Tam karşısındaydı gözlerini süzer gibi olan genç kız, mahzun(1), ancak cin gibi(2) görünen. Kendisinin göz hapsinde olduğunu(3) hissetmişçesine ve “Neden?” diye sorarcasına omzuyla, gözleriyle, mimikleriyle bir işaret yapmıştı.

Zaten o öğrenci de miskin, pısırık, kendine güveni olmayan, babasının ekonomik durumu nedeniyle burs alarak okumaya çalışan biriydi.

Karşısındaki öyle miydi ya? Düzgün, pahalı aksesuarlar ile yüklü ve en son model olduğu belli olan cep telefonunu parmaklarıyla sağa-sola, yukarı-aşağı oynatan, tam tarifiyle o öğrencinin beyninde şekillendirmesi bile mümkün olmayacak bir kızdı. Oysa kendi telefonu asarı atika(2) denilecek ikinci el, basit bir makineydi.

Genç öğrenci baktı ki karşısındaki, güzelliğinin seyredilmesinden rahatsız olmuştu, sandalyesini ters çevirip sırtını döndüğünde rahatsız olmamasını, hatta olmamalarını düşündü.

Ola ki üniversiteye bu yıl başlamış, olsalar gerekti yanındakilerle birlikte. Gerek o güzel kıza, gerekse yanındakilere göz aşinalığı(2) yoktu çünkü.

Hiçbir sınıf arkadaşı gelmemişti kendi yanına o ana kadar, ders de başlamak üzereydi, doğruldu yerinden. Önüne geçen grupta o genç kız da vardı, muhtemelen aynı şekilde derse yönelen…

Arkadaşlarının geçmesinden sonra en sona kalan o genç kız, açık duran yaylı kapıdan geçti ve kapıyı kendi haline bıraktı. Kapı, yayının verdiği güçle delikanlı öğrencinin burnuna çarptı ve ister-istemez “Uf!” dedi, canı yanmışçasına(3).

Kız uyanık olsa gerekti, ya da yaptığının bilinciyle;

“Ah garibim, uf mu oldun, gel bir bakayım, öpeyim de geçsin!” dediğinde genç öğrencinin hayretle açılmış gözlerine aldırmaksızın, burnunu çarptığı yere bakmış ve;

“Neyse kapıya bir şey olmamış!” deyip önce öpücük verecekmiş gibi elini dudaklarına götürmüş, sonrasında kapı üstüne bastırdığı elini üzerinden öpmüştü üfleyerek;

“Öpüldün ey kapı, duy beni, sevildiğini bil!” demişti.

Aslında ve gerçekten hak etmediği kötü bir davranış gibi görünmüştü genç kızın hareketi kendisine. Para nelere kadir(1) değildi ki? Bir zengin çocuğu olsa gerekti, kendini beğenmiş ve şımarık...

Lâvaboya gitti, burnu kızarıktı, aslında göze batacak kadar haşmetli bir burnu olmasa da, o yaylı kapı isabet kaydedeceği yeri doğrusu çok iyi tespit etmişti galiba.

Düşünmekten kendini alamıyordu, ders başlamış, Profesör; “Dedim ki, dedim ki!” diyerek anlatıyor, o ders notu alır gibi, önündeki sayfayı karalıyordu.

Kendine geldiğinde sayfasındaki karalamanın o olduğunu fark etti. Bir bakışta, üstelik aşağılanarak(3) ve kaleminde ismini bile bilmediği o şekillenmişti. Yanındaki arkadaşının;

“Kim bu taze yav! Gözden(1) mi yoksa?" dediği.

“Etim ne, budum ne ki? Bana aşk da haram, bir gözdemin olması da! Belki, sadece bir rüya, ya da hayal, gerçekleşmesinin mümkün olamayacağı bir düşünce, hakkım olmayan ve olmayacak!”

“Peki, öyle olsun! Ancak demeliyim ki, her insan bir yürek taşır ve o yüreğe istese de, istemese de biri gelir oturur ve ne isyan, ne de kabul etmemek elindedir. Bakarsın karşındaki Tanrıdır ve sen ona biat eden(3), hatta tapınan bir kulsundur, ölsen bile yüreğinden çıkarmanın mümkün olamayacağı. Haydi söyle, kim bu taze?”

Yılların tecrübelisi olsa gerekti arkadaşı, bu konuda, görmüş, geçirmiş gibi!

“Everest'teki(4) kar adamının ayak izleri, Abis'teki(4) balıkların olmayıp süngerlerin yaşıyor olduğu yer kadar uzak biri olsa gerek!”

“Biliyorsun, ama bilmiyorsun, peki gördün mü onu?”

“Gördüm de, işittim de...”

“Nasıl yani?”

“Alay eder gibi, değer vermez gibi desem?”

“Dert etme, biri gider, diğeri gelir, dünya Sultan Süleyman’a bile kalmamış! (5)

“Bakıyorum, bayağı tecrübelisin!”

“İlk ve aslında sonuncusu da sayılır, taş yürekli idi, bana taş yürekli olmayı öğretti ve bu yürek ondan sonra içine kimseyi almayacağına dair tövbeli!”

“İlk aşk, son aşk gibi içtenlikle bağlandığın?”

