“İçkiyle aram hiç yoktur!” desem kargalar bile güler buna, bana göre! Peki insanlar? Beni tanıyan, bilen insanlar da ağızlarını bırakıp sözün geliminde olduğu gibi başka taraflarıyla da gülerler! Ancak hayatımdan hiçbir alacağım olmadığından(1) umursamam bile; o gülüşleri, sitemli, hatta alaycı tebessüm ötesinde gülümsemeleri, gülmeleri...
Tahsil hayatımı sonlandırdıktan sonra, yaz mevsimine ulaşamadığım yatsı namazlarının sonuna kadar sabrımın, gücümün, aklımın ve vaktimin elverdiği kadar “Allah! Allah!” sonrasında beni tutabilene aşk olsun(2); “Yallah! Yallah!” Tabiidir ki bütçemin el verdiği kadarıyla...
Simsiyah, tosbağa gibi/kadar bir böcek geliyordu üstüme üstüme doğu, bir hamam böceği, ya da azman(3) bir örümcek… Yok! Kuyruklu örümcek olur muydu, öğrenememişim, ama...
Şairin; “Akrep gibisin kardeşim!...(4)” dediği siyah şeyle görüntülenen, yanına yandaşlarını da almış olan şey, yani şeyler kuyrukları da olduğuna göre akrep olsalar gerekti, tosbağa kadar olanı liderleri görünümünde.
Ancak bu görüntünün ne, ya da kimler olabileceği konusunda tereddütlerim vardı, belki de sosyal hayatımdan kaynaklanan...
O tosbağa gibi, en büyük olan ağzını açtı, tükürür gibi kükrercesine...
O bağırış, daha doğrusu bağırışlarla kendime gelip, sanki gerekliymişçesine saatime baktım…
Böyle mahmurluk) yüklü bir içki akşamı ertesinde teleferiğe binmiştim, Teleferikte geçirdiğim zaman bir saati geçkindi, farkına iliştiğimde. Kim bilir kaç kez git-gel yapmıştım ilk ve son istasyonlar arasında, güvenlik görevlilerinin dikkatlerinden kaçarak, ya da uyuklamalarından yararlanarak?
Şimdi…
Asılı duruyorduk havada, tellere bağlı, ya da teller üzerinde. Kabinde, belki de bana elleşmeye çekinen insanların olmaması nedeniyle tek başıma idim. Soluyan, bağırmak üzere ağzını açan tosbağa kadar siyahlık değil, diğer kabinlerdeki insanların heyecanları, bağırışları, telâşları ve olağan dışılıkları idi.
Bir ya da birkaç korkak musibetin(1) kendilerini bilmezcesine tepinmeleri beni ve diğer tüm kabinlerdeki insanları kısa zaman içinde ahrete yolculuğa zorlayabilirlerdi. Bu şekilde hepimiz ahretlik olurduk sanırım.
Kim bilir öncesinde beni fark edenler, dudaklarında;
“Bu dünya böyle sarhoş inançsızlar yüzünden sallanıyor, bu münasebetsiz alkol delileri yüzünden. Allah bizi cezalandırıyor!”
Duyamadığım, ya da kulağıma ilişemeyen, ya da duymak istemediğim takdir(!) cümleleri de vardı vatandaşların ağızlarından öfkeyle ve fark ettiğim kadarıyla salyalarla dökülen. Sanki kendileri zemzemle yıkanmışlar gibi ileniyorlardı(5).
Sallanan kabinden aşağıya doğu baktım, kabinin sallanışını aklımda tutmaksızın, bilmeksizin, hatırlamaksızın. Altımdaki evler, caddeler, telefon direkleri velhasıl ne varsa gidip geliyorlardı, ancak uygun bir ritimle, ahenkle, armoni(3) ile değil, bir sağa, bir sola gibi de, bazen bir öne, bir arkaya, ya da aşağıdan yukarı, yukarıdan aşağıya gibi…
Yapacağım bir şey yoktu, kabinde oturduğum yere iyice yerleşerek; “Nem alacak felek benim? (6)” modunda mırıldanmak dışında.
Çığırışlar durulur gibi oldu yahut da zayıfladı, bu kez hareketlenen kabinlerde dualar, hıçkırıklar ve ağlama sesleri duydum gibime geldi ve ister istemez söylendim kendi kendime;
“Be insancıklar! Allah sadece tehlikeler olduğunda, ya da olup geçtiğinde mi hatırlanır, zikredilir(5)? Kendi kendinize kalpten şükretmeniz mümkün değil midir, hem her zaman değil, sadece çok zaman? Üstelik bunu dille gerçekleştirmeye de gerek yoktur. Hem elleri göğe açmanın, başları yukarıya kaldırmanın anlamı nedir? Allah sadece yukarıda mıdır ki? İhlâs’ın(7) gücünü bilmez misiniz?”
İnsan canı bu kadar tatlı idi demek ki, benim bilip anlayamadığım kadar!
Kabin ineceğim yerde durunca fark ettim ki; şuraya-buraya doğru sallanan evler, caddeler değilmiş, kabinmiş! Yoksa ben miydim kendisine toz kondurmayan? Demek ki ölçüyü taşırmış, şaşırmış, ya da kaçırmıştım. Oysa ne âşık olmak gibi bir derdim, ne de parasızlık, çaresizlik gibi, bilinmedik sorunlarım vardı.
Kısaca; dünyaya geliş sebebimi öğrenmek gibi bile merakı olmayan sıska bir bedendim, hem fuzuli(1). “Dağdan indim şehire, şaşırdım birdenbire!(2)” modunda, kendi halinde, sadece şehri değil, dünyayı çözümlemeye çalışan, her türlü şaşkınlığa müstahak(3), mağrur değilsem de küstah bir varlıktım.
İnsan içkili olunca kendi hakkındaki cümleleri, kanaat ve intibalarını(3) doğru-düzgün-dürüstçe daha iyi kurabiliyordu, belki de bir miktar çalıntıyla; “Bilmem ki bu dünyaya ben niye geldim?(8)” der gibi.
Eve yöneldiğimde; ev dediğime bakılmasın, bize acıyan bir insan evlâdı(!) hacı amca çatı katını eften-püften(2) düzenleyip bize makul bir bedelle kiralamıştı, sanki bizden aldığı birkaç kuruşa ihtiyacı varmış gibi.
Tek katlı kendilerine ait evin kömürlük bölümü ise sair ihtiyaçlarımız içindi. Yani; soğuk su kullanımlı, banyomsu bir boşluk, ihtiyaç molası verilecek yer, ihtiyaç dışı malzemelerin konulacağı, “odun-kömür dinlenme mevkii” modeli vb. gibi...
Eğer ki arkadaşım kendisine dikkat etmemiş de kabız, ya da ishal olmuşsa, ya da dünyadaki en güzel sesin -hele ki hacılar da evlerinde yoklarsa- kendine ait olduğunu düşüncesiyle bağırıp-çağırmasının şarkı olduğuna inanıyorsa, sonuç; “Yandı gülüm, keten helva!(2)” idi.
Gene de günahına girmeyeyim(5) ev arkadaşım iyi çocuktu, yaşıtım, akranım Çağrı’nın tek tük saplantılarını, egosunu, menfaat aydınlığını ve bencilliğini göz ardı edersem...
