Her şey “O An” da başladı. Oysa önden öne, arkadan arkaya, yukarıdan yukarıya, aşağıdan aşağıya bile o kadar çok “O An” vardı ki…
Hiç gücenmemek gerek, eğer “O An” ın farkında değilsen(1), ne gecikmesi, ne de evveliyatı(2) önemlidir, salaklığında! Geciktiğini sanırsın “O An” ın, oysa dalgınlığında pas geçmiştir(3) seni “O An”, ya da bakmışsındır ki; “O An” ın geçtiği çok anlar olmuştur.
“Tüh!” diye elini dizine vurman(3) “O An” çaresizliğinin resmidir. Ama o resim renkliden, beyazdan öte, simsiyaha yakın karanlıktır, üstelik farkında olmadığın zifiri bir karanlıktır bu. Bu; monoton, yeknesak, ya da tekdüze hayatta gerçekleşmesi mümkün olmayacak hayallerin belirtisi olarak da kabul edilebilir “O An” (belki)!
Bazen sürünerek gelir “O An”, yaşaman, olman, zihnine tüm bencilliğiyle yerleşmek için, bazen anlayacağından emin süratli bir şekilde ve de zekâ noksanlığının olmadığına inanarak.
Ancak bilinmelidir ki sürünerek gelen “O An” hızlı giden “O An” dan daha hızlıdır, muhtemelen fark edemezsin, fark ettiğinde ise; “Geçmiş ola!”
“O An” kendine özeldir. Güzel düşünmenin, güzel görmenin, güzel yaşamanın şart olduğunu belirtmek için. Gerçekten yanlış, kaba, hata görmenin ne yararı vardır ki insan yaşamında? Yargılamak yerine, hoş görmeyi, hoş görmek varken de affetmeyi bilsek mutluluk yaşadığımızı sadece “O An” da değil, her anımızda yaşamış, yaratmış olmaz mıyız ki?
Evet, “O An” gerçekten kendine özeldir, “O An” ı yaşamasını bilen, anlayanlar için. Bilmeyenlerinse beynine huni takıp yudum-yudum, fiske-fiske, molekül-molekül “O An” ı akıtsan bile anlamaları zordur, gibime gelir.
“O An” da uğuldar kulakların, şaşılaşır, kararır gözlerin, kurur dudakların, dilin tek kelime bile seslenemez olur, sarsılır ellerin, ayakların mecalsizdir(2), dudaklarını ısırırsın!
Gözlerini kapattığında “O An” şekillenir gözlerinde, “O An” ı duyar, “O An” ı yaşarsın, bilemediğin “O An” işte “O An” dır, geciktiğin…
“O An” geçilmez, geç kalmaz, erken de gelmez! Hem, her zaman, her halde de “O An” ı suçlayamazsın.
“O An” da şekillenir her zaman değilse de çok zaman ömür, bir film şeridindeki kareler gibi, egemen olamadığın, olmanın mümkün olmanın olmadığı, olamayacağı bir şekilde.
“O An”; Hiçbir şeydir, bazen her şey!
“O An”; Güneştir, yıldızdır, aydır.
“O An”; Renktir, cümbüştür.
“O An”; Günahtır, sevaptır.
“O An”; Haramdır, helâldir.
“O An”; Yasaktır, serbesttir.
“O An”; Hürriyettir, köleliktir.
“O An”; Kiracıdır, ev sahibidir.
“O An”; Açlıktır, tokluktur.
“O An”; Zekâdır, akıldır, aptallıktır bile!
“O An”; Konuşmaktır, yazmaktır, çizmektir, dizmektir.
“O An”; Güldür, çiçektir, daldır, yapraktır, baldır, petektir, ipektir, böcektir.
“O An”; Şarkıdır, türküdür.
“O An”; Yerdir, göktür.
“O An”; Okumaktır, yazmaktır.
“O An”; Edeptir, ahlâktır.
“O An”; Şiir, öykü, romandır.
“O An”; Yerlidir, ecnebidir.
“O An”; Köylüdür, şehirlidir.
“O An”; Dünyalıdır, uzaylıdır.
“O An”; Sendir, bendir, sizdir, bizdir.
“O An”; Çöldür, buzuldur.
“O An”; Bedevi’dir, Eskimo’dur.
“O An”; Umuttur, hüzündür.
“O An”; Gerçektir, hayaldir.
“O An”; Sükûndur, huzursuzluktur.
“O An”; Normalliktir, anormalliktir.
“O An”; Yanardağ kraterinde lâv, bazen gayzer olmaktır.
“O An”; Derinlere düşmek, göklere yükselmek, Marianna(4), Everest(4) olmaktır.
“O An”; Yitirilmemesi, saklanması gerekendir.
“O An”; Yürümektir, koşmaktır yahut da durmak...
“O An”; Sürünmektir, koşmaktır, hatta acil bir durum varmışçasına yarışmaktır, uçarcasına.
“O An”; Sessizliktir, gürültüdür.
“O An”; Yaşamdır, ama asla ölüm değildir.
“O An”; Eşitliği söz konusu olmayan fırsatların hepsidir, hak etmişsen, ya da hiçbiri…
“O An”; Bir gece ansızın gelebilir(5), haber bile vermeksizin, aniden de gidebilir.
“O An”; Melektir, ancak Azrail değildir. Şeytan hiç değildir.
“O An”; Şeytan tüyüdür, ama şeytan değildir.
“O An”; Aşktır. Sevmektir, sevilmeye önem vermeksizin.
“O An”; Işıktır, karanlıktır.
“O An”; Mucizedir.
“O An”; Karamsarlık değildir asla, iyimserliktir.
“O An”; Gecikmek de, erkencilik de, acullük(2) de değildir.
“O An”; Küsmektir, barışmaktır.
“O An”; Bencillik (egoizm)tir, sağduyudur.
“O An”; Geç kalmaz, ama erken de gelemez.
“O An”; Şirk(6), iftira(6), gıybet(6), yalan değil, sadece gerçek ve doğrudur.
“O An”; Yeknesak, tekdüze, monoton değil, olağandır.
“O An”; Beyaz, ya da siyahtır, gri değildir asla.
“O An”; Harptir (Savaştır),Sulhtur (Barışmaktır).
“O An”; Sürattir, durgunluk, stabilite, atalet de olabilir gerekirse.
“O An”; Ezandır, ibadettir, tövbedir(2), duadır. Ancak cenaze, gasılhane, gassal, teneşir, musalla, mezar değildir.
İddia edildiği gibi “O an” da; sitem(7) sevgiden, nefretten doğmaz, sadece yaşanabilen bir iklimdir!”
“O An”; Salaklık, aptallık, gerzeklik değildir, ancak ve ama akıllılık iddiasının da yavan kalacağı bir imajdır.
Ve;
“O An” da “O An” ı heba etmemek(3) gerektir. Hem asla!
Yitirilmiş bir anne, yalnızlığı kucaklamak üzere kızı. Aslında yalnızlık; maneviyatla(2) ilgili bir yatırım, ya da birikim diye düşünsem de...
Kim bilir annemi, babamı yitirmem dâhil, kaç kez şahit olduğum, sayısını bilmediğim, üstelik o sona “O An” a yakınlaştığımı hissettiğim, hele ki yalnızlığımda, hele ki bir ömrü boş, bomboş tükettiğimi bilirken.
İşte “O An”, “O An” dı!
Yıllarca komşu ol, yalnızlığından şikâyetçi ol, görmemek, duymamak, hatta hissetmemek mazeretine sarıl ve “O An!”
Bir öğle namazı sonrasında cenaze defnedilirken, daha biz uzaklaşmadan hoca talkın(2) verirken göz göze gelmek(3) “O An” dı! Yorgun bir yüreğe sahip bedenin hazır, boş bir mezara, ya da öncesinde defnedilmiş bir sevgilinin mezarına teslim olması gibi bir duygu...
“Başın sağ olsun!” dilekleri, o abla, ya da teyzenin defnedilmesinin sonuna kadar kim bilir kaç kez dile getirilmiş olabilirdi. Peki, ben “O An” ın sonunda; bir “Merhaba” dediğimi hatırlayamadığım, o “Merhaba!” demeyi herhangi bir zamanda söylemiş olsaydım şu andaki ben, “O An” da olmaz mıydım?
