Değerli bir sanatkârın(1) hazırladığı bir dizide; “Tam yerine rast geldi manzara koyduk!” diye bir sözü vardı makamıyla, gerçekten her zaman tam da yerine oturan.

İşte öyle, manzara konması da, unutulması da mümkün olmayan, her zaman değilse de çok zaman tam yerine rast gelen (bir bakıma isabet eden), hatırlanması gereken, sünnet(2) sınırını aşan, neredeyse farz(2) gibi görünen olaylar yaşanır.

Gerçekler gözlerinin önünden geçerken, kulakların çınlar, bedenin ister istemez ritmini yitirir unutulmayanlarla, yeniden yaşanır gibi.

Şairin dediği gibi; “Çocuktum, ufacıktım(3)” Sanırım yaşadığım zaman, bugünkü tarihlere yakın bir Kurban Bayramı sabahıydı. Şimdilerde takvimlerin miladi yıla göre hicri, ya da kameri yıl olarak her otuz üçlü yaşlarda(4) olmasam da yirmi beşleri yaşıyorum (şu anlarda demek istediğim)! Ancak biraz gerilere gitmem yararlı olacak.

Annem bayramlıklarımızı giydirmişti. Hava bugünkü gibi sıcak olduğundan benim pantolonum kısaydı, ağabeyimin ağabey olmasının ayrıcalığı nedeniyle pantolonu uzun, babamınki dâhil gömleklerimiz kısa kolluydu. Babam elimizden tutup camiye götürmüştü bizi erkence, gene de seccadelerimiz koltuklarımızın altındaydı, her ihtimale karşı.

Annem beş vakit namazını kılıyor olsa da, babam dinine saygılı, ama nasıl desem bilemiyorum, müşkülpesentti(5), yasak savardı(6). Kısaca annem gibi fanatik(5) değildi, diyeyim, iş-güç, mecburiyet gibi safsata(2) ve mazeretlerle “Borç haneme yazıyorum!” deyip sadece Cuma, Bayram ve Teravih namazlarına gider, doğal olarak oruçlarını tutardı.

Söylemeye pek dilim varmasa da, belki de annemin etkisi alanda kalarak ve onun telaffuzu ile tekrarlayayım; babam “Yarım Müslümandı(2)” her ne demekse artık!

Neredeyse sabah namazını kılıp da istihareye yatmış(2) gibi olanlar dışında, bayram namazı için camide kimse yok sayılabilirdi, bizler camiye ulaştığımızda.

Vaaz(2) kürsüsündeki sakallarında beyaz olmayan belki de boyattırılmış kapkara sakallı, sarıklı kendini vaiz(2) sanan biri, ara sıra Arapça kelimelerle süslediği bir şeyleri anlatmaya çalışıyordu, ya da anlattığını sanıyordu!

Yahut da bizler koyunun kaval dinlediği gibi Türkçenin arasına serpiştirilmiş Arapçalar değil, Arapçanın arasına iliştirilmeye çalışılan Türkçe kelimelerle bir şeyler anlama gayretini yaşıyorduk!

Hocanın bilgi noksanlığı vardı bana göre, o günkü bilgi birikimimin beni bugünlere ulaştırdığı düşüncesiyle. Örneğin çoğul olan kelimeleri, “ukalâlar (tekili; âkil), ulemalar (tekili âlim), şühedalar (tekili; şehit)” gibi kelimelerin sonlarına tekrar çoğul ekler katarak ikinci kez çoğullaştırıyordu!

Bazen; “örneğin” (ve belki de parantez içinde!) “meselâ” kelimesini yan yana kullanıyor, “yek, bir” diyordu, aklımda kaldığı kadarıyla.

Bayram namazının vakti gelir gibiydi, cemaat(2) oluşmuştu, cami belki ittire-kaktıra, sıkışa-tepişe 25-30 kişiyi daha içeriye alabilirdi. Ama dışarıda kilim üstünde oturanlar, hiç de cami içine girmeye niyetli değil gibiydiler (galiba).

Çünkü dışarıdan gelen seslerden anladığım kadarıyla “Üç salla bir bağla, üç salla bir yat!” tedbiriyle(!) namazın kılınmasını beklerken aralarında sohbet ediyor, bayram öncesi bayramlaşıyor, ya da havadan-sudan bahsediyorlardı, hoparlörün sesini bastırmak istercesine, sesli ve oldukçanın üstünde gürültülü...

Caminin kadrolu hocasını tanıyorduk, cumalardan. Siyah sakallı, sarıklı, kimdir, nedir, neden oradadır, görevlendirilmiş midir, kendiliğinden mi gelip oturmuştur bilmediğim kişi kalabalığı yeterli görmüştü ki vitesten atmış(!) ağzından köpükler çıkartarak kusmaya(6) başlamıştı, oturduğu yerden;

“Bre zındıklar(2), alnı secdeye bayramdan bayrama değen küffarlar (bir yanlış daha küffar; kâfirin(2) çoğuludur), setri avreti(2) bilmeyen, kısacık pantolonlarla gelenler…

Bayram namazları olunca böyle sürü halinde doluşursunuz ve…”

Devamını dinlemedi, dinletmedi babam bize. İlk kez bayram namazına gelip, ilk kez milli olmuyorduk ki! Hem her koyun kendi bacağından asıldığına göre o sarıklı, kara cübbeli, kara sakallının Allah’la kul arasına girmeye hakkı var mıydı? Hoca, hacı hüviyetinde de olsa biri, önce aynaya bakmalıydı, bence.

Babam ağabeyimin ve benim elimden tutarak dışarıya sürüklemeye başladı bizi. Başarılı da oldu!

Bizimle birlikte çocuklarının ellerinden tutarak ayağa kalkan, cami dışına yönelen subay, polis, iyi giyimli başka amcalar da vardı bizim gibi. O siyah sakallı bizim arkamızdan da lâf sokuşturmaya devam eder gibiydi.

Kara sakallının sözleri; caminin, hatta kilim üstündekilerin çoğunun bayram neşesini yok etmiş, camiden ayrılmalarına sebep olmuştu. Kalan belki o sarıklınm kendi düşüncesinde olan birkaç kişi olsa gerekti;

“Ne o? Gücünüze mi gitti? Doğruyu söylersin, tahammül edemezler, işte böyle Allah’ın evinden kaçarlar...”

Daha fazlasını duymadım, sakallının tahkir(2) dolu sözlerine camiden çıkanların takdir(!) dolu sözlerinin yarattığı gürültü nedeniyle.

Sonraki tarihlerden, büyüdüğüm vakitlerin birinde bir Cuma namazı arifesinde aynı kürsüde oturan genç bir hoca bizlere (aklımda kaldığı kadarıyla) şöyle sesleniyordu;

“Değerli ağabeylerim, kardeşlerim, saygıdeğer cemaat...

Ne güzel kazası olmayan bir Cuma namazında beraberiz, bilen, bilmeyen Tanrı huzurunda Müslüman olarak aynı olanlar. İşinizi-gücünüzü-emeğinizi-kazancınızı bir kenara koyup geldiniz. Allah sizden razıdır, bilesiniz…

Gelin, eğer abdestinizi aklınızda tutabilirseniz, ya da içinizden gelip abdestinizi tazeleyebilir, yetişmeye gayret ederseniz ben buradayım, ikindi namazı için de sizleri bekleyeceğim. Konuş derseniz konuşmaya, sorularınız olursa cevaplamaya gayret ederim…

Sizleri zorlamıyorum, dinimizde zorlama yok, içinizden nasıl geliyorsa. Her koyun kendi bacağından asılır, sanırım bir vakit namazını ödemekten dolayı huzurlu ve mutlu olacaksınız, bundan adım gibi eminim!”

O gün ben dâhil ikindi namazına Cuma cemaatinin yarısı kadarımız tekrar gelmiştik, kimi bakkalını, dükkânını kapatıp, kimi iş yerinden izin alıp, kimi de benim gibi içinden gelerek, okuldan kaçarak...

İki farklı önce insan sonra Müslüman olmayı bilmeyen ve bilen, iki aynı dili konuşup da, aynı dili anlatamayan. Biri; yobaz(2), kültürsüz, insanı camiden kovalayan, camiden kaçıran diğeri, yeterince sofu(2), medeni, kültürlü, hoşnutlukla(2) ibadete yöneltip coşturan, insanları camiye davet eden…

Neden bu di'li geçmişi dile getirdiğime(6) gelince, şöyle anlatmaya çalışayım.

İngilizce Öğretmeni olarak emekli olan annemizin teşvikiyle ağabeyim Almanca, yanında İngilizce, ben İngilizce yanında Almanca eğitimi almış, kendimizi dersler dışında da öncelik ve özellikle İngilizce konusunda çok iyi yetiştirmiştik.

Ancak zorlanıyor olsam da bilinçli bir şekilde itiraf etmeliyim ki; öğretmenlik yapmak gibi bir amacımız yoktu, annemi de kırmak istememize rağmen, karşı koyarak.

Bu konuda öncelikle annemizin, onun katkısında babamızın ayıplamalarını, sitemli sözlerini geçiştirmek için, bir ayıp daha yapmıştık, ağabeyimle kendi kendimize baş başa kaldığımızda.

Baktık, hiçbir şey olamadık; “Bari(5) öğretmen olalım!” düşüncemizin tartışılacak hiçbir yönü yoktu!

Yarınlarımızı yetiştirmenin, onları öğretip bilgilendirmenin kutsal bir görev olduğunu ve “Bari” kelimesi ile başlayan bir cümleyi yurdum öğretmenlerinin hiç de hak etmediklerini düşündük (sonrasında tabii).

Tüm bu düşündüklerimize rağmen bir tercüme bürosu açmak, yeminli tercümanlık yapmak, hatta gerektiğinde kaba anlamda para sıkıntımız olduğunda turist rehberliği yapmayı bile aklımızdan geçiriyorduk.

Ağabeyim mezun oldu, tek el ses vermediği için benim mezuniyetimi değil, askerden dönmemi beklemeyi yeğ tuttu(6), büro açmak için. Onu yaya bırakabileceğim ihtimalini aklından geçirmediğini düşünüyorum.

Hem ufukta neden böyle bir şey görünsündü ki? Belki, ayıbımı örtme amacım olarak, annemin telkin, ima ve destekleri ile öğretmenliği tercih edebilirdim, başlangıç olarak ve yarınlarımız için.

İki-iki;  dört kadar yakın gözüküyordu bu düşünce, ya da felsefe bana. Dört rakamının hayatımda önemli bir yer tutacağını bilmem olası değildi, o zamanlarımda!

