağımızdaki cevher, / Yalvarmak, yakarmak nafile bugün, / Gözünün yaşına bakmadan gider… diye başlayan Cahit Sıtkı TARANCI’nın “OTUZ BEŞ YAŞ ŞİİRİ” isimli şiirinin başlangıcıdır.
(24) Bekdemir’li; Yaşamımın bir bölümünü geçirdiğim köyümden esinlenerek öyküye kattığım bir isim (ya da mahlas).
(25) Mahlâs; Genellikle divan şiiri ve Türk halk ozanlarının ve kendini gizleme çabasında olanların kullandıkları ve ünlendikleri takma ad (Kanuni Sultan Süleyman’ın Mahlası Muhibbi idi, meselâ).
(26) Müteşair; Şairlik taslayan, şairlik satmak isteyen, şair olmayıp şair olduğunu öne süren, şair gibi görünen, sahte şair, demektir. Bununla ilgili şahane bir benzetme vardır: “Çile bülbülüm” şarkısındaki gibi meselâ: Burada; “çile” kelimesinin “çilemek” fiilinden geldiğini görebilen “ŞAİR”, Farsça “ızdırap” anlamına geldiğini sanan kişi ise; “MÜTEŞAİR” dir.
(27) Batıl İtikat (Batıl İnanç); Hurafe. Boş inanç. Korku, umarsızlık, çağrışım gibi nedenlerle beliren, geleceği bilmek isteğiyle rastlanılan benzerlikleri iyilik, ya da kötülüğün ön belirtileri olarak değerlendiren, bilimin ve dinin kabullenmediği doğaüstü güçleri tasarımlayan, kuşaktan kuşağa geçen yanlış inanışlar.
Rivayet; Söylenti.
(28) İhtiras; Aşırı, güçlü istek. Tutku. İrade ve yargıları aşan güçlü coşku.
(29) Salâ; Essalat, Salât. Müslümanları bayram ve Cuma namazlarına çağırmak, bazı yerlerde cenaze için kılınacak namazı haber vermek için minarelerde okunan dua. Namaz, dua.
(30) Eseflenmek; Acınmak, acımak, üzülmek, kendini karşısındakinin yerine koymak.
(31) Çoluk Çocuğa Karışmak; Evlenmek, eş ve çocukları olmak. Bir ailesi olmak.
(32) Hüzün; Duygulanma. İçe kapanıklık. Üzüntü. Gönül üzgünlüğü.
(33) Matah; İnsan, mal, eşya için küçümseme yollu söylenen bir söz.
(34) Akıl Erdirememek; İdrak edememek. Anlayamamak, kavrayamamak, algılayamamak. Erişememek, kavuşamamak, ulaşamamak.
(35) Tecavüz; Ötesine geçme, hakkını çiğneme, sınırı aşma. Gasp. Saldırma, saldırı, sarkıntılık. (Irza Tecavüz, Cinsel Tecavüz, Irza geçme; Bir kişi ya da kişilerin, bir kişiyle istememesine rağmen seks yapması, şiddet, tehdit ya da ısrarlar sonucu birlikte olma mecburiyeti)
İffetsizlik; Namussuzluk. Cinsel konularda ahlâk kurallarına bağlılığı olmamak.
(36) Gâvur; İslâm’a göre peygamberi olmayan, Müslüman olmayan kimseler. Dinsiz, merhametsiz, acımasız, inatçı. (Yöresel olarak) Yabancı, el.
(37) Türbanlı; İnce kumaştan yapılmış, başı sıkıca kavrayan baş sargısı olan.
(38) Mantık; Doğru düşünme sanatı, bilimi, yolu ve yöntemi. Gerçeği aramaya yönelik işlemler ve bunlarla ilgili tasarım, çıkarım ve kanıt gösterme.
(39) Hadis; Hazreti Muhammed’in Müslümanlarca büyük değerler verilen ve genelde kural niteliğinde söz ve davranışları (ileriki yılarda peygamberimize mal edilip de gerçek olduğu konusunda şüpheler olan sözler ve davranışlar).
(40) Bid’at; Sonradan türeyen bir âdet.
(41) Hoşgörü; Müsamaha. Tolerans. Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, göz yummak. Kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi görüşlerimize aykırı olan görüşleri sabırla karşılamak. Kendine, düşüncelerine ters gelse bile başkalarının düşünce, fikir ve davranışlarına karşı anlayışlı davranma, rahatsız olmama, tepki göstermeme.
(42) Enstantane; Bir anda olan, şipşak. Bu yöntemle çekilen fotoğraf.
(43) Fevkalâde; Alışılmış olandan ayrı, olağanüstü, beklenmedik, görülmedik, işitilmedik, aşırı, çok fazla, çok iyi, çok üstün, çok güzel.
