Daha otobüse bindiklerinde dikkatimi çekmişlerdi, sadece benim değil, tüm yolcuların. Onlar; bedhah(1), paranoyak(1) görünüşlü tavırları nedeni ile umursamaz gibiydiler etraflarını. Bir genç kız ve ağabey, baba, ya da eşi, simsiyah, öcü...

Bilet Okuma Kutusuna iki kez bastı kaba görünüşlü genç adam, “Aktarma ve Tam Bilet” çığırışıyla. Simsiyah sakallı, cübbeli, takkeli, ona hiç yakışmayan Alaska Kızak Köpeği gibi mavi gözleri vardı uzun boylu adamın.

Koruma içgüdüsüyle(2) olsa gerek, iki koluyla askılara tutunarak göğsüne yaslamıştı tül perdesi olmayan burka(1) tipinde örtüsünden sadece kaşları ve gözleri gözüken sünepe(1) tipli genç kızı.

Ve davranışları, amaçlan taassup(1) değil, bir bildirimde bulunmak olsa gerekti, belki de tüm dünyaya.

Otobüs kalabalık değildi, ama boş da değildi. Ben, onlar, birkaç yolcu daha ayakta idik, oturanların çoğu, sabahın bu vakitlerinde uyuyor olamayacakları için olsa gerek, camdan bakıyor, kulaklarına taktıkları şeyler ve cep telefonlarıyla oynayarak bir şeyler dinliyor, hatta ritim tutuyordu(3) bu insanların bazıları...

Bir sonraki duraktan, ağlayan bebeğini zapt etmekte ve omuzuna taktığı çantayı taşımakta zorluk çeken bir kadın bindi otobüse.

Duyarsız hiçbir gencin hareketlenmemesine kızan mavi gözlü genç adam, ön sıralardan gözüne kestirdiği genç birinin montunun ense tarafından tutup tepkisine aldırmaksızın silkeler gibi yerinden kaldırarak;

“Buyur bacım!” diyerek boşalan yeri işaret ettiğinde omuzundaki çantaya da yardımcı olma gayretini yaşadı. Çünkü bebek, sıkıntısını belli eden sesinin desibelini(1) dayanma limitinin sonuna ulaşmışçasına yükseltmişti, camlardan bakınarak homurdanan gençlere aldırmaksızın.

“Burkalı” dediğim genç kız, tecrübeliymiş gibisine, anne ve bebeğin başına dikilip önlerindeki ve arkalarındaki demirlere tutunarak;

“Emzir, meme ver!” derken, perdeleme çabasındaydı anne ve bebeğini. Genç kızın mikrofonik(1), belki de hissettiğim kadarıyla güzel bir sesi, ancak değişik bir lehçesi vardı, güzel Türkçesine rağmen gizleyemediği.

Elleri bir yaz günü sıcaklığının aşırılığına rağmen siyah eldivenli, emziren kadını perdelemek için ayaklarının üstünde yükselmesi nedeniyle sıyrılan ayaklarında siyah çoraplar ve mokasen(1) diyebileceğim siyah ayakkabılar vardı.

Emziren kadını perdeleyen genç kızı da, elindeki çantanın neredeyse tamamını diyebileceğim büyük bir bölümünü bu genç kızın omzuna yüklemiş olan sakallı, sözüm ona koruma amaçlı gibi perdeliyordu.

Dikkatimi o mavi gözlü adamın tiki(1) çekmişti. İkide bir dudağının sağ tarafını ısırır gibi “Cık! Çik! Jık!” hecelerini çıkarıyor, tükürürcesine kusmuklarını saçar gibi hareketlerine aldırmıyordu, neredeyse.

Bebeğin “Cork! Cork!” şeklindeki meme emişini bütün otobüs duymuştu sanki ve karnı doyan bebek susmuştu.

Anne sütü ile ilgili bir deyiş geçti aklımdan, ister istemez gülümsedim, “Deli” sayılacağımı aklımın ucundan bile geçirmeksizin. Sanırım karakteri şöyle ya da benzeri bir şeydi, nereden okuyup da aklımda tuttuğumu hatırlayamadığım;

“En sağlıklı, besleyici, taze ve günlük süt; anne sütüdür, ayrıca güzel bir de ambalajı vardır!”

Anneliğin nasıl bir şey olduğunu sanırım erkekler ki, bunlardan biri de benim, bazı şeyleri cahil olarak bilmiyoruz. Güzel bir örnek; bebek bir ara burnundan nefes almakta zorlanır gibi hırıltılı bir ses çıkarınca, anne yüreği, dünyada hiçbir erkeğin yapmağa cesaret edemeyeceği bir şekilde ağzını burnuna dayadı, vantuz(1) gibi çekerek bebeğin burnunu açtı. Yaşanmazsa asla bilinmez…

Düşündüm kısaca; Peygamberimiz; “Cennet annelerin ayağının altındadır!” demiş. Atatürk’üm; “Kadının en büyük vazifesi analıktır. Şuna inanmak lâzımdır ki dünya yüzünde gördüğünüz her şey kadının eseridir!” ezberini ulaştırmış bize. Bir atasözü; “Ana gibi yâr olmaz!” deyiminden yola çıkmış, bir şarkı; “Ağlarsa anam ağlar!(4) şeklinde dillenmiş.

Kutsal Kitabımız Kur’an’da, Medeni Hukuk’ta anaların öncelikleri kayıtlı. Anayasa, Anavatan, Anadolu, Anaokulu vardır da “Baba” sadece gemilerin bağlandığı o mantar biçimindeki şey sadece benim bildiğim, birde “Babayiğit” gibi bir söz...

O anne sağına-soluna bakındı ve çaresiz kalmış olacak ki, emdiği şeyi yuttu. Anne şefkatinin bu kadar yüce olmasını tarif etmekte zorlanıyorum. Bu; gördüğümdü. Kim bilir görüp, bilip, anlamadığım, anlatılamayan, belki hayalimden bile geçiremeyeceğim nice davranışlar vardır, dediğim gibi yaşamımda rastlamamın mümkün olamayacağı.

Dalgınlığımda başımı kaldırdığımda o siyahlıklar içine gizlenmeye çalışan, başlangıçta masumiyet katkılı, kahırla, yardım ve merhamet dilediğine inandığım gözlerin sitemle, hatta kızgınlık ve kırgınlıkla şekillendiğini görüp inandım.

