Annem ve babam her yıl olduğu gibi Devre Mülk olarak sahiplendiğimiz sahil köyünde, beldesinde, ya da her ne denirse densin öyle bir sahil kenarında tatil yapmak üzere sözleşmişlerdi. Emekliliğin tasalarından silkinip, arınmak, torunlara bakmanın yarattığı stres(1) ve kaygılardan uzaklaşmak için böyle bir dinlenmeye ihtiyaçları oluyordu.
Tatil süreleri on beş günle kısıtlıydı. Üstelik bu kez benim izinim de aynı tarihlere rastlamıştı. Tek sorun bu on beş günlük sürenin ikinci haftasını torunlarına baktıkları Türker Ağabeyim ailesine bırakıp, tabiri caizse Koca Köye dönmek zorunda kalmaları olacaktı.
Otobüse biletlerimizi almış, bir sonbahar sabahında beraberce ulaşmıştık Devre Mülke. kayıtların yapılması ve depozitlerin(2) tesliminden sonra tahsis edilen yerde, “evcikte” de diyebilirdim, “Yok, yoktu” deyim yerine oturursa.
Kendine göre düzenlemeleri yapmak için kollarını sıvayan annemi evcikte bırakıp, kesesini açan babamla çarşıya çıkmış, annemin düşünerek getirdiklerine ek olarak acilen ve kısmen de olsa alınması gerekenleri marketten almıştık, kısa süre içinde.
Rutin(3) bir gerçeklikle geçiyordu günler. Sabah yürüyüşü, deniz, kahvaltı, deniz, güzellik kestirmesi (yani uykusu)(4) hafif-biraz, öğle yemeği, deniz, güzellik uykusu yeniden, deniz, akşamın getirilişi, yemek, televizyon ve tumba yatak(5)…
Annem ve babam bazen mavide kayboluyor, iki mavinin birleştiği yerlere kadar kulaç atmak istiyorlardı. Bakıyorlardı ismi Berker olan bir genç arkalarında kalmış, mavileri birbirlerine aşkları ile baş başa bırakıp kendi aşklarına yöneliyorlardı el ele verip.
Yaşamak güzeldi, yaşamasını bilenler için ve onlar bu konuda iddialı idiler, yaşamaktan zevk alıyorlar, yaşamın sonunda ne olacağı akıllarının ucundan bile geçmiyordu. Çünkü onlara göre yalnız bugün vardı. Dün geçmişti, geri getirmenin mümkünatı yoktu(6), tıpkı yayından boşalan bir okun geriye dönememesi gibi. Yarın ise yaşamda meçhulü(7) içeriyordu, bilinmeyen, bilinmesi mümkün olmayan.
Zaten atalar da bir deyişlerinde; “Bugünün işini yarına bırakmamayı” öğütlememişler miydi? Öyleyse yaşanacak tek gün, yaşanan gündü. Kalanı fasa-fiso(9).
“Gülelim, eğlenelim kâm alalım dünyadan(9)”diyen şair bugün için konuşmuştu, “Artık demir almak günü gelmişse zamandan(10)” ise bedbin(11) bir ruh halinin tezahürü(12) olsa gerekti.
Burada ufak bir parantez açmaya gerek var, sanırım. Babam bir devlet dairesinden, annem bir kız okulundan emekli olmuştu. Ben de askeri bir kurumda sivil memur olarak çalışıyordum. Annem de, babam da, ben de üniversite mezunuyduk.
Üçümüz de eğer ben izin sorunumu halledebilirsem, annem ve babam ise torunları izin verirse(!) her yıl okuldan mezun olduğumuz arkadaş gruplarımızla, önderlik eden arkadaşlarımızın tertiplediği genellikle uzun süren, örneğin dokuz gün süren dini bayramlara, ya da iki üç gün süren milli bayram günlerine rastlayan toplantılara ve gezilere katılıyor, katılabiliyorduk. Parantezi kapatıyorum.
Belirlenen yılın mezunlarının yaptığı bu gezilere katılan annemin arkadaşlarından bir kaçı sözünü ettiğim Devre Mülke yakın, bu tatil yeri civarında, kenar yöresinde, ya da köşe mevkiinde oturuyorlarmış. (Tanıştık da, bu nedenle di’li geçmiş zaman kipi daha doğru olacak!) Yani; ev sahibi, ya da mal sahibi olarak oturuyorlardı.
Eğer hatırımda yanlış kalmadıysa, annemler kız-kıza(!) mezuniyetlerinin otuzuncu yıllarını buralarda bir yerlerde kutlamışlardı ve felsefelerinin; “Ziyafete giderken yanlarında ekmek götürmemek!” olduğunu anlatmışlardı, bu kere beylerine. Ve biz; yani ben, babamla birlikte bekârlığın rezilliğini(13) yaşamıştık, annem eğlenirken!
