“Sen benimle dalga geçeceğine, tatlıcı cospiklerinle(1) geçir vaktini!..
Ve ikisini birden idare etmeye çalışma, ikisine birden ümit vermeye devam etme, genç kız kalbi taşıyor onlar, birinden birine karar ver, yazıktır, günahtır…”
“Cospik? Tatlıcı? İkisini birden idare etmek ve yazıktır, günahtır…
Bu ne demek şimdi Gülsena? Dilinin altında bakla mı var senin? Ne anlama geliyor bu sitemli sözlerin? Günlerdir saklanıyorsun ve sana ‘Merhaba!’ der demez sitemli sözler, ‘Elveda!’ der gibi davranışlar!”
“Kendini de, beni de kandırmaya çalışma, pekiyi biliyor ve anlıyorsun söylediklerimi, üstelik marifetmiş(1) gibi davranışlar…
Ne o, öyle?”
Genç adam, hatta delikanlı Sena, kolundan tuttu genç kızın.
“Ben seninle karşılaşmamın, iki sözü uç uca ekleyecek olmanın heyecan ve sevincini yaşarken bu aşağılama, bu sitem, hatta kin, nefret dolu diyeceğim sözlerinin anlamı ne? Benden uzaklaşmak istemenin nedenini açıkla ki, ya ben kendimi müdafaa edeyim, lütfen ya da ‘Haklısın!’ deyip boynumu büküp, kuyruğumu bacaklarımın arasına sıkıştırıp bir sokak köpeği gibi uzaklaşayım yanından. Tercihan uyuz, ya da kuduz bir sokak köpeği gibi…”
“Hâlâ kolumu acıtıyorsun, çocukluğumuzda sıkıştırman, yumruklaman, tokatlayıp tekmelemen yetmiyormuş gibi. Bugün bile hâlâ o günlerden kalan, tahakküm etmeyi(2) meziyet sayan(2) Sena’sın, acımasız ve kaba. Dünlerde verdiğin eziyetler nedeniyle ailem ailenle küsüp defi belâ(3) kabilinden taşınmış ve ancak öyle kurtulmuştum eziyetlerinden. Şimdi ise, maalesef bu kadar kötü bir tesadüf olamaz, tekrar karşılaştık.”
Duraklamak mecburiyetinde hissetmiş olabilir miydi? Belki. Devam etmesinde hiç de sakınca yokmuş gibisine.
“Sanma ki ben eski Gülsena’yım. Yenile yenile, dövüle dövüle yenmeyi de, dövmeyi de öğrendim. Sen ve senin gibiler vız gelir, tırıs gider(2) ancak. Üstelik polis tarafından yakalanacak olsam bile silâhım da, biber gazım da hazır çantamda, kolaylıkla ulaşabileceğim şekilde.”
“Keşke arada nefes almayı deneseydin. Yani eskilerden kalan bir hınçla bugünlerde sen beni öldürür, bana kıyabilirsin öyle mi?”
“Sözlerimi yanlış anlama gayretinde olma, beni yanlış yönlendirmeye çalışıp da demagojiye(1) sığınma. Eskiden kalan acılarım olsa da ben cani değilim. Sadece bana tekrar eziyet etmeye, incitmeye kalkışırsan artık karşında yalnız ve çaresiz bir kız olmadığımı bil, demek istediğim bu.”
“Yani çocukluğumuzun acılarını sözlerinle şimdi çıkarıyor gibi benden nefret ettiğini mi söylemek istiyorsun?”
“Nefret edecek kadar değer verilecek biri olmadığını biliyorum senin, hatta düşünmek bile aklımdan geçmiyor, şöyle ya da böyle. Senden kurtulduğuma şükrettiğim günden beri benim için yok hükmündesin, bunun bundan sonramda da devam etmesi arzum!”
“Unutma ki nefret ile sevgiyi ayıran çizgi çok incedir(4).”
“Gerçekten inanıyor musun? Ben böyle bir duygunun yanımdan geçeceğine bile inanmıyorum. Üstelik küçük damlalar büyüklerine sebep olur, tıpkı damlaya damlaya göl olduğu gibi. Nefretler de böyle büyür, sabır taşı çatlar ne olduğunu anlayamazsın!”
