Elinden hiçbir şey gelmiyordu genç adamın. Ne yapsa, ne etse yaranamıyordu karısına. Daha evlenmeden önce kopmuştu ipler aralarında. Karısının ablası, bebeğini doğururken yaşamını yitirdiğinden;

“Çocuk doğurmam, öldürseler bile!” demişti.

Bir bahçe çiçeksiz, bir ağaç meyvesiz, bir ev evlât olmadan olur muydu? Olurdu tabii, öncelikle onun kendisine, sonra babasına, özellikle annesine göre…

Sözleşmek, beğenmek, beğenilmek, anlaşmak, anlaşılmak, sevgi, saygı? Sadece annelerin ısrarı ve EKKK’ın beğenisi rol oynamıştı evlenmelerinde. Kadın erkekten üç yaş kadar büyüktü, kendinin zihninde şekillendirdiği şekilde; Evde Kalmış Kart Kız (EKKK) olarak.

Üleştikleri aynı yataktı ve doğrusu karısının tedbiri alınmış olarak kendinden hiçbir şeyi eksik etmemesi, esirgememesi mutluluğu idi genç adamın. Ama işte o kadar…

Karısı, babası nedeniyle zengin, varlıklı, hiçbir eksiği olmamasına rağmen yetmeyen maaşını kuruşuna kadar gasp ediyordu(1), daha aldığı ilk gün. Kediyi baştan dışarı atmamış(2) olsa da, gene de kılıbık(3) sayılmazdı! Karısı, işini, gücünü, arkadaşlarını, çevresini, ıcığına-cıcığına(4) kadar biliyordu.

Ancak sosyal yönden karısının varlığını kesinlikle inkâr edilebilirdi; düğün-dernek, sinema-tiyatro, seyahat-tatil, mezar ziyaretleri kitabında yazılı olmayan eylemlerdi, varsa yoksa annesi ve konken seansları(5)

Ailesi dışında hiç kimse umurunda değildi karısının. Yanlışlıklarının hesabında ilerilerini göremeyen EKKK’ın, kocasının anne-babasını yitirmesi umurunda bile olmamıştı.

Kuru bir “Başın sağ olsun!” dileği dışında EKKK, gasılhanede(6) yıkanmasına, cenaze namazlarına, mezarlarına bile gitmemişti. Üstelik öncesinde olduğu gibi mevlitleri ya da diğer dini vecibeleri(6) için ev yerine caminin tercih edilmesi gereğince ve usulünce tembih edilmişti kendisine.

“Gereğince ve usulünce” demenin anlamı; “Emir” demekti, her ne kadar kılıbık olmak kendisine yakıştırılmasa da!

EKKK’ın dinle, imanla ilgisi yoktu, gerçi genç adamın da ondan kalır yeri yoktu ya! Sadece bayram namazlarında rahmetli babasının ve kayınpederinin; “Üç salla, bir bağla, üç salla bir yat!” modundaki teşviki ile başarılı idi.

EKKK elini sıcak sudan soğuk suya değdirmediği gibi, yemek yapmada da becerikli olup olmadığı konusunda genç adamın yaşadığı tereddütler vardı ta başlangıçlardan beri. Mademki o hanımefendiye(!) EKKK dedik, o halde genç adama da EKGA demek konusunda bir sakınca olmasa gerekti; yani Evde Kalmamış (ya da Kalmış, fark etmeyen) Genç Adam der gibi.

EKGA bazen işyerinden geldiğinde sofranın hazır olduğunu, şarap, mum ışığı ve enfes yemekler görürdü masada. Bu; pişmanlık dolu, ancak devam etmekte neden ısrarlı olduğunu bilemediği yaşamının sınırlı kontenjanının(4) ikramı olurdu; belki acıyarak, gönülden ve bedenen istemeksizin. Çünkü EKKK çok zaman telefon ederdi;

“Bu akşam yemekte annemdeyiz, oraya gel!” ya da;

“Yorgunum! Bir şeyler hazırlayamadım, ye de gel!” şeklinde.

Oysa bu; ya annesinin aşçısının işi çıkmış yemekleri yapamamış, ya da annesi fırsat bulup da aşçısının yaptığı yemekleri gönderememiş, ya da oturulan konken masasında başını kaşıyacak(1) vakti olmamış anlamında olsa gerekti. Çünkü onun yaşamında görüp-gördüğünü sandığı tek sosyal etkinlik “konken oynamak” olsa gerekti.

EKKK’ın babası fabrikatördü, karısının tüm maaşına el koymasına rağmen, varlığı inkâr edilemezdi. Özel sektörde çalışan damadını belki de yüzgöz olmamak(1) için yanında çalıştırmayı yeğ tutmamıştı(1). Oysa görücü usulü(7) evlenmiş olsalar da, çocuklarının olmayacağı garantili ve kesin olsa da başka bir geleceği yoktu ki EKKK’ın babasının.

Güvensizlik mi, umursamazlık mı, bu konuda şüpheye düşülecek ya da söylenecek bir şey olmasa gerekti…

EKGA’ın zıddına giden(1) en önemli şey; geçindirmeye çalıştığı evinde sigara-içki gibi alışkanlıklarının -zoraki de olsa- olmamasına rağmen, maaşına el koyan EKKK’ın;

“Harçlığın yoksa vereyim!” şeklindeki istihzalı sözleriydi…

Yorucu bir sezon sonunda yaz tatiline ulaşmışlardı, üçüncü kez. Teklifinin mutlaka geri tepeceğinden(1) emindi, ama gene de usulen(3) ve dahi zorunlu olarak EKKK ve ailesine teklifini yapmak zorundaydı EKGA;

“Sizler de gelmeyi düşünmez misiniz?”

“Annemi romatizmaları(3) için sıcak sulara götüreceğim, sen git, harçlığın yoksa babam bankaya yatırsın!”

O lâfı illâ(3) sokuşturmak(1) zorundaydı EKKK.

Hani bazı, kendilerini din bilgini, ulema sanan aklı evvellerin(4) uydurmaları geliyordu EKKK’ın annesinin tavırları. Örneğin Ramazan, Kurban Bayramları, Hicri Takvime(8) göre her yıl on bir gün evveline geliyordu da, bid’at(6) olan Kutlu Doğum Haftası(8) her yıl Miladi takvimin(8) aynı gününe gelmesi gibi kaynanasının romatizmaları da her yıl kendisinin tatile çıktığı tarihlerde azıyordu her nedense? Hikmetinden asla sual edilmez!

“Yok! Gerek yok! Her şey dâhil otellerden birinde yer ayırttıracağım, faturasını da; ‘Babana yararı olur belki!’ diyerek babanın adına kestireceğim. Sizler de romatizmalar için sıcak sulara gidersiniz, zahmet olmaz, umarım, inşallah!”

