Onunla ilk karşılaşmamız değildi bu, aklımda yanlış kalmadıysa. Bu sene ilkokula başlayan öğrencilerden biriydi, bir kurban bayramı arifesinde aynı yöne giden şehirlerarası otobüste arkalı-önlü koltuklarda karşılaştığımızda. Yanında “Anne” dediği bayan öğretmen vardı. Aynı okulda olduğu için uzaktan da olsa öğretmen olduğunu biliyordum.
Otobüs hareket ettiğinde belki o da benim gibi aynı okulda okumanın benzerliğini desteklemek için koltuktan başını geriye uzatarak;
“Senin adın kim?” dedi.
Annesi sözünü düzeltme, ya da ikaz etme gereğini hissetti herhalde;
“Senin ‘Adınız nedir?’ demen gerekirdi, ‘Lütfen!’ ekiyle. Üstelik başkalarını rahatsız etmeye hiç hakkın yok Figen, önüne döner misin lütfen!”
“Ama o başkası değil ki, okuldan ağabey…”
“Öyle mi? Ben niye fark etmedim ki şimdiye kadar?”
“Benden büyük sınıfta da ondan!”
“Filiz Öğretmenim, ben üçüncü sınıftayım, siz son sınıflarla daha çok meşgul olmanız gerektiği için beni fark etmemiş olabilirsiniz…”
“Ya! Peki oğlum! Kızım gibi ben de sorayım; adın ne ve nereye böyle?” dedikten sonra sırtını iyice dönerek babamı da selâmlama gereğini hissetti (galiba).
“Merhaba! Babası olmalısınız, ben Filiz Öğretmen!”
“Benim adım Fikri, ama öğretmen olmayı istememe rağmen, teknik eleman, vasıfsız bir devlet memuru...”
“Estağfurullah...(1)”
Aklımın erdiği kadarıyla ve başarım oranında utangaç bir bakışma(2) ve tebessüm vardı; hem babamda, hem de öğretmenimde. Olay; tebessüm şeklinde yüze, hoşgörü(3) olup göze hitap etmek(4) anlam kazandırıyor olmalıydı, yaşımın gereği şimdilerde hiç de anlamadığım, bilmediğimi düşündüğüm.
Ne ses çıktı bir daha, ne de bir fısıltı...
Babam ve öğretmenim birbirlerinin adlarını öğrenmişlerdi, peki ben, okula yeni başlayıp hemen ağabey yakıştırmasında bulunan o küçük kıza adımı söylemiş miydim?
Yürüyen, yönünü bilen otobüste bir ikram yapılmış mıydı, ya da su istemiş miydim? Bu yaşta, bir geri dönüş ve “Senin adın kim?” ile yaşadığım neydi; kardeş özlemi mi, annesizliğin heyecanını öğretmenimin şefkat dolu yüzünde, tebessümünde yaşama dileği mi?
Anlatayım...
Bilmediğimi, ama hüzün dolu babamın, daha doğusu çevremin anlattıklarını, katil olduğumu kısaca, her ne kadar kutsal kitapta bazı ayetler(1) varsa da...
Annemi görmedim, bilmiyorum, sadece resimlerinden biraz...
Babam bugüne değin hiç anlatmadı gibime gelir, anlattıklarının ummanda(3) bir damla su, ya da aynı ummanda kum tanesi olduğunu düşünürüm.
Başımızda ve bugünlerimize destek olan babaannemin, dedemin ve şimdi ziyaretine gittiğimiz anneannemin ve efendibabamın(3) anlattıkları dışında da hiçbir bilgim yok, desem yeri var!
Bir eklenti; her yıl gereğince aynı tarihlere rastlatmaya çalıştığımız annemin ölüm, benim doğum tarihlerimde ve mutat(3) olarak her yıl dini bayramlardan her ikisinde de ziyaretine gittiğimiz annemin mezar taşındaki tarihler bana gerçeklerin ne olduğunu defalarca ve etraflıca anlatıyordu. Yani silâhsız, bilinçsiz, daha doğarken annemi nasıl katlettiğimi?
Başlangıcın ertelerini şöyle söylemeye gayret edeyim, kulağıma çalınanlar kadar.
Rahmetli annem ve babam düğünleri sonrasında bir tatil yöresine balaylarını geçirmek için yönelmişler, Bodrum-Datça dolaylarında bir yerlere. Babamın anlatmaya çekindiği, belki de zorlandığı için anlatamadığı, ancak babaannemin noktasına, virgülüne kadar anlatmakta gayretli olduğu bir serüvendi yaşadıkları...
Gezerlerken, ismini hatırlamakta zorlanmadığı Hörü Bacı, ya da Hörü Gadi olan biri;
“Falınıza bakıverem mi?” demiş.
Annem ısrar etmiş, babam ne batıl itikatlara(1), hurafelere(1), ne de fallara, nazar boncuklarına itibar eden(4), inanan bir insan değil. Benim de bu konuda babama çektiğimi itiraf edivereyim.
“Peki!” demiş babam kısaca, zorunlu olarak, zaruretten değil, annemi kırmamak için, bir bakıma kabaca gırgırına denecek şekilde.
Hörü Bacı, eğer yaşıyorsa Allah selâmet versin, ölmüşse Allah rahmet etsin, mendilini yaymış, baklaları ya da fasulyeleri dağıtmış üstüne. Yüzü birden yeşillenip mordan siyaha dönmüş, mendilini toplamış alelacele, anneme dalgın ve hüzünlü bir şekilde baktıktan sonra;
“Çocuklan unuttum evde, acele gitmem gerek, falınızı artık siz başkasına baktırın!” deyip uzaklaşmış oradan.
Oysa yaşına göre çocuklarından değil, meselâ torunlarından bahsetmesi gereken bir kadınmış fal açmaya çalışan. Annem etkilenmiş, babam bir türlü kabullenememiş annemin tavrını.
Ancak, annem beni doğururken yaşamını yitirince hatırlamış Hörü Bacıyı, kahırla ve inanmadığı fasulyelerin kahrıyla...
“Rahmetli” derlerdi ninelerim, dedelerim annem için her seferinde, özellikle aklımın ermeğe başlamasından sonra zihnime resmettiğim dini bayramlardaki mezar ziyaretlerimizde.
Anne özlemim hiç tükenmedi, belki de ön koltukta oturan annesi olan çocuğu hasetle(3) kıskanmıştım ve bu yaramı daha da depreştirmiş(4) olsa gerekti şu anda.
“Senin adın kim?” diye sorduğunda;
“Ben Figan! Annesinin ölümüne neden olup da babasını ve tüm büyüklerini feryadı figan ettiren!” dememeliydim herhalde.”
Ben ona adını sormadığımı hatırladım;
“Senin adın kim?” diye.
Öğretmenim; “Figen!” demişti, tatlı bir tebessümle; “Dön önüne!” tehdidiyle değil, ricasıyla. Babam Fikri Bey, öğretmenim Filiz Hanımdı. Peki “Senin adın kim?" olan ben kimdim? Bir katil yakıştırması çok abartılmış bir söylem olabilir miydi?
Bu yaşta sebebimi bilmiyordum, belki ilerilerde, çok büyüyüp adam olunca öğrenir, öğrenebilirdim nasıl katil olduğumu. Ama şimdi, beynimin, bu düşünceyi hazmedeceğinden kesinlikle emin değildim.
Beynimde cirit atma(4) çabasında başka şüphe, ya da düşüncelerim de vardı, ancak ilerilerde çözümleyebileceğim. Babam, aklımın ermeğe başladığı her yıl, doğum günümün arifelerindeki Cumartesi, ya da Pazarlarda kaybolur, doğum günümün akşam pastasına mutlaka yetişirdi, yorgunluğunu ve hüznünü saklamaya gayret ederek.
O doğum günlerinin gecelerinde, kör vakitlerde, herhangi bir sebeple yatağımdan doğulduğumda saatlerce dua ettiğine, hatta saklamaya çalıştığı gözyaşlarına şahit olurdum. Bir de muhtemelen annemle yaşadığı belirli günleri hatırlayıp “Bir ölgün mor menekşe...(5)” diye bir şarkıyı mırıldandığını da.
Gerek dualarında, gerekse içindeki acıyı anarak şarkıyı seslendirmeye çalıştığında varlığımı hissedince, farkında olmaksızın, canımı acıtacak gibi kucaklardı beni, ben de ağlardım, sebebini bilmeksizin, uflamaksızın(4), anlamaksızın.
Mademki babam ağlıyordu, bu benim için de gereklilik olsa gerekti...
Otobüs muavinin metalik sesi(2) getirdi beni kendime;
“Yarım saat ihtiyaç molası, çaylar şirketten...”