Üstelik kalbim bugünkü gibi yorgun olmaz, o günkü yaş ve heyecanla dolu olurdu.
Oysa alınıp verilen bir nefesin geri gelmeyeceği(8) gibi, geçmiş bir zamanı, gecikmiş bir zamanda istemek de cehalet, en basitinden yanlış bir özlem değil miydi? Hele ki ben dizelere sığınmaya çalışırken;
“Sıkılırım, bazen kalbim sıkışır,
Gözlerim titrer, ellerim yılışır,
Kimseyle alıp veremediğim yok
Doğrusu ya! Ölmek bana yakışır!
Herkes kendi derdinde, âleminde,
Düşüncelerim yalnız kalemimde,
Devamlı bir tuhaflık var halimde
Doğrusu ya! Ölmek bana yakışır!
Şu sıra, doluya koysam almıyor,
Boşa koysam, hiçbir şeyle dolmuyor,
Bir bakıma bende sabır kalmıyor
Doğrusu ya! Ölmek bana yakışır!
Yürümez ayaklarım, gider geri,
Olamadım ki; “Adam” baştan beri,
Yaklaşınca teneşire ha gari
Doğrusu ya! Ölmek bana yakışır!
Günler aydınlıksız, geceler kara,
Eskiler etmiyor artık hiç para,
Giderayak düşmeyeyim de dara
Doğrusu ya! Ölmek bana yakışır!
Çok şey artık eskisi gibi değil,
Kulak işitmez, görmez göz, sürçer dil,
Yaşamaya duymuyorum hiç meyil
Doğrusu ya! Ölmek bana yakışır!
Törpülenmiş bir ömür, saçlarda ak,
Vadesi mi bitti? Bekliyor toprak,
Kabul eder (umarım) yanına Hak
Doğrusu ya! Ölmek bana yakışır!(9)”
Bizler kenarlardaydık, “O An” lar yaşanırken; dediğim gibi, acelesi olan insanlar için yalapşap(2) mezarın kapatılması, toprağın örtülmesi, kısa bir “O An” içine sığışan dua ve talkın…
Herkes sıraya dizilmişti sanki; “Başın sağ olsun!” dileklerini tekrarlamak için olsa gerek. Kimi sarılıyor, kimi kucaklayıp sırtına vuruyor, kimileri daha “O An” da dedikodusunu yapmaya başlıyoıdu;
“İyice yalnız kaldı ihtiyar kız!”
“Koskoca ev, dayalı-döşeli hani!”
“Bari kocası, çoluk-çocuğu olsaydı, onlarla teselli bulur, yaşama tahammül ederdi!”
“He ya, kardeş, yalnız şimdi!”
“Tanrı n’apsın ki, annesi hem hasta, hem yaşlı, hem de yatalaktı!”
“Helâl olsun kıza, hiç erinmeden(3) baktı anasına, yıllarca!...”
“O An” gözlerimizin çarpıştığı, çakıştığı yan yana olduğu bir “O An” değil, neredeyse üst üste, alt alta kaldığı “O An” dı, yıllardır, birbirimizinmişiz gibi. Belki de sadece teselli anlamında, ya da sevgi biriktirmeyi unutmuş, biriktirememiş kalbimin heyecanıyla kendime acındırmaya çalışmam gibi…
Gözyaşlarını dudaklarımla kurutmak isteği vardı içimde, hiç de hakkım olmayan, hatta bana yakışmayacak. Sanırım tüm insancıl hislerimi yitirmiştim “O An”. Yahut da gibi, gibiydim.
Yaklaştım yanına, elimi uzattığımda, elimi karnına doğru çekti önce, sonra sırtına doladı, galiba ilk kez uzun boylu olduğumu fark ettim, ona göre tabii, ayaklarının üzerinde yükselmeye çalışarak “O An” yanaklarımdan öptüğünde…
Ben de, öncesinde düşündüğüm, aklımdan geçirdiğim ve içimden geldiği gibi, gözyaşlarını kurutmaya gayret ettim, dudaklarımla “O An” kırk yıllık tanışlar gibi!
Ve utanarak, bir kısım yanlış yaşam şekillerinin mezarlıklarda olmaması dileğiyle ayrıldım;
“Arabam boş, sokağa gitmek isteyenler varsa, götürebilirim!” diye çığırdım.
“O An” da onun benim arabama binmesini arzulardım, ancak o kadar çok araba ve yakını vardı ki, çevresindeki hiç kimse onu yalnız bırakmazdı herhalde. Benim de haddimi bilmem(3), aşmamam gerekliydi, üstelik arabama doluşanlara içimden geçenleri hissettirmemem gibi, ne anlamı vardıysa “O An” ın?
Aslında iki-üç kişi için dizayn edildiğini(3) sandığım eski ve külüstür arabam sığışanların yükünü kaldıramazdı, ancak arabama anasını babasını aldıklarımın çocuklarını, damatlarını, gelinlerini mi sığdıramayacaktım ki?
Aslında arabamı bayramda, seyranda, markette, pazarda kullanırdım, çok nadiren. Durduğu yerde; amortisman, yani aşınma payı, bakım, vergi, sigorta gibi giderleri cebimden yiyor olsa da. Üstelik arabayı nasıl, ne zaman, niye sahiplendiğim de hatırımda değil...
Eve ulaştıktan, farkında olamadığım oldukça ilerlemiş olduğunu sandığım bir süre sonunda genç bir delikanlı çaldı kapımı, gözetleme deliğinden fark ettiğim;
“Abla çağırdı sizi. Önce dua okunacak, sonra da acı-tatlı yemek ikramı yapılacakmış!”
“Ablanın başı sağ olsun! Karnımı doyurdum ben. Dua kaçta başlayacaksa şu numaraya telefon et, ya da haber getir sen, ben duaya gelirim. Hem evin numarası aklında mı?”
“Ya yirmi iki, ya yirmi altı, on bir numaralı daire...”
“Şu kâğıda numaramı yazdım, sen telefon edersen ben o vakitte cenaze evinde olurum! Anlaştık mı?”
Delikanlı gittikten belki otuz saniye, belki bir dakika kadar sonra çaldı ev telefonum;
“Merhaba!”
İlk kez duymama rağmen o, “O An” içindeydi, içinde yaşadığım, içimde yaşattığım sesti o, duygulandığım. Benden ses çıkmadığını hissedince, tekrarladı sözünü bir kez daha sorarcasına;
“Merhaba?”
“Merhaba efendim!”
“Davet ettim?”
“Ama evimde doyundum(3)!”
“Kendinizi esirger gibi, saklanır gibi davranış, her ne kadar beklenen bir sonuç olsa da istemediğim halde söylemeliyim ki, bir mevtanın çıktığı eve saygısız olarak gelmemeniz bana göre yanlış! Benim için üzüntü verici bir durum. Gene de sizi zorlayamam. Evinizde dua edersiniz, dualarınız anneme ulaşır. Gene de siz bilirsiniz tabii...”
“Üzülmenizi istemem, özür dilerim! Dileyin, ne yapmamı istersiniz?”
“Hemen gelin ve diğer sevdiklerim gibi dualarınızı, âmin deyişlerinizi eksik etmeyin annemden ve bir istek; beni gönlünüzden uzak tutmayın!”
“Hemen!” dedim, sözleri aklımda tutamamış olarak “O An”. Adresi almıştım, galiba dememem gerek, o genç delikanlı hatırımda kalacak rakamları vermişti ya bana.
Kapı önünde yığlmış pabuçlardan kalabalığın oldukça fazla olduğunu tahmin etmem zor olmasa gerekti.
Kapıdaydı, hüsnü kuruntu(1) gibi gözükse de gözlerinden öpmemi beklercesine. Sarıldı sadece, koklar gibi. Hacı-hafiz-hoca takımından gibi değil, normal bir kıyafet vardı üzerinde, yakası bir düğme açık gömlek, kot pantolon, saçlarının tümünü kapatamayan bir başörtüsü, çekincesiz bir dünya içindeymiş gibi; “O An”.
“Öptüm onu, nura gark oldu semâv’ât-ü zemin(10)” demek isterdim, mevlitteki sözleri onun için düzenleyerek, çünkü onun bana sarıldığı “O An” yetmemişti bana.