“Neye yarar ki? Dünyamdaki ilk aydınlık, karanlığa tek yönlendiren evli-barklı, çoluk-çocuklu şimdi o. Yüreğime taş basan, yüreğimi çürüten, ben ondayken beni yok eden, onda olduğumdan bihaber, hatta hatırlamıyordur bile, imkânsız aşk değil, ahrete kadar saklanacak bir duygu desem?”

“Nasıl yani?”

İnsan bir kere sever(6) Onur! Tüm içtenliğiyle, kan gibi, can gibi, damar-ilik gibi işler bu sevgi mevcudiyetine. Görememek, konuşamamak ıstırap verir sana. Uzaklardan görsen bile mutlu olursun. Dimağın(1), düşüncelerin tavan yapar, bakarsın ki Everest’tesin ama yalnız değilsin, sıcaklığı yaşarsınız, el ele. Ya da Abis’e yerleşmişsinizdir, bir yudum nefese ihtiyaç duymaksızın…

Ve gün gelir, hissedersin bir şeyleri Tanrıya doğru; ‘Göndereceksen gönder meleğini artık. Ey Melek! Sen de geleceksen gel artık! İkide bir işaret vermeyi bırak!’ dersin! Beni dinlersen saklanma! Görün! Bilsin seni!”

“Sitem, kinaye(1), alay ve değer vermeme, görüntü ve isteğine rağmen mi?”

“Bazı büyük yangınlar ufak bir kıvılcımla başlar. Bir çakmak taşının bir kavı, ya da bir merceğin bir çalıyı tutuşturup ateşe ve yangına neden olması gibi. Gülümsedin mi?”

“Nerde? O fırsatı vermedi ki bana! Sırtımı döndüğümde kapıyı suratıma çarptı!”

“Daha ne bekliyorsun ki? Bu bir başlangıç işte!”

“Alay, küçümseme olarak, evet! Tecrübelisin belki, bana sevginin de ulaşamayacağım kadar üst boyutlarda olduğuna eminim, ama hiç de mantıklı düşünmüyorsun gibime geliyor kanka!”

“Önce şunu anla! Aşk mutlaka kavuşmak değil, yaşamaktır, karşındaki ister anlasın, anlamasın ister yaşasın, yaşamasın, dalga geçsin, ya da alay etsin, önemsiz. Kalbini ona verdin mi? Bırak, onda kalsın. Çünkü o andan sonra kalbin yoktur, gerekli de değildir senin için, tıpkı bana, bende olduğu gibi.”

“Vallahi bazı durumlarda dağ dağa kavuşur da, insan insana kavuşmaz, derler!”

“Dağ kabul et kendini, kaybın ne olur ki? O dağa kabul ettirmeye çalış kendini. Bu; gerçekleşeceğine inanacağın umudun olur!”

“Peki, deneyeceğim!”

“Söz?”

“Söz!”

Birkaç gün, belki bir hafta on gün kantine inme imkânı hiç olmadı öğrencinin, dersler, ödevler, vizeler, azıcık da olsa spor düşkünlüğü, üniversite voleybol takımında olmak, üç-beş kuruş harçlığın bursuna destek olması gibi.

Birkaç çay içimi boş kantine inip de kitaplarına baktığında Onursal geldi Onur’un yanına, hani ona aşk konusunda bilgiççe öğütler veren.

“N’aber lan!” dedi, bozuk bir ağızla(2).

Biliyordu ki, bu; onun tavrı değildi, kibar ve edepli biriydi ve mutlaka Onur’u güldürmek için yerleştirmiş ve gerçekleştirmiş olsa gerekti bu eylemi. Belki de gerçekleşmesi umudunda olduğu düşünceler için...

“İyiyim lan, moruk!”

“Moruk deme, annem kızıyo...”

“Sen kaşındın kanka! Mümkün mü benim can arkadaşıma öyle sıfatsız bir sıfatı yükleme gayreti destekler gibi yaşamam?”

“Peki, anladım. Hadi bir çay ısmarlayayım da ‘Garp Cephesinde(7)’ yeni gelişmeler var mı, anlat!”

“Valla tertip(1), o günden sonra hiç karşılaşmadık!”

Tam bu sırada bir gup girdi içeriye, içlerinde ismi bilinmeyen o genç kız da vardı.

Yakınlarda bir masaya oturdular. Genç kız; “Öpeyim de geçsin!” dediğini unutmamış olsa gerekti, tıpkı Onur’un düşündüğü gibi.

Onursal körükledi ateşi;

“Ne o? Kızardın, bozardın, morardın! O geldi değil mi? ‘Meğerki bağa haber geldi! (8) gibi, itiraf et!”

“Senden de bir şey saklanmıyor ki?”

“Yüzü sana mı dönük, bana mı?”

“Sanırım sana!”

“Resimdeki kız değil mi? Resim yanında mı?”

“Allah'ım seversen beni deşifre etme(3)!”

“Yoo! Merak ettim, bir görüşte o cismi beynine nasıl yerleştirip çizgi haline getirdin, die.”

“Sanıyorum, irsiyetten(1) kaynaklanan bir huy ya da davranışım olsa gerek!”

