“Beş bin dolardan aşağı olmaz!”
Ne diyordu bu kırmızı saçlı adam? Neyin pazarlığıydı bu, üstelik benimle? Zayıf, ince, uzun boylu, tam kikirik(1) tipindeydi, kırmızı saçlı adam.
“Kızılderili yakıştırması yapamaz, şekeri fazla bir hasta, alkole aşırı düşkünlüğü nedeniyle kızarmış adam!” da diyemezdim. Doğuştan öyle olmuş olsa gerekti, ilk kez gördüğüm; babasını, anasını, danasını(!) bilemediğim biriydi.
Sanırım ilerleyen yaşlarında, yani benimle anlamını bilmediğim bu pazarlığı yaptığı tarihlere kadar bir kısım değişiklikleri yaşamış olsa gerekti, yüzüne ve saçlarına ek olarak. “Evrim geçirmişti!” demem de herhalde pek yakışık almaz.
Saçma-salak bir tarife(2) zorlamış gibi olurum kendimi. Ayrıca bu; “Aranızın kötü olmasından sakının, çünkü bu mahvedici bir haldir!” şeklinde peygamberimize mal edilen hadise göre de yanlıştı, bence.
O amcanın, ya da adamın saçları, özellikle kocaman ve yukarıya doğru çatallı kaşları ile bıyıkları tahta fırçası gibiydi, kısadan öte, uzuna yakın, uzunca gibi de hatta upuzun. Kocaman kırmızı burnu ve kılları görünen burun delikleri vardı.
Sigara içişinin bariz(1) belirtisi olarak tahta fırçası bıyıklarında “Uzayıp giden o tren yolları…(3)” gibi kırmızıyı geçkin bordolaştırmış, hatta siyaha çalmış halde iki iz bırakmıştı.
Birkaç günlük olsa gerekti sakalları. Düşünceme göre birkaç aylık görünümünde olan kızıl saçları, aynı diğerleri gibi, hatta bunlara bereketli bir görünüm katan kulak kıllarının uyumundan bahsetmek fazlalık olmasa gerekti. Beni öylesine etkilemişti ki, neyin pazarlığını yaptığımızı anlayamıyordum, üstelik sözleri de mi kırmızıydı, ne?
Bu sırada gökten bir şeyler indi başlangıçlarda göremediğim, bilemediğim, sadece bir emri tekrarlar gibi nağmeyle; “Artık demir almak günü gelmişse zamandan(4)” dizelerinde.
Anne tavrında gibi bir ses, ona eklendiğini düşündüğüm bir oğlan sesinin katkısıyla;
“Hazır mısın?” dedi ve ekledi; “Emir büyük yerden!”
“Hissediyorum, henüz bitiremediğim çok şeyler var, ama mademki emir büyük yerden, hazırım!”
Bir sessizlik oldu.
“Tatlı yok!” dedi aynı genç kadın sesi.
Tam yolculuk öncesi anlamını çözememiştim. Salonun sensorlu lâmbası yandı. Arkadaşın(!) çişi gelmişti herhalde. Arkadaş dediğime bakmayın, oğlumdu o, henüz dört-beş yaşlarında.
Genelde gözüme ışık kaçınca uyanırım, ama o sensorlu lâmbayı da değiştirmek aklımın ucundan geçmedi, arkadaşın rahatlığı için mecburdum buna.
Baktım, karım yanımda. Ensesinden kolumu geçirerek kucakladım öptüm, her zamanki gibi sutyeni yoktu. Şımaracağımı anlamıştı! Öptü ve fısıldadı;
“Uslu ol! Bu gece tatlı günü değil! Ya rahat bırak, nefesini duyayım, ya da sırtını dön efendi efendi uyu!”
Sözlerini bitirmesine gerek kalmadı, arkadaş kapıda gözüktü; “Anne!” diyerek.
Annesi çoktan çok gönüllüydü, karşıladı, kucakladı; “Gel oğlum!” dedikten sonra ve her ihtimale karşı aramıza yatırdı onu!
Oysa ne evli, ne de çocuk sahibiydim, o halde beni ahrete yolculuğa davet eden görüntüsünü ancak yorumladığım bu seslerle ne ilişkim olabilirdi ki?
Emir gereği imamın kayığı(2) ile ahrette olmayı, işe yaramaz vücudumun toprağa ikramını beklerken beyazlar içindeydim. “Ahrete yolculuk böyle bir şey olsa gerek!” diye düşündüm, gözlerim kapalı, kırmızı bedenli adam ile karım ve çocuğumun neden benimle gözüktüklerini anlamaksızın.
Üstelik daha yolun yarısını bile adımlamamıştım, o gizemli ve büyük şairin dizelerini zihnimden geçirirken;
“Ayva sarı nar kırmızı sonbahar!
Her yıl biraz daha benimsediğim.
Ne dönüp duruyor havada kuşlar?
Nerden çıktı bu cenaze? Ölen kim?
Bu kaçıncı bahçe gördüğüm tarumar(5)?”
Ahreti merak ettim, henüz sorgu melekleri(2) başıma dikilmediği ve gerçeklerin insanı özgür kıldığını düşündüğüm için. Yönümün cennet ya da cehennem olduğu konusunda bir fikrim yoktu bu nedenle.
Ancak dünyada, din adına her türlü melâneti(1), soygunu ve soytarılığı yapıp yetimin, milletin ve devletin hakkını yiyenler faraza(1) cennete doğru yönelmişlerse, bana ve benim gibilere orada yer kalmamış demekti.
Zaten bu gibilerin olduğu yeri hak etmiş olsam bile tercih etmezdim, Allah’ıma rica ederdim;
“Beni, seninle aldatanlar(6) arasından azat et, ben cehennemine razıyım Allah’ım!”
Yaşamımda bu sözü daha önce kullandığım da geçiyordu aklımdan;
“Seninle cehennem, ödüldür bana…(7)” gibi. Demek ki; o ödülü sevdiğim için hak etmiştim, ama kimi? Yani o kimdi? Konumum itibariyle bilmem mümkün değildi.
Çekinceyle açtım gözlerimi, ölü olarak bunu neden yapmak istediğimi bilmeksizin. Bir hastanede idim, üstüm yarı çıplak, bir sürü kordonlar, aletler ve doktorlar...
Ölmemiştim, hayırdır inşallah, bir yaşıma daha girmem(2) mümkün değildi karambolden(1) bir şeyler yaşamıştım, ama neler? Aklımda yoktu, bilmiyordum. Meraklı bakışlarım etkilemiş olmalıydı başımdakileri...