Tam olarak aklımda kalmamış, hatırlayamıyorum da, ağabeyimin öğretmenlik başvurusu kabul edilmemiş, ya da kadrosuzluktan göreve başlayamamış olsa gerek ki, ili çok iyi bildiğinden turist rehberliği yapmaya başlamıştı.

Mezun oldum, öğretmenlik ve askerlik için gerekli başvurularımı yaptım ben de. Öğretmenlik talebimin kısa sürede cevaplanacağından ağabeyimin başvurusunu göz önüne aldığımdan dolayı zerrece(5) umudum yoktu.

Bu nedenle askerlik zorunluluğumu yaşayacağım devreye kadar bomboş avare gibi dolaşmaktansa rehberlik yapan ağabeyime yardımcı olmayı arzuladım. Dediğim gibi ben İngilizcede (meselâ) ağabeyimden birazcık da olsa ileride idim ya, o da Almancada benim ilerimde idi.

Ağabeyim gönüllü olarak kabul etti beni ve anında göreve başladım! “Anında” sözü abartı gibi oldu, çünkü ağabeyim bana da güvenerek, bir minibüslük İngiliz kafilesinin rehberliğini üslenmişti.

İlk görevim, ilk deneyimim olacaktı bu, staj mahiyetinde(7)! İlk kez milli olmanın(!) mutluluğunu yaşayacak, askere gidinceye kadar, harçlığımı ağabeyimin cebinde biriktirecektim!

“İlk iki gün ağabeyimin rehberliği ve başarılı bir devrem olarak çok rahat geçti!” diyebilirim. Sonra görevi devraldım, gezintimizde.

Biraz evvel anlattığım iki camideki vaaz olayının bir benzerini değişik iki olay şeklinde yaşayacağımı ve bunun beni etkileyip ömrümü plânlamama neden olacağını asla düşünemezdim.

Ağabeyim öğreneyim istiyordu rehberliği. Bu nedenle o minibüs dolusu İngiliz turisti bana teslim etmişti, ancak temelli değil. Harp olurdu, darp olurdu, akım demek isterken karam(!) demek şaşkınlığım olabilirdi.

Ya da verdiği programda satır, paragraf ya da sayfa atlayabilirdim, değil mi? Bu nedenle ağabeyim de yanımda idi, üstelik sınavda not verecekmiş gibi himaye(5), torpil, adam kayırıcılık olmaksızın...

Grubu minibüsle alelusul şehir içinde bir tur attırdıktan sonra yürümeye başladık, görülecek yerler için. Öğle yemeği için ilin meşhuru “İskender” için lokanta rezervasyonunu(5) yaptırmıştık, grup adına.

Tam ilin en büyük camiinin yanından geçerken hoca, ya da müezzin tam makamıyla, tecvidiyle(2) ezana başlayınca tüm grup durakladı, sanki kazık gibi yerinde çakılı öyle kalakaldı, huşu(2) içinde dinler gibi, sessiz ve ayakta…

Oysa şehir birkaç kişi haricinde kendi âlemlerinde(7), hay-huy içinde(7) idi, bir İngiliz turist topluluğunun gösterdiği saygı kadar saygı göstermeyi bilmeksizin, müzik sesleri, bağrış, çağırış, kanepeler üzerinde istiflerini bozmadan(6) oturuş...

Ne ararsan, ne duyarsan hepsi vardı, ben ve ağabeyim dâhil diyeceğim, ama turistlere biz de uyduğumuzdan ayaktaydık.

Ezandan en çok etkilenen de bana yakın olan genç kızdı galiba, hüsnü kuruntu(7) sayılsa da, başlangıçtan beri gözlerini üzerimde hissettiğim. Benim tavrıma, hareketlerime, sözlerime dikkat ettiğinin farkındaydım.

Ağabeyimin kulağına fısıldadım;

“Bu ezan beni de duygulandırdı, istediklerinde ya da ezan bitince sen grubu yemeğe götür, ben de içimden geldi, namazı kılıp yetişirim size!”

Ağabeyim “Olur!” anlamında başını sallayınca, “Özür diledim” ve ayrıldım gruptan, daha doğrusu ayrıldığımı sandım.

O genç kızın ve annesiyle, babasının beni takip ettiklerini bilemezdim, ensemde de gözlerim olmadığı için, doğal olarak...

Şadırvana kendimi yerleştirdiğimde, abdest alırken ayaklarım çorapsız olduğundan ayaklarımı yıkarken fark ettim beni izlediklerini ve varlıklarını. “Ne alâka!” demek geçti içimden.

Cami içine yöneldiğimde, belki de genç kızın sürüklemesiyle onlar da yöneldiler, neden takip ettiklerinin anlamını çözmeye çalışıyordum.

İçeride Kur’an okunması bitmediği için cemaat namaza başlamamıştı henüz.

Onların kapıdan girişlerinde görevli; onlara başörtüsü, şalvar vermiş, duvardaki resme bakarak giyinmelerini, takınmalarını işaret etmişti sessizce. İşin enteresan tarafi, misafir baba da şortla dolaştığı için ona da şalvar verilmişti. Tüm bunları merak ederek göz ucuyla olsa da izlediğim(6) için görmüştüm.

Sonra bu üçlü ayrılmaksızın saygılarının gereği olarak herhalde, en sondaki özürlüler için ayrılmış olması muhtemel sandalyelere oturmuşlardı. Sanırım takip ettikleri cemaat, belki de kenarından-köşesinden hoca, müezzin, ben ve hareketlerimizdi muhtemelen.

Müezzin(2) cemaati farz namaza davet ettiğinde ben Tanrının kulu olmayı hak etme gayretindeydim, zamanın nasıl geçtiğinin farkında olmaksızın...

“Gidelim!” dediğimde bir ağızdan “Âmen!” dediler, “Âmin” demeyi biliyorlar mıydı, şimdi mi öğrenmişlerdi, ama önemsedim, şaşkınlığımda.

Giydiklerini vermeden önce cami içindeki kumbaraya kâğıt ve demir paralar attılar ayrı ayrı, cinsini bilmediğim.

İskender’e yöneldik beraber, bir ara elimi tuttu o genç kız, sonra çekiverdi elini avuçlarımdan. Sıcaklığı kalmıştı ve ben bu sıcaklığı yaşamımda ilk kez duyuyor, hissediyor, yaşıyordum.

Gözlerine bakmak, görmek istedim, gözleri kaldırımlara düşmüş, eğilip almak zahmetini yaşamak istemiyor, sanırım onları oralardan alıp da kendisine teslim etmemi de beklemiyordu (düşünmüyordu değil)!

Grup İskender'lerini yemiş, künefelerini sünnetlemiş(6), şıralarını, maden sularını içmiş, masalarını terk etme moduna girmişlerdi. Ağabeyime;

“Ufak-tefek(7), ıvır-zıvır(7), eften-püften(7) bir yerleri göster, dolaştır, alışveriş ettir, biz de buradan size yetişelim, yirmi dakika kadar sonra heykelin, ya da tiyatronun önünde buluşalım!” dedim, onayıyla.

“Ufak-tefek?”

Türkçe olarak soran o genç kızdı. Türkçesini izah etmekten uzaktım ki, İngilizcesini nasıl derdim ki; “little-mittle gibi” diye? Omzumu silktim.

“Haldır-huldur(7), dangıl-dungul(7)?”

İngilizceye dönmem gerekli idi;

“Evet, onlar gibi bir deyim işte, sen bunları nasıl biliyorsun, nerede, nereden, ne zaman öğrendin?”

Bakmayın öyle “Sen” dercesine söylemime. Eh! İngilizcenin kibarlığı; “You” kelimesi “Sen” de olabilir, “Siz” de olabilirdi, değil mi?

Genç kız benim aksime birden Türkçe konuşmaya zorladı kendini;

“Nası diyolar, küçük çocuk, seneler var Bodrum geliyor. Türkiye seviyor, Türkçe zor, Türkiye seviyor, İstanbul, Ankara, İzmir, Konya falan gezdi ben. Anne, baba, ben, başka yok, bura da sevdim!”

İskender’ler gelmişti, anne ve babası bizi merakla izlerken.

Boş bulunup Türkçe “Afiyet olsun!” dediğimde, bir ağızdan; “Teşekkür” deyince henüz “Ederim!” kelimesini ekleyecek kadar Türkçelerinin olmadığını düşünerek İngilizce sordum, Türkçe cevap aldım; “Yani; Türkçe biliyorsunuz?”

“Az buçuk(7) kadar!”

“Allah'ım!” dedim içimden, “İyi ki ‘Az buçuk kadar’ biliyor, bilse ki, tam bilmesine de gerek yok, tercümanlığı da, rehberliği de kapardı elimizden alimallah(2)!”

En iyisi İngilizce konuşmaya devam etmekti, sıkıştırılmadıkça, vaz geçmeksizin hem.

Yedik, içtik, kalktık. Ağabeyimle buluştuk, heykel önünde ve çevreyi dolaşmaya devam ettik, soruların eklentilerinde;

Dağ? Peki! Türk Hamamı? Peki! Mangal? Peki! Deniz? Peki! Raki? Peki! Ne derlerse, “Peki!” diye “Evet! Okey!” şeklinde cevaplamak ihtiyaç, ya da özlem gibi şekilleniyordu beynimde, ağabeyimin merak, hatta şaşkınlık dolu bakışlarına dikkat etmek geçmiyordu, aklımın ucundan bile.

İkindi ezanı okunuyordu bu arada, bulunduğumuz yere yakın, öğle ezanı aksine, makamsız, tecvidsiz, usulsüz, Denizli horozu gibi boğucu bir sesle.

“Bu ne?” dediler, bir ağızdan, parmaklarıyla kulaklarını tıkamaya çalışırlarken. Bir ezan coşturmuş, bir diğer ezan ürkütmüş, aykırı koşturmuştu onları. Ezanların hep öğle ezanını işittikleri şekilde olması gerektiğini bırak İngilizce, Türkçe bile anlatmam mümkün değildi.

Susmak zamanıydı, heyecanı, makamı bilmeksizin ezan okumayı bilmeyeni müdafaa etmek yerine. Sanırım ki bir münafık(2) bile o ezanı okumaya çalışan, okuduğunu zanneden kadar dinimi kötüleyemezdi.

Öncesinde vaaz, şimdi ezan... Dört ayrı camide dört farklılık...

Eseflendiğini(6) fark ettiğim genç kız, ne yalan söyleyeyim güzel ötesinde güzeldi, hani alıcı gözüyle bakmak denirse! Ama merak edip elimdeki listeye bakıp ismini öğrenmek zahmetine katlanmamıştım. İthaf etmekte(6) zorlansam da o genç kız, hissettiğim kadarıyla başlangıcımdan beri yıllardır beklediğim içimde olandı, benimse onda hiçbir şey olmadığım...