“Susamışken susuzluğa, su veren sen misin?
Aydınlıkta karanlığa tül geren sen misin?
Kanayan ciğerde aşk olan verem sen misin?
Yaşlı gönlüm, bilmem pembe gül seren sen misin?
Kalbim yorgun ve dayanamazken heyecana,
Gülen varlığınla eceli getirdin cana,
Yaşanmamış yıllara kahredip yana yana
Hayat isteğiyle güzel, gül veren sen misin?
Yaşam istek değil, yorgun bedenimde gülüm,
Saçlar aklaşmış, çökmüş beden, yaklaşmış ölüm,
Ölüyorum ben sende, sen seninle yap düğün
Yok olmuşken mezarıma gül deren sen misin?(11)”
“Erkekler bu tarafa!” denildiğinde ikinci bir ev kapısıyla haremlik-selâmlık(1) tavrını hissetmiştim.
“Selâmünaleyküm!”
“Ve aleykümselâm!”
Oda içinde mevlit başlamadan önce konuşuyorlardı insanlar(!) sadece at gözlüğü takmışçasına(3), sabit fikirlerle, sofuca değil yobazca, kendileri dışındakileri Türk ve Müslüman değilmiş gibi evreni suçlarcasına.
İkide bir “Allah şükür!” diye “Bir karış sakallarını okşayan hepsi de pehlivan görünüşlü, psikopat(2) yapılı, duygusal vampir(1) insanlardı!” diyesim geliyor, eğer günahtan gerçekten korkmasam.
Bir ara düşüncelerimden utandım; “Gıybet yapıp” günaha girmiş gibi, doğal olarak ayıpladım ve suçladım kendimi.
Mevlidin bitişine kadar zor zapt ettim ben beni, tahammül sınırlarımı zorlayarak. Allah sadece kendilerine aitmiş gibi, ikide bir zikredişlerinden(3) ve münafıkmışım(2) gibi bakışlarını yadsıyarak. Sebep;
“Bu kadar cami, bu kadar sık cami yerine okul, sağlık ocağı, kütüphane gibi yerler de yapılsa...” demiş olmam.
Uzun saç mekruhmuş(2), nereden ve niçin uyduruyorlardıysa, cemaate benim gibi katılan bir erkek çocuğunu işaretleyerek. Sakal sünnetse ve peygamberimiz de bir ara saçını uzatmışsa nesi mekruhtu? Neden o çocuğun mevlit cemaatinden(!) ayrılmasına neden olmuşlardı ki? Aklı başında bir delikanlıydı oysa!
Nazar boncuğu şeytanın gözü imiş, bir ufak çocuğun omzunda gördüklerinden, hatta deccalın(2) simgesi imiş...
Buna mukabil iğde çekirdeği ile at nalının açık ağzının yukarı bakması şeklinde asılması sevapmış. Günaha girmeyeyim “Sevap” mı demişlerdi, “İyi olur” mu demişlerdi, aklımda tam kalmamış?
Ancak o delikanlı çocuk da babasının iteklemesi ile annesinin yanına gitmiş, o adam da mevlide katılmamış, ayrılmıştı sonradan, o çok bilen cemaatten...
Köpeği olan bir komşuyu işaretleyerek “Köpek giren eve meleklerin girmediğini” ifade ettiklerinde (bir hocanın sözlerinden esinlenerek(12)); “Azrail de bir melek, daha iyi ya!” deyince yerlerinde kıpırdamışlardı, sanırım kanaatlannca beni döverek benim yanlışlığımı ibreti âlem(1) gibi çevrelerine göstermek için.
Bu söze ek olarak en çok da itiraz ettiğim, “Yerini gösterin nerede varmış böyle bir şey?” dediğim şeylerden(13) birincisi; “Evin lâmbaları gündüzleri dâhil üç gün yanık kalmalıymış, yoksa ölünün mezarı hep karanlık kalırmış! Ölünün pabuçları, ‘Evde ölü var!’ ya da ‘Evden ölü çıktı!’ anlamında kapı önüne konmalıymış!”
Bir diğer mevlitte bile dile getirilmesi gereken konu ise; “Pisuarlara çiş yapmak günahmış!” Özellikle elektriğin ve pisuarların olmadığı bir devirde bu günahların nasıl oluştuğunu anlamadığımı söylemem, eh çıldırttırmadıysa da gözüne fener tutulmuş dört ayaklı bir hayvan gibi(14) sinirlendirmişti onları.
Başka hangi birini anlatmaya çalışsam ki? Bir-iki şey daha söyleyip, mevlide başladığımızı söylemeye çalışayım; “Faiz harammış, ancak masraf artığı (ne demekse) ve ticari kâr helâlmiş!”
Peygamberimize mal edilen bir hâdise göre; (nasıl eriştilerse ve özellikle de beni işaretleyerek); “Öfkenin kudurması şeytanı davet” anlamındaymış.
Oysa öfkelenen ben değil kendileri idi, yüzlerinin kızarıklığından, tiklerini(2) saklayamamalarından anladığım kadarıyla.
Ve de; “Kısasa kısas mutlaka uygulansa iyi olurmuş (muş)(15)!
Mevlit bitip de o pehlivan yapılı Müslümanların tepsilere üşüşüp silmecesine yumulmalarını gerçekten yadırgadım, ayıpladım.
Yapabileceğim tek şey; bu kendilerinin bildiğini sanıp da bilmeyen cahil zümreden(1) çok çabuk uzaklaşmaktı, “Yolcudur Abbas!(16)” teranesiyle(2). Sanırım, karşımdakilerin arzusu da “O An” bu yönde olsa gerekti.
Ben de inanan bir Müslümandım, namazı-niyazı, farzı-sünneti, sevabı-günahı, haramı-helâli bilen. Ancak insanların, özellikle Müslümanların değil, “insanların” diyorum, hiç olmazsa asgari müşterekte(1) buluşmaları gerekmez mi?
“Önce insan, sonra Müslüman olun!” diyen insan bu sözü “O An” şaşkınlıkla söylemiş olabilir miydi?
Eve, yalnız dünyama döndüğümde soyunup dökünüp ayaklarımı yıkayıp, uzatıp dinlenmek arzusuyla kanepeye yatmıştım düşünerek, televizyonu bile açmaksızın. Maksadım; "Güzellik Uykusu(1)” değil, “O An” larda yaşadığım, sonrasında özel bir “O An” da yanlışlığım ve bana yakışmadığını, asla yakışmayacağını düşündüğümü kurgulamak, sorgulamak ve saygısız hayallerden vazgeçmekti “O An” da değil, anında,
“Anlatılmaz bir yaşantı senin-çin bu aşk yasak,
Sevdalanmış gönlümde olmaz mı hiç bu aşka hak?
Gözlerin feri düşmüş, saçlarında oluşmuş ak,
O kaç yaşında, sen kaçında, razı olur mu Hak?
Gül sevdalanmış, pembe-yeşil açan ilkbahara,
Bahar geçmiş, geldin kışa, ağla dökülen kara,
Bahtın açık olacaktı, yalan, bak nasıl kara?
Çileli ağacında kalmamış tek sarı yaprak.
Yemede-içmede insan, günler durgun geçerken,
Vaktin dolmada gönül, ecel için derken erken,
Özlem bulutları umut umut sona ererken
Ona vurgunluğun sonsuz, sararmış gönlüne bak!
Seher yeli eser, hırçın gönlünde duru duru,
Titremiş yorgun bedenin, olmuşsun hem kupkuru,
Görsünler de yaşamadan gömüldüğün kuburu
Okuyup dinlesinler, ebedi Kur’an’ı berrak.(17)”
Aramızda yarı yarıya...
Yok, canım daha neler? Kim bilir ne kadar çok yaş farkı vardı ve ben hâlâ onun annesi gibi “Bir namazlık saltanata(18)” çok yakın değilsem bile yakın olduğumu hissetmez gibi bir tavır içindeydim.
Yaşam denen zavallılıkta ömrünü koskoca (“Eşşek kadar” dememin yakışmayacağını düşündüm bana!) bir adamın bir “O An” da çarçabuk aşkı düşünrneye başlaması, bir katırın doğurmasını ummak gibi imkânsızlık değil miydi? İnsan, hele ki benim yaşlarımda bir insan düşünürken bile yoruluyordu, üstelik de tembelce...