Daldım, tekrar...
Bir okul önündeydim, yaşlı bir hoca çıktı okul kapısından. “Merhaba hocam!” dediğimde;
“Merhaba evlât! Nasıl gidiyor işler?” dedi. Demek ki beni oldukça iyi tanıyordu. Ben bile kendimi şu anda bilmezken.
Arkasından öğretmen olduğunu sandığım bir genç kız daha çıktı okul kapısından. Tanımamıştım, ya da ilk defa görüyordum, üstelik öğretmenime verdiğim selâmdan da bihaber(1) görünüyordu;
“Merhaba! Yeni gelen öğretmenlerden biri misiniz?"
Duymamış gibi yaptı, salınarak, boynunda çakıl taşlarından yapılmış gibi bir kolyeyi çan çaldırır gibi sallayarak geçti yanımdan.
Tanrının insan yapısına müdahalesini bazen anlayamıyordum. Damacana gibi bir beden, damacana boynu gibi ince bir boyun ve bu bedenle hiç ilgisi yokmuşçasına dünya güzelinden eser bir yüz güzelliği...
Sadece fiziksel değil, etkileyen, etkilemek için dirayetli(1), ısrarcı, üstelik nurani(1) gibi, hissettiğim.
Tek kusuru karşısındakini, yani beni adam yerine koymamak(6), hatta aşağılamak...
Doğrusu ben kim, o genç, hatta kendini beğenmiş(2) kişi kimdi? Öğretmen mi, müdür mü, veli mi, kim?
Peşinden Âliye öğretmen gözüktü, beni tanıyan,
"Merhaba Abdülvahit!” diye selâm verdikten sonra sahici görünme arzusu(2) yaşadığını sandığım o gidenin arkasından seslendi, aslında buna seslenmek değil, bağırmak desek daha doğruydu.
“Settâr Öğretmenim! Bir dakika!”
Baş edemediğim(6) bir güç de beni yanlarına itekledi, Âliye öğretmene yetiştiğimde;
“Gel Abdülvahit kardeşim, okulumuza yeni gelen öğretmenimizle tanıştırayım seni!” dediğinde, kırılganlığımı önleyememiştim.
“Tanışmasam daha iyi öğretmenim, her kim olursa olsun, hele ki öğretmense selâm almayanın indimde değeri yoktur, bilirsiniz. Oysa peygamberimize mal edilen hadiste ne denmişti; ‘Mümin cana yakındır, (diğer insanlarla) yakınlık kurmayan ve kendisiyle yakınlık kurulmayan kimselerde hayır yoktur!’ gibi”
“Özür dilesem!”
“Maksadım hamaset yapmak(6) değil, dost için, değerliler için baldıran zehri(2) içmekten çekinmem Elin taşı değil, beni adam yerine koymayan dostun gülü yaralar(8) öğretmenim! Henüz dost olacak kadar mesafe kaydetmiş olmasak da!”
Bilmediğim, ya da anında aklıma getirmediğim; her çirkinliğin güzelliklerde leke bıraktığını(9) hatırlayamamamdı. Oysa benim gibilerin yaratılanı Yaradan’dan dolayı hoş görmesi(10) zor olmasa gerekti.
Güzel görmek, güzel düşünmek, güzel yaşamak yerine, çirkinin, yanlışın kabanın, hatanın devamında ısrarcı olmak marifet mi sayılmalıydı? Affetmek varken neden yargılamaya çalışıyordum ki, hoş görmek varken neden suçluyordum ki karşıma ilk defa çıkan bir insanı?
“Âliye Öğretmenim, ben boşuna edebiyat öğretmeni olmuşum, baksana arkadaşa, bir çırpıda(2) aldı mesleğimi elimden!”
“Abdülvahit hep okur! Okulumuzun tüm işlerini bedelsiz olarak yerine getiren bir matbaacıdır, çocuğu olmadığı halde Okul Aile Birliğinin daimi destekçisidir. Kendisini yıpratıcı her türlü koşullara rağmen!”
Ne dedi Settâr öğretmen, hatırımda kalmamış...
Gerçekten hani Köroğlu; “Silâh icat oldu, mertlik bozuldu! (11)” demiş ya, gerçekten bu internetler, printerlar, fotokopiler icat edilince bizim matbaacılık mesleği taban yapmıştı, geçinmem zorlaşmıştı, Allah’tan babadan kalan evimde tek boğazdım…”
Ahrette değildim, kesin olarak... Çünkü görüyor, duyuyor, hissediyor, parmaklarımı oynatabiliyordum. Şu burnumda fısfıs eden şey olmasa rahat, hem oldukça rahat nefes aldığımı bile söyleyebilirdim.
“Geçmiş olsun, gecikmemiş bir kalp krizi geçirdiğiniz için getirdi arkadaşınız sizi!”
“Arkadaşım?”
“Evet, öyle söyledi, dünden beri kapınızda bekleyen genç kız!”
Kimdi, anlayamamıştım, muhtemelen okulumun öğretmenlerimden birisi olsa gerekti, her nasılsa hastaneye sevabına getirmiş olmalıydı beni. Sadece o öğretmenimin kim olduğu konusunda kararsızdım.
Zihnimi yoklamaktan yorulmuştum. Aklıma en son gelecek kişinin ilk olması gerektiğini hayal etmem bile mümkün değildi.
“Anjiyonuzu(12) yaptık!” der demez ellerim apış arama gitti, fısıldayarak sordum;
“Bu durumda?”
“Evet, ne olmuş? Temizlenmenizde doğal olarak biraz gecikmeniz olmuş…”
“Anjiyoyu siz mi yaptınız? Yalnız yapmışsınızdır inşallah?"
“Yoo! Bizim Hipokrat'la(13) bir anlaşmamız var! Utanmak yok! Ser veririz, sır vermeyiz. Anjiyonuzu asistanım iki hanım kızımla birlikte yaptık!”
“Yapma doktor!”
“Yaptık, merak etme!”
“Peki, o asistanlarla bir daha karşılaşmayacağım, değil mi?”
“Ne münasebet? Taburcu oluncaya kadar her gün karşılaşacaksınız!”
“Yani; ‘Utana, utana, utanarak öl!’ demek istiyorsunuz?”
“Asla! Şimdilik kefeni yırttığınızı(6) söyleyebilirim. Ancak lâf kalabalıklığı ile söylenecekler sırasını şaşırttırdımz bana!”