Otobüs boşalırken kıpırdamak istemez gibiydi öğretmenim ve babam, ancak kozlar(3) Figen'in elindeydi sanki;
“Anneciğim, ağabeyle salıncaklara gidebilir miyiz?”
Cevabı beklemeksizin elini uzattı bana;
“Hadi gel ağabey, beni salla! Ama düşürmeden yavaşça!”
Telâşla yöneltti beni salıncaklara, zinciri bağladı, belki ilk hareket için ayaklarını yere vurdu.
“Kardeşim!” Öylesine bir özlemdi ki bu söz dudaklarımda.
Ha! Öğretmenim ve babam mı? Sanırım kısa bir süre karşılıklı olarak bakıştıktan sonra onlar ne “İhtiyaç molası” ne de “Çaylar şirketten” çağrısına uymaksızın masa yerine bir kanepeye iliştirmişlerdi bedenlerini.
Başlangıçlarda suskun, ilerleyen dakikalarda belki; “Merhaba!” ilerisinde iki-üç kelimeye sığamayacak gibi, belki bizim “Ağabey-Kardeş” tezahüratımızda yalnızlıklarını paylaşmak ister gibiydiler (galiba).
Yaşadıkları; bir kısım şeyleri dürüstçe üleşmek gibi, bu yaşlarımda akıl edemediğim, daha doğrusu bilemediğim şeylerdi. Üstelik bu durumda babamın mı, öğetmenimin mi ilk adımı attığını bilmem de mümkün değildi. Üstelik babamın öğretmenimin “dul olduğunu nasıl hissettiği, hatta bildiğini de bilmem asla mümkün değildi, çünkü ben bilmiyordum, öğretmenimin eşini yitirdiğini, Figen’in babasız olduğunu!
Önemsizdi, ben kardeşimin coşku dolu sevincini paylaşıyordum onu sallarken. Ben yıllardan sonra yalnızlığın bunalımından uzaklaşmış, bir anda kardeş dediğim Figen’le öncesinde arkadaş, sonramızda (sanki) kardeş olmamızın ahengini ve hazzını yaşamaya başlamış ve karar vermiştim; bundan sonra Figen'e derslerinde yardımcı olacaktım, bencilce düşüncelerim saklı gibi.
Onun her ne şekilde ölursa olsun yanı başımda olmasıyla mahzunluğumdan uzaklaşacak, onun gözlerinde, ellerinde ve gözetiminde tedavi olacaktım. Evet; tedavi! Böyle bir düşünceye nasıl saplandığım hem bilgilerim içinde, hem de umurumda değildi.
“Otobüsünüzün hareket saati gelmiştir!” Değişik bir metalik ses...
Küskünce ayrıldık salıncaklardan. Babam kanepeden kalktığında pantolonunun arkasındaki görünmez tozları silkelemeye çalışırken, öğretmenim sanki babamın yakasındaki bir saç telini, ya da herhangi bir şeyi almaya yahut da yakasındaki Atatürk rozetini düzeltmeye çalışıyordu.
Bu kadar çabuk, bu kadar kısa zaman içinde? O zamanlar yalnızlığın sadece Allah’a ait olduğunu bilmezdim, ilerilerde bir gün “Yedi Kocalı Hürmüz(6)” ü seyredinceye kadar.
Ben tuttum otobüse dönüşte bu kez Figen’in ellerinden; “Gerçek kardeşim olması” dileği geçti o an aklımdan, yalan mı söyleseydim, düşüncelerimi saklasa mıydım?
Bir şehre yaklaşırken yerinde hareketlendi öğretmenim;
“Bizim yolculuğumuz buraya kadar Fikri Bey! Kızımın baba dedesi bizi terminalde karşılayacak. Allah rahmet etsin eşinize, bizler için de birer Fatiha okuyun lütfen! Görüşmek üzere inşallah!”
“Görüşmek üzere, siz de rahmet okuyun Figen'in babasına, bizler adına!”
Akılsız olmak, ya da diğer bir deyişle anında aklı başında olmamak böyle bir şey olsa gerekti. Biz salıncaklardayken, onlar birbirlerine hayat hikâyelerini sunup birbiriyle etraflıca(!) tanışmış olabilirler miydi acaba?
Annemin beni doğururken öldüğünü, anneannemin, annemin cenazesini ve mezarını köyünde olması dileğini, onu ziyarete gittiğimizi de söylemiş olabilir miydi babam? Yaşıyor olmama rağmen zaman benim için annemin bilemediğim yok oluşuyla susmuş gibiydi.
Figen’in babasının bir iş dönüşü kazasında tamamen yanıp mezarının olmadığını çok zamanlar sonra, yani çocuklukla büyümek arasında olduğumda öğrenecektim. Başlangıçta saklanma gayretinde olunan, ancak ağabey-kardeş olarak mutlaka öğrenmemiz gereken, bilmediğimiz gerçeklerle...
Medeniyet henüz gerekli buluşlara ulaşmamıştı, bugünlerdeki gibi…
Beni her sabah babaannemin rehberliğinde kapıdan salavatlayan(1) babam, babaç(3) bir horoz gibi her sabah beni okula götürür olmuştu ve tesadüf(!) her sabah yolun yarısında Filiz öğretmenimle karşılaşıyorduk!
Biz kardeşimle el ele önde, öğretmenim ve babam arkamızda oluyorlardı. Onlar da el ele mi idiler, bilmiyorum. Ne ben, ne de kardeşim bir defa bile niyet ya da cesaret edip arkamıza bakmadık, bakamadık desem daha doğru!
Akşamları, ya da okul bitişlerinde böyle bir şans yoktu. Çünkü babam oldukça geç dönüyordu işinden. Öğretmenimin gözlerinden okuyabildiğimi sandığım mutluluğunda ben ve Figen gene el ele dönüyorduk okuldan.
Öğretmenim çok zaman değil, her zaman meyve kahvaltısı hazırlıyordu, ikimize de, adını “Gak-guk(7)” koymuştuk bu meyve tabağının.
Beraber ders çalışıyorduk, kahvaltılarımız bitinceye kadar. Bazen gecikiyorduk da, ya derslerimiz bitmiyor, ya uzuyor, ya da destek soru ve cevaplarıyla öğretmenimiz bizi gayrete getiriyordu.
Ve genelde ne zaman geciksem babam öğretmenimin evine beni almaya geliyordu, tesadüf işte!
Karşılıklı bakışların tesadüf olduğunu kimse iddia edemezdi bana, yaşım o yaşların gereğinin altında olsa da. Örneğin aklım % 50 nin üzerinde çalışırken diyeyim. Bakışla ilgili sözlerden yalnız bir tanesi cirit attı beynimde; “Bir bakışın kudreti bin lisanda yoktur, / Bir bakış bazen şifa bazen zehirli bir oktur... / Bir bakış âşığa neler neler anlatır / Bir bakış bir âşığı saatlerce ağlatır...(8)”
Bu hengâme(3) içinde bitirdim ilkokulu ve sonrası görüşmelerimiz tek-tük(2) safhasına geriledi. Özlüyordum kardeşimi, annesinin katkı yapmasını arzulamadığım yardımları vakit ayırarak mutlulukla yapıyordum kardeşime.
Figen doğrudan doğruya kardeşimdi, özlemin doruklarında. Evlerimizin birbirine çok yakın olduğunu söylemiş miydim? Bizim evimiz caddeye yakın ve babaannemlere komşu bir gecekondu, öğretmenimin evi biraz ileride sırtta, düzgün bir evdi, betondan, tuğlalı, apartman gibi yani falan.
Öğretmenimin eski alışkanlığı ben Figen’i dersleri ile ilgili olarak desteklerken gene meyve kahvaltısı hazırlıyor ve tesadüf(!) yine bazen zeytinyağlı yaprak sarması ve tavukgöğsü gibi babamın sevdiği şeyleri gönderiyordu babama, benimle.
Ben okuluma erken gittiğim için babam gene kardeşimin okula gitmesine yardımcı oluyor muydu öğretmenimle birlikte, bilemiyorum! Ancak, kafamın erdiği kadarıyla birbirlerine yetmediklerinin farkındaydım, hatta farkındaydık bile diyebilirim, kardeşimle.
Bu; bizim için hiç de önemli değildi, ben daha büyük ağabey, Figen de bana yetişme çabasında bir genç kız idi. Mademki kardeştik, anne ve babamızın bir olmasının da sakıncası yoktu bizce, demem gerek.
Liseye başladım. Eh! Bir süre sonra da kardeşim gelecekti arkamdan, en fazla bir-iki yıl arayla. Acaba diyordum, bana yetişmesi için sınıfta kalsam mı? Yanlıştı (galiba)!
