“Seneler, senelerce evveldi...(1)” diyesim geliyor, ama haksızım. Devlet Memuru olarak bir sonbaharda atanmış, bir sonbahar daha geçtikten sonra yaz aylarını kucaklamak üzereydim. Yani; taş çatlasa(2) yirmi ay kadar bir şey ki, senelerce deme hakkım yoktu. Ancak “Seneler kadar uzun gelmişti bana!” dememde de sakınca olmayacağına inanıyorum.
“Güzel bir kızdın, ama ismin neydi unuttum(3)!” diyemezdim de o abla için. Çünkü başvurmamış olmama rağmen yeni bir atama emri alıp da ayrılacağım zaman;
“Abla! Abla, hep Abla dedin bana. Ola ki hatırına gelirsem(4), ya da anmak istersen ismimle an beni” demiş ve;
“Çarşıya çıkıp, sana hatıra olarak bir şeyler alıp hediye etmek isterdim, ama biliyorsun hiç zamanım olmuyor, istersen masamdan, ya da laboratuvardan bana ait herhangi bir şeyi hatıra olarak alabilirsin!” dediğinde, gözüme başka bir şey ilişmemiş gibi;
“İçine kalem koyarım!” diyerek ne hikmetse(2) bir beherglas(5) ile bir pipet(5) aldığımda önce itiraz etmiş, sonra hoş görmesi(4) gerekliliğini anlatmak istemişti sözlerinde;
“Onlar devletin malı, pek uygun değil, ama mademki ‘Hatıra’ diyorsun, peki al, ben sonra yerine yenilerini satın alır, koyarım!” dedikten sonra beni götürecek olan resmi arabanın yanına kadar gelmişti benimle.
“Nedense içimden vedalaşmak gelmiyor, sevgili meslektaşım, genç adam. Azıcık da olsa seninle, aynı dünyayı, hatta güzel bir dünyayı paylaştık, umarım tekrar karşılaşırız Cengiz!”
“Umarım Gizem Abla!”
“Sadece Gizem, bundan böyle!”
“Sadece, tek başına Gizem!”
“Dediğim gibi vedalaşmak gönlümden geçmiyor. Mesleğime, çalışmalarıma, araştırmalarıma inanıp destek olan tek insandın sen. Güle güle! Seni çalışmaların nedeniyle takdir edip alkışlayanlarla daha da büyüyeceğine inanıyorum.”
Ne elini uzattı, ne de kucaklamak ister gibi yaptı, ben gerçekten arzulamama rağmen.
Aile ve sosyal durumunu bilemem. Hem öğrenme çabası da bana yakışmazdı. Bildiklerim ve gördüklerim benim için yeterliydi, ama ne kadarı? Ondan ayrılırken bilemediğim bu idi, geç de olsa bileceğim, daha doğrusu öğreneceğim.
Aramızda mezuniyet tarihlerimiz olarak bir, bilemedim iki yıl fark olsa gerekti, onun lehine. Ancak ben okula doğum tarihim nedeniyle bir yıl erken başladığımdan, hani olmaz ya, o da okula geç başlamışsa aynı yaşlarda olmamız bile mümkündü, ama ne bunu düşünmenin sırasıydı, ne de önemi vardı. Zira akıl yaşta değil, baştaydı ve zaten yaş çok şey için önemli değildi ki! Gönül ota da... her bir şeye de konardı!
Az kaldı gizli bir sırrımı kaçıracaktım ağzımdan, sanki gizli olmayan sırlar da varmış gibi…
Gizem benim askerlik yapmam devresinde mastır yapmış(4), doktorasını vermiş(4), mükemmel bir Ziraat Yüksek Mühendisi idi, hem yüksek unvanlı, hem de gıda üzerine oldukcanın çok çok üzerinde bilgili, kendince bilgisini yeterli görmeyip her gün bu bilgilerini değişen koşulları dikkate alarak yenileme ve ilerletme amacını güdüyordu.
Mütevazı bir insandı. Ayrı bir odası yoktu. Laboratuvarda etajer, çekmece gibi bir masa ve her amaç için kullandığı taburesi tek aksesuarı idi. Öyle ki, Güvenlik Görevlilerinden öğrendiğim ve aklımda kaldığı kadarıyla bazı çalışmalarını sona erdirmek için gece yarılarına, hatta evine gitmeksizin sabahlara kadar çalışırmış.
Bekâr olmasına rağmen lojmanlarda oturuyor olmalıydı veya yakınlarda bir yerlerde, ya da medeni cesareti(2) ile arabasına atlayıp gittiği korunaklı bir mekânda olsa gerekti evi.
Başlangıçlarda çok çalışmasının mecburiyeti olarak bedel ödemek gibi düşünülürse gözlerinde kocaman, muhtemelen de büyük numaralı gözlükleri vardı. İlerleyen tarihlerde bu konuda bazı şeyleri yüzüne karşı yahut da gıybet(6) ederek arkasından söylemem kulağına gitmiş olmalı ki lens(5) kullanmaya başlamıştı.
Koyu kahverengi gözlerini ilk kez lens taktığı gün lenslerin öncesinin ardında hayranlıkla gözlemiştim, hakkım olmadığını bile bile.
Bir lokma, bir hırka derviş örneği(7) yaşantısını öğrenmek istercesine baştan aşağıya inceleme gereğini arzulamıştım; bu zayıf, bebekliğinde kundağı geniş bağlanmışçasına çarpık bacaklı, boyasız, aksesuarsız, daima düz ayakkabılı, yakasına özen gösteren temiz önlüğü ile gördüğüm, meslektaşımı, ablamı, ya da kısaca ve öz olarak Gizem’i.
Belki kendiyle ilgilenmek (meselâ) aklımdan bile geçmiyor olduğu için gerçekten bedenen çok zayıf görmüştüm ve görüyordum onu, beyni hariç.
Ona yakıştırdığım kahverengi gözleri; elmacık kemikleri ile şakakları arasına gizlenmiş, saklanmış, ya da onlar tarafindan zapt edilmiş gibiydi. Gudretten(5) siyah saçlarında dikkatli bir şekilde bakılırsa tek-tük de olsa beyaz teller görünüyorlardı.
Burnu bir genç kıza, belki de benim yakıştırdığım şekilde hafifçe yukarı kalkık, bir bakıma “Mantı Burunlu(2)” tarifi içindeydi.
Bence dudaklarını tarif etmek günlerimi alabilirdi; “O dudaklar yine, yaz geldi de bülbülleşiyor(8)!” diye başlayan Türk Sanat Müziği, belki de onun için bestelenmişti. Üst ve alt dudakları aynı şekilde ve ağzının küçüklüğüyle orantılı, inci gibi parıldayan dişlerini hapsetmek istercesine pembelerin aydınlığındaydı.
Elleri, kolları...
İşte anlatmakta biraz sıkıntı çekeceğim onda olmaması gerektiğini sandığım bir şekilde idi. Bilmem hiç dikkat ettiniz mi? Bir piyanistin, yün eğiren bir kadının,
tuğla için çamur karıp da onları ustaca yerleştiren bir ustanın elleri nasılsa öyleydi. Eğri-büğrü(2), çarpık-çurpuk(2) dengesiz, bir iki tırnak ve bir parmağının ucu eksikti, çalışmalarının eseri olsa gerekti.
Ellerinin ve kollarının ön yüzlerinde belki de işinin gereği sık sık ellerini kollarına kadar yıkaması nedeniyle duyu azlığı da varmış, kendi dediğine göre(9).
Sol kolunda büyükçe kahverengi bir iz vardı, ben değildi ama. Gömleğinin kolu tesadüfen sıyrılınca fark etmiştim ve soran bakışlarını benim yüzümde toplamıştı, benim yerime. Kısaca;
“Deneylerim, araştırmalarım!” dedi, ellerini de gösterirken.
Gerçekten çalışıma ve deneylerinde, yazarken özellikle, dünya yıkılsa da umurunda olmayacağının tek işareti; işaret parmağını havaya kaldırıp “Bir dakika(10)” gibi işaret etmesiydi. Süresini kendisinin bile bilemediği bu süre için parmağını havada tutuyor, ne zamanki gelenin kapısını kapattığını hissediyordu, o zaman serbest bırakıyordu parmağını.
Deney tüpleri ile deney mi yapıyor? Bir dakika…
Saturasyon(5) kaplarını mı kontrol ediyor? Bir dakika...
Kitap mı okuyor, televizyon ya da radyoda takip ettiği bir konu mu var? Bir dakika...
Rapor yazıyor, ya da bir bulgusunu mu not ediyor? Bir dakika...
Başka hangi birini “Bir dakika” olarak eklesem ki? Doktorası hariç, yazdığı ve kurum bünyesinde bastırdığı iki kitabının olduğunu öğrenmiştim. Bunun yanında ayrı ayrı müsveddeler halinde poşetlediği, tamamlamak için zamana ihtiyacı olduğunu söylediği 8-10 adet karalamasının olduğunu bana coşkuyla göstermişti.
Bir bakıma gün 24 saat, kendisine yetmiyordu, ağır işçi olarak(11)! Diğer günlerden de ödünç zaman almak mümkün olsa, kesin olarak eminim ki, alacağı saat, hatta gün gibi vakitlerin kendisini ölüme o kadar yaklaştıracağını bile bile almaktan çekinmeyeceğine inanıyordum(12).
Sadece bu kadar mı? Kendine ayırdığı özel vakitler konusunda şüpheliyim, ancak tüm mesleki, akademik ve sosyal, hatta siyasal etkinliklere de katılan bir insandı, eğer işinin olmadığına, ya da yakın bir zamanda tamamlayacağına inanıyorsa...
Bu kadar iyi tanımıştım onu. Kendime itirafta zorlansam da, onun hissetmemesi için gayretli olsam da Gizem etkilemiş, duygulandırmıştı beni. Belki ikimizin farkında olmadığımız bir dünyayı habersizce üleşmeye başlamıştık, hem özleyerek, hem gerçekten.
“Yağmurun denizi ıslattığına
şahit oldunuz mu hiç?
Çisil çisil bir birikim
gönüllerden aşağı
ve mutluluğu, saadeti, gülücükleri
kucaklar gibi
özlemden maada...(13)”
İnsan yeni bir dünyaya açılınca, çevresindeki baygınlıkları, hayranlıkları, ilgiyi hissediyorsa ve hele de erkekse, başına devlet kuşu konmuşçasına(4); “Anam, bacım, kardeşim olsun!” dedikleri dışındakilerin hepsine gönül arkadaşlığı gözüyle bakıyorsa arkasında bıraktığını da unutuyordu.
Balık hafızalı(2) olmasa da nihayeti insan hafizası, hele ki benim gibi kadir-kıymet bilmeyen(4) insanlar ummaya meyilli(14) değiller miydi ki?
Ve tekrar hele ki, çalışkanlığı, bir öncesinde öğrendiği gayret, istek ve hizmet gereğini beynine yerleştireni unutup çevresine caka sattığında(4) amirlerinin pohpohlamalarından(4) mutlu ve gururlu ise, masasındaki beherglası da, pipetleri de unutuyordu.
Hatta bir zamanlar ne için, nasıl yaşadığını ve zihninde neler şekillendirdiğini de? Bunun için tek ve gerekli şart benim gibi hayırsız bir erkek olmak yeterliydi!