Onların lâf sokuşturmalarına, EKGA’ın anlamadıklarını hissettiği şekilde, sitemini belli etmesinin hiçbir sakıncası olmasa gerekti. Çünkü üniversite mezunu olan EKGA ile, liseyi ittire-kaktıra(4), rica-minnetle(4) bitirmiş zengin bir fabrikatörün, her isteği karşılanan, hatta EKGA gibi bir koca satın alınmış olan şımarık kızının aynı şeyleri düşünüp, hissedip, bilip anlamaları mümkün değildi.

Dünyada romatizması olan ve hep aynı tarihlerde bu rahatsızlığı azıp-artan, bu nedenle yaz tatilini paylaşma teklifinde bulunduğunda gerekliliklerin yapılması gereken dünyadaki tek kadın EKKK’ın annesi idi!

EKGA ilk yıl tatile çıkmamıştı, çünkü o yıl, yaşamlarının düşündükleri gibi olmadığını, bir bakıma oğullarının başını yaktıklarını hisseden anne ve babasını yitirdiği yıl idi. Onların ölümünden sonraki geçen yıl olduğu gibi, bu yıl da; “Peki, madem!” demek dışında bir şansı olmamıştı!

İkinci yıla rastlayan ilk tatil serüvenini otobüsle yapmış ve yanındaki yolcunun kendisine verdiği rahatsızlıktan ders almış olarak, evliliğinin üçüncü yılının yolculuğunu ikincisinin aksine bu kez uçakla yapmayı gerçekleştirmişti EKGA. Merak edileceğini düşünmese de otele sağlıkla indiğinin tekmili verdi(1).

Sessiz, sakin, eş ve kaynana gailesi(3) ve tezahüratı olmaksızın kaydını yaptırdı, odasına yerleşti ve geçecek her saniyeyi değerlendirmek istercesine sahile yöneldi…

Olaysız, vukuatsız bir gündü. İlk günün sonuna ulaştığında yorgunluk nedir bilmiyor, hissetmiyordu. Sadece ilk günün tedbirsizliği, hatta bir bakıma akılsızlığı olarak omzundaki yanıkların bedeninin acı çekmesi için aşırı oranda çaba göstermiş olmasıydı.

Akşam yemeğinde eşinin tepkisini görmeksizin, kendini ödüllendirmesinin hakkı olduğunu düşünerek yemek salonuna indi.

Her şey dâhil olduğu için turistler aç kalacakları endişesiyle her şeyi silip süpürmeleri gerektiği düşüncesiyle her şeyi silip süpürmüşlerdi! EKGA kalanlarla ancak nefsini köreltebilirdi(1), gene de programını değiştirmek aklından geçmedi.

Birkaç parça yeşillik, parçalanmış peynirlerden bir ordövr(3) ya da aşçı yemeği(4) tabağı hazırlayıp ufak bir kırmızı şarap söyledi garsona. Nedense milli içki ile arası pekiyi değildi. Bunda belki de herhangi bir kokteyl, düğün vb. sonrası “Öf!” diyen karısının etkisi olsa gerekti.

Aynı şanssızlığı yaşayana dikkat etmemişti EKGA, önündeki genç kadının da sadece otlarla yüklü bir tabak vardı elinde.

Acelesi varmışçasına ilerlerken genç kadına çarpmış ve avam ağzıyla; “Pardon!” derken, genç kadından etkilendiğini saklama gayretini yaşamamış ve bir sülük(93) gibi yapışarak, yalaka bir salon köpeği gibi bomboş kalmış salonda başka masa kalmamış gibi masasına kadar gidip sözüm ona(4) “Pardon!” demesini düzeltme gayretini yaşamıştı;

“Özür dilerim! Affedersiniz! Afiyet olsun!” gibi sözlerinin karşılığı tepkisiz bir bakış olmuştu, genç kadın yeşilliklerden ağzına aldığı bir parçayı öğütmeye çalışırken.

Şarabı açan garsona bir bardak daha getirmesini işaretlediğinde, işareti çözen genç kadın;

“No, thank you!(10)” deyince EKGA onun İngilizce bilen bir yabancı olduğunu “Şıp diye” anlamıştı(1)!

Bu kez karısının yaşamından edindiği şımarıkça birikimler ve arkadaşlık edinimi ile ilgili bir kısım sözleri, oldukça yeterli olduğuna inandığı İngilizcesiyle arka arkaya sıralama gayretini yaşadı, belki de yaşamında ilk kez, karşı tarafın sessizliğinde…

Her insanın bir tahammül derecesi(11) ve sabrının sona erdiği bir nokta(11) vardı. Genç kadın EKGA’ın parmağını işaret ederek nişan yüzüğünü gösterip sorgulamak istemişti onu.

Yüzsüzlüğü ile anlamıştı sorulmak istenileni EKGA. Birbirine yakın aynı ses tonuyla “Oh! Ho!” diyerek yüzüğü parmağından çıkarıp masanın üzerine koydu ve parmaklarındaki boşlukları göstermek istercesine on parmağını arkalı-önlü genç kadına gösterdi, konuşmadan, ses çıkarmadan yine, sadece işaretlerle.

Genç kadın, sabır taşının çatlama(11) aşamasında olduğunu, hatta çatladığını anlatmak istercesine yeşillik tabağını masada olduğu gibi bırakıp, EKGA’ın sol elini tutup yüzüğü parmağına takıp arkasına bakmadan lokantanın çıkış kapısına yöneldi.

Yabancı genç kadının tavrı, EKGA’ı hem üzmüş, hem de arkadaşlık etmek için aşırı derecede heveslendirmişti kendisini. Karşısındakinin evli, nişanlı, sözlü ya da arkadaşının olup olmaması önemli değil gibiydi.

Aradığı bir yaz macerası, fantezi(3) de değildi. Yemeğini evinde yiyordu, lokanta vitrinlerine bakmasının kendince sakıncası olmaması düşüncesindeydi, mecaz(3) olarak, “Bak! Ama eşine sadık ol! Hem her bakımdan!” anlamında gibiydi. Ancak genç kadından etkilendiğini kendine bile itiraf etmekte çekiniyor, sakınıyor, zorluk çekiyor gibiydi.

Düşünürken şarap şişesinin dibine nasıl darı ektiğinin(1) farkında değildi. Üstelik kur yapmaktaki(1) başarısızlığı da üzmüştü kendisini. Elbette yokluk, yoksulluk içinde değildi, maaşına anında el konulmuş olsa da!

Fiziksel olarak yaşına göre göbeği kendinden biraz ilerilerde görünüyor olsa da, hâlâ gençliğindeki gibi karısına kadar olan zaman içinde genç kızların yüreklerini nasıl hoplattığını söyleyebilirdi beynindeki hücreleri fazla zorlamaksızın.