Ve enteresandır, babam mutluydu, hele ki bahçedeki kanepenin üstüne güğümü yerleştirdiğinde, bazen dik, bazen eğik, taa karşı sırttaki öğretmenimin evinden görülebilen, görünen!
Aynısının tıpkısına öğretmenimin evinde bahçe çeşmesinin üstünde de şahit olmuştum.
Sonralarında öğrendim ki; Kızılderililer gibi dumanla işaretleşmek yerine, bir sözleşme şekliydi bu. Dediğim gibi medeniyetin bir kısım buluşları henüz ülkemize, belki de evrene bile inmemişti! Ya da vardı da biz bilmiyorduk, ya da alamayacağımız kadar pahalı olsa gerekti.
Güğümlerin akıl erdiremediğim pozisyonlarına göre babam giyinip çıkardı dışarıya; “Hava almak için!” Ancak Allah var, babam hiçbir zaman aksatmadığı seyahatlerini sıklaştırmış, yorgunluklarını göz ardı eder ve saklar olmuştu. Bunun annemden ve anneannemden izin alma aşaması olduğunu bilemezdim, yaşımda ilerleme kaydetmiş olmama rağmen.
Uzun, çok uzun bir süre…
Babaannem? Yorgundu, bıkkındı, fısfıs konuşmaları(2) dikkate almasak bile. Biri şekeri, prostatı(9), kalbi olan, bakıma muhtaç bir pirifâni(3), genç ve ondan daha genç iki erkek daha toplam üç ve artı bir de kendisi, toplam dört baş ve evinden evimize git-gel ve angaryalar…
Babaannemin birkaç kez; “Birini bulsan da evlensen ya oğlum!” dediğine kulaklarımla şahit olduğumu söylemem gerek!
Ve yaşam tecrübesi sıfır olan ben; “Yeni bir anne, cici anne(2), üvey anne mi? Kesinlikle hayır!” demek gayretini yaşamıştım, bilmeden etmeden. Hatta; “Gelen gelininiz, babamın karısı olabilir, ama asla annem olamaz, çıkar giderim!” gibi yanlış sözler bile sarf etmiştim.
Oysa ben kimdim? “Senin adın kim?” olan biri sadece...
Günlerin geçmesi engellenemiyor, zamanın durması da, karşılıklı çarpan gönüllerin durulması da imkânsızdı, üstelik babam da, öğretmenim de genç idiler, ikinci baharlarına en az bizlerin yaşları kadar zamanları vardı.
Bir Cumartesi günü babam;
“Öğretmenin bu akşam bizi yemeğe davet etti!” dedi, neşeyle ve fakat fısıldayarak, duyan olacakmış gibi ve imalı bir şekilde ekledi;
“Hadi gene iyisin, kardeşini göreceksin sâyemde(3)!”
Ne dediğini, ne anlatmak istediğini kıt aklımla çözümlemem mümkün değildi; “Çıkar ağzındaki baklayı(10)!” diyecek kadar da terbiye noksanı değildim. Sustum! Ama gene de şeytan dürtükledi(4) beni;
“Hak ettiğine emin misin baba?”
“Anlamadım demek istediğini!”
“Zekâmdan şüphen olmadığına, cesaret ve dürüstlüğümü bağışlayacağına inanıyorum. Aklımın erebildiklerini sıraya koymaya çalışacağım. Kadınların biz erkeklerden üstünlüklerinin başında ‘anne olmak(11)’ var ve ‘Oku(1)!’ diye başlayan kutsal kitabımızda da öğretmenin gizli gerekliliğini belirten ayet. Ayrıca olağanüstü sezgi(3), altıncı his(12) de onlarda…
Bu nedenle Filiz Öğretmenimin de aynı şeyler için Figen’le konuştuğuna inanıyor ve içtenlikle soruyorum; öğretmenimi hak ettiğinize inancınız tam mı?”
“Nereden çıkartıyorsun bu kurguları oğlum?”
“O kadar çok açık verdiniz ki baba, hangi birini anlatayım, daha doğusu Figen’le paylaştığımız hangilerini anlatayım?”
“Eee? Moralimi bozmayacaksan anlat bakalım, neymiş onlar?”
“Başlangıç olarak bakışlarınız karşılıklı ve aniden sabahları beni ilkokulu bitirinceye kadar okula götürmekteki devamlılığınız...
İkincisi; güğümlerle şifreleşmeniz, nasılını bilemediğimiz. Giyinip-kuşanıp ‘Pazara, çarşıya gidiyoruz!’ diye hissettirmemeye çalıştığınız doğrularınız(!) ve ‘Kardeşinle ol, beraber ders çalışın!’ tembihleriniz bana...”
“Arada bir de soluklanmayı dene, istersen!”
“Peki! Bazı, bazen sizin iş toplantılarınızla öğretmenimin Öğretmenler Kurulu Toplantılarının aynı akşama rastlaması ve o akşamlarda öğretmenimin gelişine kadar kardeşimle evi bekleme nöbetimiz, uykulu olsak da, yan yana, biz bize. Bilirsiniz, güneş balçıkla sıvanmaz, tıpkı duyguları insanın kendisinden esirgeyemediği gibi ve de dahi yalancıların mumu genelde ancak yatsıya kadar yanar, bana çocukluğumda çok zaman tembihlediğiniz gibi…
Ayrıca; ne tesadüftür ki, erkeği olmayan bir evde benim için bir pijama takımının oluşu. Özellikle hafta sonlarında iş seyahati deyip de beni öğretmenime emanet edip, çöpe attığınız otobüs biletlerinden anladığım kadarıyla anneme, belki anneanneme ve efendibabama danışmanız, ya da akıl almanız...”
“Zekândan asla şüphem olmadı, ama ben de sana olağan dışı açıklar vermişim, annesinin kromozomlarını(3) taşıyan zekâ küpü(2) oğlum, kabul etmelisin! Peki, başka?”
“Alelacele tercihli telefon almanızı, telefon faturasının kabarıklığını, devamlı mutlu göründüğünüzü de eklemesem olmaz. Eee! Bebek olduğum üç-beş yılı saymazsam 9-10 yıldır babamsınız ve yıllar süren kahırlı bir hüzünden sonraki mutluluğunuzu “Şıp diye anlamam(4)” için IQ(3) derecemin üstün olmasına gerek yok, değil mi?”
“İtiraf etmeliyim ki gerçekten genlerin(3) annenden aktarılmış. Annenin muhterem, iyi, saygıdeğer, sevgideğer, akıllı ve zeki bir kadın olduğunu tekrarlamalıyım sana. Evet, dediğin gibi sık sık akıl danışmak için ona gittim. Bir iş, bir iz bekledim ondan yarınım, yarınlarımız için…
İnanıyordum ki, çürümüş bedeni bana mutlaka işaret verecekti. Dünlerde kalan ziyaret günlerimden birinde inanamayacağım, senin de inanmakta zorluk çekeceğin, bence olumlu bir işaret diyeceğim bir durumla karşılaştım…
Sökmeğe kıyamadığım, neredeyse kuruduğu kanaatini yaşadığım solgun gül dalları, kırmızı-kırmızı açmıştı…”
Babamın da iki kez nefes alması gerekti, aldı devam etmek için;
“Bunu işaret kabul ettim, dilimle, elimle açıldım Filiz'e. Sanırım, hak ettiğim inancında olsa gerek ki, bu akşam size açıklama gayretini yaşayacaktık, “Evet!” demeniz umutlarıyla. Ama “Hayır!” derseniz de bu yıkımımız olmayacak, sen Figen’le, ben Filiz’le yaşamımıza bugünkü gibi devam edeceğiz. Ama nasıl? Allah bilir!”
“Babacığım, ben ikinizin de birbirinizi hak ettiğinize inanıyorum, hissettiğimden beri. Sormam destek içindi. Cevabım asla ‘Hayır!’ olmayacak. Size yakıştığına inandığım gülümsemeleriniz devam etsin yüzlerinizde, benim için kendini feda eden bilmediğim annem yerine, annem olacak öğretmenim…
Figen de aynısını düşünecektir herhalde, sizi umulmadık bir zamanda ecele mağlup olan babası yerine...”
Giyindik, kuşandık, süslendik, kokulandık, babamın hazırladığı çiçek ve kutu ile yöneldik Figen'in evine, yoksa öğretmenimin evine mi demeliydim?
“Hoş geldiniz!..”
“Hoş bulduk!..”
“Buyurun!..”
“Yedik, içtik afiyet olsun, sofrayı Figen kaldırsın!..”