Onursal’ın gözleri büyüdü birden. Onur ister-istemez geriye döndü, o genç kızı gülümser şekilde görünce ayağa kalkmak istedi, bu eylem sandalyesini düşürmesine neden oldu.

Tek bir kelime bile etmeyen genç kız geriye döndü ve diğerlerinin cüzdanlarından çıkardıkları ve masa üstüne koydukları paraları alıp düzenli bir şekilde cüzdanına yerleştirdi.

Onur’un olaya şahit olması mümkün değildi, çünkü sırtındaydı genç kız. Ancak Onursal bilmese de, olayı fark edip yorumlamaya çalışmıştı.

“Bir yanlışlık olsa gerek! Üzüldüm, derse devam edemeyeceğim. Yurda gidip biraz dinleneceğim.”

“Düşüneceğim anlamında, değil mi? Hiç endişelenme yürek sende, ama sahibi o. Ona göre düşünmeye çalış ve kendini yitirme sakın!”

Onur, arkasına bakmadan kapıya yönelirken, Onursal onun defter ve kitaplarını aldı, defterin sayfalarını karıştırdı, resmin olduğu sayfaya özen gösterip bir önceki sayfayı kıvırarak masaya yaklaştı;

“Affedersiniz küçük hanım. Üst sınıflarda olduğum için sanırım ağabeyiniz sayılırım. Adım Onursal. Bana birkaç dakika ayırmanız mümkün mü?”

“Konu her neyse burada söyleyin, arkadaşlarımdan gizlim-sakhm yok benim!”

“O halde tek bir söz; ‘Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var!(9)’ demek istiyorum!”

“Anlamadım, ama gene de söyleyin!”

“Sanırım biraz önce, konu her ne ise Onur’un karşısına dikildiniz, tek bir söz bile etmediniz ve iddianızı kazanıp paralarınızı cebinize istiflediniz!”

“Size ne bundan?”

“Doğru! Bana ne! Son bir soruya ve bir bildirimde bulunmama daha izin verin ve hemen başınızı ağrıtmaktan vaz geçeyim. ‘Ağabeyiniz sayılırım!’ dedim, İlerilerde belki beraber çalışma olasılığımız bile olabilir, tanışmasak da, isimlerimizi bilmesek bile birbirimizi hatırlamamızın sakıncası olmayacak gibime gelir…

Üstelik ben ismimi söyledim ve hepinizin simalarını beynime işledim, isimlerimiz gerekli ve önemli değil!”

“Konu her ne ise buyurun!”

Onursal sayfayı gösterdi genç kıza;

“Bu; siz misiniz?”

“Evet, ama nasıl?”

“Çizen ben değilim, bir görüşte, bir seste sizden etkilenen biri ve bu Cumartesi saat 14.00 de diğer üniversite takımıyla bizim spor salonumuzda bir voleybol maçımız var. Bir bakıma ‘Şampiyonluk Maçı’ da diyebiliriz. Söyleyeceklerim bu kadar. Dinlediğiniz için sağ olun, her şey gönlünüze göre olsun, önceliği sağlık olmak üzere tüm dileklerinizin kabul olmasını dilerim, iyi dersler…”

Onursal başka bir şeyleri söylemesine gerek kalmadığı düşüncesinde idi…

Gün gelmekte, heyecan doruğa tırmanmakta gecikmedi.

Genç kız salondaydı, çevresindekilerle, kendine yakıştığına inandığı giyim ve makyajla.

Salonda bir gürültü koptu önce, sonra ısınmaya başladılar takımlar...

Bir seferinde kaçan bir topun peşinden seğirtince(3) iki gencin gözleri çakıştı birbirinde;

“Onur ben Dilek! İyi oyna, kazan şu maçı ve alkışlayalım seni!”

Kendisinin üstünlüğünü vurgular gibiydi. Çok şeye evet, ama hem her şeye, hem bazı şeylere hayır demek mizacındaydı(1).

Bu oluşum da hayır demesinin gerekliliklerinden biri idi kendine göre. Koçun yanına gitti, yalanla-doğru arası serzenişle(1) istekte bulundu;

“Tribünde benim yüzümden takımımızı yuhalayacak yüzler gördüm, belki küfür bile edecekler. Bu takımı menfi olarak etkileyebilir. Üstelik bu stres ve endişe müthiş bir mide ve baş ağrısı oluşturdu bende…

İznin olursa soyunma odasında dinleneyim, ihtiyaç gibi bir şey olursa, birinci setten sonraki setlerde oyuna girebilirim, ama şu anda moralim sıfır!”

“Peki!” dedi koç, anlamamışçasına yüzüne bakarken.

Ağır adımlarla, arkasına bakmaksızın, kendisine el sallayan karşılaştıklarına ellerini havaya kaldırarak alkışlayarak veda etti. Sanki gün, salon, dünya hatta evren bir anda kararmış gibiydi kendince.

Ve bu plânı Onursal’ın hazırladığını bilse ne yapacağım nasıl bilebilirdi ki?

Çağrılmadı. “İşler yolunda!” diye düşündü, oysa hiç de öyle değildi. Sessizlik sonrası soyunma odası asık suratlarla sislenmişti, maç 3-2 kaybedilmişti ve suçun çoğu Onur’da idi, koça göre.

