Öldüm...

Şaka değil! Ama neden öldüm, niye öldüm, nerede öldüm, muamma(1). Tanrının her halükârda(1) sonumuz için emri(2). Ama ecelimle mi öldüm, biri mi öldürdü beni? Kelime-i şahadet getirmiş miydim(2), mundar mı gitmiştim(2)?

Tüm sorular yoğun olarak beynimde, ama yanıt yok!

Sahi eğer öldüysem beynim nasıl çalışıyordu ki? Her ne kadar kafası kesilen Lavoisier gözlerini kırparak(3) bunu ispat etmişse de, ben öylesine mühim biri değildim ki?

Hem ben öldükten sonra beynim bana neden lâzım olsundu ki, çalışıyor, ya da çalışmıyor olarak? Ha! Belki bedenimde işe yarayacak organlar(4) varsa, ne âlâ! Yoksa toprak...

Çok karanlık bir tünelden geçtim önce, dibi-sonu görünmeyen. Ama öylesine bir güçle yönlenmiştim ki, tünel bitti, aydınlığa ulaştım. Kim anlattıysa ve aklımda nasıl öyle kaldıysa ne huriler vardı etrafta görünen, ne de Nuri’ler!

Dünyada yasaklanan şarap(2) nehirleri de görünmüyordu ortalıklarda ki bu önemsizdi, zaten bir dilim kavun, bir parça beyaz peynir ve de bir ufak şey...

Söyleyip söyletip de günaha girmem beklenmesin!

Cennetten vazgeçtim, zaten mümkün de değildi, ulaşacağım bir adres, hatta cehennem bile gözükmüyordu ortalıklarda. Hiçbir kurban bayramında, bana ters geldiği için kurban kesmediğimden dolayı ne Sırat Köprüsüne(2), ne de beni oradan geçirecek koyuna, koça rastlamadım. O halde ben niye ölmüştüm ki?

Tüm çevrem bembeyazdı, huriler yoktu, ama beyazlar içinde bir melek vardı, bana el uzatan ve “Nefes al!” diyordu. Doğrusu ahirette olan birinin neden nefes almaya ihtiyacı olduğunu da bilmiyordum.

“Nefes al!”

“Kalbe masaj yap!”

O meleğin sesi yükseldi birden;

“Hocam ben onun nefes alması için uğraşıyorum, o ise beni öpüyor!”

“İyi ya, bak o kurbağa idi, nefes talimini, hayata döndürme çabanı öpme zannetti ve adam yaşıyor. Yoksa prens mi oldu demeliydim, sen prenses olduğuna göre? Yoksa öyküyü yanlış mı hatırlıyorum, elliye yakın seneler sonrasında?”

Sonra o sesin bana yöneldiğini hissettim, gözlerim kapalıyken açmak zahmetine katlanarak;

“Nasılsınız beyefendi? İyi misiniz? Geçmiş olsun!”

“Ne oldu bana?”

“Hiç! Benim gibi bir doktorun masaj yapmasını, güzel ve genç bir doktorun öperek uyandımasını istemiş olsanız gerek ki, iş yerinizde ‘Bana bir şeyler oluyor!’ deyip cam pervazında duran bir saksıyı devirmişsiniz, yuvarlanıp düşüp son olarak, 'Öldüm!' deyip kendinizden geçmişsiniz!”

“Yani bir şeyim yok!”

“Turp gibisiniz(5) desem, görüşüm gerçek olarak belirlenmiş olur! Ancak bunun fiziksel değil, psikolojik bir olay olduğunu söylemeliyim. Gördüğünüz bir rüya, zihninizden geçen, tasavvurunuzdaki bir hayal, ya da ulaşma sıkıntısı yaşayacağınızı sandığınız bir düşünce sizi bunaltmış olabilir. Şimdi söylemek istediğiniz, ya da sormak istediğiniz bir şeyler varsa isteklerinizi belirtiniz, lütfen!”

Aklımdan, konuyla ilgili hiçbir şey geçmiyordu, kendi kendime sorup da doktorun kendiliğinden cevapladıkları dışında. Beynimin tümü boş, tek bir köşesi aydınlıktı sadece...

Beni öpen doktorun yüzü, nefesi, dudaklarımda dudaklarının izleri ve sitemi…

O tat dudaklarımdan hiç gitmesin, hatta eksilmesin diye ne ağzımdan nefes almayı, ne bir-iki lokma bir şey yemeyi ya da içmeyi düşünmüyor, hatta yutkunmuyordum bile. Çünkü yaşamımda ilk kez etkilenmiştim, kim, ya da ne ve sosyal durumunu bilmediğim genç doktordan.

İsmi Zeliha idi o genç ve güzel doktorun, herhangi bir çağrıdan öğrendiğimden değil, başucumdaki her ne ise bulunan bir tablo ya kayıt çizelgesinden öğrendiğim kadarıyla. Bu öğrenme de bana biraz pahalıya mal olmuştu, diyebilirim.

Bedenime yapıştırılmış bir sürü şeylerle, ikide bir tınlayarak kâğıt çıkartan bir alet(10) vardı. Aynı tınlama ile kolumda şişip inen, doktorun kulaklarında taşıdığı şeyin benzeri gibi bir alet, karşımda başımın üst tarafinda bir sürü dalgalı işaretler gösterip de normal bir dönem içerisinde “dı-dıt-dıt” sesi çıkartan elektronik stetoskop mu ne denen bir alet(6) daha.

Bir de herhalde doymam için adını öğrendiğim “Damar yolu” denilen kırmızılı-yeşilli-beyazlı, kısaca cicili-bicili(7) bir şeyle “Serum” denilen su gibi şeyin damla damla o yoldan bedenime aktarılması idi.

İkide bir sıkışıp da sehpayı sürüyerek “Adam Hemşire” diyeceğim vatandaştan yardım dileğim zoruma gitmiyor değildi.

Sanırım doktorun pas geçtiği gibi bir ölüm yaşamamış olsam gerekti. Gördüklerim, gördüğümü sandıklarım, ya da hayal ettiklerim ahiret denilen yere gittiğimin belgesi değildi artık benim için.

Ama beynimin tek ses ve görüntü dışında hafıza kartını silmesi konusunda da bir bilgi birikimim yoktu.

“Geri Dönüşüm Kutusu” ya da bilgisayarın “Delete” işleminden sonra “Bilgisayarım” ya da “Trash” bölümünden aynı bilgileri tekrar edinebilir miydim? Yoksa Tanrının “Delete” komutu beynimin tüm fonksiyonlarını yok etmiş olabilir miydi?

Filozof; “Düşünüyorum, o halde varım(8)!” demiş, o halde ben de düşünebildiğim kadar vardım ve beni öperek yaşama döndüreni mutlaka arayıp bulmalı hatta mazereti yoksa(!) (Yani evli-barklı, nişanlı-sahipli değilse) sahiplenmeliydim.

Erkek hemşire, ser verip, sır vermeme(5) modundaydı. Ama çevrede o kadar çok pano(1) vardı ki, dı-dıt-dıtlarımın sökülüp de rahatça dolaştığım anlarda incelediğm.

Her tarafım yapışak yapışak, atletim yağır(1) gibi, külotumun önü ikide-bir şey ettiğim, hatta ara sıra kaçırdığım için bir spor takımının sarı forması, ya da şortu gibiydi.

Bir an evvel evime koşmalı, ben bene kavuşmalıydım, üstelik üstümdekileri kimseye yâr olmaması için çöp konteynırına atarak. Bu; bana hükmeden için de bir gereklilik gibi gözüküyordu.

