Hani bir söz, ya da şarkı vardı; “Bilmem ki bu dünyaya ben niye geldim(1) şeklinde. Kalbimin patlamak, sonsuzluğu delercesine uzaya fırlamak, ya da bedenimin bu uzaya fırlatma işleminde sıfırlanarak infilâk etmesine çeyrek kalmış gibi bir his egemendi tüm varlığıma, utanmasam “Tanrıya isyan gibi” nitelendireceğim.

Ya da hani pek o kadar gözükmese de; yazsaydım ben dertlerimin bir kaçını herhalde 8-10 sayfaya sığmazdı, ciltlere(2) gerek kalmaksızın. Gene de bir kitap olurdu iddiasındayım.

Poposuna ilk tokadı yediğinde, gerçekleşiyordu, o anda bebek olan insanın gerçeği. Çünkü o bebeğin anne ve babasını seçmek gibi bir lüksü yoktu(3). Seçme hakkım olmayan anne ve babamı(4), mesleğimi, hatta ilerleyen tarihlerde beni kısa sürede kendimle baş başa bırakarak göçen karımı asla aşağılamıyorum.

İlkokul yıllarında başlamıştı muzırlığım ve huysuzluğumla çevreme verdiğim zarar. Örneğin kız-oğlan fark etmeksizin emsallerimin saçlarını çekmek, bazen yeni tıraş olmuş arkadaşlarımın enselerine vurarak dilenmek, kemeri düşük arkadaşlarımın pantolonlarını indirmek, sıralarına böcek, solucan koymak, yapışkan bir şeyler sürmek…

Tüm bunlar, oldukça ötesinde başarılı olduğum konulardı.

Çok nadiren de olsa arkadaşlarım tam sıralarına oturmak üzereyken sıralarını çekip sadistçe düşürmek, ayıp olanları sıralamadığım şeyleri yapmak huyumdu. Hatta itiraf etmeliyim ki, o yaşlardaki tavrımı canice diye de yorumlamam da mümkündü.

Üstüne basa basa söylememe gerek yok, sınıfta en iyi gülen; hatta kahkaha atan bendim, hüzünlenen, üzülen hatta ağlayan kardeşlerimin ıstıraplarından dediğim gibi canice, sadistçe zevk alan, eleştirilere kulaklarını tıkayıp tınmayan(7) da…

Ortaokulda kimsenin bana, benim de kimseye tahammülüm yoktu, okul beni, ben okulu terk ettim. Ufak tefek kıytırık(6) işlerde de olsa çalışma gayretim yoktu, başarı oranım sıfırdı, hep kapı önüne kondum, ya da bana kapı gösterildi hep.

Yiyip içmek gerekli, haytalık etmek serbestti, bir baltaya sap olmam olası değildi. Babamın bütçesi yeterli olmuyordu. Öyle ki üç boğaz için memleketteki evi satmıştı. Bir süre faiz-maiz kazancı ile idare etmekle beraber o hesap da eriyordu, ya da suyunu çekmemek için direniyordu.

Babamın da, annemin de adam olmam konusunda hiç de iddialı olmadıkları kesindi, hatta umutlarının bile olmadığını söylemek gerçeğin göstergesi sayılabilirdi;

“Şu ayakkabı tamirciliği işimizin ucundan tut, haytalık edeceğine, bir zanaat(6) öğren, elinde altın olmasa da hiç olmazsa bakır bir bileziğin olsun, aç kalmazsın!” dedi babam.

Taşıma suyla dönmüyordu değirmen, ayakkabı tamir et, boya yap, özellikle bayanların kahırlarını, nazlarını, pazarlıklarını çek, muhasebeci, dilenci, camiye yardım makbuzlarından yılmamıza rağmen, gene de babamın dirayeti(6) ile çarkımız dönüyordu, iyi-kötü.

Ta ki...

Dünyada başka adres kalmamış gibi, babamın camide, benimse her ne sebeple olduğunu hatırlamadığım bir zamanda hırsızlar günün o saatinde dükkânı talan etmişler, yağmalamışlar, bir kısım taşınabilir malzemelerle birkaç müşterinin tamir edilmiş pabuç ve çizmelerini almışlardı. Doyunacak kadar ancak para kazanan bir esnafın sigortası falan mı olurdu ki?

Sanırım babamın el yazısıyla; “Camideyim, gelcem!” yazılı kâğıdı pencereye asması hırsızlar için cezbedici kolaylık olsa gerekti. Çalınanları yeni olarak tazmin etmek gücüne gitmişti babamın. Üstelik zanaatın nice püf noktalarını(8) bana öğretemediği gibi bankadaki paramız(!) da suyunu tamamen çekmek üzereydi.

Tapusu üzerine olan dükkânı devren değil, bomboş olarak sattı babam. Alt katı sadece kömürlük ve yine tapusu kendi üzerine olan evin o bölümünü de günlerce temizledi, elektrik ve su tesisatları ile donattı.

Evdeki çekyat, ya da portatif yataklardan birini, elektrikli sobayı, kullanmadığı siyahbeyaz el kadar televizyonu yerleştirdi oraya inzivaya çekilir(7) gibi. Portatif yatağı sanırım yorgunluk, ya da dinlenme kestirmeleri için payanda(6) olarak düşünmüş olsa gerekti.

Babamın beni unuttuğu sayılmasın. Banyo taburesi, şahsıma has kunduracı göğsü, örs, falçete(6), çekiç, tokmak, çivi çıkartına aleti (kerpeten), eğeler, bizler (ya da bız), düz-yıldız tornavidalar, muhtelif boy çivi, kanca, halka, perçin ile tutkal koymuştu.

Babamın içkisi-sigarası yoktu, olamazdı da zaten. İçkinin insan sağlığı için sahte bir mutluluğa ve zevke yaklaştıran ve dini bakımdan yasaklarla bezenmiş bir araç olduğunu biliyordu.

Peygamberimize mal edilen hadislerde; “İçkiden uzak durun, içki bütün kötülüklerin anasıdır, içki her kötülüğün anahtarıdır. Sarhoşluk veren her şeyin haram olduğunu, az ya da çok olmasının haram yönünden farkının olmadığını(9)nasihat gibi birkaç kez bana da tekrarlamış, hatta belki okuduğundan, belki aklında kaldığından Kur’an’dan da örnekler sıralamıştı, çoğu aklımda kalmayan.

Tüm bu saydıklarıma karşın her öğle namazı ve yemeğinden sonra o ufak tüpünde kahvesini kendi yapar, içerdi. Kahve pişirme konusunda ne annem, ne de ben başarılı olabilmiştik, onun son zamanlarına kadar.

“Ya suyunu soğuk koymamışız, ya şekeri, kahvesi az, ya da çok, ya fıkırdatmaksızın indirmişiz!” gibi bir kısım terslikleri tenkit olarak söyledikten sonra o veciz sözü; ikinci mısraını tekrarlamaksızın dillendirirdi; “Ehli keyfe keyf verir, kahvenin tıkırdaması… (10) şeklinde...

Söylemeye gerek yok; babam çok zaman namaz kılmak, yemek, keyfince uyumak ve zaruri ihtiyaçlar için eve çıkardı, o vakitlerde de ben o sığınakta nöbetçi kalırdım! Devletle, belediye ile uğraşmayı, belki de yıldığı için bırakmış, kundura tamiri ve boyası için kapıya herhangi bir levha koymamıştı.

Sadece elle yazıp fotokopi ile çoğalttığı birkaç A4 kâğıdı, birkaç gün için, karşıdaki bakkala, yan taraftaki eczacı ve pastane ile birkaç adım ötedeki cami duvarına asmıştı. Son bir tanesi ise, evimizin kapısında idi. Bu kez; “Camiye gittim, gelcem!” levhası da yoktu.

Muteber(6), sevilen bir adamdı babam, özellikle cami cemaati dolaysıyla. Ortak zanaatçı(!) olarak babam camiye gidince ben, ben bir yerlere gittiğimde babam bekliyordu dükkânı. Malum; sütten ağzı yanan, yoğurdu üfleyerek yerdi(11).

Bu nedenledir ki ikimiz de dışarıda isek, örneğin baba-oğul Cuma Namazına gittiğimizde annem otururdu dükkânda, eline yumaklarını, şişlerini alarak.

Unutulmamış, unutulmayacak, bir kenara adresi iliştirilmiş, eşin-dostun haberi olan, çarşıdakinden daha çok müşterisi olan bir dükkândı, dükkânımız. Hatta bir Türk’le evli, nereli olduğunu bilmediğimiz “Ana” dediğimiz Anna Abla eli açık ve en kıymetli müşterimizdi.

Babam bir gün;

“Oğul, seni evlendirelim, askere de git, gel ve artık benim emekli olmama izin ver!” dedi.

Eli-yüzü düzgün, pek güzel olmasa da, çirkin de sayılmayacak eşimle görücü usulü, düğünsüz-derneksiz evlendik. Ama nasılını bilmediğim gelinlik ve kırmızı kurdele ile geldi karım evimize.

Arz-talep nedeniyle, çok çalışmamız gerektiği halde, eve bir boğaz daha katılmasına rağmen, çok zaman derince iç çekerek boş oturuyorduk, ailece. Öyle ki; bırak pabuç boyasını, kemer deldirmek için bile gelen-giden olmuyordu!