Yanlışlığı, etkilenişi, oynamayışı takımı o hale getirmiş ve maçı yitirmelerine neden olmuştu, çözümsüz.

İkinci maç ne ve nasıl olurdu, hiç kimse gelecekte ne olacağını bilmeyecek derecede kahırlı idi, Onur dâhil. Onur bundan sonraki maçlarda eğer kendisini etkilemek gayretinde olanlar olmazsa, mutlaka başarılı, hem çok başarılı olacağına inanır gibiydi, şimdiden...

Dilek, sınıfın kapısında bekliyordu onu, ertesi günün sabahında, derse başlangıcın öncesinde.

“Merhaba! Günaydın! Bir şaka yaptım diye kendini bana niye yasaklıyor ve dünyana küsüyorsun ki?”

Dilek; selâmlaşmanın ne kir, ne de kin barındırmayacağını(10) biliyor olsa gerekti, ama karşısındaki?

“İsterseniz buna aşağılamak, alay etmek desek?”

“Özür dilesem?”

“Asla! Bir kadına diz çökmek değil, baş üstünde olmak yakışır. Ama yaram çok derin, tımarı(1), onması, iyileşmesi mümkün değil! O nedenle daha başlangıçlarında olduğumuz bu yola devam etmektense siz yolunuza, ben yoluma dönelim. Bazen yakın zannederken uzak durmak gerekli çünkü.”

Onur; bağışlamanın kalbin sadakası(11), olduğunu merhametin buz tutmayacağını(11) ve en önemlisi insanların (varsa nefretlerini) öfkelerini bağışlamakla alabileceğini(11) bilmiyor olsa gerekti!

Dilek’in ağzından tek bir kelime bile çıkmadı, karşısındakinin kahırlı ve hüzünlü cümlelerinden ötürü olsa gerek, sırtını sessizliğinin egemenliğinde dönerken, tek bir an duraklayıp arkasına baktı. Yoktu Onur, demek ki yarası ağırdı, onmayacak gibi ve kadar...

Ve Dilek yaşamında ilk kez mağlup oluyor, ya da ilk kez istediğini sahiplenemiyor olsa gerekti. Yaşamda her şeyin kolay olmadığını, bazı zorluklara zorlanarak ulaşılabileceğini öğreniyor gibiydi galiba.

Peki, ona yılmamayı, başarılı olmak için çaba göstermeyi kim öğretecekti ki?

Babası güçlüydü, okulu ile öğretmeni ile ilgili ne gibi sorunları olursa çözümlerdi de, galiba ona gelince dudak büker(3); "Bu çulsuz, mağrur oğlan mı, güldürme beni Dilek!” diye tıpkı kendisi gibi aşağılardı Onur’u, düşüncesine göre.

Kendisi kendisini tembihleme gayretini yaşarken, istemese de o resmi hatırlayıp ilk cümle boğazında düğümlendi;

“Uf olmuş! Öpeyim de geçsin!”

Doğrusu Onur’un saptadığı gibi onunla alay etmişti, peki, tanımadığı, bilmediği biri için bunu uygulamaya koyması, koymak istemesi hakkı mıydı?

Hele ki; “Karşımızdaki bu oğlanı ağzı açık ayran delisi(2) gibi bırakmazsam ‘Yuh!’ deyin bana. Ama şaşırttırırsam şu kadar liranızı alırım hepinizin ayrı ayrı” diye iddiaya girmesi akıl kârı(2) mıydı?

Doğruya doğru...

Kendisi hak etmişti ve hak ettiği sunulmuştu kendisine kahırla, sitemle hem.

Peki, unutamamasının nedeni; sadece insanlığını gerçekleştirememiş olması mıydı? Neden başka şeyler düşünme zahmetine girme arzusu yaşıyordu ki? Hüznünün nedeni onun ortadan kaybolması ve onu göremiyor olması olabilir miydi?

Koridorlarında dolaşıyordu ders aralıklarında, bir kere karşılaşsa, iki kelime etse, kendine gelecek, rahatlayacaktı, ama nerde?

Sırra kadem basmıştı(3), yok olmuştu, Dilek’in aklını da başından alıp(3) kendisiyle götürmüş ve galiba okulu terk etmiş olsa gerekti. Buna hakkı yoktu düşüncesine göre, hem gurur abidesi(2) olmasına asla!

İşin garip yönü Onursal da gözükmüyordu ortalıklarda. Onu kime sorup, kimden öğrenip, kimden anlasaydı ki?

Babasının eli uzundu, öğrenci işlerinden öğrenirdi, öğrenmesine de, nedenini nasıl anlatırdı babasına ve bir merak küpü(2) olup adım; “Merakî(1)” “Telâşe!” “Havadan, rüzgârdan nem kapan(3)!” olarak değiştirmeyi bile düşündüğü annesine.

Ufacık bir nezle olsa, derslerinde istediği verimi alamayıp düşünceli olsa, ya da bugünlerdeki gibi hüznünü fark etse, etekleri tutuşur(3), deli danalar gibi böğürür, koşar(3), koşuştururdu annesi, babası da ondan aşağı kalmazdı yani.