Kurum, otelde bizim için de yer ayırtmıştı, iki kişilik bir oda olarak. Ama zorlamadık ilgilileri, ekonomilerine katkı olsun dileğiyle; “Evimiz var, gideriz! İstediğiniz vakitlerde de burada oluruz!” dedik, akşam yemeğinden sonra.

Ben ve ağabeyim, daha doğrusu yalnızca ağabeyim demeliyim, bu jestin tek kişilik rehberlik ücretinin artırılmasını istediğimiz anlamına gelmesini arzuladığımız şeklinde düşünmemelerini öyle yorumlanmamasını özellikle rica etti.

Tam ayrılırken;

“Bir dakka!” diye Türkçe seslendi o genç kız ve İngilizce devam etti;

“Yorgun değilim, beni şehrin gece güzellikleri ile de tanıştırır mısınız?”

Karşılıklı bakışlarımızdan anlamış olsa gerekti, ağabeyim. İmalı bir şekilde;

“Ben yorgunum, siz kendinize bakın!” dedikten sonra zihninde biriken tereddüdü ya da istifhamı(5) hemen çözümlemek istercesine;

“Olur! Annenle, baban da katılsın bize!” deyişimi ancak tamamlayacak kadar sabretmişti ağabeyim;

“Arabayı bırakayım o zaman. Ben taksi ile giderim, siz programınızı bozmayın!” dediğinde o genç kız bu kez İngilizce-Türkçe karışımı olarak;

“No! No! Araba lâzım yok! Geze-geze git-gel yapacaz!”

“Anlaşıldı!” dedi ağabeyim.

Ve o genç kız, belki anne-babasını yanımıza, belki izin ya da üstüne bir şeyler almak için “Bekle!” deyip otele girdi…

Biraz sonra gülümseyerek çıktı otelden, yalnızdı.

“Haydi gezelim, gezdir beni, sen ve ben yalnız!”

“Tamam da, ben sana ne diyeceğm?”

“İv!”

“Heceler misin?”

“E-v-e!”

“Anladım!”

“Neyi?”

“Dünyadaki ilk kadın ki biz ‘Havva’ deriz, beyi de ‘Âdem’. Yani sizin lisanınızdaki ‘Eve-Adam’ gibi...”

“Ben senin adını da, ağabeyinin adını da biliyorum; sen Güneş'sin, ağabeyin Ateş! Adam ve Eve cennetten kovulmuşlar, değil mi?”

“Öyledir!”

“Peki, Darwin yalan mı?”

“Herkes kendi inancını yaşar!”

“Peki öğle coştum, anlat bana; Müslüman nedir, nasıl Müslüman olunur, nasıldır ezan gibi, sen gibi çok çok anlat! Müslümanlık nedir?”

“Bilmiyorum ki…”

“O zaman nasıl Müslümansın?”

“Çok can alıcı bir sual...

Türkiye’min çoğunluğunu özetleyen bir Müslümanlığı soruyorsun bana. Cuma ve teravihlere gitmekle, oruç tutmakla Müslümanlığı gerçekleştirdiğini sanan bir toplumuz. Belki bunu sana söylememem gerekti, ama ben söylemesem de dünya dönmeye devam etmeyecek mi, gerçekler yaşanmayacak mı?”

Elimi tuttu usulca. Yüreğimin hopladığını, sıcaklığını hissettim, sabahkinden farklı olarak, gecenin ayaza hükmeden soğuk ıssızlığında;

“Bir anda hoşlandım senden, öpebilir miyim?”

“Pek olağan sayılmaz!”

“Karanlıklarda da mı?”

“Görevim gereği hayır, ama şimdi belki... "

“O halde karanlıklara gidelim...”

Karanlıklardaydık, hem de bir tam gün dolmadan, beraberliğimizde 24 saat bitmeden...

O kapatacakken, ben kapattım gözlerimi, dudaklarımda nefesini hissetmek istercesine, daha gün bitmeden, birkaç saate sığan mazimiz olmasına rağmen.

Yanağımda hissettim dudaklarını, düşüncelerimden utanarak. Elimi tutup sol göğsünün altına iliştirdi. Bir genç kızın ilk öpüşte kalbinin böyle atacağı aklımın ucundan bile geçmezdi. Boş bulundum;

“Breh! Breh!” şeklinde acayip sözler döküldü dudaklarımdan.

“Breh, Breh?” diye sorguladı.

Nasıl devirip çevirebilirdim ki onun lisanına?

Ben de daha önce hiçbir kızla dudak-dudağa gelmemiştim. Heyecanlanacağımı kestirebiliyordum. Elini kalbimin üstüne yasladım, onu benim istediğim, onun da istediğine inandığım ğbi öptüm. Kendini benden azat ettiğini sandığı anda aynı kelimeleri sıraladı;

“Breh! Breh!”

Benden tek farkı, kulağını da dayamasıydı kalbime, elindeki titreşimi yeterli görmeyerek.

Gece bitmesin isterdim. Bilmem ki, “İsterdik” mi demeliydim? Hakkım yoktu buna. Neticede ben hancı, o yolcu, yıldırım âşık olsam, onu canımdan çok sevsem ve bunu ispat etsem de unutulacaktım. Belki bir kez daha Bodrum’a bile gelmeyecekti.

Hüzünle bıraktım onu otelin kapısında, gece kısa sürmesin dileğinde, hatta ihtiyacında gibiydim. Islık çalarak, yayan yöneldim evime, mesafe kavramı yaşamaksızın, yarını beklemek üzere.

Öyle değil mi; kişinin noksanları(8), mecburiyetleri de olsa gün doğmadan neler doğardı? İnsanlar umutla ve hayal ederek yaşarlardı(9), ancak somut verilerle ve dahi hadlerini bilerek...

Teleferik, dağa çıkış, ilk durak, sonra diğeri, mangal, şarap ve kendini yitirmeyi unutmuş olarak minibüs dolusunun, ayırımsız olarak tümünün karlar üzerine yayılışı...

Yanıma geldi, belli bir süre sonra Eve, hiç kimseyi umursamazcasına elimi tuttu, sarhoş muydu, sarhoş mu olmuştu, sarhoş olmak mı, sarhoş görünmek mi istiyordu, gözlerime bakarken, elinde kırmızı şarap dolu kadehle?

“Limiti aşmışsın galiba?”

“Sana ne?”

“Ben, seni düşünüyorum!”

“Düşünme, sev beni!”

“Bir günde?”

“O halde kalbin niye attı yarış atı gibi, neden öylesine güçlendi ralliye katılmış otomobil gibi?”

“Gerçekten söylemek içimden geçmiyor, ama sarhoşsun sen, hadi elindekini bırak da dolaşalım biraz!”

“Kalbimi yerinden oynatacağına söz verirsen peki, ‘Breh! Breh!’ diyerek!”

“İlk imkânımla, peki!”

“Hayır, hemen!”

“Deli misin sen?”

“Fark etmedin mi?”

“Gerçekten sarhoşsun sen!”

“Evet, öyle! Öpmezsen bu adam beni seviyor, öptü, sıktı, sardı, sarmaladı hatta diye uluorta(5) bağırırım!”

“Uluorta” sözünü ben uydurdum söylediği İngilizce kelimeyi anlayamadığım için.

“Anladım, peki ne yapacaktım?”

“Öpecektin!”

“Peki, böyle herkesin içinde olmaz, bu benim görevimin dışında! Para kazanmama engel olmak geçer mi içinden? Lâvaboya götüreyim seni, yüzünü yıka ve yalnızca dön masana. Ben kıyılarda bir yerlerde oturacağım. Biraz dinlen! Kendine sade bir kahve, bize sizlerle birlikteyken içki almak yasak olduğundan, bana da bir çay al!..

Sonra gel yanıma otur, ‘Mış gibi! Meselâ gibi!’ Söz veriyorum, gün bitmeden, yüreğim dudaklarında duracak olsa da seni öpeceğim, söz! Ama burada ben, ben değil, sadece rehberim. Öpmemin seni mutlu edeceğinden eminim. Ben de mutlu olacağım, ama ben ne sorarsam doğru cevaplayacaksın!”

“Söz vermem mi gerek?"

“Sen bilirsin!”

“Tehdit, ya da şantaj, öyle mi? Ben de; ‘Bana tecavüz etti, karnımda bebeğini taşıyorum!’ dersem?”

“Keşke evli olaydık, bebek sözün doğru olsaydı, mutlu olurdum!”

“Gerçekten mi?”

“Bu kadar saflığına inanamıyorum, söyle ne içtin sen?”

“Sicak raki ve sonra sicak kırmızı şarap iki bardak!”

“Türkçeyi garsondan öğrendin tabii, değil mi? Peki rakı nasıldı, nasıl içtin? Aç karnına mı içtin yoksa?”

“Yarım bardak sicak raki, yarım bardak su!”

“Buz?”

“Sicak dedim ya!”

“Ve sıcak kırmızı şarap, iki bardak?”

“Evet!”

“Aferin”'

“Ne güzel!”

“Ne, ne güzel? Neden sarhoş olmaya zorladın ki kendini?”

“Senden bu tur sonunda ayrılacak olmanın hüznünü bugünden yaşamam...”

“Benim ol, dedin de, olmam mı, dedim? Düşüneyim, hazır değilim mi dedim?”

“Yani benim ol, desem, benim olacak mısın? Hemen benimle gelecek misin?”

“Hayır! Bu vatan bana ekmek verdi, ben de bu vatana emek vereceğim, asker olacağım ve sonra istersen ki, ben istiyorum, ülkemde benimle yaşamak istersen, ben senin için varım!”

“Ben de ülkemde üniversiteyi bitireyim, ülkende senin için var olacağım!”

“Emin misin? Yaşam biçimin, varlığın, ailen, örfün, dinin?”

“Seninle her şeye varım ben(10)!”

“Türk Sanat Müziğinde bu sözün; ‘Sen varsan her şey tamam, sen yoksan her şey eksik…(11) şeklinde geçer!”

“O halde söyle de, dinleyeyim!”

“Herkesin ortasında? Olmaz! Ama söz, en yakın zamanda peki! Şimdi...

Sanırım annen-baban dâhil, çok kişi bize bakıyor. Ben gidiyorum, kenarlara bir yerlere, kolay bulursun beni. Bana çay alacaksın, kendine sade kahve ve ‘Meselâ!’ deyip iliş yanıma, sessizce de olsa Türk Sanat Müziğinden bir eser söylemeye çalışacağım sana.”