Harç bitti, inşaat paydos!” tavrının sonunda babam boğazını temizledi. Hemen acele ettim. Figen'in elinden tutarak, sanki haberi yokmuş gibi;
“Bize bir üç-beş dakika bağışlar mısınız?..
Hadi gel Figen!”
Odasına girdik beraber;
“Babamın niyetinden haberin var mı?”
“Evet!”
“Ağabeyin olarak aynı yaşamı üleşmeyi düşünüyor musun?"
“Evet!”
“Ben de içtenlikle anneni öğretmenim olarak değil, anne olarak sevmeye, iyi bir ağabey olmaya devam edecek, iyi bir evlât olacağım, söz!”
“Ben de söz veriyorum ağabeyim!”
Beraber el ele tutuşarak girdik içeriye, ayakta durduk;
“Babacığım, yarım kalan öksürmenize devam edebilirsiniz. Sizin anne ve babamız olmanızı diliyoruz!”
“Peki, ne olacak şimdi?”
“Gayet basit! Annemi kendinden isteyeceksiniz, içinizden geldiği gibi!”
“Nutkum tutuldu(4), heyecanlandım, ama peki!”
“Başlangıç cümlesini ve harmandalı(13) oynar pozisyonunu unutmaksızın lütfen, baba!”
Elini tuttu, ayağa kaldırdı annemi (evet, annemi) babam;
“Seni sevdim, seviyorum, bundan sonraki sabahlara beraber ulaşalım çocuklarımızla, desem?”
“Evet diyebilmek için o kadar uzun süredir bekliyorum ki! Evet, peki, hayhay!”
Alkışlamadık, çünkü babam cebinden ufak bir kutu çıkarmakla meşguldü. Bundan sonrası da bizim ağabey-kardeş olarak ders çalışmamızın gerekliliği idi.
Figen’in somyasının kenarındaki çok zaman yer yatağını paylaştığım odaya çekildik.
Tembeldi Figen, ya da beceriksiz, yapamadı yer yatağımı, o yorganın, ben pikenin içine büzüldük. Düzgündü soluklarımız, rahattım, huzurluydum, annem ve babam gelip üstümüzü örtme çabasındayken, önce babamın, sonra annemin sözleri çınladı kulağımda, sorgular gibi, sorarcasına ve ilk kez;
“Filiz’im, Hatunum?”
“Ne?”
Uyur-uyanık arası geri zekâlı mutluluğumda karşılıklı bu iki sorunun anlamını nasıl çözebilirdim ki? Hem; “İnsanın sevgi dile geldiğinde anlaşıldığını, sevginin alfabesiz olduğunu(14)” bilmiyordum ki?
Sabah uyandığımda mutluydum, Figen’in boğazlamak ister gibi kıskacından kurtulma gayretini yaşarken.
Babam yoktu mutlaka edebi gereği, annem yatağında uyuyordu. Dayanılmaz bir özlemle annemin yatağının yanı başına diz çöktüm, rahatsız etmekten, uyandırmaktan çekinerek elini başıma getirip saçlarımı okşamasına yardım etmeğe çalıştım.
Duygusaldı annem, kocaman oluşuma bakmaksızın yorganını açtı, bir evlât gibi yanına alıp kucakladı, kokladı, öptü, eylemini tek bir sözle pekiştirdi(4);
“Kuzum!”
Hani “Kalp kalbe karşıdır, derler(15)” o duygusallıkta Figen de özlemiş olsa gerekti annesini, teklif beklemeksizin o da yorganın öteki tarafına yerleşti, aynı “Kuzum!” seslenişiyle. Anne kokusu mis gibiydi, tek bir “Kuzum!” sözüyle beni gönlüne hapsetmişti annem, mutluydum.
Annem olması konusunda babamın mı, annemin mi, yoksa Figen’le benim mi doğru karar verdiğimizi bilmiyordum, ama sonuç bizdik ya, karar veren önemli miydi?
Telefon sesi getirdi bizi kendimize. İlk kez böyle bir ses duyuyordum sanki nefret ettim, ama annem mutluydu karşıyı dinlerken. Ben de mutluydum çünkü annem kalkar kalkmaz Figen yine beni boğma çabasını göstermişti...
Annem-babam evlendi sade bir törenle, iki öğretmenimizin şahitliği ve her iki tarafın büyüklerinin katkısıyla, ancak hemen söylemeliyim ki, öncelikle babaannem kavuştu rahatına. Bize taşındık, çünkü evimiz bizim ve genişti. Annemin evi daha küçük ve kira idi…
Evimizde Figen’in ve benim ayrı ayrı odalarımız vardı. Bir de bir espriden (ç)alıntı; başka odamız olmadığından annemle babam hep aynı odada kalmak ve aynı yatakta uyumak zorundaydılar!..
Figen liseye başladı, ben üniversiteye, yaşamımızda bize katılan kız kardeşimiz dışında değişiklik olmadı, “Önce Allah'a, sonra size emanet!” sözü ihtiyacımız gibi gördüğümüz mutluluğumuzdu. O da bebekliğini yaşayacak, büyüyecek, okullara gidecekti de.
Fazla söze gerek yok, annemin lohusalığından sonra babaannemin gücü yetmediği evimizde Fisun ile ilgilenen bir can daha vardı, annemin her türlü desteğine rağmen okumayı istemeyen öğrencilerinden biri.
Annem de her türlü fedakârlığı esirgememek için Okul Müdire Hanımının katkısı ile uygun ders saatleri ile öğrencileri ile beraber olmaya başlamıştı.
Ancak itiraf etmem gerekir ki, öğrencilerine kendinden ne kadarını aktarabiliyordu, şüphe götürürdü. Neyse ki Fisun zamanından önce büyümeyi isteyen bir bebekti ki, önce kreş, sonra anaokulu derken, annemin öğrencilerine çabucak adapte olmasını(4) sağlamıştı.
Benim sınav, vize, ders gibi zorunluluklarım olmadığı evrelerde Figen’e bodyguardlığım(3) ve her zaman Figen'in, ara sıra da benim katkımla Fisun’a himayemiz (sanırım) hepimize yetiyordu, tek sakınca ile.
Biraz daha büyüyünce Fisun ya ablasıyla ranza şeklinde paylaşacaktı odayı, ya da bana salon kanepesi için yol görünecekti!
Daha oldukça bir süre gözüküyordu önümüzde, ama tedbir, tedbirdi. Belki de babam bu evi satar, daha büyük bir eve yerleşirdik, bilemem. Bu konuda babamın ve annemin bana ve kardeşlerime akıl danışmaları olamazdı kanaatindeyim.
İki özel durumu söylemem gerekli ki birincisi; babamın anneme evlenme teklif ettiği günden sonra bir kere daha üleşmemiştik yatağımızı Figen’le, belki de “üleşememiştik!” demem daha doğru. Çünkü çabuk büyüme arzusunda olan Fisun, ya benimle, ya da ablasıyla üleşiyordu kendini, tıpkı ablasının bana uyguladığı gibi, beni de, ablasını da boğar gibi.
İkincisi üniversitede o kadar çok kız arkadaşım olmasına, birileri, özellikle de biri çok yakın ilgi göstermesine rağmen ilgi göstermek içimden geçmiyordu. “Homongolos(16) muyum ben?” diye düşünmedim değil.
Değildim, ama kimdi kalbimin sahibi, bilmediğim yahut da hissedemediğim? O gün gelecek miydi, ya da o gün o gelecekti de, ben bilebilecek miydim?
Fisun abacık kız olmuştu, yatağına sığmadığı gibi, ayrı ayrı gönüllerimize de sığamaz olmuştu. Akşamları yataklarımıza teker teker yatarken, annemin; “Figen'in yatağını ranza şekline getiririz!” demesine rağmen, ben salon kanepesine her yatışımın rüyasının sabahında üç kişi olarak kalkar olmuştuk.
Annem bir Cumartesi sabahında, tıpkı fıkradaki gibi, “Dövüyorlar!” yerine kendi alışkanlığı ile;
“Seninkiyle, benimki, bizimkini üleşemiyorlar Fikri Bey!” demişti. Çünkü Fisun’un ikimizi de boğazlama isteğine biz Figen’le birlikte birbirimizi de hapsetmiştik kollarımızla da, belki istekle, belki de fark etmeksizin, bilmeksizin eksik duygularla.
Fisun’un da, Figen’in de o kadar güzel uyuyuşları vardı ki gülümseyerek...
Bir gün Figen’in okuldan çıkışını karşılamak için vaktinde yetişmeye çalışırken onun bir erkek grubu içinden bir delikanlıyla beraberce ayrıldığını gördüm. Kalbim olağanüstü bir ritim kazandı zapt edemediğim, üstüne üstlük bunun kıskançlık mı, koruma içgüdüsü(17) mü olduğunu anlamazcasına.