Salona mini bara gidip her şey dâhil olduğuna göre, kendine gelmemekte direnen kafasını dinletme moduna geçirme arzusunu yaşadı. Kim bilir bir daha ne zaman, nerde karşılaşacaktı ismini bile bilmediği o genç kadınla?

Lebalep(3) denecek şekilde buzla doldurulmuş bardağın içindeki içkinin ne olduğunu önemsemeksizin koltuklardan birine oturduğunda belki de Tanrı Buyruğu gibi karşısında aynı genç kadının olduğunu gördü, rezonans(3) halinde bir paylaşımdaydılar sanki.

İlk kez, bu kez işitilemeyecek kadar uzakta olduğundan olsa gerek, genç kadın önce sol yüzük parmağını gösterdi, sonra aynı elinin başparmağı ile içme taklidi yapıp esner pozisyonda, belki de gözlerini kapatarak koltuğa yıkılma hareketini tamamladı, gülümser gibi.

EKGA’ın o gülümsemeyi iade etmemesi gibi bir saygısızlık düşünülemezdi, bardağını “Şerefe!” dercesine havaya kaldırıp avurtlarını doldururcasına(1) büyük bir yudum aldı içkisinden.

Genç kadın, önce parmağını şakağına bastırdı, bu belki; “Deli misin?” anlamında olsa gerekti. Sonra elini iki yana açıp “Neden?” dercesine işaret etti, çevresini umursamaksızın.

EKGA önce yüzüğünü gösterdi, parmağıyla başında daireler çizerek, sonra karşısındaki genç kıza işaret edip, bardağı masaya koyup elleriyle, yüzüğünü işaretledikten sonra “Bitti, yok artık!” anlamında makas işareti yaptı.

Genç kızın gözleri açıldı hayretten, nedenini bilmeksizin, sessiz sinema oynar, ya da dilsiz taklidi yapar gibi devam etti. Yapması gereken işaret başparmağını yukarı kaldırıp “Bravo!” demek ve elini göğsüne bastırarak “Teşekkür etmek” olsa gerekti, ne gereği vardıysa?

İçiyorduysa, varsın içsin, zıkkımlansındı, kendine neydi ki, her şey dâhil değil miydi?

Oysa EKGA içinden pazarlığa başlamıştı, etkilendiğini saklamaksızın. Son kez saatini göstererek şımarma hakkını kullanmak istedi.

Parmağındaki yüzüğü görünecek şekilde takla attırarak, “Yarın” anlamında, elini dudaklarının önünde açıp kapatma hareketiyle “Konuşalım!” anlamında idi hareketi sessiz sinema taktiğini aynen benimsemiş gibi.

Tepkisi olmadı genç kadının, başı öne eğikti, sonra kalktı yerinden ve kayboldu. EKGA hülya ve düşüncelerinin gidenin peşi sıra sürüklendiğini düşünüyordu. Tek düşüncesi şu an, sadece “Yarın!” idi.

Yarın; ya olacak, ya da olacaktı! Dileyip arzuladığı, istediği gibi mi, yoksa alıp başını başka mekânlara yönelmesinin gerekliliği, yoksa o genç kızın bir anda buhar olup kaybolması, yok olması gibi mi?

Tanrının kendisine mutlaka bir işaret vereceğinden emin gibiydi, ağzı alkol kokuyor olsa da, öncesinde eşiyle yaşadığı mutsuzluğun ertesi gibi. Tapınacak bir ilâh olmuştu o genç kadın, kendisi için.

Allah, Tanrı, İlâh, Mabut her ne ad verilirse verilsin onlar insanı, hele ki o insanlar şaşırmışlarsa, yanlışlarının, yanlışlıklarının farkında değillerse doğru yola çevirmez miydi şaşıranların yönünü?

İşte o da bir bakışta, bir-iki hareketle yasaklamıştı içkiyi EKGA’a ve Tanrı kendine döndürmüştü EKGA’ı.

O halde EKGA, EKGA olmasını yitirip şükrünü, minnettarlığını anlatmalıydı ona, diz çökmesi, yalvarması, ağlaması gerekse de! Ama bunu herkesin ortasında yapamazdı ki! Öğleye kadar sabırlı olmak da içinden gelmiyordu. Başını kuma sokup da görülmediğini sanan devekuşu gibi, karanlık gözlükleriyle bir gazete ardına gizledi kendini, ya da gizlendiğini sanıyordu, sahilde, şemsiyesinin altında.

Gözlerinin fel fecir okuduğundan(1) kendisi emindi, aramakla, araştırmakla da karşılanacağını umuyordu.

Da…

Sonuç ne olacaktı?

Denize ulaşma arzusunda olan birinin ayağı takıldı, şezlongdan ya da plaj kanepesi mi ne deniyorsa edepsizce uzanmış ayağına.

Duruluğu tartışılacak bir “Ah!” sesi, gözlerinin fal taşı gibi açılması(1), gökte ararken yerde bulmanın sevinç, şaşkınlık ve çığlığı ile eğildi genç kızın üzerine;

“İyi misiniz? Bir yeriniz mi acıdı?” şeklinde Türkçe konuştuğunun farkında olmaksızın faziletsiz sözlerinin şaşkınlıkla ayyuka çıkmasının belirtisi idi. Genç kız;

“Knee… My knee…(35)” dedi, sayıklarcasına, ayağa kalkma çabasıyla henüz EKGA olmaktan sıyrılamamış EKGA’a elini uzattığında.

Bikiniliydi genç kadın, EKGA etrafı kolaçan etmeye(1) çalışırken onun kendine doğru yaklaştığını görememişti. İnliyordu genç kız, serbest olan eliyle dizini ovuştururken.

Dünyanın en şaşkın insanlarından biri olmaya devam ediyordu EKGA.

Çocukluğunda, bir yerini incittiğinde, annesinin; “Öpeyim de geçsin!” aldatması geçti zihninden. Diz çöküp genç kadının dizini ovalayan elini dizinden kaldırıp dizini öptü, sonra bir centilmen jestiyle onu kucağına alarak otelin revirine götürürken genç kadın ıhlıyor, ahlıyor, ofluyor ve hatta gözlerinden yaşlar akıyordu.

Bir kadının, belki de bilemediği bir genç kızın canı bu kadar mı yanardı ki? Bu kadar mı kapıp koyuverirdi ki kendini? Oysa kendisi farklı bir durumda mıydı? Çünkü Türkçe düşünüyor, İngilizce teselli etmeye çalışıyordu genç kadını.

Genç kadının boynunu tutan elini bıkmaksızın defalarca öpüyor; “Özür dilerim! Bağışla! Vay benim salak kafam!” ve eki benzeri kelime ve cümlelerle kendini azarlıyor, ayıplıyordu.