“Hemen!”

“Biraz bekle, ben bir-iki gün kalayım öyle kenarlarda, ondan sonra...”

“Zalim…”

“Sen öğrettin zulmü, hem bir gün içinde, üstelik bedenimi çiğneyerek, belki cesedimi de çiğnersin, kim bilir?”

“Gerçekten söyleyecek bir söz bulmakta zorlanıyorum. Seni hemen sahiplenmek için sana çay almaya gidiyorum!”

“Ben de kıyılarda bir yerlere…

Ama sallanmadan, dikkatlice git ve dileğince bana gel!”

Aradan geçen zamanın farkında değilim, belki akşamın karanlığı düşmek üzereydi dağa, belki ikindinin çeyrek geçeleri. Zaman kavramını yitirmiştim, düşünce bulutlarının altında, keşke üstünde olabilseydim, o bulutların...

Gülümseyerek geldi yanıma, tepside kahvesi ve benim çayım, pantolonunun dizlerini çekerek oturdu yanıma, kimselere değil, dünyaya metelik vermez tavrındaydı, çayımı uzatırken.

“Haydi, söyle!” dediğinde söylememi istediğinin ne olduğunu unutmuş gibi yaptım;

“Neyi?”

“Beni sevdiğini, bensiz olamayacağını, kalbinin ilk görüşünden beri benim için attığını ve sonrasında kalbimi yerinden çıkaracakmış gibi öpeceğini...”

“Söz, dedim ya! Kalbim yerinden kopsa da, İngilizcesini bilmiyorum, “düpürse(6)” de dediklerinin, istediklerinin hepsini yerine getireceğim!”

Düpürdemek? Hiç de mantıklı bir kelime değildi. O da sordu zaten!

“Düpürse?”

“Yani hissettiğin gibi kalbin küt-küt, ‘Breh! Breh!’ dedirtecek şekilde atması!”

“Öyleyse kalplerimiz ‘Breh! Breh! Küt! Küt! Düpürse’ olacaksa, neden ben istediğim halde öpmüyorsun ki beni?”

“Söz, dedim ya! Yalnız söyle bana güzel kız, bu gözler senin mi?”

“Noo! Gelirken belki Türkiye’de lâzım olur, diye satın aldım!”

“Hah! Tamam! Demek ki beynin çalışıyor, espriyi anlıyor ve beni bir şeyler yerine koyuyorsun, sarhoş değilsin ve beni üzdüğünün de farkında değilsin. Doğru söyle!”

“Evet, haklısın!”

“Neden beni, seni sevdiğimi söylemem için diz çökmeye mecbur ettin ki?”

“Emin olmak için!”

“Sözüm yeterli olmadı, demek ki?”

“Yeterli değil, yetmedi demek, daha gerçekçi bir cümle olurdu!”

“O zaman dudaklarına o yanlışlık yakışmadı, desem?”

“O halde öp, bana doğruyu göster, hatta inkâr gibi gözükse de sahibim olacağını ispat et! Hemen şimdi!”

“Söz, dedim ya! Bakışlarınla mahvettin beni, istersen şairin olayım, bir sanatkârın eserini fisıldamaya çalışayım sana, söz olarak, eğer izin verirsen, tercüme de edeceğim, ilk olgun bir vakitte de sana söyleyecek, ya da dinleteceğim, diğeri gibi…

‘Bir bakış baktın, kalbimi yaktın, aşkın kemendini boynuma taktın…(12)şeklinde. Bu benim gönlümün aydınlığını sunacaktır sana!” (İçimden “boynuma” yerine “beynime” desem daha mı iyi olurdu ki, diye geçirmedim değil!)

“Gerçekten?”

“İnanmamak için kendini zorlamasan!”

Gün bitti, bu kez belki mahmurluğu(2) nedeniyle herhangi bir şekilde ısrarı olmadı, ya da benim hüsnü kuruntum, isteyip arzulamama rağmen ben öyle sanıyor, ya da düşündüğünü düşünmek istiyordum.

Anne ve babasının lobide bir süreliğine de olsa eğlenmelerini firsat bilerek;

“Beni odama götür, sözünü tut ve borcunu öde!”

Odasının kapısını ayağıyla ancak kapattı ve elini tekrar kalbimin üstüne, benim elimi de kendi kalbinin üstüne yerleştirdi, özenle. Kalbimin duracak gibi oluşunu hissediyordum, öde, öde bitmeyecek gibi borcumla ve nefes alacak kadar ayrıldığımızda sözlerimizle.

Son kez nefes almak için durakladığımızda ancak bir-iki kelime söyleyecek fırsatı bulabildim;

“Beni şimdi bitirirsen, mutlulukla yok edersen, ilerlerde ne yaparsın ki?”

“Bensiz” kelimesini eklemeksizin, çünkü ben “Onsuz” nasıl yaşayacağımın bilincinde değildim.

İnsanların mutluluğu hak ettiklerini sanmaları rastlantı olmasa gerek yahut da mutluluğun bu kadar fazla olmasını Tanrının hoş görmemiş olması...

“Asker olacaksın!” demişti devletim, hem de en kısa zamanda, belki yarının ertesinde.

En kısa zaman için gerekli hazırlıkları yapmam arzusuyla grubu ağabeyime teslim edip vedalaşmak istedim gupla.

“Ben sensiz ne yaparım?” diyen annem selle-sümük, ağlayarak(6) katılmak(6) üzere idi haberi duyup da hazırlıklarıma şahit olduğunda. Babam güçlü olmaya, ağabeyim oralı olmamaya çalışıyordu, izlediğim kadarıyla tabii.

Ertesi sabah Eve ile vedalaşmam gerektiği inancındaydım, bir kez daha.

“Allah izin verirse dönerim!” dediğimde “Allah” kelimesi Türkçe dökülmüştü dudaklarımdan. O günü beraber geçirecek, vedalaşacak ve ertesi sabah kahvaltıdan sonra ayrılacaktım mekândan da, şehirden de...

Hayvanlar koklaşa koklaşarak, insanlar konuşa konuşarak anlaşırlarmış! Gerçekten grubu hüzünlendirecek kadar etkilediğimi tahmin etmiyordum, biri dışında. Fazla iyimserlik mi, yoksa kendini nimetten sanmanın(6) görüntüsü mü desem, hüzün, gözlerinde birer kara çukur gibiydi?

Gelmek istemedi, otele geri döneceğini söyledi, oysaki o gün “Denizi göreceksin şaşırma(13)!” diyen şairin denizini, biraz ilerisindeki gölü görecektik.

“Kendini dinlemesi gerek!” diye düşündüm, yalnızlığa ihtiyacının olduğunu anlamak istedim, nihayeti ben, ben içimden geçirsem bile bir yaz macerası, hevesi değil miydim ki? Gene de, son kez de olsa grubu yönlendirmek geçmedi içimden, grubu ağabeyime bıraktım...

Gün geçmek bilmiyordu, saatler süren aralıklarla baktığım saatimin yelkovanında. Saat beşer-onar dakikalık aralıklarla ancak geçiyordu, benim gibi geri zekâlının bile anlayacağı bir ritimde(5).

Onun ayrılığımdan etkilendiğini düşünürken, ben ondan ayrılmaktan daha da fazla mı etkilenmiştim ki? Dürüst olmam gerektiğini düşünmeme rağmen, tarafsız olamıyor, kalamıyordum, çünkü onun adına da düşündüğüm ve üzüldüğüm için ayrılığın yarattığı özlem yükünü kaldıramaz gibiydim.

“Hazırlık yapmamın canı cehenneme!” deyip bir gazete aldım ve otelin lobisine handiyse(5) bağdaş kurdum. Dâhili telefonla rahatsız etmek istemiyordum onu, beni duymak, görmekle memnun, hatta mutlu olacağını düşünmeme, ummama rağmen. Nasıl olsa inerdi odasından bir vesile ile herhangi bir yere.

Umut; fakirin ekmeği imiş, sabrın sonu selâmetmiş, lâf ola, beri gele(7)!  Sabah bitmiş, öğle tükenmiş, neredeyse gün tükenmek, sona ermek arzusunu yaşar gibiydi.

Merak ettim, Danışmadan odasına telefon ettiğimde, sesimi duyu duymaz; “Gel!” dedi ve kapandı telefon.

Belki abartı sayılabilir; “Yıldırım ğbi” demeyeceğim, ama asansörün gelip beni yükseltmesini beklemeden adımladım merdivenleri, belki “koşarcasına” demem daha uygun.

Kapısının önündeydi. Bir insanın bir günde bu kadar zayıflayıp çökeceğini söyleseler, inanmakta geçekten zorluk çekerdim belki. Ama karşımdaki hayalet ayakta durmakta bile güçlük çekiyor gibiydi.

Kurulu bir zembereğin(5) boşalması gibi, sarılması ile birlikte, ayaklarındaki son dermanı tükenmişçesine kollarıma yığıldı. Ağlamıyordu, belki gözyaşlarını daha önceden tüketmiş, içten gözyaşlarına egemen olmaksızın ağlıyor gibiydi, koynuma hiçbir şey söylemeksizin büzüldüğünde. Kucaklayıp yatağına yatırdım.

“Doktor çağırayım mı?” deyişimi kafasını “Hayır!” anlamında gibi sallayarak cevapladı ve kollarındaki son dermanla (sanırım) beni çekip yatağına yatırdı, pabuçlarımı ancak birbirine destek vererek çıkartabildim!

Bana göre Eve aç ve susuz olmalıydı, ancak uykusuzluğunu aklımdan bile geçiremiyordum. Sarıldı, nefesini duyurmak, belki de nefesimi duymak için yüzünü yüzüme yakınlaştırdı.

O yorgan altında, ben yorgan üstünde, o pijamalı, ben günlük kıyafetli beraber uyumuşuz...

Annesi uyandırdı beni, eliyle “Sus!” işareti yaparak. Kalkmak için kıpırdamamla birlikte gözlerini açtı ve haykırdı;

“Gitme!”

“Gitmem gerek! Ama sabahtan beri, açsın, susuzsun, eğer kendine geleceğine söz verirsen, akşam yemeğinde sana, size arkadaş olabilirim!”

“Gidersen beni de götür!”

“Gideceğin yere beni de götür(14)!” anlamında olsa gerekti sözleri!

“Yani, diyorsun ki; ‘Akşam yemeğinde beraber olmak hakkımı da yitireyim!' Öyle mi? Yanlış mı anlıyorum, ne dersin?”

“Yok! Yok! Yüzümü yıkayıp hemen geliyorum!”