Ne oluyordu bana? Kardeşim büyümüştü de ben mi farkına varmamıştım bugüne kadar? Yoksa yaşadığım başka bir şey miydi, önemsemediğim, farkında olamadığım, belki değil mutlaka bihaber olduğum(4)…
Yanlarına ulaşmalıydım, ama meraktan değil! (Yalandan kim ölmüş ki?)
“Figen! Geciktim! Neyse ki görevimi arkadaş devralmış, tanıştıracak mısın arkadaşınla beni?”
“Arkadaşım değil, sınıf arkadaşım, öncelikle düzeltmeliyim...”
Muhtemel ki, babasının varlığı nedeniyle cesaretine güvenen genç arkadaş sinirli ve aceleci olsa gerekti;
“Şu ya da bu şekilde arkadaş olmamız sizi neden alâkadar etsin ki? Öğrendiğim kadarıyla sonradan kardeş olmanız size gerçek ağabey olma hakkını vermez ki?”
Doğrusu böyle bir cesaret ve nasıl öğrendiğini bilmediğim ağabey-kardeş durumumuzu açıklamasını beklemiyordum. Kardeşimin yanında o delikanlıya fiziksel bir tepki bana yakışmazdı.
Sadece gözlerine baktım. Figen daha bir şeyler söylemesine gerek kalmadan, edepsizliğinin limitine ulaşma gayretinde gibiydi genç delikanlı;
“Öyle hiddetli, şiddetli bakmakla da beni korkutamazsın!”
Hem tehdit, hem de “Sen” üstelik kardeşimin yanında bana. Yaşadığım durum; sabır taşının çatladığı an(2) olsa gerekti. Figen’in kolumu tutma çabasına rağmen, kolumun azat olmasını sağlayıp belki de beklemediği için boş bulunup yumruğumu hak ettiğinde, hayretle açılan gözleri boş, bomboştu.
Bir süre sallanmamak, ayakta durmak için direnir gibi oldu, başaramadı yere kapaklandı(4).
Durumu ilgilendirmiyordu beni, arkamızdan yetişenler her ne gerekiyorsa gereğini yaparlardı. Figen’in hayret ve şaşkınlık dolu bakışlarına aldırmadım. Kitaplarını topladım yerden, elini tutup koluma soktum ve eve yöneldik.
Eylem olarak yaşadığım ilkti, kolumdaki eli sonsuza kadar öyle kalsın dileğimdi. Bu kadar okumuş, çok konuda bilgi sahibi olmama rağmen, yaşadığım duygular ağabey-kardeş sözleri ile gizlenecek bir şey değildi.
Çok, çoktan çok farklı bir şeydi, sadece kıskançlık kelimesi içine sığdırılamayacak kadar kocaman.
Farkında olmamızın imkânsızlığını yaşadığımıza inandığım sessizliğimizde tek başıma çözümlememin zor olacağını gözlemlediğim körpe, henüz yaşama arzusuyla coşkunluk içinde olan bir akşamın başlangıcındaydım, mananın manasızlığa dönüşme çabasını gösterdiği. Kendi içimde kendi başlarına umursamazcasına tur atan sorulara kendim cevap veremiyordum ki...
Peki, ya Figen sorsa, ben ne ve nasıl cevaplardım ki?
Figen’le beraber aynı yatağı paylaştığımızda, babamın manalı bakışlarına, annemin “Ne?” demesi geçti aklımın ucundan. Bu; yaşamımla, bizim yaşamımızla ilgili bir soru idi, ama; “Ne?”
Konuşmadık uzunca bir süre, kolunu çekmedi kolumdan Figen, ortam soğuktu, ısıtmalıydım;
“Senin adın kim?” dedim, gülümseme ötesinde güldü, mutluluğumdu.
Kolumdaki elini, elimin uzanabildiği kadarıyla sıkma gayretini yaşadım, yardım etti, dünyalar benim oldu.
Gene de annem ve babam görevlerinden dönmemiş olduklarından Fisun’u okulundan alıp evimize geldiğimizde Figen, Fisun’u da alıp odasına çekildi. Soyunup dökünmeksizin yatağına uzanmış olabilirler miydi Figen’in?
Bilmem mümkün değildi ve ben erkenden annemin aldığı pijamalarla yatağıma büzülmüştüm, hemen arkalarından. Düşünmem, düşünmenin ötesinde düşünmem gerekti. Tanrıya güceniyordum, zekâ ve altıncı his konularında neden kadınlar ile erkekler arasında ayırım yapmıştı ki?
Analık...
Tamam! Ama duygusallık, hissetmek, tanımlamak ve öncesinde dediklerim. Natro kafa, natro mermer(15)! Hele ki ben de hiç! O, yani Figen ne düşünüyor, ne yaşıyorsa, aynen yaşayıp düşünüyor olmayı öylesine isterdim ki?
“Yemek vakti!” çağrılarına uymadım, annemin kardeşlerimin ısrarlarına rağmen, uyumayı bırak, uyuklamadığım halde. Annemin sesi çınladı kulaklarımda;
“Herhalde âşık! Allaha şükür, nihayet...”
Gerçekten annem, benim ben olduğumu bilmeden önce mi hissetmişti gönül dünyamı?
Devam etti annem, kardeşlerimin, özellikle Figen’in ne söylemek istediğini anlama olasılığını öz ardı ederek…
“Hele bakalım birkaç gün geçsin, kimmiş, neymiş, kimin nesi, kimin fesiymiş(2), lâmını-cimini öğrenirim(4) Fikri Bey. Bırak yalnız kalsın bu gece, açlıktan ölmez ya!”
Uyumuyordum ki, duyuyordum. Hasta değildim, sadece annemin dediği, ama bilmediği “Aşk derdiyle hoşem(19)!” modundaydım, kendimin bile bilemediğim...
Uyandığımda Pazardı, daha doğrusu uyandırıldığımda, demem gerek. Bir hurdacının hoparlöründen, hurdacının cırtlak sesinin(2) ara sıra böldüğü bir şarkı çalındı kulağıma; “Âşık gibi sevmezsen, kardeş gibi sev beni...(20)”
Tam bana göre bir Türk Sanat Müziği eseri, ama zıddı zıddına(2).
“Kardeş gibi değil, âşık gibi sev beni!” şeklinde emreder gibi.
Oysa Pazar günleri; “Top patlasa uyanmazdık!(4)” modunda ailece güzellik uykusuna(2) düşkündük, uzatırdık. Kalktığımızda aç karnına da olsa banyolarımızı tamamlar ve ailece otururduk kahvaltımıza, eksiksiz, tam olarak.
Uyandığımda Fisun vardı sadece koynumda, Figen’in yatağı düzenlenmiş, kapısı açık ve masasının üstünde bir yalan vardı, sebebini bilmeksizin hepimizin dürüstçe anlayacağı; “Yarın yazılımız var, arkadaşıma ders çalışmaya gidiyorum!”
Herhalde yazdığı notun yalanın daniskası(3) olduğunu bilmiyordu sevdiğim...
Yani Figen demek istedim. Ama söylemem gerek ki, insan hiç olmazsa kendisine karşı dürüst olmalı: Yılların birikiminin yanlışı olmayan bir doğru olduğuna insan önce kendini inandırmalı, inandırabilmeliydi?
Annem saatin on-on buçuk olmasını bekledi, sonra henüz ilkelliğin değil, çağın gereği bir adım olan ev telefonun başına geçti, rehberini de alarak ve bildiğini, öğrendiğini, tanıdığım düşündüğü numaralan teker teker çevirdi sabırla.
Bilmediğim arkadaşlarından kaçıncısını arayışında Figen’le konuşma imkânını yakaladı. Çünkü pazartesi gününün milli bayram nedeniyle tatil olduğunu en az benim kadar annem de biliyordu ve farkı fark etmemesi gibi garabet bir durumdan söz edilemezdi.
Yanlış yapmış olmamak için kendini tüm varlığı ile gönlüme yerleştirdiğimi söylemek istemiyordum, üstelik hak edip(4), etmemek de ayrı bir konuydu.
Figen akşamüzerine doğru başı eğik gelip annemi, babamı selâmlayıp Fisun’u da öptükten sonra, banyosunu yapmayan bir tek o kaldığı için çamaşırlarını alıp banyoya yöneldi.
Bana gösterdiği ayrıcalığın tahammülsüzlük mü, bilmediğini, bilemediğini bilip öğrenmenin şaşkınlığı mı, yoksa gerçeğin gerçekleşmesinin mi olduğunu herhalde kendisi de bilemiyordu (galiba).