Annemin devre arkadaşlarının, bizim Devre Mülke tatil için gelişimizden haberleri olmuştu, her nasılsa! Israrlar sonucu mecbur kalmıştı annem, onlardan birinin “Çay ikramı” davetine “Peki!” demeye.
Narenciyenin her türlüsünün yeryüzünü, dallarıyla gökyüzünü süslemeğe çalıştığı yoğun bir bahçe, kenarlarda zeytin ağaçları tek-tük değil, yoğunluğa katılmak arzusunda. Bir köpek dostça, bir kedi insanca ve bir tarla faresi, ya da köstebek arkadaşça oyun oynama telâşı içindeydiler.
Bir kaplumbağa ve ona sesiyle iştirak etme çabasında insan gibi ıslık çalan bir karatavuk, onları yalnız bırakmamak çabasında yolunu hiç de şaşırmamış gözüken birkaç martı, deniz havasında, göç edip-etmeme kararsızlığında, belki de mazereti olan bir-iki kırlangıç ve de üç-beş sığırcık, beş-on serçe ile onlara arkadaşlık tasavvurundaki kumrular ve güvercinler toplantı halinde idiler. Deniz, hemen arkamızda, yanımızda, yakınımızda, yanı başımızda idi engin-masmavi-tuzlu-şahane(1).
Eskiler, hatıralar, sohbetler, yaşanmışlar derken geçivermişti zaman, bahçede içilen çayların doyumsuzluğunda. Belki de akşam erken gelmişti kim bilir? Bırakmadı tabii, Ufuk Hanım ve Güneş Bey bizleri. Her şeyi plânlamıştı sanki Ufuk Hanım, “Çay içmeye” deyip de akşam yemeği için masaya davet ettiğinde.
Ev mi? Bir sahil kenarında nasıl olması tasavvur edilirse, öyle bir evdi, yaşanacak gibi, internet dâhil, her türlü yeniliği kapsayan ve içinde iki mutlu insan; karı-koca. Çevresinde mutsuzluklar, belki umutsuzluklar yaşanıyor olsa bile, rakı-roka-balık(15) üçgenine sığdırılan, çok zaman aynı kararda her gün yaşanan bir hayattı onlarda gözlemlediğim.
Devre Mülkte sabah ezanında başlayan o bembeyaz bulutların yürüyüşü burada akşama doğru kesilmişti, yeşilliklerin muhabbetinde. Sanırım ki kara, ya da siyah, renk olarak karakışta bile egemen olamazdı bu beldeye. Öyle ki ne Afrika yerlilerinin tercihi, ne kömürün uğradığı, ne de zeytinin siyah olarak yendiği bir yerdi burası.
Karagözlüler, siyah saçlılar mı? Onlar da burada renkli lens(16) takıyorlardı, saçlarını boyatıyorlardı, hani meselâ! Ve tekrar zannederim ki; insanların buraya bronzlaşmak, bir bakıma kararmak, karalaşmak için gelmeleri siyah ile ilgili tek istisna(17) olsa gerekti.
Yaşam burada, ne kılavuza, ne rehbere, ne de yardıma muhtaç değildi. Azrail bile çok nadiren, geçerken uğruyordu herhalde buralara.
Bu harmonide(18) insanın tek isteği; eğer yalnızlıktan hoşlanmıyorsa, bir dost yüz, bir tebessüm, bir içten sarılış olabilirdi olsa olsa. Başka her şey yeterliydi bence. Ne sarıcaların(19), ne anofellerin(19), ne karasineklerin, ne de görmemiş insanların, araçların gürültü-patırtıları asla etkilemez, etkileyemezdi buradaki insanları, hele hele bizleri misafir eden eski ve fakat eskimeyen arkadaşlarını, annemin.
Yaşam kutsaldı, kutsal olan yaşama da saygıları vardı gönüllerince. Yaşamak için zorlamıyorlardı kendilerini.
“Bir bahar akşamı rastlamışlardı(20)” birbirine. “Sevinçli bir telâş” var mıydı? Yoktu tabii. İkisi de kendi halinde yoz bir yağmur arifesinde idiler. Sonra yağmur başlamış, aynı çatı altına sinmişler ve gözleri çarpışmış, iki kere iki dört etmiş ve bu dört Nikâh Dairesinde kesinleşmişti, anlattıklarına göre.
Yaşam; beraber yemek-içmek, aynı yatakta uyumak değildi onlar için. Aynı havayı teneffüs etmek, aynı duyguları yaşamak her şeye bedeldi. Yokluklarında birbirini aramak, özlemek, el yordamıyla değil, tüm mevcudiyetleri ile birbirini yaşamaktı amaçları.