Babam çok bunalmıştı, bunalmaya da devam etti, emekli olmadan, emekli olmuşçasına evden çıkmaz olmuştu. Bu rahatlaması demekti, yatağa bağdaş kurup oturup televizyon seyrediyordu; boş duranı Allah sevmez tavrıyla.

Babam Hıdırellez’de doğmuş adı Hıdır’dı. Ben Kadir gecesinin tan vaktinde doğmuşum, Annem Tuğba ise, domates-biber zamanı. Birtan adını koymuşlar sosyete ismi gibi bana.

Oysa şöyle; Ramazan, Kadri, Kadir gibi doyurucu bir isim koysalardı ya mademki o kutsal günü anmak istemişler. Babam Hıdırellez'i on geçe, annem domates-biber zamanına çeyrek kala vefat etmişlerdi!

Genelde köylerimizde uygulanan bir olay olmasına rağmen, aslını inkâr eden haramzâde(12) denir ya hani, aslımız köyden şehre indiğinden, annemin isminin neden Tuğba olduğunu izah etmem gerekirse, annem doğmadan önce Kur’an okunması aralığında mevlitte “Salınır Tuğba dalları(13) ilahisi okunurken doğduğu için o isim konmuştu.

Ailece Müslümandık, ancak icraatta ben çok zaman yoktum, haytalığımın eseri olsa gerek. Zekât, fitre, fidye, belediye yardımı dolaşan evimizde “Hac Farizası(14) diye bir konudan bahsedilemezdi.

Kurban Bayramlarında kelle, paça, işkembe, kemik suyu ile doyunurduk uzun bir süre. Çünkü gelen etleri annem kavurur, tenekeye basar, çok zaman tatlı niyetine, tadacak kadar serpiştirirdi sonraki yemeklerimize.

Yağlar değerIendirilir, kemiklerden “İllâllah” denilinceye kadar çorba yapılırdı. En iyi tarafı kemiklerin iliklerinin çıkarılması için, sofra sinisine vurulması ve sininin delik-deşik olmasa da iz-iz bırakılması idi.

Beş vakit namazlarını kılan, oruçlarını tutan anne babama çok zaman ben de katılırdım. Sair zamanlarda farzlara katılmasam da her daim iftar ve sahur sünnetlerine mutlaka katılırdım!

Zamanında evimize ulaşan her türlü yardımların arkasının annemin ve de hemen ardından hiçbir bırakıtı olmayan karımın da vefatından sonra kesildiğini hemen belirtmeliyim. Kulağıma ulaşan duyumlara göre; “Çalışsın kerata!” denilmişti.

Üniversite mezunlarının bile aslanın ağzından midesine inen işi bulmaları zorken, benim gibi liseden terk, kösele ve ayakkabı işlemleri dışında hiçbir meziyeti olmayan bir çulsuza kim iş verirdi ki?

Aklıma gelmişken ekleyeyim; düz er olarak askerliğimi yaparken bu haytalık nedeniyle onbaşı, çavuş, iki sırmalı astsubay çavuşlar dâhil kimlerden sopa yememiştim ki? Üstüne üstlük mutfak, helâ, çarşıya çıkamama cezalan da KDV ya da bonus(6) olarak, tuzu-biberi gibi ekstradan cabası idi.

Her Cuma namazı sonrasında kapımı açarken; “Merhaba yalnızlığım, bak yine ben geldim, ben terk etmedim, ama sen bana bağlı kalmak zorunda değildin!” diyerek kendi kendime selâm vermek felsefemdi, diyeyim.

Bu cümlemin ilk bölümü sabit ve sesli, arkasından gelenler değişkendi.  Besmeleyi ondan sonra çekerdim.

Yaşam, ömrümdeki tasarruflarımı biriktirdiğim bir kumbara ya da faiz olarak fazlasını veren ya da ödeyen bir banka değildi. Yalnızlığım da yaşamımın törpüsü idi, borsaya yatırdığmdan kazanç beklerken zarara uğramam gibi.

Yatırımlarımın (varmış gibi) değerlenmesini düşündüğüm banka ile ilgisi olmadığı gibi “Cihar atıp şeş oynamama(16) karşının kanması, aldanması, aptallığını belli etmesi gibi bir şanstan da bahsetmem mümkün değildi.

Bir kötü huyum daha vardı; huysuzluğum ve haytalığım dışında, rahmetli karımın gece-gündüz huylanıp da uzak durduğu. Özellikle ilkbahar yaz aylarında polenlerin, kavak pamuklarının ve kedi-köpek tüylerinin yarattığı alerji...

İlerleyen zamanda yaşımın gereği sanırım, alerjiler beni terk etmişlerdi. Yok, öyle doktora-moktora gitmem olmamıştı, kendiliğinden yok oluştu bu.

Sosyal güvencem yoktu, yeşil kartı da sağlığında ne karım, ne de benim için uygun görmemişti devlet baba. Herhalde bizden daha yoksullar olsa gerekti biz ve bizim gibiler dışında kalan, yatları, katları gibi varlıkları ve devlet babada imkânları olan!!!

Bu şekilde sağlık güvencelerimiz olmadığından olsa gerek, ya da kısırlık nedeniyle çocuğumuz olmadı. Karım kahrından anne ve babama katıldı onların yolculuklarının hemen hemen arkalarından. Benim gibi bir insanın yalnızlığını alkışlaması gibi bir kavram herhalde Türkçemizde yer almamış olsa gerekti!

Yayla gibi ev, benim için, benim gibi bir kimsesiz için çok büyüktü. Hiç olmazsa karınca kararınca geçinmem için bu evi tüm eşyaları ile birlikte kiraya vermeyi, kendimi sığınağıma mecbur etmeyi düşündüm. Doğal olarak, nefsimi köreltmek, ya da yaşamımı ölmeyecek gibi sürdürmek için bir kaç tava, birkaç sahan, bardak, çanak gibi gereklilikleri sığınağıma taşıdım.

Benim için tek sorun, banyo idi. Onu da dert edinmedim. Cami iki adım ötedeydi. Çok sıkışırsam tuvaletimde hortumla soğuk-moğuk suyla da olsa özellikle yazları duş alır, ara sıra da şehir hamamına giderdim, olur biterdi.

Düşüncelerimi olgunlaştırmaya çalışırken iki olay yaşadım, neredeyse arka arkaya.

Birincisi; yaşlı, sanırım zürriyeti kesilmiş, memeleri sarkık dişi bir sokak köpeğiydi, ismini bile bilmediğim. Ona yakışacak en uygun isim; “Garip” olmalıydı, tıpkı benim gibi garipti ve adı Garip oldu.

Garip gece-gündüz kapımın önündeydi. Karnı doymamışsa, ya da ihtiyacı varsa ıhlardı, gıyyık-gıyyık gibi seslerle, havlamak yerine. Ve akıllıydı da Garip. Yemek tasına bakardı açsa, ya da kirlenmişse. Yemek tası dediğim özel bir şey değil, çok zaman sırf onun için alıp tükettiğim yoğurt tasları idi.

İhtiyacı varsa sokağa bakardı, izin vermemi beklercesine, tabiidir ki beraber olduğumuz belirli bir süre sonrasında. Avucumu açıp, yol gösterip, başımı eğip bahçe kapısını açtığımda dönüşünde gecikme ihtimali varmışçasına koşarak kaybolurdu bir yerlere. Sosyete miydim ki, kakası için poşet taşıyayım?

Dediğim gibi akıllı bir varlıktı Garip, sanki köpek değil. Ayakkabı getirenleri gördüğünde çok zaman serbest görünmesine rağmen zincirini gerdirmeden iki kez, bir yabancı, ya da tanımadığı birini görünce yalnız bir kez havlardı, kulağımın kendinde olduğuna yüzde yüz inanmış gibi, haber vermek istercesine.

Ona Garip ismini vermemin nedeni etkilendiğim bir şiir ve şarkı dolaysıyla idi(10).

İkinci yaşadığım ve beni sonucunda hüzünle de olsa mutlu eden olay ise; karımın ölümünün sene-i devriyesi olan bir mevlidi için ağabeyinin, Garip’in tek havlamasıyla eve, daha doğrusu sığınağım dediğim yer olan dükkânıma gelmiş olması ve;

“Gelecek Cuma namazdan sonra kız kardeşim için mevlit okutacağız!” demesi idi.

İçimden;

“Zaman ne kadar çabuk geçiyor? Kaç seneler geçmiş tahammülsüzlükle, öncelikle direnmeye, sonrasında ömrümü yalnız başıma tüketmeye gayret ettiğim” diye düşünürken, devam etti eski kayınbiraderim;

“Zor olsa gerek! Nasıl gidiyor yalnızlık, koskoca evde?”

“Evde yaşamıyorum, yaşamaya çalıştığım bu kümese ‘Sığınak’ adını verdim, evi de böylece kiraya vereceğim, ancak gelen-giden yok, şimdilik!”

“Dur, bir dakika! Benden haber almadan kimseye kiralama sakın! Hani köyde bir Hava Ana vardı, Nüfus Memurunun adını Havva yerine yanlış olarak yazdığı. Akrabalık, sıhrilik(6) olmadığı için rahmetli oğlunu belki hatırlayamayabilirsin, gelinini ise hiç tanımayabilirsin. Ancak Egehan’ı ismiyle değilse de tombulluğu ve tembelliği ile hatırlarsın herhalde…

Zaten öğretmeni ve belki de annesi dışında “Egehan” diye kimse çağmazdı ki rahmetliyi. “Tombalak, Tombul, Tombiş” derlerdi. Onu kızdırmak için bazılarımız ona “Mohana(17)” adını da takmışlardı, cüssesinden dolayı olsa gerek!”