Lisan konusundaki bilgi birikimim, hatta tercümanlığım ve buna bağlı cüretim (belki kısmen de olsa yalakalıklarım) benim yurtdışı görevler için avantajlı olmamı sağlıyordu. İyi niyetlerine, tavır, çaba ve gayretlerine karşın, belki de bana güven konusunda şüpheleri olan âmirler, beni bu görevlere mutlaka, lisan konusunda gabi olmasalar da yeterli olmadıkları belli olan bir eleman ya da otel giderlerindeki titizliğin temini için çok zaman evli-barklı, çoluk-çocuklu bir-iki meslektaşımı yanıma katıyorlardı.
Bu benim yurtdışı görevlerde, bazı konularda avucumu yalamamın, güzellikleri yaşamamın kısıtlanması oluyordu. Üstelik ben buna mecburdum da. Çünkü yanımdakiler bir bakıma hayatlarını yaşarlarken benim devamlı olarak not almam, gerekli dokümanları toplamam, toplantılara mutlaka katılmam, zihnimi devamlı açık ve aydınlık tutmam gibi mecburiyetleri yaşamama ve dönüşümde...
Evet ve dönüşümde aldığım, not, belge ve bilgileri tercümeleriyle birlikte âmirlere (kısaca; “patronlara” da diyebilirim) sunmak en önemli zorunluluktu, sorumluluğumun katkısıyla. Doğal olarak yanımdakilerin çevremizdekilere “Ha! Ha! Hi! Hi!” modundaki anlatımlarına katılma mecburiyetimin de dönüşlerimin bir gereği olduğunu söylemem gerek!
Yaşadıklanm bu kadarla sınırlı kalmaz, öyle olmazdı. Çünkü bir kısım konular, bir kısımlarının zülfüyârlarına dokunurdu(4)!
Yazdığım raporlar, ya da izlenimlerimin belgeleri hükümetin, bakanlığın ya da bizzat bakanın, müsteşarın, bir kısım arkalı, okkalı milletvekillerinin, hatta aynı olaya birlikte hâkim olduğumuz yalaka meslektaşlarımın hoşlarına gitmez, ellerinde çantaları ile hangi makama ulaşmışlarsa küçükten büyüğe doğru; “İşimin ehli olmadığmı” söyleyerek bir bakıma (tahminen) “İşten atılmamı, bir başka göreve atanmamı, hatta sürgüne gönderilmemi” rica ediyorlardı gibime geliyordu ve yine tahmin ederim ki, hüsnüniyetle!!!
İtiraf etmeliyim ki, bu hüsnüniyetli(!) ricalara uzun süre bana yakın olan âmirledmle birlikte tahammül edip dayandık, dayanıyorduk.
Ancak ipin inceldiği yerden kopacağı(4) da apaçıktı, ne kadar sağlam olursan ol, ayakların yere ne kadar sağlam basarsa bassın!
Bir çınar bile olsan, sapı kendinden olan bir balta, ya da hırlaması öfkeli bir elektrikli testere, çanına ot tıkamayı(4), ya da canını acıtarak yok etmeye yürekli olabiliyordu, ama benim için gerçek, nasıl gerçekleşecekti, bilmediğim o idi.
Gene de insanların; “Keser döner, sap döner, gün gelir hesap döner!” felsefesinden fazlaca uzaklaşacaklarını tahmin etmiyordum. Ancak tehdit telefonları da almıyor değildim, hatta bazen takip edildiğim hissini bile yaşıyordum...
İnsanlar zorlanmamalıydı. Nihayeti poposunu bir köşeye dayamış, kurtuluşuna mucize gözü ile bakan bir kedi, canını yitireceğini bile bile karşısındakine vereceği zararın en üstünü gerçekleştirmek isterdi.
Bilmediğim, öğrenemediğm, çözümlemekte zorlandığın şey kısasa kısas(2) idi. Yapacağım herhangi bir yanlışın tedaviye yararı olmayacağını bilerek bana ve devletime bumerang(5) gibi yöneleceğine kesinlikle inanıyordum.
Çünkü Türkiye’min insanıydım ve aylardan, hatta yıllardan sonra Gizem canlanmıştı gözlerimde felsefesi ile, çalışkanlığı ile, yaratılışı ile, yaşam biçimi ile...
Onu özlediğimi hissediyordum, oysa giden bendim, o değil.
Gitsem, arasam, sorsam, soruştursam, bugüne kadar aklımın ucundan bile geçirmediğim(4) iki adım ötemdeki onu! Neden demez miydim kendime bile? Hatta kaba bir deyişle; “Bayram değil, seyran değil, neden öpülüyorum ki?(15)” gibi bir gerzekliği kim alkışlardı ki?
Sustum, pıstım(4) kendi kendime, hatta tırstım(4) da, belki de nedensiz dizeler dökülürken dudaklarımdan.
“Dağın doruğunda
Tanrının hırçın nefesi kin tutmuş
bulutların maviliğine isyan edercesine
Dağın eteklerinde biriken
Tanrının gözyaşları
(nedense)
deniz olmuş
ilkbaharın bu ilk demlerinde
Avuçlarım ılıklığı avuçlarken
Seni arıyorum!(16)”
Kendime güvensizlik, inanmazlık, çekince, itirafta zorlanma olur muydu bu yaşadığım?
Anın kıymetini bilmeyen ben, bu birkaç aylık, hatta bir yılı geçen devrede mi kendime gelmiştim ki? Sevgi, sevmek, gerçeği görüp kendine geldiğini sanmak böylesine bir duygu muydu?
“Gök kubbenin yalnızlığında
Avuçlarımda renk
Seni duyumsuyorum
Sabah rüzgârının esenliğinde
Gözlerimde ritim
Seni duyuyor,
Seni anlıyor,
Seni yaşıyorum.(17)”
Etten-kemikten birikim olan bedenin, can-ruh-beyin üçgeninde bir de sevgi taşıyan kalbinin olması gereknez miydi? Bunun için, aklın başa devşirilmesi(4) için mutlaka zamana mı ihtiyaç vardı?
Korkuyordum, hem çok korkuyordum. İnsanın neden korktuğunu bilmeden korkması, zavallılığının belgesi olsa gerek. Nedensiz nedenlere ulaşma çabasına gerek var mıydı? Sevip de sevilmemekti korkum, yoksa vedalaşırken sevildiğini hissedip sevilmemesi gerektiğini anlatmak mı istemişti Gizem bana?
Yokluğunu hissediyordum, özlem dilleniyordu gönlümde vazgeçemeyeceğim. Susadığımı hissediyordum, geçen zamana kahrederek, utanmazlıkla...
“Seni öyle özledim, öyle özledim ki ah!
Gönlümde karanlıklar, olmuyor ki hiç sabah,
Damarlarımda cansın, inandırsın Allah
Seni öyle özledim, öyle özledim ki ah!
Açan güneş sensin, haleli doğan ay sensin,
Ruhumda kopan çılgın fırtınaya nedensin,
Karanlık gecelerde, düşlerimde gelensin
Seni öyle özledim, öyle özledim ki ah!
Sevda bulutlarıyla katsak aydınlığa renk,
Mutluluk, saadet kursa arasında ahenk,
Olsaydık seninle beraber gönlümüzce denk
Seni öyle özledim, öyle özledim ki ah!
Yalnızlık halka halka bende çalkalanırken,
Gönül berraklığında yokluğun yıkanırken,
Ölüm şekillenen yalnızlığa katlanırken
Seni öyle özledim, öyle özledim ki ah!(18)”
Bir bildiğin mesafede olana, geçen zamana aldırmaksızın; “Ben geldim!” deyip tepkisini ölçüp biçmeksizin davranmak ne kadar doğru olabilirdi ki?
Mademki aranmamıştım, sanki bulunmaz Hint Kumaşı(2) gibiydim. Onda bana ait sevginin zerresinin bile yaşamadığına inanarak “Elimi taşın altına sokmama gerek yok!” diyebilir miydim?
Ellerim boş ve boşlukta kalmayı hak etmişlerdi. Bir de; “Zaman her şeyin çözümü…” diye ünlemişler! Herhalde benim gibi kafasızların dünyada yaşadığını, ya da yaşayacağını düşünmemiş olsalar gerekti, zamanla ilgili bu cevheri(5) sergileyenlerin...
Sustum. İnkârda ve yalanda başarılı olduğumu sanmama rağmen, yalan söyleyecek kadar zeki olmadığımı ve yalanın insanı alçalttığını(19) bile bile diklenmeksizin zamana bıraktım kendimi. Nasıl olsa, Tanrı bildiğini yapar, genel anlamda; “Mevlâ’m neyler, neylerse güzel eyler(20)” di.
Âmirlerim, yakınlıklarını uzaklaştırmış görünmelerine rağmen herhalde beni defterlerinden silmemişlerdi. Eee! Ne de olsa angaryalarını yükleyecekleri, bir günah keçisinin(2) el altında olması makbuldü. Hele ki angarya yaldızlanıp süslenmişse vur abalıya(2), yani bana.
Nasıl olsa saha onlarındı, hakem onlardandı, kurallar maçın herhangi bir dakikasında değiştirilebilirdi, deplasmana çıkmış bir garibandım ve sadece top yuvarlaktı, onu da isabet ettirebilirsem ki; ofsayt kokardı, faul yapmış olmam olasılığı % 99,5 tu, olsa olsa % 0,5 gibi lehime bir şans olabilirdi. Bir bakıma bile bile lâdes(2) gibi bir şey!
Hollanda’ya bir görev çıkmış, illerden birinde; Arnhem’de bir etkinliğe katılmam emredilmişti. Başka şamar oğlanı(2) yoktu boş gezenin boş kalfası(2) çok olmasına rağmen, ama bu bir angarya idi. Ancak dezavantajım (yoksa avantajım demem daha mı doğru olurdu ki?) yalnız olmam, arayanımın-soranımın olmaması idi; “Yürü, anca gidersin!” örneği.
Aslında, hem yurtiçi, hem de özellikle yurtdışı seyahatler hoşuma giderdi, her ne cins olursa olsun. Öyle ki yıllık izinlerimde baba, anne ve kardeşlerime ayırdığım birkaç gün dışında zamanımın çoğunu yurt dışlarında organize edilmiş turlarla geçirirdim, hobi olarak, zevkle, keyifle…
Gittiğim ülkelerin paralarını, pullarını, küçük ebatlı bayraklarını koleksiyon şeklinde biriktirirdim. En çok hoşuma giden de gittiğim yerlerde aldığım yöresel kartları, ülkenin posta pullarıyla birlikte kendime, kendi adresime postalamaktı.
Tanıştığım insanlarla adres, telefon numarası gibi alışverişler de hoşuma giderdi, özellikle tanışmamın yararlı olacağı...
Bu son cümleyi şöyle düzeltmekte yarar görüyorum; tanıştığım kişiler merakımı görünce kendi ülkelerini ve Türk arkadaşlar ise, çalışıp yaşadıkları şehirlerini gezmemi salık veriyorlardı(4).
Bu ziyaretlerle ilgili olarak dolu dolu dizeler dökmeğe çalışmıştım yerlerinde, o iller için. Onlardan bir kaçını dolu dolu dizeler yerine birkaç satırla gerçekleştirmeye çalışayım.
MERSİN(1961)
“Sevenler hep seninle murada ersin,
Sen unutulmayacak büyük bir yersin,
Her zaman tatlısın, şirinsin, güzelsin
Akdeniz’in incisi, sevgili Mersin. “
BURSA(1961)
“Mevsimlerden eğer bir ilkbaharsa,
Bulunmaz içinde yeşilsiz arsa,
Yeşiller arasında cennet gibi
Her şeyiyle güzeldir, Yeşil Bursa.”
ANKARA(1998)
“Seni görmek istermiş, her bahtı kara”
“Yardım uman da olurmuş, düşüp dara”
İlk böyle yer aldın gönlümde bir sıra,
Sonra güzellikler dizildi, Ankara.”