“Damlaya damlaya büyüyenin sevgi olduğunu düşünsen ve damlayaraktan da nice göllerin kuruduğunu akıl edip o göl haline gelmiş kin ve nefretini yavaş yavaş da olsa damlata damlata yok etmeye çalışsan yahut da yalvarsam bu duygularını kurutmam için bana izin vermek de mi geçmez aklından?”
“Yıllardır aramamışsın, sormamışsın, nedir, ne değildir diye kapımızın önünden bile geçmemişsin, şimdi üniversite de karşılaşmışız, ‘Karşılaşmışken, hadi kontenjandan bir özür dileyim bari’ tavrı…
Hiç hoş değil, yanlış ki yanlış Sena. Haydi, sen yoluna, ben yoluma. Beni çok üzdün, kırdın, incittin, sadistçe zevk alarak. Son bir rica; bir daha ne yoluma, ne karşıma çıkma ki, nefretim daha da büyüyüp katlanmasın!”
“Yani çabuk unutayım demek istiyorsun, beni?”
“O senin bayat kuruntun, böylesine bir düşünce için sana değer veriyor olmam gerek, oysa sırtımı döner dönmez yok ve yoklukta olacaksın…”
“Emin değilim, içimden geçenleri söylemekte zorluk çekeceğim. Ama mümkünse sırtını dönmeden şu iki tatlıcı cospik neymiş, açıklarsan memnun olacağım.”
“Henüz başlangıçlardayız, tanımıyorum onları şimdilik. Ama adınla soyadınla senden bahsettiklerinde anladım, anlatılanın sen olduğunu…”
“Unuttum, dediğin ben?”
“Sözlerimi bölük pörçük(3) kesip anlam çıkartmaya çalışma lütfen. İlkokula kadar hırçın bir beraberlikten sonra, üniversiteye başlamış da olsak, hatta sen beni unutmuş olsan bile, çektiğim eziyetler, bedenimde hâlâ maddi manevi taşıdığım izler nedeniyle seni hatırlamamam mümkün mü?”
“Yani daha önce karşılaştık ve sen beni görmezliğe geldin, içinde birikmiş kinden dolayı, öyle mi?”
“Farz et ki öyle! O kızların söylediklerinden anladığım kadarıyla çocukluğumdaki yanlışlıkların edepsizlik olarak şekillendiğini onlardan bu yaşımda öğrendim, utandım, ayıpladım seni…
Ve zamanında babamın aldığı kararın ne kadar doğru olduğunu ve senden uzaklaşmamın beni senden koruduğuna inandım, sevindim, mutlu oldum hatta…”
“Pardon, hatırlayamadım, neymiş o edepsizliklerim, söyler misin, isimlerini söylersen gidip kendilerine mi sorayım?”
“Utandırma arkadaşları, benden duyup ispiyonladığımı(2) düşünmelerini istemem. Çünkü üçümüz bir aradaydık…”
“Söyleyecek misin, tahmin edip onlara ulaşmayı mı deneyeyim?”
“Çocukluğumda bana çok kereler yaptığın şeyler gibi, şimdi aklıma getirdiğimde utandığım, seni yerden yere çalasım, çarpasım istediğim. Farkımız ben o zaman çocuktum, sen ağabey…
Ben evin annesiydim, sense babası ve hep filmlerdeki gibi yapalım deyip hareketin öpmektiyse devamlı ısırıyordun, kaç defa kanatmıştın yanaklarımı, hatta dudaklarımı…”
“Yani?”
“Ne yanisi? Çocuktum, filmleri bile bilmiyordum, seni ağabey gibi görüp evciliğin gerekleri olduğunu zannediyordum, tüm yaptıklarını. Babamdan Allah razı olsun, belki beni büyütür, kötü şeyler de yapardın, senden umulur?”
“Tekrar yani?”
“Kısaca birinin göğsüne dokunmuşsun, artık nasıl bir dokunmaysa, o ‘Tatlı yok!’ demiş, diğerini öpmeye kalkışmışsın, o da; ‘Çikolata yok!’ demiş.”
“Sana yaptıklarımı hatırlamak istemiyorum, gerçekten kaba ve edepsizlik yüklüymüşüm o yaşlarda, şimdi değiştiğimi iddia etsem de sözlerim yavan kalacak, biliyorum. Ama onlara inanıp surat asmanı da hoş görmem mümkün değil!”