Oysa içinde bir yara varsa, neden deşmeye çalışırdı ki insan(19)? Hem gerçekti ki; bir insan, hatta bunu kişiselleştirerek söylemeliyim ki benim gibi öküzün biri, bu yaşlara gelip de gönlüne uygun birini bulamamışsa...
Ve yalnızlık canına tak ettiğinde(3), “O An” a gönlünün ulaşabildiğini sanmışsa, bu düpedüz kendisine bakacak bir bakıcı, evini düzene sokacak bir hizmetçi arıyor, demek(20) olmuyor muydu?
Hele ki iyice yaşlandığında, elden ayaktan kesildiğinde, bazı yetileri inkâr edilmeyecek şekilde göründüğünde yaşına-başına-kıçına bakacak gibi birini egoistçe, bencillik sınırını aşacak kadar sahiplenmek gibi.
Kapımın zili çaldı; “Hayırdır İnşallah!” teranesiyle kıpırdamak zorunda kaldım. Pazar günleri kapıcı, postacı, kargocu falan gelmezdi. İçme suyu da ısmarlamamıştım ve zaten fazla arayanım-soranım da olmazdı, yoktu veyahut.
Beni duaya davet eden çocuktu, kapımda gördüğüm. Elinde, muhtemelen normale göre aşırı bir biçimde desteklenmiş olduğunu düşündüğüm bir tepsi vardı:
“Abla gönderdi!” dedi.
Sahi, bu ablanın adı-sanı yok muydu? Hem “Şey, şey!” diyordum, hem de daha ismini bile bilmiyordum, tuhaf ki tuhaf!
Çocuk gitti, telefonum çaldı;
“Afiyet olsun, yarasın, ben İncisen!”
“Sağ ol, ama zahmet etmişsin! Ben kilomdan, boyumdan-bosumdan memnundum, şimdi bunlarla beslenirsem obez(2) bir mobidik(21) olurum. Mezara yerleştirmekte zorluk çeker insancıklar. Ben ölmüş olacağım için, ‘O an’ beni bu hale getirenin İncisen olduğunu söyleyemem, suçu üzerine atmam da mümkün değil ki, hem atmam, atamam da zaten!”
İki yabancı değil, yıllardır birbirini bilen ve “Sen” olan iki insandık sanki “O An” da.
“Daha beş-altı saat oldu, annemi toprağa teslim edeli, beklenen bir son olsa da. O halde ölümden bu kadar erken bahsetmek erken değil mi? Benim bildiğimi senin mutlaka bildiğine inandığım gerçeğe göre; ‘En yakın mesafe iki kafa arasındaki birbirini anlayan, anlamak isteyen, anlayabilen kafa değil midir ki(22)?” Üstelik mutlaka biliyorsunuzdur; ‘'Kontrol edemediğimiz şeyler için kendimizi suçlamamamız gerek! (23)” diyorum!”
“Aramızdaki en az 15-20 yaş farka rağmen?”
“Teşekkür ederim, demek beni o kadar genç görüyorsun. Teşekkür ederim. Oysa yaşıtız!”
“İmkânsız!”
“İnsan, isterse tekeden süt sağar! İmkânsız gibi görünse de, ben imkânsızlıkla, imkânsızlıklarla baş edebilirim, sen de gayret et, başarırsın. Çünkü biliyorum ki; ‘İnsanın sevdiği bir insanla geçireceği bir dakika, bir ömre bedeldir (24).”
“Söylediklerinle şaşkınım!”
“Beni sevdiğini mi söylüyorsun, yoksa seni sevdiğimi mi hissettin? Bilemiyorum. Ancak bunları telefonda konuşmak yerine yüz yüze gelsek, bana gelsen, ya da ben yanına gelsem?…”
“Söylediklerin bir gabi, bir gerzek, bir ebleh(2) için bile açık, ama acın var güzel kız Şimdilerde ziyaretçin çok olur!"
“Estağfurullah! Ancak annemin yedi mevlidine geleceğine söz ver, azat edeyim seni!”
“Söz!”
“İnsanlar hatalarıyla büyürlermiş(25)!” Yahut da “Yanlışlarıyla...” Demek ki ben bu yaşa gelmiş ve hâlâ büyümemiş, büyüyememiştim, ne şaşkınca bir garabet? 30-40 yıl öncesi (sanki varmış) gibi “O An” da kalbimin olağanüstü atmasının önüne geçemiyordum.
Telefonum çaldı tekrar, umut etmemin bile mümkün olmadığı, arayanım soranımın olmadığını dediğim gibi. Sadece internet denilen bir payitahtta(2) haberleri izlemem, sevdiğim şarkıları dinlemem içindi telefonum. Bu vakitte ümitsiz olsam da tek adres vardı beynimde, ses çıkarmaksızın açtım telefonu;
“Annemin yedi mevlidini bekleyemedim, tüm gelenler gitti, yalnızlığın beni bu kadar etkileyeceğini ne tahmin edebiliyor, ne de düşünebiliyordum. Pardon! Vaktin, durumun uygun mu, demeksizin söze başladım. Bağışla, bana ayıracak vaktin var mı?”
Nasıl derdim ki; “Dile, ne dilersen, tüm zamanlarım senin olsun! Eğer Tanrı izin verirse benim ömrümden alıp sana versin hem hemen, beni yaşa, ya da ben sende yaşayayım!” diye. Adını bile söylemeye hem hakkım, hem de mecalim yoktu “O An”.
Ama beni arayıp benden medet uman(3) bir hanımefendiye karşı resmi olmam da haksızlıktı.
Düşündüğüm “O An” dı, belki de zırvalamak için “O An” ı beklemiştim.
“İhtiyacı olan için sakladığım dakikalarım vardı, iste onları senin için sarf edebilirim!”
“Ya o dakikalar farkında olmadan biterse?”
“Hiç sanmıyorum, senin için tükenmeyecek kadar zamanım olduğuna inanıyorum!”
“Gel desem, gelmezsin, geleyim desem, çekinirsin, oysa dertleşmem ve annemin ölümüyle eksilen konularda bildiklerinle beni bilgilendirmen, bilgilenmem ve benim de bilgilendirmem gerek seni!”
“Olur, yarın öğle namazından sonra duraktaki ilk otobüse binmek için bekleyeceğim seni, sana söz gelmesini istemem…
Ve eğer izin verirsen öğle yemeğini de ısmarlamak isterim. Kabul edersen de memnun olurum. Plânı sen yap, neresi dersen, dile, ben orada olayım!”
“Anladım, teşekkür ederim, otobüse yetişeceğim!”
Ertesi gün, ertesi gün olmayı bilmedi, ne oluyordu bana? Ben doğma-büyüme gönlü kilitli, kalbi kara, kapalı, aşk-meşk(1) konularında inançsız, kendine hiç mi hiç güvenemediği için beynini serbest bırakmış adam, olmadık bir şekilde şaşkın ve heyecanlıydım.
Bugüne kadarki yaşantımı sorguladığımda kişinin kendisine şaşırmasına ilk kez şahit oluyordum. Üstelik kendim için kendime “Yakıştırmak” fiilini kullanmaksızın...
Yorulmuştum, beynim, cismim gerçekten yorulmuş, hafakanlar basmış(3), başımı zapt edemez olmuştum müthiş bir baş ağısı ile(26).
Düşünür(27) özetle; “Dün geçti, yarın şüpheli, bugünü yaşa!” demiş. Dünüm yoktu, dünüm hiç olmamıştı hem, mühürlü yaşantımda. Şüpheli de olsa yarınları yaşamak istiyordum bugünde, aşağılık kompleksi(1) değil, belki egoizm kokar gibi; “O An”...
O geldiğinde kalmadı gökyüzünde tek bir bulut bile, gönlümün rüzgârı ile ve onun içindekilerle sadece yeryüzü değil, tüm evren aydınlandı, muhtemelen bana öyle geldi, teneşire yakınlaştığımı hissettiğim şu zamanda. Bu nedenledir bir tek anımı bile boşa sarf etmek, “O An” ı gerekçesiz geçirmek istemiyordum.
“Merhaba?”
“Merhaba!”