BİLECİK(2005)
“Yıl bin üç yüz…(1) Osmanlı Devleti kuruldu ilk,
Başkent Söğüt’tü önceden, sonradan Bilecik,
Yaşandı el ele ve omuz omuza birlik
Oldu Cumhuriyetimize ilk kan Bilecik.”
EDİRNE (2005)
“Ayrıldığımız bilmem ne kadar oldu? Kaç sene
Seni hiç unutmadım, unutamadım Edirne!
Bir kez daha ziyarete uydurayım bahane
Seni hiç unutmadım, unutamadım Edirne!”
İSTANBUL ÜZERİNE İNKİSAR (2007)
“Nice şair anlatamamış eski ve yeni,
Ben mi anlatabilirim İstanbul’u yani?
İstanbul’da anlatılmaz bir İstanbul vardır
Yaşayan yaşar, yaşamayansa yalnız fani!”
İZMİR’E AİT KISACIK BİRKAÇ DEYİŞ(2007)
“Geldim, gördüm, ...!” ve sevdim örneği bu şehirde,
Maviyi gökte, denizde yaşadım İzmir’de,
Bir yanda dağlar, bir yanda ova, deniz bir de,
Sanırım yaşam bile güzeldir boş kabirde. (21)”
Yabancı ülkelere ait şehirler için dizeler de geçse aklımdan, ya öze inemiyor, ya uyakları tutturamıyor, ya hissettiklerimi egomu tatmin ettirecek bir surette şekillendiremiyor, ya da serbest vezinle de olsa yazdıklarımdan tat alamıyor, huysuzlanıyordum.
Vazgeçtim.
Ancak gerek Türkiye’ye misafir gelen, gerekse rastladığım küçük iki kız onları dizelere hapsetmem için beni zorladı, bir-iki dize ile onları da anmak istiyorum. Vazgeçmem mümkün değil.
CANDY(2003)
Cici bir kız
-yeğenime miras-
uzak ülkelerden, ayak basan ülkeme
-sanki tanıdık biri, evvelden, daha öncelerden-
kendi tipi, kendi lisanı, kendi örfü…”
MIREILLE PERROTTE(2006)
“Senelerce, senelerce evvel(1)
iki deniz ülkesinin
birinde ben, birinde o
kalemlerde, dosya kâğıtlarında tanıştık
yaşamı yazarak yaşadık...”
MIEKE VAN DIJK(2003)
Senelerce evvel(1)
Polderlere egemen
“Bir deniz ülkesinde
yaşayan bir kız vardı...”
Bir ay kalacaktım Hollanda’da ve sıkı sıkı tembihlenen şey; “Zülfüyâra dokunacak sözlerden” sakınmamdı, hatta ufak bir tehditle; “Nush ile uslanmayana etmeli tekdir…(22)” anlamında sonucu dokundurmuşlardı da bana.
Affedersiniz, gerzekliklerinin farkında değillerdi. Devlet Memuruydum ve yıllarca aldığım iyi sicilleri bir anda sıfirlayamazlardı ki, bazı imkânları olanların, bazı çekindikleri şeyleri sıfırlamaları(14) gibi! Nihayeti beni yerimden eder, tayin ederlerdi, belki maaşta ilerlememi engellerlerdi.
Bayrağım dalgalandıktan sonra her yer benim için hizmet göreceğm ülkem, vatanımdı. Herhalde defterden de silmeye ya cesaret ya da cüret edemezler(4) diye düşünüyordum. Ama yalnızlığı yaşayan her şeyden önce adam olma(23) gayretinde olan bir adam olarak o da umurumda değildi. Nihayeti sonuç; “Bir garip ölmüş diyeler... (24)” idi.
Canı veren Allah, alan da Allah olacaktı, onun görevlendireceği Azrail’e karşı direnilemeyeceğini de en iyi bilen bir kul olduğumu düşünüyor, öyle sanıyordum, her ne kadar abdestte, ezanda, namazda gözüm, kulağım olmasa da, niyazda benimle kimse aşık atamazdı(4)!
Hazırlandım, bir ay uzun bir zamandı. Gençtim, prostatım(25), altıma kaçırmam yoktu, bir tek aşırı terlerdim, buna göre tertipledim bavulumu, çok zaman olduğu gibi, çalışmalarda, toplantılarda gömlek-kravat, sair zamanlarda yalnızlığımla tişört olarak, pijama bile gerekli değildi bu yaz mevsiminde her ne kadar Avrupalar bize göre biraz serin olsa da bu yaz aylarında...
Görevlere ara verildikçe gezecektim, sonrası; “Homini gırtlak, tumba yatak(26)” olacaktı. Belki az buçuk, kenardan-köşeden, otelin lobisinde bizden çalınan lâlelerin serüvenlerini(5) dinlerdim güzel arkadaşlardan(!), peynirleri ile bu ülkenin içkilerinin tadına bakarak ve belki de dostlarıma hediye edebileceğim iyi ve ucuz takunyaları nerelerden alacağımı öğrenirdim.
Hollandalılar, Tanrının dünyayı yarattığında kendi ülkelerini ve kendilerini unuttuğunu kabul ediyorlardı. Bu nedenle ülkelerini Hollandalıların var ettiğini düşünüyorlardı. Gerçekten öyle bir ülkeydi, tariflere sığdıramayacağım. Çalışma olmayan iki günlük hafta sonlarında gezip görebileceğim yerler için program yapmıştım.
Ancak bu küçük ülke için, bir Cumartesi-Pazar tatilimin bir günü bile yeterli olacaktı, bilemedin iki günü. Sonrası?
Hızlı tren vardı, pasaportum yeşildi, nasıl ki deliye her gün bayramsa(27), bana da her yer seyrandı! Ulaşabileceğim tatil günlerinde, üstelik içimde sindirip öteleyemediğim bir duygu vardı; özellikle sınır komşu olan lisan sıkıntısı yaşamayacağım Almanya’nın muhtelif kentlerine kendi başıma buyruk gidebilirdim.
“Atla git! Kalbinin sahibi Köln’de!" der gibi bir ses çınlıyordu kulaklarımda, bu ikinci haftanın Cumartesi-Pazarında. Oysa ben gönlümün sahibinin Türkiye’mde, ülkemde, Ankara’da olduğunu biliyordum özlemle, hem adım gibi, başkasını görmeyecek kadar, her ne kadar ellerim semaya doğru(28) açık olsa da.
“Düşlerin maviliğinde gülerken ay
Teninde haylaz yıldızlar oynarken sen
Parça parça olsa gönlüm, desem ki ay!
Samanyolu’ndan bulutlarla gelsen, sen!
Gözlerinde ufkun sitemi de olsa
Doğa yeşilliğinde gel sabahlara
Özlem kokuları güneşe de dolsa
Sensizliğim sığmaz karanlık ah’lara.
Ne ses, ne nefes, ne de bir damla kanım
Gönlüme sığmıyor, ama taşıyorum
Ölüm yalnızlığında bir zerre canım
Sensizliği sensiz, sende yaşıyorum.(29)”
Tanrımın bana güvenmediğini bile bile “Beni ona” ya da “Onu bana nasip et!” diye yalvarsam da, dualar etsem(30) de beni ona yönlendirmeyeceğini sanki biliyor gibiydim!
İçimdeki duygular direnmeme kulak asmadı, zaten benim de engelleme konusunda bir çabam olmadı!
Hızlı trende karşımdaki Alman teyzeye, Türkçe “Teyze” demeyi öğrettim! Ara-sıra elimdeki sözlüğe bakarak, çat-pat sohbet etmeye(4) çalıştım, daha doğrusu Köln’ü ve dahi sonra vakit bulursam, öncelikle Münih’i gezmek imkânlarını araştırmak için konuşuyordum.
Aslında “Alman Usulü(2)” denilen bir deyim var. Bence yalan! Çünkü o teyze bir “Selâmünaleyküm” mesafesinde bana adresini vermiş, “Mutlaka gel!” demişti. Vaktim olursa adını bilmediğim, ancak adresini aldığım o teyzenin elini mutlaka öpmeyi düşünüyordum, her ne kadar zihnimde çözümleyemediğim sorular olsa da.
Çünkü teyze neden Hollanda’ya gitmişti meselâ? Zihnimi, beynimi fuzuli sorularla meşgul etmemem gerekti bana göre, ben de etmemeyi yeğ tuttum(4)!
Trenden indiğimde ilk dikkatimi çeken Dutch Gulden ile Deutsche Mark idi, ikisi de aynı birimde idi ve sadece benim sürçü lisanım(2) dikkatlerini çekmişti karşımdakilerin. Ancak benim için paraların eşitliği hiç önemli değildi, çünkü gerek yolluğum, gerekse cebimdekiler yeteri kadar bozdurduklarım dışında Amerikan Doları idi.
Vedalaştık, hem de Türkçe, Teyze dediğim Alman Teyzeyle.
Ve dolaşmaya başladım şehri adım adım, serseri gibi, aylak aylak dolaşmak(4), bazı bazen, avam Türkçe kelimelerle arkadaşlık ederek, tanışmaksızın “Merhaba!” ötesinde.
Bildiğim kadarıyla nerede çokluk, orada “nınnırınınnın(5)!” olurdu değil mi? Bana dokunmayan yılan yaşasın değil, benim yanımdan dokunulmadan geçilmesi, ya da ağacımın üstündeki dalın bana sıkıntı vermemesi veya geçen uçağın elleşmeyeceğim bir şekilde üstümden uçması önemli idi, ben de müsaade ettim!
Gerçek şu ki; serserilik de yoruyordu insanı! Bir parka oturup vaktini geçiren insanları, havuzlardaki kuğuları, ördekleri, kenarlarda su içme gayretindeki kuşları, süs köpekleri ile dolaşan şortlu kızları, bayanları, körleri, topalları, tekerlekli sandalye ile gezinen, ya da gezdirilen insanların hayattan zevk almalarını gözlemlediğimde doğrusu onların yaşam hakları olmadığını düşünenler için kendi adıma üzüldüm, utandım.
Nedenine gelince; o kadar insan içinde hüzünlü olan ve acı çektiğini düşünen tek insan bendim, akşamüzerlerinde.
Ve şu dizeleri fısıldasaydım kendim kendime, acaba kendim kendime gelir miydim?
“Akşamlarda yaşıyorum seni
Erken nisanlarda
Soru dolu düşünceler içinde
Akşamlarda yalnız sensizliğim
Ecel nazlılığında.
Sabahı özleyen sesler veya
Ölüsünü bekleyen mezar gibi
Sana susuzluğum dönüm noktasında
Siyah, siyahım,
Hem özlemle…
Anlatabiliyor muyum?
Duyuyor,
Hissediyor musun?()”
Keşke gelmeseydim buralara, zorlayan mı vardı ki?
Yan kanepede oturan kızlar, ya da bayanlar dikkatimi çekmemişlerdi, ta ki bir süs köpeğinin onlara yönelip şaklabanlık(5) arzusundan korkan “Ay!” diyen kızlardan birinin çığlığını duyuncaya kadar. Sonra istemsiz, ya da bilinçsizce sarf edilen “Hoşt!” kelimesi, kanepenin üstüne çıkan kızcağızın kitabını düşürüşü…
“Ay!” ve “Hoşt!” Türkçe idi ve ses unutamadığım, ama inanmakta zorluk çekeceğim, tahayyül bile edemeyeceğim, kulaklarımdan hiç silinmeyen bir sesti, onun, yani Gizem’in sesi...
Sabırsızdım. Yöneldim. Çakıştı gözlerimiz. Çekilmişti köpek. Korkusu düşmüş, heyecanı tavan yapmak üzere gibi geldi bana.