“Ne gibi?”
“Anjiyonuzun sonuçlarını anlatmam gibi!”
“Eee! Anlatın o zaman...”
“Maalesef doğruyu söylemek zorundayım ki, Azrail sizi bu kez teğet geçmiş(6), ya da son anda yapması gerekenden vazgeçmiş olsa gerek! Kefeni yırtmışsınız dememin sebebi bu idi. İkinci kez ‘Maalesef!’ diye başlamam gerekli ki; bir kalp damarınız % 90 lar üzerinde, iki kalp damarınız ise % 70 ler civarında tıkalı. Balon ve stent(12) çözüm değil...”
“Yani?”
“Acilen By-Pass(12) yapılması gerek! Yaşam riskinizin(2) devam ettiğini söylemek zorundayım!”
“Başka bir çare görünmüyor diyorsunuz doktor, öyle mi?”
“O kadar değil, en kısa zamanda karar vermeniz ve acil durumunuz nedeniyle sizi kontrol edip hemen tedavi altına almamız gerek!”
“Eve gidip geleyim?”
“Hemen! Bugün itibariyle kayda alıyorum. İki gün sonra ameliyatınız sırasında kullanmam gereken O Rh pozitif taze kan verecek üç-beş arkadaşınızla birlikte gelin. Doktorlarımız sizi bilgilendirecek, ertesi sabah ilk ameliyat sırası sizin olacak!”
“Perhiz(1)?”
“İçki almayın lütfen! Kan sulandırıcı ilâç alıyorsanız onu da bırakın. Hafif yiyin, bol su için. Gerisini biz hallederiz merak etmeyin!”
Zihnimden bir sure geçiyordu; “Ölmek hakkım değil, (ama) süreyi mutlaka beklemek zorundaydım(14)!”
Ancak doktorun da söylemek istediğini anlamakta zorluk çekmedim, nihayeti; “Ölmezsen yaşarsın, ölünceye kadar yaşarsın!” veyahut da; “Yağmur yağmazsa kuraklık artar, sarhoşu şarapla ayık tutamazsın!” ya da benzeri bir tavır içinde olsa gerekti doktorun söylediğini düşündüğüm cümlelerinin açık izahı. Maço kafa, maço mermer(2) bir kafanın ancak böyle yorumlayabileceği bir söz dizisi olsa gerek.
Kapımın önündeki aynı damacana idi(!), daha mı güzelleşmiş, daha mı aydınlanmış, yoksa ben onu ayrı bir gözle görüp “Sapık” hüviyeti kazanmaya mı meyil vermiştim? Üstelik neler olup bittiğinin de farkında değildim…
Elinde bir süs köpeği yahut da benzer bir şey, örneğin Pazar arabası, ya da bir bisikletle bir kız çocuğu gidiyordu önüm sıra. Daha doğrusu elinde tuttuğu bir iple zapt etmeye çalıştığı bir şey, muhtemelen salon köpeği şeklinde düşünmekte haklıyım, onu sürüklüyor gibiydi.
Döndü, böyle bir şey Türk filmlerinde olabilirdi ancak, çünkü o Settâr’ın küçüklük haliydi, nasıl tarif edeceğimi bilemediğim. Sadece cismi kaymış, küçülmüş ve daha o yaşlarda canımı nasıl yakacağını bilmiş gibiydi.
Bugünkü ben ile o günkü o olarak gelmiş, tekdüze(1) hayattan beni azat etmek istercesine, ayak parmaklarının üstünde yükselmeğe ve beni öpmeye çalışırken omzuma dokunmuştu;
“Abdülvahit bey!”
Nereden biliyordu adımı? Üstelik “Bey” olarak, hem bir öğretmen edasıyla, üstelik omzumda elinin sıcaklığını hissederken?
Gözlerimi açmamla, beni yitirmem bir olmuştu, görebildiğim sadece beni ahrete götüreceğine inandığım melek görünümlü bir yüz ve hissettiğim nefesti.
Doktor söylememiş olsa ne heyecanlanıp kalp krizi geçirdiğimden, ne de onun beni yüklenip hastaneye yetiştirdiğinden haberim olur, olabilirdi! “Arkadaşıma” hayatımı borçluydum, üstelik esirgememem gereken minneti ödememin gerekliliğini...
Elimden tuttu;
“Önce haksızlığım, sonra korkutuşum, heyecanlanışın… Haksızlığım için özür dilememi kabul etmedin. ‘Kabul et!’ diye matbaana geldim, bu sefer de korkuttum, anlamsız bir şekilde heyecanlandın, özür dilerim. Eğer kabul edersen yardımcı olayım sana.”
Ne diyebilirdim ki? Elimi tuttu, sıcacıktı, kendimi teslim ettim ona, şimdi ipim elinde, onu sürüklemeye çalışan bendim. Ben yönlendirme çabasını yaşıyordum sanki onu. Düşüncem bencillik, saygısızlık ve basitlikti.
Görmüş, ilkinde çarpılmış, bu kez yamrı-yumru olmuştum(6), hissettiğimle. İpiyle beni zapt etmeye çalışması umurumda değildi. Salhaneye(1) ulaşma çabasındaki bir koyun gibi boynumu vurdurtmak ve onun için öldüğümü bilmesini ister gibiydim. Derin bir sevgi diyeceğim aşk, bu mu olsa gerekti ki, sessizliğimde?
“Yıkanmalıyım!” diye düşündüm, herhalde sesli olarak.
“Biliyorum. Söylediğinin anlamını da biliyorum ama ne demekse ikide bir; ‘Mundar gitmeyeyim(6)!’ deyip duruyorsun. Tamam, evine ulaşınca mundar gitmeyecek şekilde kendine bakarsın, oldu mu?”
Hastaneden ne zaman ve nasıl çıktık, ev adresimi ne zaman, nereden öğrenmişti, ben mi söylemiştim? Param-pulum var mıydı ki? Taksi parasını nasıl ödemişti? Üstelik annemi yitireli beri yaşamadığım şefkati(1) yaşamak istemekteki maksadım neydi?
Beni aşağılamamıştı, özür dilemesi, bunun delili idi. Buna rağmen yakın ilgisi, beni sahipsiz bırakmamasının nedenini neydi? İnsanın hele ki böyle çökelek(1) gibi olduğu bir anda her şeyi bilmesi mthnkün değildi.
Sabun, lif, çamaşırlarım, havlu...