Odaya gelen anne ve baba kızlarının hareketlerinin şaşkınlığını yaşıyor gibiydiler. Akşam yemeği için salona indiklerinde ayrı bir masada oturmayı tercih ettiler, belki dertleşmemize imkân sağlamak için.

Öncesinde geçmeyen zaman gözlerinde o kadar çabuk tükenmişti ki...

“Beni de götür!” dedi tekrar.

Bir insanın, daha doğrusu sadece Eve’in ancak bu kadar saçmalayabileceğini düşündüm. Ama “Olmaz!” demek de geçmedi içimden.

“Güzel kız! İki gün içinde sahiplendim seni, ya da sahiplendik birbirimizi. Hemen benim olman benim de arzum, isteğim, dileğm. İki yıl beklemenin ikimize de zor geleceğine inanıyorum. Ama ömrümün tüm kalanını seninle geçireceğim, söz! Çünkü adağımsın(2) benim ve sözümü tuttuğumu şu iki gün içine sığmış olsa da en iyi bilen sensin!”

“Bu bir evlenme teklifi, dileği, vaadi mi, yoksa ‘İki yıl içinde ölüm dâhil, ne olursa olsun başının çaresine bak, bensiz kal!’ demek mi?”

“Sen, benim değerini biçemeyeceğim yaşama ancak seninle devam edeceğim ilk, tek ve son, biricik sevgilimsin. Ne üzmeye, ne de üzülmene kıyamam. Ekmeğini yediğim ülkeme emeğimi vermemin gerektiğini söylemiştim sana, sen de okulunu bitirecektin, unutmamış olsan gerek...

Ayrıca devletimin katı kuralları var, yabancı statüsünde olduğundan dolayı, asker olarak devletim seni bende göremiyor. Belki mektuplaşmamız bile sıkıntı olabilir. Bu nedenle ben sana yazacağım her imkânımla...”

“Beni senden ayrı tutma. Türk olayım, Müslüman olayım, Havva olayım. Ne dersen, ne istersen, Türkiye ne istiyorsa ben o olayım!”

“Benim için? Ben bu kadar fedakârlığı nasıl kabul ederim, hem lâyık mıyım?”

“Sen benim canımdan bir parçasın(15) senden uzak olmak, hele iki yıl benim için işkence gibi geçecek. Annene söyle, evini göster, okulumu bitirir bitirmez evinde misafir, annene gelin ve hizmetçi olacağım. Belki izin alır gelirsin gittiğin yerlerden, belki telefon edersin, ben çıkarım karşına, sesini duyar, sabırlı olmam gerektiğini öğütlerim kendime. Mektupların teselli olur bana!”

“Bu kadar sevme beni! Kendimi eksikli hissediyorum. Sen bu kadar yücelirsen ben nasıl ulaşır ve yetişirim sana?”

“Ben seninim, senden bir parçayım, aynı seviyedeyiz, üstünlüğüm yok senden. Yaşama gözlerimi açtığım ilk andan beri seni beklemişim, bu yaşlara kadar. Bana destek ver, güç ver, sabırlı olayım seni beklemek için, yaşamımın zorluklar içinde geçeceğini bilmeme rağmen. Ülkenin kuralları olmasa koynuna girip seninle ben de askerlik yapmak isterdim…”

“İşte bu sözlerinle ben de huzurlu oldum. Şimdi yarını plânlayalım, ister grupla, ister biz bize, askere gitmeden önce, son defa...”

“Tüm gün nefesinle beni koynunda sakla, sıkı sıkı sarıl bana, bıkmaksızın öp ki bundan sonramız için seni hep öyle muhafaza edeyim gönlümde, kalbimde, beynimde...”

Odasına çıktık, bu kez pabuçlarımı çıkartacak kadar zaman verdi bana ve uzandık yatağına, gözlerim kapalı. Kapalı olmalıydı onun da gözleri, korkuyor, eriyordum çünkü o gözlerde. Açtığım gözlerimi kapattım tekrar, yok olmamak için!..

Dudaklarını hissediyordum göz kapaklarımda, büzüldüğü koynumdan ardılırcasına. Kıpırdamak istemiyordu göz kapaklarım, hülyalarımın yarım kalmaması için(16). Sarıyordum sıkı sıkı, saçlarını kokluyor, nefesini varlığımda hissediyor, en önemlisi kalbinin düpürtüsünü(!) hissediyordum tenimde. Ya benim kalbimin durumu?

Uyumuşuz...

Yanımdan kalktığını hissettim, saçlarını elleriyle düzeltmiş olmalıydı sadece, beni seyrediyordu, gözlerimi açtığımda fark ettiğm.

“Beni bırakma! Beni de götür, ya da sensizliğe dayanacak gücü yükle kalbime!”

“Biliyorum, günler uzar, bitmez kahırlı geceler. Ancak biliyorsun, birkaç gün önce ben yoktum, şimdi varım, hep sende olacağım, gerçekleşecek hayallerimizin peşinden koşarak. Eğer sen güçlü olursan, eğer beklersen, eğer benim olmak için sabırlı olursan ben de senin gibi olurum, inan! Haydi, şimdi yüzünü yıka ve ne istersen onu yaşayalım gün boyu...”

Yaşadık sayılmaz, fuzuli bir tüketiş oldu gün bizim için, tüm saniyelerini bile doldurmak isterken…

Ve ayrılık, hem her bakımdan; ben sınava, komanda eğitimine, sonrasında da doğuda bir yerlerde kıtaya...

Eve de Londra’sına döndü. Kâbus(5) dolu günlere yöneliş mi demeliyim yaşantıma, tereddüt içindeyim, hem hangimiz için, ne cürette, ne kadar? Gerçekten gereksiz bir tükeniş gibiydi yaşadığım, zamana hükmedemeksizin.

Şairin deyişine katkı gibiydi sözlerim; “Ne doğan güne hükmüm geçebiliyordu, ne de yalnızlığımda kimsesizliğimde halden anlayan!(17) Aklımdan geçmeyen ölümdü. Onunla yeniden bir dakika, hatta bir saniye bile geçirmeden ölmek zavallılık, Tanrının gazabı(2) gibi görünüyordu bana.

Annemin mektupları, annemin mektupları içine saklanmış olan onun mektuplarıyla geçiriyordum günleri, ellerim bomboş, yüreğimde fırtına(18) tahammül sınırlarımı zorlayarak...

Bir yıl, belki birkaç gün fazlası geçmişti aradan. Nizamiyeden(5) “Anneniz, babanız geldi!” dediler. Böyle bir şeyi beklemiyordum doğrusu, sevinç, telâş ve arzuyla, hatta ayaklarım popoma vurarak koştum nizamiyeye, astsubay çavuşa “Döneceğim!” diyerek.

Şoke oldum(6) birden. Annem, babam, o ve annesi, babası...

Tek başına özlediğime sarılmak olmazdı, bir araya toplayıp beşine birden sarıldığımda sıralanacak birçok suallere cevap vermem gerektiğini düşünüyordum.

Çünkü otobüsten iner inmez bir taksiyle gelmişlerdi garnizona. Yorgundular ve benim onları Orduevinde misafir etmem, sakıncaları nedeniyle hem doğru, hem de mümkün değildi.

Komutandan izin aldım, şehirden geldikleri taksiye sığıştık, üstelik asker elbisesiyle garnizon kokarak. Bu güne kadar ihtiyacım olmamıştı, öğrenmemiştim, şoförden öğrendim kalabilecekleri otelin adını.

“Dinlenin! Öğleden sonra yanınızda olacağım inşallah!” dedim onları odalarına yerleştirdiğimde. Annem ve babam odalarına yönelince kapılarını kapattılar mantıklı bir şekilde, kim bilir neler öğrenmişlerdi, neler biliyorlardı?

İkinci kapı tereddütlü ve yarım kapatılmıştı, Eve dışarıda kaldığında. Tam sabrımızın tükendiği andı o an, kucaklaştık, kulaklarım dâhil, yüzümde öpülmedik yer bırakmama çabasındaydı Eve.

Onu gönderişimle, gelişi arasında oldukça zayıflamış gibiydi. Et kalmamıştı sanki bedeninde, tam anlamıyla bir deri, bir kemiğe dönmüştü, hâlbuki benim gibi karavana yeseydi! Beni boğmasına bir ara mola verip;

“Ben mezun oldum, sıra sende!” dedi, devam etme çabasında, hiçbir şeye önem vermeksizin. Zayıflığına karşın ilk günkü gibi güzeldi, hatta güzelden de öte güzeldi ve dudaklarında aynı tat, aynı istek vardı…

Sayılı gün çabuk geçermiş, izine, firara sığıştırmaya çalıştığım zaman içinde, dönmelerinin gerektiği vakitlere ulaşmış gibiydiler, sanki arkalarından kovalayanlar varmışçasına gibi, Eve’in gitmemek arzusunu hissetmelerine rağmen.

Üstelik bilmediğim, bilmemin, hatta tahmin etmemin bile mümkün olamayacağı o kadar çok şey vardı ki, firsat bulup, yaratıp sorup öğrenemediğim. Öğrenmem haktı, öğrenecektim!

Sımsıcak kucaklaşmalar ve öpüşlerle uğurladım onları, yalnız günlerime dönerken. “Gel tezkere gel!” diyerek şapkamı yere vuracağım, “Şu kadar şafak!” diyeceğm zaman için önümde o kadar çok gün vardı ki? Şairin; “Vatan borcu biter bitmez ordayım!(19) dediği zaman özlemdi, tüm varlığımda.

Aradan geçen zamanın farkında değilim, yeni sürprizler yaşayacağım da aklımın ucundan geçmiyordu. Böyle günlerden birinde nizamiyeden yeni bir çağrı ulaştı;

“Eşiniz Havva Hanım geldi komutanım!”diye.

Eşim? Havva? Hem tek başına? Ona doğru koşuştururken aklımdan geçen sözlerdi bunlar...

Havva kucakladı, bindiği taksiye beklemesini söylemiş, dünya umurunda olmaksızın beni istiyordu kendi için, karşılık beklemeksizin desem, yanlış mı olur? Herhalde...

İzin almak, sivil elbiselerimi bir çantaya tepiştirmek için çok kısa bir vakit ayırmıştım, gene de el ele tutuşmak dışında sabırlıydık taksi içinde, otele gelinceye kadar.

Danışmadaki çocuk, hüviyetimi alıp “Karı-Koca” düşüncesiyle çift kişilik tek oda verdi bize, anlamama hakkımızı kullandık, merdivenleri çıkarken ve kapımızı ancak kapatabildik, garnizon koku ve kirliliğime rağmen.