“Sen?” dedi sorarcasına, eğilip kitabını almaksızın, arkadaşlarının kayıtsızlıktan meraka dönüşen bakışlarına aldırmaksızın, koştu, sarıldı.
Bir iskele babası(2), bir yalı kazığı(2) gibi yerimde çakılı(4) gibiydim, ancak;
“Evet, ben!” dedikten sonra akıl edebilmiştim ona aynı şekilde sarılmayı.
Anında sitem kılıcını çekmişti belinden, Demokles gibi(2), kulağıma fısıldarcasına;
“Bir gittin, pir gittin(4), beni, benimle sensiz bırakarak, aramadın, sormadın, üstelik acımadın...”
Gözlerine baktım;
“Ama sana bensizlik yaramış, bak! O çiroz(5) gibi halinden kurtulmuşsun. Evet! Bir süre aklıma bile gelmedin, sayılır değil, gerçekten ve sonra sensizliğin bana yaramadığını düşündüm ve geçen zamanda utanarak kahırla kendimi kendime hapsettim, sana lâyık bir sevgiyle seni sevmediğime inanarak…
Oysa o kadar yorgundum ki, yokluğunda. Hele ki duygularından, daha doğrusu senden habersiz...”
Yabancılar, Almanlar, hatta Almancılar alışkınlardı böyle şeylere, ama Gizem’in yanındaki Türk olan meraklılar yanı başımızda idiler, fısıldayarak konuşmalarımızı dinlemek, bilmek, öğrenmek istercesine. Belki de tereddütleri kuşlarla haberleşip danışıldı buluşma, kavuşma olarak şekillenmiş olabilirdi!
Gizem önce tanıştırdı onları; Gamze ve Gözde olarak. Sonra bana döndü;
“Cengiz, bir ara beraber çalıştığımız bir arkadaş…”
“Hani bir ara beraber çalışırken seni heyecanlandırdığını ve vefasız olduğundan seni aramadığını söylediğin arkadaşın, üstelik de Türkiye’de değil de, bu yaban ellerde...”
“Aramızda kalması gerekenleri söylemesen iyiydi, ama söylediğin için de sitem etmek içimden gelmiyor!”
Alıcı gözüyle bakmam gerekmiyordu, Gizem’in yanındakilere. Ama merakla bakışlarımı da engelleyemedim.
Onlardan biri Gizem’in yere düşürdüğü kitabı almıştı eline.
“...Ve Öldüm(32)” başlığı koyuca görünüyordu, yazanının adını ve kitap üstündeki resmi tam olarak görememiştim.
“İşin ile ilgili akademik, bilimsel yayınlar dışında böyle romanlarla da ilgileniyorsun, demek ki?”
“İlgilendiğimden değil, boş vakitlerimi değerlendirmek için elime aldığım herhangi bir kitap…”
“Konusu?”
“Yazarın şiirlerle donattığı, pek de özelliği olmayan bir serüven, ancak başlayınca sonunu merak ediyor insan, özellikle de adı dolaysıyla…”
Ve devamında konuştuk...
Eksiklerini tamamlayarak konuştular, birbirinin. Konularında uzman, aynı laboratuvarda çalışan üç uzman idiler. Belki başlangıçta Gizem’den başkasını görmediğim için fark etmediğim, ya da ben ayrıldıktan sonra Gizem’e yaş olarak küçük olmalarına rağmen şef, müdür ya da her neyse önderliği, önceliği olan...
Evli, hatta birinin çocuğu olan arkadaşlarıyla, beni düşünerek sırlarını paylaşmak istemesi normaldi, ama sevgisini hapsetmek zorunda kalmış bir genç kızdı, başını eğmesini düşünmek asla doğru olamazdı.
Bir ortak projeyi yaşama geçirmek için önce Stuttgart Hohenheim Ziraat Okuluna gelmişler, sonra da Hollanda’daki Wageningen Ziraat Enstitüsü Kompleksine gideceklerini anlatmışlardı.
Son bir haftamı onlarla geçireceğimi düşünüyordum, verdikleri bu habere göre. Paylaşacaktım umutlu, umutla. Wageningen-Arnhem arası mesafe neydi ki, atla deve değildi(2) ki Hollanda'da. Ankara'da Yenimahalle-UIus, İstanbul'da en fazla Haydarpaşa-Pendik kadar bir mesafeydi, plânladığım takdirde gideceğim yol.
Akşamı beraber getirdik, onlar yollarına, ben yoluma olarak. Tek farkla; Hollanda’ya gelecekleri tarih ve saati öğrenmiştim.
“… Gittin! Oysa sıcaklığın her şeye bedeldi,
Gözlerindeki pırıltı sevgi dolu bir seldi,
Senle, uzaktan da olsa yaşamak güzeldi
Ben, artık bana diyebilir miyim; “Ölümsüz?!(33)”
Artık huzurluydum, huzur doluydum. “Sevmek mi güzel, yoksa sevilmek mi?(34)” diyen sanatkârı “İkisi de, ikisi de!” diye tasdikliyordum…
Hızlı trenler sağ olsun, her anımı onun nefesleriyle ve arkadaşlarının izinleriyle değerlendiriyordum, bu iki tatil gününün bir saniyesini bile boşa heba etmemek(4) üzere.
Sonra iki yabancı olduk, o akademik çalışmaları için, ben “Lây! Lây! Lom(2)!” birikimlerimi toplamak üzere hızlı trenlerle. Çünkü sevdiğimle geçirdiğim bir dakikayı koca bir ömre bile değişmem mümkün değildi(35).
Bazen insanların zamana küfredesi gelirdi, ben de o harap haldeydim, üstelik haddimi bilmeksizin(4), Rabb’in bir nimeti(36) olup onu da bir umulmadık zamanda ve yerde karşıma çıkartmasına şükretmeksizin. Bu durumda Tanrının beni cezalandırma dileğine gücenme hakkım olabilir miydi?
Eksiklerimi biliyordum. Tanrım bu konuda aptallığımı belirtmiş olmasına rağmen, beni sevdiğime bağışladığına dair sonsuz bir inancım vardı. Tane tane konuşmuştuk tüm geleceğimizi, engel tanımaksızın, bir an bile engelle, ya da engellerle karşılaşabileceğimizi düşünmeksizin.
Kendi kendine konuşana “Deli” derlermiş, umurumda değil şu an...
İlköğetimden, üniversite son sınıfa kadar bana ayrılan odada gardırobu kara tahta, dedemden yadigâr kalan bastonu, ya da annemin ısrarla saklayarak vaz geçirmeye çalıştığı oklavayı bulup el koymakta başarılı olup çubuk var sayarak öğretmen-öğrenci gibi kendi kendime ders anlatır, ders dinlerdim!
Öyle ki bazen kendimi yazılı yoklama ile sınardım, hangi ders ya da konu olursa olsun. Destekler her şeye rağmen anne ve babamdandı.
Babam; “Soru bir” derdi, “i” hafini oldukça uzatarak, sanırdım ki dünyanın en kazık soruları peş peşe yönlenecek.
Annem ise öğretmenlere has o sevecenliği ve bilgeliği ile; “Hazır mısınız çocuklar?” diye sorduktan sonra, “Başarılar dilerim!” sözünün eklentisinde başlardı suallerine.
“Hem okudum, hemi de yazdım!(37)” türküsü eşliğinde verilen süre içerisinde, annem-babam kopya çekmeyeceğimden emin olarak işleri güçleri ile meşgul olurlarken cevaplamaya çalışırdım.
Baktım ki cevaplamayı yetiştiremiyorum, sanki bildiğimi yazarken zamanı içinde yetiştirememişim de, öğretmen kâğıdımı elimden çekerek alıyormuşçasına son kelimenin ucundan sayfa sonuna kadar alelusul(5) bir çizgi çekerdim.
O zamanlarda değerlendirmeyi de kendim yaptığım için, kendimi kandırmam kolay gibi gözükürdü bana. Ancak dürüstlüğüm nedeniyle kendime not vermekte torpil ya da ayrıcalık tanımazdım ve iftiharla söylemem gerekli ki; ne yazılı, ne de sözlü yoklamalarda asla geçersiz notum olmadı, tam not alamamış olsam da!
Kendi çapımda, kendi kendime öğretmenliğimin bana yararı üniversite yaşantımda oldu, başarılıydım çünkü. Bir de gerçekte övündüğüm ve mutlu olduğum konu; yedek subay olarak askerliğimi yaptığım tarihlerde Alay Komutanının izinleriyle okuma-yazma bilmeyen erata okuma-yazma öğretmemdi.
Bu arada müftü olan diğer bir yedek subay arkadaşla, aşçılık yapan imam, hafız ya da müezzinden de dinimizin inceliklerini hem eratın hem de benim sebeplendiğimi söylemeden geçmem uygun olmaz.
Bu titizliğim ve öğrendiklerim mesleki hayatımın başlangç ve devamlarında başarıya yönelişimin sebebi idi. Ancak ya da ama; aşkın, sevginin okulu yoktu ki, öğreneyim, zihnimde şekillendireyim. Bu konuda başarılı değildim, özellikle yanımda, yakınımda aynı nefesi soluduğumuz birinin varlığının farkında değildim.
Kısaca sevgi dünyasında başarısız bir ferttim. Koskoca bir ömür kadar geçen süreyi boşa tüketmiş, acı olan yönü; boşa da tükettirmiştim. Şimdi, şu anlarda, yüreğim kalkmış olarak düşünürken ayağa kalkmakta ve cevap vermekte güçlük çekiyordum...
“Ayağa kalk ve dürüstçe cevap ver, sevdin mi?”
“Evet!”
“Söyledin mi?”
“Hayır!”
“Neden?”
“Salaklığımdan, kafasızlığımdan, bilgisizliğimden, cesaretsizliğimden, bu konuda bir okul olup da öğrenemediğimden, hepsinden önemlisi tek kelimeyle angutluğumdan(5), ya da ne denilirse o sebepten işte!"
“Estağfurullah! Tekrar soruyorum; seviyor musun?”
“Canımı verecek, ondan vaz geçemeyecek kadar!
“Aferin, otur yerine, sıfır!”
Bu kadar başarılı(!) cevaplarıma karşın yaşamımda ilk kez sıfır almıştın, kendimden. İnsan denen yaratık “Ne doğan güne hükmünün geçmeyeceğini(38)” ne de önündeki günlerin kendine neler sunacağını bilmiyordu, aklından bile geçmeyecek tesadüflerin yardımları olmasa, bilmesi de mümkün değildi zaten.
Zavallı bir çaresizlik içinde müneccim, kâhin, gaipten ve gelecekten haber veren(4) bir deli olmak istiyordum, tarif etmeye çalıştığım gibi...
Ben uçarken, onlar çalışmalarına devam ederken, yaşamımda bugünlerde mutlu olmamın, o günlerde en güzel anlarımı onunla geçirmiş olmanın huzuru ve inancı içindeydim de, gerçekten...
Lâle bahçelerinde el ele gezerken çok şeyi değil, neredeyse her şeyi konuşmuş, plânlamaya çalışmıştık.
PolderIerde(5) el ele dolaşırken, bir met(5) zamanı, ayakkabılarını çıkartıp ayaklarını suya soktuğunda “Bırr!” diye ses çıkararak koynuma büzülmesi, sonra çıplak ayakla dolaşması, benim ona eklenme arzum, yaşamımız için her konunun çözümünün başlangıcı gibi gelmişti bana.
Öyle ki; neler plânlamamıştık ki? Tıpkı Stuttgart-Arnhem arası, Köln gibi, Bodrum-Kadıkale arası Turgut Reis’te buluşmak gibi saçmalıklar dâhil.