Panolarda buldum ismini, adresini, cep telefonunu Zeliha Doktorun. Medeni durumunu da öğrendiğim için artık o benim için sadece Zeliş, hatta sahiplendiğime göre benim Zeliş’imdi.

Hastaneden taburcu edilmeme gün kala, cep telefonumdan bir mesaj yollamaya zorladı beynim beni, hem bana yakışmayacak bir şekilde. Üstelik Zeliha Doktorun benim gibi sapıklara karşın, kendi cep telefon numarası yerine ağabeyinin cep telefonu numarasını panolara işaret ettirdiğini kırk yıl düşünsem bile, aklımın ucundan geçiremeyeceğm bir şekilde.

Mesajım şöyle idi, kısaca, ya da uzundan öte uzun, üstelik gerçekten sapıklıkla yüklü;

“Seni bir kere daha görmeden ölürsem, gözlerim açık gider. Nobody”

Anında cevap geldi;

“Seni bir kez daha görmeden geber inşallah! Everybody”

Bu tür bir mesaj onun gibi bir hanımefendiye yakışmazdı, hem yakışıksızdı da, ama kabul etmeliydim, eğer o da beni kabul ederse.

Mesajım sonrası ertesi gün taburcu olacaktım. Zeliş’imi kaybetmek benim için büyük bir handikap(1) olacaktı. Bir kere daha tekrar edeyim; o dudakların tadı damağımdaydı, inkâr ya da tasdik etmeme gerek kalmaksızın, ama o mesaj o dudaklara(9) yakışır mıydı? Gerçekten ellere de, kalemlere de yakışmazdı o mesaj!

Akşama doğru Doktor; “Taburcusun!” dedi. Zeliş’im ortalıklarda görünmüyordu.

Dışarıya yöneldiğimde, sanki bir yüzme havuzunda kendine sıra gelmesini bekleyen 4x100 müsabakası yapacak sporcular ya da benzeri gibi beni bekleyen bir toplulukla karşılaştım.

“Hey Nobody!” diye bağırdı, elinde kürek sapı gibi bir şey olan adam ve devam etti;

“Biz everybody buradayız, hal-hatır sormak(5), muhtaç olduğun dersi vermek için!”

Evet, çoğunun üstünde pantolon ya da eteklik yerine düz kot, gömlek gibi bir şeyler olduğundan kadın-erkek ayrımı yapmam mümkün değldi. Hoş, bugünün Türkiye’sinde uzun-kısa saç, pantolon-şort, küpe takılan kulaklar ve dövmelerle kimin kız, kimin oğlan oldukları da belli değildi ya!

Üstelik “Sözüm meclisten dışarı!(10) desem de, yerine ulaşamayacak bir söz olarak kim, kimdir, onlar da belli değildi. Yani; “Sözüm meclisten içeri!” demek daha doğruydu. Koca koca adamlar, kadınlar bu sözümün içindeydiler.

Olası bir hareket için beklemek zorunda olmasam da, yok olmam elimde değildi, recm edilmek(2) üzereydim, ya da linç(5)...

Ve diğerlerinin tavırları da karşıma dikilen o genç adamdan farklı değildi, ellerinde taş, sopa, falan filân olarak...

Direnmek geçiyordu içimden, ama ne ve nereye kadar? Hem bazı şeyler ödül olarak(11) kabul edilmeliydi değil mi? Üstelik “Cehennem bile adalet kadar aşkın eseri değil miydi?(2)

İnsan eğer duygularından eminse, her bir şeye tahammüllü olmalıydı, olacaktım da. Kafama inen ilk odun, tahta, her neyse onunla kendimi yitimiştim zaten. Haberim olmayan diğer teferruat, ekstra aksesuar(7) gibi idi bana göre…

Bir un çuvalı gibi bulunduğum ortama kimler, nasıl getirmişti hatırımda zerre kadar kalmamış. “Kim? Neden? Niçin? Niye? Öğren!” demişti sağır oluşuma çeyrek kala devletin valisinin tasdikinde o adam olan; bana...

Bir...

Ben görevde değildim.

İki…

Yandaşların, takdir edilmeleri(5) mümkün yalaka menfaatperestlerin hatta hükümetin, valiliğin, belediyenin düşüncelerine hiç sığmaz, akıllarından asla geçmezdi benim yaşadığım böyle bir durum. Dolaysıyla da “Olurdu böyle vakalar, hiç kimse yakalanmaz, hiçbir Allah’ın kulu yakala(ya)mazdı!” Sorun, sonuç ilişkisi ne olursa olsun!

Kimse gömemiş, duymamış, ben kendi kendimi dövmüş(!) oramı-buramı morartmış, kırmış veya çatlatmış, yaralamış, tabucu olacakken morga yöneltilmiştim.

Bu; ikinci kez yaşadığım, hatta gerçekte yaşamadığım ölüm olarak alışkanlık olmuş, ya da olmak üzere olan bir olaydı. Kim, nasıl, neden, neye güvenerek benim ölü olduğuma karar vermişti de morgun o soğuk dolabına koymuştu beni? Hem çırılçıplaktım, muhtemelen üşümem için mi?

Üstelik ayak başparmaklarım birbirine bağlı gibiydi, bacaklarımın birbiri ile muhabbeti devam etsin, ayrılmasınlar diye mi? Böyle bir ihtimal mi vardı ki, üstelik uçtaki o nâme ne idi ki ufak bir kâğıt parçası gibi, bacaklarımın, ya da ayak başparmaklarımın birbirine aşk mektubu mu?

Höyküren(5) insanlar vardı o dolaptan çıkarıldığımda “Ya Allah!” denilen bir tavır içinde, ne olduğu belli olmayan, ama çıplak, şellek(1) bir şekilde neden o masa gibi şeye upuzun, yatar bir şekilde konmuştum ki?

Üstelik utanıyordum da, bir öncesinde hastanede kaldığım süre içinde ne yıkanabilmiş, ne de adam gibi adamakıllı tıraş olmuş, olabilmiştim, anlaşılacağı gibi!

Birileri akıl etti galiba, apış arama peştamal gibi bir şey koyduktan sonra takma dişlerim olup olmadığına ve göz kapağıma dokunarak gözüme baktı, muhtemelen anlıyormuş gibi. Görmüştüm onu, iriyarı pehlivan gibi bir şeydi, ılık ötesi bir sıcaklık ve su sesiyle kendime geldim, kapanamayan gözüme diğeri de ıstırap çekerek de olsa yardımcı oldu!

“Neye zahmet ettiniz? Ben evde kendim de yıkanırdım!” dediğimde; etrafım boşalıvermişti birden, o pehlivan, izbandut(1) gibi adam elindeki lifi atıp;

“Ana! Ölü ölmemiş! Ahiretten geri döndü adam!” diyerek çevresindekilerle birlikte yok olmuş ve beni ben başıma bırakmıştı, o masa gibi teneşir denilen şey üzerinde.

Hani leş gibiydim ya, kırık-çıkık olup olmadığını kontrol ettim bedenimde. Yoktu, ya da morg teknesinde soğuktan yok olmuş, ya da kendiliğinden iyileşmişti, dermansızlık hissettiren durumlarım.

Su ılıktı, sabun, lif vardı; Lây lây lom! Fırsat bu firsat diyerek “Leş” modundan “Mis” moduna geçme gayretine başladım.

Kapı açıldı usulca sırtım dönükken, ölümden bir kez daha sıyırttırmanın heyecanıyla olsa gerek;

“Kardeş, sırtıma ulaşamıyorum, sırtıma bir kese-sabun sürsen; diyorum!”

“Gene mi siz?”

Geri dönerken;

“Öperseniz, benim ben olduğumu kesinlikle bilirsiniz!”