(44) Röportaj; Bir yazarın, bir konuyu inceleyip araştırarak kendi görüş ve yorumlarını da ekleyerek oluşturduğu gazete veya dergi yazısı. Bir radyo, ya da televizyon habercisinin bir konuyu inceleyip araştırarak hazırladığı, ya da bir kimseyle görüşme şeklinde sunduğu program.
(45) Meblağ; Tutar, para.
(46) Portre Resim; Belli bir kimsenin yüz ve baş karakterini gösteren resim.
Natürmort Resim; Hareketsiz, durgun, doğa şeklinde resim.
(47) Homongolos; Gerçek anlamda “Kadın Düşmanı” ya da “Kadınlardan korkan, onlarla herhangi bir yaklaşımı oluşturamayan” Lügate göre “Kadın Sevmeyen” diyebileceğimiz bir tip olup, Reşat Nuri GÜNTEKİN’in “Bir Kadın Düşmanı” adlı eserinde de adı geçer. (Ayrıca tıp dilinde; “cüce” anlamına geldiği gibi, çirkin bir kayabalığının adı olarak da kullanılmaktadır.)
(48) Victor HUGO’nun eseri olan Notre Dame’ın Kamburu (Orijinal isimleri; Notre Dame De PARIS, The Hunchback Of Notre Dame) çeşitli kereler filme çekilmiş; QUASIMODO ve ESMERALDA rolleri çeşitli sanatkârlar tarafından canlandırılmıştır. Hatta eserin çizgi filmi bile yapılmıştır.
(49) Çığırmak; Çağırmak, seslenmek. Avaz avaz türkü, şarkı söylemek.
(50) Hakkım yok seni sevmeye… diye başlayan “Arkadaşımın aşkısın” şarkısının orijinali “La Femme de Moni Ami” olup bestesi Enrico MASIAS’a, sözleri (Rahmetli) Fecri EBCİOĞLU’na aittir, sanırım ki o tarihlerde bu şarkıyı Türkçe olarak en iyi seslendiren sanatçı da Juanito idi.
(51) Done; Veri. Bir araştırmanın, bir tartışmanın, bir muhakemenin temeli olan ana öge. Bir sanat eserine veya edebi esere temel olan ana fikir. Bir problemde bilinenden bilinmeyeni bulmaya yarayan şey. Deneysel ölçümler, sayımlar sonucu elde edilen sayı kümeleri. Bilimsel sonuçlara ulaşmak için gerekli olan her şey.
(52) Ne Âlemi Var; Herhangi bir şeyi yapmanın, yerine getirmenin gereği yok, söz etmenin, konuşmanın gereği olmamak anlamında bir söz.
(53) Eğer Allah seni bana yazmışsa, benden kaçışın yok! Lâkin kader seni benden almışsa, ağlamaya lüzum yok. Şems-i TEBRİZİ
(54) Göz Hapsinde Tutmak (Göz Hapsine Almak); Gözlemek, gözlem altında tutmak. Hiçbir hareketini gözden kaçırmamak.
(55) İç Ses; Herhangi bir ses yokken, sessizlikte, yaşantımıza uygun olarak duyduğumuzu sandığımız bizi yönlendiren ses.
(56) Cümle Âlem (Dünya Âlem, El âlem); Kim var, kim yoksa herkes.
(57) Gözle Zina (Göz Zinası); Zinaya yol açan haram davranışlar veya büyük haramlara; götüren günahlardandır. Göz Zinası; kısaca harama bakma anlamındadır. (Ayrıca kulak, dil, el zinası gibi çeşitleri de vardır).
(58) Göz Süzmek; Göz kapaklarını birbirine yaklaştırarak nazlı nazlı, anlamlı, anlamlı bakmak.
(59) Ağzı Açık Ayran Delisi (Gibi Bakmak); Yeni gördüğü her şeye alık alık bakan, anlamsız bir hayranlıkla seyredip şaşıran, basit şeyleri bile aval aval izleyen, amaçsız, serseri bir şekilde, ne yaptığı belli olmaz bir şekilde dolaşmak, çevreye aptalca ve hayranlıkla bakmak (bu durumda ağız açık, dil de hafifçe dışarıya doğru çıkıktır).
(60) Dimağ; Beyin. Bilinç. Zihin. Kafatasının üst bölümünde, beyin zarı ile örtülü, iki yarım yuvar biçiminde sinir kütlesinden oluşan, duyum ve bilinç merkezlerinin bulunduğu organ.
(61) Cüret; Düşüncesiz ve saygıyı aşan davranış. Korkusuzca davranış, yüreklilik.