O şahane insanın dediği gibi; “Uzun ince bir yoldaydım(9)” ev dediğim çatı arası kümese doğru yöneldiğimde ve her zamanki gibi hacılara yakalanmadan kapağı kümese nasıl atacağımın hesabını yapıyordum, korkunun ecele yararı olmadığını(2) bilerek. Bu kış gününde, enseden tutulup kapının önüne konulmak da vardı çünkü.
“Hacılar, beni kapı önüne koydular, beni hemen askere alın!” diyemezdim ki?
Hem lâf aramızda; bu düşüncelerle şehirdeki evler, yollar iyiden iyiye, enikonu(3) sallanmalarını bırakmışlardı. Bakkaldan aldığım iki mentollü sakızla da; “Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yoktu!(10)” “Çanlar Kimin İçin Çalarsa Çalsındı!(10)” ben bağımsızlığımı ilân edecek gibiydim.
Şairin dediğinin aksine; usul usul çıktım merdivenlerden(11)! Gıcırdadığını bildiğim on birinci basamağı atlamayı unutmamıştım!
Şükür yakalanmamıştım, zaten iyi bir başlangıç yarı yarıya başarı(12) değil miydi? Çağrı kim bilir kaçıncı güzellik uykusunda(2) idi, yorganını bacakları arasına sıkıştırmış, yastığının birini kucaklamış olarak? Mutlaka sevgilisi ile beraberdi! Rahatsız etmek olmazdı. Her zamanki gibi bana ait pikeyi üstüne örttüm.
Yolda, rüzgârlı havalarda eğri yağan yağmur(13) beni ıslatmama gayretinde iken, eve girdiğimde şiddetini artırmak istercesine karanlık, şimşek, yıldırımlar ve gök gürültüleri ile hacılara yakalanmamış olmamı tebrik edercesine; “Sevildiğini bil lan!” dercesine arzı endam etme(5) çabasında idi.
Evet, hacılara yakalanma riski, endişesi nedeniyle yatağıma uzandığımda, gece boyu ne uykum kaçtı, ne çişim geldi, ne de susadım!
Yatağım! Yatağım çatının üçgenleşen tarafı olarak bana, çatının geniş tarafı Çağrı’ya aitti, ev sahibi ona, sevgilisi ile paylaşacağı bir somya ve yatak vermişti özenle yerleştirerek ve bir kısım teferruatla...
Benim çatı oluklarına siper olan yatağım sebze sandıkları üzerine yerleştirilmiş buzdolabı kolisi ve onun üzerine yerleştirilmiş sevabına verilmiş iki battaniye, bir yastık ve iki pikeden ibaretti. Kışın, üşüme hakkımı savuşturmak için üstüme daima boyunlu kazağımı giyerek yatıyordum. Zaten pikenin bir tanesi her zaman değilse de çok zaman Çağrı’nın idi!
Bir garip Anadolu çocuğuydum ben. Evsiz-barksız, anasız-babasız-kardeşsiz, “Maraşlı Şeyhoğlu(14)” tipinde. En pespaye(3) işlerde bile çalışarak hem doyunmuş(5), hem okumuş, arkadaşlarımdan bazılarının engin yardım ve destekleriyle üniversiteden mezun olmuştum. Bu arkadaşlardan biri, bir kısım farklılıkları olmasına rağmen tıpkı benim gibi olan Çağrı idi.
Bu farklılıklara biraz dokunmak gerekirse; cimri ya da hasis değildi, ama paraya değer verirdi. Aslında olmadığı halde hayalinde canlandırdığı sevgilisi için evlenme dileği ile para biriktirirdi, kendisi söylemişti.
Bazen ben, bilinecek belirli nedenlerle yolsuz-parasız kalırdım, tehditle; “İçki için kullanmayacağım!” sözünü aldıktan sonra bir defada en fazla ev kirasının kendisine isabet eden miktarını verir ve “Kirayı sen ödersin!” derdi.
Ben spor müsabakalarının tümü için heyecanlıydım, özellikle onun da gelmesini istediğim (bedava) amatör küme futbol maçları için. Arada bir gobit(1) yeme uğruna katılırdı bana, yakın saha, otobüse binmeksizin.
O maçlara gelmese de ben onun hakkını mutlaka getirirdim, yeşil soğan takviyesi ile. O da işlem sonrasında(!) sofra bezimiz olan gazete kâğıdını toplayıp çöpe atma zahmetine katlanırdı!
Sinema, tiyatro, sosyal ve siyasal etkinlikler... Hak getire(2)! “Neme lâzım, belki para gider!” telâşını yaşardı. Tüm gün ev sahibinin bağışladığı siyah-beyaz televizyon karşısında gurk tavuk gibi oturur, nereden bulup getirdiğini bilmediğim eski gazeteleri okur, bilmece ve su dokuları çözerdi.
Benim için vakit ayırma zarureti olmayan davranışlardı bunlar. Bir daha mı gelecektim dünyaya, üstelik Leylâ da yoksa hem cebinde de akrep varsa(15)! Günlük yaşıyordum, yazısızdı günlük yaşamım; çok zaman gerektiğinin bilincinde olsam da. Tüm bu anlattıklarıma, üstelik benim neredeyse nötr olmama karşın Çağrı pozitif, olumlu ve ılımlı idi.
Yağmur yağıyordu, hem nasıl düşünüyordum ki; “Arap kızları camdan bakıyorlar mıdır, acaba?(16)” diye? Arap-marap keşke Çağrı gibi benim de hayal edecek bir sevgilim olsaydı! Sebze kasaları üzerine döşenmiş yatağımda tıpkı Çağrı gibi güzellik uykumu kendim kendimle paylaşırken zamanımı boşuna harcamamış olurdum!
Dediğim gibi iyi arkadaştı Çağrı. Tek kusuru yaşattığı hayalle kendini, kendi dünyasına hapsedip melankolik davranışlar(2) içine gömmesi idi, beni de kendine uydurup.
Çok zaman rüyasını dillendirirdi sabah kalktığında;
“Mecnun’um Leylâ’mı gördüm!(17)” şeklinde. Ben de anında cevaplardım hayalimde bile yer etmeyen, sözünü bile etmediğim sevgili yerine, ismiyle değil, kendine taktığı ismi ile;
“Behey Mecnun! ‘Sana sevdanın yolları, bana kurşunlar!(18)’ diyerek!” Bu nedenle, hani bir sözü kırk defa söylersen gerçekleşirmiş örneği “Çağrı” doğrudan doğruya “Mecnun” olmuştu, indimde;
“Merhaba Mecnun! Günaydın Mecnun! N’aber Mecnun?” gibi.
Bir sözü kırk defa söylersen olurmuş da, insan kırk gün üst üste börek-baklava yese bıkardı.
Mecnun’un yanlışlık yapmaktan en çok çekindiği konu, yanlışlıkla; “Bir yerim ağrıyor!” demek gafletinde bulunmasıydı. Çünkü çoktan çok bayat bir espri, ama cevabı hemen yapıştırırdım;
“Geçenlerde benim dişim ağrıyordu, çektirdim, geçti!” gibi.