“Sen televizyon seyret!” deyip banyoya yöneldim. O ailemden biri miydi ki davranışım bu kadar rahat ve egoizm kokar bir tavırdaydı?
Ortalara doğru, banyo kapımı tıklatıp;
“İhtiyacın varsa, yardımcı olayım!” demesini, ona ihtiyacımın olduğunu bile bile “Yok, sağ ol!” diye cevapladım.
Budalalık, salaklık ve ek olarak egoizm parayla olsaydı herhalde böyle kıtıpiyos(1), çulsuz bir matbaacı değil, dünyanın sayılı zenginlerinden biri olurdum. Benimle bu halimle ilgilenen Settâr da zengin olduğum, burnum büyük(2) olacağı için merhametle olsa bile bana el uzatmazdı ki!
“Sıhhatler olsun!”
Bu öğretmenin işi-gücü, dersi-sınavı, en önemlisi bir merak edeni yok muydu ki bu vakte kadar engelsiz gibi başımda durmuştu diye düşündüğümde, cep telefonu denen nesnenin varlığını unutmuş gibiydim?
“Ben yatağıma yatıp biraz dinleneceğim, sana teşekkür borçluyum, hatta hayatımı da. Senin için yapmamı istediğin bir şey varsa yapayım. Seni merak edenler vardır, haydi evine git, öğretmenim!”
“Seni böyle bırakıp gidemem, kovuyor gibi olsan da, bu bir...
Yaptığım kendi hatamın ceremesi(1) idi, beni görünce bu kadar heyecanlanıp kalp krizi geçireceğini bilemezdim, bu iki...
Ve üçüncüsü; kalp ameliyatı geçireceksin, sonunun hayırlı olmasını dilediğim, ya hayırlı olmazsa...”
“Bir garip ölmüş diyeler… (15)”
“Öteki garip ne olmuş, diyeler? Arkasından o da mı gitmiş, diyeler?"
“Daha üç-beş gün içinde, hoşlandın, ilgi duydun, hatta sevdin mi yoksa beni?”
“Beni görünce kalp krizi geçiren sensin, sen söyle!”
“Doğruya doğru! ‘Merhaba!’ diyerek seni ilk kez sorguladığımda aldın benden beni, kendine sakladın, vazgeçilmezim oldun, haddimi aştığımı(6) bilmez oldum, kim bilir belki sinsice seni sabahlarda okul açılışlarında, akşamları kapanışlarında özlemle gözlediğimi bilemezdin…
Seni uzaktan sevmek(16) beni doyurmasa da, yetiyordu bana, ama haddini bilmezlik de geçmiyor değildi aklımdan. Çünkü sen sınırsız bir sevgiyle doyulamayacak kadar güzel, akıllı, zeki, değerli bir öğretmen, ben ancak liseyi bitirebilmiş, kimsesiz, yalnız paçavra gibi bir matbaacı…”
“Uzaklardan da olsa, senin varlığını hissetmemem, kalbinin seslenişini duymamam mümkün müydü? Gözlerini nasıl hissetmezdim ki yaşamımda? Üstelik sevgi denen bir yaşam şeklinin mevcudiyetini yaşamaya başladığımın, nasıl farkında olmazdım ki? İnsanlar birbirini; mesleğe, ete, bedene göre mi sevmeliler? Sen sevdiğini söyledin, ben de seni seviyorum. Haydi şimdi dinlen, sonra ameliyat ol, sakın ölme, ayağa kalk ve benim ol!”
“Seni dinleyeceğim!”
“Mutlu olurum!”
Bornozuma iyice sarılıp yatağıma büzüldüm, öylece...
Saçlarımı okşuyordu bir el(17), nefesi koynumdaydı o elin, göz kapaklarıma hükmedemiyordum, daha doğrusu tattığım hazzın devamı için açmak istemiyordum gözlerimi. Sanınm uyandığımı hissetmişti.
Öptü, hem soluğumu kesecek kadar, ikinci bir kalp krizi geçirtecek gibi, yanımda uzanmış olarak. Yataktan inerken doymamışçasına işaret parmağını dudaklarına değdirip dudaklarıma dokundurdu.
“Doktor, heyecanlanma, içki içme, hafif ye, dedi! Ne dersin, gideyim mi, yoksa kalayım, çay-bisküvi ile nefsimizi köreltelim(6) ve yarına beraberce hazır olmak nu istersin?”
“Gitme, sana muhtacım! (18)”
“Ben de istemem gitmeyi, istemiyorum da, ama sana zarar vermekten de çekiniyorum, biraz evvelki gibi dayanamayarak yaptığım davranışım, matbaada yaşamanı engellemeye neden olduğum gibi rahatsızlıkların beni senden önce toprağa gömer!”
“Söz! Elimi bile dokundurmayacağım sana. İster yan odada yat, ister yanımda ol ki bu tercihim olur, kokunu, nefesini duyayım. Çünkü ben bundan sonraki yaşamımı sağlıkla ve seninle tüketmek istiyorum..."
“Daha dün bir, bugün iki…
Sen gizli kapaklı bana evlenme mi teklif ediyorsun, böyle banyodan çıkmış, bornoz içinde şellek(1) bir şekilde yatarken? Dünyada kaç kız böyle evlenme teklifi almıştır, hafızama güvenemiyorum.”
“Her şeyin bir ilki vardır, güzel kız, sevgili öğretmenim. Yeter ki sakındığımız gözlere çöp batmasına engel olmayı bilelim. Hem literatürlerde(1) ilk kez biz yer almış olsak, fena mı olur?”
“Peki! 'Amenna(1)! Aldım, kabul ettim! Allah razı olsun!' demem mi gerek?”
“Onu sana ben söylemek isterim, ‘Çok şükür Tanrım…(19)’ diyerek…
Ve hastaneden çıkar-çıkmaz ki bu ölmeyeceğimin de vaadidir, Tanrıma inancım nedeniyle, kalbim çatlasa da, bedenim yok olmak için can atsa da, ihlâsla önünde diz çöküp(6) ‘Benim ol!’ diyeceğim vakti özlemle bekleyeceğim!”
“Ben de! O halde giy pijamalarını ve çekil kenara, sabahı nefeslerimizde beraber getirelim, ruhumuz doyunca, bedenimizin açlık çekmesi mümkün değil!”
Uyuduk…
O kırmızı yine göründü karşımda. Bu kez iki elinin işaret parmaklarıyla yataktaki bizleri işaretliyordu. Sonrasında iki elini birleştirip iki işaret parmağıyla Settâr'ı işaretledi.