(62) Sırıtmak; Dişlerini göstererek aptallık, şaşkınlık, kurnazlık, özellikle alay belirtir bir şekilde gülmek.
(63) Yalın (Düşünce, söz, yazı için); Karışık olmayan, kolay anlaşılan, karmaşık olmayan, gösterişsiz, süssüz, sade. Gerçeği dile getiren, doğru olan, ama zorunluluğu olmayan teklif.
(64) Hakkını, Haddini Bilmek; Neler yapamayacağını, yapmaması gerektiğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilip onun ötesine geçmemek çabası yaşamak, ölçüsünü bilmek.
(65) Gözü Isırmak; Bir kimseyi sanki tanır gibi olmak.
(66) İllâ, İllâ Ki; İlle. Ne ve hangi şartlarda olursa olsun. Her halde. Hele. Ne olursa olsun. Özellikle, mutlaka.
(67) İstisna; Bir kimse, ya da bir şeyi benzerlerinden ayrı tutma. Genelde ayrı, kuraldışı olma, ayrıklık, aykırılık, ayrı tutulan kimse ya da şey.
(68) Cezbetmek; Kendine çekmek, kendine bağlamak, etkilemek, etkisi altına almak.
(69) Pes Etmek; Birinin kurnazlığı karşısında savunmaktan ya da o eylemden vaz geçmek. Güreşte sırtının yere gelmesini istemeyen pehlivanın yenilgiyi kabullenme anlamındaki sözü.
(70) Bencillik; Egoistlik. Yalnız kendini düşünme, kendi çıkarını herkesinkinden üstün tutma.
Egoistçe; Bencilce. Öncelikle ve özellikle kendini düşünen, kendi çıkarlarını herkesinkinden üstün tutan, hodkâmlık, egoizm ve bencillik öğretine inanma şeklinde.
(71) Ahenk; Uyum; Anlaşma, uyuşma, iyi geçinme.
(72) İçi Geçmek; Bir an uykusu ağır basıp, dalıvermek. Yaşlılıktan, zayıflıktan gücü azalmış olmak, isteği, ilgisi azalmak, kaybolmak.
(73) Kulunç; Kulunç Kemiği, sırttaki kürek kemiği.
(74) Etme Bulma Dünyası; “Bu dünya kötülük edenin kötülük bulduğu bir yerdir” anlamında kullanılan bir söz.
(75) Hınç; Öç alma duygusuyla yüklü öfke.
(76) Aklının Ucundan (Köşesinden) Bile Geçirmemek (Geçmemek); Bir konuyu hiç düşünmemiş olmak.
(77) Üstüne Tuz Biber Ekmek; Bir üzüntüyü, bir derdi, kusuru artıracak durum oluşturmak.
(78) Selle-Sümük; Sümüğün, tükürük, gözyaşı ile karışarak akması anlamında bir deyim olup, bazen “salla-sümük”, “salya-sümük”, “sellesümük” şeklinde de kullanılmakta, değişmeceli anlamda; “Derdini, ya da söylediklerini, yapılmasını istediklerini duygu sömürüsü ile özellikle sesine duygusal bir hava vererek anlatmak” olarak da söylenebilir.
(79) Sebebi Hikmet; Faydalı neden, gerekçe.
(80) Salkım Saçak; Dağınık, düzensiz bir durumda, parçalara ayrılmış, parçaları sarkmış.
(81) Tomurmak; Tomurcuklanmak anlamı dışında, bir şeyi ısırıp, çiğneyip, yutarak, doymak için yemek (Yöresel bir deyiş).
(82) Kefil Olmak; Bir kimse için borcunu ödemediği ya da verdiği sözü tutmadığı zaman bunu yerine getirmeyi üstlenmek.
Kefalet; Kefillik. Birinin borcunu ödememesi, ya da verdiği sözü tutmaması durumunda bunun sorumluluğunu üstlenme durumu.
(83) Tebligat; Bildirim. Kişilere resmi bir işlem hakkında bilgi verme işlemi.
(84) Rezil Olmak; Toplum içinde ayıplanacak bir duruma düşmek.
(85) Alelacele; Çok acele ederek, çabucak, çarçabuk, acele olarak, çabuk, ivedilikle.
(86) Çıkın, ya da Çikin, veya Çıkı; Bezle sarılarak düğümlenmiş küçük bohça. (Yöresel olarak çikin, “r” harfi düşmüş olarak “Çirkin” anlamında da kullanılmaktadır).
(87) Hamiyetperver; Hamiyetli, Hamiyetsever. Hamiyet sahibi.
(88) El Gün; Başkaları, yabancılar, herkes.
(89) Mahcup Olmak; Bir toplulukta güvenini yitirmek, rahat konuşamamak, rahat davranamamak, utangaç, sıkılgan, kendine güvenini yitirmiş olmak.