Otobüse binerken yardımımı istercesine elini uzattı. Tuttum sımsıkı. Sıcak, sıcacıktı eli ve ben bu yaşa gelmiş (Eşş... diye başlayan kelimeyi tekrarlamak istemiyorum) adam, yüreğimdeki heyecanı bastırmak isterken, yüreğimin gürültüsünün, gümbürtüsünün duyulacağından çekiniyordum; “O An”
O bir pencere kenarına otururken bir ara bırakır gibi olduğu elimi yitirmemek istercesine sıkı sıkıya tuttu.
“Söz olur, dersen ayrı oturayım!”
“Umurumda değil, yanımda ol, sevinirim!”
“Hem de yirmi dört saat içinde?”
“Ne malûm? Öncesi olamaz mı?”
“Anlamadım!”
“Anlatacağım! Yeter ki meraklı gözlerle karşılaşmayalım, umurumda olmamasına rağmen. Beni kendine saklarcasına dinlemeye gayret et, lütfen!”
“Anladım!”
Hareket etti otobüs, suskunluğumuzda.
Git! Git! Git! Bitmez gibiydi yolculuk ve merakım maksimum duvarına çarpar gibi tavan yapmıştı.
“İzninle!” deyip ayağa kalktığında ve otobüs hareket ettikten sonra yanıma geldiğinde;
“Bildiğim yerler değil buralar, şehirden uzak, insanların sanki iki yaşlı insanı bir arada görmemişler gibi meraklı, tedirgin edici bakışlarından bunalınca(3) inmeyi düşündüm…
Üstelik arzuladığım halde elini tutmaksızın ve acelem varmışçasına önden, önden, arkama bile bakmaksızın!”
İlk kez yüzüne daha bir dikkatle baktım “O An”. Gerçekten benim fark etmediğim bakışlarda sıkıntı dolu bıkkınlık emareleri(2) vardı, bir bakıma teşbihte yanlışlık olmaz(28), gözleri çakmak çakmaktı(1), burnunun kanatları soluk alıp verdikçe genişleyip daralıyor, şakaklarında Mehter Marşındaki gibi ileri-geri hareketler fark ediliyordu, yüzüne baktığım “O An” da silinmeyi bilmeksizin.
Biz erkek milletinin bilmediği, anlayamadığı hezeyanlar(2) olsa gerekti davranışı. Elimi tuttu, biraz gerimde kalarak. Benim de bilmediğim bir yer olsa da bir park bulmak arzusundaydım, her ne kadar rahat bırakmayacaklarına inandığım, hatta emin olduğum; “Allah rızası için” dilencileri, yara bandı, simit, piyango bileti satıcıları, “Boyayalım mı abi?” diyenler, diyecekler olsa da ehveni şerdi(1) parklar…
Bir yerlere girsek, günün bu vaktinde çay istesek, daha iki kelimeyi uç uca eklemeksizin garsonlar siparişimizi yenilemek, belki de konuşmalarımızı dinlemek için etrafimızda dolanıp belki anlayamamış olmalarına rağmen yorumlarıyla tamamlayarak birbirini dürterek bizlere gülerlerdi.
Eee! Ne de olsa ununu eleyip eleğini duvara asmış insanların birbirine karşı aşkları, yasaklanmış sınırlar içinde olmalıydı, sırıtışlarında...
Lokantaya gitsek, terane farklı olmazdı gibime geliyordu. Kaşık-çatal-bıçak sesleri, garsonların seslenişleri, mufaktan yayılan koku, televizyondan ulaşmaya çalışan arabesk müzik(1)... Sanki herkes sevip bayılıyormuş gibi...
Yürüyorduk, eli sıcacıktı, yanıma gelmesini istediğimde, ılıklığını hissediyordum yakınlığında.
Bağımsız bir kanepe bulduk, ya da o kanepe bize bulunmak istemişti! Oturduk, sıcak, sımsıcak ellerini bırakmaksızın, ben öptüm avucunu rahatlamam gerekiyormuşçasına, duygularıma engel olmaksızın, belki buna “duygularıma engel olmayı düşünmeksizin” demem daha doğruydu “O An”.
Sonra o aynı hareketi tekrarladı avucumda, suskunca, üstelik dünyaya metelik vermezcesine(3), başını göğsüme yaslayarak.
Neden sonra kendine geldi, suskunluğunda, tövbe, benim hiçbir etkilemem olmaksızın ve bir öyküyü sırasıyla anlatma çabasında sözler dudaklarından dökülmeye başladı.
“Hayret etme! Yaklaşık yirmi yıldır, anneniz, babanız sağlardı, o zamanlarda. Ve tanıyordum seni. Annenizin, babanızın cenazelerine mevlitlerine katıldım, belki gördün beni, ama fark etmedin. İşe, camiye, markete giderken hep gözledim seni.”
Utangaç bir sessizliği bürünmüş gibi sıralamaya çalışıyordu yaşadıklarını;
“Önceleri sağlıklı, sonraları tekerlekli sandalyeye, yatağa ve en sonunda kara toprağa mecbur olan annem; ‘Şu oğlan yirmi yaş daha genç olsaydı, ne olurdu sanki?' demiş ve bu sözü kerelerce tekrarlanıştı…
Şehir hayatının garabeti, üç blok ötede ve birbirini tanımayan birbirinden haberdar olmayan iki aile ve ancak o yaşlı kadının vefatından sonra onların çocuklarının karşılaşmaları...”
Elimi bırakmak istemese de bırakıp kolumu sıkarken devam etme gayretindeydi;
“Aslında şehir hayatının tekdüzeliği insanların evlerini otel gibi kullanmalarından dolayı, aynı sitenin, aynı apartmanın aynı katında oturanlar bile birbirini tanımıyorlar. Yahut da tanışmak, tanımak istemiyorlar birbirlerini. Yanlış mı?”
“Doğru! Benim için tek farkla, diyerek ayrımcılık yapayım. Beni, oturduğum apartmanda herkes tanır. Birincisi; küçük-büyük ayırmaksızın herkese selâm veririm, bayramda-seyranda kapı-kapı dolaşmam nedeniyle sevildiğimi sanıyorum. Ancak okuduğum gazete, izlediğim televizyon programları, gerçekler konusunda rijit(2) fikirlerim ve bu konulardaki mücadelem dolaysıyla da sevilmediğimden eminim.”
Her halde nefes almam gerekti, bir süreliğine etafıma bakarak duraklamama rağmen devam etmeyi yeğledim(3);
“En çok zoruma giden, hayıflandığım(3) kabullenemediğim; ‘Bu ne perhiz, bu ne lâhana turşusu(29)' şeklinde tavırlar. Öyle ki ben selâm vermekten vazgeçmediğim halde sitemde bulunan, hatta söven, hakaret edenler bile oldu desem fazla abartmış olmam. Neymiş? Hem beş vakit namaz kılıyormuşum, hem de fikirlerim tersmiş. Din ile sosyal iletişim bir arada olmaz tavırları... Laiklik(30); gâvurluk imiş!”
“Tıpkı bizim apartman vatandaşları gibi, tuzlayayım da kokmasınlar(31), örneği, Allah’ım affetsin beni, eğer bu düşüncem gıybet hanesine kaydediliyorsa!”
“Aynı dili konuşup anlaşmak ne güzel!”
“Peki, bunu gönül diline(1), yürek çarpıntısına çevirmek mümkün değil mi?”
“Arzularım, isterim, ama…”
Ne diyeceğimi bilmeme rağmen devam etmek istedim;
“Aramızdaki sevgi birlikteliği aşk olsa da, yaş farkını inkâr etmem haksızlık, insafsızlık!”
“Dilerdim... Yerine gelseydi dileğim,
Sen olurdun bu dileğimde meleğim,
Yaratılsaydım eğer bitki olarak
Sen olurdun tek, dalımdaki çiçeğim.
Olsaydım kral, verebilseydim hüküm,
Cezası olurdu ayrılığın; ölüm,
Ne acı sensizlik ve yaşamak sensiz
Ölünceye dek seni, beklerim gülüm.
Kalsaydım ümitsiz, olsaydım biçare,
Etmezdim lânet, yazılmış bu kadere,
Yaratıldığın için talihimde sen
Şükrederim Tanrıma milyonlar kere.