Bir diğer saçmalık ise nikâh davetiyemiz için benim buluşumdu teamüllere(5) aykırı olarak. İsmimin son hecesi ile Gizem’in isminin ilk üç harfinden oluşan isimlerimizi ortada birleştirmek şeklinde; Cen-Giz-em! Bu herhangi her konuda gizli şifremiz olacaktı; “Cengizem” şeklinde.
Yaşamlarını birleştirmeye çalışan insanlar neler konuşurlarsa konuşmaya, aklımıza gelmeyenleri not ederek birbirimize anlatmaya söz verdiğimizi düşünürken uçağımın bir hava boşluğuna horozundan kaçamayıp çöken bir tavuk gibi hareketi beni hayallerimden uzaklaştırmıştı.
Korkmuştum. Tam yaşamaya başladığımı düşündüğüm anlarda, yaşamadan ölmek zor gelecekti bana. Ölmekten asla korkmamıştım. Ancak şimdi severken, arkamdakinin sevgisine inanırken nasıl düşünmem gerektiğini bile bilmiyordum. Sonra düzlüğe çıktık! ...
Yoğun bir iş temposuyla karşılaştım, döner dönmez, benim işlerim plânlı değildi, ancak Gizem'in programı plânlı idi. Her gün onun olmadığı bir yaşamda evimde olmak bir kâbus(5) olduğu için, geç vakitlere kadar dairede işimin başında oluyor ve ondan telefon bekliyordum, yaratılışım, terbiyem ve saygım benim ona telefon açmamı önlüyordu. Hem Türkiye’mden, bir devlet dairesine ait telefondan nasıl arardım onu?
Beklenen, beklediğim an, onun geleceği gün, saat ve uçak belli olmuştu. “Yolcudur Abbas, bağlasan durmaz(39)!” örneği kim tutardı beni? Nasıl karşılamaz, nasıl özlemle kucaklamayı bilmezdim ve dilemezdim ki? Tek farkla; Abbas yolcu değil, şairin dediği gibi; “Hastanın sabahı, genç ölüyü mezarın beklediğinden(40)” öte coşkunca duygular içindeydim.
Uçak indi, farkında olmadığım aynı duyguları taşıyan iki baba, iki anne ve kocalar ile “Hacıyolunu gözler(4)” tavrında olduğumdu, bilmeksizin.
Arkadaşlarının şaşkın bakışlarına aldırmaksızın koşup kucakladı, elindeki bavulu bırakarak. Arkadaşları da ona uymak zorunda hissettiler kendilerini (galiba), kendilerini anne ve babalarından önce kocalarına teslim ederlerken. Gizem'in ailesi çok uzaklardaydı, bildiğim kadarıyla. Özlemlerin ayaküstü dinmesi mümkün değildi. Tanıştık cümleten(5)...
Birinden biri arabasına sıkıştırdı bizi, ta Gizem’in evine kadar. Sanırım Gizem’in gönül yorgunluğuna beden yorgunluğu da iliştirilmiş olsa gerekti, farkında olmaksızın. Öncesinde, bende de bir takım anahtarı olduğu için evine gelip elektikli şofbeni yakmadığım, iki lokma bir şeyler hazırlamadığım için kendime kızdım.
Salonun kanepesinde bavulunu açmadan koynuma büzüldü, uyudu resmen, uykusu bozulmasın diye yerimden kıpırdamadım bile.
Sonrasında şofbendeki suyun ısındığına kanaat getirince uyandırdım onu;
“Haydi git, duşunu al, ben markete gidip bir şeyler alayım, hafif bir kahvaltı yap ve dinlen, ben kapıyı dışarıdan kapatırım, merak etme!”
Şaklabanlık modundaydım. Oysa şofbeni yakmadığım gibi, marketten bir şeyler almayı da akıl edememiştim öncesinde.
“Bir yere gitme! Aç değilim! Olsam bile bisküvi, kraker gibi bir şeyler var dolapta, doyunurum. Ben sana açım, yanımda ol, hiç olmazsa başımda dur, zor günler yaşadım, hiç olmazsa nefesini duyayım, sensiz boş ve boşa geçen zamanları unutmak, yok etmek gayretini yaşayayım!”
“Peki koca bebek! Yanında, yakınında, başucunda olacağım. Duşunu al, dinlen ve sonra ne istersen, nasıl istersen, istediğin gibi yaşayıp harcayalım tüm vaktimizi...”
“Hemen!”
Geçen sürenin farkında değlim. Banyoya girerken neleri hazırlayıp aldığını görmemiş, belki utanmamdan, belki de saygımdan dolayı fark etmemiştim. Üstelik açtığım televizyonun karşısında onun yerine yorgunluk yaşayıp seyrederken uyuklayacağımın farkında bile değildim.
Bavulunu açmış, içinden bana aldığı pijama takımını çıkarmış ve;
“Her ne kadar bizim ülkemizde yapılıp oralara gönderilmiş olsa da, içinde ‘Made in ‘TÜRKİYE’ yazılmış olsa da, görünce alıp sana hediye etmeyi arzuladım. Haydi giy ve senin olmak adağım olduğu için, bana sakınca gibi görünmüyor göğsüne yaslanıp uyuyayım, sende dinlendiğimi hissedeyim!”
“Benden çekinmiyor musun?”
“Ben ta başlangıçlarda beni sana verdim, tüm varlığımla, şimdi bana saygısı olduğuna inandığım senden bedenim için neden ve niçin çekineyim ki?”
“Seni sevdiğim için Tanrıma şükrediyorum, geciktiğim için de kendimden nefret ediyorum. Bana inancın için de sana sonsuz saygı duyuyorum. Klâsik sözlerden öte, seni gelinlikle görmeden, kırmızı kurdeleni çözmeden, imza atmadan asla benim olmanı dilemeyeceğim!”
“Gururluyum, sağ ol! İyi ki sevdiğimi hissettin, yoksa hissedemedin de, ben mi yönlendirdim seni beni sevmeye? Önemli değil hiç, şimdi beni sar, koynuna al ve akşam yemeği için de bir yerlere çıkar beni!”
Uyuduk, birbirimizin nefesinde, o öylesine yorgun, ben öylesine mutlu, biz kendimize geldiğimizde akşam yemeğinin vakti geçmiş, kaybolmuş, biz mutlu ve mesut olarak geçirdiğimiz zaman içinde birbirimizin sevgisiyle doyunmuştuk.
Sabahı aynı huzur, mutluluk ve saadetle geçirmemiz gereklilik değil, sadece huzurdu.
Ve insan böyle bir durumda sadece mutlu bir ömür için dua ederdi(30). Dua ettim özlemle, yanımdayken bile.
Evim bomboştu artık. Ben Gizem'e mecburdum(41). Gündüzleri bile ondan uzak ve ayrı olmak hüzündü benim için.
“Yoksun sevgilim, yoksun yanımda, neden?
Karanlıktayım, zindan kesilmiş çevrem,
Söyle! Söyle nasıl yaşarım sensiz ben?
Bahtım ölümdür, sensiz inan bir bilsen.(42)”
Bir kanepede televizyon izlemek, ekranda görünenler ne olursa olsun mutluluktu ikimiz için; çay içmek, meyve yemek, özlemi paylaşırken, nefeslerimizde geceyi yitirmek istemeksizin paylaşmak...
Sakınılan göze çöp batarmış(4) örneği, acilen bir görevlendirmesi çıkmıştı Gizem’in, diğer aynı mesleğin kendisi gibi ustaları, doçent ve profesörleri ile...
İçimde tarif etmekte zorlandığım bir sıkıntı vardı, gördüğüm kâbusun etkisi olsa gerek; yanıyordum, basbayağı ateşler içinde, mekânını bilmediğim, hiç görmediğim bir yer ve zamanda. Gördüğüm yer cehennem olamazdı, başımda zebaniler(5) dikilmiyordu çünkü.
Sadece ateşin hârından(5), nârından(5) etkilenmek istemeksizin gerçekten kanatları olan bir melek gibi bakıyordu Gizem bana.
“Gitme!” dedim, gördüğümü anlatıp.
“Saçmalama(4), boş, safsata(5)...” dedi, söylemek istediklerini bitirmek istemez gibi, sitemle...
Ve çıktı o seyahate, ya da gitti...
Onun evinde, akşam haberlerinde öğendim, onun reddettiği, beni yönlendiren Tanrının işaret ettiğine...
Bindiği uçak dağa çarpmış ve kurtulan olmamıştı. Pilotaj hatası(2), teknik kusur, şu ya da bu, hiçbir şey önemli değildi.
Televizyon yayınında monitörlerden(5) el salladığı gözükmüştü bir ara, ölmeden belki bir saat öncesinde, bana mı öyle gelmişti, gerçekten mi öyleydi; bilemiyorum, ama hüzünlüydü.
Yahut da ben onsuz bir ömrü nasıl tüketeceğimin ıstırabını yaşamaya başlamış olmamın gerekliliği ile huzursuz mu olmuştum, tamamı küllendiği için mezarı bile olmayacak sevdiğimin son görüntüsü ile.
Orhan Veli; “Bakakalırım giden geminin ardından!(43)” demiş. O muhteşem şairden özür dileyerek diyorum ki; “Bakamazdım o havalanan uçağın ardından” eğer ki içinde ben de olaydım, beraber ağlar, beraber ölürdük, birbirimizi yaşamadan.
Dünyam kararmıştı. Karanlık avuçlarımda idi ve ben özlemi siyah olarak kucaklamaktaydım.
Yaşam durmuştu. Yahut da durmalıydı, ben öyle istiyordum. “Bilâkeyf(5)” denilen bir durumdaydım.
Yanmanın göstergesi yangın, ateş, kor, kül, duman olmamalıydı. İnsan içten içe yanardı, kimsenin, hatta kendinin bile fark etmediği bir şekilde. “Ve basübadelmevt(2)” sonuç şekillenir, yanarken yıkılır, ya da yıkılırken yangını fark ederdi. Ama benim yanmamın sonucunu beklemeye ne niyetim, ne de mecalim(5) vardı.
Üstelik kaldıramayacağım bir özlem hapsetmişti, tüm bedenimi, benliğimi. Beynimin yönlendirişine uymalıydım, çürümüş bir bedenin, dünyayı kirletmeye devam etme hakkı yoktu, bence! Ben dizeleri bitirmeye çalıştım, dizeler de beni;
Yandım Allah’ım, hem anlamadan nasıl yandım?
Cehennemin ateşi yetersizmiş, inandım,
Hikmetinden sual edilmez, ama Allah’ım
Yaşamak değil, onda sana kavuşmak andım.
Yaşamak için mecalsizim, düşmüşüm dara,
Nasıl bedbahtlık ki, almadım duygusal yara,
Onsuz yaşamak hüzünlenmektir hiç emretme
Yetersiz emrin Tanrım, bağlamam asla kara.
Yaşamıyorum, orada bana da yer ayır,
Kolla beni, uzak tutma ahretinden, kayır!
Onsuz olmaya tahammülüm o kadar zor ki
Bundan sonra bedenim beklemesin hiç hayır!
Biliyorum ki standart, belirtilmiş ömrüm,
Bilmediğimse nedir; günah, kusur ve cürmüm?
Bundan sonra tanıma yaşama hakkı bile
Sen istemesen de ben isyan edip ölürüm.