(90) İcra; Borçlunun alacaklıya ödemekle ya da alacaklı için yerine getirmekle, yapmakla yükümlü bulunduğu bir şeyi ödememesi, yapmaması durumunda alacaklının başvurduğu kuruluş ve bu kuruluşun yaptığı görev. Yerine getirme, yapma, yürütme, uygulama.
(91) Haciz; Bir alacaklının başvurusu üzerine, alacağın ödenmesi için borçlunun, parasına, aylığına ya da malına İcra Dairesince el konulması.
Haczetmek; Bir alacağın ödenmesi için, borçlunun yaşam ve mesleğini sürdürmek için gerekli olan şeyler dışında kalan para, aylık, ya da malına el koymak.
(92) Acil; İvedi, acele, çabuk. Vakit geçirmeden, hemen.
Acilen; Çabucak. Vakit geçirmeden, vakti gelince yapılmak üzere. Bir vadeye ya da şarta bağlı olarak.
(93) Minnet; Yapılan bir iyiliğe karşı kendini borçlu sayma. Teşekkür etme. Gönül borcu. Müdana.
Minnettar: Minnet eden, bir kimseden gördüğü iyiliğe karşı minnet duyan, gönül borçlusu, teşekkür borcu hisseden.
(94) Estağfurullah; Asıl anlamı; Arapça; “Tanrıdan bağışlama dilerim” şeklindedir. Ancak Türkçemizde kendisine olumsuzluk bir nitelik yakıştıran kimseye “Hiç de öyle değil!” anlamında nezaket, bazen de alay sözü. Bunun tersi övülen veya teşekkür edilen kimsenin söylediği incelik ve alçakgönüllülük sözü. Ayrıca karşısındakinin kendinden beklediği işi, kendisi için yük saymayan kimse tarafından söylenen “Teşekküre değmez! Bir şey değil! Rica ederim!” şeklinde nezaket sözü.
(95) Şifahi; Sözlü olarak yapılan. Sözlü.
(96) Bir musibet, bin nasihatten evlâdır. Bin nasihatten, bir musibet yeğdir. Yanlış bir yol tutmuş insanlara verilmiş nasihatlerin, öğütlerin fayda etmediği, ancak başına gelen bir felâketin onu doğru yola getirmekte daha etkili olduğuna dair TÜRK ATASÖZÜ.
Musibet; Ansızın gelen felâket, sıkıntı veren şey, uğursuz.
Evlâ; Daha iyi, daha uygun, daha lâyık, daha üstün, yeğ, başta gelmesi lâzım gelen.
(97) Sarı Çizmeli Hanım Ağa; Uydurmadır. Aslı; “Yaz dostum, güzel sevmeyene adam denir mi?” diye başlayan Barış MANÇO şarkısının nakarat bölümü; “Yaz tahtaya bir daha, tut defteri kitabı, Sarı Çizmeli Mehmet Ağa bir gün öder hesabı” şeklindedir.
(98) İntibaa; İzlenim. Bir durum veya olayın duyular yoluyla insan üzerinde bıraktığı etki, imaj. Uyaranların, duyu organları ve ilişkili sinirler üzerindeki etkileri.
(99) Afra Tafra; Çalım. Çalımlı bir biçimde. Kendini olduğundan fazla gösterip böbürlenme, kibirlenme.
(100) Toparlamak; Toplu bir duruma sokmak, bir araya getirmek, toplamak. Neler üzerinde durulacağını düşünerek onları bir araya getirmeye çalışmak.
(101) Detay; Ayrıntı.
(102) Kesinkes; Kesin olarak, kesinlikle.
(103) Vır Vır Etmek; İpe sapa gelmez bir biçimde durmadan konuşmak.
(104) İstiflemek; Stok etmek, stoklamak. Genellikle aynı türden şeyleri üst üste, düzgün bir şekilde yığmak, dizmek, sıralamak.
(105) Pisboğaz; İyi, kötü, vakitli, vakitsiz demeden eline geçen her yiyeceği yiyen.
(106) Gözüne Çarpmak; Bir kimse, bir şey dikkatini çekmek.
(107) Cücükleşmek, Cücüklenmek; Filizlenme durumuna gelmiş olmak.
(108) Evde Kalmış Kart Kız; Evlenmemiş, evde kendi kendine, ailesinin hoşgörüsü ve rızası olmaksızın yaşlanmış kız.
(109) Lütuf; Kayra. Önem verilen, sayılan birinden gelen iyilik, yardım, ihsan, güzellik, hoşluk, bağış.
(110) Bürokratik; Bürokrasi ile ilgili.