Evet! Evet! Gözlerde hıçkırık olur mu? Sanki düşündüğümü hissetmiş gibi çakmaklaştı gözleri(3), bir açıldı, bir kapandı ve hilâl kaşlarının çatıklığında onu gözlemlememi hissetmesinin hiddetini gördüm.

Kaşlarının üstünde saklayamadığı alnındaki damarlarının çatlarcasına zonklamasını hissettim, ancak yanındaki genç adam gibi dudaklarını ısırarak sinirini belli etmesini fark edemezdim tabiidir ki!

Bebeği doyunup(3) da susan anne, genç kıza işaret vermiş olsa gerek ki, genç kız siyahlığını çekerek onları gün yüzüne çıkardı, zahmete girmeksizin!

Otobüse binenler olunca, mavi gözlü de elindeki çantayı anneye vererek orta kapıya, benim bulunduğum bölmeye kadar itekledi genç kızı. Ufak bir kalça hareketi ile sakallarında bir tek beyaz tel bile olmayan siyah, ama beyaz takkeli adam, beni bir kenara itekleyerek genç kızla benim arama barikat kaydını yaptırdı!

Sanki çok meraklıydım! Gerçektir ki; kendime karşı dürüst olmalıyım bir kısım nedenler aklımdan geçmiyor değildi merak modunda. Tarif etmekte zorluk çektiğim bu giyimde; “Hangi devirdeydik ve neredeydik?” şeklinde sorgulamaktaydım. Yirmi birinci yüzyıl ve tüm tarihi yüklendiği halde hep genç ve laik kalacak Türkiye Cumhuriyetimde böyle bir yaşam şekli nasıl görüntülenirdi ki?

Bir ayna görevi görmesini arzuladığım camdan gözlerine tekrar ulaşmayı arzuladım; her kim, ya da ne olursa olsun, salhaneye(1) götürülen kurbanlık (aslı koyun olması gerekirken) bir kuzu gibi götürüldüğüne inandığım bu genç kızın.

Genç kız ile kurbanlık kuzu arasındaki tek fark meselâ kızın boynundan iple bağlanmamış olmasıydı, ancak güçlü ve kuvvetli olduğuna inandığım kollar tarafından sarılıp sarmalanmış, hatta hapsedilmişti. (Sanırım, ya da gibi değil, gerçekten gerçekliğine inanmış gibiydim, hilafsız(1)...)

Camdan gördüklerime inanasım yoktu, ben ona bakarken, o da bana bakıyordu; “Neden bakıyorsun, neden ilgileniyorsun?” dercesine sadece gözleri ve kaşlarıyla.

Gerçekten ilgimi çekmiş, dürüst olmam gerekliliğinde yakınlaşma, onu tanıma arzusunu taşımıştım. Ama nasıl? Sabır en büyük silâh, sabreden derviş, murada erermiş! Ama onlar kimdi, bağlantıları, bağlılıkları ne idi?

Kaba bir benzetim olacak, ama işportaya düşmüş(3), cılkı(3), çivisi çıkmış(3) gibi din ve dindarlıkla ilgileri ne idi bu iki vasıflarını kaydedemediğim insanın?

Din sömürüsü yapan bezirgânlar(2) gibi, onlar da mı akıl tutulmasına uğramış(3), cüret sarhoşu(2) idiler ki?

Dediğim gibi, öncelikle ülkeme, belki de tüm dünyaya belirgin mesajlar vermek miydi maksatları, umursamaksızın? Eğer öyle ise, aklımdan geçen sadece; aptallığın sınırının(5) olmaması idi (üstadın sözünü saklı tutmam, kararıyla), genç kızın beni etkileyen bakışlarından özür dileyerek.

Tann insana ömür denilen, doğum ile ölüm arasında bir yaşam süresi tanımış, bununla ilgili tüm gereklilikleri kendinde saklayarak. Yani başlangıcı ve sonu olan, ama bilinmeyen sınırlar içinde idi insan, yaşadığımız dünyada, hatta iddia etmekte maksat gizlenmiş gibi olsa da evrenin bile sınırlarının olduğuna inanacak gibiysek de, insanların aptallıklarının sınırlarının olmadığına inanmak(6) gerçekten kolay görünmüyordu bana.

Ancak konum bu değildi. Üstelik ilgilendiğimi düşündüğüm o gözlerde niye dostluk, sevgi yerine yanlışlıkları düşüneydim ki, yaşadığımın sadece bir hayal, belki de ya da mutlaka gözlerimi kırpıştırarak açtığımda rüya olduğuna inanarak?

Pencereden bana bakıyordu! Ya da ben rüyamda...

Yanlış! Hayalimde ona bir adım yaklaşmış gibiydim. Oysa bir kalça hareketi ile beni deplâsmana çıkmış bir taşra futbol takımını bir çırpıda gole doyurmuş gibi azman, kara sakallı, Alaska kızak köpeği mavili adamla nasıl baş edebilirdim(3) ki ben?

Üstelik ya evli-barklı ise, yan gözle bakmak, göz süzmek bile “Kan çıkar! Neden yan  gözle baktın hırlaşması(1)” anlamında olmaz mıydı?

Sanırım, harp de olsa, darp de olsa her şey bir yana ben, etkilenme modu ilerilerinde idim.

Tek koltuklarda iki kişilik yer boşalınca önlü-arkalı oturdular, her ikisi de eteklerini toplayarak. Genç kız herhalde dünya gözüyle camdan bakma arzusu yaşarken, arkasındaki haşin el, kafasını tokatlar gibi önüne eğdirmişti, yeryüzüne bakmasını yasaklamıştı.

İnecekleri durağa geldiklerini sakallının yine aynı haşin elle genç kızın omzuna tokatlar gibi dokunmasına kadar kafasını kaldıramamıştı genç kız.

Kendimde değildim, önleyemediğim bir güç o simsiyah, kalem kaşlar, gözler ve iki kelimeyle musiki gibi kulaklarıma oturan ses, benim onların peşi sıra sürüklenmemi emreder gibiydi.

Genç kız önde, freni boşalmış, yokuş aşağı giden, eski bir model kamyon hızındaki adam da otobüsten inişinde acele etmesini ister gibi peşinde idi.