Allah’tan annesinden nasıl saklanmasının gerektiğini öğenmişti. Öğrenmesi gereken daha çok şey olduğunu da öğrenmişti, ancak kitaplardan, okuldan değil, hayattan. Bir musibet, bin nasihatten evlâ(12) idi ve musibeti yaratıp yaşatan kendisi, nasihati kurşun gibi işleten ise karşısındaki idi, ismini tekrarlamaktan çekindiği.

Düşünmekten yorulmuştu, günler geçtikçe de artıyordu yorgunluğu, çaresizliği, yalnızlığı, hüznü ve saklamaksızın özlemi...

Sonrasında galiba üçüncü kez karşılaştıklarında;

“Kaç! Saklan! Gizlen! Kaybol! Bakalım ne zamana kadar? Bu kadar büyük ve affedilemez miydi hatalarım? Yanlış yaptım, evet! Bağışlamak erdemdir(1), neden denemek istemezsin ki? Tekrar ediyorum, istersen diz çöküp özür dileyeyim!” dedi Dilek.

“Öncesinde de dediğim gibi asla! Ama sözlerin endişelendirdi beni. Kapı çarptığında cismim, iddia hareketinde yüreğim acımış, yanmıştı. Şimdi sözlerinde beynim yanıyor. Kısaca senin deyişinle; “Uf olduğumu’ hissediyorum!”

“Öpeyim de geçsin mi?”

Kapıya kondurduğun öpüş gibi mi?”

“Hayır! Seni isteyerek, özlemiş olarak, hak ettiğim dersi bana vermiş olduğundan dolayı...”

“Peki! Aldım kabul ettim, bana yeni sözler ürettirme, sen bir şahinsin, bense karga gibi(13). Ya da şarkıdaki gibi; ‘Sen nisansın, ben sarı eylül, sen alevsin, ben savrulan kül, sen goncasın ben sarı yaprak!..(14)

Hem sen çoktan çok güzelsin, hem de bence önemi yok, ama varlıklısın. Değil bir kısım şeylere, seni görmeye, hatta sesini bile duymaya hakkım yok. Affedersin Dilek, çok ve ağır derslerim ve yoluma “Adam olmam(15)” için bakan annem, babam var. Sen bağışla beni ve yollarımız ayrılsın(16) ve tıpkı öncemizdeki gibi, iki yabancı olalım(17)!

“Peki, kalpsiz adam! Okumuyorum artık, neden okuyamadığımı öğrenirsen sakın başucuma dikilme! Elveda! Gücüm tükendi çünkü...”

“Her ne olursa olsun, sakın bir delilik yapma, aklından bile geçirme!”

“Sen mi engel olacaksın? Hem bu tavrınla zaten olmazsın. Eziyet çekmek kaderimse, neden devamlı olarak katlanmayı düşüneyim ki?”

“İstediğin, isteğin ne?”

“Sen!”

“Başlangıçtan beri ben seninim, haddimi bilerek(3) ama. ‘Ulaşamayacağım üzüm, koruktur(18)!’ diyecek gibi!”

“Gururum, alay etmem ve ailevi varlığım mı seni benden esirgeyen(3)?”

“Bağışlarsan beni, mutlu olurum, hem mutlu da ederim seni, eğer sırtını dönmezsen...”

“Tıpkı senin gibi…”

“Bu kadar iğnelediğine(3) göre yanlış bir branştasın, doktor olmalıymışsın!”

“Sen neşterle(1) saldırdın üstüme, bak o yara hâlâ iz halinde gönlümde. Ben sana gözlerimi iliştirmekten başka ne yaptım ki?”

“Sırtımı dönmemi ister gibiydin? Döndüm sırtımı. Sana gönülden bağlandığımı hissettim hemen o an düşüncelerimde. Ama bu yetmedi sana. Kapıyı çarptın yüzüme, olabilir, olası bir olaydı bu, bedeni, cismi bir acıydı, ama ‘Öpeyim de geçsin!’ deyip kapıyı öpmen dağladı(4) yüreğimi, günlerce dindiremedim bu acıyı, kaldıramadım bu ağırlığı, hele ki içinde sonsuz bir sevgi olunca...”

“Anlıyorum!”

“Neyi?”

“Bana değer verdiğini!”

“Peki sen?”

“Hâlâ anlayamadın mı? Uf olmuşsun, öpeyim de geçsin!” dedi genç kız, uluorta(1), hiçbir şeyi umursamaksızın ve yitirmeyi düşünmeksizin, önce burnundan öpmeye başlayarak...

Gökten üç elma düştü; ikisi Dilek ve Onur’un, üçüncüsü ise bu basit öyküyü okumak tahammülünde bulunan okuyucunun...

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Onur; Kişinin kendi varlığına, kendi kişiliğine karşı beslediği özsaygı, şeref, haysiyet, izzetinefis, kişisel değer (insanı insan yapan iç değer). Başkalarının gösterdiği saygının dayanağı olan özlük değer. Saygınlık. İtibar. İnsanın, duyan, düşünen ve özgür bir varlık olarak taşıdığı değer, insan olarak insanın değeri.

Onursal; Saygı için verilen veya övünç için kabul edilen, fahri (başkanlık, üyelik, profesörlük vb. unvan). Onurla ilgili.