Açılmamış bir gül idi, yok oldu gülüm,
Ne oldu da bana ediyorsun böyle zulüm,
Ben aciz kulun olarak esaretindeydim
Israr etme Tanrım, bana yakışacak ölüm!(44)”
YAZANIN NOTLARI:
(*) Özlem (Hasret); Özleme. Bir kimseyi ya da şeyi bir daha görme, ona kavuşma isteği ve duygusu. Bu kelime çok dize ve öykülerimin içeriğinde ve başlık olarak geçmektedir. Bir iki örneğini öykü içine sığdırma gayreti yaşadığım bu sözle ilgili dizelerimin bir kaçını da sadece başlıklarını kaydetmekle yetinmeye çalışacağım. Daha detaylı olarak görmek isteyenler, yeniden düzenlemeye çalıştığım www.erolkaratekin.com BLOG adresime bakabilirler.
1961 yılına ait olan; ÖZLEYİŞ.
1966 yılına ait olan; ÖZLEM.
1986 yılına ait olan; ÖZLEMİM VE SEN.
1987 yılına ait olanlar; ÖZLEMEK SENİ, ÖZLEMLER…
1988 yılına ait olanlar; ÖZLEM BİR KEZ DAHA, ÖZLEMİM BİLİNİR Mİ?
1997 yılına ait olanlar; ÖZLEME “DUR!” DİYEBİLMEK, ÖZLEMEK, SON ÖZLEM, YALNIZLIKTA DURGUN ÖZLEM.
1998 yılına ait olan; ÖZLEM ÜSTÜNE.
2001 yılına ait olanlar; HIMM! ÖZLEM.
2002 yılına ait olan; GEÇMİŞE ÖZLEM.
2003 yılına ait olanlar; BEBEĞE ÖZLEM, “HOŞGELDİN!” ÖZLEMİ, KAÇINCI ÖZLEM, ÖZLEM(Dİ)! UMUTLU ÖZLEM.
2004 yılına ait olanlar; ÖZLEM (kaçıncı kez), ÖZLEMİN TARİFİ.
2005 yılına ait olan; ÖZLEMİN SAÇMALIĞI.
2006 yılına ait olanlar; HASRET (özlem), ISLAK ÖZLEM, ÖZLEMİ ANLATMANIN BİR BAŞKA ŞEKLİ, ÖZLEMİ TARİFTE SIKINTI, ÖZLEMİN ÇAĞRISI, ÖZLEMİN DORUĞUNDA, SENİ ARAMAYA ÖZLEM, TANRIYA ÖZLEM
2007 yılına ait olanlar; BİTİREN BİR ÖZLEM DAHA, ÖZLEM ÜSTÜNE ÖZLEM.
2010 yılına ait olan; İZMİR’E ÖZLEM.
(**) Öyküyü kaleme almak için etkilenmem ve de esinlenişim 30 Kasım 2007 tarihinde İstanbul-Isparta seferini yaparken düşen uçakta hayatını kaybeden bilim adamlarından kaynaklandı. Altı kişiden oluşan “Türk Hızlandırıcı Merkezi Teklik Tasarımı ve Test Laboratuvarları” Projesinde görevli bu akademisyenlerin nasıl bir arada öldükleri hâlâ zihnimi meşgul etmektedir. Kendilerine Allah’tan rahmet diliyorum.
Diğer zihnimi meşgul eden bir konu da ASELSAN’daki “Beyin ya da Zihin Kontrolü” varsayımıyla 30 yaşına ulaşmamış pırıl pırıl ışıklarla donanmış mühendislerin arka arkaya yaşadıkları ölüm olaylarıdır…
Bu mühendislerden ağzına içki koymayan biri içkili araba kullanırken kaza yapıp ölüyordu! Solak biri sağ eliyle şakağına dayadığı tabancayla intihar ediyordu! Yüzme bilmediği için sudan korkan biri denizde boğuluyordu! Mutlu ve evliliğine üç-beş günü kalmış, yükseklik korkusu olan biri, el yazısı ile haber vermek yerine bilgisayarda intihar edeceğini yazıp kendini bilmem kaç katlı apartmanın en üst katından boşluğa bırakıyordu! Aynı dileklerle onlara da Allah’ımdan rahmet diliyorum.
Konuları daha da detaylı olarak öğrenmek isteyenler İnternetten sorgulayabilirler.
(1) Senelerce, senelerce evveldi, bir deniz ülkesinde… “It was a many many years ago / In a Kingdom by the sea…” Edgar Allan POE’nun Annabel Lee şiirinin başlangıcı.
İkinci şiir; Rudyard KIPLING’in “IF” “If you can keep your head when all about you... (Çevrende herkes şaşırırsa, Bunu da senden bilse, Sen aklın başında kalabilirsen eğer...) diye başlayan Rahmetli Bülent ECEVİT'in Türkçeye “ADAM OLMAK” diye çevirdiği şiiridir. (Başlangıç satırım belki de bu nedenle “Seneler, senelerce evveldi...” şeklinde gerçekleşti.)
(2) Alman Usulü; Toplu halde gidilen, bir toplu harcamanın ödemesinde gidere herkesin eşit miktarda katılması, ya da yemek yenecek, içki içilecekse bir yerde herkesin kendi giderini kendi ödemesi yöntemi.
Atla Deve Değil (ya); Değerce fazla olmayan, yapılması zor olmayan, altından kalkılamayacak kadar önemli değil.
Balık Hafızalı; Aslında deyim yanlıştır, tüm hayvanların olduğu gibi balıklarında hafızaları kendileri için yeterlidir. Ancak Türkçemizde, zayıf hafızalı(söylenen bir şeyi kısa bir zaman içinde unutan) insanlara “Balık Hafızalı” ya da “Balık Kafalı” denir, buna sebep varsayılan balıkların hafızalarının 4-5 saniye ile sınırlı olması, sonra her şeyi unutmaları gibi bir yanlışlıktır. Evinizdeki akvaryuma kısa bir süre yönelin, gerçeği fark etmek o kadar kolay, ancak deyimi de yok etmek mümkün değil...
Bile Bile Lâdes; Bile bile aldanmış görünme, öyle gerektiği için kötü durumu kabullenme. Aldandığını anlamak ve bunu devam ettirmek, bilerek aldanmak. (Bir iddialaşma kabul edilebilir)
Boş Gezenin, Boş Kalfası; Yapacak işi olmayıp vaktini sağda-solda boşuna harcayan, ya da harcamaya meyilli olan (boş gezen) insanlar için kullanılan bir halk deyimidir. Bir bakıma aylak, avare.
Bulunmaz Hint Kumaşı; (Alay yollu) Bulunmaz kıymetli şey. (Bu konuda şu güzel sözü de söylemeden geçmek olmaz; Aşk; Karşındakini bulunmaz Hint kumaşı sɑnmɑnlɑ, sersemin teki olduğunu ɑnlɑmɑn ɑrɑsındɑ geçen zamandır. Victor HUGO)
Çarpık Çurpuk; Hiçbir yeri düzgün olmayan, çok çarpık, eğri büğrü, eciş bücüş.
Demokles’in Kılıcı; Her an tehlike altında olmak.
Eğri-Büğrü; Çarpık Çurpuk. Hiçbir yeri düzgün olmayan, çok çarpık, eciş bücüş.
Günah Keçisi; Günümüzde sürekli olarak suçlanan, herkesin, hırsını, hıncını aldığı, öfkesini çıkardığı menfaatlerine el koyduğu, sırtından yararlandığı kişi. Belki bir bakıma “Şamar Oğlanı” da denebilir. Yahudi inancına ait bir toplumsal rahatlama biçimi. Her yıl bir keçiye sembolik olarak günahlar yükleniyor ve taşlanarak çöle kovalanıyor. Böylece insanlar bir yıl boyunca işledikleri günahlardan sıyrılmış oluyor. Günahları yüklenen keçi, insanları tertemiz kılıyor (muş).
İskele Babası; Gemi iskelelerinde gemiden atılan halatı sağlamca tutturmak için bulunan, kısa, kalın, tepesi halatın ucundaki genişçe sabit halkanın kolay takılabilmesi ama olağan hareketlerle kendiliğinden kurtulamamasını sağlayacak şekilde çıkıntılı, çoğunlukla yekpare demirden bir direktir. Çocuklarına karşı babalık görevini, sorumluluğunu yerine getirmeyen kimseler için alay yollu söylenir.
Kısasa Kısas; Kişiyi işlediği suçun aynısıyla, aynı biçimde, aynı şekilde cevap vererek cezalandırmak, zararı, zararla cevaplamak, bir bakıma kana kan, dişe diş, göze göz olayı. Bu konuda Kur’an’da Bakara ve Maide Surelerinde ayetler vardır.
Lây Lây Lôm; Önemli olayları önemsemeyen, umursamayan, dünyadan haberi olmayan, sorunlarla ilgilenmeyen, gamsız tasasız insan tipi.
Mantı Burunlu; Yerel bir tarif. Ufak, hokka gibi, minyon, fındık burun tarifine uygun bir ileri aşamada burnu olan. Burun deliklerinin ve burun yapısının küçük olduğunun izahıdır.
Medeni Cesaret; Girişken olmak, haksızlıkların karşısında dik durmak.
Ne Hikmetse; Bilinmeyen bir sebepten ötürü. Bilmezlikten gelinen durumlarda söylenen bir söz.
Pilotaj (Pilot) Hatası; Pilot tarafından yapılan bir eylemin veya alınan bir kararın, gerçekleşen kazaya ana veya yardımcı neden olduğunu tanımlayan bir havacılık terimidir. Terim; kasten yapılan eylemleri içermez.
Sürçü Lisan; Dil Sürçmesi. Ağızdan yanlışlıkla çıkan söz.
Şamar Oğlanı; Osmanlı Saraylarında (belki başka ülkelerin asilzade ortamlarında da) padişahın oğluna (veliahda) ders veren öğretmen ders sırasında veliaht yanlışlık yaparsa onun yerine dayak attığı avamdan bir çocuğa verilen ad. Günümüzde ise; herkesin, hırsını, hıncını aldığı, menfaatlerine el koyduğu, sırtından yararlandığı kişi anlamındadır. Belki bir bakıma “Günah Keçisi” demekte de mahzur yok, gibime gelir.
Taş Çatlasa; Bütün olanakların kullanılmasına rağmen. Ne olursa olsun. En fazla. Zorlanmasına rağmen ne yapılırsa yapılsın gerçekleşmesi mümkün olmayan.
Ve basübadelmevt mevt (Ve’l-ba’sü ba’del-mevt hakkun…); Ölümden sonra diriliş haktır/gerçektir.
Vur Abalıya; Bütün özverinin yumuşak huylu kişiye yüklenmesi, sessiz güçsüz kişinin hırpalanması, hakkının çiğnenmesi durumu.
Yalı Kazığı Gibi; Uzun boylu, iri kemikli, eğilip bükülmesi olmayan, sabit fakat dengesiz kimse.
(3) Seni sevdiğim zamanlarda / Sevda gönlümde hevenk hevenkti… /… / Hiçbir şeyi unutmayacağımı sanırdım / Aşk ne tatlı… / Ne yalan şeydi…/ İsmin neydi? / Unuttum… Şemsi BELLİ, “UNUTTUM”
(4) Aklından Ucundan Geçirmemek; Bir şeyi yapmayı içinden geçirmemek, tasarlamamak, düşünmemek.
Aklını Başına Devşirmek (Toplamak, Almak); Aklını derlemek, toplamak, düzgün duruma getirmek. Akıllı işler yapmaya çalışmak. Akılsızca yaptığı işlerden vazgeçmek, normal hareket etmeye başlamak.
Aşık Atamamak; Yarışamamak, Yarışma yapamamak, yarış edememek.
Aylak Aylak Dolaşmak; İşsiz-güçsüz, başıboş, avare avare dolaşmak.