Adam, genç kızı ya çabuk inmesi için itekledi, ya da genç kız çabuk inmek için hareketlenince, dikkatsizliği, belediyenin veya şoförün ihmali nedeniyle yarısı kalkmış merdiven paspasına takılıp düşer gibi olunca, genç adam da olanca heybetiyle genç kızın üzerine yığılmıştı.

“Ay!” sesi yükseldi birden, öncesinde hissettiğim aynı lehçeyle. Genç kız ayağa kalktığında sol kolu kendiliğinden sallanıyordu, üstelik alnındaki ıslak siyah karaltı büyüme çabasında gibiydi.

Aynı şey, kırmızılık olarak genç adamın alnında da büyüme modundaydı.

Bir taksiye işaret ettim; “Çabuk!” diyerek, çünkü bu anda sözlerim değil, davranışlarım esas ve önemli olmalıydı. Genç kızın sağlam kolundan, genç adamın kollarının birinden tutarak arabanın arka kanepesine oturtturmaya çalıştım onları.

Ucuz imkânlardan faydalanmayı düşünmek hoş bir öngörü, ya da düşünce olmasa gerekti. Ancak yaşadığım bu olay Tanrının ikazı, iteklemesi gibi benim için uygun gibi görünmüştü. Oysa insanın menfaati için ruhunu şeytana satması gibi bir garabeti yaşamaması gerekliydi, Tanrıya karşı gelmek şeklinde. Etkilenmek, kendimi o burka çerçevesinden uzak tutmam mümkün değildi ki!

Taksi şoföründen kâğıt mendil kutusunu istedim, arka koltuğa uzattım, yönümü değiştirmeksizin.

“Acil tedavi gerekebilir, hastaneye gidiyoruz!” derken genç kızın inildeyen sesi devam ediyordu, genç adamın olayın nasıl olduğunu anlayamadığını sandığım şaşkınlığını yaşarken, sessizliğinde.

“Ah Nihal! Elim-kolum kırılsaydı da acele ettirmeseydim seni...”

“İnanan bir insansın ağabey, bu bize Allah’ın bir işareti, bir yanlıştan döndürmesi. Kadere isyan yakışmaz bize. ‘Hayrihî ve şerrihi mine İlâhi Teâlâ(7) (Hayır ve şer Allah’tandır!) ’ Biliyorsun!”

Bir kez daha dikkatimi çeken, genç adamın tikini yitirmiş olması idi. Çünkü konuşmaları dışında bir ses ulaşmıyordu kulaklarıma.

Olsalar, olsalar, Arap kökenli olsalar gerekti, çünkü tecvid(1) ve makam bakımından genç kızın sözleri o lisana doğru kaygan idi, Arapça cümleyi, övünmek gibi olmasın, birazcık da olsa anlayabildiğim kadarıyla...

Ama bu gençlerin konumu nasıldı, nedendi ya da neredendi?

Ve onlarda bu kadar üstün ve nitelikli Arapça ve Türkçenin sebebi?

Salaklık, buna eşdeğer gibi kabullenilecek meraklılık parayla değerlendirilecek olsaydı dünyanın sayılı zenginleri arasında ben de yer alırdım herhalde, bu siyahlı cübbelilerin sessizliklerinde. Bildiklerini biliyordum, ama sessiz, sorgusuz, sualsiz hastaneye götürmek için teslimiyetlerine de akıl erdiremiyordum, yaptığımın insancıl bir hareket olduğunun bilincini yaşıyor olmama rağmen.

Ve ayrıca yine dürüst olmam gerek ki, hiç olmazsa kendime karşı, içten pazarlıklı(2) olma duygularımı saklamamam gerek.

Onlar Acil Servise yönelirlerken ben taksi parasını ödemiştim. Adının İlhan olduğunu nasıl öğrendiğimi hatırlayamadığım mavi gözlü, sakallı adam bağırarak rica ediyor, belki de emrediyordu;

“Kardeşim için kadın doktor, benim için erkek doktor!”

“Lütfen!” falan gibi eklentisi yoktu sözlerinin, kardeşi sedye ile servisine götürülürken. Hiç kimseye değer vermez tavırlarında, herkesi azarlayarak sedyenin bir ucundan tutarak ilerlerken, hastane polisi de enseme yapışmıştı; Anne adı, Vatandaşlık No, telefon numaraları, adres, olayın sorgulaması şeklinde...

Salıverildim, ama sanırım şüphe haneleri boş olarak, neden ve niçinini bilmeksizin. Herhalde olayı yaşayıp gerçekleştirenler, ilgililere gerekenleri söylerlerdi! Ben de art düşünce hakkımı kullanmaktan azat ederdim kendimi ve sanırım sevap işleme hakkımı kullanmış olmaktan dolayı da mutlu olurdum bir bakıma, bir bakışla, bir kaşla, yalın bir sesle etkilenmiş olmaktan utanarak.

Etim ne, budum neydi ki zaten? Basit bir memur, etliye-sütlüye karışmayan, kendi halinde, çizdiği dairenin içinden çıkmayıp sadece kendi çapında yaşadığını sanan...

Ancak görüş alanıma girenden etkilendiğimi saklayamayan, uzanılması güç üzüm hevenginin(1) koruk olduğuna inanacak kadar saf...

Bir düşünce yer etti zihnimde, ister istemez, hem birden. Evet, taksi parasını ödemiştim, ama ya hastane giderlerinin karşılığı olacak sosyal güvenceleri, ya da paraları yoktuysa?

“İnsanlık ölmedi!” Birkaç kuruş birikmişim vardı, ödemem gerekir ve yetmezse kalanı için taksitli senet yapılmasını rica ederdim, atla-deve değildi ki, herhalde Devlet Baba kabul ederdi. Ancak itiraf etmeliyim ki o anda ne yapacağımı bilmez gibiydim.

“Yardım etmek için geldim!” demek asla içimden geçmiyordu. Sağ elin gerçekleştirdiğinden, gerçekleştirmek istediğinden, gerçekleştireceğinden anlamındaki isteğinden sol elin haberi olmamalıydı(9). Üstelik yapılan iyiliği denize atmak gerekti, sadece Halik’ın bilmesi(9) yeterliydi.

Sorgulamalarına rağmen bana inandıklarını sandığım, tutanağın bir örneğini de isteğim üzerine bana veren hastane polisine telefon ettim.

“Komiserim, ben Halit efendim, dün siyah örtülüleri getiren. Aramızda kalması dileğiyle bir isteğimi iletebilir miyim?”