İnsan elinde ışık olduğunda değil, obje(21) aydınlatılınca görebilirdi. Tanrı, birbirinin ışığı olan onlar gibi iki kulunun zifiri karanlıkta bile birbirini görmesini sağlayacak ışıkları bahşetmişti onlara. Ki; bu bir sır değildi onlar için.
Tam masaya oturmak üzereyken ki yerleri masanın bir kenarında sofra hazırlanırken baştan hazırdı, küçük kızları gelmişti ev sahibimizin. Kısa sürmüştü; “Hoş geldiniz!” muhabbeti ve bakışmalarımız…
Allah büyüktü. Allah ablaya ne kadar cömert davranmışsa, küçük kız kardeşine de o kadar ilgisiz kalmış, elinden gelenin asgarisini bile vermemek için çekimser davranmıştı(22).
Ablanın, Başak’ın eksiği yoktu, belki fazlalıklarından söz edilebilirdi. Örneğin Allah üniversiteyi kazanması, hem de o yöredeki fakültelerden birine girmesi için elinden bile tutmuştu.
Büyük kız, yani abla gerçekten gönüle ve göze hitap eden bir, bir… Her neyse, tarif edilemeyecek güzellikte idi. Renkli gözler, boy-pos endam, yaka-bağır açık ve cömert ve dahi frapan(23) bir eteklikle idi. Düzgün bir Türkçe, konuşmalarına göre aktüalite ile haşır-neşir(24) ve can alıcı, ancak antipatik bakışlı(25)…
Küçük kız Şafak, Üniversite yerine dershane yollarında idi, şansını ikinci kez deneyecekti üniversite için. Kısa, tıknaz(26), balıketi(26) ötesi tombulca, koyu kahverengi gözlü, kalın dudaklı, dilindeki rekâket(27) nedeniyle bazı sözlerinin anlaşılamaması ve belki bu bakımdan konuşmalara karışmakta isteksiz, bakışları durgun, stabil(28) ama sempatik, kapalı yaka, sade kravatlı gömlekli, pantolonlu idi.
Aslında bazıları; “Çirkin yoktur, güzelleşemeyen, ya da güzelleşmesini bilmeyen, bilemeyen kız ya da kadın vardır! (29)” demişti. Ama küçük kızda buna benzer bir çabanın eseri bile görünmüyordu. Kaba anlamda; “Dümdüz, dimdirek(30)” idi. Oysa ablasında hafif bir makyaj vardı ve muhtemel ki ellerini yıkamaya gittiğinde tazelemişti de. Kendisinin ise yüzünü yıkadığı, kulaklarına yapışmış saçlarından anlaşılıyordu.
Dedim ya iyi bir gözlemciyimdir. Umarım ve dua ederim ki, inşallah Allah’ın gücüne gitmez düşüncelerim; çünkü estetik cerrahı(31) olsaydım ki, değilim, çok çalışmam gerekirdi Şafak üstünde.
Ya da uğraşmazdım bile, tövbe, tövbe. Özellikle sağ kaşının kenarındaki, burnunun üstündeki ve dudağının sağ yanındaki benler uğraşmamın dozunun uç boyutlarda olmasını gerektirirdi herhalde. Bir kez daha tövbe demeliyim, düşünüş yanlışım için.
Bu arada edindiğim bir bilgiyi de tekrar parantez açarak belirtmemde yarar olacak sanırım. Kızların isimleri annelerinin tercihi imiş, babalarının onayladığı. Başak, bir Temmuz sıcağında, başakların terlerini üzerlerinden atmağa çalıştığı, hasada yakın bir dönemde doğduğu için ismine kavuşmuş. Şafak ise, bir kış sabahının tan vaktinde doğduğu ve kafiyesi uysun diye ismine kavuşmuş!
Tıpkı annemin bizler için uygun gördüğü, babamın onayladığı Türker-Berker isimleri gibi. Parantezi tekrar kapatıyorum.
Sohbette söz sözü açıyordu. Babamın tabiriyle; “Hatun”, “İçişleri”, “Komutan” ya da “Kumandan” olan annem boş bulunup “Gitmemiz gerektiğini, bir gün sonra torunlarının tatil için geleceğini ve Devre Mülkü onlara bırakacakları için şimdiden ‘Allahaısmarladık!’ demek istediğini ağzından kaçırdı. Sanırım günlerden bir Cuma gününün akşamıydı.
Ufuk Hanım, daha doğrusu Hoca Hanım, yani ki; “Hoca’nım” çünkü birbirlerine öyle hitap ediyordu anneler ve babalar;
“Eee! Torunlar da geliyormuş, n’apcaksınız koca köye dönüp de, yalnız yalnız, Edi-Büdü gibi, birer başınıza? İster burada bizimle kalın, ister kızların ikisinin de hak geçirmemek için yan yana aldığımız yazlık desek de olur, ama doğrusu ev demek galiba, onların evlerinden birinde kalın. Onlar çok zaman bizimle kalıyorlar, ama ağır dersleri, sınavları olduğu zamanlar kendi evlerine giderler. Stresten uzakta kalmak, derslerine yoğunlaşmak, şehir gürültülerinden uzak, derslerine yönelmek için. Hadi Hoca’nım naz etme, ‘He!’ deyin biraz daha beraber olalım, eskilerden kaynatalım. Elif de, Müzeyyen de burada, yarın onları da çağırır, kaynatırız biraz daha. Beyler de, çocuklar da kendi başlarının çarelerine bakarlar artık!”