O; benim Zeliş’im, Zahide’mdi.

“Kadrolu hastamız olmak düşüncesindesiniz galiba! Bu kez bir adım daha ilerleyip morga taşınmışsınız. Söyleyin lütfen, bu kez ne oldu?”

“Bilmiyor musunuz, haberiniz yok mu gerçekten?”

“Ben sadece bir doktorum. Müneccim, kâhin falan değilim, hatırlatayım!”

“İnandım. ‘Everybody’ diyen bir grup insan; ‘Nasılsın, iyi misin?’ demeyi biraz abarttılar, o kadar!”

“Peki! Size tellâk(1) göndereyim. Hâlâ pis kokuyorsunuz, yıkasınlar. Bu arada yeni çamaşır ve pijamalar göndereyim!”

“Yapmayın lütfen, beni size bir kez daha mecbur etmeyin, bu iyiliğinizin bedelini ödemeden nasıl kabul edebilirim ki?”

“Hediyem olsun!”

“O halde onları ömür boyu kullanmaya kimse mecbur edemez beni. Tüm içtenliğimle elinin değdiği bir hatıra olarak saklarım!”

“O halde ağabeyime tarif edeyim, o alsın o zaman size, borç olarak!”

Ağabeyinin, sopa yemem için fon müziğini başlatan, elinde kürek sapı gibi olan sopayı tutan kişi olduğunu doğal olarak bilmem mümkünsüzdü.

Tellâk geldi, ellerimi, kollarımı kaldırmam zor olsa da, başpamaklarımı kulaklarıma dayayarak; “Böğ!” dedim. Karşımdaki korkak olmasına rağmen şaka kaldıran bir insandı.

“Ay! Çok korktum valla!”

“Ama demin öyle değildin, Yusuflamıştın(5) galiba?”

 “O benim daha önceki hayatımdan omuzumda kalmış bir yüktü!”

“Anladım!”

“Burası pek uygun bir yer değil, ama seni yıkamalıyım, çünkü öyle emredildi. Bir yerlerini acıtacak gibi olursam, ikaz et lüfen!”

Sırtıma keseyi sürttüğünde derimin yüzüldüğünü sandım, “Ah!” dedim, umursamadı, üstelik;

“Breh! Breh! Doğduğundan beri sırtına kese değmemiş galibam!”

“Ah!” demeyi kestim, eski hayatındaki Yusuf’un şarkısına eşlik etmeye gayret ederken rahatladığımı hissettim.

Yusuf tam “Saatler olsun(12)!” derken kapı çalındı, içeriye bir paketle genç bir adam girdi, istihza ile;

“N’aber nobody?” dedi.

“İyilik, sağlık everybody!” dediğimde sırtını döndü;

“Hadi, giyin de servise çıkartayım seni, kırığın, çıkığın var mı, bir bakılsın! Yalnız rica edeceğim; iki de bir ölme!”

“Söz vermiyorum, ama üçüncüsünde kesin olarak öleceğim ve hangi cehenneme doğru yöneltileceğimi de bilmiyorum!”

“Zırvalamak da şanında galiba...”

“Yoo! Sadece aklım başımda değil, o kadar. Tek soru; neden beni dövdünüz? Zeliha Doktor; ‘Haberim yok!’ dedi.”

“Mesaj çektiğiniz telefon bana aitti. Cevap veren de seni bir sapık olarak düşündüğüm için doğal olarak bendim. Ama gerek mesajda, gerekse sopa atmakta haksızlığımı düşünür gibiyim!”

“Anlıyorum.”

“Ancak bir şey daha söylemek isterim. Düşüncende sabit fikirli ve iyi niyetli olduğun düşüncesi hâkim oldu bana. Seni döverken elini bile kaldırmadın, kaderine razı gibiydin. Duygularını incitmemek için arzulu gibiydin. Bu nedenle seni üzmekten dolayı hüzünlüyüm, demin de dediğim gibi. Bundan böyle yemin ederim ne sana dokunacağım, ne de bir kimseyi dokundurtturacağım!”

“Yemin kefareti(2) hakkındaki Kur’an’daki ayeti(2) biliyorsun, değil mi?”

“Ben çok cimriyimdir. Üstelik on fakiri giydirip, doyurmak tehdidi ile yıldıramazsın beni, çekinmem, korkmam da. Ama yeminden dönmek de hiç işime gelmez!”

Hastanenin tekerlekli sandalyelerinden birine bindirdi beni, adı Zekâi olan genç adam. Birkaç yere gittik beraber, röntgenler, EKG’ler(6), EKO’lar(6) için, artık bildiğim kelimeler olmuştu bunlar.

Bedenimdeki morluklar, kızarıklıklar, yaralar, bereler kontrol edildi ve sadece sağ kolumda çatlak olduğunu söyleyerek sargıladılar.

Enteresan olan, keselenen sırtımdaki, görevlendirilen tellâk gibi kişinin kesesinin darbeleri idi. Bir hayli merhem yedirilmiş, sargılınmış, bağlanmış ve tıraş konusundaki devam eden utanmam göz ardı edilmişti.

“Telefonuna kardeşimin telefon numarasını mesaj göndereceğim. Bundan sonra içinden ne geçiyorsa sahibine yaz, ya da söyle. Ama ‘Nobody’ olarak değil, isminle...”

Sadece hayretle baktım yüzüne, demek istediğinin ne olduğunu anlamak için. Başaramadım. Beni bay hemşireye teslim ettiğinde ise; “Evli-evine, köylü-köyüne…” modunda olsa gerekti. Yatağıma yatırıldım ve herhalde haber verilmiş olsa gerek ki; Zeliş’im geldi başıma, doktorum, benim doktorum.

“Pijamalar yakışmış!”

Şaklabanlık mizacımda vardı;

“Atılan sopanın, dayağın karşılığı şeklinde ağabeyinizin ilk taksit ödemesi...

Taksitlerin ödenip bitmesi için bir süre daha bana tahammül etmek zorunda kalacaksınız Doktor Hanım!”

Odam, aynı oda idi, bir başkasına verilecek kadar zaman geçmemiş olsa gerekti. Hemşireler muhtemeldi ki, başucumdaki tabloya, ya da dosyaya bir kâğıt ve bir tarih daha eklemiş olsalar gerekti.

Zeliş önce tabloya baktı, sonra nabzımı ölçmek için olsa gerek bileğimi tuttu;

“Rahat ölçü alamazsınız, nabzım üç buçuk atıyordur şimdi. Çünkü yapımı biliyorum, çok heyecanlandığımda ve yalan söylediğimde kendimi zapt edemem.”

“Yani yalan mı söylediniz?”

“Ötekisini anlamak istemeseniz de!”

“Nedenini sormayacağım!” demeye çalışırken elini tutup öptüm.

“Bu, ne demek şimdi? Haksızca edindiğiniz öpüşün iadesi mi yoksa?”

“Hangi güç beni zorlarsa zorlasın, o öpüşü iade etmem mümkün değil Doktor! Sadece ‘Kalbime koy başını doktor, nabzımı bırak!(13)demek istedim.”

“Nabzınızla kalbinizin atışı aynıdır, neden kendimi sizin için zorlayayım ki?”

“Sizden bir şey istemeye ne benim hakkım, ne de sizin verme zorunluluğunuz yok! Sadece sizi sevmeme izin verin, daha doğusu sevgimi devam ettirmeme?”