Hatta söylemem gerekli, ben bile bilmiyordum, onu nasıl sorgulayabilirdim ki? Bildiğim tek gerçek; yaşıma-boyuma bakmaksızın “Senin adın kim?” söyleminden sonra sadece onu yaşamamdı, “kardeş” kisvesine(3) bürünmüş bir yalan olarak...
Kapısını tıklattım, banyodan çıkışından bir süre sonra.
“Henüz giyinmedim!” sözü yükseldi kapı ardından, ilk kez belki utanıyor, belki gizleniyordu. Fisun’u koynuma aldım, ikinci devre güzellik uykuma devam etmeyi arzuladım.
Nefesini duydum sıcaklığında;
“Umarım küs, ya da dargın değiliz, yıllar sonra ilk kez?”
“Sayende bir düşman kazandım okulda...”
“Yanlış bir arkadaşın olacağına, bırak doğru bir düşmanın olsun!”
“Nerden o kanaate vardın?”
“İsterik bakışlarından(2), daha başlangıçta beni kabullenmeyip kırıcı, tehdit edici sözlerinden desem?”
“Yani kendinle hiç ilgisi yok demek mi istiyorsun Figan!”
İlk kez ismimi söylemişti, yanımıza uzanırken, kolunu Fisun’un ve benim boyunlarımızın altından geçirmeye çalışırken.
“Çok erken ama...”
“Sen; ‘Senin adın kim?’ dediğinde, o küçücük yaşımda benimdin, hiç mi hissetmedin?”
Annemin ve babamın kapı aralığından bizlere ulaşma çabalarını hissedemezdim, ancak boş bulunup fısıldaşmaları ulaştı kulağıma, annemin bilmem kaçıncı kez; “Ne?” sorgulamasının heyecanında.
“Müftüye gidip danıştım. Dinen hiçbir sakıncası yokmuş, Kur’an’daki ayetler(1) çocuklarımızla ilgili değilmiş. Bizim ve kendilerinin yakıştırdığı ağabey-kardeş ilişkisi sadece sözel bir kavram. Dün, dünde kaldı cancağızım, bugün yeni şeyler söylemek lâzım(21)!
Büyüdüklerinde kendileri verirler kararlarını. Sanırım büyüyünceye kadar, ne kadar büyümelerinin gerektiğine de kendileri karar verirler, duygularını zapt etmeye çalışmayarak...
“Haklısın Fikri Bey!” sözü ulaştı kulağıma. Biz bizi bilmeden, onlar bizi bilmiş ve yanlıştan dönme amacıyla her türlü araştırmayı yapmışlardı.
Figen’in sesi çınlıyordu anne ve babamın hakkımızdaki kararları henüz soğumamışken, “Sen benimdin!” daha doğrusu “Benimsin!” anlamında olsa gerekti sözü.
Sesim çıkmadı, üçümüz güzellik uykumuza devam etmeye başladık, iki sevgili ve bir ortak kardeş olarak...
YAZANIN NOTLARI:
(*) Senin adın kim? (Bir İtiraf); Yaşamda, herhangi bir şekilde rastladığım insanları tarif etmeye, duyduklarımı yazmaya çalışırım öykülerimde. Örneğin bu öyküde kullanmadım, ama “Süpürgeç, tutamaç, hoşlaşma olmamak, mehtaplaşmak, dingildemek, o kim? İngiri-mingiri,” gibi cümle ve kelimeler notlarım arasındadır.
Ve özellikle “Senin adın kim?” küçük yaşlarda, küçük kızımın bir misafirimize sorduğu ciddi bir sorudur.
(*) Figan; Bağırarak, ıstırapla ağlama, sızlanma, acıyla inleme. (Genelde feryadı figan şeklinde kullanılan bu sözün bu şekildeki anlamı; haykırarak, ağlayarak, çığlık atarak anlamlarını taşır.)
Figen; Yaralayan, kıran, atıcı, kırıcı, yıkıcı, düşüren.
Fikri; Düşünülerek oluşturulan fikir, düşünce ve fikir ile ilgili, fikre ait. Genelde fikret, fikren, tefekkür olarak da kullanılan söz; fikir, düşünce, düşünülen şey, idrak, zihin, akıl, murat, maksat, niyet anlamlarım taşır.
Filiz; İnce, taze ve güzel vücutlu. Bitkilerde yeni sürgün, tohumdan çıkan yeni uçlar. Ocaktan çıkarılmış, eritilmemiş ham madde, cevher, gümüş. Betonarmede demirleri eklemek için bırakılan uzantılar.
Füsun (bazen Fisun olarak da söylenir;) Sihir, büyü. Şaşırtıcı güzelliğe sahip, hayret edilecek güzellikte, şaşırtıcı, hayret verici, cezbedici özellikleri olan.
Hörü; Huriye isminin yöresel olarak kısaltılmışı. Gadi; yöresel olarak “Kadın” anlamında kullanılan bir kelimedir (Hürü ile karıştırılmamalı, bu söz Huri anlamında yöresel bir deyiştir).
(1) Dini Konular;
Batıl İtikat; (Batıl İnanç, Hurafe). Boş inanç. Yanlış İnanç. Hatalı Düşünce. Korku, umarsızlık, çağrışım gibi nedenlerle beliren, geleceği bilmek isteğiyle rastlanılan benzerlikleri iyilik, ya da kötülüğün ön belirtileri olarak değerlendirilen, bilimin ve dinin kabullenmediği doğaüstü güçleri tasarımlayan, kuşaktan kuşağa geçen yanlış inanışlar. Dinde kesinlikle yeri olmayan, fakat günlük hayatta dinin bir parçasıymış gibi gösterilen ve gerçekte dindışı olan, hatta dinin özüne ters düşen kimi inanç ve davranış biçimleri. Nazar Boncuğu gibi… Sonradan uydurulan ve genellikle İslam’ın gerçeğiyle bağdaşmaz çarpık davranış biçimlerini ifade eden hikâye ve sözlerdir.
Estağfurullah; Asıl anlamı; Arapça; “Tanrıdan bağışlama dilerim” şeklindedir. Ancak Türkçemizde kendisine olumsuzluk bir nitelik yakıştıran kimseye “Hiç de öyle değil!” anlamında nezaket, bazen de alay sözü. Bunun tersi övülen veya teşekkür edilen kimsenin söylediği incelik ve alçakgönüllülük sözü. Ayrıca karşısındakinin kendinden beklediği işi, kendisi için yük saymayan kimse tarafından söylenen “Teşekküre değmez! Bir şey değil! Rica ederim!” şeklinde nezaket sözü.
Her canlı ölümü tadacaktır. Kur’an, Âl-i İmran Suresi, 185. Ayeti, Ankebut Suresi. 57. Ayeti, Enbiya Suresi. 35. Ayeti; “Küllü nefsin zâlikâtül mevt” olarak Kur’an’da üç yerde geçen ayetin tefsiri; “Her canlı ölümü tadacaktır! Sonra bize döndürüleceksiniz”
Kur’an, Âl-i İmran Suresi, 145. Ayet; “Allah’ın izni olmaksızın hiçbir nefis için ölüm yoktur. O; süresi belirtilmiş bir yazıdır ve Allahümme inna ileyhi ve inna ileyhi raciun!...” Ölüm Duası.
Kur’an, Nisa Suresi, 23. Ayeti (Diyanet İşleri Başkanlığının tefsirine göre şöyledir); “Size şunlarla evlenmek haram kılındı: Analarınız, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek kardeş kızları, kız kardeş kızları, sizi emziren sütanneleriniz, süt kız kardeşleriniz, karılarınızın anneleri, kendileriyle zifafa girdiğiniz karılarınızdan olup evlerinizde bulunan üvey kızlarınız, -eğer anneleri ile zifafa girmemişseniz onlarla evlenmenizde size bir günah yoktur- öz oğullarınızın karıları, iki kız kardeşi (nikâh altında) bir araya getirmeniz. Ancak geçenler (önceden yapılan bu tür evlilikler) başka. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.”
Kur’an, Yunus Suresi, 49. Ayet; “De ki; Ben kendime dahi Allah’ın dilediğinden başka ne bir yarar sağlama, ne bir zarar verme gücüne sahibim. Her ümmetin bir süresi (eceli) vardır. Süreleri (ecelleri) gelince artık, ne bir saat öne alınırlar, ne de geriye bırakılırlar.”
Kur’an, Yunus Suresi, 56. Ayet; ”O hem can veren, hem can alandır. Ve hepiniz ona döndürülüp götürüleceksiniz.”
Oku Emri; Kur’an’la gelen ilk emir; “İkra (Oku) dur. “İkra ‘bismi rabbikellezi halak” ya da” halaka.” “Rabbinin adıyla oku!” şeklinde olup Alak Suresi ve 1. ve 5. Ayetlerde geniş kapsamlı izahı vardır.