Dur-durağı yoktu, çok gerekliymiş gibi anlatmaya gayret ediyor, çalışıyordu yahut kayınbirader, aslında yanlış bir söylem gibi görünse de “Eks Kayınbirader” demek, ya da haddimi bilerek ona eks gibi ölü yakıştırması yapmaksızın “Eski kayınbiraderim” demem daha doğru olsa gerekti.

“Biri ikiz olan, üç kızı hiç tanımazsın sen. Büyük kız üniversitede. Küçükler ise bu sene kazanmışlar üniversiteyi. Anneleri de; “Ben şehirde başlarında durayım!” diyerek şehirde kiralık ev arıyorlardı. Güvenli, oldukça geniş, yani her çocuk için bir oda olacak şekilde, annenin kendi varlığı önemli olmaksızın…

‘Bir köşeye kıvrılıveririm, kızlarım için, hep beraber yaşarız’ diyordu.  Senden iyi ev sahibi mi bulacaklar? Cuma günü geldiğimde, onları da getiririm, konuşursun onlarla!”

“Konuşmama gerek yok! Gelsinler, evi görsünler dayalı-döşeli, istedikleri kalır, istemediklerini atarlar, hem bana candaş da olurlar, kira-mira önemli değil!”

Sabah daha henüz dükkânı açmadan bir kez havladı Garip. Gelenler kayınbiraderim, Hava Ana, genç bir anne ve üç kızdı, ev konusunda başkasına kiralanacak şeklinde telâşlanmışlar, evi hemen gelip görmek istemişlerdi.

Genç kadınla ilk karşılaştığımızda Hatice demek geçti aklımdan, genç kadın rahmetli karıma o kadar çok benziyordu ki! Baldızım olamazdı, ama düğünde-dernekte, gidip geldiğimizde görmüş olabilir miydim? Bu, belleğimdeki kırıntılar nedeniyle çağrışım yapmış olabilir miydi?

Bilemezdim, ama ufak bir not gibi ekleyeyim, ilerleyen zamanda onun karım Hatice ile kardeş torunları olduğunu öğrenecektim. Tee! Neden sonra, ama iş işten geçmeden önce…

Dolaştılar, gördüler, beğenmek bir yana hayran olmuş gibiydiler, nefeslerinden, seslerinden, kızların odaları hemen üleşmelerinden anladığım kadarıyla...

“Kirası ne kadar?” diye sordu Hava Ana.

“Dert değil! Beğendilerse taşınsınlar, akıllarından ne geçiyorsa onu ödesinler. Ancak hanım köylümüzsünüz, akraba sayılırız, çevreye sorup soruştursunlar ve o miktara ulaşmayı asla düşünmesinler, hatta emsallerinin yarısı bile benim için yeterli…”

“Peşin? Oturduktan sonra? Kontrat? Elektrik, su saatleri?”

“Bence hiç birine gerek yok, ama istediğinizde, dilekleriniz ne ise yazarsanız, bakmadan imzalarım. Saatler sorun değil, bence üstünüze alıp da kaparo-güvence için masrafa girmenize gerek yok. Bana gelecek makbuzları veririm size ona göre ödersiniz. Gerçi devede kulak kabilinden benim de harcamalarım, eklentilerim olacak...

İsterseniz; ‘Size düşen pay şu kadar?’ dersiniz, eski makbuzlardan esinlenerek hesap edip, öderim. Yalnız tek dileğim; size uygun vakitlerde, örneğin aybaşlarında ev kirasını elime vermeniz. Üstelik bugün ayın yirmisi, aybaşına kadar boya, badana, temizlik, tadilât işleriniz ve taşınmanız biter herhalde…

Kira vermeye de bu aybaşı değil, öbür aydan başlarsınız, yani kirayı oturduktan sonra ödersiniz. Gönlüm ister ki, hanım köylüm, akrabalarımsınız, almayayım, ama pabuç tamir etmekle karın doymuyor, maalesef!”

Kul Huvallahu Ehad(18)...

Ve yalnızlık Allah’a mahsustur. Yalnızlığın, yalnız olmak olmadığını biliyordum. Ama onu inkâr etmem zordu. Hele ki çocuklar ve anneleri evimi kira ile de olsa şenlendirince. Ancak bu, akşamlar geldiğinde yalnızlığıma gizli gizli ağlamamın(13) önüne geçecek bir çare değildi.

Kızların; Melisa, Melike ve Melek’in sesleri çınlardı bazen merdivenlerde. Ama daima ayrı ayrı kafalarını uzatıp “Günaydın! İyi günler!” ya da; “Hayırlı Geceler!” derlerdi. Eğer Dinlenme Uykumu değil de, tembellik uykumu uzatmamışsam!

Kızların çok zaman asıllarına dönerek, ya da beni bende yaşar gibi sordukları ahret sualleri(8) eksik olmazdı;

“Ne yiyon? Ne içiyon? Nerde yıkanıyon? Çişini rahatça yapıyon mu?” gibi.

Kızlar sığınağımı baştan aşağı demesem de oldukça teferruatlı bir şekilde kolaçan etmişlerdi(7). Çünkü yaşam alanım; bir, bilemedin iki buzdolabı kutusu kadardı.

Bir gün cebren, hatta silâh zoruyla diyebileceğm şekilde kızlar kovaladılar beni evden, maksatları temizlik yapmakmış;

“Akşama kadar serbestsin amca!” dediler, eklentileriyle.

“İster camide istihareye yat(7), ister parklarda yayıl, ister dostlarınla gez, dolaş, sohbet et, ama akşama kadar buralarda gözükme ve aç gel! Menemenle, lokantaya gidip kebap yiyerek doyunma, hem zaten böyle yemekten bıkmışsındır herhal!”

Pılımı, pırtımı...

Yoktu ki, geniş kapsamlı. “Fırsat bu fırsat!” dedim. Şehir Hamamı beni bekliyordu, keza kurnalar, tellâklar, göbek taşı...

Giriş; bir saatliğine de, akşama kadar da olsa aynı fiyattı, o halde başka yerlerde vakit geçirmeye çalışmam hiç de akıl kârı değildi!

Bilmediğim şeylerden ilki, rahmetli karım Hatice ile çektirdiğimiz ilk, tek ve son askerlik hatırası gibi küçük televizyonum üstündeki fotoğrafımızın kızları annesi Birsen tarafından görülmüş olmasıydı.

O fotoğrafı oraya koymuş olmamın amacı; baktıkça hatırlamak mı, yoksa hatırladıkça bakmak mı onu da şimdi yorumlayamıyorum. Yalnızlığımın çaresi olmadıktan sonra ha şöyle, ha böyle düşünmüş olayım, ne önemi vardı ki?

Kızlardan ve sonrasında onlara katılan annelerinden sakınacağım gizli-kapaklı bir şeyler yoktu. Ancak saklamam gereken şeyler olduğunu döndüğümde anlayacaktım.

Yatağımın kömür karasına dönmüş diyeceğim tüm müştemilâtı(6) yani yastık, yorgan, çarşaf ve perde örtü gibi diğer ekleri çöp konteynırındaki yerlerini almışlardı! Keza; tava, çatal, bıçak, kaşık gibi ziftlenmiş olanlar, rengini değiştimiş bardaklar da...

Hepsinin yerlerine yenileri yerleştirilmişti, belki de bir kısmı çarşıdan alınarak.

“Ölümlük-dirimlik” olarak darmadağınık bir şekilde çekmecelenmiş paralarım temiz bir zarf içine düzgünce istiflenmiş, zarfın üst sol tarafına miktarı işlenerek derbeder(6) küçük televizyonumun sol kenarına iliştirilmişti.

Çekmeceye, ya da oraya-buraya serpiştirilmiş ne kadar elektrik-su faturaları ve ödenti makbuzları varsa hepsi bir poşetin içine konmuş, sadece son tarihli olan makbuzlar yine bir zarf içine konup diğerleri ufak bir not kâğıdına; “İzninizle atabilir miyiz?” diye yazıldıktan sonra masanın üzerine bırakılmıştı.

Evin tapusu ve vergi makbuzları alttan üste doğru tarih sırası ile bir dosyanın içinde düzenlenmişti.

Tasarruflu olsun diye düşük güçlü olarak taktığım, isleri nedeniyle dereceleri gösterilen değerin yarısı kadar olan ampuller yüksek güçlü ampullerle yer değiştirmişti.

En önemlisi, karımı kaybettiğimden beri ilk kez masa üstünde rastladığım nefis karnıyarık ve erişte, şehriye karışımı pilâv ve yanında bir bardak suyun eksik olmaması idi, herhalde geliş vaktimi iyi tahmin etmiş olsalar gerekti ki yemek de pilâv hâlâ sıcaktı. Üstelik Garip de unutulmamıştı.

Büyük kız yazmış olsa gerekti;

“Amca, bundan böyle dışarıda yemek yok, bizimsiniz. Sadece bedeliıü aybaşında kiradan düşeceğimizi, ona göre hesaplaşacağımızı bilin, yeter! Biz kızlar ve annem”

Gizli bir sevinç vardı içimde, her nedense. Beni öğrenmişlerdi bir bakıma. Kayınbiraderim ve Hava Ana referansım(6) idiler. Bir de bekârlığımın, daha doğrusu dulluğumun baştan-aşağıya durulanması...