“Sevgi öyle bir şeydir ki; insan bir anda dağları, denizleri aşar, ırmaklar yol olur önünde, güneş-ay yörüngelerini şaşırır. ‘Annesinden dayak yediği halde yine ‘Anne!’ diyen bir çocuğun yüreğindeki sevgiye ‘Aşk’ denir(14)! Sevgi, ruhun güzelliğidir(14)eğer insan içinde barındırabiliyorsa. Ayrıca denilebilir ki; ‘Sevgi inanmak demektir.(14) ‘Sevgi, bizi zamanın yıkımından koruyan yıkılmaz bir kaledir(14)ki böyle bir şey için ne izin istemeye izin vardır, ne de vermeye bir yetki. Karşılığı olmayabilir belki, insan sadece sevmekle de mutlu olur, olabilir, iyileşebilir(14)...”

Yarım bıraktım sözlerini, dizeler geçti dilimin ucundan benim de ve dizeler sonrasında devam ettim;

“Söylemesi mümkünsüz de olsa sözlerin,
ya da muhabbetlerin
gerçek gerçektir
yadsınamaz
dudak-dudağa
kulak-kulağa
el-ele,
göz-göze,
diz-dize,
söz-söze

yeter ki sevgi hissedilsin
ötesi zaten doğa yasası
sevgi varsa
aşk varsa
doğanın yasasına da gerek yoktur.

O; yaşamaktır
gönül boyu
duyumsadığınca.
(15)

“O halde Tanrıdan hemen güç diliyorum, çabuk iyileşmek ve sevdiğimin de benim yaşadıklarımı, hissettiklerimi yaşayıp hissetmesi için. Sevgi olmazsa dünya dönmez ki! Günler, geceler sıralarını karıştırır, şaşırır, akrep-yelkovan ise feleğini! Ben ayakta durabilip elimi kolumu oynatıp sevdiğime içimden geçenleri hep sevgimle anlatabileceğim inancındayım…

Ve karşımdakini bana bu izni vermiş kabul ediyorum.”

“Bu dünyada bazı şeyler vardır
Ve asla şüphe edilmez;
Benim sevgim gibi...
(16)

“Canınız nasıl isterse...”

"Peki, mesaj çekip telefon edebilir miyim size, nihayeti iki medeni insanız, mesajı silersiniz, telefonu yanıtlamayabilirsiniz!”

“Boyunuzun ölçüsünün alınması yeterli olmamış galiba. Söyleyin, yoksa beyninize de mi darbe aldınız, IQ(1) standardınız mı düştü?”

“Doktor sizsiniz, zekâmda gerilik varsa, iade edin o zaman!”

“Of! Konunuz psikiyatr(17) genellemesi içinde. Sizinle baş edemeyeceğim. Başka hastalarım da var, benim!”

“Söyleyin, kimler onlar? Hepsine rüşvet dağıtayım tüm vaktinizi bana ayırmanız için!”

“Valla temizse avucunuza bakın ve yalayın!”

Komiklik de, acındırmak da parayla değildi ya, aklıma geleni uygulamalıydım. O odadan çıkar çıkmaz kolumun kenarındaki kımızı düğmeye bastım ve sesimin desibelini(1) yükselttim debelenmemle(5).

"Ah! Ölüyom! Bitiyom! Geberiyom!” Kısa sözlerle fark edilmeliydi debelenmem, güzel Türkçemizle değil, benim doğduğum, bir miktar da büyüdüğüm köyümün lehçesiyle.

En yakınımda o idi, ilk koşan da o, inanamıyormuş gibi sitemli bakışlarıyla.

Hemşirenin biri koluma alet yerleştirirken, bir diğeri gözkapaklarımı açmak, diğeri ağzıma kim bilir kaç kişinin bilmem neresinden çıktığı belli olmayan termometreyi sokmak çabasındayken, ağzımı açmamaktaki direnişim nedeniyle kulağımda bir şey dıtdıtlatmıştı.

Her şey normaldi, öyle ki Zeliş’in kan çanağı gibiydi gözlerindeki bakışları(7). Nefretini, aşağılamasını şakaklarının gayrinizami zıplamasından hissediyordum. Demokrasilerde çare, nabzımın yükselmeyişine aldırmaksızın bende yalan tükenmezdi.

Her ne kadar yalan söylemek, büyük bir oyunculuk, kıvrak bir zekâ ve iyi bir hafıza gerektiriyor olsa da. Ancak; “mış” gibi yaşamanın ve içi boş hayallere, havalara girmenin de âlemi yoktu.

“Affedersiniz gaz sancısıymış, rahatladım, geçti, çevreme verdiğim rahatsızlık, yani sizleri telâşlandırdığım için özür dilerim.”

Doktorlardan biri hariç, çoğu rahatlamışçasına, hatta gülümseyerek çıktılar odadan. Hemen mesaj çektim;

“Yalandı, özür dilerim, seni birkaç saniye fazla görmek için...”

Anında cevap geldi;

“Biliyordum!”

İnsanın içinden geçeni, bir bakıma hissettiklerini söyleyememesi, içine gömmesi, ya da gömmek zorunda kalması hayatın yükünü fazlalaştıran sinsi bir virüs gibi görünüyordu bana. Hatta kanserden bile tehlikeli. Peki, onun söylediği bir hoşgörünün(1), umutlanmam gerekenin habercisi olabilir miydi?

Telefon numarasını nasıl edindiğimi sorgulamak bile geçmemiş olsa gerekti aklından. Danışıklı bir döğüş, şike, ağabey-kardeş anlaşmasını hayal etmem bile mümkün değildi. Üstelik zaman öldürmek, hiç de bana göre bir eylem değildi. Başıma dikildi çok sonraları Zeliş’im, giyinmiş olarak;

“O kadar çok yalan söyleyen birisiniz ki; gerçek telefon numaramı nasıl edindiğiniz için sorgulamayacağım sizi. Bir kısım eziyetleri olsa da telefon numaramı değiştirmem kolay. Şimdilik kaygım yok. Bu gece diğer arkadaşlarım görevli. İstediğiniz kadar gaz sancısı çeker, nabzınızı istediğiniz kadar üç buçuk attırabilirsiniz! Üstelik hastanemiz melekler, huriler cennetidir. Hani bekârsınız ya, fısıldayayım istedim!”

“Bana göre insanlar eleştirilince gerçeğe odaklanmışlardır demektir, pehpehlemek(5),  iltifattan önce gelir ve gerçeği yansıtır. Kabul ettim. Ancak bileseniz ki; benim gönlümde ilk öldüğümde beni öperek yaşama döndüren, gerçekten öldüğümde de beni uğurlamasını dilediğim Zeliha isimli olan güzel bir kızdan başkası değil. Ondan başkası ne öncemde vardı, ne de sonramda olacak. Olamaz da zaten...

“Sopa yemenizin, darbelere maruz kalmanızın şokunu(1) hâlâ üzerinizden atamamışsınız galiba?”

“Umurumda değil, duygularımı zırvalamak olarak kabul etseniz de benim gerçeğim bu. Kendini dillendiriyorsan, bunu içtenlikle istiyorsan düzgün yapmalısın. Benim de çabam bu. Kaderimizi Tanrı şekillendirir, bu şekillendirmede bazen seçilen gibi olsam da, bazen de seçildiğim düşüncesindeyim…

Ben seçecek kadar mağrur(1) değilim. Ama tekrar ediyorum, her ne şekilde olursa olsun ‘Hayır!’ desen de ölünceye kadar yaşamımda olacaksın, inanmasan da bunu duymuş olman, bilmen önemli. İyi dinlenmeler Zeliş! Söylediklerim aklından geçmese de, belki basit bir ihtiyaçmış gibi gözükse de rüyanda beni görmeni diliyorum, ama acıyarak, kızarak, sitem ederek değil, elini uzatarak severek. Dene! Zor olmadığını göreceksin!”