Utanmayı unutma zorunluğu duyması gerekirken unutamayan zihninin; “Gökte ararken yerde bulmak” başarısını; “Körün istediği tek göz, Tanrı verdi iki göz!” deyimine sığıştırmaya çalışırken utanmak, aklının ucundan bile geçmiyordu. Ancak Tanrısına şükretmesindi de, ne yapsındı ki?

“Kırığı-çıkığı yok! Yarım saat, bir saat burda dinlensin. Sonra bizim hemşirelerden biri hasta arabası ile eşinizi odasına götürsün. Akşama kadar dinlenmesini öneririm. Akşam yemeğini beraber yersiniz gene!” dedi doktor.

Başında bekledi EKGA o kadar uzun süre suskun, ağzını açmadan, tek kelime bile etmeden, sadece yüzüne bakıp, incitmek istemeksizin, elini öperek. Doktor odasına yönelip de yalnız kaldıklarında, İngilizcesini ilerletmek ister gibi söz aldı;

“Gördün mü dizini, ellerini öpmesem dizinin ve gönlünün ağrısı zor geçerdi. Her neyse bak, doktor akşam yemeğini beraber yememizi uygun gördü, hatta emretti!”

“Opportunity man(10)! Clever psycho crazy…(10)

“Anladım! Ama o kadar güzel ve iyisin ki! Beni bu hale sen getirdin, yaşamımdaki tüm olumsuzluklarımı, özellikle evliliğimle ilgili sorunlarımı ses, bakış ve hareketlerinle yok ettin! Hadi kapat gözlerini, dinlen! Ben de odamda üstümü başımı değiştirip bu deniz soytarılığımdan kurtulayım...

Akşam yemeğinde benimsin, istesen de, istemesen de, doktora karşı ayıp olmasın! Ha! Bak özneyi değiştirerek söylüyorum; ‘Temelli senin olmamı istersen! Başüstüne!’ demekten çekinmeyeceğimi, bil!”

“Şey! Söylemeye utanıyorum, ama size daha önce kaç kişi ‘Küstah(3), haddini bilmez(1), ukalâ!’ dedi acaba?”

“Ağzınıza hiç yakışmadığına inandığım bu sözler yaşamımda ilk kez çalınıyor kulaklarıma ve inan ki kulaklarım paslandı. Bu pasları yok etmek için istersen kulağıma ayıplanmayacak, güzel şeyler söyleyebilirsin!”

“İçimden gelmiyor ki, hem ne diyeyim?”

“Bir ipucu vereyim; başlangıç olarak hiç olmazsa benden hoşlandığınızı, belki daha da ileri giderek sevmeye başladığınızı söyleyebilirsiniz meselâ, hem de benden önce!”

“Seni, sana? Adını bile bilmiyorum, sözlerim yalan gelmez mi size?”

“Gelir tabii, doğal olarak. Gerçek olmasa da söylemeye gayret et! Bu sözü bugüne kadar annem dışında hiç kimseden duymadım. Söylemeni diliyor, istiyor, özeniyorum, ama seni zorlamam mantıksız. Gerçek olamayacağını bile bile…”

“Eşin?”

“Eş gibi bir egemen olsa da, bırak sevgili olmayı, sevmeyi, bir kere bile sevgi ile sarılmayı kocası olarak içtenlikle bilseydi. Affedersin, henüz tanıştığım bir güzel bayana bunları söylemek ağırıma gidiyor(1), ama evlilik deyince çocuk doğurmamak katkılı olarak karım sadece görevini yerine getirmeyi biliyor…

Oysaki beni bilseydi, beni benimseyebilseydi, ben böyle tek başıma tatil köşelerine gelir, yalnızlığımı kendimle paylaşır, her şey dâhil bir otelde içkilerle yıkanmayı düşünebilir miydim? Bağışla lütfen ismini bile bilmediğim güzel bayan, sır gibi saklamaya çalıştığım dertlerimi sakınmaksızın ortaya döktüğüm için…”

Karşılıklı sözlerin bu kadar uzayacağını ikisi de tahmin etmemiş olsalar gerekti.

Doktor tekrar başlarına dikildiğinde onları iki âşık gibi biri diğeri için acı çeker tavrında, elleri birbirinin avuçları içinde olarak yeniden gördüğünde aklından bir şey geçmemiş, doğal karşılayıp hayret etmeyi bile aklından geçirmemişti.

Kendince ikisi birbirine yakışan, birbiri için yaşayan karı-koca idiler, adamın elinde yüzük vardı, kadıncağız belki de denizde, sahilde, plajda düşürüp yitirmiş olabilirdi! Belki de şu ana kadar genç kadın farkında bile olmamış olabilirdi!

Usulünce belki de tebrik etmek, muhtemelen de önerilerde bulunmak için yanlarına yaklaştı doktor;

“Eşiniz dinlenmiştir, odanıza götürebilirsiniz. Ancak ne olur ne olmaz, ayaklarını kullanmamasını, gerekirse yürüyen sandalye kullanmanızı ve hastamızın çok iyi dinlemesi gerektiğini bir kez daha tekrarlamak istiyorum…

Yardımınızla ufak ve ılık bir duş alması eşinizi kendine getirecektir. Affedersiniz, bir doktor olarak söylemeliyim ki saatlerce yüzüne bakıp dinlenirken nefes alıp vermesini seyredebilirsiniz, ama yanında, yakınında onu incitecek şekilde durmayın. Bilmem anlatabildim mi?”

“Anladım doktor! Onu incitmektense ömrümü bir anda ayaklarının dibinde yok ederim!”

“Ben de öyle düşünmüştüm!”

EKGA genç kadını yürüyen sandalyeye, ya da hasta arabasına her ne deniyorsa oturtturdu, hemşirenin yardımını beklemeksizin, doğal bir çabaymış gibi ve genç kadının gayret ederek kendisine yardımını kabullendi.

Asansöre bindiklerinde genç kadın “Yaklaş!” şeklinde işaret yaptı, dudaklarını sanki gizli bir şey söyleyecekmiş gibi, gizlisi-saklısı olarak başkalarının duymasını istemezmiş gibi fısıldadı;

“Ben Sue Ellen. Sözlerin etkiledi beni, kendime ihanet gibi olsa da, evli olduğunu bilsem de seviyorum seni. Beni dinledin, bana sevgini belli ettin, hissettim bunu kadın ruhumla, Tanrının bizlere bağışladığı bize özgü altıncı hissimle. Senin hakkında ve senin için yanılmadığıma eminim. Adını bile bilmediğim, doktor önerisi ile bana akşam yemeğini ısmarlayacak yürekli adam!”

Sue Ellen, “Her şey dâhil” olayını unutmuş gibiydi, sözlerini tamamlama heyecanını dindirmeye çalışırken.