“Surat asmaya hakkım yok ki? Paylaşılması, üleşilmesi düşünülmeyecek bir sapıklık yaşatmış olmana, nefretimi kazanmış olmana rağmen…”
“O halde karşına gelir gelmez o tavrın neydi?”
“İnsan birikenleri, birikmişleri bir çıban gibi tepesini sıkıp patlatınca tüm cerahati(1), irini(1) olduğu gibi boşaltamıyor ki! Herhalde ondan olsa gerek!”
“Peki, çocukluğumuzdaki tüm edepsizliklerimden, hırçınlıklarımdan, yanlışlıklarımdan, kasıtlı davranışlarımdan, seni bilerek ya da bilmeyerek üzmemden dolayı özür dilesem, sensiz geçen zamanımın benim cezalandırılma sürem olduğunu anlatmaya çalışıp barış için elimi uzatsam...”
“O dediğin ancak Amerikan Kızılderili filmlerinde olan bir oluşum, barış çubuğu tüttürmek(5) gibi bir şey. Rüzgâr ne kadar özür dilerse dilesin, dal kırılmıştır bir kere. Yararı olur mu ki dersin?..
Sen benim arkadaşım olmayı bilemedin, eziyet ettin, çocukluğumuzda bugünün heyecanlarını yaşamayı düşündün. Seninle baş edemedi ailem, herhalde gördükleri, yaşadıklarım nedeniyle ve biz mahallemizden, sokağımızdan göçtük ve bir kez bile aramadın bu çocukluk arkadaşını, bu yaşlara kadar…
Şimdi diyorsun ki; ‘Kustun, sinirin geçsin, arkadaşlığımız devam etsin!’ Tek bir soru; hiç olmazsa şu an dürüst ol, kırıcılığını, terbiye, edep noksanlıklarını unut, yaşadıklarımı, yaşattıklarını düşün ve gözünün önünden geçir, sen eğer ben olsaydın şıp diye(18) o özrü kabul eder miydin?”
“Beni çocukluğumla sorgulama demek isterim. Pişmanım, ‘Bekle!’ dersen, beklerim, çünkü beni etkileyecek kadar tüm varlığıma işlediğinin farkında olmamışım. Bu eksikliğim benim…”
“Sorum çok basitti; ‘Evet!’ ya da ‘Hayır!’ olmalıydı cevabın. Dürüst, içten, doğru ya da kaypak(1), samimiyetsiz ve yanlış! Üstelik sana neden bu kadar vakit ayırıp da dil döktüğümün de farkında değilim. Haydi, ben yoluma, sen de tatlılarına…”
“Ne kadar kırıcı olduğunun farkında değilsin sen de!”
“Hak eden hak ettiğini alır, haddini bilmeyene de(6) haddi bildirilir. Senin bana yaşattığın o pis ömür içinde benim sözlerim ancak nanosaniye(7) değerinde üstelik benim sözlerim kırıcı değil, sitem içeren gerçekler…
Ve şimdi içimden iyi bir dilek geçiremiyorum senin için.”
Sırtını döndü Gülsena, gideceği yönü bilmemesine rağmen, seri ve güçlü adımlarla. Çünkü karşısındaki kırılganlığının tek sebebi, kendine yaşamı dar ve zor etse de ilk heyecanı, ilk ürpertiyi hissettirendi, hem de şu anda karşılaşır, karşılaşmaz, üstelik geçmişi yaşamamış kabul edercesine, yılların özlemi birikmişçesine. Belki de gücünün son kertesine kadar geçmişinin intikamını almak istemesinin nedeni bu idi.
Peki, karşısındakine savunma hakkı tanımaksızın tatlıcı diye isimlendirdiklerinin sözlerinin doğru olduğuna inanması kıskançlığının gizi olamaz mıydı? Bir dal olarak, rüzgârı suçlar gibi, suçlarcasına…
Bilinir ki hüzünler gibi, sevinç, neşe dolu anlar da yok değildi yaşamda. Her ne kadar insanlar akrep gibi yapacaklarını yaptıktan sonra, bir şey olmamış gibi davranıyor olsalar da.