“Ola ki etkilendim, sonra, sonrası ne olacak?”

“İçimden geldiğince yemin ediyorum, sonsuzuma kadar mutlu olacaksın!”

“İnanmak için kendimi zorlayacağım. İyi bir insansınız, inanıyorum, tek ayaküstünde durup da yalan söylemeleriniz hariç. Ancak umut vermek de içimden geçmiyor. Bakarsınız yıldızlarımız barışır, neden olmasın ki?”

“Söyle, işaret et! O yıldızın yanına kayarak da olsa, yok olacağımı bile bile ulaşırım!”

“Küçük bir hatırlatma; burası bir devlet hastanesi, tımarhane iki blok ötede, geniş bir bahçesi ve Auguste Rodin’in ‘Düşünen Adam’ heykeli olan bölüm. Üstelik Paris’e kadar gidip de yorulmamanız için oraya da bir örneği konmuş sizin için.”

“Henüz aklım başımda, ama onu da sahiplenmek istersen karşılık beklemeksizin seve seve verir, hibe ederim(5) sana!”

“Gerçekten kendimi tımarhanede sanmaya başladım!”

“O zaman gecikme, hadi git, bana göre kalbinden gelen sese direnme, onu aklının engellemesine fırsat verme! Rüyanda beni görmeye, hayallerinde beni canlandırmaya çalış, baktın olmadı, gelir burda görürsün beni. Ancak bil ki ben; ne rüyalarımda, ne hayallerimde, ne de gerçek yaşamımda senden başkasını görmeyeceğim ve seni sevmekten de vazgeçmeyeceğim asla!”

Vedalaştı mı, ben mi duymadım? Son sözlerimi işitti mi, bilmem imkânsız. Odamda sadece onun kokusu ve adlarını ancak öğrenebildiğim aletlerin sesleri dışında sessizlik vardı sadece.

O gitti, belirli bir süre sonra ağabeyi gözüktü kapıda. Canım çekmediği için akşam yemeği olduğu gibi duruyordu sehpa üzerinde.

“Yemeğini yememişsin koca adam! İstediğin başka bir şey varsa alıp getireyim!”

“Yok ağabey, içimden gelmiyor, tıkanığım!”

“Olmadı koca adam. Sadece ilâçlarla çabuk iyileşmezsin ki? Oysa kulağıma ulaşan bir ksım sözler için çabuk iyileşmen gerektiği kanaatindeyim!”

“Ne oldu, beni yeniden dövmek için avuçların mı kaşındı? Onun için mi iyileşmemi bekliyorsun ki? Yeminini tutacağını zaten beklemiyordum!”

“Tamam, bilmeden bir hata yaptım, ikide bir yüzüme vurmak zorunda mısın? Fesat(1) bir adammışsın, anladım. Cimri olduğumu, buna rağmen kefaret ödemekten çekinmeyeceğimi söylemedim mi sana?”

“Söyledin ama…”

“Ne aması?”

“Bu kadar yakınlaşacağımızı düşünemiyordum. Üstelik itiraf etmeliyim ki, ikinci bir sopa yemeyi hak ediyormuşum gibi geliyor bana. Çünkü...”

“Çünkü?”

“Çünkü ne ve nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum, kardeşinizin tavır, hareket ve davranışlarından da bir şey anlayamıyorum, hatta endişelerini bile bilemiyorum, ama Zeliha’yı canımdan çok seviyorum. İstersen iyileşmemi beklemeden hemen döv beni, elimi kaldırırsam namerdim(1)!”

“Valla çabuk iyileşmezsen kardeşimi vermem sana. Bu ise dayaktan daha zor gelir sana, hani kaba kaçmazsa eşekten düşmüş karpuz gibi olursun(5), benden söylemesi!”

Heyecanlandım, hemen ayağa kalkmak istedim;

“Bak, iyileştim!” derken ne ağrılarım, sızılarım, ne de ditditlerin kordonları izin verdi.

“İyileş, dediysem, beş dakikada ayağa kalk, demedim ki enişte?”

“Enişte mi? Kardeşine baskı yaparak, beni kardeşine uygun görmenin hiç de bakış açımıza, modern dünya görüşümüze, anlayışımıza uymadığı inancındayım. Zeliha severse ben onun olurum, o benim değil. Ömrüm onu sevmekle(18) tükensin, bitsin isterim. Beklemem ne kadar gerekirse bu, ölünceye kadar beklemek de olabilir, beklerim!”

“Ara sıra nefes almayı denesen. İleriki yıllarda bu çene düşüklüğüne tahammül etmemiz zor olabilir!”

“Nasıl yani?”

Kalp, kalbe karşıdır(19), derler ya hani, o sopayı yemene rağmen, gıkının çıkmaması(5) Zeliha’yı etkilemiş, senin Zeliş’ini yani. Ama diz çökerek dileğini belli etmediğin için...

Gene doğulmak istedim, bu kez; “Hemşire! Doktor!” diyerek kordonları sökmeleri ve ditditleri susturmaları için. Zekâi engelledi beni;

“Hele bir iyileş, gün doğmadan neler doğar, şimdi hem sakin, hem de uslu ol ve beklemeyi bil!..”

Sanırım bu arada gayri resmi kaynaklardan(!) beni iyice tanımış olmalıydı Zekâi. İyileşmekte gecikmedim, telefonlar, sevgi dolu sözler, ilâçlardan daha etkili idi. Güleryüz, tatlı dil nelere kadir değildi ki?

Oturup kendi kendine yoğunlaşan dizelerle boğuşmaya çalıştım, başlangıcı olmayan, hem bitmeyen; Nobody loves you, as much as I do, because I love you. You are my first and last lover… şeklinde…

“…Yaşanırken hiç tükenmeyen zamandı doğrusu,
Türkçesinden önce söylenmişti; ‘Nobody loves you!’
Sözün devamı gelmişti; ‘As much as I do!’
Gönlümüzde şekillenen, özlenen dünyaydı bu…
(20)

Zeliş Doktorum eğiliyor, nefesini hissediyordum, nabzıma bakıyor, mutlu oluyordu sanki olağandışı düpürtüsünden(1). Ateşim de yükseliyordu o anlarda.

“Öldüreceksin beni, heyecanlanıyorum, seninle yaşamama izin ver! Hemşireler, başka doktorlar baksınlar nabzıma, ateşime. Ve eğer nabza göre şerbet vermeleri(5) gerekiyorsa, seninle yaşamak için o şerbeti de yaşama arzusunu da, yaşam iksirini(7) de bana versinler...

Eksikliyim, hem doğduğumdan beri. Yaşama başladığımda sahiplenmeliydim seni ve mutluluğu hissettirmeliydim sana hep!”

Neler diyordum ben, kendi kendime konuşuyordum zağar(1). Yoksa onun bakışlarından, onun elimi tuttuğunda teninin sıcaklığını ve kokusunu hissederken nasıl böyle düzgün ve ahenkli düşünerek konuşabilirdim ki?

Ve ben her ne zaman olursa olsun konuşurken o, her zamanki gibi, bana muhtaçmış gibi bakıyordu gözlerime, konuşmaksızın. Yüreğimin yağları eriyordu(5) o zaman! İddia ederim aşk böyle bir şey olsa gerekti cidden. Ama sanırım ki onu, benim kadar hiç kimse sevemezdi(21).

Ve dizeler sıralandı içimde;

“Gülen yüzün daima gülsün, hiç solmasın,
Gönlüne asla elem, keder, yas dolmasın,
Kapat avuçlarını! Hiç açık kalmasın
Yeter ki sen sağ ol, sana bir şey olmasın!...