Dilek; İsteme, istek. İstenilen şey.

(1) Dimağ; Beyin. Bilinç. Zihin. Kafatasının üst bölümünde, beyin zarı ile örtülü, iki yarım yuvar biçiminde sinir kütlesinden oluşan, duyum ve bilinç merkezlerinin bulunduğu organ.

Erdem; Fazilet. İnsanda iyilik etmeye ve fenalıktan çekinmeye olan devamlı ve değişmez istidat. Güzel vasıf. Kişiyi ahlâklı ve iyi hareket etmeye yönelten manevi kuvvet. İnsanın yaratılışındaki iyilik, iyi huy. İnsan yaratılışındaki bütün iyi huylar, insanda iyilik yapmaya ve fenalıktan çekinmeye devamlılığı değişkenliği olmayan güzel nitelikler.

Gözde; İyi nitelikleri dolaysıyla benzerleri arasında üstün tutulan, önem verilen, beğenilen şey, ya da kimse. Önemli bir kimsenin beğendiği kadın.

İrsiyet; Kalıtım. Soyaçekim. Çevre etkileriyle köklü olarak değiştirilmeyen biyolojik özelliklerin bir kuşaktan diğer kuşağa geçmesi, soya çekim, veraset. Bireylerin genetik yapılanması, kalıtım ve kalıtsal olarak özellik ve niteliklerin ebeveynlerden fiziksel ve zihinsel karakterlerin yavrulara aktarılması özellikleri.

Kadir; Değer, ölçü, kıymet.

Kinaye; Bir fikrin, düşüncenin, ya da dileğin kapalı, dolaylı, üstü kapalı bir şekilde söz olarak söylenmesi. Bir sözü gerçek ve mecaz anlamda dokunaklı bir şekilde kullanmaktır. Örnek; O, evine (yani ailesine) çok bağlı bir insandır.

Mahzun; Üzgün, üzüntülü. Hüzünlü, duygulu.

Merakî; Meraklı.

Mizaç; Huy. Yaradılış. Ahlâk. Karakter. Tabiat. Gerçek yeteneği, yatkınlığı belirleyen psikolojik özelliklerin tümü. İnsan bedeninin fizyolojik yapısı. Sağlık.

Neşter; Hekimlerin kan almak, küçük apseleri açmak, aşı yapmak için kullandıkları, çok keskin, küçük bıçak.

Serzeniş; Başa kakma, takaza, sitem etme.

Tertip; Kanka, Kanki gibi aynı dönemde eğitim görmek, askerliğe alınış düzeni, aynı dönem askerlik yapanların birbirine göre durumu. Uygun bir sıraya, düzene koyma, düzenleyiş, sıralanış biçimi, dizin. Hile, düzen, komplo.

Tımar; Yaralara bakma, iyileştirme. Onama, onarma.

Uluorta (Ulu Orta); Yapacağı etkiyi tartmadan, düşünüp taşınmadan, hiç çekinmeksizin, açıktan açığa.

(2) Ağzı Açık Ayran Delisi; Yeni gördüğü her şeye alık alık, aptal aptal, yeniymiş gibi bakan, anlamsız bir hayranlıkla seyredip şaşıran, basit şeyleri bile aval aval izleyen, amaçsız, serseri bir şekilde, ne yaptığı belli olmaz bir şekilde dolaşan, çevreye aptalca ve hayranlıkla ve merak ederek bakan kişinin tarifi.

Akıl Kârı; Akla uygun, akla yatkın.

Asar-ı Atika; Asar-ı Antika da denilmekte. Kentlerin düzen tasarlarında, özel koruma önlemlerine konu yapılmaları gereken, çağ bilim, güzelduyu ve sanat yönünden büyük değerler taşıyan eski yapıt ve yapılar ve bunlardan kalan kişisel eşyalar.

Bozuk Ağız; Küfür sözü söyleyen. Ahlâksız. Küfrü adet edinmiş olan.

Cin Gibi;  Çok akıllı ve becerikli, çok zeki, anlayışlı.

Göz Aşinalığı; Karşılaşılan bir kimseyi önceden kısa bir süre görmüş olmaktan doğan tanıma. Uzaktan ve zaman zaman görmekten ileri gitmemiş olan bildiklik, tanıdıklık, bilinmelik, tanışıklık.

Gurur Abidesi; Bir insanın kendi çaba ve maddi imkânlarıyla yaptıkları ile ve bu konuda övünmesi.

Merak Küpü; Merak konusunda ulaşılamayacak kadar doruklara gelmiş olmak, diğer insanları bıktıracak gibi ve şekilde sorgulara itip, merakını tatmin edecek düşüncelerle boğmak.

(3) Aklını Başından Uçurmak (Almak); Çok şaşırtmak, düşünemeyecek duruma getirmek.

Aşağılanmak; Aşağı düzeyde görülerek küçümsenmek, hor görülmek.

Biat Etmek; Birinin egemenliğini tanımak, kabul etmek, kabullenmek.

Canı Yanmak; Bir işte çok zarar görmek. Fiziksel olarak çok acı duymak

Dağlamak; Kızgın bir demirle hayvanlara damga vurmak. Hastalığı yenecek etkenleri ve bu etkinliklerin kullanılma yöntemlerini bularak hastanın sıkıntılarını metal bir araçla yakarak giderme işlemi (Sağaltım).