“Söyle bakalım genç adam, neyse derdin?”

“Kim olduklarını bilmediğim o siyahlı garibanların belki sosyal güvenceleri ya da paraları yoktur. Beni saklayarak, hissettirmeden, incitmeden öğrenip bana bildirirseniz, maddi konuda da yardımcı olmak isterim kendilerine, gücümün yettiği kadar, ama hiçbir beklentim olmaksızın, bir bakıma perde arkasından...”

“Bravo Halit! Türkiye’min asil ve duyarlı insanı...

Öğreneceğim ve alkışlayarak sana geri döneceğim. Kişinin cebinin değil, yüreğinin zenginliği, bedeli hesaplanamayacak bir cömertliğe sahip olması önemli. Sanırım bu cesaret, cömertlik ve centilmenliğe bizim de karakol olarak karınca kararınca da olsa katkımız olabileceğini düşünüyorum. Sağlıkla yaşa ve hoşça kal genç adam!”

Birkaç gün haber alamadım, merakla aradım tekrar.

“Bay-bayan doktor ayırımı, genç kızın çıkan, belki kırılan veya çatlayan kolunun alçıya alınması ve kafalarını kaldırıma çarpmaları dolaysıyla profesörün emriyle müşahede(1) altında tutulmalarının gerekliliğini öğrendiğini, masraflar konusunda bir bilgiye erişemediği için kendisine bu nedenle telefon edemediğini” söyledi unvanını bilmediğim, ama bildiğim tek kelime olan “Komiserim” dediğim ağabey.

Bilinen gerçek ki, “Bekleyen derviş, murada erermiş!” Bekleyecektim.

İş yerinde arka arkaya telefonlar aldım bir gün, neredeyse unutmak üzere olduğumu sandığım yaşadıklarımla ilgili olarak. Birincisi Komiser ağabeydendi;

“Onlar bir müftünün çocuklarıymışlar. Türk kökenli ama eğitimlerini Arap ülkelerinde almışlar. Sosyal güvenceleri de, paraları da varmış. Sorun yok yani. Önce doktorlara hemşirelere sormuşlar seni. Sonra ifade vermek için ağabey-kardeş bize gelince, ifadelerini alırken maalesef sana ait bilgileri de ifade tutanağından vemiş arkadaşlardan biri...

Ben o sırada bir olay için dışarıda idim. Senin felsefen(1) benim de felsefem olduğu için ben olsaydım, bu bilgileri onlara aktarmazdım, üstelik bu; bir kısım bilgilerin gizli kalması gerekliliği ile yanlış bir uygulama da. Arkadaşın ifadesi alınıp kulağı çekilecek. Ama ben o arkadaş yerine özür dilesem, makbul(1) sayılır mı?”

“Estağfurullah(1)!” demekten başka bir şansım yoktu.

İkinci telefon annemdendi. Sorgulamamın anlamsızlığı nedeniyle sormadığım, ancak giyim-kuşamlarından mı, söz ve davranışlarından mı hoşlanmadığı, belki de çekindiği iki kişinin uzattıkları paketleri ve zarfı almadığını söylemesi idi; “Ben bilmem!” diyerek.

Ve üçüncü telefon…

“Selâmünaleyküm Halit Bey, ben İlhan!” diyerek açıldı.

Adamsendecilik, vurdumduymazlık, meselâ unutmuş olmak parayla mıydı? Alaska mavisi bir yana, etkilendiğmi itirafta zorlandığım göz, söz ve hilâl kaşları unutmam mümkün müydü? Gene de karşımdakine kan kusturmak vacip değilse de, sünnet olarak adam yerine koymamak düşüncesindeydim, yalanla da olsa;

“Ve aleykümselâm, ama sizi tanıyamadım!”

“İnanmam mümkün değil, yaşadığımızı annenize kapı aralığının arkasından anlatarak ufak bir hediye ile gelmiştik kapınıza. Anneniz çekindi, kapıyı açmamak bir yana, hediyeyi de kabul etmedi. Sanırım size haber vermiş olsa gerek!”

“Ha! Demek siz onlarsınız, muhtemeldir ki annem kılık-kıyafetinizden çekinmiştir!”

“Neden? Biz ticani(1) değiliz ki! İnanan insanlarız!”

“Yani sizin gibi olmayanlar inançsız, öyle mi? Meselâ beş vakit namaz kılan hacı annemin inancı yok mu? Söyleyin kutsal kitabımızın nerelerinde sizler gibi örtünme emrediliyor ki? Benim hatırımda kalan ayetlere göre; ‘Ziynet yerlerinin örtünmesi, dış örtülerinin üzerlerine alınması ve başörtülerinin omuzları aşması(10)’ dışında bilgim yok…

Bunlar da sizin giyimleriniz ile ilgili tarifler değil bana göre. Ha! Bazı şeyler peygamberimize mal edilmiş hadislerde görülüyor derseniz, ben de bilmediğimi ve söyleyenlere inanmadığımı söylerim ki, sizin de buna hoşgörüyle bakmanızı(3) istemem, yanlışlık olmasa gerek!”

“Telefonda konuşmak yerine, işyerinize gelsem, ya da bir yerlerde buluşup her konuda konuşup teşekkür edip borcumu ödesem, diye rica etsem...”

“Asla! Üç kuruşluk bir harcamanın sözü bile olamaz. Ben de Müslümanım, inanan ve gereklilikleri gücünün yettiği kadarıyla yapan, ama sizin gibi değil. Sonuç itibariyle bir Müslüman, bir Müslümana yardım etmiştir. Siz de aynısını yapabilirsiniz. Size, bir daha görüşmemek dileğiyle sağlıklı günler diliyorum. Sağlık dilemek dışında da bir şey gelmiyor içimden ve aklıma...”

Keşke; “Allah akıl, fikir versin!” de deyip öyle kapatsaydım diye düşünmedim değl! Hem, “Borcumu ödemeden, beni ve kardeşimi tanımadan peşini bırakmam!” diye düşündüğünü de bilemezdim, ama üç gün, ama üç yıl sonra, ama mutlaka!

Oysa üç kuruşun hesabının değil, sadece üç niteliğin etkisi altında hapsindeydim(11), gerçekten; Onun kaşlarının, gözlerinin ve sözlerinin...