Annem-babama, babam-anneme, ben ikisine birden baktım. Beni etkileyen ne idi kalmak konusunda? Bu yaşa gelmiş, bir baltaya sap olmuştum, ama gönlümde düşlediğim sultan yoktu. Başak, ya da Şafak mı? Hiç aklımdan geçen bir olasılık değildi. Belki ve varsa, olabilirse; arkadaşları…
Bak, bu olabilirdi işte, hem neden olmasındı ki? Bu; öncelikle annemin, sonra babamın, ağabey ve ablamın da dillerini, maalesef çenelerini diyemem, kapatmak için sebep olabilirdi. Kaderin hakkımda neler karaladığını, ya da çiziktirdiğini bilmem asla mümkün değildi. Bu; biraz da evin en küçüğü, en şımartılanı, en çok yüz verileni olmamla ilgiliydi galiba.
Şafak;
“Ne olur kalın teyze, hem de benim evimde kalın!” dedi, annemin yanına gelip de kolundan tutarak. Başak sessizdi, belki de kardeşinin önceliği kapması suskunlaştırmıştı onu.
Annem;
“Hele bir çocuklar gelsin, söz vermiyorum, ama ‘Düşüneceğiz!’ diyorum.”
Aslında “Düşüneceğiz!” demesine gerek yoktu, “Düşüneceğim!” demesi daha gerçekçi olurdu, çünkü kararları hep kendisi verir, son sözü söylemek kalırdı sadece babama; “Peki Hatunum!” ya da “Peki Komutan’ım! Hatunum! Tatlım, kıymetlim!” diyerek.
“Beni, Hoca’nım senin teklifinin değil, Şafak kızımın davranış ve aşırı tepkisinin etkilediğini itiraf etmeliyim. Bu nedenle de tekrar ediyorum Ufuk’çuğum, düşüneceğiz!”
Ben ki zurnanın son deliği(32) idim, davranışımda, ya da davranışlarımda “Evet!” ya da “Hayır’lı” bir görünüş çizmem olanaksızdı. Olabilirdi de, olmayabilirdi de. Annem-babam; “Gidelim!” deseler bile, belki ağabeyim tayfası ile birlikte kalabilirdim, telâşa ve gürültüye boş vererek. Çünkü iznim yeterli idi. Belki de daha sonra bir pansiyonu düşünebilirdim, masraf gerektirecek olsa da.
Ağabeyimle kalmayı daha çok düşünüyordum tabii, ekonomik bakımdan. Yengem, annem gibi içkinin zerresini ağzına koymadığı gibi, hoşgörüde de oldukça zorlanırdı. Eee! Ağabeyim içmesini sevmesine rağmen, sitem ve somurtmalara tahammülü olmadığından ses çıkartmazdı. Ama ben olunca durum farklıydı.
Yengem severdi ve ses çıkartmazdı bana. Ağabeyim de bunu bilirdi. Zaten bu zıkkım(33), tek başına, yalnız ve bir de ahmaklarla(34) birlikte içilmezdi ki. Kavundan-peynirden-mezeden anlamazdım, ağabeyim hallederdi onları, yengem prensiplerine sadık olduğundan asla dokunmazdı masaya. Ağabeyim düzenlerdi masanın tümünü ve zıkkımı da sipariş tablosuna göre ben alır getirirdim masaya.
Neyse! Ağabeyimler gelince annem daveti kabul etmişti. Ağabeyimi ailesiyle ve canavarlarıyla(!) baş başa bırakarak Şafak Hanımın yazlığını, ya da evini sahiplenmiştik.
Ağabeyim, oğlanlarla ve onların oyuncaktı, bilgisayardı, vırttı-zırttı, yaramazlıklarıydı gibi nedenlerle araba ile gelmiş, dönüşte tahammüllü olabilirsek, birimizi, ya da ikimizi götürebileceğini vaat ettiği gibi, taşınmamıza da yardımcı olmuştu. Yoksa Ufuk Hanım ve Güneş Bey hazırda bekliyorlardı her şey için. Hadi biraz basitleştireyim; her şey için değil de çok şey için, ya da gereklilikler için diyeyim.