Susasaydım sevgiye, dilerdim senden,
Mutluluğu tadardım en güzelinden,
Son nefeste; “Seni seviyorum!” demem
İsterdim kalsın sana hatıra benden.(32)”
“Ben sana nikâhlanalım, evlenelim demiyorum ki!”
“Tarif et kendini bana!”
“Yaş almış altı, elden-ayaktan kesilmiş, dünya ile alacağı-vereceği bir şeyler kalmamış, annenin gittiği adrese...”
“Gidinceye kadar benim mutlu olmamı, sana bakmamı istemez misin? Bedeninin çürüklüğünü değil, sevginin yüceliğini tattırsan bana. Bugüne kadar boşa geçen ömrümün, bundan sonrasını doldurmaya çalışsan, çok mu zor gelir sana?”
“Demek istediğin?”
“Seni ilk gördüğüm andan beri, yirmi yıldır seviyorum!”
“Benimki budalalık! Bana sarılmasan, öpmesen, seni öpmeme izin vermesen, içindekini bugüne kadar hissetmemiş bir zavallı olarak teslim edecektim kendimi Tanrıma...
Oysa şu anda ölmek istemiyorum. Tükeninceye kadar seninle yaşamak istiyorum!”
“Bu ne anlama geliyor şimdi?”
“Seni sevdiğim, bir ömrü beraber yaşayalım isteğimi, sevgi dolu olarak her sabah uyandığımızda birbirimizin yüzünü görerek geçireceğimiz her gün için Tanrıya şükrederek ve açacak yeni günler için dua etmek gibi bir anlamı var desem sözlerimin?”
“İşte ‘O an!’ şu an, tut ellerimi sıkı sıkı, sımsıkı sadece beni düşünerek sev beni, benim seni sevdiğim kadar olmasa bile. Son anımıza, sonsuza kadar, hatta öldükten sonra bile birbirimizin sevgisiyle yaşamaya devam edelim!”
Gerçekten şu an, “O An” ın başlangıcı inancımızla...
YAZANIN NOTLARI:
(*) Öyküyü anlatanın ismini koymadım, sevgilisi İncisen ise öylesine şekillendi kalemimde. Öyküyü kendi için yorumlayanlar; isimlerini yerleştirebilir, İncisen’in ismini değiştirebilirler!
(*) Öyküde ev numarası olarak belirttiğim rakamlar askerliğimi yaptığım Edirne’nin Plâka Numarası ve cep telefonumun son iki rakamıdır (Eskişehir-Bilecik Plâka Numaraları olarak da yorumlanabilir
(*) “O an” kurguladığım sözler dizisidir. Hissedemediğim, fark edemediğim, bilemediğim (ç)alıntılar varsa; cümle âlemden özür dilerim. Ayrıca “O an” için italik olarak kendime ait olanlar da dâhil tümünü işaretlediğim sözler(in bir kısmı) değer verdiğim bir avukat arkadaşıma aittir ve iznini almadığım için ismini vermek geçmiyor içimden.
(*) Öykü kahramanının yaşının “66” olmasının önemi yok, sadece üniversite mezuniyet tarihim 1966 olduğu için bu tarihten esinlenerek kahramanın “66 yaşında” olmasını işaretledim.
(1) Arabesk Müzik; Araplara özgü, Arap genellemesiyle ilgili müzik.
Asgari Müşterek; Herkes tarafından kabul edilen nokta, üzerinde anlaşmaya varılan husus, uyuşulan konu, ortak payda.
Aşağılık Kompleksi; Aşağılık Duygusu. Kendini küçük görme, hakarete, incitilmeye, hor görülmeye hazırlıklı olma. Onurunun kırılmasına, aşağılanmasına izin verme, ruhsal karmaşa içinde yaşama eğilimi.
Aşk-Meşk; İki kişinin karşılıklı duygularının iletişiminin anlatıldığı deyim. Meşk kelimesi asıl anlamı dışında sadece bir tamamlamadır.
Cahil Zümresi; Öğrenim görmemiş, okumamış topluluk. Belli bir konuda yeterli bilgisi olmayan grup. Deneysiz, genç ve toy insanların bir arada olduğu toplum.
Çakmak Çakmak Gözler; Ateşli hastalıktan ya da öfkeden kızarmış ve parlamış gözler.
Duygusal Vampir; Enerjimizi çekip tüketen, kanınızı kurutan insan tipi (Bu konuda, Albert Bernstein, Çiğdem Aksoy, Esra Kazancı’nın değerli eserlerinin dikkatimi çektiğini söylemeliyim).
Ehven-i Şer; Doğru söylenmesi gereken söz; “ehven-üs-şer” iki şıklı yanlış, hata, zarar, ya da kötülükten daha az olanını seçmek anlamında Arapça bir deyimdir. Birkaç kötüden en az kötü olanı, kötülerin iyisi.
Farkında Değil; Yeteneklerinin, yapabileceklerinin farkında olmama. Özgüven eksikliği. Yapmayıp yaptığını sanma.
Gönül Dili; İçindekileri hissettirerek konuşma becerisi, sanatı.
Güzellik Uykusu (Kestirmesi); Genellikle asıl anlamı dışında günün herhangi bir saatinde uyuklamak, ya da uyumak anlamında mecazi olarak söylenmektedir.
Haremlik-Selâmlık; Bir yerde kadınlar ayrı, erkekler ayrı oturmak, bulunmak.
Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilindi söyleniş biçimi.)
İbreti Âlem (İbret-i Âlem); Tüm âlem için, insanlar için ibret olsun, emsal teşkil etsin, herkes bir ders alsın, anlamındadır.
(2) Acullük; Acelecilik. (Acul, Arapçada “aceleci” demektir) aklımda kalan belki atasözü, belki kişilerin deyişleri olarak birkaç alıntı da şöyledir: “Aceleyi yavaş yapın! Ağır ağır acele et! Sabır sevincin, acele pişmanlığın ifadesidir! Hata acelenin hayırsız çocuğudur!” gibi.
Deccal; Kur’an’da yeri olmayan karıştıran, karıştırıcı, arabozucu, yalancı. İslam'a göre ahir zamanda, Mesih'in ikinci kez yeryüzüne gelmesinden önce, kıyamet gününde insanları dini inancından saptırarak yanlış yönlere, kötülüğe ve sapkınlığa yöneltecek bir akım, ideoloji ve onu kuran kişiyi veya kişileri temsil eden bir insanlardır. Yalancı, örtücü, boyayıcı, aldatıcı, hilekâr.
Ebleh; Alık, aptal, budala, akılsız, ahmak.
Emare; Belirti, ipucu, iz.
Evveliyat; Bir işin geçmişi, önceki evreleri, öncesi, önceleri.
Hezeyan; Abuk-sabuk, saçma-sapan konuşma, hareketler yapma, sayıklama, ya da saçmalama.
Maneviyat; Maddi olmayan, içsel olan, kişinin iç dünyasıyla ilgili olan şeyler. Yürek gücü.
Mecalsiz; Cansız, dermansız, kuvvetsiz, takatsiz, güçsüz, canlılığı, dinçliği olmayan.
Mekruh; Haram gibi kesin ve bağlayıcı olmamakla birlikte yapılmaması istenen, hoş görülmeyen, beğenilmeyen şey. Namazda işlenmesi hoş olmayan şeyler (Namazda etrafa bakınmak).
Münafık; Mümin olmadığı halde, küfrünü gizleyerek kendini mümin olarak gösteren, arabozucu, bölücü, karıştırıcı ve küfürle iman arasında bocalayan, arabozan, insanlar arasına kötülük tohumları saçan kimse (Kalplerinde hastalık olanlar).
Obez; Aslında “obezite” demek gerekti; vücutta sağlığı bozacak ölçüde aşırı ve anormal yağ birikmesi, yani aşırı şişmanlıktır. Kısaca şöyle tarif etmek daha doğru gibi geliyor; Obez; şişman, Obezite ise şişmanlık hastalığı anlamındadır. Bilimsel bir ölçek olarak boy/kilo endeksiyle ulaşılan sonuca göre hastanın tedavisine karar verilir.
Payitaht; Başkent. Başşehir.
Psikopat; Ruh ve sinir hastası kimse.