Ancak haddimi bilmeliydim(3), yakınlaşmanın çok zor olacağına inandığım öylesine uzun bir mesafe vardı ki aramızda. Dağ dağa bile kavuşurdu, ama biz? I-ıh!

Haddimi bilmemin, geleceği ve gerçeği görüntülemeye çabamın uygun olmadığının bilincindeydim. Asla “Armut piş, ağzıma düş!(8) ya da “Uzanamayacağım ciğere mundar(8)!” diyecek düşüncem yoktu, ama kaşlar, gözler, sözler üçgeninde güzelliğini de tasavvur etmekten, hatta özlemekten, tekrar görmeyi arzulamaktan da vazgeçmiyordum, başım önüme eğik olsa da…

Belki bir saati de taşan bir süre sonunda bu kez toplantı nedeniyle sessize aldığım cep telefonum titredi, bilinmedik bir numara idi, doğal olarak açmadım. Toplantı sonucunda her efendi insanın yapmasının gerekliliği olarak arayanı aradım.

“Selâmünaleyküm Halit Bey, ben Nihal!” denerek samimiyetle açıldı telefon.

“Selâm Tanrı kelâmı. Ve aleykümselâm! Aradığınızda toplantıdaydım, cevap veremedim, özür dilerim, buyurun efendim!”

“Acaba, diyorum...”

“Demeyin efendim! Söyleyeceklerimi ağabeyinize söyledim, sanırım insani bir görev dışında fazlam yok!”

“Peki, neden dikkatle yüzüme baktınız dakikalarca, neden şefkat ve üzüntü ile tuttunuz elimi, hastaneye yetiştirmek için?”

“Hayalleriniz çok geniş galiba efendim. Bir insanlık görevi olarak sallandığını hissettiğim, kırılmış olmasından endişelendiğim kolunuz için acele etmem gerekliliğini düşündüm sadece.”

“Bu sözlerimin ikinci bölümü için kapsamsız bir açıklama, birincisi için; ‘Niçin baktınız bana öyle(12)’ dakikalarca?"

“Acayip örtünüz çekti dikkatimi” diyemezdim ya!

“Gözleriniz... Yani gözleriniz…”

“Evet?”

“Güzel ve etkileyici idi!”

“Acaba, derken kastetmeye çalıştığım bu idi…”

“Hiçbir şey kastetmeyin efendim! Sizin de, benim de yollarımız ayrı, siz yolunuza, ben yoluma... Asgari müşterekte(2) bile konuşmamız fuzuli. Özür dilerim, kapatmalıyım!”

“Peki, son söz! Hani belki merak etmişsinizdir. Kolum kınlmamış, sadece çatlak şeklinde incinip yerinden çıkmış. İyileştim. Sağlıkla kalın! Selâmünaleyküm!”

İnsan bazen şeddeli(1) olarak “Vay benim eşşek kafam!” diyecek gibi ayağına kadar gelen kısmeti tepecek garabeti yaşıyordu. Bu, affedilebilecek bir davranış mıydı ki? Hayalinden silememişsin, gözlerini aklında tutmuşsun, “Gel! Gör beni! Görüşelim!” tavrındaki sözleri iletmiş karşındaki, sen de bu davranış ve sözleri kulak arkası(3), göz ardı ediyorsun(3), öyle mi?

İnsanın yaşadığı tuhaflıkların en ipe-sapa gelmez olanı kendi kendine konuşması ve sonucunda kaz gibi, hindi gibi düşünmesi olsa gerekti, delice bir aptallıkla. Ki bunun için de o hayvanlarınki kadar da olsa beyninin olması yeterliydi, oysa zerre miktarı kendimde olduğunu söyleyebilir miydim?

İnsan tuhaf bir yaratık, düşünmesini bildiği sanılan bir hayvan, bu tarif beni de kapsıyor gibiydiyse de “Düşünmesi” kısmını atarsam aynen kalan gibiydim.

Bir genç kız; “Acaba?” diye başlayan bir cümle ile yola çıkmak istiyor, bense “Hayır!” ile barikat kurup tüm köprüleri yıkma gayreti yaşıyordum. Bu davranışın elle tutulur bir yanı görülebilir miydi?

Elimdeki cep telefonuna parmaklarım arasında takla attırarak olmayan beynimi çalıştırma gayreti yaşıyordum. Onların ellerindeki bana ait telefon numaraları beni aradıkları için bende de vardı, hak etmediğime inanacak kadar, ne işime yarayacaktıysa?

Alınan bir nefes, atılan bir ok, yanlış sarf edilen bir söz, nasıl geri dönerdi ki?

Unutmak…

Kendime geldim. Ne olduğumu, ne kadar kötü sıfatlar hak eder olduğumu bilmeksizin.

Gün geçti, günler geçti, belki yıl oldu, belki yıllar, unutmamın mümkün olmadığı, belki olmayacağı…

“Arayan Mevlâ'sını da, belâsını da bulurmuş!(13)Buna ek olarak “Aramayan da -hiç de hilafsız olarak- kendisini etkileyene rastlarmış!” diye devrik de olsa bir cümle kursam, fazla iyimserlik mi sergilemiş olurdum ki?

Ara ki bulasın, meğerki rastgele, geri dönüşümün imkânsızlığını yaşayarak...

Bir sabah gerçekten rastladım ona, o otobüse binerken. Bu kez ayağıma kadar gelen kısmetten yararlanmaktı umudum, eğer karşımdaki de bana uyarsa. Burka gitmiş, türbanlı idi bu kez, nedenini sorgulamaya hakkım olmayan.

Baş ve işaret parmaklarımı dikdörtgen şeklinde yaparak kaşlarını ve gözlerini o çerçeveye sığdırmaya çalıştım. Yanıma geldiğinde, fark etmesini isteyerek yerimden doğruldum ve;

“Gel Nihal! Otobüste yer yok, buraya otur!” dedim, aradan geçen artılı olarak geçen yıl belki de yıllar geçmiş olan zamana rağmen. O yerine otururken;

“Adınızı söylediğim için umarım şaşırmamışsınız, gücenmemişsinizdir. Hem ağabeyiniz nerede, hem üstelik o öcü gibi kıyafet yerine bu değişikliğin nedeni ne?”