Aslında itiraf etmem gerekir ki, belki de biraz paraya kıyamadığımdan, cimrilik gibi yorumlanmamalı, belki de “Canavar” diye tarif etmeğe çalıştığım yeğenlerimin beni dinlenmekte serbest bırakacaklarından endişem olduğundan Ufuk Hoca Hanımın teklifine art düşüncem olmadan balıklama atlardım.
Ama atlayamazdım tabii, annemin ilk seferdeki suskunluğu, kısaca; “Düşüneceğiz!” demesi, ne yalan söyleyeyim, pek de hoş olmamıştı, benim için.
Bir de düşünmeden edemiyordum. Davette ısrarcı olarak bir bakıma yakınlaşmayı isteyen aile, uçarı-kaçarı kızlarının, yani Başak’ın, aklı başında, yakışıklı, iyi aile terbiyesi almış, iyi tahsilli, iyi bir işte çalışan biriyle baş göz olmasını da düşünmüş olabilirler miydi? Burada tarif edilen kişinin herhalde ben(!) olduğumu da söyleyebilirim.
Tabiidir ki bunu benim bilmem mümkün değil. Üstüne üstlük, Başak benimle hiç ilgilenmemiş, aklı havalarda, kendi havasında dertop yaşıyor(35) gibiydi. Çünkü gerçekten; derli-toplu olmasa da, güzel, alımlı, albenisi(36) gösterişli, güvenli ve güzelliğini, yani güzel olduğunu bilen, bunu gereğine uygun olarak en iyi şekilde değerlendireceğine inanan, belki de bilen biriydi. Oysa çok bilen, çok yanılırdı.
Hayatı tanıyan birisi olarak, bu yine ben oluyorum tabii ki; ne kadar biliyor ve tanıyorsam hayatı, önerim şu idi: “Ummadığın taş, baş yarardı”. Kendine aşırı güven, insanların en çok yaptığı yanlışlıklardan biri idi. Ve umuyordum ki Başak bu yanlışlığı yapmazdı. Ve arzular, dilerdim ki; yapmasın!
Peki, Şafak ilgilenmiş miydi benimle? Çekingendi mutlaka, ama gözlerinde bir özlem, sonra bir umut, sonra da bir düşünce vardı sanki, anlayamadığım.
Ev, denize sıfır değildi. Çanta ve havluları alıp gidecek kadar yakındı ama. Karınca-kararınca(37) yeterli, geniş bir balkonu olan, begonvil ve zakkum çiçekleri ile süslü idi. Diğeri de.
Hani derler ya; “Tıpkısının aynısı” diye, dışarıdan görünüşte “Tıpkısının aynısı” idi, iki ev de. Başak Hanımın evinin içini bilemezdim tabii. Ev seçiminin kura ile belirlendiğini söylemem gereksizdir herhalde. Böyle bir aile ancak bu şekildeki bir hakkaniyeti esas alabilirdi.
Şafak, bizim gelip kalacağımızdan öylesine emindi ki, ya da bir başka deyişle; kalmamızı öylesine arzulamıştı ki veyahut da en başka bir deyişle; Ufuk Hanım sevgisiyle, insanlığıyla kızını öyle bir yönlendirmişti ki, evde peçeteler, havlu kâğıtlar yeni olarak yerleştirilmiş, yatakların çarşafları ve nevresimleri değiştirilmiş, buzdolabına yumurtasından-meyve suyuna, sebzesinden içkisine kadar her şey doldurulmuştu, hem de zımbacık denilecek bir şekilde.
İlk günün, yani Cumartesinin ikindi denizinin dönüşünü gerçekleştiriyorduk, duşlarımızı alelusul(38) almış, giyinmiş, eve, yani Şafak Hanımın evine dönüyorduk üçlü grup olarak desem? Sakıncalı bir ifade olmaz herhalde, değil mi?
Kapının önünde, içeriye girmesi mümkünken girmemiş, bisikletine dayanmış olarak bekliyordu Şafak. Nedense “Hanım” kelimesi ona karşı kullandığım zaman bana itici gibi gelmişti. Ve Şafak’ta ilk sezinlediğim şey, hafif, fark edilemeyecek kadar makyaj yapmış olması idi. Elinde bir sepet vardı.
“Merhaba!” dedi, cevaplansın isteği ile. Aynı anda seslendirdik üçümüz de “Merhaba” mızı, biz de.
“Seversiniz diye düşündüm. İncir, İzmir Üzümü, ilk mahsul ve sararmamış da olsa mandalina, buraya özel, yeşil görünse de biz hurma deriz, siz ne dersiniz bilmiyorum ondan. Cafer Kaptan balıktan dönüyordu, onun yakaladıklarından, açık denizden kefal, lüfer ve çupra. Mutfaktaki sağ üst rafta elektrikli ızgara var. İsterseniz mangal da yakabilirsiniz. ‘Kal!’ derseniz, telefon eder, temizlemeğe, yıkama ve pişirmeğe yardımcı olurum. Elimden iş gelir yani. ‘Yok, git!’ derseniz giderim. Başka bir şeye ihtiyacınız varsa çekinmeyin, söyleyin lütfen, benim hoşuma gider, mutlu olurum!”