Salâvatlamak, Selâvatlamak, Sâlavatlamak, Selavatlamak; Yöremde kullanılan ve “Uğurlamak, güle güle demek” Mezarına teslim etmek anlamında kullanılan bir fiil.
(2) Cırtlak (Cırlak) Ses; Hoşa gitmeyen, keskin, çiğ ve tiz ses.
Cici Anne (Cicianne); Çocukların üvey anneye, büyük anneye ya da büyük anne yaşındaki yakın akrabalara verdikleri isim.
Fıs Fıs Konuşma; Ayakta durarak, oturmaksızın, dedikodu niteliğinde, başkalarının duymamasına özen gösterilerek bildiri, emir, tavsiye niteliğinde kısa bir süre içinde gerçekleştirilen konuşma.
Güzellik Uykusu (Kestirmesi); Genellikle asıl anlamı dışında günün herhangi bir saatinde uyuklamak, ya da uyumak anlamında mecazi olarak söylenmektedir.
İsterik (Histerik) Bakışlar; Duyu bozuklukları, ruh karışıklıkları, çırpınma, kasılma ve bazı inlemelerle kendini gösteren sinir bozuklukları yaşayan birinin bakışlarındaki bozukluk, kin-nefret gösterisi durumu. Aşırı istekli olma, çok isteme, istemekten kendini alamama, kendini kaybetme şeklinde görünen ruh hali görüntüsü..
Kimin nesi, kimin fesi; “Kimdir, nasıl biridir, kimin oğlu, kızı, ailesindendir, akrabasıdır?” sorup soruşturma anlamında kullanılan söz.
Metalik Ses; Genelde anons şeklinde mikrofonlardan ulaşan çok zaman cızırtılı sesler.
Sabır Taşının Çatladığı An; Çok sabırlı kimsenin bile tahammül sınırlarının sonuna erişip, “Yeter!” diyeceği ana ulaşması.
Tek Tük; Az, seyrek, seyrek olarak.
Utangaç Bir Bakışma; Kişilerin birbirine bakmakta mahcubiyet anlamında başları eğikken çekinerek merakla bakma çabaları. Sıkılgan ve kendine güveninin zayıf olduğunun farkında olarak bakma.
Zekâ Küpü (Akıl Küpü); Çok akıllı ve zeki.
Zıddı Zıddına; Bir şeyin düşünülenin, gereğinin tamamen tersine bir durumda olması. Bir şeyin birini tedirgin etmesi, hoşuna gitmemesi.
(3) Babaç; Çok yaşlı, dede hüviyetindeki kişi. Erkek kümes hayvanlarının en iri ve en yaşlı olanı.
Bodyguard (Badigard); Can güvenliğinin tehlikede olduğu bir kimseyi saldırılardan korumak üzere görevlendirilmiş kişi. Koruma görevlisi, fedai, muhafız, sakınan.
Daniska; En güzel, en iyi. Daha iyi. Yasal. Katmerli. Çok fazla. Aşırı. Kat kat.
Efendibaba; Yöresel bir deyim olarak, dede deyiminde kargaşayı önlemek için anne babasına, yani çocuklar için anne dedeye verilen bir unvan.
Gen; Hücrenin kromozomlarında bulunan, canlı bireylerin kalıtsal karakterlerini taşıyıp ortaya çıkışını sağlayan ve nesilden nesile aktaran kalıtım faktörleri.
Haset; Çekememezlik, kıskançlık. Bir kimsenin sahip olduğu mevki, şan, şöhret, sıhhat gibi manevi, mal-mülk gibi maddi nimetlerini çekememek, bunlardan rahatsız olmak, sahip olanın bunlara malik olmamasını arzulamak, dilemek, istemek, güzelliklerden mahrumiyetini dilemek..
Hengâme; Seslerin birbirine karışmasından çıkan gürültü. Şamata. Patırtı. Kavga.
Hoşgörü (Müsamaha); Tolerans. Tahammül. Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, göz yummak. Kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi görüşlerimize aykırı olan görüşleri sabırla karşılamak. Kendine, düşüncelerine ters gelse bile başkalarının düşünce, fikir ve davranışlarına karşı anlayışlı davranma, rahatsız olmama, tepki göstermeme, sabırla katlanma.
IQ; (Intelligence Quotient) ya da EQ (Emotional Quotient) olarak belirlenen zekâ testi.
Kisve; Kılık-kıyafet, hacıların Kâbe’de üstlerine giydikleri beyaz üstlük.
Koz; Başarı fırsatı olan elverişli durum. Saldırış ve savunma fırsatı. Ceviz. İskambil oyunlarında diğer kâğıtları alabilen, diğerlerine göre üstün tutulan belirli renk ve işaretteki kâğıt.
Kromozom; Kalıtım İplikçikleri. Anne, baba ya da daha uzak kan bağı olanlarda bazı yeteneklerin yeni bireylere geçmesine sebep olan cisim.
Mutat (Mutad); Alışılmış, alışılan yol, tarz, şekil, şey. Her zamanki gibi. Alışkanlık.
Pirifani; Pek yaşlı, zayıf, ihtiyar, kocamış, pir olmuş (dünyayı terk etmiş) kimse. Genç karşıtı.
Sâye; Gölge. Koruma, kayırma, yardım.
Sezgi (Sezi); Sezme yeteneği, seziş, feraset. Gerçeğin deneye ve akla vurmadan doğrudan bilinip, anlaşılması. Elde herhangi bir kanıt olmaksızın olmuş, ya da olacak bir şeyi anlama, sezme.
Umman; Ulu, büyük. Okyanus, engin deniz, büyük deniz.
(4) Adapte Olmak; Uymak.
Bihaber Olmak; Habersiz, bilgisiz olmak.
Cirit Atmak; Bir yerde çokça bulunmak, sık dolaşmak ve serbestçe davranmak (Atlı askerlerin attığı mızrak, atlarla değnek atılarak yapılan oyunla ilgisi yoktur).
Depreştirmek; Yeniden kendini göstermeyi, yeniden ortaya çıkmayı, yeniden belirlenmeyi sağlamak.
Göze Hitap Etmek; Sözleri gözlere doğru bir kimseye, ya da kimselere yöneltmek, karşısındakine ve ya karşısındakilere seslenmeksizin hissettirmek, yaşatmak.
Hak Etmek; Bir emek karşılığı olarak alacağı bulunmak, hak kazanmak. Lâyık olduğu gerekli karşılığı görmek, almak.
İtibar Etmek; Saygı göstermek, saymak, değer vermek. Göz önünde bulundurmak, dikkate almak.
Kapaklanmak; Herhangi bir nedenle ayağı takılarak, kayarak, yüzüstü (veya sırtüstü) düşmek.
Lâmını-Cimini Öğrenmek; (“Icığını-Cıcığını Öğrenmek” şeklinde de kullanılmaktadır) Kişiyi etraflıca, huy-karakter-mal-mülk-aile varlığı ile tanımak için öğrenmeye çalışmak.
Nutku Tutulmak; Genel söyleşilerde; “Nutkunu tutmak, nutkunu yutmak” şeklinde de yanlış söylenen bu deyim; “Beklenmeyen şeyler karşısında hayret edici bir duruma düşmek, korkudan heyecandan, şaşkınlıktan konuşamaz hale gelmek” olup, handiyse “Dili tutulmak, ağzı açık kalmak” deyişleri ile de özdeşleştirilebilir.
Pekiştirmek; Sağlamlaşmak, sağlamlaştırmak, kavileşmek, dayanıklı güçlü bir duruma getirmek, katılaştırmak, sertleştirmek.
Şeytan Dürtüklemek; Durup dururken uygunsuz, kötü bir davranışta bulunmayı istemek.
Şıp Diye Anlamak (Fark Etmek); Ansızın, beklenmeyen bir anda, olanı biteni fark edip anlamak, vakıf olmak.
Top Patlasa Uyanmamak; Top patlasa duymamak, çok yüksek sesle konuşmalar olsa dahi, etrafında konuşulanları duymamak, uyanmamak.
Uflamak; Acı, sızı duyarak, ya da can sıkıntısıyla “Uf!” demek.
(5) Akşam oldu penceremde, Yorgun rüzgâr esiyor geçiyor renkler suskun, Bir mahzun mormenekşe, Ağlıyor mu ne? Kayahan AÇAR (Ölgün; Canlılığı, diriliği, tazeliği ya da sertliği kalmamış, pörsümüş, solmuş. Gücü azalmış, zayıflamış).