Önce bir eliyle dokundu burnuna, sonra diğer eliyle, o siyah eldivenleri de yoktu ellerinde. Tırnakları diplerinden kesik, ojesiz-mojesizdi ve ilâhi bir koku gizli gibiydi, sanki burnuma ulaşan...

Parmaklarım arasındaki o dikdörtgen çerçeveyi tasarlayarak tekrar ve yeniden baktım yüzüne. Boya namına bir şey, ya da parlaklık yoktu o yüzde. Sadece utanır bir kıvamda gülümsemekle, somurtmak arası bir engellemeyi serbest bırakıp bırakmama ikilemi içindeydi (sanırım).

“İnince konuşalım mı?”

“Peki!” dememin dışında bir seçeneğim olamazdı, saklamaksızın içimdeki özlemi ve rastlamış olmaktan dolayı memnuniyetimi gizleyerek.

Başlangıç sözü olarak neden öncelikle; “Geçmiş olsun!” dileğimi iletmediğimi sorgulamayacak kadar gabi, hödük, gerzek bir varlıktım.

İndik...

Peşinden gelmemi bekler gibiydi. Bir lise idi geldiğimiz yer. Aynı renk, aynı model, tornadan çıkmış gibi kızların bahçede gezindiği. Onlardan fark edenler saygılarını belirtmeye çalışırlarken, merak ve şaşkınlıklarını da gizleyemiyor gibiydiler.

“Buyurun!” dedi, kendisini takip etmemi ister gibiyken, önüne geçmemi beklermiş gibi.

“Siz önden, yol gösterin lütfen!”

Cüppeli birkaç, türbanlı daha çok birkaç kişi ile selâmlaştı;

“Selâmünaleyküm Müdire Hanım!” başlangıçlarıyla.

Konuyu çözümlemiştim, aşağı-yukarı odasına girerken. Saygı göstermeliydim, öksürdüm ve karşılıklı olarak yerlerimizi zapt ederken, söze başlamak gereğini hissettim.

“Bildim sizi, ispat etmeniz gereksiz. Bu sizin yaşamınız, konunuz, konumunuz ve benim bunu sorgulamaya asla hakkım yok, saygı göstermeliyim, şimdi izninizle efendim!”

“Israrcı olursam da mı?”

“Gerek var mı? Hem neden?”

“Söyleyeceklerimin öğretmenlikle ilgisi yok! Genelde insanlar kalpsiz ve kalbi olanlar diye ikiye ayrılırlar. Ben asla kalpsiz değilim, ayrıca Allah’ın biz kadınlara verdiği meziyetlerin de tümüne sahibim, övünmek gibi olsa da. Yaşamımda ilk kez elimi tutan, beni heyecanlandırdığını bildiği halde, bilmezliğe gelen, kendini saklayan, üstelik karşılık beklemeden bana, bize yardım elini uzatan bir adam gibi adama burada bir çay ısmarlamak istiyorum, eğer kabul ederse. Şimdi davranışımın doğal bir gerekçesi olduğunu söylemenizde sakınca var mı?”

“Ya şımarıklık edip, elinizi tekrar ve hissettiğiniz duygularla tutmaya çalışır, aç bana göster yüzünü(14) dersem, çekinmez misiniz benden?”

“İmdat, deme hakkımı kullanmak istemem, eğer benim hislerimdeki gibi ortaksak!”

“Çekinikliğimle bu ortaklığı kendime bir türlü kabul ettiremedim. Burası bir okul, siz bir müdire hanımsınız saygınlığı olan. Duygularınızı incitmek de, ‘İmdat!’ demenizi de istemem. Ben haddini bilmeyen, karşısındakinin duygularından bihaber(1), incittiğini fark etmeyen biri olarak bir şeylere hakkı olmayan biriyim. Özetle azat edin beni…”

“Sen kölem olmayı kabullenmişsen, ben neden sahibin olmayayım, neden azat edeyim ki seni? Beni tanımak istersen, tamam...

Beni bilmek istersen amenna.(1) Bana sevgide, tıpkı saygında olduğu gibi yol göstermek istersen, gösterirsen peki...

Ama ben seni azat etmem. Sen kafesinin kapağını açık görüyorsan uç, kaybol! Ancak bil ki esareti gönlünde yaşayan biri, yaşamadığı hürriyeti yalnızlığı ile bitiştiremediğinde çok çabuk ölür. Oysa ölmek için çok gençsin, tıpkı benim gibi. Senin için yaşayan düşüneni de yaşatman için ölmemen gerek!”

“Beni tanımıyorsun bile!”

“O halde tanıt!”

“Böyle, şu anda, ayaküstü, üstelik de odanda…”

“Elimi uzatırım, tutarsın, türbanımı çıkartırım, sarılır, saçlarımı koklarsın, istersen...”

“Sevgini istesem?”

“Aceleye gerek yok. Önümüzde günler, danışmamız gerekenler olabilir. Hem kişi hak etmek için biraz çaba göstermeli, değil mi? Karşısındakinin yakınlaşmasını beklemek yerine, kendisi yaklaşmalı, yakınlaşmalı, adım adım değil, koşarak...”

“Sevgi dağarcığımda hepsi hazır, koşmaya başlıyorum!”

Kollarını açtı Nihal ve;

“Sen bilirsin!” dedi…

 

YAZANIN NOTLARI:

(1) Amenna; Genelde peşine “ve saddakna” kelimesi eklenerek kullanılan Arapça bir deyim olup, asıl anlamı “İman ettim, tasdik ettimdir.  Türkçemizde “Mutlaka öyledir, doğru, diyecek bir şey yok, kabul ettim, inandım, anladım!” şeklinde onaylama sözü olarak kullanılmaktadır.

Bedhah; Başkalarının kötülüğünü, fenalığını isteyen, kötü yürekli.

Bihaber; Habersiz, bilgisiz.

Burka; Her tarafı (tüm vücudu) kapalı, uzun ve bol cüppe, giyenin önünü görmesi için sadece yüz kısmı açık veya kafesli (genelde kara) kadınların giydiği çarşaf.

Desibel (dB); Ses şiddetini gösteren birimin onda biri.

Estağfurullah; Asıl anlamı; Arapça; “Tanrıdan bağışlama dilerim” şeklindedir. Ancak Türkçemizde kendisine olumsuzluk bir nitelik yakıştıran kimseye “Hiç de öyle değil!” anlamında nezaket, bazen de alay sözü.  Bunun tersi övülen veya teşekkür edilen kimsenin söylediği incelik ve alçakgönüllülük sözü. Ayrıca karşısındakinin kendinden beklediği işi, kendisi için yük saymayan kimse tarafından söylenen “Teşekküre değmez! Bir şey değil! Rica ederim!” şeklinde nezaket sözü.