(111) Ardiye; Depo. Ticaret eşyalarının saklandığı yer. Ayrıca; böyle bir yerde saklanan eşya için ödenen ücrete de “ardiye” denilmektedir.
(112) Güve; Pulkanatlılardan kurtçuğu deri, yapağı, yünlü kumaş, yün örgü, hububat, bakliyat vb. yiyen bir böcek.
Güvelenmek; Güvelerce yenilmiş olmak.
(113) Hazımsızlık; Hazmedememe durumu. Kimi durumlara katlanamama. Sindirim sisteminin besinleri iyi sindirememesi, sindirimin yolunda olmaması durumu.
(114) Himmet; Yardım, kayırma, iyi davranma. Çalışma, emek, gayret, lütuf, iyilik, kalp isteğiyle gösterilen gayret, emek, çaba, kutsal sayılan bir kişi tarafından yapılan etki. Meyil, arzu, istek, azim, niyet, irade…
(115) İğrenç; Tiksinti. Bir şeyi, bir kimseyi, bir düşünceyi, bir davranışı vb. kötü, ya da aşağı bularak ondan uzak durmak duygusu. İğrenme, iğrenilme.
(116) Hayatiyet; Canlılık, yaşamın sürmesi için gerekli güç, yaşama gücü.
(117) Çöp Konteyneri; Evsel ve katı atıkların geçici olarak toplanması için şehrin uygun yerlerine konulan çöp kabı.
(118) Depozit (Depozito); Bir üstlenme sırasında yatırılan güvence ya da bağlantı parası. Kabıyla birlikte satılan bir malın kabı için alınan ve kap geri getirildiğinde alıcıya geri verilen kap bedeli.
(119) Battal; En ve boyca alışılmış olandan büyük, pek büyük, iri. Cesur, kahraman. İşe yaramaz, kullanılmaz, işsiz, hantal.
(120) Konuşlanmak; Belli bir durumda ve en iyi bir biçimde yerleşmek (Genelde askeri terim).
(121) Göz Ucuyla Bakmak (İzlemek); Sezdirmemeye çalışarak, başını çevirmeksizin yandan bakmak, izlemek, göz kuyruğuyla bakmak, süzmek.
(122) Pekişmek; Kavileşmek, sağlamlaşmak, güçlenmek.
(123) Tabu; Toplumca yasaklanmış, yaptırımlarla korunan, dokunulması, eleştirilmesi, değiştirilmesi olanaksız her şey. İlkel kavimlerde dini inanış olarak kutsal kabul edilen, korkuyla karışık saygı duyulan, dokunulması, ya da kullanılması yasak olan, yoksa zararının olacağına inanılan her şey, yasaklanarak korunmuş olan, tekinsiz.
(124) Etajer; Raflı, kapaksız, taşınabilir dolap.
(125) Ablak; Yüzü yayvan ve dolgun olan.
(126) Tahayyül Etmek; Hayalde canlandırma, simgeleştirme, imgeleme.
(127) Hazmedememek; Kimi durumlara katlanamama. Sindirim sisteminin besinleri iyi sindirememesi, sindirimin yeterli ve uygun olmaması, hazımsızlık durumu.
(128) Şifa; Hastalıktan kurtulma, iyileşme.
Şifayı Kapmak; Hastalanmak.
(129) Sökün Etmek; Birden bire görünüp arkası kesilmeden gelmek.
(130) Bir Çırpıda; Hemen, çabucak, ele alır almaz, bir davranışta.
(131) İki Lâfı (İki Sözü) Uç Uca (Ard Arda) Eklemek; Uygun bir zaman dilimi içinde kişilerin zaman kısıtlaması olmaksızın düşüncelerini, duygularını, düzgün bir şekilde anlatmaları, sohbet etmeleri.
(132) Telâfi Etmek; Ziyan olan, yok yere elden çıkan bir şeyin yerini onun değerinde bir şeyle doldurmak, zararı karşılamak. Yanlış ya da eksik olan bir şeyi düzeltmek, yerine geçirmek.
(133) Gıybet; Çekiştirme. Dilin âfeti. Bir kimsenin gıyabında (arkasından) onun ve yakınlarının kusurlarından hoşlarına gitmeyecek şekilde bahsetmek, konuşmak, yüzüne karşı söyleyemeyeceği şeyleri arkasından söylemektir ki Kur’an’la yasaklanmıştır. Kuranı Kerim’in Hucurât Suresinin 12. Ayetinde (49/12) başlarında şöyle buyrulmuştur. “Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?…” Bu konuda Peygamberimize ait olan bir hadiste; “Gıybetin denizleri kirletecek kadar kirli olduğunu” ayrıca “Bir kimse biri hakkında arkasından doğru konuşmuşsa gıybet, yalan konuşmuşsa iftira olduğunu” belirtmiştir.