Oysa ben onları bilmiyor, tanımıyordum, basbayağı, hayal-meyal hatırladığım Tombiş dışında. Kızlar; Melisa, Melike, Melek...

Annelerinin; sanki geçinmeye niyetim yokmuş gibi bir anda gelmedi dilimin ucuna adı. Üstelik eve bakmaya ilk gelişlerinden sonra benim için muamma(6) gibiydi, üç çocuk annesi o genç kadın.

Neden genç? Bildiğimden değil, rahmetli Hatice’ye göre daha genç gibi görünüyordu, çok erken evlenmiş olsa gerekti, yoksa kendi boyunca, üçü de okumaya meraklı kızları nasıl olurdu ki? Ve anneleri onlar için her fedakârlığı yapıp, her zahmet ve güçlüğe nasıl göğüs gererdi ki?

Eşini yitirmiş bir kadının bu davranışı yücelmiş olmasının belgesi gibiydi, her ne kadar ben ve benim gibi gerçeği kabullenemeyen insanlar; “Ana gibi yâr olmaz” sözüne sığınmış olsalar da.

Bir akşamüstü ikizlerden küçüğü...

Hay Allah!...

Allah insanı şaşırtmasın, ikizlerin büyüğü, küçüğü mü olurdu ki? Üstelik ikizler, gerçekten ikiz idiler, hani tek yumurta ikizi mi ne diyorlar ya, tıpkı öyle! Bir tek anneleri ve kızlar biliyorlardı birbirlerini! Eğer ikizler aynı elbiseleri giymişlerse; “Benim!” diyen birinin, yani benim gibi gabilerin onları ayırt etmesi çok zordu.

Her ikisinin de elbiseleri aynı idi. Ancak ben, şaşırdığımı söyleyip “Koyu giyinen, ya da yakasında herhangi bir işaret olan Melike olsun!” dediğim için Melike hep koyu renkli ve işaretli elbiseleri giyiyordu, bazen benden gerekli izni aldıktan sonra yer değiştirme hakları vardı!

Her neyse Melike kapıma geldi. Doğum günlerini kutlayacaklarını, pasta aldıklarını, üleşmek istediklerini söyledi. Daha önce neden haber vermedikleri için sitem etme hakkımı kullandım. Karınca kararınca da olsa bir şeyler akıl edebilirdim, değil mi ya?..

Gerçi Hıdır babamın adı idi, ama şu anda bana yakışacak en güzel söylem; “Adım Hıdır, elimden gelen budur!” tavrım idi. Çünkü kendim kendime söz verdim, “Evlerindeki tüm pabuçları elden geçirmek ve boyayıp parlatmak” üzerine.

İçimde fesatlık(5) yoktu, ama nedense önleyemediğim, engellemekte zorluk çektiğim gizli bir sevinç vardı. Rahmetli Hatice ile karşılaşacakmışım gibi.

Oysa rahmetli Hatice aradan geçen süre içinde toprak bile olmuştu.

Sonra aklıma dank etti; burası küçük bir muhitti, herkesin birbirini bildiği, özellikle beni herkesin tanıdığı gibi. Kızlar evde olmasına rağmen, elin ağzı torba değildi ki, büzesin! “İki dul!” derler, yakıştırırlardı, yakıştırmak için ne gerekirse gereksin...

Bu nedenle davet edildiğim bu doğum günü kutlamasının ilk ve son olmasının gerektiğini düşündüm, içim elvermese de, boşlukta kaldığımı düşünsem de. Karımı özlediğimi hissediyordum. Ama doğru olan, doğrusu bu değildi.

Unumu, unumuzu daha doğrusu eleyip, eleklerimizi duvara asmış olsak da, insanın yüreği çalışıyor, yalnızlığına bitip tükenmez bir şekilde çare aramaktan vaz geçemiyordu, başlangıcının yakınından olmasını dileyerek. Çünkü hissetmek ve yakınlaşmak ibadet, dokunmaksa iyi bir duygu olsa gerekti.

Dokunmak; insanın engin hasletlerinden(6) biri! Eğer yanıyorsa ellerin, şerareler çakıyorsa gözlerinde ve yüreğinin çarpıntısını kontrol edemiyor, hatta etmek istemiyorsan bu, Tanrının sana bahşettiği en yüce ikramdır ki cevabı sadece; “Aşktır!”

Ama yanmak bir yana büzüşüyorsa elin soğuktan titreyerek, tansiyonun mutat(6) aralıklarda ise, gözlerinde kıvılcımların bile izi yoksa kalbinin düpürtüsünü zorlamana rağmen duyamıyorsan o halde bu, “Âşık gibi sevmezsen, kardeş gibi sev beni(15) deyişin görüntüsüdür.

Sonuç, tekrar gibi olacak, ama dokunmak insana iyi gelir, kendini bulursun, kendin kendine gelir dokunuşunda. Gündüzler güneşlenir, gecende ay parlak ötesinde parlaktır, aydınlık ötesinde aydınlıktır. Yeryüzünden, aydaki dağları, ovaların görürsün çıplak gözle.

Bu görünümde yıldızların katkısının, ya da etkisinin olduğunu söylemek abartı olmaz, hatta bu zorunlu bir ektir, ya da artıdır, abartı gibi görünse de.

İnsanın bedbaht olma duygusunu şanssızlığa ya da kadere bağlaması yanlıştı. Ancak zayıf insanlar inanırdı kadere, ya da şansa. Ancak ben o zayıf insanlardan farklı olduğuma inanıyordum, kaderi ve şansı kendim kovalayacak, yaratıp değerlendirmeye hazır olacaktım.

Yaşım ilerilerde olsa da güçlüysem, ayaklarımın kuvvetli ve cesur bir şekilde yere bastığını, kollarımın taşı sıkıp suyunu çıkartacak kadar gücü kendimde hissettiğime inanıyorsam ve eğer çenem de bana azizlik yapmazsa denemem gerekeni mutlaka denemeliydim.

Tek bir kuralla; karşıdan ufak, ufacık bir ışık görmek, el uzatışını hissetmek ve odaklanmak kaydıyla...

Doğal olarak rıza göstereceklerin de fikrini almak, cesur olmakla kıyaslanmayacak bir arıza idi; tıpkı emir demiri keser tarzında, bir bekçinin, ya da benzeri bir görevlinin “Yassah hemşerim!” deyip, tüm beklentileri kısıtlamasının olmamasını diler gibi.

Acele etmemeli, ama gecikmemeliydim de. Ayrıca haddini bilerek kunduracı, hatta yarım-yamalak bir çırak bile olamamış kunduracı artığı olduğumu da aklımdan çıkarmaksızın, aşağılık hissetmeksizin davranışımı çizip çözümlemeğe çalışmalıydım.

Dediğim gibi ayrıca, üç yetişkin, hatta eski zamanlarımızda gelin oldukları çağda olduğuna inandığım kızların düşünce, söz ve haklarına tahammüllü ve sabırlı olmam gerekti. Sabırla koruk helva olur(21), demişler, kendini şair sanan biri de şu dizeleri şekillendirmişti;

“Sabır, sabır, sabır...
İnsana lâzım
Hatta gerekli

'Sabrın sonu selâmet! ' de derler Sabrın sonuna gelmeden sabır taşı çatlarsa eğer
O benim işte!
(22)

Pastayı kesmek için ailece masa etrafına doluştuğumuzda kasten mi, bilerek mi olduğuna karar veremeyeceğim bir şekilde masanın iki tarafındaydık Birsen Hanım, ya da çocukların anneleriyle. Buna rağmen sanki yakın gibi hissediyordum onu kendime, benim için o özlediğim Hatice gibiydi, ya da öyle olmasını diliyordum, bir nefes olarak;

“Mutlu oldum, uzun zaman sonra midemin şenliğini alkışlayacağım gibime geliyor, ancak ellerimin de boş olmasından dolayı üzgünüm, hüzünlüyüm!” dediğimde kapıya geliş sırasına önce kucakladılar, sonra da elimi öptüler sırasıyla.

“Hiçbir şey önemli değil, evini açman ve bize yaşattığın koruma ve babalığın önemli, o da bize yeter, bir dilim pastanın sözü mü olur?”

Anneleri başı eğik, ayakta, ellerini karnının üstünde bağlamış, ses çıkarmaksızın öyle duruyordu.

Bir şey demedi, elimi sıkmadı, ne öncesinde, ne de sonrasında. Ancak sonrasında engelleyemediğini hissettiğim bir hıçkırık düğümlendi sanki boğazına, bir şeyleri anlatmak isteyip de anlatamamanın ezikliği gibi geldi bana, sebebini anlayamadığım, ama merak ettiğim.

“Şöyle akıllı uslu teşekkür edemedim, pasaklı sığnağım çiçek gibi olmuş, çok teşekkür ederim, masrafınız da olmuştur, karşılamam gerek!”

Ağızbirliği etmişçesine dördü birden konuşunca; “Hayır! Olmaz! Katiyen!” sözleri birbirine karışmıştı. Doğrusu beynimdeki kurguya göre beklemediğim bir davranıştı bu. Onların Tombiş’in tüm mal varlığına sahip olduğunu unutmuş gibiydim, dizelerde;

“Mal sahibi mülk sahibi / Hani bunun ilk sahibi / Mal da yalan, mülk de yalan / Var biraz da sen oyalan…(17)

Genç kadınla yakından ilgilenmek, hatta kalan ömrümüzde birlikteliği düşünmek Tombalak’ın bıraktıklarına ortak olmak, üleşmek istemek anlamına gelmez miydi? Bunaldığımı, bu kadar iyi niyetin altında ezildiğimi hissediyordum.