Felsefe; Düşünce Bilimi. Bilgeliği İnceleme. Var olanların varlığı, kaynağı, anlamı ve nedeni üzerine düşünme ve bilginin bilimsel olarak araştırılması. Bir bilgi alanının ya da bilimin temelini oluşturan ilkeler bütünü.

Hevenk; Bir ipe, bir çubuğa geçirilmiş, dizilmiş veya birbirine bağlanmış yaş meyve (yemiş) ve sebze bağı, salkımı.

Hırlaşma; Birbiriyle ağız dalaşına girişme, tartışma, dövüşme. Karşılıklı olarak birbirine hırlama.

Hilâfsız (Hilafsız); Hiç kuşku duyulmayacak bir şekilde doğru, yalansız, dolansız, kesinlikle aykırılık, karşıtlık, terslik, zıt olmayan. İnanılması güç gibi görünse de gerçek olan.

Makbul; Kabul edilen. Beğenilen, hoş karşılanan. Geçer, geçerli. Kabul olunmuş. Kabul ve ilgi gören.

Mikrofonik; Sesi mikrofona uygun düşen.

Mokasen; Genellikle sokakta giyilen, altı kösele, bağcığı olmayan ayakkabı, pabuç. Kısa ve ökçesiz ayakkabı.

Müşahede; Gözlemleme.

Paranoyak; Abartılı gurur, kuşku, güvensizlik, bencillikle belli olan ruh hastalığına sahip kimse.

Salhane; Kesimevi, mezbaha, kanara.

Sünepe; Kılıksız, uyuşuk, sümsük, pısırık, miskin.

Şedde; Arap yazısında iki kez okunması gereken ünsüzün üstüne konulan işaret (Şeddeli Eşşek; Çok kaba ve yeteneksiz, edepsiz, kusurlu kimse).

Taassup (Taassub); Herhangi bir delile dayanmadan bir fikre körü körüne inanmak, taraflı olmak.  Bağnazlık. Tutuculuk. Fanatizm. Diğer din ve inançlara nefret ve düşmanlık hisleri beslemek. Bir şeylere, kimselere aşırı düşkünlük ve tutkuyla bağlanmak ve onun dışındaki her şeyi reddetmek. Ruhi bir saplantı olarak de değerlenebilir.

Tecvid (Tecvit); (Esas anlamı; güzelleştirme, bir şeyi güzel yapmak, süslemek, hoşça yapmak olmakla birlikte) Kur’an’ı usulüne bağlı kalarak okuma usulü, kuralları ya da ilmi.

Ticani; Yobaz, aşırı gerici. Afrika’da kurulmuş bir tarikat ve bunun mensuplarına verilen ad.

Tik; Seğirti. Herhangi bir kas kümesinin iradedışı hareketi. Bir alışkanlık olarak ikide bir tekrarlanan gülünç, sıkıcı, söz, ya da el, kol, yüz hareketleri, davranış biçimleri.

Vantuz; Kimi hayvanlarda ve asalaklarda bulunan, kendini bir yere bağlamaya, bir yerden tutarak yer değiştirmeye ya da yutmaya yarayan organ. Vücuda şişe çekmekte kullanılan, geniş ağızlı küçük cam kap.

(2) Asgari Müşterek; Herkes tarafından kabul edilen nokta, üzerinde anlaşmaya varılan husus, uyuşulan konu, ortak payda.

Cüret Sarhoşu; Düşüncesiz ve saygıyı aşan korkusuzluk ve yüreklilikle ilintili olmayan davranışlar sergileyen.

Din Sömürüsü Yapan Bezirgân; İrticaa özenen, Kur’an ve ahlâkla aldatmaya, ticarette hileli davranmaya meyilli, haramı, faizi, İslâm Hukukunu uygulamayan ya da uygulamak istemeyen tüccar, özellikle din sömürüsü ile aşırı menfaat ve kâr amacı sağlamaya çalışan kişi.

İçten Pazarlıklı; Alçak, korkak, namert, sadist.

Koruma İçgüdüsü; İnsiyak. Canlıları, araya akıl ve düşünce, bilinç girmeksizin, özellikle koruma amaçlı olarak kendilerine yararlı ve de gerekli bir takım eylemlere yönelten duygu. Bir canlı türünün bütün bireylerinde akıl ve düşünceden bağımsız olarak doğuştan gelen bilinçsiz her türlü hareket ve davranışları. Sevkitabii. Organizmayı o türe özgü olan bir amaca sürükleyen hareket, davranış eğilimi. Davranıştaki doğal ve kalıtsal faktör (Örümceğin ağını örmesi gibi). Organizmayı o türe özgü olan amaca sürükleyen hareket eğilimi.

(3) Akıl Tutulmasına Uğramak; Aklın başka bir aklın yörüngesine girmesi, o akıldan etkilenmesi durumu. Aklın fonksiyonlarını ve zekâyı kullanmada kısıtlılık.

Baş Edebilmek (Etmek); Gücü yetmek, başarmak.

Cılkı Çıkmak; İşe yaramaz duruma gelmek, doğru ve uygun yolundan ayrılmak, bozulmak.

Çivisi Çıkmak; Düzeni bozulmak, kargaşa, kaos, bozukluk içinde olmak.

Doyunmak; Yeteri kadar bir şeyler yemiş olmak, midesi doymak.

Göz Ardı Etmek; Gereken önemi vermemek, gereken önem verilmemek.

Gözleri Çakmaklaşmak (Çakmak Çakmak Olmak); Ateşli hastalıktan ya da öfkeden gözleri kızarmış ve parlamış olmak.

Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek.

Hoşgörüyle Bakmak; Tolerans tanımak. Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, göz yummak şeklindeki davranışlar. Kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi görüşlerimize aykırı olan görüşleri sabırla karşılamayı bilmek.

İşportaya Düşmek; Açıkta kalıp, işportada satılan mallar gibi değeri düşmek.

Kulak Arkasına Atmak (Kulak Arkası Etmek); Önem vermemek, dinlememek.