(6) Tanrım tek başına koyma kulların; Sözlerini Sevgi SANLI’nın, müziğini Atilla ÖZDEMİROĞLU’nun yaptığı ve Ayten GÖKÇER’in seslendirdiği (Ayrıca birkaç sanatkâr tarafından da seslendirilmiştir) “Yalnız Kullar” isimli müzik.
(7) Gak-Guk; Etmek eklentisi ile bir şeyi söylemekten çekinmek, kekelemek, kaba anlamda mantıksızca dolambaçlı bir şekilde söylemek olmakla beraber, yöresel bir terim olarak ikindi kahvaltısı şeklinde yiyecek-içecek, ikram edilecek şeyler (kurabiye, sandviç, meyve, çerez, gibi şeylerle nefis köreltmek) anlamlarında kullanılmaktadır. Yanlış aklımda kalmadıysa bir masalda; Keloğlan Zümrüdü Anka Kuşunun sırtına binip Kaf Dağına doğru prensesini devden kurtarmak için yola çıkıyordu. Eee! Yol ve yolculuk uzundu tabii. Keloğlan heybesine yiyecek ve su koymuştu ve Zümrüdü Anka Kuşu “Gak!” dedikçe yiyecek, “Guk!” dedikçe de su veriyordu. Sanırım yöreme, yöresel bir terim olarak bu sebepten yerleşmiş olsa gerek!
(8) Bir bakışın kudreti bin lisanda yoktur, / Bir bakış bazen şifa bazen zehirli bir oktur... / Bir bakış âşığa neler neler anlatır / Bir bakış bir âşığı saatlerce ağlatır… Victor HUGO
(9) Prostat; Bir salgı bezidir. Mesanenin altında rektumun önünde yer alır. Bu bezin büyüyerek idrar yollarını sıkıştırmasına Prostat Büyümesi, İyi Huylu Prostat Büyümesi(BPH), Prostat Hiperplazi denmektedir ki, kanser değildir. Bu bezin büyümesi bahçe hortumuna bir kıskacın takılması gibi bir durumda meydana gelen basınç gibi bir durum ortaya çıkartır. Yapılan bir araştırmaya göre köpeklerin, idrar kokusundan bu kanser türünü tespit ettikleri ifade edilmiştir. Prostatektomi; Prostat bezinin ameliyatla çıkarılması işlemi.
(10) Ağzından (Ağzındaki) Baklayı Kaçırmak (ya da Çıkarmak, Dilinde Bakla Islanmamak); Türkçede bakla ile alâkalı iki deyim var: Her ikisi de kurutulmuş baklanın zor ıslanması ve zor yumuşamasıyla ilgilidir
Kurutulmuş bakla, ağza alındığında ıslanıp yumuşaması uzun bir süreyi gerektirir. İçinden geçtiği halde, yer ve zaman uygun olmadığı için nezaket veya doğal kurallar gereği söylenemeyen veya söylenmek istenmeyen şeylerin zaman ve yer uygun olduğunda ifşa edilmesi denilmek istenmiştir. Diğer anlamı ise, ağzında sır tutmasını bilmeyenler için söylenen söz. Sabrı tükenip o zamana kadar sakladığı şeyi söylemek, ifşa etmek, açıklamak.
(11) Anne üzerine sadece birkaç örnek;
Ağlarsa anam ağlar, başkası yalan ağlar; Bir insanın derdini yürekten paylaşan tek kişi annesidir. Hiç kimse ananın evladına yakın olduğu kadar bir başkasına yakın olamaz.
Ağaç-Meyve; Genelde; “Her ağacın meyvesi olmaz!” anlamında dıştan başarılı, üretken gibi görülen herkes gerçekte öyle olmayabilir anlamında gözükse de, her şeyden faydalı ve üretken olmasını beklememek gerek gibi düşünülse de öyküdeki anlamı; “Anne olmazsa, bebek, evlât, çocuk olmaz, nesil devam edemez!” anlamındadır.
Ana gibi yâr, Bağdat gibi diyar olmaz; Annelerimizin altını çizerek söylediği yanlış bir söz. Aslı; “Âne gibi yar, Bağdat gibi diyar olmaz!” şeklindedir. Âne; Bağdat yolu üzerinde bir yardır (uçurum). Ülkemizde her şeye bir güzellik yakıştıran insanlarımız sözü “Ana gibi yâr olmaz!” haline getirmişler. Ancak ikinci cümlenin de “Bağdat” yerine Örneğin; “İstanbul, Ankara, İzmir…” gibi olması gerektiği kanaatindeyim.
Anne başa taç imiş, Her derde ilâç imiş, Bir evlât pir olsa da anneye muhtaç imiş. Yunus EMRE
Anne girdin düşüme. Yorganın olsun duam; Mezarında üşüme. “ANNEME” Necip Fazıl KISAKÜREK
Anne hakkına dikkat et! Onu başında taç et! Zira anneler doğum sancısı çekmeselerdi, çocuklar da dünyaya gelmeye yol bulamazlardı. Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ
Anasının bastığı yavru incinmez. ATASÖZÜ
(12) Altıncı His; Duyusal sızıntı. Gelecekte olacakları görmek, falcılık, astroloji gibi sahte bilimsel yaklaşımlardan biri. (Bir bakıma hissikablelvuku) Bir insanın olacak ya da olması muhtemel olayları tamamen sezgi yeteneğinden gelen doğal bir güdü ile önceden bilmesi. (Meselâ misafir geleceğini bilmesi gibi…)
(13) Harmandalı Zeybek Oyunu; Ege yöresine ait “Harmandalı Efem geliyor...” şeklinde başlar. (Bazılarınca Harman Dağlı şeklinde ünlenir ki, yanlıştır).
(14) İnsan, sevgi dile geldiğinde anlaşılır, sevginin alfabesi yoktur… Söyleyeni not alamadığım sözde; “Sevginin insanlar arasında kurulan bir bağ olduğunun ifadesi olduğunu anlamaktayım. Bu bağ; dil, din, renk, ırk farklılığı olmaksızın, sosyal, kültürel vb. olabilir.
(15) Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.
Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler” Aslı GÜNGÖR
Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.
(16) Homongolos; Gerçek anlamda “Kadın Düşmanı” ya da “Kadınlardan korkan, onlarla herhangi bir yaklaşımı oluşturamayan”, Lügate göre “Kadın Sevmeyen” diyebileceğimiz bir tip olup, Reşat Nuri GÜNTEKİN’in “BİR KADIN DÜŞMANI” adlı eserinde de adı geçer.
(17) İçgüdü; İnsiyak. Canlıları, araya akıl ve düşünce, bilinç girmeksizin, kendilerine yararlı ve de gerekli bir takım eylemlere yönelten duygu. Bir canlı türünün bütün bireylerinde akıl ve düşünceden bağımsız olarak doğuştan gelen bilinçsiz her türlü hareket ve davranışları. Sevkitabii. Organizmayı o türe özgü olan bir amaca sürükleyen hareket, davranış eğilimi. Davranıştaki doğal ve kalıtsal faktör (Örümceğin ağını örmesi gibi). Organizmayı o türe özgü olan amaca sürükleyen hareket eğilimi.
(18) Natro Kafa-Natro Mermer (Nato Kafa-Nato Mermer, Natura Kafa-Natura Mermer); Söz dinlemez, söz anlamaz, taş gibi kafalı. (Sözün aklımda kalışı; aslında “natr” kelimesini,” natürel” şeklinde algılamaktan kaynaklanmıştır.) Söz ayrıca; Kendini ağır satmak, Bir isteği yerine getirmekte yapmacıklı, isteksiz davranmak anlamlarını da içerir.
(19) Aşk Derdiyle Hoşem, El Çek İlâcımdan Tabip; Fuzuli’nin “Aşiyân-i mürgi dil…(gönül kuşunun yuvası…)” şeklinde başlayan eserinde “Aşk derdiyle hoşem el çek ilâcumdan tabib / Kılma derman kim helâkim zehri dermânumdadır (Ey tabip, ben aşk derdinden memnunum (başım hoş benim), Bana ilâç vermekten (yaramdan) vazgeç (el çek)(bana dermen hazırlama ki, senin merhemleri benim ölümüm sayılır). FUZULİ
(20) Ne olursun güzelim, sevsen beni… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinde; “Âşık gibi sevmezsen kardeş gibi sev beni…” ve “Yaktın, yıktın, kül ettin, erittin beni…” bir bölümü olup eserin Güfte ve Bestesi; Rüştü DEMİRCİ’ye aittir ve Muhayyerkürdî Makamındadır.
(21) Dün dünde kaldı cancağızım, / Bugün yeni şeyler söylemek lâzım. Mevlânâ Celâlettin RUMÎ