Bir çulsuzun, sebebi ne olursa olsun bir varlıklıya özlem, ya da yakınlık duyması doğru muydu? Karşımdakini rahmetli karıma benzetmiştim, doğru! Peki, sevmiş miydim karımı? Gidişine olağan üstünde üzüldüğüme göre, içtenlikle sevmiş olmalıydım herhalde.

Ama insan hiç olmazsa kendisine karşı dürüst olmalıydı. Sevmiş olsam bile bugün, bedeni değil, ancak sevgi ve dünyalık ihtiyaçlarımın giderilmesini düşünmemin önceliği olamaz mıydı, özellikle sığınağımın pırıl pırıl olmasını dikkate aldığımda.

Cep telefonum yoktu. Çocuklarına hissettirmeden ona düşüncelerimi açıklamak bana zor geliyordu. Mektup yazmam çare değildi. Dobra dobra, karşı karşıya konuşmalıydım, ama nasıl? Hem oturmaya başladıkları o kadar kısa bir süre olmuşken, niçin?

Doluya koyuyordum, almıyordu, boşa koyuyordum, dolmuyordu. Bir kaplumbağa süratinde, bir tavşanı geçme gayreti içinde gibiydim, hem de yokuş yukarı!

Günlerden bir sabah, çocukların “Günaydın!” teranelerinin ve gidişlerinin ardından sığınağımın kapısı çalındı usulca. Garip havlamamıştı, garibime gitmişti, gelen Birsen'di;

“Vaktin uygunsa, az biraz konuşur muyuz Birtan Bey?”

“Hayhay!” dediğimde gerçekten merakım tavan yapmış gibiydi, “Bayram değil, seyran değil! (18) tavrında.

“Öncelikle söylemem gerekli ki kendi hakkımda düşündüğüm şey; gerçekleşme oranı oldukça düşük bir olay, kanser gibi örneğin, ama kanser gibi değil, detaylara gireceğim. Kayınbiraderinizin anlattığınca, yani teyze torunu olduğumuz Hatice’nin ağabeyi anlatınca ve sizi görünce dürüst ve mert bir insan olduğunuza ben de inandım. ‘Bakışlar vardır neler neler anlatır!(25)sözünün rehberliğinde doğal bir çekingenlik içinde olduğunuzu da hissediyorum...

Cesur olup dileklerinizi özel cümlelerle belirtemiyor olsanız da, an gelecek tüm doğruları bir çırpıda söyleyeceğinize içtenlikle inanıyorum. Köylüyüm, aslımı inkâr etmem, ama rahmetli kocam ve kızlarım öğrenci gibi eğittiler beni...”

Durakladı söylemek istediğini söyleyip söylememek tereddüdü içinde gibiydi;

“Belki de bunun içindir çocuklarım için yaşamayı arzulamam. Ve taşındığımızdan beri günlerce düşündükten, ölçüp, biçip, tarttıktan sonra içimden geçenleri söylemek için kendimi hazır hissettiğimden dolayı geldim kapınıza.”

“Doğrusu söylediklerinizden pek bir şey anlayamadım, ama yapmamı istediğiniz bir şey varsa, emeğimi esirgemeksizin, istediğinizi sonum gelene kadar gerçekleştirmeye çalışacağımdan emin olmanızı dilerim!”

“Eminim! Bunun için geldim zaten kapınıza. Ancak dileğim farklı. Üstelik zor ve çözümlenmesi için size gerekmese de maddiyata bağlı.”

“Şifre gibi konuşmasanız da sadede gelseniz(7), gerçekten merak ettim, kendinizi bu kadar çaresizlik içinde hissettiğinize göre konu nedir?”

“Bir bilinmedik zamanda bana bir şey olursa, kızlarımı ortalıklarda bırakmayın! Bugünlerde olduğu gibi yarınlarda da babalık, amcalık, ağabeylik yapın onlara, ne olur, lütfen!”

'Birsen, nerden taktın böyle şeyleri aklına? Gençsin, güzelsin, sağlıklısın, üç tane pırıl pırıl parıldayan kızların var. Ölüm sözü, ya da bunu yakıştıran cümle yakışmıyor dudaklarına. Allah muhafaza, aslında Allah geç versin, ağzınızdan yel alsın demek isterim!”

“Dayım, annem, ninem, Hatice’nin annesi hatta karın Hatice hepsi benim yaşlarım civarında kalp krizinden dolayı vefat ettiler. Buraya gelmeden bir ay kadar önce çocuklardan habersiz doktora göründüm. Bu durumun irsi olduğunu, her türlü risk için hazırlıklı olmamı söyledi…

Kefenim falan hazır, size göstereceğim çekmecede. Bu hazırlıklarda acele etmeme rahmetli Hatice’nin ve Hava Ananın tavırları etkili oldu, gerçekten. Bu nedenle sadece sizinle konuşup anlaşıp anlatayım istedim, kızları bugünlerden bensizlik moduna sokmanın gerekli olmadığını düşünerek. Bir bakıma içten pazarlıklı gibi...

Ama söyleyin, benim yerimde siz olsanız ne yapardınız?”

“Siz olmam mümkün değil, ama istekleriniz için söz vermem mümkün. Gözünüz arkada kalmasın, en çok üzülecek olanlardan birinin de ben olacağımı bilmenizi istiyorum ve her ne olursa olsun, ömrümün son anına kadar, kızlarımıza gözümü budaktan sakınmaksızın bakacağıma yemin ederim…

Başlangıçta bakışlarımı fark ettiğini söyledin. Peki, kızların için olduğu kadar değilse bile, birazcık da olsa benim için de kendine dikkat etmeyi denemek istemez nüsin?”

“Kızlar söylediler, bundan böyle sığınağında yemek yeme yok. Eğer kızları ikna edebilirsem, sığınağını da kaldırmak isterim. Önce mutfak dediğin yerdeki çanak-çömlek, kaşık-maşık neyin varsa hepsini yukarı taşırız. İkizler razı olurlarsa onlardan birinin odasını sana veririz…

Yok olmazsa benim, yani rahmetli Hatice’nin odasını sana veririm, ben salonda yatar-kalkarım. Daha da olmazsa çaresiz kalırsak sığınağın; sığınağın olarak kalmaya devam eder, ne yapalım?”

“Eee! Peki, sen? Seninle ilgili neler yapmamı istiyorsun? Aslında bu; ‘Hiç de sorulacak bir soru değil ya!’ neyse...”

Ecel gelince cihane, baş ağrısı olurmuş bahane örneği seninle karşılaştığımız gün ertesindeki süre içinde çok şeyi düşündüm. Başucumda Kur’an’ı Kerim olacak. Okumasını biliyorsun, değil mi? Üstünde zemzem yazılı bir şişe suyum var. Nüfus Kâğıdım, ilâçlarım, rapor ve reçetelerim başucumdaki çekmecede. Oje, boya neye kullanmam. Ama üst sol dişlerim protez. Sonum gerçekleştiğinde, yıkanırken çıkarmayı unutmasınlar!”

“Dur bakalım! Hemen öldün sanki! Hem bırak, senin yerine dünyaya lüzumsuz gelmiş biri olarak ben öleyim. Sana bir şey olmasın, dilerim. Sen çocuklarının başlarında anaları olarak kal ve yaşa isterim, her ne kadar Allah’ın işine karışmak, kader denilen şeyin önüne geçmek mümkün değilse de. Söyle bana; bundan sonraki yaşamını benimle tüketmek zoruna mı gider yoksa?”

“İsterim, ama kızlara danışmadan olmaz. Gündüzleri yanımda olmazsan, kalbimle ilgili bir sıkıntı hissettiğim anda, yukarıdan evin tabanına oklava ile vururum, yetişirsin başıma. Ayrıca büyük kızımın, yani Melisa’nın telefon numarasını yazıp çekmece üzerine bırakacağım, hemen şimdi…

Bizim kapının anahtarından bir tane de senin için yaptıracağım, kızlar okullarından döner dönmez. Dileğimi tekrarlıyorum; başımda Kur’an oku, dudaklarıma zemzem tattır, kızıma haber ver ve hiçbir yasal zorunluluk konumuz olmasa da beni de Hatice imişim gibi kucakla!”

“Bu hakkımı avans gibi şimdi kullanmak istesem?”

“Yani sırf bu hakkı kullanmak için erken göçmemi istiyorsun, öyle mi?”

“Hayır! Çok ve uzun yaşamanı, bu suretle de sık sık kucaklamayı ve öpmeyi diliyorum seni. Ve hemen tekrarlayayım, sen ölme, çocukların var! Benim kalan ömrümün tümünü sana aktarsın Tanrı. Ve beni ayıplama lütfen, ‘Kocaman adamsın!’ deme! Sözlerinden cesaret aldım. Sen, Hatice’sin ve seni sevdiğimi hissediyor değil, biliyor ve sende yaşıyorum!”

“Ne zamandan beri?”

Kâlû Belâdan(14) beri diyeceğim, inanmayacaksın! O zaman ilk karşılaştığınız andan beri, diyeyim!”

“Ve ölen karın yerine hiç hakkım olmadığını bilmeme rağmen beni onun yerine koyduğuna buna da benim inanmamı bekliyorsun! Öyle mi?”