Başına Devlet Kuşu Konmak; İyi talih rastlamak. Bir nimet veya varlığa ummadığı zamanda sahip olmak.
Bir Gidip, Pir Gitmek; Bir yerde hazmedilmediğine, güvenilmediğine, sevilmediğine, anlaşılmadığına inanarak o bölgeden geri dönmemek üzere ayrılmak.
Caka Satmak; Gösteriş yapmak, caka satmak, çalım yapmak. Büyüklük taslamak.
Cüret Edememek; Düşüncesizce, saygısızca, saygıyı aşan davranışlarda bulunmamak.
Çanına Ot Tıkamak; Bir daha sesini çıkaramayacak, kötülük edemeyecek bir duruma sokmak (Canına ot tıkamak şeklindeki söylem yanlıştır).
Çat Pat Sohbet Etmek; Yarım yamalık, şöyle böyle, çok az, biraz sohbet etmek, konuşmak. Uygun olmayacak zamanlarda, zamansız sohbet etmek.
Doktora Vermek; Üniversiteyi bitirdikten sonra bir bilim dalında bilimsel bir yapıt ve sınavla ulaşılan aşamada başarılı olmak. Doktor sanını kazanmak için verilen sınavı başarmak.
Gaipten Haber Vermek; Görünmez, bilinmez, gizli âlemden, kâinattan haber vermek saçmalığında bulunmak. Nerede, ne durumda bulunduğu bilinmeyen, göz önünde olmayan, hazır bulunmayan bir konuda gaflet yaşamak.
Hacı Yolu Bekler (Gözler) Gibi Beklemek; Büyük bir istekle ve sabırsızca beklemek.
Haddini Bilmemek (Haddi Aşmak); Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilmeksizin onun ötesine geçmek çabası yaşamak, ölçüsünü bilmemek.
Hatırına Gelmek; Hatırlamak. Aklına gelmek.
Heba Etmemek; Boşuna harcamamak, ziyan etmemek.
Hoş Görmek; Müsamaha etmek. Tolerans tanımak, görmezden gelmek, göz yummak.
İp İnceldiği Yerden Kopmak; İşlerin işleyişi veya insanlar arası ilişkiler sırasında tüm gayretlere rağmen sorunlar, aksaklıklar, kırılganlıklar meydana gelebilir. Bu zayıf noktadan sonra yapılacak fazla bir şey ve alınacak yeni bir tedbir yoktur.
Kadir Kıymet Bilmemek; Tanımamak, takdir etmemek, istifade etmeyi bilmemek. Değerini, kıymetini bilmemek, anlamamak.
Mastır (Yüksek Lisans) Yapmak; Lisans eğitimini tamamladıktan sonra devam edilen eğitim. (Tezli ve tezsiz olarak ikiye ayrılır. Bazı koşullarda sadece mastır olarak da adlandırılır. Üniversite diplomasıyla doktora arasındaki akademik araştırma.
Pısmak (Pusmak); Bir şeyi kendine siper edip korkup saklanmak, gizlenmek.
Pohpohlamak Pehpehlemek); Bir insanın gözüne girmek için gereğinden çok yapılan her türlü övme, abartılı hareketler yapma, koltuk çıkmak, koltuklamak.
Saçmalamak; Zırvalamak. Gereksiz, tutarsız, saçma sapan, boş, anlamsız sözler söylemek veya bu tür davranışlarda bulunmak.
Sakınılan Göze Çöp Batmak; Üzerine çok düşülen, çok korunan, çok esirgenen şeyler daha çok kazaya, zarara uğramak.
Salık Vermek; Bir şeyin bulunduğu yeri haber vermek. İşe yarar, elverişli, “iyi, uygun” şeklinde ilgili kişiye bildirmek.
Sıfırlamak; Bir denklemin bütün terimlerini bir yanda toplayarak öbür yanını sıfıra eşit duruma getirmek. Sayma işlemi yapan bir göstergeyi sıfır sayısına getirmek. Kişiyi itibarsız hale getirmek.
Tırsmak; Korkup çekinmek, korkudan tedirginleşmek, ürkmek
Yeğ Tutmak (Yeğlemek); Bir şeyi diğerlerinden daha üstün, daha iyi, daha uygun görüp ona yönelmek, tercih etmek.
Yerinde Çakılı Durmak; Dimdik ve sert bir şekilde kıpırdamaksızın ayakta durmak.
Zülfüyâra (Zülfüyâre) Dokunmak; Birine zarar veya sıkıntı vermek. Sıkıntı verecek, sorun olacak konulara girmek. Hatırlı, paralı, güçlü bir kimseyi veya makamı kimi söz ve davranışlarla gücendirmek, darılmasına yol açmak.
(5) Alelusul; Âdet yerini bulsun diye, yol-yordam gereğince, kurallara uygun bir biçimde.
Angutluk; Angut Gibi Bakmak. Bakışların boş, bomboş, donuk bir şekilde olması.
Beherglas; Beher. Değişik hacimlerde, boşaltma kolaylığı için ağzı dar, karıştırma, ısıtma, karışım işlemleri için kullanılan çeşitli boyutlardaki düz bardak şeklindeki silindir şeklindeki cam malzemelerden deney kabı.
Bilâkeyf; Niteliksiz, şekilsiz, keyifsiz (“Nasıl olduğunu sorma!” der gibi bir söylem).
Bumerang; Silâh olarak da kullanılan yassı kesite sahip eğri Avustralya yerlileri (Aborjin) tarafından kullanılan atılınca geri dönen sopa. Akasya, okaliptüs ağaçlarından yapılan yassı kesitli uçları arasında 90o derece açı bulunan bu sopanın boyu 40-90 cm aralığındadır.
Cevher; Gevher de denilir; İyi yetenek, bir şeyin esası, özü, mayası, değerli süs taşı, mücevher.
Cümleten; Bütün, hep. Hep birden.
Çiroz; Çok zayıf kimse. Yumurtasını atarak zayıflamış uskumru balığı. Bu balığın tuzlanarak güneşte kurutulmuşu, nefis bir meze.
Gudretten; Lehçe farkı ile “Kudretten” anlamında yöresel bir deyiş olup, bilindiği üzere “doğuştan, başlangıçtan beri” anlamındadır.
Hâr; Ateş. Sıcak, yanıcı, kızgın, yakıcı. Diken.
Kâbus; Karabasan. Sıkıntılı, korkunç olayları ve bu yüzden gerilim ve bunalımları kapsayan düş. Bir kimsenin içinde bulunduğu karmaşık, sıkıntılı ruh durumu.
Lens (Kontakt Lens); Güzel görünüm, özgüven ve özgürlük sağlayan, görme bozukluklarının düzeltilmesinde, göz renginin değiştirilmesinde, kornea hastalıklarının tedavisinde kullanılan şey. Gözün saydam tabakasının üzerine doğrudan uygulanan görmeyi düzeltici mercek
Mecal; Can, dinçlik, derman, kuvvet, takat, canlılık, güç.
Med-Cezir (Arapça); Denizlerin gel-git hareketleri, yükselmesi, kabarması, uzaması, Med, Alçalması ise; Cezir demektir.
Monitör; Ses dalgası iletiminde, iletimi kesmeden ve bozmadan niteliğini denetleyen düzenek. Yetiştirici.(Herhalde ekran demek daha doğru olsa gerekti).
Nâr; Kur’an’da ve hadislerde daha çok cehennem ateşini ifade etmek için kullanılan bir kavram.
Nınnırınınnın; Söylenmek istenmeyen, ya da söylenmesi ayıplanacak kaba bir kelimeyi saklamak için kullanılan söz.
Pipet; Çoğunlukla laboratuvarlarda kullanılan derecelendirilmiş veya ayarlanabilir hacimlere sahip, sıvıları transfer emek için kullanılan cam boru şeklindeki araç. Ayrıca, sıvıları bardak ya da şişeden solukla içine çekip içmeye, örnek almaya, kaptan kaba aktarmaya yarayan ince plâstik boru, bir bakıma kamış.
Polder; Kıyı çizgisine paralel setler inşa ederek ve bu setlerle kıyı arasında kalan alanın sularının boşaltılarak denizden kazanılan ve tarıma elverişli araziler.
Safsata; Kıyas-ı Batıl. Bir düşünceyi ortaya koyarken, anlatmaya, anlamaya çalışırken yapılan yanlışlar, sahtelikler, gerçek olmayan yanlış, boş, temelsiz, asılsız söz ve şeyler.
Saturasyon; Doymuşluk, doygunluk.
Serüven; Bir kimsenin başından geçen, ya da içine atılmış olduğu, içinde beklenmedik, heyecanlı olguların bulunduğu olay. Sonunu nereye varacağı kestirilemeyen iş, durum.
Şaklabanlık; Dalkavukluk. Şaklaban olma durumu. Basit şakalar yaparak herkesi güldürme, şakacı olma çabasındaki kimsenin hareketi.
Teamül; Tepkime. Bir yerde öteden beri olagelen iş, davranış, yapılageliş. Eğilim.
Zebani; Zebellâ (Zebellâh). Kötülüklerle anılan insanlara yakıştırılan bir unvan. Cehennemde bekçi olduğuna inanılan, eli topuzlu, çok iriyarı, çok güçlü, korkunç yaratık.
(6) Gıybet; Çekiştirme. Dilin âfeti. Bir kimsenin gıyabında (arkasından) onun ve yakınlarının kusurlarından hoşlarına gitmeyecek şekilde bahsetmek, konuşmak, yüzüne karşı söyleyemeyeceği şeyleri arkasından söylemektir ki Kur’an’la yasaklanmıştır. Kur’an’ı Kerim’in Hucurât Suresinin 12. Ayeti başlarında şöyle buyrulmuştur. “Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?…” Bu konuda Peygamberimize ait olan bir hadiste; “Gıybetin denizleri kirletecek kadar kirli olduğunu” ayrıca “Bir kimse biri hakkında arkasından doğru konuşmuşsa gıybet, yalan konuşmuşsa iftira olduğunu” belirtmiştir.
(7) Bir Lokma, Bir Hırka; Dervişçe yetinmeyi, hayatta az şeyle geçinmeyi, çok malda gözü olmamayı anlatan bir söz. Sofilerin, çelebilerin, dervişlerin, hacı-hoca takımının yaşam felsefesi, sadece Allah’a ibadet önemli, dünya yoktur. Sadece “Hu!” önemlidir. O halde dünyaya gelişimizin nedenini sorgulamamız gerekmez mi?
(8) O dudaklar yine, yaz geldi de bülbülleşiyor… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mustafa Nafiz IRMAK’a (Bazı kaynaklarca Vecdi BİNGÖL’e ait olduğu belirtilmekte) Bestesi; Sadettin KAYNAK’a ait olup eser; Rast Makamındadır. Bence en güzel bölümü; “Ah gülüyorsun sana bülbül bakarak imreniyor…” benzetmesi olsa gerek. Ve kanımca bu şarkıyı da en iyi seslendiren sanatkârlar başlangıçta Hamiyet YÜCESES ve sonra Merve ALVER daha sonra da Umut AKYÜREK’tir.
(9) Medidis Hasarı; Duyu zayıflığı. (Bir ara laboratuvarda çalıştığım için bildiğimi iddia edeceğim konu).
(10) Seninle bir dakika, umutlandırıyor beni… Semiha YANKI’nın 1975 Eurovision Şarkı Yarışmasında memleketimizi temsil ettiği şarkı olup, maalesef o yarışmada aldığı 3 puanla sonuncu olmuştu.