Oysa akrebe iyilik eden kurbağanın sonunun onun da sonu olacağını bilmezlermiş gibisine(8).
Ve şair ne demişti; “Akrep gibisin kardeşim! (8)”
Bir bayram, ya da sade, hiçbir önemi olmayan günlerden biriydi herhalde, Gülsena’nın tam olarak hatırlayamadığı, yaşının çok ötesinde bir şeyler hissetme gayretinde olduğu. Sena, komşunun saksılarındaki menekşe ve Atatürk Çiçeklerinden ikisini hırsız gibi koparıp kendisine vermişti, kabaca “Al!” diyerek.
Sonra cebinden neredeyse tamamı erimiş bir çikolata tabletini uzatmıştı, yıllarca sakladığı, annesinin bir gün dikkatini çekip de sormaksızın çöpe attığı.
Oysa o hatıralardan biriydi, çocukluğundan gençliğine aktarabildiği. Ancak menekşe ve Atatürk çiçeği gizli bir hazine gibi hep saklanmışlardı, aynı defterin art arda gelen iki sayfası arasında.
Ve onları kendisine veren kendisinden özür dilemek istiyordu, karşılaşmışken, her ihtimale karşı ve maalesef itici bir çirkinliğinin farkında olduğunu bilmesine rağmen o genç iki kızı kıskanır gibi.
Öyle ya kendi tatlıları, sutyen giymesini bile gerektirmeyecek şekilde sahanda yağda pişmiş iki yumurta gibi küçük ve düşük kaliteli, çikolata dediği dudakları ise onun gözüne çapması mümkünsüz, batması mümkün iki adet yan yana iliştirilmiş bıçak sırtı gibiydi.
Fiziksel görüntüsündeki diğer unsurları da dikkate aldığında şehir kızları gibi alımlı olmadığının farkındaydı, ne de olsa mayası şehirden değil, hasbelkader(1) “Köyden indim şehire, şaşırdım birdenbire!” modundaydı. Aslını, kinini ve hatta küçük yaşta gönlüne dolanı eğer kendine karşı dürüst olmasını engelleyecek bir unsur çıkmazsa bağışlaması mümkün değildi.
Zaman su gibi akardı, akmasa da yaşamanın ve yaşamının kıymetini bilmeyen, geçen her bir saniyenin farkında olmayan insanlar bunu değerlendirmekte de sıkıntı çektiklerinin farkında olamazlardı tıpkı Sena ve Gülsena gibi.
İnat, kapris, hüzün, geçmişi unutamama, geleceği görememe, gelecek için umutlanmama, umutlanamama gibi.
İnsanlar, daha doğrusu gençler geçen her bir günün, saatin, saniyenin değil, bir anın bile yitirildiğinin farkında değillerdi, zalimliği ve zulmeti yaşadıklarını bilmeksizin.
Peki, iki ucunda yanlışlık olan bir değneğin (Sözüm meclisten dışarı) hangi tarafı doğru olabilirdi ki? Kahırlandırıp sevdiğine inandıramayanı mı, kahırlanıp gücünü yitiren, karşısındakini, içinden gelmediği halde yok sayanı mı?
Mutlu olmak çok kolay, eğer gerçekten mutluluğu sindirerek içtenlikle içinden geçirmek istersen. Geçmişte yapılan hatalar, aynı hataların tekrar yapılacağının şüphesini taşıyor olamazdı.
Tesadüfen karşılaşan Sena, o gün sanki geçmişini yâd etmek için evine döndü, düşünmek, tartmak, kendini bilmek ve karşıya, karşısındakine kabul ettirmekti niyeti, aynı sokaklardan geçti hüzünle, tıpkı çocukluğunda onu incittiği ve ama gönlünü çikolata ve çiçekle almak istediği gibi, dizeler döküldü Sena’nın dudaklarından, uyaksız ve isyankâr…
“Ne sütçü, ne yoğurtçu geçiyor o sokaktan
Ne de ‘Patates, Soğancı” sesi duyuluyor
Hatta sokak köpekleri, kedileri bile yok
Rüzgâr kol gezmekte o sokakta yalnız.