“Ben beni biliyorum. Sen, benim yerine konulan değil, yenisin, teksin, bir tanesin! Sen beni bilmesen, bilmek istemesen de, ben sana beni bilmeni sağlama gayretini yaşayacağım, hemen şimdiden başlamak üzere...”

“İnanıyorum ve şimdi geçmişteki o kadar vakti beraber nasıl geçirdiğimizin farkında olamayışımıza da inanamıyorum. Neredeyse öğle ezanı okunmak üzere, istersen bana ilk sarılma hakkını kullanabilirsin!”

“Peki, camiden dönerken imamı da yanımda getireyim mi?”

“Hayırdır, neden?”

“Birincisi beraber olduğumuz süre içinde sana, size herhangi bir yanlış söz gelmemesi. İkincisi; ‘Hemen ölürüm!’ gibi bir yanlışlığın var ya hani senin, sana ait olduğumun ispatı gibi dünya-âleme(14) haykırmam ve umutlanmam gerek bunun için. Çünkü yaşama sevinci hissediyorum içimde ki his bu umut etmemin belirtisidir...”

Sabır acıdır, meyvesi tatlıdır(26), derler. Kızlarımın ‘He!’ demelerini işitmeden, ben de sana ‘He!’ demem bilesin!”

“Peki öyleyse, ‘Beni burda bırak git, git gidebilirsen…(20) Yalnız kalbinin durumunu ve konumunu kızlara mutlaka anlatman gerek, bu benim onlara ve sana karşı başarılı olma oranımı yükseltir. Çünkü onlar okula gittiklerinde başında bir canın, destek olarak birinin olacak olması onları rahatlatacaktır…

Onlara bunun gerekliliğini anlatmakta yarar var, diye düşünmekteyim. Gene de sen bilirsin, tabii! Benim sana ihtiyacım var, senin de beni istemeni beklerim, şimdi hak olarak görmesem de.”

Kendimi 18 yaşlarında, ilk kez sevgilisi olan bir genç gibi hissediyordum. Birsen’e sadece sarılmadım, utangaç bir âşık gibi öptüm onu, ne çekindi, ne uzaklaştı, ne de kaçtı…

Anlatması gerekenleri biliyordu Birsen, eğer zaman yeterli olsaydı. O evine yöneldi, kapının kapanma sesinin bir sonrakinin sonrasında açılışında huzur dolu olmasını diliyordum.

Aradan geçen zamanın farkında değildim, kızların ayakkabılarını elden geçirip, boyamaya çalışıyordum. Tavanıma ısrarlı bir şekilde indirilen darbeler endişelendirdi beni, çekindim, hatta korktum. Kapı kapalıydı, kırdım, açtım. Yerde halı üstündeydi Birsen, donuk bir sesle;

“Sol kolum ağıyor, sırtımda da anlayamadığım bir ceza ağısı var sanki kulunç ya da sertleşme gibi değil. Güçsüzüm, tükendi gücüm, ağrıya dayanamaz gibiyim!” diye solumaya çalıştı nefes nefese.

Pencereyi açtım, bakkala çığırdım;

“Kapat dükkânı, arabanı al, gel, acil durumdayım!"

Taksi çağırmak, aklıma gelmemiş olsa gerekti. Hoş aklıma gelmiş olsa bile neyle çağırırdım ki, Birsen’in de cep telefonu olmasına rağmen, koşsam bu zaman kaybı, üstelik Birsen’i bensiz bırakmak demekti ki, bakkala karşı yaptığım en doğru olandı.

Sonuç...

Hastaneye yetiştik. Büyük kız Melisa'ya haber verdim, o da kardeşlerini toplamış. Yoğun bakımdaki annelerine yetişti üç kız da, “Allah razı olsun!” dilekleriyle. Bu dileklerin bana mı, Hızır gibi onu hastaneye yetiştiren bakkala mı olduğunu kestiremediml

Anjiyo(5)...

Üç damar tıkalı, % 70 ler üstünde…

Bir bekleme süresi, ardından By-Pass(5) ve daha uzun bir süre nekahet(5), ilâç tedavisi, dezenfektan, enfeksiyondan korunma süresi...

Doğal olarak bu süreler, insanın yapısının dayanıklılığına, direnme yeteneğine yatkınlığına, yaşına, ırkına, hatta cinselliğine göre değişkenliği olan özelliklerdi.

Birsen hastanedeydi, kızlardan biri her gün refakatçı olarak kalıyordu yanında. Bense görevli olmayan(!) iki kız için ellerini kıpırdatmaksızın 7/24 sabahtan geceye kadar hizmet veriyor, araya sıkıştırmaya çalıştığım özel vakitlerde de Birsen’i kızlara hissettirmeyecekmiş gibi(!) ziyaret etmeye çalışıyordum.

Bir şeyi bilmek başkaydı, bilmeden bildiğini sanmak ayrı bir şey. Yapmak başka bir şeydi, sorup öğrenmemek bir başka bir şey! Salata, cacık, tarifine uygun puding yapmayı biliyordum da, ya da bildiğimi sandığım durumlarda(!) takviye etmesini biliyordum. Ama yaşam bir bakıma tecrübelerle öğrenilirdi. Sebzelerle yapıyordum bir şeyler...

Günlerden bir gün, hani canım da çektiğinden sucuklu-pastırmalı kuru fasulye ile pilâv yapmak geçti içimden. Başlangıç da tarhana çorbası olacaktı. Kuru fasulyenin bir gün öncesinden suya basılacağını, ertesi gün kaynatıldıktan sonra yemek haline dönüştürüldüğünü ne kimse öğretmişti bana, ne de ben öğrenmeye kavillenmiştim(7).

Yaşamımda bu kadar perişanlığı üst üste yaşadığım bir başka günüm olmamıştı. Sıcak suya tarhana atmıştım, topak topak olmuştu, herhalde o zamanlar blender diye karıştırıcı bir alet yoktu, ya da ben bilmiyordum.

Kuru fasulyeyi de, pilâvı da çocuklar yememişlerdi, “Takır-takır” diyerek. Çorba zaten başlangıçta sırasını savmıştı. Gizleyip kapaklanmadan hepsini “Günah olmasın!” diye ben yedim, sünnetledim(7), bitirdim, gün be gün, biraz sıkıntım olsa da!

Melisa önce bir yemek tarifleri kitabı verdi elime ve imalı bir şekilde;

“İsterseniz bedava staj hizmeti verebilirim!” dedi. Kıyamazdım iması için ona, hiç birine. Sitemi hak etmişsem, popo üstü oturup düşünmeli, kendime gelmeyi bilmeliydim.

Öğrenmenin sınırı yoktu, yaşam boyunca nelere şahit olurduk ki? Bu nedenle Hazreti Ali’nin; “Bana bir kelime öğretenin kulu, kölesi olurum!” sözüne kulak vermek en doğru hareketlerden biri idi.

O akşam, ekmek arası bir şeylerle doyundu çocuklar, tost yapmaya bile üşenerek...

Hemen eklemeliyim ki, kitaba bakmaksızın bir sonraki gün kuru fasulyenin suya basılmasından ders alarak bu kez patateslere kuru fasulye işlemi uyguladım, birazından da patates salatası yaparak.

Söylememe gerek yok, çorba, kuru fasulye, pilav gibi hepsini ben tüketmedim, patates püresi ya da lâpası yemeğini(!) çocuklarla beraber hallettik, sohbetle ve yemek tarifleri dillendirilen şakalarla.

Birsen’in yoğun bakımda, hastanede doğal kalma süresi bitti, evine taşıdım onu kucağımda, sığınağıma götürecek değildim ya!

İçsesim bağırırcasına komut vermek istedi, fısıldamasına izin verdim sadece;

“Başarmak, ya da çözüme ulaşmak gayet kolaymış gibi görünse de, lütfen peşinen gülümseme! Sevinmek için kendine çok az da olsa, yeterli olacağına inanacağın kadar süre tanı! Ama mutlaka!”

“Kızlarla henüz konuşmadım, ama sen benim olmayı istersen, benim sana ‘Hayır!’ demek gibi bir lüksüm yok…”

“Ama sen beni istemezsen, kızlarının da bana ‘Baba!’ demeleri için ısrarım olmaz. Üstelik ‘Sadece evimizi üleşelim!’ dersen ona da kesinlikle ‘Hayır!’ demem. Çünkü bu senin kalbinin yönlendirdiği bir hayat...”

“O kalbi durmaması için sen seferber olmadın mı? Tanrı senin için beni sana lâyık görüp yaşamama imkân vermedi mi? Kızlarımın ne demelerini bekliyorsun ki? Bu halimde, diz çöküp; ‘Al beni!’ diye yalvarayım mı sana?”

“Asla aklımın ucundan bile geçmez. Gerçek, gerçeğin gerçek olduğuna kendini inandırabilmektir. Benim tek bir gerçeğim var, o da sensin. Ama ısrar ediyorum, senin olmama, benim olmaya ne dersin? Üstelik mal varlığın ya da zenginliğin umurumda değil, yüz görümlüğü olarak da bu evi ayağa kalkar kalkmaz sana vereceğim…

Ne deniyor, galiba mihri muaccel(28) olarak...”

“Mademki çok ısrar ettin, peki! Ama birincisi; ben iyi oluncaya kadar bana tahammüllü ve sabırlı ol! İkincisi; kızlarımızı ikna etmek de senin ferasetine(6) kalmış!...”