(134) Pasaklı; Giyimine kuşamına, eşyalarının düzenine, temizliğine önem vermeyen.
(135) Yalapşap; Yalap şalap. Baştan savma, üstün körü, yarım yamalak.
(136) Eseflenmek; Acınmak, acımak, üzülmek, kendini karşısındakinin yerine koymak.
(137) Garibine Gitmek; Tuhafına gitmek, yadırgamak.
(138) Hayıflanmak; Acınmak, yerinmek, esef etmek, kaybedilen bir fırsat için üzülmek.
(139) Akıl Sır Erdirmemek (Erdirememek); Herhangi bir işin nasıl olduğunu, asıl sebebini anlayamamak.
(140) Düğül; Tek başına tomurcuk olmakla beraber, Düğül Düğül şeklinde iki kez kullanılırsa yerel bir söyleyiş olarak bez torba içine konulan nohut vb. bakliyatın bez torba dışından görünüş şeklidir.
(141) Hipokrat Yemini (Bugünkü Hali); “Tıp Fakültesinden aldığım bu diplomanın bana kazandırdığı statü, hak ve yetkileri kötüye kullanmayacağıma, hayatımı insanlık hizmetlerine adayacağıma, hastalarımı memnun edeceğime, insan hayatına mutlak surette saygı göstereceğime, mesleğim dolaysıyla öğrendiğim küçük sırları saklayacağıma, hocalarıma ve meslektaşlarıma saygı ve sevgi göstereceğime dil, din, milliyet, cinsiyet, takım, ırk ve parti farklarının görevimle, vicdanım arasına girmesine izin vermeyeceğime, mesleğimi dürüstlük ve onurla yapacağıma namus ve şerefim üzerine yemin ederim.” (Bu yeminde anlayamadığım şeyler; küçük sırları açıklamamak iyi de, büyük sırları açıklamakta sakınca yok mu? İkincisi; parti farkları denirken neden mezhep farkları da dikkate alınmamıştır ki? Üçüncüsü; Anayasaya rağmen yeminler bozulabilirken, bu yeminin gerçekleşme olasılığı % kaçtır?)
(142) Boynunu Bükmek; Bir durumu, bir işi ister istemez kabul etmek. Acınacak halde, çaresiz bir durumda kalmak. Bitkiler için canlılığını yitirmek.
(143) Tavsatmak; Bir iş, bir durum vb.nin gücünü, hızını kaybettirmek, yavaşlatmak, gevşetmek.
(144) Savsaklamak; Zorunlu, geçerli bir neden olmaksızın bir işi bilerek, isteyerek geri bırakmak, zamanında yapmamak, geciktirmek.
(145) Ivır-Zıvır; Küçük, önemsiz.
(146) Yorgun-Argın; Çok yorgun, gücü kalmamış, bitkin bir durumda.
(147) Zihnini Kurcalamak; Çözülmesi gerekli bir konu üzerinde durmak. Bir şeyin sık sık hatırlanıp insanı düşündürmesi.
(148) Mevzubahis; Söz konusu. (Nedime’nin lügat parçalamasını hoş görmek gerek!)
(149) Hamarat; Ev işlerinde çalışan, elinden iyi iş gelen, becerikli kadın.
(150) Çilingir; Anahtar, kilit ve bunlar gibi demirciliğin ince işlerini yapan demirci ustası. İzin Belgeli olarak kapı, kasa vb. gibi açma işlerini yapan (görevli) kişi.
(151) Müsvedde (Müsvette); Bir şeyin kötü bir benzeri. Yazı taslağı, karalama.
(152) Ağız Şapırdatmak; Aslında özenip beğenip sevdiği bir şeyi gördüğünde kendinden geçercesine beğenmek. Aslı; Misophonia denilen bir hastalık şeklidir.
(153) Şefkat; Acıyarak ve koruyarak sevme. Sevecenlik. Bir şeyin üstüne titreme. Merhamet gösterme.
Himaye; Koruma, gözetme, esirgeme, elinden tutma, gözetme, kayırma.
(154) Şıp Diye Bulmak; Ansızın, beklenmeyen bir anda, olanı biteni fark edip bulmak.
(155) Abdala (Allah’a yaklaşmış kişiye) Malûm Olmak; Bir şeyin olacağını önceden sezen kimseler için söylenen bir söz. Genelde saf insanların olaylar hakkındaki görüşleri ile alay etmek anlamında “Aptala malûm Olmak” şeklinde kullanılan söz yanlıştır.
(156) Ağzı Kulaklarına Varmak; Çok sevinmek, sevindiği her halinden belli olmak.