Rijit (Rijid); Sert, bağışlaması, hoşgörüsü olmayan. Gönül kırıcı, katı, ters.
Talkın; Ölü gömüldükten sonra mezarı başında imamın dinsel sözler söylediği kısa tören. Kur’an’da yeri yoktur (bir bakıma mezara konulan ölüye sorgu meleklerine vereceği cevapların “kopya olarak” sunumu denebilir). Telkin şeklinde söylenmesi yanlış olup Telkin; Bilinçdışı bir sürecin aracılığıyla kişinin ruhsal ve fizyolojik alanıyla ilgili bir düşüncenin gerçekleştirilmesidir. Bir duyguyu, bir düşünceyi aşılama, kulağına koyma.
Terane; Çok yinelendiğinde usanç verici bir durum alan söz dizisi. Ezgi, makam, nağme.
Tik; Herhangi bir kas kümesinin iradedışı hareketi. Bir alışkanlık olarak ikide bir tekrarlanan gülünç, sıkıcı, söz, ya da el, kol hareketi.
Tövbe (Tevbe); İşlediği bir günahtan ya da suçtan, hatadan, kötülükten farkına varıp pişmanlık duyarak bir daha yapmamaya iradeli bir şekilde karar verme. “Bir daha yapmam, olmaz, yeter!” anlamında.
Yalapşap; Yalap şalap. Yalap çalap. Baştan savma, üstün körü, yarım ağızla, yarım yamalak.
(3) At Gözlüğü Takmak; Çevresinde ne olup bittiğini anlamaktan uzak olmak, olup bitenleri değerlendirememek ya da değerlendirmekten kaçınmak.
Bunalmak; Aşırı ölçüde sıkılmak, çok sıkıntı duymak. Güçlükle soluk alıp vermek, solu almakta güçlük çekmek.
Canına Tak Etmek; Sabrı kalmamak, Bir sıkıntıya dayanamaz hale gelmek.
Dizayn Edilmek; Çizimlenmek, tasarımlanmak. Dizayn; Bir ürünün, örneğin broşürün ilk taslağı anlamında olup, İngilizce “design” kelimesinden oluşturulmuş bu söz yerine, ikilem gibi görülen “tasarım” kelimesinin kullanılması daha doğrudur.
Doyunmak; Yeteri kadar bir şeyler yemiş olmak, midesi doymak.
Erinmek; Üşenmek. Kendinde bir gevşeklik duyarak bir işi yapmaya eli varmamak, tembellik yapmak.
Göz Göze Gelmek; İki kişinin, aynı anda, bilinçsiz bir şekilde birbirine bakması durumu.
Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yeteceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek. Başkalarının kusur ve yanlışlarını istihzalı bir şekilde yüzüne vurmamak gerekliliği. Mevlânâ Celâleddîn-i Rumî’ ye sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye. Şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”
Hafakanlar (Afakanlar) Basmak (Boğmak); Sıkıntıdan bunalmak. Yürek çarpıntısı, coşku, heyecan, iç sıkıntısı öfke duymak, haleti ruhiyesi yaşamak.
Hayıflanmak; Acınmak, yerinmek, esef etmek, kaybedilen bir fırsat için üzülmek.
Heba Etmemek; Boşuna harcamamak, ziyan etmemek.
Medet Ummak (Dilemek); Yardım beklemek. (Medet: Zor bir dönem geçiren birinin, birinden çare dilemesi, yardım istemesi).
Metelik Vermemek (Dünyaya Metelik Vermemek); Değer vermemek, önemsememek, umursamamak, aldırış etmemek.
Pas Geçmek; Üzerinde durmamak, önem vermemek, aldırış etmemek. caymak, vazgeçmek. Havacılıkta bir hava aracının son yaklaşma evresindeyken iniş yapmayı bırakması ve yeniden yükselmesidir. Pas geçme kararı, istikrarsız bir yaklaşma veya pistteki bir engel gibi çeşitli nedenlerle pilot veya hava trafik kontrolörü tarafından verilebilir. Bazı iskambil oyunlarında o ele katılmamak.
“Tüh!” Diyerek Elini Dizine Vurmak; Zamanında yapılması gerekenleri zamanında yapmayıp sonrasında “Tüh!” diyerek derin pişmanlık duymak. Elindeki fırsatları iyi değerlendirememek ve kaçan fırsatların ardından büyük üzüntü duymak, ve ellerini çırparak “Tüh!” demek.
Yeğlemek; Bir şeyi, ötekilerden daha üstün, daha iyi, daha uygun görüp ona doğru yönelmek.
Zırvalamak; Saçmalamak, gereksiz, tutarsız, saçma sapan, boş, anlamsız sözler söylemek veya bu tür davranışlarda bulunmak.
Zikretmek; Sözünü etmek, adını anmak.
(4) Everest-Marianna; Everest; Dünyanın en yüksek dağı. Çin-Nepal sınırı üzerindedir. Everest’in zirvesi yaklaşık 8.848 metre, Abis genelde 10.000 metre üstündeki su derinliği, Marianna denilen Abis Çukuru ise 11.030 metredir.
(5) Bu kadar yürekten çağırma beni… diye başlayan ve “Bir gece ansızın gelebilirim!” diye ünlenen Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Ümit Yaşar OĞUZCAN’a, Bestesi; Rüştü ŞARDAĞ’a ait olup eser Rast Makamındadır.
(6) Gıybet; Çekiştirme. Dilin âfeti. Bir kimsenin gıyabında (arkasından) onun ve yakınlarının kusurlarından hoşlarına gitmeyecek şekilde bahsetmek, konuşmak, yüzüne karşı söyleyemeyeceği şeyleri arkasından söylemektir ki Kur’an’la yasaklanmıştır. Kur’an’ı Kerim’in Hucurât Suresinin 12. Ayeti başlarında şöyle buyrulmuştur. “Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?…” Bu konuda Peygamberimize ait olan bir hadiste; “Gıybetin denizleri kirletecek kadar kirli olduğunu” ayrıca “Bir kimse biri hakkında arkasından doğru konuşmuşsa gıybet, yalan konuşmuşsa iftira olduğunu” belirtmiştir.
Şirk; Allah’a eş, ortak koşmak. Allah’ın varlığına inanmakla birlikte ondan başka tanrılar edinmektir. Allah’tan başka varlıklara tapınmak, dua edip medet ummak, onlardan yardım istemektir. Kur’an da şirk üzerine ayetlerin sayısı çoktur. Özel olarak; Kur’an Nisa Suresi, 48. Ayette; Doğrusu Allah kendisine ortak koşulmasını asla affetmez. Ondan başkasını ise, dilediği kimseler için bağışlar ve mağfiret buyurur. Her kim Allah’a şirk koşarsa gerçekten çok büyük bir günah ile iftira etmiş olur.” denmektedir.
İftira; Yalan söylemek, uydurmak, asılsız isnatta bulunmak. Bir kimseye kasıtlı ve asılsız suç yükleme, kara çalma. Kur’an, Nahl Suresi, 56 Ayet; “Allah’a and olsun ki; yaptığınız iftiralardan mutlaka hesaba çekileceksiniz!” Kur’an, Nur Suresi, 4. Ayeti; “İffetli kadınlara iftira atıp da dört tanık getirmeyenlere gelince, onlara hemen seksen vuruş vurun. Ve onların tanıklıklarını ebediyen kabul etmeyin. Onlar sapmışların ta kendileridir.” Profesör Dr. Yaşar Nuri ÖZTÜRK
(7) Sitem Sevgiden Doğar; Rubato Grubu solisti Buray HOŞSÖZ’ün seslendirdiği “İnan şiir gözlüm, İnan gönül sözlüm” diye başlayan “Hatırım olsun…” isimli şarkıda geçen bir dize.
(8) İnsan her adımını mezardan uzaklaşmak için atar. Yine her adımda mezara bir adım daha yaklaşır. Her nefesi hayatı uzatmak için alır, yine her nefeste hayatından bir nefeslik zamanı azaltır. Namık KEMAL
(9) KARATEKİN, Erol. 2003 Yılı. “YAKIŞIR”
(10) Berk urub çıkdî evimden nagehân / Göklere dek nûr ile doldu cihân… Süleyman ÇELEBİ’nin Mevlitlerde okunan şiirinin bir beyti.