 

YAZANIN NOTLARI:

(1) Bilmem ki bu dünyaya ben niye geldim…  “Neden saçların beyazlanmış arkadaş…” diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Cengiz TEKİN’e, Bestesi; Hüseyin Rıfat ŞENGEL’e ait olup eser Muhayyerkürdî Makamındadır.

(2) Söylemek istesem gönüldekini, dilime dolanan ıstırap olur… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Vecdi BİNGÖL’e, Bestesi; Selahattin PINAR’a ait olup eser Rast Makamındadır. Eserde bir bölüm; “Yazsaydım derdimin ben bir tekini, ciltlere sığmayan bir kitap olur” şeklindedir.

(3) Annem-babam oldukları ve doğduğum için onlara şükranım olamazdı, çünkü doğmamış olsaydım, ‘Neden doğmadım?’ diye de bir şikâyetim olmayacaktı ki? Eğer yanlış aklımda kalmadıysa Felsefe olarak; André GIDE, Cesare LOMBROSO, Dale CARNEIGE veya John Stuart MILL sözü.

Bu düşünceyi neden sahiplendiğim hatırımda değil. Ancak bunun için Ömer HAYYAM’ın; “Bu dünyaya kendi isteğimle gelmedim ben; / Şaşkınlıktan başka şeyim artmadı yaşarken / Kendi isteğimle de gidiyor değilim şimdi, / Niye geldik kaldık, niye gidiyorum bilmeden” sözlerini paylaşmak uygun geliyor bana.

(4) Üç şeyde seçme şansın yoktur; Ana-baba, kardeş, evlât. Ne çıkarsa bahtına… sözünü hatırladım.

(5) Anjiyo (Anjio); Anjiyo kardiyografi sözünün kısaltılmışı. Kalp damar sertliği hastalığının belirtileri ortaya çıktığı zaman veya kalp krizi gibi damar tıkanıklığı durumlarında kasık damarlarından çok ince özel tellerle girilip kalp damarlarına gösterici bir ilâç verilerek damarların, tıkanıklıkların ve sorunların teşhisinin görüntülenmesi olarak uygulanan tıbbi tetkik yöntemi.

By-Pass; Yan geçit anlamında olmakla beraber kardiyoloji bağlamında kalp damarlarında tıkanık olan yeri ek damarla geçme, atlama, dolaştırma, aşma. Çözüm aynı zamanda stent ya da balonla da gerçekleştirilmektedir.

Nekahet (Nekâhet); Bir hastalık veya ameliyat geçiren şahsın, eski sağlığına kavuşabilmesi için geçen dinlenme süresi.

(6) Bonus; İkramiye, fazladan ödenen bir meblağ, prim, kâr payı, teşvik primi, herhangi bir şey, sürpriz.

Derbeder; Giyimi kuşamı, yaşayışı ve davranışları düzensiz, perişan kılıklı, hırpani.

Dirayet; Beceriklilik, bilgi, yetenek, feraset, ustalık. Kavrayış, zekâ, zeyreklik.

Falçete Falçata; Bir maket bıçağı kabul edilebilir. İtalyancadan gelen kelime; kunduracıların deri, kauçuk, tahta kalıpları düzeltmek için kullandıkları alet. Aynı paragraf içinde belirtilen malzemeler kundura sektöründe kullanılanların bir kaçı olarak bilgi anlamında belirtilmiştir.

Feraset; Dirayet. Zekâ, bilgi, kavrayış Zihin uyanıklığı, bir şeyi çabukça anlayış kabiliyeti, bir insanın ahlâkını, kabiliyetini yüzünden anlamak melekesi. Kuvvetli bilgi sahibi olmak. Zıddı; ahmaklıktır.

Fesatlık; Bozukluk, karıştırıcılık, arabozuculuk, karışıklık, kargaşalık, herhangi bir konuda iyimser olmama, kötü yorumlama. Arabozuculuk, hile, hilekârlık durumu.

Haslet; Kişinin yaratılışından gelen özelliği, yaradılış, huy.

Kıytırık; Değersiz, bayağı.

Muamma; Anlaşılmayan, bilinmeyen bir şey. Bilmece.

Mutat (Mutad); Alışılmış yol, tarz ve şekil, şey. Her zamanki gibi. Alışılan. Alışkanlık.

Muteber; Saygın, değer verilen, itibarı olan, hatırı sayılır, sözü geçer, inanılır, güvenilir, değerli. Yürürlükte olan, geçerli.

Müştemilât; Eklenti. Ana binaya yapılan ayrı işlevde bulunan bölüm, yapı ve eklentiler. Depo, ardiye, avlu, ahır, bahçe, balkon, taraça vb.

Payanda; Destek. Bir duvarı tutmak, yıkılmasını önlemek için yanlamasına konulan destek.

Referans; Bir kimsenin yararlılığını ve yeteneğini gösteren belge. Başvurulması gereken kaynak. Tavsiye, bonservis.

Sıhrilik; Kan bağı ile değil kanuni yollarla oluşan hısımlık. Türk Medeni Kanununun ilgili maddelerine göre karı ve kocadan her birinin kan hısımları, öteki eşin aynı derecede hışmıdır.

Zanaat; Sermayeden çok emeğe dayalı, öğrenmek yanında, el becerisi de isteyen meslek. Bu iş sahiplerine zanaatkâr denmekte.

(7) İnzivaya Çekilmek; Toplumdan (insanlardan) kaçıp, dünyayla ilgisini keserek, hiçbir şeyle ilgilenmeyerek tek başına bir köşeye çekilip yaşamak, kendi köşesine çekilmek.

İstihareye Yatmak; İstihare, Arapça kökenli olup kısaca anlamı; “Girişilecek bir işin hayırlı olup olmadığını anlamak için abdest alıp, dua okuyarak uykuya dalmak”tır. (Genelde camide, bazı-bazen evinde namaz kılıp, gereken dualar yapıldıktan sonra, insan yönünü Kıbleye doğru çevirerek yatar ve eylem gerçekleşir.) İstihare için öncesinde tövbe edilip, gusül abdesti almak ve sonrasında iki rekât namaz kılınması gerektiği bilinmektedir. İstihare bir gün, ya da bir gece ile sınırlı olmayıp birkaç gün devam edebilir. Kendine has duaları da vardır. Bir de şunlar anlatılır; eğer istiharede beyaz ve yeşil görülürse hayırdır ve düşünülen iş yapılır, siyah veya kırmızı görmek ise şerdir, o işin yapılmasından vazgeçilir. (Günümüzde insanların bunu; herhangi bir işlemde rastlayacak rakamların tek çift olması, papatya falları vs. ile yapılması insanların daha kolayına gidiyor olmalı, herhalde.)

Kavillenmek; Anlaşılmak, kararlaştırılmak, sözbirliği etmek, sözleşilmek, karşılıklı olarak söz vermek.

Kolaçan Etmek; Çevrede olan biteni anlamak amacıyla dolaşmak.

Sadede Gelmek; İlgisiz sözleri bırakıp asıl konuya gelmek. Maksada dönüp açıklamak. Konuya girmek.

Sünnetlemek; Lügat manası; bir tabaktaki yemeği iyice sıyırarak yemek. Halk dilinde ise; atılması, dökülmesi olası bir şeyi sevabını almak için yemek, içmek, bitirmek eylemi olarak vasıflanmaktadır.

Tınmamak (Dınmamak); Ses çıkartmamak, söylememek, takmamak, değer vermemek, önemsememek, herhangi bir harekette bulunmamak.

(8) Ahret (Ahiret, Kabir) Sualleri; Ölen insanı kabirde Münkir-Nekir denilen Sorgu Melekleri sualleriyle sorguya çekerler, bu sorular; “Rabbin kim? Dinin ne? Kimin ümmetindensin, Kitabın ne? Kıblen neresi?” diye başlayan ve “Rabbim Allah!” cevabı verilmesi gerektiğine inanılan suallerdir. İnsanları bıktıracak kadar uzun ve devamlı olarak sorulan sualler.

Püf Noktası; İşin en can alıcı noktası. İncelik ve dikkat isteyen en hassas nokta.

(9) İçki İle İlgili Bir Kısım Ayetler ve Hadisler; Kur’an’daki ayetler dışında Peygamberimize mal edilen hadislere göre; “İçki yapan, yaptıran, içen, taşıyan, kendisine taşınan, satan, parasını yiyen, satın alan ve kendisi için satın alan” haram işlemiştir. Diğer bir hadiste İse; “Allah'a ve ahiret gününe iman eden kimse içki bulunan sofraya oturmasın!” sözü de hafızalardadır. “İçkiden uzak durun. İçki, bütün kötülüklerin anasıdır. Sarhoşluk veren içkinin azı ile çoğu arasında haramlık yönünden bir fark yoktur.” “İçki küpüne parmağım batsa, o parmağı keser atarım.” Hazreti ALİ (Özellikle düğün sofralarında içki içenle aynı masalarda oturan bu söze uyan hiç hacı, hoca görmediğimi söylemek isterim!)

Kur’an, Mâide Suresi, 90. Ve 91. Ayetler; “Ey iman edenler! İçki, kumar, dikili taşlar (putlar) ve fal okları, çekilen zarlar şeytan işi birer (murdar) pisliktir. Bunlardan kaçının ki, kurtuluşa eresiniz. İçki ve kumarda şeytan sırf aranıza düşmanlık ve kin düşürmeyi ve sizi Allah’ı anmaktan ve namaz kılmaktan alıkoymayı ister.”   