“Adım Suavi, Sue! Senin davranışların sözlerin de beni etkiledi. Hani insanların kaderlerinde yazılıdır bazı şeyler, ya da benim, bizim ülkemiz insanlarının inanışlarına göre, geç kalınması affedilmeyecek, ama isyan edilecek. Bunu şunun için belki de tekrar gibi olacak söylemek zorunda hissediyorum. Annemi ve babamı üç yıl kadar önce sevgi ve saygıya dayanmayan yönlendirişleri nedeniyle kısa bir zaman içinde arka arkaya yitirdim. Sebep beni evlenmeye zorlamaları gibi.”

Karşısındakinin yabanılsı(2) suskunluğu kendisini delirtir, çıldırtır gibi görünse de devam etmek arzusundaydı EKGA;

“Bu evlenme dediğim gibi zorunluluk haline gelmişti onların mutlulukları, benim huzursuz ve sevgisiz denemem gibi. Bir miktarını fısıldamıştım, kâğıt üzerinde ve fiziksel bir birliktelik yaşadık, yaşıyoruz karımla. Ne ben onunum, ne de o benim, gerçek olarak, gerçek anlamda, gerçeklikle, belki de bu ahlâksızlık olarak yorumlanabilir sana anlatışımda…

Karımın, karı ve bir kadın olarak yapması gerekenleri yapmasını inkâr etmem Allah’a isyan gibi olur, günahına girmem, inkâr edemem de. Ancak mutluluk dolu bir yaşam içinde olduğumu da iddia edemem…”

Konuyu bağlamasının gerektiği en can alıcı noktaya iteklendiğini hissediyordu, adı Suavi olsa da gerçekte EKGA;

“Karşıma çıktın birden. Başlangıçlarda beni istemesen de ben seninle yaşadığımı hissetmeye başladım ve bu hissim devam ediyor. Ülkene dönecek olsan da, ya da Türkiye’de bir yerlerde yaşıyor ve tatilin sonunda oralara dönecek olsan da, gideceğin vakte kadar seninle yaşamak istiyorum, el ele, göz göze, diz dize, var git benim olmasan bile, sadece gözlerine bakarak, dizlerinin dibinde, seni yaşayarak…

Sen, benim yaşamımın başlangıcıymışsın bilemedim, ama senin için gecikmediğime inanıyorum. Sen benim değil, ben seninim tüm varlığımla. Al beni de götür kendinde, her nereye gidersen, gideceksen. Götürmesen, götüremesen de gideceğin, beni sokak kapısı önüne koyacağın ana kadar özlettirme kendini. Kalacak her anımızda seni sevdiğimi kerelerce söylememe tahammül et ve söylemeye gayret et; biraz önce kulağıma söylediğin gibi, hemen şimdi, hadi başla!”

“Zor durum! Bak asansör odamın olduğu kata geldi. İyi tarafıma rastlarsan, beni yatağıma yatırırken ve öperken söylemeye başlarım seni sevdiğimi, hem başımda benim sağlığımı merak ederek durduğunu bilirsem, kerelerce…

Doktoru dinleyip dinlenmeme izin ver. Söz! Sözünü kesmeden kerelerce sevdiğini söylemene ve beni öpmene bıkmaksızın izin vereceğim. Buna benim çok ihtiyacım var, eğer sen de bana muhtaçsan…”

“Nasıl bir söz bu? Sana gücenmemi mi istiyorsun yoksa? Seni sahiplenmesem, beni sahiplenmeni dilemesem, içimden geçmese, 24 saat bile geçmeden nasıl söylerim ki sana seni sevdiğimi, sensizliği düşünmediğimi?”

Sue’nun odasına girdiğinde arabadan doğrulmak istedi Sue. Başarılı olamadı.

“Utanıyorum, ama elimi uzatacağım biri yok senden başka yanımda, hem devamlı olarak uzatmak istediğim. Askıdaki beyaz tişörtü ve şortumu verirsen sevinirim. Ayrıca bavuluma döndür beni, iç çamaşırlarımı alırken gözlerini kapa, sırtını dön, utandırma beni!”

“Peki! Saygı duymam gerek! Ancak banyo kapısını kapatma, aralık dursun, söz, asla bakmayacağım, ama bana ihtiyacın olduğunu dilediğin anda yanında olacağım ve duşunu aldıktan sonra seni yatağına özenle ve dikkatle yatıracağım, söz!”

Duşunu alıp, usulüne uygun giyinen Sue, duyulur-duyulmaz arası bir sesle;

“Beni taşıyabilecek misin Suavi?” dedi.

“Ömrümce! Hem isteyerek dileyerek!”

İngilizcesini oldukça ilerlettiğinin farkındaydı Suavi, zaten kısıtlı değildi ki, Türkiye de öğrenmişti, ancak sözlük İngilizcesiyle; “Your name what?(10)” ya da “Morning, morning where are you coming from? (10)” ve “I’m coming from the circle!(10)” diyecek kadar da gabi(2) değildi.

Onu kucağına aldı, dudaklarına öpercesine dokundu.

“Devamlı olarak öpüp koklayarak tüketip bitirme beni. Hem doktor ne dedi; ‘Yakın durma! Yakınlaşma!’ Kurallara uysan da akşam yemeğinde sağlıklı bir şekilde beraber olsak, daha iyi değil mi, daha öncemde de söylediklerimi tekrarlatmasan?”

“Haklısın güzelim! Senin için de olsa beyefendi olmayı güzelliğin, sözlerin ve davranışların karşısında beceremiyorum, ama uslu olacağım, söz!”

“Teşekkür ederim!”

Yatağına yatırdığı Sue Ellen’den ayıramıyordu gözlerini Suavi.

“Öyle başımda dikilip dilenircesine bana bakarsan ben dinlenemem, yarınlarımızda sana cevap yetiştiremem ki. Bu; bu akşam yemeğinde beni göremeyeceğin, avucunu yalayacağın anlamına da gelir üstelik! Hadi, sen de odana git, duşunu al, üstünü başını değiştir ve beni bekle!”

“Burada, yanında, yanı başında, gidip gelip de hemen?”

“Mümkün!”

Alçaktan uçan bir uçak gibi son süratle odasına havalandı EKGA ya da Suavi. Sue’nun telaşından plajda unutmuştu gözlüklerini, gazetesini ve havlusunu…

Evvel emirde(4) onları almasının gerekliliği olarak plaja yöneldi.

Kendi şezlonguna yaklaşırken kumlar arasında bir parlaklık çekti dikkatini mehtapta. Eğildiğinde anlamını ve değerini bilmediği ucuz yüzüklerden biri olduğunu düşündü ve yine de hatıra niteliğinde olduğu bilinciyle yönetime teslim etmek üzere cebine koydu, diğer alması gerekenlerle birlikte odasına yöneldi.