Ola ki söylediğinin hemen, ya da anında farkına varırsa;
“Yok arkadaş! Hiçbir yerim ağrımıyor!” derdi, “Hiçbir yerim” derken hiçbir kelimesindeki “i” harflerini olduğundan fazla uzatırdı.
Mecnun’un bir de artistik davranışı vardı, çok zaman sorularımı “Aklımda!” diye cevaplardı;
“Yahu kardeş, lâdes mi tutuştuk(5) ki?” diye defalarca ikaz etmeme rağmen...
O, tosbağa gibi karaltı gözüktü tekrar, gürültülü yağmur, yıldırım, şimşek-gök gürültüsü üçgeninde.
Ciddi olarak belli idi, bu bir akrepti, tek farkla, kuyruğu sokmak ve tüm zehrini akıtmak üzere bana yönelmiş gibi ve bir kömürün kor olması gibi kızarırken zehrini enjekte etmek yerine kusmayı tercih etti, tam da sağ gözüm üzerine. Canım acımıştı, gözüm yanıyordu...
Kıpırdamak istedim, kıpırdadım da, gözlerimden diğeri ile yolumu aydınlatarak lavaboya koşarken,
Aynadaki görüntüm, tek gözle hayret dolu bakışlarıma önem vermez gibiydi. Gören gözüme karşın, akrebin zehirlediği gözüm kızıldı, kızarıktı, renk bozuğu idi. Üstelik o kızıllığın bir kısmı alnımda, yanağımda ve saçlarımın bir kısmında da yer almıştı.
Yıkadım ellerimle kızıllıkları, gözüm görmeye başladı, sızısı da hafiflemiş, hatta yok olmuştu, seslilikte sessizliği dinleyerek yatağıma doğru yöneldiğimde.
Lâmbayı yaktım. Yastığımın yastık bölümü de kan gölü halinde idi ve göl gittikçe büyüyordu, hayretle büyüyen gözlerime aldırmaksızın.
Lâmbayı yakmam Mecnun’un da uyanmasına neden olmuştu, aslında top atsan uyanmazdı da, belki uyku tutmamış olsa gerekti, malum yağmurun yarattığı üçgende. Bana anlamsız gözlerle bakıyor, bir şeyler bilip öğrenmeye çalışıyordu, sorgu hatta merak dolu nefes alıp verişinde. ![]()
Yağmurun şiddetine dayanamayan kiremitlerden biri görevini tamamlamış olmanın huzuru ile vadesini doldurmuş, muhtemelen intihar etmişti! Gecenin o vakti de olsa sinirlenme hakkımı kullanmaktan vazgeçmemiştim;
“Ben canımı sokakta bulmadım arkadaş! Her ne kadar yaşamak için istek ve hevesim yoksa da, ben kendimi kendimden azat ediyor, gidiyorum valla!”
“Deli misin yahu? Hacıya söyleriz, onarım için bir usta tutar, yağmur dinince…”
“Hacı? Bizden aldığı üç kuruş kiraya zam yapmayı aklına koymuş hacı, öyle mi?”
“O olmazsa bakarsın askere çağırırlar... Gel masayı senin tarafa çekelim, sığdığın kadar, sen ortada yat!”
“He! Akıllı çocuk! Çişin geldiğinde çiğne beni, öyle mi?”
“Tamam! Sen burada yat, ben senin yerine yerde yatayım, isteğim sadece yastığımı almak, bir de destek ver ki yatağı çekelim!”
Dere geçilirken at değiştirilir miydi(2)? Vaz geçtim, ama şimdilik, her ne kadar ben evden ayrılırsam Mecnun, yani Çağrı tüm kirayı yüklenecek olsa da. Gene de sabreden derviş murada erermiş(2), modunda askerlik davetimi beklememin yararlı olacağı kanaatindeydim!
Ayrıca Mecnun’un hayallerini engellemek de içimden gelmiyordu, sanırım Leylâ da Mecnun’unu bekliyor olsa gerekti, kendi hayalinde! Olamaz mıydı? Neden olmasındı ki?
Daha sonraları kriz dolu, öfke dolu akşamlardan birinin sabahında hele ki ihtiyacı olanları akşamdan zıkkımlanmamış birinin hafta sonu düşüncesi ne olabilirdi ki, üstelik ayın son günlerinde, cıbıl(3) biri olarak?
“Haydi kardeş!” dedim. “Şarkıdaki gibi ‘Göksu'ya gidip bir âlemi ab eylemesek...(19)’ bile ‘Ankara’nın bağları da büklüm büklüm yolları(20)’ diyerek amatör küme maçlarına gidelim, gobit yiyelim benden, sonra sinemaya, tiyatroya da gidersin, bakarsın ki Leylâ’n ile karşılaşırsın, ne dersin?”
“I-ıh! Bu kadar yalakalık ettiğine göre, gene harçlığın yok, değil mi? Bir de bu kümesi terk etme tatavası yapıyorsun(5)? Sen tavsatmaksızın(5) başının çaresine bak! Ben evi bekleyeceğim. Belki damın onarımı için hacıyı razı ederim. Şartlarımı biliyorsun, içki olmazsa borç veririm!”
“Yok, söz veremem. Yağmurlu o akşamdan moralim bozuk biraz, sanırım bir yerlere takılmak isterim, ama param yok, takılamam! Kulağın çınlarsa kimin ve ne için çınlattığını bilirsin artık!”
En iyi huyumuz ikimizin de maaş kartlarımız dışında kredi kartlarımızın olmaması idi. Farklılığımız; benimkinde ayın ortalarına doğru tek bir sıfır, ya da kuruş hanesinde birkaç kuruş gözükürken, Çağrı’nın hesabının önünde bir rakam ve arkasında bol sıfırlı rakamlar gözükürdü, fon-mon, vadeli-madeli hesaplara aktarılanları bilmemin mümkün olmadığı...
Sanatkâr; “Dolaştım Güllüşah hep senin için...(21)” demiş. Ben de dolaşacaktım, ama hiç kimse için, üstelik Çağrı’nın himmetine(3) sığınmaksızın.
Bir şair de; “Hava bedava, bedava yaşıyoruz!(22)” demiş. Gerçekten maç seyretmek bedava, kaldırımlara, gökyüzüne bakmak, tel örgülere parmak sokarak bağırmak bedava idi. Ancak “Soğanı biraz fazla olsun!” dileğine kulak asmayan satıcının gobiti bedava değildi, tesislerdeki tuvaletlerden su içmeyi bedavaya getirsen de.
Şöyle, ya da böyle akşam geliyordu, eğer akşamı buldumcuk(2) şeklinde Abbas(23) gibi beklemezsen...
Beni bekliyordu Mecnun, hacı bekleyecek değildi ya! Kapımız açık, yüzünde enteresan bir gülümseme, yerinde yaylanır gibi kapının iki pervazını tutuyordu elleriyle. Kapıyı kapatıncaya kadar zor zapt etti kendini(5);
“Mecnun’um, Leylâ’mı buldum!”
“Gene gündüz güzellik uykusunda, he mi?”