Deli Danalar Gibi Koşmak; Ne yapacağını, edeceğini bilmeden, yüksek sesle anlaşılmaz bir biçimde korkunç bir öfke ile bağırıp, saldırıp etrafa zarar verecek şekilde yönünü bilmeksizin koşmak (Hayvanlar gibi).

Deşifre Olmak (Etmek); Kimliği anlaşılmak, kimliğinin açığa çıkması. Çözülmüş, açıklanmış, bilinmiş, belirlenmiş olmak.

Dudak Bükmek; Bir şeyi umursamadığını, beğenmediğini, küçümsediğini belli eden bir tavır almak.

Esirgemek; Bir şeyi yapmaktan, ya da vermekten kaçınmak. Kayırmak, korumak,

Etekleri Tutuşmak; Çok telaşlanmak, telaşa düşmek.

Göz Hapsinde Olmak (Göz Hapsine Alınmak); Gözlenmek, gözlem altında tutulmak. Hiçbir hareketi gözden kaçırılmamak.

Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek. Başkalarının kusur ve yanlışlarını istihzalı bir şekilde yüzüne vurmamak gerekliliği.

Havadan, rüzgârdan nem kapmak; En küçük bir şeyden alınmak, çok alıngan olmak.

İğnelemek; Tariz. Üstü örtülü bir biçimde gücendirici, onur kırıcı, incitici üzücü sözler söylemek. İğneyle tutturmak, iğne batırmak.

Seğirtmek; Çabuk ve hızlı adımlarla veya sıçrayarak yakın bir yere doğru yürümek.

Sırra Kadem Basmak; Ortadan yok olmak, ortalıklarda görünmemek.

(4) En Yüksek ve En Derin; Everest’in zirvesi yaklaşık 8848 metre, Abis genelde 10.000 metre üstündeki su derinliği, Marianna denilen Abis Çukuru ise 11.030 metredir.

(5) Dünya Sultan Süleyman’a kalmadı…  şeklinde başlayan Peygamber Hazreti Süleyman için yazılan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Pir Sultan ABDAL’a, Bestesi; Ahmet HATİPOĞLU’na ait olup eser Hicaz Makamındadır.

(6) İnsan bir kere sever… Söz ve müziğini Selâmi ŞAHİN'in yaptığı “Seninle tanışmamız bir tesadüf değil mi?” diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin bir yerlerinde; “İnsan bir kere sever, bir daha sevemez ki” dizeleri yer almaktadır. Buna benzer Ludwig Von GOETHE’nin çok güzel bir sözü vardır ayrıca; “İnsan yaşamı boyunca bir kişiyi sever... Önceki ve sonrakiler; birer arayış, kaçış, ya da aldanıştır.” Doktor Kâzım ERKENT'in de “İnsan bir kere sever” adlı bir şiirinin olduğu hatırımda.

(7) Garp Cephesi; Batı Cephesi. Öyküdeki anlamı “yeni bir gelişme olup olmadığının” sorusu şeklindedir. Buna benzer bir söz. “Garp (Batı) cephesinde yeni bir şey yok!” şeklinde bir roman ve film ismidir. Orijinal ismi; “Im Western Night Neues” olup Erich Marie REMARQUE’e ait eser.

(8) Müzeyyen oldı reyahın bezendi bağı çemen / Meğerki bağa haber geldi yârdan bu gece (AHMEDÎ) şeklinde olup Şair; “Bahçenin fesleğenlerle bezendiğini ve sevgiliden haber geleceğini” söylemek istemiştir.

(9) Mağrur Olma Padişahım!; Sözün aslı; “Mağrur Olma Padişahım Senden Büyük Allah var!” şeklindedir. Yavuz Sultan Selim zamanından beri kullanılan bu söz, padişah da olsa insanların fani olduğunun belirtilmesi anlamını taşımıştır. (Söz Peygamberimize de, Fatih Sultan Mehmet’e de yakıştırılmıştır). Söz; Bayram, Cuma ve hatta Cülus Törenlerinde kullanılmıştır. Anlamı; Kimse bulunduğu makam ve mevki nedeniyle kibirlenmesin, büyüklük kompleksi içine girmesin, geçici dünya hayatı sona erince herkes eşit olacak, hepimizin çıplak olarak ve aynı miktar kefenle toprağa verilmemiz gibi! Sözün benzeri ayrıca Romalı bir kumandan tarafından şöyle dile getirilmiştir; “Unutmayın! Siz Tanrı değilsiniz!”

(10) Selâmlaşma ne kir, ne de kin barındırır; Kızgınlık, dargınlık, kin ve nefretin selâmlaşmayla son bulacağının ifadesi güzel bir söz dizisi.

(11) Bağışlama kalbin sadakasıdır. Kur’an, Bakara Suresi, 264. Ayete göre; “İyi sayılan bir söz ve bir bağışlama, arkasından eziyet olarak gelen bir sadakadan daha iyidir” sözünden esinlenerek söylenmiş bir hadistir.