Duşunu aldıktan sonra, sevdiği insandan bir dakika bile uzak kalmanın, hayatından fuzuli olarak eksilen bir dakika olduğunu düşünerek Sue Ellen’in odasına yöneldi. Onu rahatsız etmemek için odasının kapısının kartını almış, yönetime henüz teslim edemediği yüzüğü de, belki de şuur altında(4) şekillendirdiği düşüncelerle Sue Ellen’e sormak için etajerin üzerine bıraktı.

Dünyada hiçbir insanın Sue gibi böylesine güzel, masum uyuyacağını düşünemiyordu EKGA. Hele ki yaşadıklarının tümünü gözlerinin önünden geçirdiğinde…

Ona şarkılar söyleyerek uyandırmak, içinden kayıp olarak geçirdiği zamanı onu göğsünde saklayarak, solumasını dinleyerek, saçlarının, teninin kokusunu soluyarak harcamayı düşünüyordu, ömrünün şu anki bölümleri olarak arzulayarak.

Dayanamadı, onu pikenin altına saklayarak, pikenin üzerine uzandı, sadece nefesini hissetmek, kokusunu ciğerlerinde hapsedip muhafaza etmek için.

Soluklarının ninni ritminde seslenişinde kendinin de içinin geçtiğinin, uyuduğunun kesinlikle farkında olmadı.

Önce Sue Ellen uyandı, pikenin barikatı dışında, sarmaş-dolaş olmaları hakları saklıymış gibi 11 rakamı şeklindeydiler, birbirlerine yüzleri dönük, gülümseyerek mutluluklarını yaşıyorlarmış görünümünde…

Sue Ellen elini dudağına götürüp uyandırmaktan çekinerek olsa gerek öpücüğünü Suavi’nin yüzüne silkeledi. Sonra yürümekte zorluk çekip çekemeyeceğinin testi gibi, ayaklarının üstünde hasıl has yapar(1) gibi yaylandı.

Kendine güveni gelmiş olsa gerek ki, lâvaboya yöneldi. Yüzünü kurularken etajer üstündeki yüzüğü görünce bayılacak gibi oldu.

Kaybettiğini sandığı annesinin hatırası olan yüzüğü heyecanla parmağına takıp yanında olan EKGA’nın yanına uzandı. Tezahüratı; “Canım! Canım!” sözlerinde idi, saklamaksızın, üstelik uyanmasını beklemeksizin öperek.

Şaşkındı, ama mutluydu Suavi, sebebini bilmeksizin, hatta daha da ileri adımda Sue Ellen’in davranışının aşkının görüntüsü olarak yorumlamasının hiçbir şekilde yan tezahüratının olmadığı düşüncesindeydi.

Suavi; “Sebep?” diye sormak yerine “İyi misin?” demek gafletinde bulundu.

“Seni sahiplenmemden vaz mı geçtin yoksa? Ben senin olmak ve ömrümün sonuna kadar seni bende yaşamak istiyorum, evli-barklı olsan da…”

“Bunun anlamı ne?”

“Onu da sen bil!”

Yüzüğü sorgulamasını sonralarında beklemekti niyeti Suavi, ya da EKGA’nın. Ancak sabredemedi, sorgusunun cevabı; ağır cümlelerdi;

“Annemin hatırasıydı bu tektaş yüzük(4), nerede kaybettiğimi bilmeksizin, arayıp da bulamamamın hüznünü yaşıyordum, şimdi sevindim, hem çok sevindim!”

“Mademki çok sevindin, bu; bedelsiz, rüşvetsiz olmaz, haydi kucakla beni!”

“Eklentisi?”

“Asla ‘Hayır!’ demem, hem isteyerek, arzulayarak öp beni!”

“Akşam yemeğine geç kalmamak kaydıyla…”

“Söz!”

Bazen ulaşmaması gereken haberler, çabuk ve ne şekilde ulaştığı bilinmeyecek şekilde ulaşıyor olsa gerekti, sahiplenenlere, ya da sahiplendiğini sananlara…

Gelen telefon karısı Suna’dandı; “Derhal dön!” emir ya da kesin kararlaştırılmış gibi.

“Burada iyiyim!”

“İyi olmanın o gâvur fahişeden kaynaklandığını biliyorum. Bende bulamadığın neyi buldun ki onda? O nedenle hemen dön, yoksa bitecek olan biteceği gibi, defterini dürer(1), seni sürüm sürüm süründürürüm(1), bilesin…”

“İlk ve tek olduğunu bilirsin her hal…

İlk ve tek olduğunu bilmeyen kusurludur bence. Bu nedenle sözlerinde yanlışlar var, üstelik kötü sözler olarak ağzına hiç de yakışmayan. Her neyi, her nasıl duyduysan yanlış iletilmiş sana…

Evet, yabancı bir hanımefendi ile İngilizce konuşarak beraberiz, ama bilmek istediğin, düşündüğün, anladığın ya da anlamak istediğin gibi değil… ”

“Ya nasıl bir şeymiş bu?”

“Sözümü kesme lütfen! Dürmen gerekeni dürmen, süründürmen umurumda değil. Elinden geleni, elinden gelecekleri sakın sonralara bırakma! Yaşamımda ilk kez mutluyum, bunun için bedene ihtiyacım yok, sözler, gözler, kokular yeterli. İş-güç, yokluklar, imkânsızlıklar, ölüm bile şu anda yaşadıklarım içinde aklımın ucundan bile geçmiyor…

Umduğum yaşayacakların yokluğu hüznüm olur, ölürüm. Ancak varlık içinde hüzün, üzüntü, keder ve ıstırapla mutsuz bir yıl yaşamaktansa bir kelebeğin ömrü gibi mutlulukla tüketeceğim bir gün yetecek bana…”

“Öyle diyorsun, demek! Banka hesabına hemen tedbir koyduracağım, senden de boşanmayacağım, kapımda diz çöktürüp inlettireceğim seni!”

“Beni açlıkla korkutacağını sanma Suna! Para asla önemli değil, aç kalırım, şu andan sonra aşksız yaşamaktansa aç ölürüm, ama mutlulukla. Başımda benim için hüzün duyacak biri olacağına, olduğuna inanarak. Çünkü artık yaşamıma yön veren, benliğime egemen olan biri var…

Yani; bu sen değilsin! Elinden ne geliyorsa yap. Mal-mülk hepsi senin, ama ben, beni dileyene aitim artık, bundan sonra. Bu; senin beni babamdan, annemden satın almanın değil, başından savmanın(1) hatta yok etmenin gerekliliği. Şimdi izninle yaşama, yaşamaya dönmek için telefonu kapatıyorum. Dileklerin nelerse hakkımızda, Rabb’ım seni de bizleri de korusun!”