“Yok Çağlar kardeş! Gerçekten de dünyama Leylâ geldi. Gönlümdeki, beynimdeki, hülyalarımdaki, rüyalarımdaki Leylâ, ama adı Çağla!”
“Hayırdır seni ilk defa bu kadar kendinden geçmiş ve bu kadar heyecandan coşmuş olarak görüyorum Mecnun! Soyunayım, oturalım da, nerde, ne zaman, nasıl gördün, tanıştın mı ismini bildiğine göre? Kim?... Aaa! Hayret bir şey! Masayı hazırlamışsın, hatta şişe de almışsın, içmezsin ki sen, neden?”
“Gönlüm seni aç, susuz bırakmaya razı gelmedi!”
“Bu kadar yıldan, bu kadar beraberliğimizden sonra?”
“Leylâ’mı buldum dedim ya! Benim adıma kutlamalısın!”
Ve anlattı Çağrı Mecnun.
Leylâ, yani Çağla, ev sahibimiz hacının torunuymuş. Üniversite sınavını kazanmış, dedesinin-ninesinin yanında kalacakmış, okuduğu sürece. Anne tarafindan mı, baba tarafından mı torun olduğunu henüz öğrenememiş, çünkü kızcağız sadece adını söylemiş.
Öncesinde taksiden inip de zili yanlış olarak çaldığında, pencereden görüp belki de yardım etme amaçlı olarak, merdivenleri düşecek gibi olmasına aldırmaksızın ikişer-üçer atlayarak ulaşmış kendisine.
Dedesi, ya da ninesi azıcık da olsa bizlerin kümesteki varlığımızı çıtlatmış(5) olsalar gerek ki Çağrı’dan çekinmemiş Çağla.
Merdiven boyu konuşmuş Çağrı, Leylâ’sıyla. Tek hatası şaşkınlığında kızcağız; “Ben Çağla!” dediğinde aklı başından uçmuş kendini takdim etmeğe çalışmış; “Ben Mecnun!” ya da sadece “Mecnun!” demek ister gibi, mademki karşısındaki Leylâ idi sakıncası olmasa gerekti.
“Mec...” der demez aklı başına gelmiş gibi; “Mec... buren Çağrı!” demiş.
Hayret etmiş kızcağız;
“Mecburen diye bir isim duymadım, ama aileniz bu ismi koyarken herhalde bir sebep gözetmiş olsalar gerek!” demiş.
Mecnun, Çağrı şimdi de Mecburen olan çatı kümesi arkadaşımın, teşbihte hata olmaz(2) ya artık Mart ayını bekleyip miyavlaması dışında bir sorunu olmasa gerekti; “Kalbe dolan o ilk bakış, unutulmaz!(24)” bestesi eşliğinde. Herhalde tek sorunu askerliğini yapması olacaktı, kızın okulu bitirmesi umurunda değil gibiydi, sözlerinin bitiminde.
İçkinin kapağını açmış, bardağa dökmüş, kokusundan belki bir bakıma iğrenmiş;
“Nasıl içiyorsun bunu, be?” deyip, ilk yudumumdan sonra, teşvik cümleleri eşliğinde, herhalde görmediğim genç kız hakkında kanaatimi öğrenmeyi istemiş olsa gerekti. Ahkâm kesmek(5) ne kadar hakkımdı ve ne kadar doğruydu ki?
“Allah neyi, kime ve neden uygun görüyorsa onu bağışlasın, sana da, ona da!” demekten başka seçeneğim yoktu, kendi kendine kızcağızın en az dört yıl sürecek tahsili nedeniyle dört yıl öncesinden kendilerini gelin-güvey, daha doğrusu sadece kendisini güvey olarak şekillendirmiş Mecnun için.
Her gün; “Nasıl?” diye soruyordu eklentileri ile; “Güzel, hanımefendi, terbiyeli, özel değil mi?” diyerek.
Gerçekten uzunca bir süre genç kızı göremediğim için onunla ilgili, Çağrı’nın istediği şekilde kanaatlerimi söylemekte suskundum. Ben erken gidip geç geliyor olsam gerekti, öğrenci olan Çağla ile karşılaşamadığım için. Ancak Çağrı onu her gün gördüğünü söylüyordu.
Demek oluyordu ki Çağla’nın ders saatleri ile Çağrı’nın iş saatleri çakışıyordu; “Gel de inan!” Zorunluluk olmasa gerekti, ben de Çağrı’nın söylemlerine inanmama hakkımı kullandım, Çağrı’nın gayri resmi(!) ısrarlarına rağmen.
İlerleyen zamanda bir gün, gereğinden uzun silkeledi beni;
“Yarın işe geç gideceksin. Çağla’yı görüp bana ne, neleri yapmam gerektiğini anlatacaksın. Ne de olsa sosyal tecrübelerin var, beni aydınlatırsın, sana güvenirim, inanırım.” Sanki sıfır numara zampara(3), Don Juan(2) idim, nazarında...
Çağla, gerçekten bir sanatkârın dediği gibi; “Fevkalâdenin fevkinde(2)” güzel bir genç kızda olması mümkün tüm güzel ve iyi hasletlere(3), unsurlara sahipti. Bu kanaatlere ilk karşılaşmamızda değil, özellikle hafta sonlarında çeşitli vesilelerle karşılaşıp yalnız başına değil, Çağrı’nın rehberliğinde, kontrolünde(!) sohbetlerimizin devamında varmıştım.
Üstelik inanması belki güç gelebilir, ama Hacı Beyin verdiği izni olumlu kullanarak amatör küme maçlarına gitmiyor, soğanlı gobit yemiyor, ancak voleybol, basketbol maçlarına gidiyor, çift kaşarlı tost yiyip ayran içiyorduk, en ön sıralardan, beraberce.
O, parasına düşkün Mecnun, artık eli açık, masraftan çekinmeyen biri olmuştu, çünkü tüm giderleri o karşılıyordu, üstelik genç kızın talimatlarına, ya da isteklerine göre biletleri günler öncesinden alarak.
Çağrı’nın bu yeni telâşlarını abartmış gibi olmayayım, ama genç kız ona pek de yakınlaşıyormuş gibi görmüyordu, sanırım. Bunu doğal olarak benim iddia etmem mümkün değil, hatta öyle ki bazen aşırı ilgiden sıkılıp Çağla’nın Çağrı’dan uzaklaşma gayretinde olduğunu hisseder gibiydim.
Her ne kadar başlangıç olarak bir genç kız, ilgilenilip el üstünde tutulmayı arzular gibi görünürse de, fazlasından da mutlu olmuyor olsa gerekti, bildiğimden değil, belki karşımdakilerden hissettiğim.
Tam bu sıralarda benim askere celbim(3) geldi, umduğumdan erken, üstelik benden büyük olmasına rağmen Çağrı’dan önce.
Ve o günlerden birinde...
Muhteşem demem gerekirken, karşılıksız olduğu inancı bana hâkimken arkadaşımın aşkı(25) nedeniyle kâbus(3) haline dönüşen bir karşılaşma ile tanıştım, aynı anda açtığımız kapılarımızda, Leylâ ile…
Çağrı, nasıl Mecnun’a alışmışsa ve
beni nasıl işlemişti ki ben de Çağla’yı Leylâ’laştırmıştım;
“Leylâ. Yani Çağla Hanım, iyi misiniz?”