Kini, garezi yetmemişti galiba. Tekrar göründü…
Bu kez karım dediğim Settâr ile oğlum ve ben vardık. O kırmızı bu kez iki elinin işaret parmaklarını sabit tutarak karımı ve oğlumu işaretledi.
Telâşla, heyecanla, “Allah!” diye höykürerek(6) uyandım. Kâbustu(1), sevdiğim insanın, Settâr’ımın üzülmesini hiç istemediğim için tek kelime bile heyecanımı dindirmek için beni kucaklayan yaşamımdaki tek ve en değerli kadına söylemedim. Kendime sakladım…
Settâr'ın öğretmenin arkadaşları kan vermek için seferber olup doluştular, gereken yere...
Uyandım...
Yanımdaydı sağ elim elinde. Kadirşinas sol kolum sargılıydı çünkü.
“Hep nankörlükle suçladım
Sensizliğin ne olduğunu bilmeden.
Bilemedim;
Sen olmasan
Ötekinin işe yaramadığını tek başına.
Sesinin çıkamadığını,
destekli olamadığını...
İşin kötüsü;
hep kötülerle
kötülüklerle aynı anda andım seni.
Oysa senden alınan bir damar
hayat verdi bedenime.
Sol kolum,
sol elim
kadirşinas
tahammüllü elim.(20)”
Settâr, tanınmamak için değil(!), enfeksiyon(1) kapmamam için maskeliydi, gözleri dışında kendisini saklamak istediğini de düşünebilirdim. Üç-beş dakikada bir nefesimi kontrol ediyor, “İyi misin?” diye fisıldıyordu. Doğal olarak dermansızdım, başımı bile sallayamıyor, gözlerimi yumuyordum kuvvetlice.
İlerleyen vakitlerde gözlerimi açıp kapamayı, başımı sallamayı, ipimden tutunarak kaykılmayı(6) Settâr’ın yardımıyla yiyip-içmeyi, hatta yardımıyla lâvaboya yönelmeyi bile öğrenmiştim, üstelik utanma, arlanma(6) bilmeksizin, tümümle sevdiğim kadına ait olduğum inancını hissederek!
“Sayılı gün çabuk geçer(21)” denmesine rağmen, çabuk geçmiyordu, sevdiğim karşısında diz çökmek umurumdaydı, üstelik onun sayesinde kimsesiz ve yalnız olmadığım da mutluluğum. Tek endişem; Settâr’ın günlerce başımda durmak için nasıl izin aldığını bilememekten, öğrenememekten dolayı idi...
Her şeye rağmen çabuk iyileştim. Benim Settâr’ın o özenle bakımıyla çok çabuk iyileşmem kaçınılmazdı.
Settâr nikâh günümüz askıya çıktığı için arkadaşlarıyla paylaştığı evden benim evime taşınmıştı. Enfeksiyona karşı beni korumak için okul zamanları dışında hep başımdaydı, söylemeye gerek yok. Matbaa kapalı, makineler kendi başlarına, tapu çekmecedeydi sadece.
Kendime geldim, evli değildik henüz. Zaten Settâr’ın ailesi de çok varlıklı olmadığından gelinlik teçhizatlı ufak bir eğlenti düşünmüştük, nikâhımızdan sonra aramızda. Ne zamanki imam; “Artık birbirinizinsiniz!” diyecekti, birbirimizin olacaktık!
Olduk da…
Mutluyduk. Ummadığım bir şekilde, karımın yarattığı şans sayesinde işlerim açılmıştı, bunun aynı zamanda bebeğimizin bereketi olduğuna da inanıyorduk.
Settâr cinsiyetini merak ediyordu bebeğin, ismini koymak için aşması güç bir heyecan içindeydi.
“Oğlan!” dedi doktor. Sevindi karım. Benim için; “Kız olsun, oğlan olsun, yeter ki sağlıklı olsun, Tanrı bize bağışlasın!” duam geçerliydi.
Yürümemeliydi karım. Geçen taksiye işaret ettim. Binmekle, binmemek arası bir tereddüt yaşadı karım. Sonra bindi.
Taksinin direksiyonunda kırmızı adam vardı sırıtan. Üstelik sarı dişlerinde, pis bıyıklarında biraz önce yediklerinin artıkları da sırıtışına katkı yaparcasına gözüküyordu.
“Dur! İneceğiz!” dedim.
Mutsuz bir rüya değildi, gördüğüm, hissettiğim, yaşadığım.
Dinlemedi, hatta süratini artırırken ellerini direksiyondan ayırıp dikiz aynasından iki işaret parmağı ile “Pat! Ciyuv!” şeklinde bir ciyaklama(1) sesi çıkardı, her şey karanlığa büründü sonra.
Bilmekte zorlandığım gördüğümün, yaşadığımızın rüya mı, kâbus mu, olduğu konusunda tereddüt yaşayışım devam ediyordu. Bilmemem garabetti. Ama gerçekti! Şoför aracını kendi tarafından kaldırıma sürttükten sonra karşısına çıkan havuzun kenarına da çarpıp, sanki şaha kaldırmış duvarı aşmış, oturmuş ve öyle kalmıştı!
Karım soluksuzdu, iki adım ötedeki hastaneye yetiştirilmesi bile gerekmemişti, henüz doğmamış oğlumuz da annesi ile birlikte yoktu artık. Neden olduğunu bilemediğim, ama kırmızı olmayan şoför de yoktu artık, eşi, çoluk çocuğu için önemli olsa da, benim için önemsizdi.
Çok gerekliymişim gibi sapasağlamdım ben, ya da bir-iki ufak-tefek söz edilmeyecek sıyrıklı, ezikli, çizikli...
Yaşamak doğal gibi görünmüyordu bana. Ben de arkalarından çekilmeliydim yaşamdan, kimsesizliğimle, yalnızlığımla. Beni yaşama bağlayacak bir gaye olmadıktan sonra, neden bana verilen ömrü tüketmek zorunda olaydım ki?
İsyan edecektim Tanrıya, hem hiç kimseye haber vermeksizin, hem cesedim bulunduğunda merak edilmeyerek.
“Kimse duymadan ölmeliyim
Hatıra kalmamalı benden bir tek
Fotoğraflarımı söküp atmalıyım albümlerden
Kitaplarımı, yazdıklarımı
Elbiselerimi, ayakkabılarımı
Her şeylerimi
En bulunmaz yere
Ateşe, örneğin...