(11) KARATEKİN, Erol. 1986 Yılı. “SEN MİSİN?”
(12) Köpek giren eve melek girmez, demişler, Azrail de bir melek, o halde ben on tane köpek alır, 250 yıl yaşarım! Ünlü rahmetli ilâhiyatçı Zekeriya BEYAZ’ın bir televizyon programında köpek beslemekle ilgili hurafelere verdiği yanıt.
(13) Hurafe; Batıl İtikat (Batıl İnanç). Boş inanç. Yanlış İnanç. Hatalı Düşünce. Korku, umarsızlık, çağrışım gibi nedenlerle beliren, geleceği bilmek isteğiyle rastlanılan benzerlikleri iyilik, ya da kötülüğün ön belirtileri olarak değerlendirilen, bilimin ve dinin kabullenmediği doğaüstü güçleri tasarımlayan, kuşaktan kuşağa geçen yanlış inanışlar. Dinde kesinlikle yeri olmayan, fakat günlük hayatta dinin bir parçasıymış gibi gösterilen ve gerçekte dindışı olan, hatta dinin özüne ters düşen kimi inanç ve davranış biçimleri. Nazar Boncuğu gibi… Sonradan uydurulan ve genellikle İslam’ın gerçeğiyle bağdaşmaz çarpık davranış biçimlerini ifade eden hikâye ve sözlerdir.
(14) Gözüne Fener (Işık)Tutulmuş Tavşan Gibi Hareketsiz Olan Biteni İzlemek; Tavşanların retinası zayıf olup, geceleri ışık gözlerine geldiğinde göremedikleri için hareketsiz kalırlar. Bu hareket biçimi; Ne diyeceğini, nasıl hareket edeceğini bilmeyen, refleksleri zayıflayan insanlar için kullanılan bir deyim haline gelmiştir. Murat MURATOĞLU sözü şu şekilde düzenlemiştir; “Gözüne fener tutulmuş balık gibi kenetlenmek” Gözüne fener tutulan, hatta araba farlarından etkilenerek apışıp kalan tavşanlara ek olarak tilki, tavşan, kedi, köpek gibi hayvanların da arabalar tarafından ezilmeleri de vakıadır.
(15) Kısasa Kısas; Kişiyi işlediği suçun, kötülüğün aynısıyla, aynı biçimde, aynı şekilde cevap vererek cezalandırmak, zararı, zararla cevaplatmak, bir bakıma kana kan, dişe diş, göze göz olayı. Bu konuda Kur’an’da Bakara ve Maide Surelerinde ayetler vardır.
(16) Yolcudur Abbas, sağa-sola bakmaz, bağlasan durmaz; “Gitmem gerekli, izninizle! İstesem de kalamam!” demenin kabaca söylemi güzel de bir öyküsü vardır. Tabii Abbas deyince Cahit Sık TARANCI'mn “Haydi Abbas, vakit tamam, / Akşam diyordun işte oldu akşam” diye başlayan “ABBAS” şiirini pas geçmek olmazdı gibime geliyor.
(17) KARATEKİN, Erol. 1986 Yılı. “SENİN İÇİN (senin-çin)” Dizelerin başlangıcında ithaf eder gibi yazdığım cümle; “Sen benim, O senin adın, Sen gönlümde hep genç kaldın!” şeklinde idi.
(18) Ne doğan güne hükmüm geçer, Ne halden anlayan bulunur… şeklinde başlayan Cahit Sıtkı TARANCI’nın “GÜN EKSİLMESİN PENCEREMDEN” isimli şiirinin başlangıcından sonra “Neylersin ölüm herkesin başında / Uyudun, uyabnadın olacak / Kim bilir nerede, nasıl, kaç yaşında? / Bir namazlık saltanatın olacak, Taht misali o musalla taşında…” dizeleri yer almaktadır. Şiir Münir Nurettin SELÇUK tarafından Türk Sanat Müziği eseri olarak Mahur Makamında bestelenmiştir.
(19) Öyle yaralar vardır ki, deşmemek lâzımdır! George SAND
(20) Yalnız kendi nefsini düşünerek dost arayan, hizmetçi arıyordur. Cenap ŞAHABETTİN (İyi bir yol gösterici söz…)
(21) Mobidik (Moby Dick); Ünlü bir roman (ve film) olup Moby Dick denilen balina ile “Bana İsmail, deyin!” kaptan arasındaki maceradır. Türkçemizde genelde iri yapılı, şişman, kendini kaldırmakta ve taşımakta zorlananlar için kullanılan bir deyim.
(22) En uzak mesafe ne Afrika'dır, Ne Çin. Ne Hindistan, Ne Seyyareler, Ne yıldızlar, geceleri ışıldayan... En uzak mesafe iki kafa arasındaki mesafedir. Birbirini anlamayan... Can YÜCEL
İnsanların en çok inandıkları, en az anladıklarıdır! Soner YALÇIN
(23) Kontrol edemediğimiz şeyler için kendimizi suçlamamamız gerek! Neyi kontrol etmemiz gerektiğini, etkimizin sınırlarını belirlemeyi, korkularımızla becelleşmeyi, yüzleşmeyi, üstünde durumda çözümleyemediğimiz sorunlara takılmamayı, problem ile çözüm arasındaki farklılıkları ve konuyu iyi irdelememizi belirten, strese yönelmememizi öneren bir öneri.
(24) İnsanın sevdiği bir insanla geçireceği bir dakika, bir ömre bedeldir. Galiba; Semiha YANKI’ya söz hakkı vermemin gerekliliği; Seninle bir dakika, umutlandırıyor beni… 1975 Eurovision Şarkı Yarışmasında memleketimizi temsil ettiği şarkı olup, maalesef o yarışmada aldığı 3 puanla sonuncu olmuştu.
(25) İnsanlar hatalarıyla büyürlermiş; Hatalardan ders almanın gerektiği, yeniden yapmamanın gerekliliği ile ilgili bir cümle.
(26) Yollar ne kadar güzel olsa / Gece ne kadar serin olsa, / Beden yorulur, / Baş ağrısı yorulmaz… Orhan Veli KANIK, “BAŞ AĞRISI” şiirinin başlangıcında bu duyguları bu şekilde özetlemiş, içtenlikle katılıyorum.
(27) Dale CARNEGIE; (1888-1955) Amerikalı yazar, hatip, kişisel gelişimci, iletişim uzmanı. En önemli eseri; “How To Win Friends and Influence People (Dost Kazanma ve İnsanları Etkileme Sanatı)” “Üzüntüyü Bırak, Yaşamaya Bak” adlı eserinde; “Dünya üç gündür; dün, bugün, yarın. Dün geçti. Yarının geleceği belli değil. Öyleyse bugünün kıymetini bil! Gün Geçmez bölmelerde yaşa!” demekte.
Dün geçti. Bugünü düşünüyorum, yarın var mı? Gençliğine de güvenme, ölenler hep ihtiyar mı? Necip Fazıl KISAKÜREK
(28) Teşbihte Hata Olmaz (Olmasın); “Yeri geldiği zaman çirkin, kaba bir benzetme ile anlatıma daha etkili bir hava verilmesi, saygısızca bir davranış değildir, kimse bundan alınmasın!” anlamında söz (Teşbih (Benzetme); Sözü daha etkili duruma getirmek için aralarında ilgi bulunan iki unsurdan güçsüz olanı güçlü olana benzetmek, gibi. Örnek; Çocuk; tilki gibi kurnaz biriydi).
Teşbihte hata olmaz ya / Hani / Nesir kamyonsa / Şiir de taksi! M. Said ÇEKMEGİL
(29) Bu ne perhiz, bu ne lâhana turşusu?; Bir kimsenin sözleri ile davranışları birbirini tutmadığı, çeliştiği zaman kullanılan bir deyim.
(30) Laiklik; Din işleriyle, dünya işlerini ayırma, dinin dünya, özellikle de devlet işlerine karışmasını istemeyen düşünce biçimi.
(31) Tuzlayayım da Kokma; Bilip bilmeden konuşanlar, yüksekten atanlar, düşüncesinde aldananlar için küçümseme sözü.
(32) KARATEKİN, Erol. 1964 Yılı. “EĞER”