“Çağlar Ağabey?”
İlk kez biz bize karşılaşıyorduk, nöbetçi olmaksızın, Çağrı’sız.
“Tekrar hoş geldiniz demek istiyorum, eğitiminizde başarılar…”
Bir suskunluk içimdeydi, herhalde gereken, kalbimin gürültüsünün duyulacağından
endişeli, kendime bile itirafta zorlandığım. Yasak; yasaktı, hem yasak; yasak olmalıydı. Mademki o, Mecnun’un Leylâ’sı idi, benim de Mecnun için başım eğik olmalı, kalbimin gümbürtüsüne engel olmalıydım, ama karşısında kazık gibi dikilerek, nasıl?
“Askere gidiyor muşsunuz, ne zaman?”
“Yakınlarda...”
“Sakıncası mı var?”
“Yoo! Ayrılırken helâlleşmek için hacı amcalara uğrarım mutlaka. Çünkü gerçekten benim için tahammüllü ve sabırlı oldular!”
“Neden?”
“Uzun söze gerek yok, günlük yaşadığım için...”
“O sizin hayatınız ve onu değiştirmeye değil, ancak yanlışlık, hata, kusur varsa onlar için iyilik yönünde yol göstermeye hakkı vardır karşınızda olanların. Övünmek gibi olmasın, ama dedemi tanıyorum, o; herkesin kendi gibi olmasını ister!”
“İşte onun için de mükemmel bir insan olan Çağrı’yı sever büyüklerin. Her neyse, ben sizi yolunuzdan, derslerinizden ayrı bırakmayayım. Bir kısım şeyleri askere gitmeden evvel halletmem gerek! Görüştüğümüze sevindim Çağla!”
“Ben de...”
Duraklamasının tereddüdünden kaynaklandığım bilemezdim. Ben sokağa çıkarken o geri döndü merdivenlerden, nedeninin beni ilgilendirmeyeceğini sandığım. Üstelik neden ertesi gün yolcu olacağımı söylemememin de sakıncasını.
Ve bilmediğim çok şey yanında, Tanrının kadını erkekten sonra yaratmış olsa da, erkeklere göre her bakımdan onları üstün yaratmış olduğunu da bilemiyordum.
Çağrı ile birlikte hacılara “Hakkınızı helâl edin!” demek için uğradığımda herkes beni bekler gibiydi. Çağrı’nın çenesinin düşük olduğunu ve gidişimi öğrenmek isteyenlere söyleyeceğini bilemezdim.
Hacı amca bir zarf koydu cebime. Hacı teyze bir paket uzattı; “Pijama” diyerek. Masa üzerinde Çağla’ya ait olduğunu düşündüğüm, ya da bir bakıma tahmin ettiğim demeliyim iki paket duruyordu. Birini Çağrı’ya verdi; “Bavulunda yer varsa, oraya koy!” diyerek. Çağrı teyzenin paketini de alarak kapımıza yönelirken;![]()
“İzninizle, ben de uğurlamaya gelebilir miyim?” diyen Çağla idi.![]()
Sorusu emir gibiydi ve emir demiri de, henüz acemi bile olamamış askeri de keserdi, içimden geldiği için “Peki!” demekte sakınca görmedim. Oysa arkadaşımın aşkı idi o, benim için tabuydu(3), yasaktı, haramdı, günahtı. O halde neden uzatılan eli reddetmem gerekirken, o eli tüm gayret, çaba ve hevesle tutma arzusunu yaşamıştım ki?
Davulsuz, zurnasız, Türk Bayrağı ile vedalaştım çevremle. Çağrı ile kucaklaşarak, sağa-sola sallanarak, sırtlarımızı tokatlayarak. Aynısını Çağla da yapmak istedi gibime geldi bana doğru yönelirken. Sonra vazgeçti, ya da istemsiz bir şekilde geri çekildi, sessizce elini uzattı sadece, muhtemelen ve belki de hüsnü kuruntum(2) gözlerinde birikenleri görmemem için olsa gerek, geri döndü, burnunu çekerek...
Otobüs sessiz, içimde fırtınalar, dilimde bir türkü, sessizliğin sesliliği gibi şekillenen;
“Yol göründü gurbet ile giderim, kadir Mevlâ’m yârsız nasıl ederim…(26)”
Yâr? Yoktu ki, olamazdı da zaten, hem olmamalıydı da. En uygun bir zamanda yüreğime taş basmayı(5) öğrenmeli, bilmeliydim...
Türkünün peşinden bir ilahiden kendime göre uydurduğum bir dörtlük;
“Gurbet göründü bak Çağlar, / Gitmemeye çaren mi var? / Sevdiğini sanma sakın / Sevmemeye çaren mi var?(27)”
“Ömür biter, yol bitmez…(28)” demiş birileri. Ve şair; “Bekleyenim olsa da kavuşmasam da olur! (29)” demiş. Bekleyenin olmadıktan, olmayacağı da belli olduktan sonra yolun da, ömrün de, derdin de bitmemesi önemli miydi?
Paketi açtım, kurabiye, kek ve poğaçalar henüz sıcaklıklarını koruyor gibiydiler. İlk mola yerine kadar sabredemediğim gibi, yanımdaki yolcu ile de üleşmeyi istemedim. Hepsi benim içindi, onun elinden çıkmış, arkadaşımın aşkı olduğundan, istemediğim halde aklımdan çıkaramadığım ondan.
Ve belirsiz bir nedenle aklımın durduğu, ya da aklımı yitirdiğimde bile onunla olacağımı(30) biliyordum.
Adresimi bildirdim Çağrı’ya, zarfın üstüne yazarak ve “Nasılsın, iyi misin? Ben iyiyim!” modunda, bir iki de askerlik hakkında klişeleşmiş lâflar(2); “Kestane kebap, acele cevap!” gibi.
Cevap geldi çok kısa, hem hemen, ama Çağla’dan;
“Bana yaz, demiştim, zulme gerek var mı?”
Oysa böyle bir sözden de, bana iletilmiş bir nottan da haberim yoktu. Bazen “jeton düştü!(5)” derler, kafaya bir şeylerin “dank ettiğini(5)” belirtmek için. Beynim bu hakkını kullandı, henüz açmadığım çamaşır paketini açtım, bana hiç yakışmayan, yakışmayacak bir heyecanla.
Çünkü Çağla, benim sahiplenmemin mümkün olmadığı ve edep sınırları içinde olmamın gerektiği şekilde Çağrı’ya aitti, ya da olmalıydı, ona ait olmak mecburiyetindeydi. Mecburiyet kelimesini rijit bir kavram olarak dillendirdiğimi düşünsem de.