…Tanrı yaratmış, cismim için olmuşsun put,
Ya da gonca bir gül gibi saklanan yahut,
Diyemem gizlenen olsam gibi bir yakut
Yeter ki sen sağ ol, sana bir şey olmasın!...

…Gerekirse, gereğince çekerim çile,
Senin için meydan okurum ben ecele,
Sevemez kimse seni, hatta Tanrı bile
Yeter ki sen sağ ol, sana bir şey olmasın!..
(22)

Ve nefeslenemeden diğer dizeler dökülüverdi dilimin ucundan;

“Hiçbir şey sevemez
Ne yavrusunu ana
Ne çiçeğini dal
Ne bulutunu yağmur
Ne emanetini toprak...

Benim gibi
Benim kadar...
(23)

İyileştim, süresini hatırlayamadığım kadar kısa bir zaman sonrasında Zekâi;

“Kalk!” dedi, elindeki takım elbise ile.

“Buradan doğrudan doğruya bizim eve gidiyoruz! Yarınlarınız için biz; ağabey-kardeş olarak mutlu olacağın bir sürpriz hazırladık!”

“Ne gibi?”

“Yaşa! Mutlu olacaksın!”

Eve ulaştık, değişik bir hava vardı. Tepside kırmızı kurdelelerle bağlanmış yüzükler ve çepeçevre ellerinde limonata bardakları ile toplananlar. Bizim, Zeliş’imle benim nişan ya da söz törenimizin hazırlığı, başlangıcı idi, hissettiğim kadarıyla.

Hissedemediğim; çekirgenin üç kez zıpladığı(24) ve Tanrı hakkının üç olduğu(24) ve Tanrının üçüncü denemesinde, yanımda bir doktor olmasına rağmen başarılı olma isteğiydi.

Heyecanlanmak bana hiç yaramıyordu, heyecanlandım, hem çok heyecanlandım, çok...

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Zekâi; Zekâyla ilgili, zekâya ait.

Zeliha (Zeliş); Su perisi. Narin.

Nobody (İngilizce); Hiç kimse.

Everybody (İngilizce); Herkes.

(*) Nobody; Beni çok etkileyen içsel bir söz dizisinin başlangıcıdır. “Nobody loves you, as much as I do, because I love you. You are my first and last lover; Seni benim kadar hiç kimse sevemez, çünkü seni seviyorum, ilk ve son aşkımsın” anlamlarında cümle (olsa gerek)!

Seni hiç kimse sevemez… Kaygılarımdan arındım diye başlayan şarkısının devamında Burak AKAGÜN; “Seni hiç kimse sevemez ben olduğum sürece” ve “Ben kimseyi sevemem sen var olduğun sürece” şeklinde şarkısına devam etmektedir.

Söylemek istediğim Burak AKAGÜN’ün şarkısından başka ne Safinaz OCAKÇI’nın “Kimse Seni Sevmeyecek!” şiiri, ne de rahmetli Murat GÖĞEBAKAN’ın “Seni benim kadar kimse sevmedi” şarkısıyla, belki başka eserlerle de ilintisi yoktur. Benim söylemek istediğim; Güftesini; Doğan IŞIKSAÇAN'ın, Bestesini; Kâmuran YARGIN’ın Nihavent Makamında bestelediği ve en iyi yorumu rahmetli Zeki MÜREN’in yaptığı “Sen kimseyi sevemezsin!” Türk Sanat Müziğidir.

Bu sözleri ve dizeleri muhtelif tarihlerde kaleme aldığım; “HAYAL, CEHENNEMDE EL ELE, YILLAR SONRA” ve “ÇOCUKLUK AŞKI” isimli öykülerimde de kullandım

(1) Desibel (dB); Ses şiddetini gösteren birimin onda biri.

Düpürtü; Türkçemizde böyle bir kelime Yöresel olarak; kalbin heyecandan, bunaltıdan, telâştan olağan öte (nabzı yükselmiş olarak) atması ifade edilmektedir.

Fesat; Ara bozuculuk, karıştırıcılık,  karışıklık, kargaşalık çıkarma. Hile. Hilekârlık. Herhangi bir konuda iyimser olmayan, kötü yorumlayan, karıştırıcı, arabozucu kimse.

Halükârda; İlla ki, eninde sonunda, mutlaka gerçekleşecek. (Her halükârda; Kesinlikle her sonuçta)

Handikap; Engel anlamındaki İngilizce “handicup” kelimesinden gelmekte olup aşılması güç engel, durumun elverişsiz olması, engel anlamında kullanılmaktadır.

Hoşgörü (Müsamaha); Tolerans. Tahammül. Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, göz yummak. Kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi görüşlerimize aykırı olan görüşleri sabırla karşılamak. Kendine, düşüncelerine ters gelse bile başkalarının düşünce, fikir ve davranışlarına karşı anlayışlı davranma, rahatsız olmama, tepki göstermeme, sabırla katlanma.

IQ; (Intelligence Quotient) ya da EQ (Emotional Quotient)  olarak belirlenen zekâ testi.

İzbandut (Izbandut); Görünüşü ve davranışlarıyla korku veren, iri yarı, pehlivan yapılı, zalim tipli (adam).

Muamma; Anlaşılmayan, bilinmeyen bir şey. Bilmece.

Namert; Mert olmayan, korkak, alçak.

Pano; Üzerine bildiri, açıklama ya da tanıtma saçları, kâğıtları tutturulan levha. Elektrikle çalışan aygıtların kontrol ve komuta düğmelerinin, ekran, sinyal lâmbası gibi parçalarının bir arada toplandığı bölüm.

Şellek; Çıplak, yığın, küme, Aşık oyununda aşığın geniş tabanı üzerinde durması. Eski kadın kundurası. Hayvan ağzından akan su.

Şok; Şaşırma, şaşakalma, hoşa gitmeyecek bir şeyle karşılaşma, şaşkına dönme.

Tellâk; Çarşı (Erkek) hamamlarında, erkek müşterilere hizmet eden, onları yıkayıp kese yapan erkek (Kadınlarda natır).

Yağır; Sırt, arka, atın omuzları arasındaki yer, semerin açtığı yara gibi anlamları olmakla birlikte asıl anlamından farklı olarak yöremde “çok kirli, pis, yıkanamayacak kadar berbat” anlamlarında kullanılan bir deyimdir.

Zağar (Zahar); Herhalde, evet, öyle (Bodur, bacaksız, küçük bir köpek cinsi ile ilgisi yok).

(2) Cehennem bile adalet kadar aşkın eseridir!  Dante ALIGHIERI

Kelime-i Şahadet; “Eşhedü ella ilâhe illallah ve Eşhedü enne muhammeden abdühü ve resulüh. Şahitlik ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur. Şahitlik ederim ki; Hazreti Muhammed (SAV) Allah’ın kulu ve elçisidir.” Kelime-i Şahadet ile Kelime-i Tevhid çok zaman karıştırılmaktadır. Kelime-i Tevhid; “La ilahe illallah muhammedür resulallah. Allah’tan başka ilâh yoktur, Hazreti Muhammed (SAV) Allah’ın elçisidir” demektir.

Kur’an, Âl-i İmran Suresi, 145. Ayet; “Allah’ın izni olmaksızın hiçbir nefis için ölüm yoktur. O; süresi belirtilmiş bir yazıdır  ve Allahümme inna ileyhi ve inna ileyhi raciun!...” Ölüm Duası.