Kapattı telefonu Suavi, belki de nerede olduğunu bilmeksizin.

Türkçe konuşmalara şahit olup da yüzüne ne olduğunu anlamak istercesine bakan Sue Ellen’e tüm olayı anlatmak istercesine gülümsedi ve gerçeğini İngilizce olarak seslendirdi;

“Sonsuza kadar seninim…”

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Öykünün başlangıçlarında EKKK (Suna) ve EKGA (Suavi) için ayrıca isim vermek gerekli görülmemiştir!

Suavi; Herkesin işine koşan, yardım eden.

Suna; Boylu, boslu, ince, biçimli, genç, güzel kız. Güzel ve sağlıklı hayvan. Erkek ördek. Yaban ördeği, göl ördeği. Yaprakları ince maydanoza benzer bir bitki.

(1) Ağırına Gitmek; Bir sözün, bir davranışın bir kişinin onuruna dokunması, gücüne gitmesi.

Avurtlarını Doldurmak; Yanakların elmacık kemiğinden, çene kemiğine kadar olan ve ağız boşluğu hizasına gelen kısmının su, hava veya ağıza alınan bir şeyle doldurup şişkin duruma getirmek.

Başından Savmak; Üstünkörü, gelişigüzel, özen gösterilmeksizin sıkıcı bir durumu geçirmek, savuşturmak, defetmek, istemediği bir kişiyi yanından uzaklaştırmak.

Başını Kaşıyacak Vakti Olmamak; Çok meşgul olmak, başka bir iş yapmak için vakti olmamak.

Defterini Dürmek; İşine son vermek. Başarısını kıskanarak yükselmesine engel olmak. Kovmak. Dışlamak. Öldürmek.

Dibine Darı Ekmek; Bir şeyi sonuna kadar tüketmek, bitirmek.

Gasp Etmek; Zorla, izinsiz almak.

Geri Tepmek; Bir şeyde umulanı elde edememek. Pl3anlanmış bir işin ters gitmesi. Kendine yapılan bir harekete benzeriyle cevap vermek. Öç almak.

Gözleri Fal Taşı Gibi Açılmak; Şaşkınlık ve öfke gibi sebeplerle gözlerin iri iri açılması. Hayret etmek.

Gözleri Fel-Fecir Okumak; “Gözleri vel fecri okumak” veya “Fer fecir Okumak” Elecekte-Delecekte (Genelde eğecekte-delecekte olarak kullanılan bir deyim), iyi niyeti olmayan, çok uyanık, cin gibi kurnaz, kurnazlığı gözlerinden okunan şeklinde kullanılan bir söz (argo da olabilir).

Haddini Bilmemek (Haddi Aşmak); Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilmeksizin onun ötesine geçmek çabası yaşamak, ölçüsünü bilmemek.

Hasıl Has Yapmak (Etmek); Yöresel olarak kullanılan bu kelimenin tan anlamı lügatlerde yoktur. Gayrete gelmek, ayağa kalkmak için bedeni ayaklar üstünde yaylandırmaya çalışmak “Ya Allah! Haydi, hep beraber, hep birden, hep birlikte, gayretle, el ele, el elden”  anlamında teşvik sözü.

Kolaçan Etmek; Çevrede olan biteni anlamak amacıyla dolaşmak.

Kur Yapmak; Karşı cinsten birine ilgi göstererek onun hoşuna gitmeye, gönlünü çelmeye çalışmak, bir kimsenin duygularını okşayacak biçimde davranarak onu elde etmeye çalışmak.

Lâf Sokuşturmak (Çakıştırmak); Küfür etmeden, kibarca, nazikçe, iğneleme, yıpratma, üzme  şeklinde karşıdakini rahatsız etme şekli.

Nefsini Köreltmek (Körletmek); Nefsin isteklerinden herhangi birini üstünkörü gidermek. Bir şeyin zayıflamasına, şiddetinin yoğunluğunun azalmasına sebep olmak.

Sürüm Sürüm Süründürmek; Uzlaşma kültüründen uzak bir söz kullanımı. Karşısındakini güçlüğe ve aşırı bir şekilde sıkıntıya uğratmak. Sonuçta kuvvetli olduğunu ve yok etmek için her türlü hınzırlığı, kötülüğü yapacağının karşıdakine söyleme biçimi.

Şıp Diye Anlamak; Ansızın, beklenmeyen bir anda, olanı biteni fark edip anlamak, vakıf olmak.

Tekmil Vermek; Bir astın, bir üste bir iş veya durum konusunda bilgi vermesi.

Yeğ Tutmamak (Yeğlememek); Bir şeyi diğerlerinden daha üstün, daha iyi, daha uygun görmeyip ona yönelmemek, tercih etmemek.

Yüzgöz Olmamak; Senli-benli olmamak, birbirinden çekinikliği olmamak, aradaki mesafeyi korumak, laubali olmamak.

Zıttına (Zıddına) Gitmek; Birinin kendisine karşı devamlı ters davranması, isteklerinin tersini yapmak eylemi karşısında tutum.  Karşısındakini sinirlendirmek, sinirini bozmak, bir şeyin tersine hareket etmek.

(2) Kediyi Dışarı Atmak; Yöresel olarak bir uydurma. Evlenen çiftler gerdeğe girmek üzereyken odada bir kedinin varlığını hissederler, damat; gelinin gözünü korkutmak için, “Seni bu kedi gibi alıp atarım ha!” anlamında bu kediyi alıp camdan dışarı atar(mış)!

(3) Fantezi; Sonsuz, sınırsız hayal. Değişik heves, beğeni, düşünüş. Süslü ve türü değişik olan.

Gabi; Anlayışsız ya da anlayışı kıt, zekâ yoksunu, kalın (odun) kafalı, ahmak, budala, anlayışsız, bön, gerzek, geri zekâlı.

Gaile; Sıkıntı, keder, dert, üzüntü, uğraştırıcı iş, çekilmesi zor yük, istenmeyen bir durum.

İllâ, İllâ Ki; İlle. Ne ve hangi şartlarda olursa olsun. Her halde. Hele. Ne olursa olsun. Özellikle, mutlaka.

Kılıbık; Karısının baskısı altında bulunan, karısından korkan, çekinen. Kazak karşıtı.

Küstah; Saygısız, kaba, terbiyesiz.

Lebalep; Bir şeyin ağzına deyin silme dolu olduğunu vurgulamak için kullanılan deyim.

Mecaz; Bir sözcüğün gerçek anlamından bütünüyle uzaklaşarak kazandığı, yeni anlamıyla yapılan edebi bir sanat türü. Yeni bir kelime gerçek anlamı dışında bir başka kelime ile benzetme yapılmaktadır. (Örnek; Yüreğin yanması…)

Ordövr; Yemekten önce masaya gelen soğuk yiyecekler, meze, çerez. Ön yemek, yemekaltı.