“Bir görüşte, her şeyi arkama atıp ‘Gideceğin yere beni de götür! (31)’ demek isterdim, yanlışımı, saçmaladığımı bilmeme rağmen. Ama yaz bana, seni daha dahadan çok sevmeme izin ver, beni gönlüne sakladığını anlat bana. Ki ben de sana içimden geçenlerin tümünü dökebileyim. Çağla”
Bu kadar uzun söze cevabım bbir-iki satırdı;
“Notunun yeni farkına vardım. Ayrı dünyalardayız, sevgi üstüne, senin bilmenin mümkün olmadığı. Çağrı senin yıllardır sahibin, seni her şeyden çok seviyor, seni sevsem bile ona ihanet edemem, ben yabancıyım, elim, bilesin. Çağlar”
Bilemediğim, bu satırların yanlışlıkla Çağrı tarafından okunup kendine göre değerIendirilmesi idi. Üstelik Çağrı mektubu Çağla’ya küskünce verirken;
“Sana! Bana gönderildiğini sanıp isme, adrese bakmadan açıp okudum, özür dilerim. Ben, sadece beni, benim bildiğimi sanıyordum, sizi bilmem mümkün değildi. Bu; ‘kaderim...’ demiş ve küskünce tavan arasına, kümesimize çekilmiş, Bulduğu, ya da temin ettiği urganla asmıştı kendini, tek cümlelik bir notla;
“Kimse sorumlu değil, her şey Çağlar’ın” şeklinde. Bu benim ta başlangıcımda kendim için söylediğim; hayatımdan hiçbir alacağım olmadığının onun tarafından ifadesi idi.
Önce telgraf çekmiş Çağla, sonra sorup soruşturup telefonla haber vermişti bana, hüzünle; “Başımız sağ olsun!” deyip yaşadıklarını özetleyip süzerek.
Benim için kendisini aradan çekmişti Çağrı. Saadet için iki kişinin aynı yastığı paylaşması değil, aynı yöne bakmaları yeterliydi(32) ve ben, ben için esefliydim(5), karşımdakinin canını verecek kadar böyle bir iltimasına(3) yahut da mükâfatına lâyık değildim ben, hem asla gibi.
Çağrı’nın bedenini toprağa teslim edip hüzünle geri çekilip ve dünyayı unutmayı düşünürken, cidden endişe veren bir niyet içindeydim...
Sıcak, sıcacık, sımsıcak bir el aldı elimi avucunun içinde zapt etmek istercesine;
“Gideceğin yere beni de götür, ne olur! Senin gittiğin yere ben de gitmek istiyorum. Sonunu benimle paylaş, her ne şekilde olursa olsun, senden ayırma beni!”
“Olmaz, ben sebep oldum, yalnız gitmeliyim, seven bir ölü üzerine saadet inşa etmeye çalışmak haram!”
“Bekle!”
“Hayır!”
Sanki o kısa mesafe içinde çevresini önemsemeksizin üst üste soluklanmış gibisine;
“Geldim! Gidelim!” dedi, elimden tutarak.
Bir sevenin kahır dolu ölümünün hüznü ile sessizce ilerliyorduk, nereye, ne yöne doğru olduğumuzu bilmeksizin. Fark, içimizden geçen “Sevgi” anlamındaki gelişmelere engel olmaksızın el ele oluşumuzdu;
“Ellerini ellerimden ayırma hiç ne olur! (33)” görünümünde...
YAZANIN NOTLARI:
(1) Alacağım yoktur; Bir istifa mektubuna yazılacak bir deyim. Ancak; “hayatımdan hiçbir alacağım olmadığından” diyerek “yok” anlamını çağrıştırdığında; “Yaşamdan beklediğim hiç bir şey yok, ölmek umurumda değil!” anlamını çıkarmak mümkün.
(2) Aşk Olsun; Beğenilmeyecek bir davranış, bir tutum karşısında kınama, sitem bildiren söz. “Aferin! Helâl olsun” sözünden daha güçlü olarak bir davranışın, bir tutumun çok beğenildiğini bildiren söz.
Dağdan (Köyden) indim şehire, şaşırdım birden bire; Bir tekerleme olmakla beraber insanların belirli bir yere geldiklerinde o yerde yabancılaşmalarının, uyum zorluğu çekmelerinin, yalnızlıklıklarının ve garipleşmelerinin ifadesi.
Dere geçilirken at değiştirilmez; Bir işin üzerindeyken yöntem değiştirmenin sağlıklı olmadığına ilişkin söz.
Don Juan; Çekici ve çapkın erkek. Zampara.
Eften Püften; Baştan savma yapılmış, dayanaksız, dayanıksız, derme çatma, çürük, değersiz.
Fevkalâdenin Fevkinde (Fevkalâde); Türkçemizde böyle bir deyiş yoktur. Fevkalâde; Alışılmış olandan ayrı, olağanüstü, beklenmedik, görülmedik, işitilmedik, aşırı, çok fazla, çok iyi, çok üstün, çok güzel, demektir. Fevkinde ise; üstünde, aşan demektir. Demek istenen; “Üstünün de üstünde” gibi bir şey söylemek olsa gerek. Söz; iyinin iyisi, ya da kötünün kötüsü gibi söylediğimiz sözlerden farklıdır. Bir şey iyiyse iyi, kötüyse kötü, harikulâde ise harikulâdedir. Bir sanatkârın uydurduğu ve bugüne kadar kimsenin düzeltme amacı gütmediği bir deyim olduğu için haddim olmayarak da olsa düzeltmek amacıyla kullandım.
Güzellik Uykusu (Kestirmesi); Genellikle asıl anlamı dışında günün herhangi bir saatinde uyuklamak, ya da uyumak anlamında mecazi olarak söylenmektedir.
Hak Getire; Bulunmaz, yoktur, ne arar.
Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilindi söyleniş biçimi.)
Klişeleşmiş Lâf; Basmakalıp söz, görüş vb. haline gelmiş. Özgün olmayan, değişiklik göstermeyen durumdaki sözler.
Korkunun ecele faydası yok! İnsan korksa da ölür korkmasa da! Olacak olan olur, bunun için boş yere üzüntü çekmemeli, korkuyu sürdürmek yerine gerekli tedbirleri almalı anlamındadır.
Melânkolik Davranışlar; Hüzün belirtisi olan, hüzün veren tavır, eda ve davranışlar. Karasevdalı gibi görünümler.
Sabreden derviş, murada erermiş! Bir işin gerçekleşmesi için sabırlı olmak, uzun zaman beklemek gerekir. Acele eden ve içinde bulunduğu şartları zorlayan kimse başarılı olamaz.
Teşbihte Hata Olmaz (Olmasın); “Yeri geldiği zaman çirkin, kaba bir benzetme ile anlatıma daha etkili bir hava verilmesi, saygısızca bir davranış değildir, kimse bundan alınmasın!” anlamında söz.
Yandı Gülüm Keten Helva; “Olanlar oldu, iş işten geçti!” anlamında olumsuz sonuçlar için kullanılan bir söz. Kaçırılmış bir fırsat da denilebilir.
(3) Armoni; Uyum, ahenk. Türlü sesler arasında sağlanan, kulağa hoş gelen uyum.
Azman; Aşırı gelişmiş. Kerestelik tomruk.
Buldumcuk; Bir şeyi sonradan bulunca, edinince şımarmak.
Celp; Askerlik ödevini yapmaya çağırma. Çağrı belgesi. Getirtme, kendi üzerine çekme. Mahkeme tarafından dava edene, dava edilene ve tanıklara gönderilen mahkemeye çağrı belgesi.