Birbirimizden ayrılıp nefeslerimizi üleşmeyi bıraktığımızda anlattı yaşadıklarını soluk soluğa, resimlerdeki tek kareyi bile anlatmayı unutmaksızın.

Mezun olmuştu, denklik sınavına girmiş, öğretmen olmak için beni bekliyormuş. Büyüklerine; “Benim askerden dönmemi beklediğini” söylemiş.

Biraz gerilere yöneldi, ilk ziyaretlerinde geri dönerlerken tüm ikna kabiliyetini kullanarak sormuş babama;

“Nasıl Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı ve nasıl Müslüman olacağız?” Daha doğrusu; bunu “Sorduk!” diye düzeltme gereğini hissetti.

Konu hakkında enginin(!) biraz altında bilgisi olan babam sormuş, soruşturmuş, öğrenmiş. Önce Müftüye gitmişler. Müftü babamı görünce yanındaki aileyi de hissedince neden geldiklerini anlamış.

Nereden bulup-buluşturup temin ettiyse onlara iki takım İngilizce-Arapça-Türkçe okuma biçimleri ve mealleri yazılı Kur’an’ı Kerimler ile İslâm’la, namazla, abdestle ilgili Türkçe kitaplar vermiş.

İsim konusunda babamm ivecenliğne “Dur!” demek istemiş Müftü. Çünkü babam bildiğinden değil, belki bir vesile ile aklında kalmış olarak; “Rabbena, hep bana!(2) denir ya tekerleme olarak hani; “Anne adı; Rabbena(2), baba adı; Rahim(2), kızın adı da Havva olsun!” demiş.

Müftü; “Bir dakika!” der gibi işaret etmiş ve “Kur’an’da geçiyor diye her isim insanlara verilmez(2)!” dedikten, Kelime-i Şahadeti(2) gönülden söylettikten sonra eğer kabul ederlerse, hanım kızın adı için söyleyeceğim bir şey yok ama annesinin adı Rabia(2), babasının adı Rahman(2) olsun!” demiş.

Müftü engin bilgili, hoşgörülü(5), lisan bilir biri olsa gerekti. Çünkü tüm düşüncelerini, tüm bilmeleri gerekenleri onlara İngilizce konuşarak aktarmış.

Bunları anlattıktan sonra, gururla ayağa kalkıp elini göğsüne koyup;

“Türküm, Müslümanım!” dedi ve üstüne basa basa belirtmek gereğini hissetti Havva. Babam gibi, benim gibi değil, annem gibi, camideki sarıklı hoca gibi durmasını ve dua etmesini öğrenmişti. Mutaassıptı(2), kör cahil(2), eciş-bücüş(7) giyimli değil, bilge bir Müslümandı. Kur’an’ı her bakımdan okumuş, öğrenmişti. Şimdilerdeki gayreti Arap harfleri ile yazılmış olanı fethetmekti!

Babası ve annesi de Türk olduklarından, ülkelerinde neleri var, neleri yoksa paraya çevirip Bodrum’da bir yazlık alarak Bodrum’a yerleşmişlerdi. Onlar da Türkçeyi ana dilleri gibi konuşmayı öğreniyorlarmış.

“Seni çok istiyorum, ama bu çok isteğimi saklı tutuyorum, senin de yarınlarda bir öğretmen olarak atanacağın yere, tıpkı şu anda olduğu gibi karı-koca olarak gitmemiz için evlen benimle, başvurumu ona göre yapayım. Düğün-dernek her ne ise usuller sonra peşimizden gelsinler!”

Körün istediği tek gözdü, Allah vermişti iki göz! Nasıl razı olmazdım benim için tüm fedakârlıkları bir çırpıda gerçekleştiren eşe?

Kabul ettim.

Devletimin verdiği izin ve bekleme süresi içinde kâğıt üstünde resmen karı-koca olduk, ama o kadar gün sonra Havva, evli olmamıza rağmen tertemiz döndü, kendisini muhafaza ettiği benim annemin evine.

Sonra...

Sonrası her mutlu öykünün bittiği gibi, bizim için de aynı oldu. Sevdiğimle geçireceğim bir dakikanın(20), koca bir ömre değişilmeyeceğinin bilinci ile askerlik bitti ve düğün-dernek, imam nikâhı...

Havva bana yalnız ve beraberken “Adam” diyordu, bunu “Âdem” anlamında mı, yoksa evin babası “Adam” anlamında mı söylediğini bilmiyorum. Ne ben sordum, öğrenmek istedim, ne de o söyledi.

Koskoca insanlar olduğumuz için biz bize iken bile; “Canım, cicim, şekerim, aşkım, bir tanem, hayatım” demesindense “Adam” demesi hoşnutluktu benim için.

Belki enteresan gelecek dört bebemiz vardı, ikişer, ikişer dünyaya gelen; bir kız, üç oğlan; Türker-Berker ve Ceren-Eren. Anneleri çocuklarımıza hep “Yavrum” derdi, bana da emri öyleydi zaten, bu sesleniş huzurlu ediyordu beni.

Dört çocuğumuz olduğu için karım kendine yeni bir huy edinmişti dört üzerine. Örneğin kahvaltıda dört zeytin alırdı tabağına, eğer kaza ile beşincisi düşerse tabağına, şaşırma hakkını kullanmaksızın “Biri senin için!” diyordu.

Çerez yer öyle, bir şeyler alır öyle ve bence en önemlilerinden biri öğrencilerine dört numara altında numara vermezdi. Bunda annesine verilen Rabia isminin katkısı olduğunu da ara sıra düşünmüyor değildim!

İki saat kadar bir zaman dilimi içine sığdırdığımız gençliğimizdeki gibi aşırı düşkündü bana; “Tuzlayayım da, kokma!” örneği.

“Erken ölüp de beni helva yapmak zorunda bırakma, genç yaşımda!” deyip yatağımızda gözümü her açtığımda sıkı sıkı sarılıp öpüyordu beni...

Gülmeye ve öğrenmeye ihtiyacı olan insanların yaşadığı bir doğu ilinde beraberce öğretmenlik yapıyoruz Havva ile.

Sahi Eve’in adını Havva olarak değiştirdiğini, eş durumundan dolayı aynı ile atamamızın yapıldığını, her şeyden önce evlendiğimizi söylememiş miydim?...

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Her ne kadar öykü içinde belirtmemiş olsam da ipuçlarına göre öykünün geçtiği ilin Bursa olduğu sanırım anlaşılmıştır. O halde “Kapıldım gidiyorum bahtımın rüzgârına… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Ömer Bedrettin UŞAKLI’ya, Bestesi; Kaptanzâde Alı Rıza Efendi’ye ait olup eser Hicaz Makamında Türk Sanat Müziğindeki “Misafirim bugün…” dizelerinin devamının “Bursa akşamlarına” diye değiştirilmesinin de bestekârın ruhunu incitmeyeceğini düşünmekteyim.

(*) Öykünün kaleme alındığı tarihlerde cep telefonu, bilgisayar, doğal olarak Internet, Google vb. gibi teknolojinin yaşanmadığı kesindir.

(*) O tarihlerde askerlikte, yedek subay olarak 6 aylık eğitim sonrasında bir buçuk yıl kıta hizmeti vardı.

(1) Tam yerine rast geldi manzara koyduk; Rahmetli sanatkâr Levent KIRCA’nın “Olacak O Kadar”  isimli eserinin musikisinin nakarat bölümüdür.

(2) Din eksenli konular;

“Ey Rabbimülk” anlamına gelen “Rabbena” ve  “Rabbi’m” anlamına gelen “Rabbi” ve Rahim; genelde erkekler için kullanılmakla birlikte kızlar için de -e eki ile Rahime olarak kullanılan Kur’an’da geçen Allah’ın 99 adından biri. Müminlere merhamet eden onları koruyan, acıyan. Çok merhametli.

Adak; Adama işi ve adanılan şey. Nezir. Yerine getirileceğine söz verilen oruç tütme, kurban kesme gibi adamak eylemi. Bir dileğin bir isteğin yerine gelmesi amacıyla kutsal sayılan bir güce adanmış nesne. Mevsim, zaman.

Âlemlerin Rabbi anlamına gelen Rabbü'l-Âlemin ifadesi ise; “Kâinattaki bütün varlıkları yaratan, yetiştiren, terbiye eden, kemale erdiren, yöneten, ihtiyaçlarını gideren, rızık verip, gören, gözeten, insanlara, yerlere, göklere, gezegenlere, hayvanlara, bitkilere, çiçeklere, toprağa, suya, havaya hükmeden, kısaca her şeyin nizamını, güzelliğini, yeteneklerini veren, yaşamlarını sağlayan, her şeyin maliki ve sahibi” anlamlarındadır.

Alimallah; Bir konuda söylenen bir sözün doğruluğuna karşıdaki kişiyi inandırmak için kullanılan Arapça; “Bilici olan Tanrıdır! Allah bilir!” anlamına gelen, “Doğru söylüyorum, inan ki doğru!” anlamında söz.

Ayıplanacağım, belki de çokbilmişliğim sergilenecek, ama yazmasam olmaz. Çünkü o kadar çok insan “Kur'an’da geçiyor!” diyerek çocuklarına yanlış isimler veriyorlar ki! (Başvuru Noktası: 01.KASIM.2012, Bütün Dünya Dergisi, Orhan VELİDEDEOĞLU’nun “KAPRİS” adlı yazısı) Örneğin; Asiye; Allah’a isyan eden, Aleyna; Sıkıntı-belâ, İrem; Sahte cennet, Sanem; Put gibi. Bu konuda Haber Türk Gazetesinde bir Müftünün yazısını okumuştum (eserde bu da geçiyor, 09.EKİM.2012). Müftü şöyle demiş; “Kur’an’da var diye her isim çocuğa konmaz!” Bu arada bir isim dikkatimi çekti, (^) önemi olarak. Betül; Farsça “keçi”, Betül; ise “bakire” demekmiş.

Cemaat; Bir imama uyup namaz kılan kişiler. İnsan kalabalığı,  topluluk. Bir dinden ve soydan olanlar.

Farz; Tanrı emri olarak mutlaka yapılması gereken şeyler.

Gazap; Kızgınlık, öfke.

Huşu; Tanrıya boyun eğme, itaat, Allah muhabbeti gönlü korku ve saygı dolu olma ve bu duygularla huzur ve sükûn bulma. Hayranlık ve korkunun karıştığı bileşik bir duygu, bir bakıma alçak gönüllülük.