Merhamet buz tutmaz; İnsanların bir başkasının acısından, hüznünden, hicranından duyduğu üzüntü ve acıma sıcak bir duygu olup başka herhangi bir şeyle kıyaslanmasının mümkün olmadığının, böylesi bir durumda insanların soğuk ve duygusuz kalmayacaklarının ifadesi olan deyim.

(12) İnsanlar öfkelerini bağışlamakla alır. Bu sözü şu sözlerle yoğunlaştırarak düşünmüş olabilir miyim, ya da sözü söylediğini sandığım kişi gibi düşünmüş olabilir miyim? “Bize yanlış davrandığını düşündüğümüz bir kimseyi affetmeliyiz. Bunu hak ettikleri için değil, bu haksızlıklara karşılık vermeye devam etmeyecek kadar kendimizi sevdiğimiz için.Miguel RUIZ “Kendimizin de affetmeye ihtiyacımız olduğunu hatırlayarak daima affetmeliyiz. Affetmemiz gerekenden çok daha fazla kez affedilmemiz gerekir, çünkü.”  Papa John Paul II. “Günahlar düzeltilemez, yalnızca affedilebilir.” Igor STRAVINSKI “Düşmanlarınızı daima affetmeniz söylenir. Çünkü onlarla ne zaman çalışmak zorunda kalacağınız bilemezsiniz”.  Lana TURNER Affedemeyen kişi sevemez.” Martin Luther KING

(13) Bağdat Yolu diye ünlenen, “Bir bakış baktın, kalbimi yaktın” şeklinde başlayan “Sen bir şahinsin, ben garip serçe” nakaratıyla gönüllere yerleşen Rast Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Beste ve Güftesi; Cevat ÜLTANIR’a aittir.

Ben dağ yolunda yonca; sen gül dalında gonca… Aslı; “Sen gül dalında gonca, ben dağ yolunda yonca” olarak belirtilen bu Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Orhan Seyfi ORHON’a, Bestesi; Kasım İNALTEKİN’e ait olup, eser Hicaz Makamındadır. Öyküde; söz kaktüs olarak şekillendirilmiştir.

(14) Sen nisansın; Sözlerini Bekir MUTLU'nun yazdığı, Kutlu PAYASLI'nın besteleyip seslendirdiği Muhayyerkürdî Makamındaki Türk Sanat Müziği eseri; “Sen nisansın daha, ben sarı eylül / Sen goncasın açan, ben kuruyan gül / Sen alevsin, ben savrulan gül” şeklindedir.

(15) Adam Olmak; Büyümek, yetişmek, topluma yararlı olmak, iyi olmak, adam gibi davranmak, bir duruşa sahip olmak. Bir gruba dâhil olmak değil, bir duruşa sahip olmaktır.(Meşhur hikâyedir; “Kaymakam olan bir oğul, babasını makamına getirttirir ve “Adam olmazsın!” diyordun, “Kaymakam oldum!” sözlerine karşılık “Ben kaymakam olamazsın demedim ki, adam olamazsın, dedim. Adam olsaydın beni getirttirmek yerine gelir elimi öperdin!” demiş).

Rahmetli Bülent ECEVİT Rudyard KIPLING’e ait “IF (EĞER)” şiirini “ADAM OLMAK” olarak tercüme etmiş ve en önemli dizeyi; “Düşlere kapılmadan, düş kurabilir(sen)” şeklinde belirtmiştir.

Tanrıya inanan adam olmak kolay, asıl zorluk, Tanrının inanacağı adam olmakta. Albert EINSTEIN

(16) Yollarımız burada ayrılıyor / Artık birbirimize iki yabancıyız / Her ne kadar acı olsa, ne kadar güç olsa / Her şey, evet her şeyi unutmalıyız!  Ümit Yaşar OĞUZCAN’ın “AYRILANLAR İÇİN” isimli şiirindeki ilk mısralar. Eser ayrıca Timur SELÇUK tarafından bestelenmiştir.

(17) İki Yabancı; Orijinal ismi; “Stangers in the Night” Fecri EBCİOĞLU'nun sözlerini yazdığı “Gece karanlık eller birleşmiş / Gece karanlık kalpler / sözleşmiş / İki yabancı tanışmışlar böyle” isimli şarkının Teoman ve Şebnem Ferah'ın seslendirdiği şarkı ile ilişkisi yoktur.

(18) Uzanılamayan Üzüme Koruk Demek; Genelde; “Tilki uzanamadığı üzüme…” şeklinde bir deyiş. Tilki her ne kadar etobursa da demek istediğim imkânsızın, imkânsızlığı anlamında. Kişinin başaramadığı bir şey için mazeret bulması anlamındadır. (Benzeri deyim; Kedi erişemediği (ulaşamadığı, uzanamadığı) ciğere “Mundar! (‘Pis, kirli’ anlamlarında)” dermiş! Aç tavuk kendini darı ambarında görürmüş! Uyuz keçi oluktan su içermiş! Yılan kendi eğriliğini bilmez, deveye “boynun eğri” dermiş! Keçinin sevmediği ot burnunun dibinde, yılanın sevmediği ot yuvasının başında bitermiş!) deyime yakışan sözler olabilir. Hepsi mazeret uydurma anlamlarında olup tilki ve kedinin farklı anlamlarda yarıştığı bellidir.