Kur’an, Âl-i İmran Suresi, 185. Ayeti, Ankebut Suresi. 57. Ayeti, Enbiya Suresi. 35. Ayeti; “Her canlı ölümü tadacaktır.”Küllü nefsin zâlikâtül mevt” olarak Kur’an’da üç yerde geçen ayetin tefsiri; “Her canlı ölümü tadacaktır! Sonra bize döndürüleceksiniz”

Kur’an, Bakara Suresi, 219. Ayet; “Ey Muhammed; Sana içkiyi ve kumarı soruyorlar… De ki: Bu ikisinde insanlar için büyük zarar ve bazı faydalar vardır; zararları da faydalarından büyüktür.”

Kur’an, Mâide Suresi, 90. Ayet; Ey iman edenler! (Aklı örten) İçki (ve benzeri şeyler), kumar, dikili taşlar (putlar) ve fal okları şeytan işi birer pisliktir. Onlardan kaçının ki, kurtuluşa eresiniz.

Kur’an, Maide Suresi. 89. Ayet; “Allah sizi kasıtsız olarak yaptığınız yeminlerden ötürü sorumlu tutmaz, fakat bilerek ettiğiniz yeminlerden dolayı sizi sorumlu tutar. Bunun da kefâreti, ailenize yedirdiğinizin ortalama seviyesinden on fakire yedirmek yahut onları giydirmek ya da bir köle âzat etmektir. Buna imkânı olmayan ise üç gün oruç tutmalıdır. Yemin ettiğinizde (bozarsanız) yeminlerinizin kefâreti işte budur. Yeminlerinize bağlı kalın. Allah âyetlerini sizin için bu şekilde açıklıyor ki şükredesiniz.

Kur’an, Nahl Suresi, 67. Ayet; “Hurma ağaçlarının meyvelerinden ve üzümlerden hem içki, hem de güzel bir rızk edininiz. Elbette bunda aklını kullanan bir toplum için ibret (delil) vardır” Diyanet İşleri Meali. “Hurmalıkların meyvelerinden, üzümlerden de sarhoş edici bir içecek ve güzel bir rızık elde edersiniz. İşte bunda, aklını işleten bir topluluk için kesin bir mucize vardır” (Kendini âlim sanan sabit fikirliler karşısında Profesör Dr. Yaşar Nuri ÖZTÜRK ve onun gibi dürüst ilim adamlarının yorumu).

Kur’an, Nisâ Suresi, 43. Ayet; Ey iman edenler! Siz sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye kadar, yolcu olan müstesna olmak üzere, cünüp iken de gusül edinceye kadar namaza yaklaşmayın.

Mundar (Murdar) Gitmek; Kirli, pis olarak ölmek.

Recm (ya da Recim) Edilmek; Kur’an’da ifade olarak yeri olmayan, kafatasçı, gelenekçilerle, Kur’an’da belirtilen İslam’ı ve denilenleri savunanlar arasında zıtlık yaratan bir konu. Genel bir hukuk terimi olarak; zina yapan, erkek veya kadının taşlanarak öldürülmesi anlamını taşıyan şeriat cezası. Asıl anlamı; Hor görülmek, yalnız bırakılmak, dövmek denebilir. Bir bakıma yasalara göre değil, kendi başına karar vermek şeklinde de düşünülebilir.

Sırat Köprüsü; İslâm inanışına göre, cehennemin üzerinde kurulmuş bulunan, mahşer günü üstünden yalnız günahsızların geçebileceği ve geçenlerin cennete gideceği dar köprü.

Yeminin Kefareti; Herhangi bir nedenle yaşanmış yalan bir söz veya tutulamayacak bir yeminin, (işlenmiş bir günahın) karşılığını Tanrıya bağışlatmak umuduyla verilen sadaka, ya da tutulan oruç.

(3) İdama mahkûm edilen Lavoisier; Matematikçi Lagrange'i çağırarak; "Kellem giyotinden sepete düştüğünde gözlerime bak; eğer iki kere kırpıyorsam, insan kafası kesildikten sonra bir süre daha beyninin düşünmekte olduğunu anlarsınız." demiş. Ve gerçekten gözlerini iki kere kırpmış.

(4) Organ Bağışı; Kişinin hayattayken kendi özgür iradesiyle organlarının bir kısmını veya tamamını ölümünden sonra başka hastaların tedavisinde kullanılmak üzere vasiyet etmesidir. 18 yaşını bitirmiş olmak, akli dengesi yerinde olmak yeterlidir.

Beyin ölümü ile gerçekleşen, Bitkisel Hayat şeklinde solunum ve kalp atışı dışında bedenin herhangi bir yaşam fonksiyonu göstermemesi durumunda ailenin rızası veya vasiyeti olursa organ nakli yapılabilmektedir.

(5) Debelenmek; Bir acının etkisiyle ya da bir baskıdan kurtulmak için çırpınmak, tepinmek, kıvranmak, kımıldamak, devirmek, oynamak, yuvarlanmak.

Ekokardiyografi (EKO); Tanılarda oldukça değerli bilgileri veren, kalbin kasılma gücünün, yetmezliğiniz araştırılmasında önemli yer tutan bir analiz.

Elektrokardiyografi (EKG); Kalbin elektriksel aktivitesinin yazılma işlemi.

Elektronik Stetoskop; Doktorların vücuttaki; kalp atışlarını, akciğerlerin çıkardığı sesleri, bağırsak ve midedeki gurultuları ya da alete dökülen sesleri ve kan basıncını (tansiyon denilen) ölçme amacına yönelik alettir. Bu işleme “Oksültasyon” denmektedir ki By-Pass geçirmiş olmam dolaysıyla yıllardır kontrollerimi yapan Uzman Kardiyolog Doktorumun kulaklarını çınlatarak, fiziksel kusuru; seslerden anlamada tecrübenin önemli olduğunu vurgulamak isterdim.

Eşekten (Eşşekten) Düşmüş Karpuza Dönmek; Kötü bir duruma düşmek. Çok şaşırmak, hayrete düşmek, donup kalmak.

Gıkı Çıkmamak (Gıkını Çıkarmamak); Hiç ses çıkarmamak. Bir davranış, bir etki karşısında hiç sesi çıkmamak.

Hal Hatır Sormak; Bir kimseye sağlığı, ekonomik, çoluk çocuklarının vb. durumuyla ilgili bilgi almak için sorulan nezaket sorusu.

Hibe Etmek (Yapmak); Bağışlamak.

Höykürmek (Heykirmek, Hökünmek); Yüksek sesle ağlamak, heyecanlı ve kızgın bir şekilde bağırarak konuşmak, korkudan bağırmak, haykırmak.

Linç Edilmek; Yargılanmadan öldürülmek.

Nabza Göre Şerbet Vermek; Birinin hoşuna gidecek, eğilimlerine cevap verecek bir biçimde davranmak (Sonrasında öykü için geçerli olmayacak bir kavram gibi düşündüm).

Pehpehlemek (Pohpohlamak); Beğenmenin ve şaşkınlığın belli edilmesi.

Ser Verip Sır Vermemek; Ne denli sıkıştırılırsa sıkıştırılsın, tehdit, eziyet, işkenceye rağmen ağzından sır alınmamak, ağzı pek sıkı olmak.

Takdir Edilmek; Beğenilmek, beğendiğinin belli edilmesi, değer verilmesi. Değerinin biçebilmesi.

Turp Gibi Olmak; Çok sağlıklı, beden sağlığı yerinde, sıhhat, afiyette ve sapasağlam olmak. Sağlığına diyecek yok anlamında.

Yusuflamak (Yusuf Yusuf Olmak); Birinin korktuğunu, çekindiğini, paniklediğini ifade etmek, korku ve ayrıca hakaret anlamında kullanılan bir söz.