(11) En ağır işçi benim; Gün 24 saat; seni düşünüyorum! ve “Eskisi kadar düşünmüyorum artık seni, beynim yoruluyor. Seni günde bir defa düşünüyorum, o da 24 saat sürüyor!” Ümit Yaşar OĞUZCAN, “AĞIR ŞİİR”
(12) İnsan her adımını mezardan uzaklaşmak için atar. Yine her adımda mezara bir adım daha yaklaşır. Her nefesi hayatı uzatmak için alır, yine her nefeste hayatından bir nefeslik zamanı azaltır. Namık KEMAL
(13) KARATEKİN, Erol. 2006 Yılı. “ISLAK ÖZLEM”
(14) Hafıza-i Beşer Nisyan İle Maluldür; Türk Atasözü olup; insan hafızası unutur, ya da hafızamızın eksikliği unutkanlığı doğurur, unutkanlık bir insanlık gereğidir, gibi anlamları vardır. Bir de; insanın özellikle kötü anları, kötü anıları unutması gerekliliğini belirtir şekilde kullanılmaktadır. (Türk Dil Kurumunun Türkçe Sözlük adlı eserinde Atasözü; “Uzun deneme ve gözlemlere dayanılarak kısaca söylenmiş ve halka mal olmuş öğüt, darbımesel!” olarak tarif edilmiştir.)
(15) Bayram Değil, Seyran Değil…; Sözün aslı; “Bayram değil, seyran değil, eniştem beni niye öptü?” şeklindedir. Durup dururken gösterilen bir yakınlığın, açık bir nedeni olmadığına göre gizli bir nedeninin olacağı endişesini anlatır.
(16) KARATEKİN, Erol. 2006 Yılı. “SENİ ARAMAYA ÖZLEM”
(17) KARATEKİN, Erol. 1988 Yılı. “ÖZLEM BİR KEZ DAHA”
(18) KARATEKİN, Erol. 1987 Yılı. “ÖZLEMEK SENİ”
(19) Yalan kadar insanı alçaltan bir şey yoktur. Anton ÇEHOV
Yalanın adı; Dünyada; vefa, Siyasette; vaad, Ticarette; reklâm, Felsefede; safsata, Edebiyatta; mecaz, Gazetecilikte; haber, Gençlikte; aşk…
Yalandan kaçının. Çünkü ister ciddi olsun, ister şaka yollu olsun, yalan söylemek Müslümana yakışmaz. İnsanları güldürmek için yalan söyleyen kimselere yazıklar olsun. HADİS
(20) Az ye, az uyu, az iç / Ten mezbelesinden geç / Dil gülşenine gel göç / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler… Erzurumlu İbrahim HAKKI (Örnekleri çoğaltmak mümkündür).
Bir işi murâd etme / Olduysa inâd etme / Haktandır o red etme / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler… Erzurumlu İbrahim HAKKI
Deme şu niçin şöyle / Yerincedir ol öyle / Bak sonuna sabr eyle / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler… Erzurumlu İbrahim HAKKI
Geçmişle geri kalma / Müstakbele hem dalma / Hâl ile dahî olma / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler… Erzurumlu İbrahim HAKKI
Hak şerleri hayr eyler / Zan etme ki ğayr eyler / Ârif ânı seyr eyler / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler… Erzurumlu İbrahim HAKKI
Kalbin Âna berk eyle / Tedbîrini terk eyle/ Takdîrini derk eyle / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler… Erzurumlu İbrahim HAKKI
Sen adli zulüm sanma / Teslim ol oda yanma / Sabret sakın usanma / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler… Erzurumlu İbrahim HAKKI
Hiç kimseye hor bakma, incitme gönül yıkma, Sen nefsine yan çıkma, Mevlâ’m neyler, neylerse güzel eyler! Erzurumlu İbrahim HAKKI
(21) İSTANBUL ÜSTÜNE İNKİSAR (2007) ve İZMİR’E AİT KISACIK BİRKAÇ DEYİŞ (2007) dizelerimde de belirtiğim gibi güzellikleri hiçbir şair, yazar ya da düşünür sığdıramamış dizelere, satırlara... Benim gibi aciz biri mi sığdırmaya çalışacaktı ki?
(22) Nush (nasihat) ile yola gelmeyene etmeli tekdir / Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir. ZİYA PAŞA
(23) Adam Olmak; Büyümek, yetişmek, topluma yararlı olmak, iyi olmak, adam gibi davranmak, bir duruşa sahip olmak. Bir gruba dâhil olmak değil, bir duruşa sahip olmaktır.(Meşhur hikâyedir; “Kaymakam olan bir oğul, babasını makamına getirttirir ve “Adam olmazsın!” diyordun, “Kaymakam oldum!” sözlerine karşılık “Ben kaymakam olamazsın demedim ki, adam olamazsın, dedim. Adam olsaydın beni getirttirmek yerine gelir elimi öperdin!” demiş).
(24) Bir garip ölmüş diyeler / Üç günden sonra duyalar / Soğuk su ile yuyalar / Şöyle garip bencileyin… (Bir not; Çok kişi son satırdaki ilk kelimeyi maalesef “Söyle” olarak söyler ki yanlıştır.) Yunus EMRE
(25) Prostat; Bir salgı bezidir. Mesanenin altında rektumun önünde yer alır. Bu bezin büyüyerek idrar yollarını sıkıştırmasına Prostat Büyümesi, İyi Huylu Prostat Büyümesi(BPH), Prostat Hiperplazi denmektedir ki, kanser değildir. Bu bezin büyümesi bahçe hortumuna bir kıskacın takılması gibi bir durumda meydana gelen basınç gibi bir durum ortaya çıkartır. Yapılan bir araştırmaya göre köpeklerin, idrar kokusundan bu kanser türünü tespit ettikleri ifade edilmiştir. Prostatektomi; Prostat bezinin ameliyatla çıkarılması işlemi.
(26) Homini gırtlak … Püfüdü Kandil… Tumba yatak… Sadece dünyalık zevkler için yaşamak anlamında bir Sezen AKSU şarkısı. Genelde; Ege-Akdeniz yörelerinde oldukça yaygın bir tekerleme şeklinde kullanılmaktadır.
(27) Deliye Her Gün Bayram; Her fırsattan yararlanarak eğlenen, her şeyi eğlenceli yönleriyle ele alan, kaygısız kimseler için söylenen söz.
(28) Yıldırım GÜRSES; 1939-2000 yılları arasında yaşayıp çok genç yaşta yitirilmiş, bir ses sanatçısı ve musikide bir çığır açtığına inandığım bir bestekârdır. En sevilen eserlerinden bu gün bile dile getirilen birkaçı; “Gençliğe Veda, “Son Mektup”, “Eller”, “Affetmem asla seni”, “Sarsam seni gül dudaklım” olup eser sayısı 350 üzerindedir. Yıldırım GÜRSES, “Gençliğe Veda” isimli Muhayyer Kürdi Makamındaki eserinin başlangıcında; “Elveda, elveda gençliğim!” dedikten sonra ikinci bölümünde; “Ellerim semaya doğru, yalvardım yıllarca” demektedir.
(29) KARATEKİN, Erol. 1985 Yılı. “ÖZLEMİM ve SEN”
(30) Dualar eder insan mutlu bir ömür için, sen varsan her yer huzur, / huzurla yanar içim / Çok şükür, bin şükür, / seni bana verene... diye başlayan İrem DERİCİ’ye ait “HUZUR” isimli şarkının ikinci bölümü “Bu şarkı kalbimin tek sahibine” şeklindedir. Eğer hafızam beni yanıltmıyorsa; gençliğimizde (1960 lar civan teenage denilen yıllarda) Elvis PRESLEY şarkısı vardı, “Love me tender” Galiba benzer...
(31) KARATEKİN, Erol. 1987 Yılı. “ÖZLEMLER”
(32) Bir Roman; Kaleme alıp bastırıp eşe-dosta dağıttığım “ …Ve ÖLDÜM” isimli tek roman.
(33) KARATEKİN, Erol. 2006 Yılı. “ÖZLEMİN DORUĞUNDA”
(34) Sevmek mi güzel, sevilmek mi, ne dersin; Gördüm seni sevdim güzelim, gence-i tersin… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Hüseyin Siret ÖZSEVER’e, Bestesi İrfan ÖZBAKIR’a ait Acemaşiran Makamındadır, belirtilen kısım bir bölümdür.
(35) Aşka düşen insanlardan yerçekimi sorumlu tutulamaz. Bu; biyoloji, fizik, kimya gibi terimlerle de açıklanamaz. Ateşe uzatılan bir el, bir dakika dursa bir saat gibi gelir insana, ancak sevgili ile beraber olunan bir saat bir dakika gibi gelir. Görelilik (İzafiyet, izafilik, rölatiflik, bağıntılık, sınırlı bir geçerlilik) budur. Albert EINSTEIN
(36) Solsan da sararsan yine gül pembe dehensin… şeklinde başlayan Güftesi; Ahmet Refik ALTINAY'a, Bestesi; Mısırlı İbrahim Efendiye ait Türk Sanat Müziği eserinde “Rabb’in bana bir nimeti varsa o da sensin...” sözleri ilişiktir.
(37) Hem okudum, hemi de yazdım… Çorum dolaylarından Muzaffer SARISÖZEN’in derlediği bir türkü.
(38) Ne doğan güne hükmüm geçer, Ne halden anlayan bulunur… şeklinde başlayan Cahit Sıtkı TARANCI’nın “GÜN EKSİLMESİN PENCEREMDEN” isimli şiirinin başlangıcından sonra “Neylersin ölüm herkesin başında / Uyudun, uyanmadın olacak / Kim bilir nerede, nasıl, kaç yaşında? / Bir namazlık saltanatın olacak, Taht misali o musalla taşında…” dizeleri yer almaktadır. Şiir Münir Nurettin SELÇUK tarafından Türk Sanat Müziği eseri olarak Mahur Makamında bestelenmiştir.
(39) Yolcudur Abbas, sağa-sola bakmaz, bağlasan durmaz; “Gitmem gerekli, izninizle!” demenin kabaca söylemi güzel de bir öyküsü vardır. Tabii Abbas deyince Cahit Sık TARANCI'mn “Haydi Abbas, vakit tamam, / Akşam diyordun işte oldu akşam” diye başlayan “ABBAS” şiirini pas geçmek olmazdı gibime geliyor.
(40) Ne hasta bekler sabahı, / Ne taze ölüyü mezar. / Ne de şeytan bir günahı, / Seni beklediğim kadar. / Geçti istemem gelmeni, / Yokluğunda buldum seni, / Bırak vehmimde gölgeni, / Gelme, artık neye yarar?” “BEKLENEN” Necip Fazıl KISAKÜREK
(41) Ben sana mecburum, bilemezsin, adını mıh gibi aklımda tutuyorum. Attila İLHAN Ancak bu arada Özdemir ASAF’ın sözünü de unutmamak gerek; “Ben utangaç bir kalbi taşırım geceden... Ben sana âşık olduğumu ölsem (de) söyleyemem!” şeklindedir.
(42) KARATEKİN, Erol. 1967 Yılı. “YAŞAYAMAM SENSİZ” (Tek kıta)
(43) Orhan Veli KANIK’ın “AYRILIŞ” isimli şiiri hepimizin bildiği gibi şöyledir: “Baka kalırım giden geminin ardından; / Atamam kendimi denize, dünya güzel;/ Serde erkeklik var, ağlayamam.”
(44) KARATEKİN, Erol. 2021 Yılı. “GİZEM’DE ALLAH’A ÖZLEM!” (Şiir, sadece bu öykü için düzenlenmiş, 2021 yılında zapt edilmiştir).