Arkadaşlarımdan toplamalıyım
Tüm hatıra verdiklerimi
Gömmeliyim onları
En derinine
Denizlerin, örneğin...
Ve anılarını gönlümün
Benliğimi
Yok etmeliyim
En koyularında
Asitlerin, örneğin...
Bedenimin ise hiç değeri yok
Gerçek, bilinen...
Külünü bırakmayacak bir ateş,
Sinesine kabul edecek deniz,
Yardımını esirgemeyecek asit biraz
Yokluğumun şahitleri
Kimsenin etkilenmemesinin
Açık tanıkları olmayı
Kabul ederlerdi herhalde!(22)”
Dizeler heveslendirdi beni, ama öyle yapmadım, farklı olmalıydı düşündüklerimden yok oluşum, üstelik insanlar nasıl öldüğümün çözümü için zorlanmalıydılar, “Gazi, Niyazi(23)” kavramı gibi.
Öncelikle avizeyi indirdim, salonun bir kenarına, çengelin sağlamlığını, beni taşıyacak gibi olup olmadığım kontrol ettim. Düşüncem müspetti. Kablolarını sıyırdım avizenin tellerinin, yok oluşumun garantisi cereyan ihtiyacımı(!) karşılaması için her ihtimale karşı!
İki-üç buz kalıbı aldım çarşıdan. Üst üste koyup üstlerine çıktım, elektrik düğmesini açıp, tellere tutunmak amacıyla kendimi sabunla kayganlaşmasını sağladığım idam mahkûmları için kullanıldığına inandığım urganla(1) boş avize çengeline asarken.
İçimden hiçbir not yazıp bırakmak geçmemişti. Buzların erimesini bekleyip(24) yavaşça asılacak ve fakat en sonunda elektrik tellerine tutunacaktım.
Karşımda melek olarak göründü karım, kanatlı, kucağında oğlumuz vardı;
“Özledik seni, acele et!” dedi.
Vaz geçtim elektik çarpmasından, buzları ayaklarımla itekledim...
YAZANIN NOTLARI:
(*) Abdülvahit; Vahit. Bir, tek (Vakit, zaman anlamları da vardır). Eşsiz olan Allah’ın kulu.
Settâr; Ayıpları, hataları, günahları örten.
(1) Amenna; Genelde peşine “ve saddakna” kelimesi eklenerek kullanılan Arapça bir deyim olup, asıl anlamı “İman ettim, tasdik ettimdir. Türkçemizde “Mutlaka öyledir, doğru, diyecek bir şey yok, kabul ettim, inandım, anladım!” şeklinde onaylama sözü olarak kullanılmaktadır.
Bariz; Belgeye gereklilik göstermeyen, gözle görülen, çok açık, göze çarpan, çok belirgin, apaçık, açık.
Bihaber; Habersiz, bilgisiz.
Cereme; Başkası tarafından yapılan ya da kaza sonucu ortaya çıkan zararı ödeme.
Cıyaklama; İnce, acı ve yüksek sesle bağırma.
Çökelek; Yağı alınmış süt, yoğurt ya da ayranın ısıtılması sonucu ortaya çıkan yoğurt parçaları, bir çeşit peynir, kesik, tortu. Silifke dolaylarında buna Ham Çökelek, Anamur yöresinde Keş, Trakya’da Ekşimik denilmekte.
Dirayetli; Becerikli, Kuvvetli bilgi sahibi olma. Yetenekli, usta. Kavrayış ve zekâsı üstün.
Enfeksiyon (İnfeksiyon); Bulaşma. Organizmada hastalığa yol açan bakteri, virüs, mantar veya mikrobun yayılması, canlılarda bu şekilde meydana gelen durum.
Faraza; Varsayalım ki, tutalım ki, diyelim ki, sayalım ki, demem o ki, ola ki…
Kâbus; Karabasan. Sıkıntılı, korkunç olayları ve bu yüzden gerilim ve bunalımları kapsayan düş. Bir kimsenin içinde bulunduğu karmaşık, sıkıntılı ruh durumu.
Karambol; Çarpışma. Birbirine çarpma. Karışıklık. Karmaşa.
Kıtıpiyos; Değersiz, bayağı, kötü, adi (argo).
Kikirik; Zayıf, ince, uzunca boylu, çıtkırıldım tarifinde bir kimse.
Literatür; Edebiyat. Yazın. Herhangi bir bilim dalında yazılmış olan yazı -ya da- yapıtların tümü.
Melânet; Büyük kötülük, lânetlenecek iş veya davranış.
Nurani; Işıklı, nurlu, saygı uyandıran, ışık saçan
Perhiz (Diyet, Rejim); Sağlığını korumak, düzeltmek amacıyla uygulanan bir kısım sınırlamalar. Para harcamamak amacıyla uygulanan beslenme düzeni. Hristiyan ve Yahudilerin belli günlerde et, yağ gibi kimi yiyecekleri yemeksizin tuttukları oruç.
Salhane; Kesimevi, mezbaha, kanara.
Şefkat; Acıyarak ve koruyarak sevme. Sevecenlik. Bir şeyin üstüne titreme. Merhamet gösterme.
Şellek; Çıplak, yığın, küme, Aşık oyununda aşığın geniş tabanı üzerinde durması. Eski kadın kundurası. Hayvan ağzından akan su (salya).
Tekdüze; Yeknesak, biteviye, monoton, rutin.
Urgan; Keten, kenevir, pamuk, jüt gibi türlü dokuma maddelerinden yapılan ince halat.
(2) Baldıran Zehri; Vücuttaki uyarıları değerlendirip yanıt veren sinir sistemini bozup insanı kısa zaman içinde öldüren zehir.
Bir Çırpıda; Hemen, çabucak, ele alır almaz, bir davranışta.
Bir Yaşına Daha Girme; Şaşılacak bir durumla, yeni bir şeyle karşılaşma.
Burnu Büyük; Herkese yukardan bakan, kendini çok beğenip kibirlenen.
İmam Kayığı; (Argoda) Tabut.
Kendini Beğenmiş; Kendini başkalarından üstün gören, ekâbir. Hodgam.
Maço Kafa, Maço Mermer; Türkçemizde böyle bir söz dizisi yoktur. Aslı; Natro Kafa-Natro Mermer (Nato Kafa-Nato Mermer, Natura Kafa-Natura Mermer) şeklindedir; Söz dinlemez, söz anlamaz, taş gibi kafalı. (Sözün aklımda kalışı; aslında “natr” kelimesini,” natürel” şeklinde algılamaktan kaynaklanmıştır.) Söz ayrıca; Kendini ağır satmak, bir isteği yerine getirmekte yapmacıklı, isteksiz davranmak anlamlarını da içerir.