Yüreğinin (İçinin) Yağları Erimek; Telâş ve kaygı ile üzülmek. Üzücü bir durum doğacak diye kaygılanmak. Tehlikeli bir durumla karşılaşmaktan çekinmek.

(7) Cicili Bicili; Süslü giysi veya süs eşyası olan.

Ekstra Aksesuar; Asıl olana, ana durumdakine artı olarak eşlik eden, onunla birlikte bulunan ve kullanılan, onu herhangi bir yönden bütünleyen, her bakımdan tamamlayıcı şeyler.

Gayri Resmi; Devletin koyduğu kurallar dışında kalan.

Kan Çanağı Gibi Bakışlar; Gözlerin uykusuzluk, ağlama, kızgınlık ya da göze bir şeyin kaçması sebebiyle çok kızarmış durumda bakıyor olmasının tarifi.

Yaşam İksiri; Yaşam için içe ferahlık veren ilâç ya da içecek.

(8) Düşünüyorum, o halde varım; Descartes’in sözü. Bunu ilgilendiren diğer bir söz ise; “Bildiğim bilmediğimin içinde…” diyen SOCRATES’e ait meşhur sözlerdendir. Bu vesile ile Ümit Yaşar OĞUZCAN’ın “AĞIR ŞİİR” indeki şu dizeleri; “En ağır işçi benim, / Gün yirmi dört saat, seni düşünüyorum!” ve “Eskisi kadar düşünmüyorum artık seni, beynim yoruluyor. Seni günde bir defa düşünüyorum, o da 24 saat sürüyor!” şeklindeki satırları hatırlamak zorunlu, diye düşünüyorum.

(9) O dudaklar yine, yaz geldi de bülbülleşiyor… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mustafa Nafiz IRMAK’a (Bazı kaynaklarca Vecdi BİNGÖL’e ait olduğu belirtilmekte) Bestesi; Sadettin KAYNAK’a ait olup eser; Rast Makamındadır. Bence en güzel bölümü; “Ah gülüyorsun sana bülbül bakarak imreniyor…” benzetmesi olsa gerek. Ve kanımca bu şarkıyı da en iyi seslendiren sanatkârlar başlangıçta Hamiyet YÜCESES ve sonra Merve ALVER daha sonra da Umut AKYÜREK’tir.

(10) Sözüm Meclisten Dışarı; “Konuşmam sırasında hoşunuza gitmeyecek, kaba olabilecek, ağza alınması mümkün olmayan sözler kullanabilirim, ancak bunların sizinle ilgisinin olmadığını belirtmek isterim!” anlamında söz.

Sözüm meclisten dışarı dostlar / Bugünlerde kendimi hıyar gibi hissediyorum / Hani dilim dilim doğrasalar beni / Marmara, Karadeniz, Ege ve hatta Akdeniz cacık olur diyorum… şeklinde “CACIK” isminde Barış MANÇO şarkısı.

(11) Gözlerim uykuyla barıştı sanma, sen gittin gideli dargın sayılır… şeklinde başlayan VURGUN isimli eserin Seninle cehennem ödüldür bana, sensiz cennet bile sürgün sayılır!” Türk Sanat Müziği eserinin son bölümü olup eserin Güftesi; Cemal SAFİ’ye, Bestesi; Selçuk TEKAY’a ait Uşşak Makamındadır.

(12) Saatler olsun; Çoğunlukla yanlış bir söylem tarzı. Banyodan çıkana ya da tıraş olana doğru şekilde “Sıhhatler olsun!” demek gerekir, sıhhat dilemek babında. Ama banyoda oldukça uzun süre kalana da iğnelemek anlamında; “Saatler oldu!” demek yerine “Saatler olsun!” demekte de mahzur olmasa gerek diye düşünürüm!

 (13) Kalbime koy başını doktor, nabzımı bırak… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Şaheste Hanım’a, Bestesi; Muzaffer İLKAR’a ait olup eser Hüzzam Makamındadır.

(14) Annesinden dayak yediği halde, yine “Anne” diye ağlayan bir çocuktur aşk. Cemal SÜREYA

Sevgi, ruhun güzelliğidir. Aurelius AUGUSTINIUS

Sevgi, inanmak demektir. Wolfgang Van GOETHE

Sevgi, bizi zamanın yıkımından koruyan, yıkılmaz bir kaledir. Constance FOSTER

İnsan sadece sevmekle de mutlu olur, olabilir, iyileşebilir. Erol KARATEKİN

(15) KARATEKİN, Erol. 2010 Yılı. “MÜMKÜNSÜZLÜK”

(16) KARATEKİN, Erol. 2004 Yılı. “DEMELER” den.

(17) Psikolog-Psikiyatr; Çok kişi psikolog ile psikiyatrist kelimelerini, anlamlarını ve görevlerini karıştırmaktadır. Psikiyatrist, Psikiyatr; Tıp Fakültesinden mezun, psikiyatri ihtisası yapmış, ruh sağlığı konusunda uzmanlaşmış bir doktordur. Ruh Hekimi. Ruh ve sinir hastalıklarıyla ilgili olarak kişilerde görülen önemli uyumsuzlukları önlemeye çalışan, teşhis ve tedavisi ile uğraşan uzman kişi. Psikolog ise; Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü mezunu olup Ruh bilimi ile uğraşan, ruh bilimci olup doktorluk hüviyeti yoktur. Psikolog, psikiyatrist ile beraber çalışabilir, ancak tanı yetkisine sahip değildir.

 (18) Ömrüm seni sevmekle nihayet bulacaktır… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Fıtnat DUYAR’a, Bestesi; Yesari Asım ARSOY’a ait olup eser Hüzzam Makamındadır.

(19) Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.

Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler”   Aslı GÜNGÖR

Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun  SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.

(20) KARATEKİN, Erol. 1998 Yılı. “GEÇMİŞE YOLCULUK”

(21) Sevemez kimse seni… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin şarkının Güftesi; Suat SAYIN’a, Bestesi; Teoman ALPAY’a ait olup eser Hicaz Makamındadır.

(22) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı. “BAŞKA KİM BİR TANEDİR Kİ? (Sana Ait Olandan Başka)”  Sadece üç dize.

(23) KARATEKİN, Erol. 1987 Yılı. “SEVGİ”

(24) Çekirgenin Üç Kere Zıplaması: Aslında yanlış işlerin tekrarlanmaması anlamında kullanılan bir deyim. Sonucunda en fazla üçüncüde bir terslik olacağının ifadesidir. “Bir zıplarsın çekirge, iki zıplarsın çekirge…”  olarak tekerleme şeklinde söylenmekte olan bu deyişin diğer hayvanlar için neden söylenmediğini merak etmişimdir. Örneğin; tavşan, serçe, pire, ya da kanguru da zıplayarak ilerlemez mi? Ya da devekuşunun yürüyüşünü zıplama olarak tarif etsek yanılır mıyız? Ya kuyruğunu tutmağa çalışan kedi yahut da araç kornasından tırsan bir köpek, ayağına diken batmış vahşi bir hayvan da olabilir mi bu deyiş içinde?

Tanrı Hakkı Üçtür; Genelde İslâm’da abdest alırken, guslederken, ibadete bağlı bir kısım işleri yaparken üçer kez tekrarlamak âdet halindedir. Hatta sevap bile umulur. Ancak bazı müfessirler bunun yanlış hatta şirk olduğundan bahsederler, Cahiliye devrinde Lat, Manat ve Uzza’nın Allah’ın kızları olduğu varsayıldığından dolayı (Kur’an, Necm Suresi 19., 20., 21. Ayetler.) Oysa Türkçemizde çekirgenin bile üç defa zıpladığı söylenirken bu sözdeki yanlışlığı anlayabilmiş değilim.