“Madem bu kadar zahmetlere girdin, kal beraber olalım, hem bana yardımcı olursun, ama mutlaka annene haber ver! Dur bakayım, istersen çağır onları da hep beraber olalım bu akşam!”
“Maalesef teyzeciğim. Bu akşam Cumartesi olduğundan annemler teyzemlere gittiler ve alkol alınca da mutlaka orda kalırlar. Ablam da ben gelirken evdeydi, ama o başına buyruktur. İstediği zaman, ya da bir telefon geldiğinde alır başını gider. Cinderalla; yani Kül Kedisi evi bekler, ya da sevenini bekleyen kurbağa... Ama gene de kendisine telefon edip davetinizi ileteyim kendisine.”
“Nasıl söz o bakayım? Ağzına biber mi süreyim? Haydi, gel yardımcı ol, ablanı da ararsın o arada. Bu akşam biz bize olalım. Hem sınavlarınla ilgili soracağın bir şeyler olursa Berker Ağabeyine sorarsın.”
Berker, adının geçmesi nedeniyle lâkayt kaldığı(3) konuşmaya yöneldi ama geç kalmıştı, Şafak mutfağa yönelmişti annesiyle birlikte.
Başak gelmemiş, ya da gelememişti, belki de gelmek istememişti. Beraber yedik balıkları. Babam masaya içki şişesini koymuştu, ama aldığım terbiye benim, babamın olduğu masada bardak tutmama engeldi. Babam ve annem denize karşı, Şafak ve ben sırtımız dönük oturmuştuk denize karşı.
“Balıklara bakayım, elimi yıkayayım, kavunları keseyim…” mazeretleriyle birkaç kez kalkmıştım masadan, ev sahibi gibi. Açtığım bira kutusundan hızlı hızlı yudumlamam biraz mayhoşlaştırmıştı(40) beni, dilimi değil, ama sadece dimağımı(41).
Sonra toplandı sofra. Annem topladığımız bulaşıkları yıkamağa, babam içeriye televizyon seyretmeğe yönelince ayağımın kenarına gizlediğim bira kutusuyla denize yöneldim. Şafak da yan tarafıma oturmuştu, aynı sessizlikle. Sonra biraz yaklaştı bana doğru, hatta elimi tutmak gibi bir davranışı vardı sanki.
“Peri Padişahının kızı olsam, çirkin demez, beğenirdin beni. O zaman da ben seni beğenmek için düşünürdüm biraz. Ya da öpülünce prensese dönüşen bir masal kurbağası olsaydım. Ya da hepsi bir yana ablam olsaydım, mart olmadan miyavlardın kapımda değil mi? Dikkat et, sevgiden söz etmiyorum.”
“Hiç düşünmedim!”
“İşte yanlışın burada. Ablam kaç defa nişanlandı, hatırlamıyorum. Benim öyle bir şansım oldu mu? Hiç hatırlayamıyorum. Keşke olsaydı da öyle hatırlamamış olsaydım. Seçim elimizde değil, doğmamak gibi, fiziksel ölçütlerden nasipsiz olmak gibi. ‘Doğmasaydım, neden doğmadım?’ diye şikâyetçi de olmazdım, yazan gibi. Doğunca da, hele ki bu yaşlara gelince, hiç mi hiç şikâyetim olmaması düşüncesindeyim!”
Evet, pepe konuşuyordu(42), ama derdini anlatabiliyordu açık açık, evet yanlış yerlerde, yanlış benleri vardı, ama içtendi, “Bu; benim, bu ben başka ben olamam” diyordu. Ve konuşmaları etkiliyordu beni.
Ben? Ben ki, kendime karşı bile beni müdafaa etmekten acizim. Ailemin ısrarı ve ağabeyim gibi “evcimen(43)” bir aile babası olmam istenen ben, düşünmediğim halde, düşünmeye başlamıştım. Acaba?...
Bir tarihte, birileri; “Çirkin güzel(44)” diye bir kavram geliştirmişti. Ben, o kavrama mı yönelmiştim acaba? Ben ki gönlü aç biriydim. Gerçekten “Şu” ya da “Gönlümün Sultanı” veyahut da “Kalbimin Sahibi” diyeceğim kimse olmamıştı yaşamımda bugüne değin.
Bu nedenle de ailemin ısrarlarına rağmen evliliğe hiç de sıcak bakmıyordum. Isınamamıştım, hem soğuktum. Ya şimdi? “Bilmiyorum!” demekten, çok kolay bir cevap, değil mi? Ben bir mıknatısın eksi kutbuydum da, o artı kutbu muydu? Ben karaydım, o ak, ben denizdim, o sema mıydı? Yok, sadece bir kavram vardı: O dişi, ben de erkektim. Eee! Bu sadece doğurganlık felsefesi mi idi? Ya aşk? Var mıydı?