(157) Berraklık; Duruluk, parlaklık. Aydınlık, pırıl pırıl olma. Temizlik, güzellik, açıklık.
(158) Gariban; Kimsesiz, zavallı, garip, yabancı, gurbette yaşayan.
(159) Karmaşa; Çözülmesi güç olan iş. Karmaşık olma durumu.
Karmaşık; Anlaması, anlaşılması, açıklanması güç olan. İçinde aynı türden bir çok öge bulunan birbirine az çok aykırı bir çok şeyden oluşmuş olan.
(160) Uluorta; Yapacağı etkiyi tartmadan, düşünüp taşınmadan, hiç çekinmeksizin, açıktan açığa.
(161) Can Alıcı Cümleler; Kahredici, kendinden geçirici cümleler, aşırı tepkiye neden olan sözlerle yüklü önemli cümleler.
(162) Hoşnut Olmak; Memnun olmak, yakınmamak, şikâyetçi olmamak. Bir kimseden, ya da durumdan memnun bulunmak.
(163) Hırsız-Gürsüz; Hır gür çıkarmaksızın. Kavga, tartışma olmaksızın.
(164) Makul ve Mantıklı; Akla uygun, akıllıca, belirgin, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş gören, akılla kanıtlanan, sözü akla yakın.
(165) Helâk Olmak, Helâk Etmek, Kendini Helâk Etmek; Yorulmak, bitkin duruma gelmek, yok olmak, ölmek.
(166) Biyopsi; Yapısını mikroskopla incelemek üzere camlıdan bir doku parçası alma.
(167) Metastaz; Kanserli dokuların (organizmadaki bir hastalığın) kan damarları ve lenf yardımıyla bir başka alana sıçraması. Bir bakıma Türkçemizde “Yayılma” karşılığı.
(168) İllet; Hastalık, dert, hastalık derecesinde alışkanlık, bozukluk, kızdıran, sinirlendiren şey, sebep.
(169) Katmerleşmek; Kat kat olmak, katmerli duruma gelmek, katmerlenmek, Sorunların üst üste gelmesi.
(170) Diyet; Sağlığı korumak, düzeltmek amacıyla yapılan perhiz, rejim.
(171) Alla’sen; Bıkkınlık, sitem, kızma anlamında “Allah’ını seversen, git başımdan vb.” gibi sözlerin kısa ifadesi.
(172) İçi İçini Yemek; İstediğini yapamamak yüzünden üzülmek.
(173) Kılıf (Kılıfına) Uydurmak; Bir durum ve tutuma (özellikle yalana) biçim, şekil uydurmak.
(174) Tereddüt; Kararsızlık, duraksama.
(175) Yedikleri, İçtikleri Ayrı Gitmemek; Söz aslında Türkçemizde “Gitmek” şeklinde kullanılır ki, yanlıştır. Her zaman bir arada yakın ilişki halinde olmak.
(176) Kulağı Kirişte Olmak; Söylenecek sözü, gelecek haberi dikkatlice beklemek.
(177) Ayran Gönüllü; Bir bakıma Sarkak Gönüllü olmak deyimiyle aynı içerikte gözükse de her şeye heves edip sıkılan, maymun iştahlı kişiler için kullanılan bir deyimdir.
(178) Rötuş; Herhangi bir şeyde düzeltmek için yapılan değiştirme işlemi. Fotoğrafçılıkta filmi basmadan önce üzerinde yapılan düzeltme işlemi.
(179) İğreti (Eğreti); Belirli bir süre geçtikten sonra kaldırılacak olan, geçici, muvakkat takma. Yerini bulamamış, uyumsuz, yakışmamış, üstünkörü, ciddiye alınmamış. İyi yerleşmemiş, yerleştirilmemiş olan.
(180) Hafıza-i Beşer Nisyan İle Maluldür; Türk Atasözü olup; insan hafızası unutur, ya da hafızamızın eksikliği unutkanlığı doğurur, unutkanlık bir insanlık gereğidir, gibi anlamları vardır. Bir de; insanın özellikle kötü anları, kötü anıları unutması gerekliliğini belirtir şekilde kullanılmaktadır. (Türk Dil Kurumunun Türkçe Sözlük adlı eserinde Atasözü; “Uzun deneme ve gözlemlere dayanılarak kısaca söylenmiş ve halka mal olmuş öğüt, darbımesel!” olarak tarif edilmiştir.)
(181) İçten Pazarlıklı; Öfkesini, kinini, gizli niyetini, saklayan, açıklamayan, kimseye sezdirmeyen, iyi görünüp kötülük yapan, sinsi, ikiyüzlü, çıkarcı, kendisi dışındaki kimseleri önemsemeyen kişi.