Cıbıl; Gerçekçi bir deyişle, yöresel şive olarak; Cıbır. Orhan Veli KANIK’ın “Cep delik, cepken delik…” tarifine uygun geçim darlığı, yokluk çeken, çulsuz, yoksul, parasız, züğürt, yoksul, zayıf, cılız, işsiz, güçsüz, saçsız, terbiyesiz, şımarık. Eskiden kullanılan başka anlamları da vardır.
Enikonu; İyiden iyiye, iyice, oldukça, etraflıca, akıllıca, adamakıllı.
Gobit; Baget de denilebilecek pideye benzer, özel bir ekmek içine haşlanmış yumurta, kıyılmış yeşil soğan ve baharat konularak yenilmesi sağlanan, bir bakıma “fast food” tipi yiyecek (simit gibi meselâ). Bunu satana da “Gobitçi” denilmesinden daha doğal bir şey yoktur, gibime gelir.
Haslet; Kişinin yaratılışından gelen özelliği, yaradılış, huy, tabiat, mizaç, ahlâk.
Himmet; Yardım, kayırma, iyi davranma. Çalışmak, emek, gayret, lütuf, iyilik, kalp isteğiyle gösterilen gayret, emek, çaba, kutsal sayılan bir (ermiş) kişi tarafından yapılan etkili bir davranış. Meyil, arzu, istek, azim, niyet, irade…
İltimas; Yasa ve kurallara aykırı bir biçimde, haksız olarak kayırma, başkalarının hakkını ve yasaları, kuralları çiğneyerek birine arka çıkmak. Birine herhangi bir konuda ayrıcalık ve öncelik tanıma. Torpil de denebilir.
İntibaa; İzlenim. Bir durum veya olayın duyular yoluyla insan üzerinde bıraktığı etki, imaj. Uyaranların, duyu organları ve ilişkili sinirler üzerindeki etkileri.
Kâbus; Karabasan. Sıkıntılı ruh durumu, korkunç olayları ve bu yüzden gerilim ve bunalımları kapsayan düş. Bir kimsenin içinde bulunduğu karmaşık, sıkıntılı ruh durumu.
Musibet; Ansızın gelen felâket, sıkıntı veren şey, uğursuzluk.
Müstahak; Bir kimsenin lâyık olduğu ödül veya ceza. Hak etmiş. Hak kazanmış.
Pespaye; Düşük nitelikli, beş para etmez, aşağılık, alçak, soysuz.
Tabu; Toplumca yasaklanmış, yaptırımlarla korunan, dokunulması, eleştirilmesi, değiştirilmesi olanaksız her şey. İlkel kavimlerde dini inanış olarak kutsal kabul edilen, korkuyla karışık saygı duyulan, dokunulması, ya da kullanılması yasak olan, yoksa zararının olacağına inanılan her şey, yasaklanarak korunmuş olan, tekinsiz.
Zampara; Sürekli olarak kadınların peşinden koşan, kadınlara düşkün çapkın erkek.
(4) Akrep gibisin kardeşim, Nazım Hikmet RAN’ın önemli şiirlerinden biri. Aynı şiir içinde insanları vasıf olarak serçe, midye, koyun, balık gibi benzetip şiiri; “Kabahatin çoğu senin, canım kardeşim!” şeklinde bitirmektedir.
(5) Ahkâm Kesmek; Bilgisiz, yetkisiz olduğu konularda kesin yargılar vermek. Çekinmeksizin bilir bilmez konularda konuşmak. (Ahkâm; Hükümler, yargılar)
Arzı Endam Etmek (Eylemek); Kendini göstermek, ortalık yerde salınıp boyunu-bosunu göstermek, uzun süredir görünmeyen kişinin ortaya çıkıp boyunu boşunu, kendini göstermesi.
Çıtlatmak; Bir kimseye bilmediği, merak ettiği bir şeyden ancak sezdirecek kadar söz etmek. Bir şeyden “Çıt” sesi çıkarmak.
Doyunmak; Yeteri kadar bir şeyler yemiş olmak, midesi doymak.
Esefle Durmak; Acınır, üzülür gibi ve şekilde durmak.
Günahına Girmemek; Bir kişi hakkında haksız olarak kötü düşünmemek, kuşkulanmamak, iftira etmemek, günahını almamak. Bu tür davranışlardan uzak durmak.
İlenmek; Bir kimsenin kötü bir duruma düşmesini gönülden geçirmek, ya da bunu açıkça söylemek, bir kimse için kötü dilekte bulunmak. Beddua etmek.
Jeton Düşmek; Bir konuyu anlamak.
Kafasına Dank Etmek; Bir olay sebebiyle birden kendine gelmek, ayılmak. Doğruyu anlamak
Kendini Zor Zapt Etmek; Zorlanarak kendini engelemek, tutmak. Kendini türlü çareler kullanarak bir eylem konusunda önlemek.
Lâdes Oynamak (Tutuşmak); Tavuğun lâdes kemiğini iki kişinin birer ucundan tutarak kırması, birinin “Aklımda” demeden bir şeyi ötekinin elinden almasıyla yenilmiş sayılarak oynanan oyun.
Tatava Yapmak; Saçma sapan sözler kalabalığı, boş lâkırdı, lâf ebeliği, gevezelik. Bıktıracak denli konuşmak kuru gürültü.
Tavsatmak; Bir iş, bir durum vb.nin gücünü, hızını kaybettirmek, yavaşlatmak, gevşetmek.
Yüreğine Taş Basmak (Bağrına, Kalbine Taş Basmak); Uğradığı bir zarara, felâkete, ayrılığa, hüzne, hicrana sesini çıkarmadan katlanmak.
Zikredilmek; Sözü edilmek, adı anılmak.
(6) Bir okkacık balım mı var, / Bir dönümlük malım mı var, / Bin derdime bin dert ular, / Nem alacak felek benim… diye başlayan, Sözleri; Hasan TURAN’a, Bestesi; Cemil DEMİRSİPAHİ’ye ait Segâh Makamında eser. “Nnem” sözü eserde olduğu gibi “neyimi alacak” anlamındadır.
(7) İhlâs; Arınmak, saflaşmak, kurtulmak. Bir şeyi, içine karışmış ve değerini düşürtmüş olan başka şeylerden temizlemek, arındırmak, saflaştırmak. Kur’an’da; “Kul hüvallâhü ehad…” olarak başlayan İhlas Suresinde; “Allah’ın tek olduğu”, Peygamberimize mal edilen hadislere göre de Allah’ın sadece gökyüzünde değil, her yerde olduğu belirtilmektedir.
(8) Bilmem ki bu dünyaya ben niye geldim… “Neden saçların beyazlanmış arkadaş…” diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Cengiz TEKİN’e, Bestesi; Hüseyin Rıfat ŞENGEL’e ait olup eser Muhayyerkürdî Makamındadır.
(9) Uzun ince bir yoldayım, Gidiyorum gündüz gece… Sivas-Şarkışla Yöresinden Âşık VEYSEL Türküsü.
(10) Garp Cephesi; Doğu Cephesi. Öyküdeki anlamı “yeni bir gelişme olup olmadığının” sorusu şeklindedir. Buna benzer bir söz. “Garp (Batı) cephesinde yeni bir şey yok!” şeklinde bir roman ve film ismidir. Orijinal ismi; “Im Western Night Neues” olup Erich Marie REMARQUE’e ait eser.