Rezonans; Tınlaşıma. Etki altında salınımların meydana gelmesi ve salınımların sistemin frekansına eşit olması halinde sonsuz etkileşim. Akustik oluşum.

Romatizma; Kaslarda ve özellikle eklemlerde görülen ağrılı hastalıkların genel adı.

Usulen; Usule uyularak, formalite icabı.

Yabanılsı; Yabani gibi. Doğada yaşamaya alışmakta zorlanan insan tipi.

(4) Aklı Evvel; Akıllı, her şeyi bilir geçinen, bilgiçlik taslayan, densiz, münasebetsiz, sağduyu sahibi olmayan, aslında bir b.k’tan haberi olmayan kimse anlamında kullanılan bir söz.

Aşçı Yemeği (Aşçı Tabağı); Beğenilen yemeklerin birer parça halinde tabağa dizilmesi ile oluşan (bir bakıma türlü) yemeği.

Evvel Emirde; Her şeyden önce, ilk iş olarak, ilk önce, ilkin.

Icığı-Cıcığı; İçi-dışı, hepsi.

İttire-Kaktıra (Gaktıra); Yapılması için ısrar ederek, hatta cebir kullanarak yapılmasını sağlamak.

Rica-Minnet; Teşekkür etme anlamında dileme, isteme, yalvarma, istirham.

Sınırlı Kontenjan; Kontenjan, sınırlılığı ifade eden bir kelime. Yanlışlık, ütü ütülemek, su sulamak, evlâtlar, ukalâlar gibi bir yanlışlığı ifade etmek için kullanılmıştır. Bir yararlanma ya da yükümlülük işinde, o işin kapsamına girenlerin oluşturduğu topluluk. Bir kimsenin ya da bir kuruluşun seçip almakta kullanabileceği, yararlanabileceği sayı, miktar.

Sözüm Ona; Küçümsenen şeyler için sözde, sanki, güya anlamındadır.

Şuur Altı (Şuuraltı); Bilinçaltı. Bilinçte yer almayan, ya da henüz bilinç yüzüne çıkmayan ruh durumlarının niteliği.

Tektaş Yüzük; Aşkın ve bağlılığın simgesi ve kalbe giden en yakın damar olan sol elin dördüncü parmağına takılan yüzük.

(5) Konken Partileri (Seansları); Genellikle sosyete tarafından oynanan, paralı, kurabiyeli, pastalı, filtreli sigaralar ve çeşitli cins içki ve içeceklerle desteklenen her gün bir başka evde toplanılan toplantı (Bir bakıma kumar).

(6) Dini Vecibeler; Din ile ilgili farz (Hac, Zekât, Oruç, Namaz, Kelim-i Şahadet) Vacip, sünnet gibi gereklilikler. Ölünün arkasından mevlitlerin okunması dini bir vecibe değildir. İbni Abidin adındaki bir İslam bilginin sözleri aynen şöyledir; "Ölüleri hayırla yâd etmek vaciptir. Ama onların arkasından 7, 40 ve 52. geceler bidattir. Muayyen gün ve gecelerde (ki sene-i devriye mevlidi de bunlardan biridir) evlerde mevlit okutmak o mümin ölüye işkence etmek hükmündedir.”

Bid’at; Sonradan türeyen dinle ilgisi olmayan bir âdet.

Gasılhane (Gasilhane); Ölü yıkama yeri.

(7) Görücü Usulü Evlilik; Arada aşk olmadan, ailelerin birbiriyle konuşup anlaşması, oğlanın ailesiyle kızın görülmeye gidilmesi, belki fotoğraflarla kız ve oğlanın tanışması ve sonrasına “Siz bilirsiniz?” reklâmıyla oluşan evlilik.

(8) Hicrî Takvim; Hazreti Muhammed’in Mekke’den Medine’ye Hicretini başlangıç olarak alan takvim. Miladi Takvime göre 11 gün eksik olup başlangıcı MS; (1 Muharrem) 16 Temmuz 622 yılıdır. (Hicri Takvim ayrıca Şemsi ve Kameri olarak da ikiye ayrılmaktadır)

Miladi Takvim; Hazreti İsa’nın doğumunu başlangıç olarak alan, uluslararası nitelikte bugün kullandığımız takvim. Takvimin düzenlenmesi güneşe ve dünyanın kendi etrafında bir kez dönmesine göre düzenlenmiştir.

Kutlu Doğum Haftası; Yanılmıyorsam (her yıl miladi takvime göre 14-23 Nisan ya da ilerleyen tarihlerine kadar uzanan, ancak sonrasında (1994-2018)  hicri takvime göre uygulanmaya başlanması öngörülen hiçbir olumlu gerekçesinin makbul olmadığı peygamberimizin doğum günü için yapılan bir etkinlik. “ Kutlu Doğum Haftası, tıpkı kandiller gibi Kur’an da yer almaz. Ne Peygamberimiz, ne de dört halife devrelerinde kutlanmamıştır. Din dışıdır, Bid’attır 

(9) Sülük; Sıkıntı veren, bunaltıcı, egoist, menfaattar. Genellikle tatlı sularda yaşayan, vücudunda çok fazla miktarda sindirim kesesi bulunan, bu nedenle ağırlığının sekiz katı kadar kan emebilen, kimi kan hastalıkları için halk arasında kullanılan solucana benzer, hacamat işlerinde kullanılan bir hayvan. Ayrıca, asma, sarmaşık gibi bitkilerin yapraklarının yanında bulunup çevreye tutunmayı sağlayan uzun filiz, asma bıyığı.

(10) No!  Thank you! (İngilizce); Hayır! Teşekkür ederim!

Knee… My knee (İngilizce); Diz, dizim.

Opportunity man! Clever psycho crazy… (İngilizce); Fırsat düşkünü, zeki sapık deli…

Your name what (What is your name)? İngilizce isminiz nedir?

Morning, morning where are you coming from? I’m coming from the circle! Yanlış bir Türkçe İngilizcesi; herhalde “Sabah sabah nereden böyle?” diye sorarken geometrideki “Daire” kelimesini “Ofis,  Daire” şeklinde söyleme garabeti olsa gerek herhalde.

(11) Tahammül Derecesi; Dayanma, direnme, insanın kötü güç durumlara karşı koyabilme gücü, kaldırma, katlanma derecesi, sabrı.

Sabrın Sona Erdiği Nokta; Sabrı kalmamak, bir sıkıntıya dayanamaz hale gelmek. Bir bakıma “Canına tak demek!"

Sabır Taşı Çatlaması; Çok sabırlı kimsenin bile tahammül sınırlarının sonuna, “Yeter!” diyesinin gelmesi.