(182) Söz (Lâf) Salatası; Çeşitli konularla ilgili anlamsız, boş sözler.
(183) Kamuoyu Oluşturmak (Yaratmak); Öyküde anlamı uygun zemin, konuşma ortamı hazırlamak. Bir düşünceyi yaygınlaştırmak ve halkın dikkatini o düşünce etrafında toplamak, yoğunlaştırmak.
(184) Kontör; Sayaç. Belirli bir sürenin bir birim olarak kabul edildiği ve toplam konuşma süresinin kaç birim olduğunu sayısal olarak gösteren araç. Telefon, gaz, su vb. tüketim birimi.
(185) Açık Vermek; Gizlenmek istenen bir olayı, bir düşünceyi veya durumu elde olmayarak ortaya koymak, açıklamak. Hesabı denkleştirememek.
(186) İlinti; Bir şeyin bir başka şeyle bağlantısı, iki şey arasındaki herhangi bir yönden ilgisi, ilişkisi. Dert, işkil, kuruntu, üzüntü, kaygı, iç sıkıntısı.
(187) Şakımak; Neşeli, tatlı bir biçimde bir şeyleri söylemeye çalışmak. Şarkı, şiir olarak söylemek Güzel hoşa gidecek bir şekilde ötmek.
(188) Usturuplu Yalan; Derli-toplu, akla mantığa uygun, ortama yakışır bir biçimde, ustalıklı ve uygun şekilde söylenen yalan.
Kuyruklu Yalan; Çok büyük yalan.
(189) Kulağı Delik; Olup bitenleri çabucak haber alan.
(190) İkilem; Dilemma. Kıyasımukassem. Değişik iki yapıda her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı. Değişik yapıda iki öğenin birlikteliği. İki özellik gösteren durum. Bu durumlarda insan özellikle beğenip istemediği bir seçeneği seçmek zorunda kalmaktadır.
(191) Münasebetsizlik; Uygun olmama, yakışık olmama. Aksilik, terslik.
(192) Kadirşinas; Değerbilir, iyilikbilir, kıymet ve değerlerden anlayan, anlayabilen.
(193) Art Niyet, Art Düşünce, Art Amaç; Bir düşüncenin arkasında gizli tutulan asıl düşünce, niyet.
(194) Beis Yok (Beis Görmemek); Zararı, önemi, engel, uymazlık, kötülük yok.
(195) Kösnülmek; Kösülmek şeklinde de kullanılan bu söz; genel olarak; “Uzanıp yatmak, ayakları uzatarak yatar gibi oturmak, sere serpe oturmak, büzülmek, toplanmak, toparlanmak, yorulmak, gücünü kaybetmek, öfkesi geçmek, yatışmak ve yılmak, pusmak, korkmak” anlamlarında kullanılan bir kelime olmakla birlikte yöresel olarak; kendinden geçinceye kadar ağlamak anlamında kullanılmaktadır.
(196) Yüze (Yüzüne) Çarpmak, Vurmak; Ayıplayarak kusurunu yüzüne söylemek.
(197) Boğazında Hıçkırık Düğümlenmek; Derin bir kaygı, üzüntü, hüzün nedeniyle konuşmanın mümkün olamaması, söyleyecek bir şey bulunamaması, ağlama modunda olmak.
(198) İki Arada, Bir Derede Kalmak; Sıkışık, çok zor şartlar altında kalmak.
(199) Gönlünde Taht Kurmak; Birisi (veya herkes) tarafından çok sevilmek, sayılır olmak.
(200) Gözleri Börtlemek (Pörtlemek); Börtlemek, az haşlamak anlamında olan kelime, yöresel olarak gözleri börtlemek; gözlerin olağandan fazla ve hayretle açılması anlamındadır (Guatr Hastaları gibi).
(201) Akıl Sır Erdirmemek (Erdirememek); Herhangi bir işin nasıl olduğunu, asıl sebebini anlayamamak.
(202) Namahrem; Yabancı, el. İslâm dinine, hukukuna göre evlenmelerinde sakınca olmayan anlamında olmakla beraber kendisinden kaçınılması gerekenler, mekruh hatta günah sayılma durumu.
(203) Küllü nefsin zâlikâtül mevt olarak Kuran’da üç yerde (Ali İmran Suresi; 185. Ayet, Enbiya Suresi; 35. Ayet ve Ankebut Suresi; 57. Ayet) geçen ayetin tefsiri; “Her canlı ölümü tadacaktır!”
Her canlının ölümü tadacağını, ama sadece bazılarının hayatını tadacağını öğrendim. Ben dostlarımı ne aklımla, ne de kalbimle severim. Olur ya kalp durur, akıl unutur. Ben dostlarımı ruhumla severim. O ne durur, ne de unutur. Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