Saçma Salak Tarif; Akla uygun olmayan, hatta çok aykırı, çok tutarsız, çok saçma bir şekilde bir şeyleri anlatmak, tarif etmeye çalışmak.
Sahici Görünme Arzusu; Yapmacıklıktan, süs ve gösterişten uzak kendi gibi, olduğu gibi görünmek arzusu.
Sorgu Melekleri; Ölen insanı kabirde ilk sorguya çeken meleklerdir. İsimleri Münkir-Nekir’dir. Sordukları suallere Ahret (Ahiret, Kabir) Sualleri denmektedir. “Rabbin kim? Dinin ne? Kimin ümmetindensin, Kitabın ne? Kıblen neresi?” diye başlayan ve “Rabbim Allah!” cevabı verilmesi gerektiğine inanılan suallerdir.
Yaşam Riski; Ölme tehlikesi, Yaşamla ilgili herhangi bir zarar görme olasılığı. Bir tehlikenin yaşamla ilgili olarak gerçekleşme olasılığı.
(3) Uzayıp giden o tren yolları… diye başlayan şarkının Güfte ve Bestesi; Naci TEKTEL’e ait olup eser Saba Makamındadır. Benim gençliğimde bu şarkıyı en güzel yorumlayan sanatkârın Abdullah YÜCE olduğu konusunda iddialıyım.
(4) Yahya Kemal BEYATLI’nın “SESSİZ GEMİ” adlı şiirinden bir dize. Eser daha sonra Fransızca; “Sans tol je suis seul” şarkısından esinlenerek şarkı olarak da bestelenmiştir. Bilindiği üzere şiir; “Artık demir almak günü gelmişse zamandan, / Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan, / Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol; / Sallanmaz o kalkışta ne mendil, ne de bir kol…” diye başlar. “Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli / Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli / Biçare gönüller! Ne giden son gemidir bu… / Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu…” Yahya Kemal, Nazım Hikmet ve annesi Celile ile ilgili hüzün dolu özel bir de öyküsü vardır.
(5) Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder. / Dante gibi ortasındayız ömrün. / Delikanlı çağımızdaki cevher, / Yalvarmak, yakarmak nafile bugün, / Gözünün yaşına bakmadan gider… şeklinde başlayan bir bölümünde “Ayva sarı nar kırmızı sonbahar! / Her yıl biraz daha benimsediğim. / Ne dönüp duruyor havada kuşlar? / Nerden çıktı bu cenaze? Ölen kim? / Bu kaçıncı bahçe gördüğüm tarumar(5)?”dizeler yer alan Cahit Sıtkı TARANCI “OTUZ BEŞ YAŞ ŞİİRİ”
(6) Adam Yerine Koymamak; Hiç değer ve önem vermemek.
Allah İle Aldatmak; Rahmetli Yaşar Nuri ÖZTÜRK’e ait “Türkiye’yi Kemiren Lânet” adı ile imzalanan kitap. Söz; Kur’an’da 18 ayette geçmektedir.
Baş Edememek; Gücü yetmemek. Başarı kazanamamak, bir işi başarmakta zorluk çekmek. Güç gerektirecek bir durumda güç yetirecek durumda olamamak.
Hakkını, Haddini, Hukukunu Bilmemek, Haddini Aşmak, Haddi Ve Hakkı Olmamak; İnsanların haddini bilmeksizin aşıp etrafa gösteri yaparak zarar vermelerinin bir ifadesi. Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilmeksizin onun ötesine geçmek çabası yaşamak, ölçüsünü bilmemek.
Hamaset Yapmak; Mübalağalı, boş ve yersiz konuşmak.
Höykürmek (Heykirmek, Hökünmek); Yüksek sesle ağlamak, heyecanlı ve kızgın bir şekilde bağırarak konuşmak, korkudan bağırmak, haykırmak.
İhlâsla Diz Çökmek; Bu konuma; “Lord Pozisyonu” denmekte. Özellikle evlenme tekliflerinde erkeğin diz çökerek yüzüğü uzatıp; “Benimle evlenir misin?” söyleminde inancını Allah’ın adını söyleyip tek dizi üstüne çökme durumu.
Kaykılmak; Arkaya doğru yaslanarak oturmak, devrilmek.
Kefeni Yırtmak; Ağır bir hastalıktan, dertten kurtulmak, iyileşmek. Yöresel olarak ölecek sanılırken tekrar yaşama dönmek. Ölüm tehlikesini atlatmış olmak.
Mundar (Murdar) Gitmek; Kirli, pis olarak ölmek.
Nefsi Köreltmek (Nefis Körletmek, Nefsini Köreltmek); Nefsin isteklerinden herhangi birini üstünkörü gidermek. Bir şeyin zayıflamasına, şiddetinin yoğunluğunun azalmasına sebep olmak. Doyum isteğini şu ya da bu şekilde karşılamak. Nefsi değer, önem ve yeteneğini yitirmiş duruma getirmek.
Teğet Geçmek; Hafiften dokundurup geçmek. Bir konuyu üstünkörü gözden geçirmek, konuşmak.
Utanıp Arlanmak; Aynı anlamdaki iki kelimenin birleştirilmesiyle kuvvetlendirilmiş onursuzluk sayılacak bir duruma düşmekten çekinmek, utanç duymak.
Yamrı (Yamru) Yumru Olmak; Eğri büğrü, ters-türs olmak. Feleğini şaşırmışçasına hayret eder durumda kalmak.
(7) Gözlerim uykuyla barıştı sanma, sen gittin gideli dargın sayılır… şeklinde başlayan VURGUN isimli eserin Seninle cehennem ödüldür bana, sensiz cennet bile sürgün sayılır!” Türk Sanat Müziği eserinin son bölümü olup eserin Güftesi; Cemal SAFİ’ye, Bestesi; Selçuk TEKAY’a ait Uşşak Makamındadır.
(8) Elin taşı değil, dostun gülü yaralar… Aslı; “Bizi düşmanın attığı taş değil, / Dostun attığı gül yaralar. “ şeklinde Hallac-ı MANSUR sözü.