Ritim Tutmak; Belirli konularda ahenkli, uygun ve zamana uygun davranışlarda bulunmak.

(4) Ağlarsa anam ağlar, gerisi yalan ağlar; Bir insanın derdini yürekten paylaşan tek kişi annesidir. Hiç kimse ananın evladına yakın olduğu kadar bir başkasına yakın olamaz.

(5) Türk halkının % 60'ı aptaldır! Dillerimize pelesenk olmuş sözdür. Aziz NESİN (Mehmet Nusret NESİN), 1982 Anayasa Referandumu sonrası bir panelde referandum sonucunda Kenan Evren’e % 92 oranında oy verilmesi sonrasında; “Türk Halkının % 60’ aptaldır!” demiş. Daha sonra, sözlerinin anlamı sorulunca, Sivas Madımak Olayları patlak verince referandum da verilen oy oranını kastederek; “Aslında % 92’si diyecektim, ama vazgeçtim!” demiştir. Daha sonraki bir sohbette ise bu oranın hakaret niteliği taşıdığı ifade edilince; “Değiştiriyorum, Türk halkının % 40’ı aptal değildir!” yahut da; “Türk milletinin % 40’ı akıllıdır!” demiştir. Ancak Atatürk'ün 29 Ekim 1933 de 10 yıl Nutkunda söylediği “Türk Milleti; zekidir, çalışkandır” deyip sonunda “Ne Mutlu Türk'üm Diyene!” sözüyle ters düştüğü için üzüldüğümü de belirtmem gerek.

(6) İki şey sonsuzdur. Aptal insanın aptallığı ve evren… Ancak evrenin sonsuzluğu konusunda emin değilim. Albert EINSTEIN

(7) Hayr (Hayır) ve Şer; Bir karşılık beklemeksizin yapılan yardım, iyilik, iş, yararlılık, güzellik ile kötü eylem ve kötülük. Kur’an, Bakara Suresi, 216. Ayet; “Umulur ki, hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırdır. Ve yine umulur ki; bir şey de sizin için şerdir. Siz bilmezsiniz, Allah bilir!” şeklindedir. Amentüde; “Hayrihî ve şerrihi mine’İlâhi Teâlâ” (Hayır ve şerri Allah’ın yaratması (olduğuna inandım)” anlamındadır.

(8) Uzanılamayan Üzüme Koruk Demek; Genelde; “Tilki uzanamadığı üzüme…” şeklinde bir deyiş. Tilki her ne kadar etobursa da demek istediğim imkânsızın, imkânsızlığı anlamında. Kişinin başaramadığı bir şey için mazeret bulması anlamındadır

Benzeri deyim; Kedi erişemediği (ulaşamadığı, uzanamadığı) ciğere “Mundar! (‘Pis, kirli’ anlamlarında)” dermiş!

Diğer benzeri deyimler; Aç tavuk kendini darı ambarında görürmüş! Uyuz keçi oluktan su içermiş! Yılan kendi eğriliğini bilmez, deveye “boynun eğri” dermiş! Keçinin sevmediği ot burnunun dibinde, yılanın sevmediği ot yuvasının başında bitermiş!) deyime yakışan sözler olabilir. Hepsi mazeret uydurma anlamlarında olup tilki ve kedinin farklı anlamlarda yarıştığı bellidir.

Armut Piş, Ağzıma Düş; Bir işe emek harcamaksızın onun kendiliğinden olmasını ekleme durumu.

(9) İyilik yap denize at, balık bilmezse Hâlik bilir. İyilik yapmanın karşılık beklemeksizin yapılmasının gerektiğinin, iyilikle yapılan hiçbir şeyin karşılıksız kalmayacağının ifadesidir.

Sağ elinle yaptığının sol elinden haberdar olmaması;  Bir hadis değil, Kur’an’da bir itiraf. Aslında; “Birine yaptığın iyiliği gizli tut, herkesin önünde yaparsan o kul incinebilir!” Ve gösterişi yasaklamaktadır. Günümüzde fitre, fidye ve zekâtların uygulamasına yanlış olarak “Alıp kabul ettin mi?” gibi rencide edici bir uygulama. Yapılmamalı, bence!  Asıl olan kişinin kendisini göstermesi değil, kendini göstermeden muhtaç olanı sevindirmesidir.

(10) Diyanet İşlerinin tefsirlerine göre örtünme ile ilgili mealler şöyledir;

Nur Suresi, 31. Ayet; “Mümin kadınlarına söyle gözlerini yasak olan şeylerden çevirsinler, iffetlerini korusunlar. Süslerini kendiliğinden görünen kısmı açmasınlar. Başörtülerini yakalarının üstüne salsınlar.”

Nur Suresi, 60. Ayet; “Nikâh ümidi beslemeyen çocuktan kesilmiş yaşlı kadınların ziynetleri teşhir etmeksizin elbiselerini çıkarmalarında vebal yoktur.” (Diyanet, ziynetleri sözünden sonra Kur’an’da olmayan; “Yabancı erkeklere” sözünü eklemiştir!

Azhâb Suresi, 32. Ayet; “Allah’tan korkuyorsanız, edalı konuşmayın, kalbi bozuk olan kimse, kötü şeyler ümit eder!”

Azhâb Suresi, 33. Ayet; “Evinizde oturun, açılıp saçılmayın, namaz kılın, zekâtı verin!”

Azhâb Suresi, 59. Ayet; “Ey peygamber, müminlerin kadınlarına; dış örtülerini üstlerine almalarını söyle!” (Diyanet burada olmayan bir kavramı, dış örtülerinden önce; “Bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman” yorumunu eklemiştir.)

(11) Kaç gündür hasretinle alevlenirken düşünceler / ben çılgın, ben yine gözlerinin hapsindeyim.  KAYAHAN

(12) Niçin baktın bana öyle, derdin nedir, durma söyle… diye başlayan Uşşak Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Vecdi BİNGÖL’e, Bestesi; Sadettin KAYNAK’a aittir.

(13) Arayan Mevlâ’sını da belâsını da bulur; Kişi hayatını doğruluk ve dürüstlükle devam ettirirse güzelliklerle, sahtekârlık ve yalancılıkla sürdürmeye çalışırsa belâlarla karşılaşır.

(14) Pencerenin perdesini, aç bana göster yüzünü…  diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Muhlis SEBAHATTİN EZGİ’ye ait olup eser Hicaz Makamındadır.