For Whom the Bell Tools; Ernest HEMINGWAY’in “Çanlar Kimin İçin Çalıyor” olarak Türkçeye de çevrilen romanı bu. Ben bu eseri âcizane; “For Whom The Bells Are Ringing!” olarak ters-türs etmiştim, o zamanlar, aklımda da öyle kalmış!
(11) Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden, / Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak… Bu bir lisân-ı hafidir ki ruha dolmakta / Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta. Ahmet HAŞİM’in “MERDİVEN” şiirinin ilk iki dizesidir.
(12) İyi bir başlangıç yarın yarıya başarı demektir. André GIDE
(13) Rüzgârlı havalarda yağmur eğri yağar. Orhan Veli KANIK
(14) On yıl var ayrıyım Kınadağı’ndan/Baba ocağından, yâr kucağından/Bir çiçek dermeden sevgi bağından/Huduttan hududa atılmışım ben. Faruk Nafiz ÇAMLIBEL’in “HAN DUVARLARI” şiirinde Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış ağzından gibi derlediği dizelerden bir alıntı.
(15) Bastır paraları Leyla’ya, bir daha mı geleceğiz dünyaya… Aslı; “Bas bas paraları Leylâ’ya, bi daha mı gelicez dünyaya” şeklinde olan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; İlhan Behlül PEKTAŞ’a, Bestesi; Avni ANIL’a ait olup eser Kürdîlihicazkâr Makamındadır.
Cebinde akrep var, eli gitmiyor… şeklinde başlayan oyun havasının aslı; “Bas! Bas! Paraları Leylâ'ya, Bi daha mı gelicez dünyaya?” şeklindedir.
(16) Yağmur yağıyor, / Seller akıyor / Arap kızı camdan bakıyor… Çocuk Şarkısı.
(17) Mecnun’um Leylâ’mı gördüm, / Bir kerece bakdı geçti… Sivas-Şarkışla yöresinden Âşık VEYSEL'e mal edilen ve onun tarzı belli olan türkü.
(18) Asırlardır yalnızım, pişmanım alın yazım… diye başlayan, “Yemin Ettim” isimli Kayahan ACAR’a ait Hicaz Makamındaki Türk Sanat Müziği şarkısının nakaratı; “Sana sevdanın yolları, bana kurşunlar…” şeklindedir.
(19) Gidelim Göksu’ya bir âlem-i ab eyleyelim...” olarak başlayan Kürdili Hicazkâr Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Yahya Kemal BEYATLI'ya, Bestesi; Hristaki Efendiye aittir.
(20) İp attım ucu kaldı da... diye başlayan Ankara Türküsünün Nakarat Bölümü; “Ankara’nın bağlan da / Büklüm büklüm yolları / Ne zaman sahroş olduğun da / Kaldıramıyon kolları” şeklindedir (sahroş ve kaldıramıyon kelimeleri düzeltilmemiştir).
(21) Erenler elinden içtim doluyu... diye başlayan Âşık İhsani (SIRLIOĞLU)’na ait bir türkü olup “Dolaştım Güllüşah hep senin için” nakarat bölümüdür.
(22) Bedava yaşıyoruz bedava, Hava bedava, bulut bedava… Orhan Veli KANIK’ın “BEDAVA” isimli şiirinin ilk ve son mısralarıdır.
(23) Yolcudur Abbas, sağa-sola bakmaz, bağlasan durmaz; “Gitmem gerekli, izninizle! İstesem de kalamam!” demenin kabaca söylemi güzel de bir öyküsü vardır. Tabii Abbas deyince Cahit Sık TARANCI'mn “Haydi Abbas, vakit tamam, / Akşam diyordun işte oldu akşam” diye başlayan “ABBAS” şiirini pas geçmek olmazdı gibime geliyor.
Dağ başındasın / Derdin günün hasretlik; / Akşam olmuş, Güneş batmış , / İçmeyip de ne halt edeceksin. Orhan Veli KANIK, “DAĞ BAŞI”
(24) Kalbe dolan o ilk bakış unutulmaz… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mehmet GÖKKAYA’ya, Bestesi; Erol SAYAN’a ait olup şarkı Nihavent Makamındadır. Ve içinde; “Birkaç mektup, birkaç resim…” vardır.
(25) Hakkım yok seni sevmeye… diye başlayan “Arkadaşımın aşkısın” şarkısının orijinali “La Femme de Moni Ami” olup bestesi Enrico MASIAS’a, sözleri (Rahmetli) Fecri EBCİOĞLU’na aittir, sanırım ki o tarihlerde bu şarkıyı Türkçe olarak en iyi seslendiren sanatçı da Juanito idi.
(26) Yol göründü, gurbet ele giderim… Bir Ankara türküsü.
(27) Büyüklenme insanoğlu… 20-25 kıtadan oluşan ilahinin başlangıcı olup ilk dörtlük şöyledir; “Büyüklenme insanoğlu / Ölmemeye çare mi var? / Sararmış bir yaprak gibi / Solmamaya çare mi var? Beni etkileyen diğer bir dörtlük ise; Bu hayatın sonu gelir / Aklı olan bunu bilir / Doğru yolu bulabilir / Bulmamaya çâre mi var?” (“Çare” kelimesi ilahide yazıldığı gibi “çâre” şeklindedir).
(28) Ömür biter, yol bitmez, Ömür biter, dert bitmez; Üç HÜREL Topluluğunun şarkısı olan sözler Ünal BEŞKESE’ye aittir.
(29) Faruk Nafiz ÇAMLIBEL’e ait “YOLCU İLE ARABACI” şiirinin başlangıcında bir yerlerde Arabacı; “Henüz bana ‘Yolunun sonu budur!’ denmedi / Ben ömrümü harcadım bu yollar tükenmedi” ortalara doğru bir yerlerinde de; “Düştüğüm yollar gibi sonsuzdur benim tasam / Bekliyenim olsa da razıyım kavuşmasam…” Ve sonuna doğru bir yerlerde de; “Senin de yolun biter, diner gözünde yaşlar / Benim uğursuz yolum bittiği yerden başlar!” denilmektedir.
(30) Ben onu aklımın durduğu yerde buldum… Sanırım Attila İLHAN veya Edip CANSEVER’e ait bir söz (olsa gerek).
(31) Gideceğin yere beni de götür… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Halil SOYUER’e, Bestesi; İbrahim ÖZORAL’a ait olup eser Muhayyerkürdî Makamındadır. (Bestede şiirin yalnız ilk iki kıtası olup son kıta, beste içinde yer almamaktadır.)
(32) Saadet için iki kişinin aynı yastığı paylaşması değil, aynı yöne bakmaları yeterliydi… Sevmek insanların birbirlerine bakmaları değildir. Birlikte aynı yöne bakmalarıdır. André Paul Guillaume GIDE
(33) Ellerini ellerimden ayırma hiç… diye başlayan bir bölümünde de “Gözlerini gözlerimden ayırma hiç…” sözleri geçen Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; İsa COŞKUNER’e ait olup eser Nihavent Makamındadır.