Onu çıplak gördüm. Elbisesiz bir beden olarak değil. Ben onu insan olarak gördüm gözlerimde. O insandı. Fark edilecek, fark edeceğim;
“Şafak?” dedim, sorgular gibi.
“Efendim?” dedi, aynen benim sorgulamam gibi.
“Seni seviyorum!”
“Ya ben, ya ben?”
İşte o kadar…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Devre Mülk; Genellikle dinlencede kullanılmak için yapılan çok daireli bir yapıda çok ortakça, ortaklaşa satın alınan, ortaklarca dönem dönem, belli bir dönem ve gün sayısınca kullanılabilen daire.
(1) Stres; Kişide bir kısım sorunların yol açtığı ruhsal gerilim, zorlanma, dayanıklığı azaltan ruhsal gerilimler. Ameliyat şoku, travma, soğuk, heyecan gibi etkenlerin iç organlarda ve metabolizmada oluşturduğu bozuklukların tümü. Canlıların yaşamları için uygun olmayan koşullar.
(2) Depozit (Depozito); Bir üstlenme sırasında yatırılan güvence ya da bağlantı parası. Kabıyla birlikte satılan bir malın kabı için alınan ve kap geri getirildiğinde alıcıya geri verilen kap bedeli.
(3) Rutin; Her zaman yapılan, her zamanki gibi. Alışılagelen, alışkanlık haline gelmiş, alışılagelen, sıradan, çeşitlilik göstermeyen. Alışkanlıkla elde edilen beceri.
(4) Güzellik (Kestirmesi) Uykusu: Genellikle asıl anlamı dışında günün herhangi bir saatinde uyuklamak, ya da uyumak anlamında mecazi olarak söylenmektedir.
(5) Homini gırtlak … Tumba yatak… Sadece dünyalık zevkler için yaşamak anlamında bir Sezen AKSU şarkısı. Genelde; Ege-Akdeniz yörelerinde oldukça yaygın bir tekerleme şeklinde kullanılmaktadır.
(6) Dünya üç gündür; dün, bugün, yarın. Dün geçti. Yarının geleceği belli değil. Öyleyse bugünün kıymetini bil! Bununla ilgili bir başka deyiş; “Gün geçmez bölmelerde yaşa!” sözünde saklıdır. Dale CARNEGIE.
Dün geçti, yarın var mı?/ Gençliğine güvenme/ Ölen hep ihtiyar mı? Necip Fazıl KISAKÜREK
(7) Meçhul; Bilinmeyen, bilinmedik.
(8) Fasa-Fiso; Hiçbir önemi ve değeri olmayan, beş para etmez, üzerinde durmaya değmez, boş (şey, söz)
(9) Gülelim eğlenelim, kâm alalım dünyadan… dizeleri Lâle Devri Şairi NEDİM’e aittir.
(10) Yahya Kemal BEYATLI’nın “Sessiz Gemi” adlı şiirinden bir dize. Eser daha sonra şarkı olarak da bestelenmiştir. Bilindiği üzere şiir; “Artık demir almak günü gelmişse zamandan, / Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan, / Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol; / Sallanmaz o kalkışta ne mendil, ne de bir kol…” diye başlar. Ve özel bir öyküsü vardır.
(11) Bedbin; Karamsar, kötümser.
(12) Tezahür; Ortaya çıkma, belirme, görünme, oluşma, belirti.
(13) Rezillik; Utanılacak davranışlar, aşağılık, alçaklık, bayağılık.
(14) Deniz engin bir sudur, tuzlu, yeşil, dalgalı/Kenarları süsler bazen beyaz bir yalı… Şairini hatırlayamadığım bir beyit.
(15) Rakı, Roka, Balık; Hurşid YENİGÜN şarkısı
(16) Lens (Kontakt Lens); Güzel görünüm, özgüven ve özgürlük sağlayan, görme bozukluklarının düzeltilmesinde, göz renginin değiştirilmesinde, kornea hastalıklarının tedavisinde kullanılan şey.
(17) İstisna; Bir kimse, ya da bir şeyi benzerlerinden ayrı tutma. Genelde ayrı, kuraldışı olma, ayrıklık, aykırılık, ayrı tutulan kimse ya da şey.
(18) Armoni (ya da Fransızca bilim dalı olarak Harmonie); Müzikte iki ya da daha fazla sesin aynı anda tınlaması, ahenk, uyum, seslerin eş zamanlı olarak birleşmesi. Buna bir bakıma seslerin akor olarak birleşmesi demek de mümkündür. (Akor; İki ya da daha çok sesin armoni oluşturacak şekilde aynı anda uygun ve düzenli olarak çalınması şeklinde tarif edilebilir.)