İstihareye Yatmak; İstihare, Arapça kökenli olup kısaca anlamı; “Girişilecek bir işin hayırlı olup olmadığını anlamak için abdest alıp, dua okuyarak uykuya dalmak”tır. (Genelde camide, bazı-bazen evinde namaz kılıp, gereken dualar yapıldıktan sonra, insan yönünü Kıbleye doğru çevirerek yatar ve eylem gerçekleşir.) İstihare için öncesinde tövbe edilip, gusül abdesti almak ve sonrasında iki rekât namaz kılınması gerektiği bilinmektedir. İstihare bir gün, ya da bir gece ile sınırlı olmayıp birkaç gün devam edebilir. Kendine has duaları da vardır. Bir de şunlar anlatılır; eğer istiharede beyaz ve yeşil görülürse hayırdır ve düşünülen iş yapılır, siyah veya kırmızı görmek ise şerdir, o işin yapılmasından vazgeçilir. (Günümüzde insanların bunu; herhangi bir işlemde rastlayacak rakamların tek çift olması, papatya falları vs. ile yapılması insanların daha kolayına gidiyor olmalı, herhalde.)

Kâfir; Tanrının varlığına inanmayan, Tanrıtanımaz, dinsiz, inançsız, ülkemizde genellikle Hristiyanlara halkın verdiği ad (Küffar; Kâfirler).

Kelime-i Şahadet; “Eşhedü ellâ ilâhe illallah ve Eşhedü enne muhammeden abdühü ve resulüh. Şahitlik ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur. Şahitlik ederim ki; Hazreti Muhammed (SAV) Allah’ın kulu ve elçisidir.” Kelime-i Şahadet ile Kelime-i Tevhid çok zaman karıştırılmaktadır. Kelime-i Tevhid; “La ilahe illallah muhammedür resulallah. Allah’tan başka ilâh yoktur, Hazreti Muhammed (SAV) Allah’ın elçisidir” demektir.

Kör Cahil; Öğrenim görmemiş, okumamış, bilgisiz. Tüm aydınlatıcı bilgi ve desteklere karşı, inancından vazgeçmeyen, bilmediği halde kafası örümcekli kişilerin körü körüne inandığı yanlışlıklara sahip, deneysiz, deneyimsiz, toy kişi.

Mutaassıp; Bağnaz. Bir düşünceye ve anlayışa aşırı ölçüde körü körüne bağlanan ve ondan başka doğru bulunmadığına, bir düşünce ve inanışı kabul olmaması gerektiğine inanan kimse.

Müezzin; Camilerde namaz vakitlerini bildirmek için ezan okuyan. İmamın yardımcısı.

Münafık; Mümin olmadığı halde, küfrünü gizleyerek kendini mümin olarak gösteren, arabozucu, bölücü, karıştırıcı ve küfürle iman arasında bocalayan kimse (Kalplerinde hastalık olanlar).

Rab (Rabb); “Terbiye etmek, yetiştirmek, ıslah ve tamir etmek, yönetmek sorumluluk almak malik ve sahip olmak, üstünlük ve efendilik” anlamlarındadır.

Rabbena, hep bana; Her şeyi her zaman yalnızca kendi için isteyenlerin, yalnızca kendi çıkarını düşünenlerin bu durumlarını belirmek için söylenen söz.

Rabia; Salisenin altmışta biri olup işaret olarak, mutasavvıf kadın anlamında kullanıldığı iddia edilmekte,  2000 li yıllarda uydurulmuş bir söz olup (Arapça) dört rakamı ile ilişkisi yoktur ve Kur’an’da geçmemektedir.

Rahman; Her canlıya, herkese acıyan (Tanrı).

Safsata; Kıyas-ı Batıl. Bir düşünceyi ortaya koyarken, anlatmaya, anlamaya çalışırken yapılan yanlışlar, sahtelikler, gerçek olmayan yanlış, boş, temelsiz, asılsız söz ve şeyler.

Setri Avret; Özellikle namaz kılarken ayıp yerleri örtmek, erkekler için göbek-dizkapağı arası.

Sofu; Dinin buyruk ve yasaklarına sıkı sıkıya ve tümüyle uyan kimse.

Sünnet; Kur’an’da emredilmemiş olmakla beraber, peygamberimizin devamlı olarak yaptığı, söylediği, Müslümanların yapıp yapmamakta serbest olduğu, ancak mazeret olmaksızın terkedilemeyen şeyler.

Tecvid (Tecvit); (Esas anlamı; güzelleştirme, bir şeyi güzel yapmak, süslemek, hoşça yapmak olmakla birlikte) Kur’an’ı usulüne bağlı kalarak okuma usulü ya da ilmi.

Vaaz; Cami, mescit gibi yerlerde vaizlerin (vaaz edenlerin) yaptığı, genellikle öğüt niteliği taşıyan, dini konuşma. Özellikle vurgulamak istediğim böyle bir konuşmanın korkutucu, incitici kırıcı hatta küfre yönlendiricilik dışında, insan kalbini yumuşatacak, kendisini doğruya, doğruluğa yöneltecek, iyiliğe götürecek şekilde olması temennisidir.

Vaiz; Cami, mescit gibi yerlerde, genellikle öğüt niteliğinde konuşmayı yapan, aşırı derecede ayet, suret, hadisleri Arapça olarak tekrarlayan kişi.

Yarım Müslüman (Yarı Müslüman); İslam’la ilgili tüm şartlar yerine bazılarını yerine getirmeyen kimse. Örneğin beş vakit namaz kılmadığı halde Cumalara gitme, oruç tutup, teravihe gidip de beş vakit namazı kılmama, içki içme, zekât, fitre ve fidye konularında lakaytlık vb.

Yobaz; Bir düşünceye, inanca aşırı derecede bağlı olan kimse. Dinde bağnazlığı aşırıya vardıran, başkalarına baskı yapmaya yönelen, fikirleri değişmeyen kimse. Mürteci. Aksi, inatçı, kaba-saba, önceliksiz.

Zındık; Hacı-hoca takımının “Dinsiz-İmansız” anlamında sıkça ve alçakça kullandığı bir kelime. Yani Müslüman göründüğü halde, gerçekte İslami inanış ve bununla ilgili bilgi ve belgeleri kabul etmemiş kişi. Daha doğru bir cümle ile “İmansız, dinsiz, ahrete ve Allah’a inanmayan, ateist” demektedirler.

(3) Ziya GÖKALP'in ALAGEYİK isimli şiiri, şöyle başlamaktadır: “Çocuktuk, ufacıktık / Top oynadık acıktık...”  “Çocuktuk, ufacıktık” başlangıcıyla Şair Ali ÇAPAN 'a ait bir başka şiir de GOOGLE'da ayrıca yer almaktadır.

(4) Hicrî Takvim; Hazreti Muhammed’in Mekke’den Medine’ye Hicretini başlangıç olarak alan takvim. Miladi Takvime göre 11 gün eksik olup başlangıcı MS; (1 Muharrem) 16 Temmuz 622 yılıdır. (Hicri Takvim ayrıca Şemsi ve Kameri olarak da ikiye ayrılmaktadır)

Miladi Takvim; Hazreti İsa’nın doğumunu başlangıç olarak alan, uluslararası nitelikte bugün kullandığımız takvim. Takvimin düzenlenmesi güneşe ve dünyanın kendi etrafında bir kez dönmesine göre düzenlenmiştir.

Hicri ve Miladi Takvim arasındaki Fark; Aradaki 622 yıl ve 11 gün nedeni ile oluşmuştur. Bu nedenledir ki Hicri takvim ile Miladi Takvim arasında yaklaşık her 33 yılda bir yakınlaşma olmaktadır.  Öyküde anlatılmak istenen e budur. Ve şöyle ki; Peygamberimiz Miladi Takvime 61, Hicri (Kameri) takvime göre 63 yaşında ölmüştür (İrtihal etmiştir).

0l Ocak 1926 Takvimlerde Değişiklik. (Hicri (Kameri), Rumi Takvimlerin, güneşe göre saat ve imsakiye saatinin değiştirilmesi). Atatürk'ümün ülkesinden esirgemediği devrimlerden biri.

(5) Bari; Hiç olmazsa, hiç değilse, öyle ise.

Fanatik; Bir öğretiye, bir dine, bir kimseye, bir şeye çok aşırı ölçüde, coşku ve tutkuyla bağlı olan.

Handiyse; Yakın zamanda, hemen hemen, neredeyse.

Himaye; Koruma, gözetme, esirgeme, elinden tutma, gözetme, kayırma.

Hoşgörülü (Müsamahalı); Toleranslı. Kolaylık gösteren, iyilikle karşılayan, ayıplamayan, hatayı görmezden gelen, göz yuman. Kırıcı ve aşağılayıcı olmayan, affedici olan. Kendine, düşüncelerine ters gelse bile başkalarının düşünce, fikir ve davranışlarına karşı anlayışlı davranan, rahatsız olmayan, tepki göstermeyen.

Hoşnutluk; Bir davranış, bir durum veya bir kimseden memnun ve kıvançlı olma, yakınması olmama.

İstifham; Soru. Sual. Soru Sorma. Ancak özellikle şiirlerde; “Hayret, şaşıma, hüzün, nefret…” gibi değişik duyguların etkilenişini anlatan bir sanat dalıdır da.

Kâbus; Karabasan. Sıkıntılı, korkunç olayları ve bu yüzden gerilim ve bunalımları kapsayan düş. Bir kimsenin içinde bulunduğu karmaşık, sıkıntılı ruh durumu.

Müşkülpesent; Güç-zor beğenir. Güç beğenen, memnun edilmesi zor olan. Bir işi yapmamak için türlü bahaneler uyduran.

Nizamiye; Aslında “Nizamiye Kapısı” demem gerekti. Askerlik Dairesinin, Kışla, Garnizon ve bazı kuruluşların giriş kapısı. Osmanlı döneminde kara ordusuna verilen ad.

Rezervasyon; Otel, gazino, lokanta vb. gibi yerlerle, otobüs, uçak, tren gibi taşıtlarda müşterilere yer ayırma işi ve bu işi üstlenen, yapan bölüm.

Ritim (Ritm); Olayların düzenli aralıklarla tekrarlanması özelliği. Şiir, düz yazı ve ezgilerde uyumla birlikte müziği oluşturan bir öğe olarak vurgu. Uzunluğunda seslerin, durakların düzenli bir şekilde yinelenmesinden doğan düzen, uyum.

Tahkir; Aşağılama, onur kırma, onuruna dokunma.

Uluorta; Yapacağı etkiyi tartmadan, düşünüp taşınmadan, hiç çekinmeksizin, açıktan açığa.

Zemberek; Mekanik saatlerde bulunan, kurulan ve saatin çeşitli parçalarını hareketlendiren yay. Kapılara takılan yaylı kapama düzeni.

Zerrece; Hiç, asla, zerre kadar. Altın renginde olan, sarı, parlak.