(9) Her çirkinlik güzelliklerde leke bırakır. Güzel görmek, güzel düşünmek, güzel yaşamak yerine çirkinin, kabanın, hatanın etrafında toplanmak marifet midir? Nazgül ODABAŞ (Alıntıda yanlışlık olmaması dileğim)
(10) Elif okuduk ötürü / Pazar eyledik götürü / Yaratılanı hoş gör / Yaradan’dan ötürü. Yunus EMRE (Ek olarak; Sev seni seveni hâk ile yeksan ise, sevme seni sevmeyeni Mısır'a sultan ise... ATASÖZÜ)
(11) Benden selâm olsun Bolu Beyine… şeklinde başlayan ikinci kıtanın sonunda; “Tüfek icat oldu, mertlik bozuldu / Eğri kılıç kında paslanmalıdır” olarak devam eden bir Bolu türküsü.
(12) Anjiyo (Anjio); Anjiyo kardiyografi sözünün kısaltılmışı. Kalp damar sertliği hastalığının belirtileri ortaya çıktığı zaman veya kalp krizi gibi damar tıkanıklığı durumlarında kasık damarlarından çok ince özel tellerle girilip kalp damarlarına gösterici bir ilâç verilerek damarların, tıkanıklıkların ve sorunların teşhisinin görüntülenmesi olarak uygulanan tıbbi tetkik yöntemi.
Stent; Kalp damarlarında görülen darlık ve tıkanıklıkların açılması için damar duvarına takılan metalik tellerden örülmüş silindirik bir tüp. Kafes.
By-Pass; Yan geçit anlamında olmakla beraber kardiyoloji bağlamında kalp damarlarında tıkanık olan yeri ek damarla geçme, atlama, dolaştırma, aşma. Çözüm aynı zamanda stent ya da balonla da gerçekleştirilmektedir.
(13) Hipokrat, İsmi; Tıbbın babası olarak anılan İyon hekim. Hekim olan babası tarafından yetiştirilip birçok yerde hekimlik yapmıştır. Anadolu’nun kuzey illerini gezdikten sonra İstanköy adasına dönerek hekimliğini sürdürdü. Antik İyonya’da bilimsel gelişme ve felsefe ile sımsıkı bağı olan hekimlik gözdeydi.
Hipokrat (Hippokrates) Yemini (Andı da denir); hekimlerin mesleklerine başlarken ettikleri bir yemin olup, mesleklerinin kendilerine sağladıklarını ifşa etmemek üzerine kurulu olup, ülkeden ülkeye değişim gösterir. (Espri niteliğinde Hipokrat Yemininin Tıp Fakültesinde yapılma şekli; TIPOKRAT YEMİNİ)
(14) Kur’an, Âl-i İmran Suresi, 145. Ayet; “Allah’ın izni olmaksızın hiçbir nefis için ölüm yoktur. O; süresi belirtilmiş bir yazıdır ve Allahümme inna ileyhi ve inna ileyhi raciun!...” Ölüm Duası.
(15) Bir garip ölmüş diyeler / Üç günden sonra duyalar / Soğuk su ile yuyalar / Şöyle garip bencileyin. Çok kişi son satırdaki ilk kelimeyi maalesef “Söyle” olarak söyler ki yanlıştır.) Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm… Ve dahi “Elif okuduk ötürü / Pazar eyledik götürü / Yaratılanı hoş gör / Yaradan’dan ötürü” Yunus EMRE
(16) Seni uzaktan sevmek, aşkların en güzeli; “Gel desem gelemem ki” isimli şiir ve şarkının bir dizesi. Eser’in Yaşar GÜVENİR’e ait olduğu, kendisinin meşhur ettiği, diğer bir kısım sanatkârlara da şöhretin bu tango ile açıldığı söylenmektedir.
(17) Yıllardır ki, bir kılıcım kapalı kında, Kimsesizlik dört yanımda bir duvar gibi… ve; Sanıyorum saçlarımı okşuyor bir el, Kıpırdamak istemiyor gözkapaklarım, Yan odadan bir ses diyor gibi gel Ve hakikat bırakıyor hülyamı yarım! Varsın yine bir yudum su veren olmasın, Başucumda biri bana ‘Su yok!’ desin de! “KİMSESİZLİK” Kemalettin KAMU
(18) Gitme, sana muhtacım… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Selâmi ŞAHİN’e ait olup, eser Kürdi Makamındadır.
(19) Çok Şükür, Bin Şükür; Durumundan, Tanrının verdiklerinden mutlu olmayı belirten söz dizisi. İrem DERİCİ’nin seslendirdiği “Kalbimin Tek Sahibine (HUZUR)” isimli şarkıda geçen iki dize şöyledir; “Çok şükür, bin şükür seni bana verene, yazmasın tek günümü sonsuz kadere…”
(20) KARATEKİN, Erol. 2005 Yılı. “SOL ELİM”
(21) Sayılı Gün Çabuk Geçer; Atasözü. Gün sayısı, ne kadar süreceği belli olan bir iş çabucak biter. İnsan iş her ne kadar uzun olsa da işi yapmaya başladıktan sonra işine öyle dalar ki, bir bakar iş sonuca ermiş. İnsan işini yapmaya odaklanınca günlerin nasıl geçtiğini anlayamaz.
(22) KARATEKİN, Erol. 1967 Yılı. “ETKİ”
(23) Ne şehittir, ne gazi, .ok yoluna gitti Niyazi; Sebepsiz yere hayatını kaybedenler ve ya zarar görenler için söylenen söz dizisi.
(24) İntihal (Ç)alıntı; Bu intihar şeklini okuduğum bir öyküden bilmece olarak aklımda tutmuşum, üstün hafiyelik gücümle. İntihar eden adamın altında devrilmiş sandalye filan yoktu, sadece ufak bir su birikintisi vardı, asılı cesedine ulaşıldığında. Buzlar erimiş, bir kısmı buharlaşmış, ancak intiharı kuvvetli sezgimle(!) yazanıyla birlikte çözümlemiştim! Ve bunu öyküye monte etmek de mutlu etti beni (Elektik akımına kapılmayı da intiharın garantisi olarak düşünmüştüm).
Diğer bir olay ise cinayet olarak kayıtlı hafızamda, bu kez dedektife hiçbir katkım olmadı! Kendisi olayı başarıyla çözümledi. Şöyle ki, Buzdan bir kama ya da hançerle adamın biri kalbinden vurulup havuza, ya da denize atılıyor. Adam bulunduğunda buz erimiş olduğu için herhangi bir delil bulunamıyor.