(19) Sarıca; Küçük petek yapan ve bu petekte topluca yaşayan yabanarısı türü. Sarıyı andıran, sarıya yakın, sarımsı, biraz sarı renk.
Anofel; İkikanatlılar takımından, bataklıklarda üreyen, sıtma mikrobunu ısırma yoluyla insana aşılayan ve böylece sıtmayı insandan insana yayan bir sivrisinek türü.
(20) Bir bahar akşamı rastladım size, sevinçli bir telâş içindeydiniz… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Fuat Edip BAKSI’ya, Bestesi; Selâhattin PINAR’a ait olup Hicaz Makamındadır. (Bilindiği gibi bu şarkıda, Selahattin PINAR-Afife JALE aşkı terennüm edilmiştir)
(21) Obje; Nesne. Görülebilen ve dokunulabilen herhangi bir şey. Konu.
(22) Çekimser Olmak (Davranmak); Bir şeyi yapmaktan, eğilim göstermekten kaçınan, kararsız, taraf olmayan.
(23) Frapan; Güzelliği ile ilgi çeken, alımlı, göz alıcı.
(24) Haşır Neşir Olmak; Bir arada olmak, kaynaşmak.
(25) Antipatik Bakışlı; Başkalarıyla uyuşmayan, soğuk, sevimsiz bakışları olan kimse.
(26) Tıknaz; Kısa ve kalın yapılı, dolgunca, topluca, tombulca, hafif şişman.
Balıketi; Ne zayıf, ne de şişman, etine dolgun kız, ya da kadın.
(27) Rekâket; Kekeleme, dil tutukluğu.
(28) Stabil; Dayanıklı, sağlam, dengeli, düz, kararlı, değişmez, istikrarlı. Hasara karşı direnç gösteren ve normal yapısını sürdüren bir kimyasal madde ya da bileşik olarak da anlamlandırılmaktadır.
(29) Çirkin kadın diye bir şey yoktur, yalnız güzel görünmesini bilmeyen kadın vardır. La BRUYER
(30) Dimdirek; Türkçemizde böyle bir kelime olmadığını düşünüyorum, dümdüz, doğrudan doğruya anlamlarında direk sözüne yamanmış bir birleşim olsa gerek.
(31) Estetik Cerrahı; Hekimliğin kusurlu organları cerrahi yöntemlerle düzeltmeyi konu alan dalı.
(32) Zurnanın Son Deliği: Zurnada pek de fonksiyonu olmayan son deliğe izafeten söylenmiş bir deyiş olup, gereksiz şeyler ve özellikle insanlar için kullanılan bir deyim. (Buna benzer olarak “Dış kapının mandalı” gibi bir deyim de kullanılmaktadır).
(33) Zıkkım; Zehir, ağı, sıkıntı veren şey. İçki, sigara gibi alışkanlıklar için söylenen söz.
(34) Ahmak; Zekâsı pek gelişmemiş, zekâ yoksunu, alık, aptal, salak avanak. Gerzek, gabi.
(35) Dertop Yaşamak; Bir araya getirerek, getirilerek, toplayarak, toplanarak düzenli yaşamak.
(36) Albeni; Çekicilik. Çekici olma durumu. Alım. Alımlılık. Cazibe.
(37) Karınca Kararınca (Karınca Kaderince); Az da olsa elden geldiğince.
(38) Alelusul; Âdet yerini bulsun diye, yol-yordam gereğince, kurallara uygun bir biçimde.
(39) Lâkayt Kalmak; İlgisiz davranmak. Aldırmamak.
(40) Mayhoşlaşmak (Mayhoş Olmak); İlişkinin bozulmuş ya da bozulmaya yüz tutmuş hali. Tadı şekerli ve az ekşi olan.
(41) Dimağ; Beyin. Bilinç. Zihin. Kafatasının üst bölümünde, beyin zarı ile örtülü, iki yarım yuvar biçiminde sinir kütlesinden oluşan, duyum ve bilinç merkezlerinin bulunduğu organ.
(42) Pepe Konuşmak; Dudak sesleriyle başlayan kelimelerin ilk seslerini güçlükle söylemek ve bir kaç kez tekrarladıktan sonra arkasını getirebilmek.
(43) Evcimen; Evine, ailesine çok bağlı olan. Ev işlerini iyi bilen, becerikli, hamarat. Aklı başında, sakin.
(44) Çirkin Güzel; Türkçemizde böyle bir deyim olduğunu sanmıyorum. Anlatmak istediğim; fiziksel olan çirkinliğin, ruh ve gönül güzelliği üstünde olmadığının izahı olarak yorumlanmalı (İlk kaleme aldığım öykülerimden birinin adıdır).