Üç camiden yükselen ezan sesleri yankıda
O iki kumru terk etmiş bahçeyi açlıktan
Hatta kurtlu kiraz veren ağaç bile kurumuş
Yalnızlığın ıslığı, bunalımıyla sokakta.
Ne kapı, ne pencere var, dostça açılan
Bırak hikâyeyi -gerçek yaşanan- masal gibi
Unutmak, serbestçe takılıyor hatırlanmaya
Yalnız sessizlik sokağın havasında…
Bir buruk iştah damağında kaldırımların
Bir ayak sesinin özlemi sağır kulaklarda
Saçlarında çiy, gözyaşı bulutlar karışık
O sokak ağlamakta şimdi unutkanlığa.
Sık sık patlayan lâmba direği yok
Kokoreç hayranı şarapçı gözükmüyor
Bulutlar küskün, güneş mahzun, ay ‘Adam Sendeci’
Sokak, unutulmanın hüznünde, bitkin ve şaşkın.
Ne şarkı, ne türkü, ne şiir okunuyor toprakta
Nefes yok, soluk yok, ses, seda yok, sessizlik yalın
Yorgun, pısırık, aciz, ritimsiz, akortsuz renkler
Sokak bir zamanlar sokak olmanın üzüntüsünde(9).”
Buna mukabil Gülsena engelleyemediği duygularla saklanmış, hep saklanmış, ancak bulunması umudu ve karşılaşmak isteğini taşımıştı.
Mademki “Kalp, kalbe karşıydı(10)” ve doğal olarak Tanrı bundan haberdardı(!), o halde Tanrının onlar için bir iyilik düşünmesi mümkün değil miydi?
Uzak, hiç mümkünatı olmayan bir kantinde, iki arkadaş grubu olarak karşılaştı Sena ve Gülsena. Sena’nın yitirecek tek bir anı bile yoktu, bu karşılaşmadan umduğunu alabilmeli, almalıydı.
Karşı grubun masasına gidip Gülsena’nın elinden tutup kendisine doğru çekti yerinden kaldırarak ve etkilenmiş olan grubun şaşkınlığından ve ses çıkaramamasından faydalanarak;
“Kardeşler, beyler, bayanlar, bu Gülsena denilen kız benim, dünyamda ve dünyamın sonuna kadar ve dünyamın sonunda da tek umudum, tek dayanağım. Şimdi, hani bir söz var, Biri Ömer HAYYAM’ın dediği ‘Kim varsa bilen, çıksın söylesin!’ Yahut da o Hristiyan törenlerindeki gibi; ‘Bir şey bilen varsa söylesin, yoksa sonsuza kadar sussun.’ Bir şey bilen, bir şey söylemek isteyen varsa ayağa kalksın, çünkü onu vurup öldürmek için zahmete girmeyeyim.”
“Bravo! Takdir ettim. Benim için fedakârca bir davranış biçimi. Ama bildiğini düşündüğüm halde, bilmezlikten geldiğine inandığım şey, senin gibi varlıklı olmadığım, ancak burs alarak okuyabildiğim, mutlaka biliyorsun…
Ve sen uluorta benim senin olduğumu ilân ediyorsun, bu ne cesaret?”
“Yemin et diyemem sana. Ama beni bir kez bile gönlünden geçirmediğini söyleme bana. İnanmak istemesen de senin cesaretin yoksa beni anmadığını, düşünmediğini, aklından geçirmediğini söyle, ben de seni tutan bu eli hemen dibinden keseyim.”
“Deli olma! Ola ki tek elle de olsan seni seven isteyen çıkabilir. Ya da hiç olmayabilir, yazık olur o zaman sana, ortada, ortalıklarda kalırsın, hem bak, tüm arkadaşlarımız tiyatro seyreder gibi bize bakıyorlar, utanıyorum ve çekilip ayrılıyorum buradan…”
Genç kız tutulan elini kurtarıp kapıya doğru yönelirken, genç adam peşinden seğirtti(2). Kapıda yakalayıp dışarıya sürüklerken elinden tutmayı da ihmal etmedi yeniden.