(6) Dile Getirmek; Bir meseleyi ortaya atmak, anlatmak, açıklamak, durum, ya da olay hakkında konuşmak. Konuşmayan birini konuşturmak.

Eseflenmek; Acınmak, acımak,  üzülmek, kendini karşısındakinin yerine koymak.

Göz Ucuyla Bakmak (İzlemek); Sezdirmemeye çalışarak, başını çevirmeksizin yandan bakmak, izlemek, göz kuyruğuyla bakmak, süzmek.

İstifini Bozmamak; Herhangi bir davranışta bulunmasına yol açması beklenen bir olay karşısında eski durumunu değiştirmemek, hiç aldırış etmemek, davranışını hiç değiştirmemek.

İthaf Etmek; (bir yapıtı birinin) adına sunmak.

Kalbi (Yüreği) Düpürdemek; Türkçemizde böyle bir fiil yoktur. Yöresel olarak; kalbin heyecandan, bunaltıdan, telâştan olağan öte (nabzı yükselmiş olarak) atması ifade edilmektedir.

Katılmak; Aşırı derecede gülme, ağlama, gıdıklanma, korkma vb. tepkiler sırasında solunum kaslarının kasılmasından dolayı soluk kesilmek. Ortak olmak, benimsemek. Hak vermek. Bir topluluğa girmek, iştirak etmek. Katma işi yapılmak.

Kendini (Fasulye Gibi) Nimetten Saymak (Sanmak); Kendini çok beğenmek.

Kusmak; Kızgınlıkla ağır hakaretler etmek. Yanlış, telâfi etmesi mümkün olmayan sözler söylemek. Öfke ile geri dönülmesi mümkün olmayacak sözleri sarf etmek.

Selle-Sümük Ağlamak; Sümüğün, tükürük, gözyaşı ile karışarak akması, burnunu gürültülü bir şekilde çekmek, ağlamanın bu şekilde olduğunun ifadesidir. Bazen “salla-sümük”, “salya-sümük”, “sellesümük” şeklinde de kullanılmakta, değişmeceli anlamda; “Derdini, ya da söylediklerini, yapılmasını istediklerini duygu sömürüsü ile özellikle ağlar gibi yapıp sesine duygusal bir hava vererek anlatmak”  olarak da söylenebilir.

Sünnetlemek; Lügat manası; bir tabaktaki yemeği iyice sıyırarak yemek. Halk dilinde ise; atılması, dökülmesi olası bir şeyi sevabını almak için yemek, içmek, bitirmek eylemi olarak vasıflanmaktadır.

Şok Olmak (Şoke Olmak, Şok Geçirmek, Şokta Olmak, Şok Yaşamak, Şoka Uğramak, Şoka Girmek); Çok şaşırmak, şaşakalmak, beklenmedik, hoşa gidecek veya hoşa gitmeyecek bir şeyle, belirli olmayan bir zamanda karşılaşmak, şaşkına dönmek, şaşkınlıktan dona kalmak. Afallamak.

Yasak Savmak; Bir şeyi gereğince olmamakla birlikte şimdilik, gönülsüz olarak, hatır kırmamak için, üstünkörü bir şekilde, işe yaramaz bir biçimde yapmak.

Yeğ Tutmak (Yeğlemek); Bir şeyi diğerlerinden daha üstün, daha iyi, daha uygun görüp ona yönelmek, tercih etmek.

(7) Az Buçuk; Azdan bir parça çok. Biraz. Olağandan, umulandan, ya da gerekenden, çok şeyden az.

Dangıl Dungul; Davranışları ve konuşması kaba. Çok kaba bir biçimde.

Eciş Bücüş; Çarpık çurpuk. Hiçbir yeri düzgün olmayan, çok çarpık, eğri büğrü.

Eften Püften; Baştan savma yapılmış, dayanaksız, dayanıksız, derme çatma, çürük, değersiz.

Haldır-Huldur (Haldır-Haldır); Hızlı ve ses çıkararak, dikkatsizce, umursamaksızın.

Hay Huy İçinde; Boş ve sonuçsuz çaba. Herkesin aynı anda konuşmasından ve eğlenmesinden oluşan gürültü.

Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilindi söyleniş biçimi.)

Ivır-Zıvır; Küçük, önemsiz.

Kendi Âleminde; Hiçbir şeye değer vermeksizin, dünya umurunda olmaksızın kafasının erdiğince, kabullendiğince.

Lâf Ola, Beri Gele; Konuşulan konu ile ilgisi olmayan veya bir sorun tartışılırken ilgisiz bir şey ifade edildiğinde söylenen söz.

Staj Mahiyetinde; Mesleğinin erbabı olmadığı halde herhangi bir mesleği edinecek olan kimsenin geçirdiği uygulamalı öğrenme dönemi gibi veya yakışır şekilde, ve bu kimsenin öğrenerek o meslek bilgisini artırmak için uygun birimlerde çalışıp öğrendiği ve durum, geçirdiği dönem.

Ufak Tefek; Türkçemizdeki masa-musa, sandalye-mandalye der gibi bir söz. “Ufak-tefek “diye başlayan şarkı bilindiği gibi KAYAHAN’a aittir.

(8) Kişi noksanını bilmek gibi irfan olmaz; İlk satırı; “Çeşm-i insaf kadar ârife (bazı deyişlerde; kâmile) mîzân olmaz”  “Olgun insana insaf gözü gibi ölçü bulunmaz, kişinin kendi eksiğini bilmesi gibi irfan olmaz” Talib-i KADİM şeklinde olup haddini bilmek, başkalarının kusur ve yanlışlıklarını görmemek anlamında kullanılmaktadır. Buna benzer iki şairin şöyle deyişleri de vardır; Ayinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz / Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde” ” (Bir kişi hakkında yargıya varmak, nasıl bir kişi olduğunu öğrenmek istiyorsanız onun hakkında söylenen sözler yerine, yaptığı işe bakınız. Çünkü yaptığı o iş, onun ne kadar sorumlu, bilgili ve yetenekli olduğunu açıklar) olabilir ve “Söyletirsen dillerinde lâf çok / Zerre kadar birisinde hâl yok!”

(9) İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar… “DENİZİN TÜRKÜSÜ” Yahya Kemal BEYATLI (Şiirin en anlamlı en son dizesi).

(10) Seninle her şeye varım ben… Kayahan AÇAR Şarkısı.

(11) Yalan, yalan seni sevmediğim yalan… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziğinin Güfte ve Bestesi; Selâmi ŞAHİN’e ait olup eser Muhayyer Kürdi Makamındadır (Sen varsan her şey tamam, nakarat bölümüdür).

(12) Bağdat Yolu diye ünlenen, “Bir bakış baktın, kalbimi yaktın” şeklinde başlayan “Sen bir şahinsin, ben garip serçe” nakaratıyla gönüllere yerleşen Rast Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Beste ve Güftesi; Cevat ÜLTANIR’a aittir.

(13) Gemlik’e doğru denizi göreceksin, sakın şaşırma! Orhan Veli KANIK (Bursa’nın Gemlik ilçesine ulaşan sırtlarında yükselen şiir. Gemlik'te Kumla ve diğer isimlerde birçok yazlık mekân vardı, aklımda kaldığınca, Marmara Denizi kirlenmeden önce.)

(14) Başımın Belâsı; Sürekli sorun yaratanlara ya da ironik anlamda sevdiklerine söylenen söz · teoride olmaması gereken, pratikte oluveren. Gideceğin yere beni de götür, sorana başımın belâsı dersin… şeklinde  başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Halil SOYUER’e, Bestesi; İbrahim ÖZORAL’a ait olup eser Muhayyerkürdî Makamındadır. (Bestede şiirin yalnız ilk iki kıtası olup son kıta, beste içinde yer almamaktadır. Ayrıca muhtelif sanatkârların “Başımın Belâsı” şeklinde eserleri de bulunmaktadır.

(15) Söyle naz mı bu kaş çatış, benden uzaklara kaçış, sensiz hayatım olur kış… Canımın ta içisin sen… Beste ve Güftesi; Yusuf NALKESEN’e ait Kürdîlihicazkâr Makamında Türk Sanat Müziği eseri.

(16) Yıllardır ki, bir kılıcım kapalı kında, Kimsesizlik dört yanımda bir duvar gibi… ve; Sanıyorum saçlarımı okşuyor bir el, Kıpırdamak istemiyor gözkapaklarım, Yan odadan bir ses diyor gibi gel Ve hakikat bırakıyor hülyamı yarım! Varsın yine bir yudum su veren olmasın, Başucumda biri bana ‘Su yok!’ desin de!  “KİMSESİZLİK” Kemalettin KAMU

(17) Ne doğan güne hükmüm geçer, Ne halden anlayan bulunur… şeklinde başlayan Cahit Sıtkı TARANCI’nın “GÜN EKSİLMESİN PENCEREMDEN” isimli şiirinin başlangıcından sonra “Neylersin ölüm herkesin başında / Uyudun, uyanmadın olacak / Kim bilir nerede, nasıl, kaç yaşında? / Bir namazlık saltanatın olacak, Taht misali o musalla taşında…”  dizeleri yer almaktadır. Şiir Münir Nurettin SELÇUK tarafından Türk Sanat Müziği eseri olarak Mahur Makamında bestelenmiştir.

(18) Senden ayrılmadan önce bilmiyordum hiç… Ellerim bomboş, yüreğimde bir sızı… Fatih ERKOÇ

(19) Karagözlüm efkârlanma gül gayri, ibibikler öter ötmez ordayım! Sütler kaymak tutar tutmaz ordayım. Tüfekleri çatar çatmaz ordayım… Bekir Sıtkı ERDOĞAN’ın “KIŞLADA BAHAR” isimli şiirinden bölümler olup eser,  Münir Nurettin SELÇUK, Gültekin ÇEKİ, Erol SAYAN, Yusuf NALKESEN tarafından Nihavent, Rast ve Kürdilihicazkâr Makamların Türk Sanat Müziği eseri olarak bestelenmiştir. Şiirin bir bölümünde; “Vatan borcu biter bitmez ordayım!” dizeleri hâkimdir.

(20) Aşka düşen insanlardan yerçekimi sorumlu tutulamaz. Bu; biyoloji, fizik, kimya gibi terimlerle de açıklanamaz. Ateşe uzatılan bir el, bir dakika dursa bir saat gibi gelir insana, ancak sevgili ile beraber olunan bir saat bir dakika gibi gelir. Görelilik (İzafiyet, izafilik, rölatiflik, bağıntılık, sınırlı bir geçerlilik) budur. Albert EINSTEIN