“İçimden geçenleri söylemeden bırakmam seni, şimdi elini bırakıyorum, dinle ve ister sırtını dön, ister elini uzat bana, bu ömür boyu dileğin olsun. Bu bir tesadüf, evet, ama bilmediğin bir yanım var benim, ailem muhacir(1) ve bizim inadımız, verdiğimiz sözün arkasında durmamız tüm dünyanın dilinde ve meşhurdur. Beni ölümden de, yaşam arzumu terk etmemden de ancak beni kabullenmen vaz geçirir, reddedersen ölürüm, yaşamak için arzum kalmaz. Ben ölümü kendi başıma seçerim, benim için ölmemin zamanını ben seçerim. Yeter ki sen iyi ve mutlu ol!”
Durakladı Sena, bir sonraki cümlelerini sıraya dizmek ister gibi. Gülsena sanki karşısında bir Mısır mumyası gibi, sabit, sakin ve duygusuz gibiydi.
“Sensiz bir yaşam, eskilerden kalan kusur, endişe, suç, kabahat, yanlışlıklarım olsa da bana hak! Ama affedici, hoş görücü olsan da önümüzdeki ömrü paylaşsak, hiç olmazsa paylaşmayı denesek yanlış neresindeki bu düşüncemin, dileğimin?
Evet, zamanında sana eziyet ettim, yanlışlıklar yaptım, bunlar o çocukluk günlerimden. Bugün hissettiğimde yanılmadığıma inanıyorsam da; bana ait oluşunu ifadelendirmeyi düşünmen o kadar mı zor? Ben o yaşlarda, gönlümü, ruhumu, kalbimi, hatta tarifine göre bedenimi senin için hazır etmişsem, bana ‘Evet!’ demekte zorlanır mısın?”
“Bu kadar söz kalabalıklığında ne demeye çalıştığını anlayamadım!”
“Peki, özet olarak; benim ol!”
“Neden? Tamam, amenna(1), iki ayrı cins insanız, bana küçük yaşlardan ilgi duyman da olağan sayılabilir belki, ama neden?”
“Eziyette aşırıya kaçtığımı o çocuk halimde ancak sen gittikten sonra anladım. Günlerce çıkmadım sokağa, isilikler(1) kapladı her yanımı. Annemin ısrarlarına rağmen gitmedim okula, daha o yaşlarda. Kaç geceler pencerede sabahı ettim(11), hüznümü kendimle paylaşarak. Düşün o günleri…
Senden bir-iki yaş büyüktüm nihayeti ve ben yaşamı hissetmeye başlamıştım sensizlikte. Yaşadıkça, kendimi bildikçe, insanın sadece etten, kemikten ibaret olmadığını, bir de kalp(12) taşıdığını, tekrar ediyorum daha o yaşta boşa geçen değil, boş geçen bir ömrü(13) değerlendirmek, bundan sonrasını yaşanır hale getirmek…”
“Ayranımız yok içmeye modunda, öğrenci olarak…”
“İsteğim fazla değil ki! Gülen yüzün, ellerini ellerimden hiç ayırmaman(14) ve okulumuzu bitirinceye kadar bana tahammülü olman, zararı yok, karşılığı olmasın sevgimin, ama küsme, uzak durma, bana yakın olmaya çalış, diyecek kadar cesur değilim şu an. Çok mu dileğim? Hiç mi şansım yok?”
“Kişi şansını kendi yaratır Sena, tepilen bir şansı tekrar…”
“Demek ki öncemde şans vermişin bana, peki, geçmişi unutman bu kadar mı zor, geleceğin için gerçekten gereksiz miyim ben? O halde üniversiteye de, bundan sonrama da, nefes almama ihtiyacım yok. Senin içimde olmadığın bir dünya benim için fuzuli…”
“Bugüne, şu ana kadar hiç duygu sömürüsü(3) yapmamıştın, başarılı olacak gibisin, hadi devam et!”
“Bak güzel kız, sevgili Gülsena, inanmayabilirsin, üstelik üzerinde hiçbir hakkımın olmadığını sen de, ben de biliyoruz. Hani meselâ hakkım var gibiyse, ben helâl ediyorum, ama sen sakın etme! Biliyorum, senin üzerinde bana ait çok ah var, sözüm bunun için. Hiçbir şeyi işaret etmiyorum, sadece bilmen gereken sensizliğimle yanacağımı düşünerek mutlu olman…
Bana müsaade! Bundan sonra yaşamında görünmeyeceğim. Başlangıcımda sana acımadığım gibi kendime de acımayacağım…
Hiç inanmadın, ama bil ki seni çok sevdim ve sana sevgim sonsuz…”
“Herhalde saçma-sapan, mantıksız bir delilik düşünmüyorsun?”
“Neden bu beden de, bu can da benim değil mi? Kalbimin gönlümün sahibi belli, onlara bundan böyle ihtiyacım yok, sahibine bırakıp uzak olmamın, hatta yok olmamın kime zararı olabilir ki?”
“Bana desem?”
“O kadar dil döktüm, tek sözüme inandıramadım, ikna edemedim seni, şimdi gebereceğim diyorum, acıyorsun, belki de vicdan azabı(3) çekeceğin endişesini yaşıyorsun. Unutma… Dal kırıldığı yerden, insan kırıldığı kalpten kopar(15). Benim beklentim bana acıman, hatta beni sevmen değil, sadece affetmen ve benim olmayı kabul etmendi…
Sana kendimi sevdireceğime kesin inancım vardı. Olmadı. Değil gayret etmek, aklından bile geçirmedin. Çarem yok, şimdi tek ve son sözüm bir veda; ‘Allahaısmarladık!”
“Peki git hadi, ne halt edeceksen de et! Sanki senin ölümüne neden olacağımı düşünerek huzurla yaşama devam edeceğimi mi düşünüyorsun? Tanrı bir kulu için hoş göreceği bir yanlışlığı(16) diğer kulu için de neden hoş görmesin ki?”
“Yani Gülsena?”
“Tut elimden Sena!...”
YAZANIN NOTLARI:
(*) Sena; Övgü, methetme, övme, övgü ile ilgili, şimşek parıltısı, ışık.
Gülsena; Gülerek övülen, methedilen. Veya övülürken gülen. Yahut da övülen methedilen gül. (Sena’nın; gül ve gülmek ile ilgili tüm vasıfları kısaca…)
(1) Amenna; Genelde peşine “ve saddakna” kelimesi eklenerek kullanılan Arapça bir deyim olup, asıl anlamı “İman ettim, tasdik ettim’dir. Türkçemizde “Mutlaka öyledir, doğru, diyecek bir şey yok, kabul ettim, inandım, anladım!” şeklinde onaylama sözü olarak kullanılmaktadır.
Cerahat; İrin. Yara. Alyuvarlar, bakteri ve yıkılmış doku kalıntıları gibi iltihap ürünlerini kapsayan doku sıvısı.
Cospik; Yöresel bir deyiş, kız arkadaş, sevgili olma, sevgililik öncesi (bir bakıma flört), birliktelik.
Demagoji; Lâf ebeliği, lafazanlık. Bir kimsenin ya da bir topluluğun duygularını okşayarak onu ya da onları kendine çekmeye çalışmak, duygu sömürüsü yapmak, duyguları okşayıp kamçılamak.
Hasbelkader; Rastlantı sonucu olarak, rastlantıyla.
İrin; Cerahat. Yara. Organizmanın herhangi bir yerinde yangılanma sonunda bozulmuş alyuvarlardan oluşmuş, bakteri ve yıkılmış doku kalıntıları gibi iltihap ürünlerini kapsayan, mikroplu, ya da mikropsuz sarımtırak renkte, koyuca doku sıvısı.
İsilik; Sıcak nedeniyle ya da terlemekten, vücutta oluşan pembe kabartılar.
Kaypak; Verdiği sözü tutmayan, sözsüz, dönek. Üzerinde kolaylıkla kayılan, kaygan.
Marifet; Herkesin gösteremeyeceği beceri, beceriklilik, hüner, ustalık, ustalıkla yapılan şey.
Muhacir (Macır); Göçmen. Göçe zorlanmış.
(2) İspiyonlamak; Birinin gizli işlerini, düşüncelerini gözleyerek, öğrenerek, bir çıkar karşılığında yetkili yerlere iletmek.
Meziyet Saymak; Bir kişinin, ya da nesnenin, diğerlerinden üstün görülmesini sağlayan nitelik.
Seğirtmek; Çabuk adımlarla ve sıçrayarak yakın bir yere doğru yürümek.
Tahakküm Etmek; Hükmetmek, zorbaca baskı ve buyruklarla etkilemek.
Vız gelip, Tırıs Gitmek; Göz önüne alınmaya değer görülmemek, hiçbir değeri, önemi olmamak. Hiç önem vermemek, aldırış etmemek.
(3) Bölük Pörçük; Bütünlüğü olmayan, parça parça.
Defi Belâ; Bir belâyı, bir tehlikeyi, savma, uzaklaştırma.
Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar.
Vicdan Azabı; Başkasına zarar verdiğine inanan bir kişinin duyduğu pişmanlık duygusunun bir ifadesi. Suçluluk duygusuyla ilintili olup kişinin kendi kendine yönelttiği bir kızgınlık halidir.
(4) Sevgi ile nefret arasında çok ince bir çizgi vardır. Birisinden nefret ediyorsanız ve bir gün onu yenemeyeceğinizi anladığınız zaman onu sevmeye başlarsınız. Ve yine birini seviyorsanız ve bir gün onu yenebileceğinizi düşündüğünüz zaman ondan nefret etmeye başlarsınız. ALINTI
(5) Barış Çubuğu Tüttürmek; Kızılderililerin bir savaş sonrasında beyazlarla barışın sağlamlığını ifade için bir nevi pipo şeklinde uzun ağızlıkla, ağızdan ağıza iğrenmeksizin arka arkaya içtikleri tütün.
(6) Haddini Bilmek; Mevlânâ’ya sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”
(7) Nanosaniye; Bir saniyenin milyarda biri olduğunun ifadesidir. Yani bir saniye içinde 1.000.000.000 nanosaniye vardır. (ns-nsec-n şeklinde gösterilir. Nano; Grek lisanında “Cüce” demektir ve önüne geldiği her kelimenin milyarda birini[10-9] ifade etmektedir).
(8) Akrep-Kurbağa Öyküsü; M. Serdar KUZUOĞLU’nun öyküsü, kısaca; Akrep bir suda karşı kıyıya geçme konusunda onu sokmayacağına dair kurbağa ile anlaşır. Ancak akrepliğini yapar ve yolun ortasında onu sokar ve ikisi de ölürler. Ancak kurbağanın son nefesinde; “Hani sokmayacaktın?” sözüne akrebin cevabı manidardır; “Ben akrebim, huyum bu!”
Akrep gibisin kardeşim, Nazım Hikmet RAN’ın önemli şiirlerinden biri. Aynı şiir içinde insanları vasıf olarak serçe, midye, koyun, balık gibi benzetip şiiri; “Kabahatin çoğu senin, canım kardeşim!” şeklinde bitirmektedir.
(9) KARATEKİN, Erol. 2005 Yılı. “SOKAK” (Bir Kentte Yıllar Sonra)
(10) Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir
Kalp, kalbe karşıdır… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Seyhan GİRGİN’e, Bestesi; Coşkun SABAH’a ait olup eser Uşşak Makamındadır.
Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler” Aslı GÜNGÖR
(11) Kaç gece pencerede sabahı ettim, inan… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Zeki SINDIRAN’a, Bestesi; Suat SAYIN’a ait Hicaz Makamındadır.
(12) İnsanda bir organ vardır ki, eğer o sağlıklı ise vücut sağlıklı olur, eğer o bozulursa bütün vücut bozulur, dikkat edin o kalptir. Peygamberimize mal edilen hadis...
(13) Boşa geçen zamana üzülmek rüzgârı kovalamaya benzer. RUS SÖZÜ
Boş zaman yoktur, boşa geçen zaman vardır. Nebiye YAŞAR-Kâşif KAPTAN
(14) Ellerini, ellerimden ayırma hiç… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; İsa COŞKUNER’e ait olup eser Nihavent Makamındadır.
(15) Unutma… Dal kırıldığı yerden, insan kırıldığı kalpten kopar. ALINTI
(16) Kur’an’da Nisa Suresi, Kırk Üçüncü Ayet. Bu konuda bir de aynı Surenin Doksan üçüncü ayeti şöyle demektedir: “Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası içinde ebedi kalacağı cehennemdir.” Buna göre insanın kendisini öldürmesi (intihar etmesi) de aynı düşünce içine hapsolmaz mı?