Kur’an, Yunus Suresi, 4. Ayet.  Kâfirlere kaynar sudan içki ikram edileceği” belirtilmiştir.

Kur’an, Nahl Suresi, 67. Ayet; “Hurma ağaçlarının meyvelerinden ve üzümlerden hem içki, hem de güzel bir rızk edininiz. Elbette bunda aklını kullanan bir toplum için ibret (delil) vardır” Diyanet İşleri Meali. “Hurmalıkların meyvalarından, üzümlerden de sarhoş edici bir içecek ve güzel bir rızık elde edersiniz. İşte bunda, aklını işleten bir topluluk için kesin bir mucize vardır” (Kendini âlim sanan sabit fikirliler karşısında Profesör Dr. Yaşar Nuri ÖZTÜRK ve onun gibi dürüst ilim adamlarının yorumu).

(10) Ehli keyfe keyif verir kahvenin kaynaması, eşeği baştan çıkarır sıpanın oynaması... sözün tamamıdır. Ayrıca Türkçemize yerleşmiş; “Ehl-i keyfin keyfini kim tazeler? Taze elden, taze pişmiş kahveler! / Gönül ne kahve ister, ne kahvehane / Gönül sohbet ister kahve bahane…” gibi sözler ile birkaç türkü örneği vermeden geçersem olmaz. Örneğin; “Kahve Yemen'den gelir, / Gülü çemenden gelir (EDİRNE), Kahveyi kavururlar (ESKİŞEHİR), “Kahve koydum fincana (GİRESUN)” vardır.

Ayrıca kahve hakkında ben de birkaç yıl içinde birkaç dize çizmiştim.” 'BİR YUDUM SEVGİ (2006), FAL (2007), İZMİR’e AİT KISACIK BİR DEYİŞ (2007). Başlangıcı; “Unutacaksın bir kere, sağda solda gezmeyi, / Soğuk su ile süreceksin ocağa cezveyi, / Sonra koyacaksın kısık ateşte bol kahveyi, / Bak doyulur mu onun tadına yemekten sonra?” olan yine 2007 yılına ait KAHVE dizelerimden övünerek söz edebilirim...

(11) Sütten Ağzı Yanmak (Yoğurdu Üfleyerek Yemek); Bir olaydan gerekli dersi alarak benzeri durumlarda dikkatli davranmak.

(12) Aslını inkâr eden (saklayan) haramzâde (kâfir) dir; “Bir insan çarpık bir ailenin bir ferdi olabilir. Yoksul, eğitim görmemiş, kaba bir aileden gelebilir yahut da öyle olabilir. Bu durumu (geçmişini) saklamak ve utanç kaynağı olarak yorumlamak yanlıştır. Böyle bir aileden gelmek veya o olmak değersizliğin işareti değildir, zayıf karakterli kişilerin sığınmak istedikleri mekândır” anlamındadır. Hazreti Ali’ye mal edilen söze göre de; “Atalarını, mensup olduğu milleti inkâr etmek, kendini bir başka babadanmış, ya da soydanmış gibi göstermek, ancak haramla beslenen kimselerin yeltenebileceği bir densizliktir. İnsan geçmişini inkâr etmemeli, saygınlığı başka yerlerde değil, kendi meziyetlerinde ve insanlığında aramalıdır.”

Haramzâde (Haramzade); Kalleş, kurnaz, kötü niyetli kimse. Anası ile babası arasında evlilik bağı olmadan dünyaya gelen yahut babası belli olmayan çocuk, veledizina, piç. Her şeyin küçüğü, büyüğü ile aynı nitelikte olmayan.  Terbiyesiz, arsız çocuk. Bir bitkinin çevresinde yeniden beliren sürgün ve filizler, bir önceki yıl biçilirken tarlaya dökülenlerden kendiliğinden yetişen filiz.

(13) Şol cennetin ırmakları, / Akar “Allah!” deyü deyu, / Çıkmış İslâm bülbülleri, / Öter “Allah!” deyü deyu. diye başlayan ilahisinin ikinci kıtası; “Salınır Tuba dalları / Kur’an okur hem dilleri / Cennet bağının gülleri (Cennette huri kızları) / Kokar (Söyler) Allah deyü deyu” şeklindedir.  (İLÂHİ) Yunus EMRE

(14) Hac Farizası; Müslüman olmak, akıl baliğ olmak, hür olmak şartlarının yanında diğer birisi de; nafakadan fazla olarak, hacca götürüp getirecek ve evdekilere yetecek kadar parası olmak şeklinde yapılan İslamın beş şartından biri olan farz. Müslümanlığın beş şartından biri olan, Müslümanlarca Zilhicce ayında Mekke’de yapılan, Kâbe’yi ziyaret ve tavaf töreni. Genellikle tek bir Tanrı kabul eden dinlerde kutsal olarak tanınan yerlerin, o dinden olan kimselerce ziyaret edilmesi. Türkiye’de o zamanlar hacca gitmek için herhangi bir kural, ya da kontenjan konusu yoktu. Dinen şartları uygun olan herkes hacca gidebilirdi.

Kâlû Belâ; Tanrının ruhları toplayıp “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye sorması, ruhların ona; “Evet, sen bizim Rabbimizsin!” demeleri bir bakıma insanlığın başlangıcı olarak bu şekilde anılır.

(15) Cihar Atıp, Şeş Oynamak; Hile yapmak. Üçkâğıtçılık yapıldığının belirtisi olabilir mi? Yani olanla, olması gereken yerine uygulamanın kişinin lehine olan davranışı biçiminde yorumlanabilir belki.

(16) Garibim namıma Kerem diyorlar / Aslı’mı el almış haram diyorlar / Hastayım derdime verem diyorlar / Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ım ben… ve Bir çiçek dermeden sevgi bağından / Huduttan hududa atılmışım ben… Faruk Nafiz ÇAMLIBEL’in “HAN DUVARLARI” şiirinde duvardaki bir kıta.

Edip AKBAYRAM’a ait “GARİP” şarkısını dillendirmek istedim.

(17) 1950 lerde Ankara Hayvanat Bahçesinde adı “MOHANA" olan bir fil vardı. Ondan esinlenilmiş olsa gerek.

(18) İhlâs Suresi; Bismillahirrahmânirrahîm. Kul hüvellâhü ehad. Allâhüssamed. Lem yelid ve lem yûled. Ve lem yekün lehû küfüven ehad. (Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın ismiyle. De ki; O Allah bir tektir. Allah eksiksiz, sameddir (Bütün varlıklar O'na muhtaç, fakat O, hiç bir şeye muhtaç değildir. Doğurmadı ve doğurulmadı. O’na bir denk de olmadı). Buna mukabil bir örnek olarak Ahzâb Suresinde; “Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (sorumluluğundan) korktular” denilmektedir.

(19) Akşam olur, gizli gizli ağlarım... olarak, başlayan ve bence en iyi seslendiren olarak rahmetli Zeki MÜREN'in olduğunu iddia edeceğim Muhayyer Kürdi Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Halil SOYUER’e, Bestesi; Suat SAYIN’a aittir.

(20) Ne olursun güzelim, sevsen beni…  diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinde; “Âşık gibi sevmezsen kardeş gibi sev beni…” ve “Yaktın, yıktın, kül ettin, erittin beni…” bir bölümü olup eserin Güfte ve Bestesi; Rüştü DEMİRCİ’ye aittir ve Muhayyerkürdî Makamındadır.

(21) Sabırla Koruk Helva (Üzüm), Dut Yaprağı Atlas Olur; Sabretmesini bilen kimse, olmayacak gibi görünen işlerde bile başarıya ulaşır.

(22) KARATEKİN, Erol. 2012 Yılı. “GEREKLİLİK”

(23) Mal sahibi mülk sahibi / Hani bunun ilk sahibi / Mal da yalan, mülk de yalan / Var biraz da sen oyalan! Faniyiz, kefenin cebi yok anlamında Yunus EMRE deyişi.

(24) Bayram Değil, Seyran Değil…; Sözün aslı; “Bayram değil, seyran değil, eniştem beni niye öptü?”  şeklindedir. Durup dururken gösterilen bir yakınlığın, açık bir nedeni olmadığına göre gizli bir nedeninin olacağı endişesini anlatır.

(25) Bazen bakışlar, bazen sözler vardır; Sözün insanlar üzerindeki etkisinin büyüklüğünü yerinde söylenen sözlerin işlerin yoluna girmesini, sert söylenen sözlerin karşıdakileri menfi etkileyeceğini anlatan Bu düşünceye uygun olarak şunlar bir çırpıda söylenebilir. Duygular vardır anlatılamayan, sevgiler vardır kelimelere sığmayan, bakışlar vardır insanı ağlatan, insanlar vardır unutulmayan! Victor HUGO Bazen küçük bir bakış insana dünyaları verir, bazen o küçük bakış, insanı cehennemin derinliklerine yollar…  Jean Jacques ROUSSEAU Söz vardır, asalet dolu, söz vardır, rezillik diz boyu! Söz vardır gelip geçer, söz vardır, delip geçer! Söz vardır baş götürür!  Şems-i TEBRİZİ (Atasözü olarak da yeri var!)

(26) Sabır acıdır fakat meyvesi tatlıdır.  ARISTOTELES

(27) Git! Mutlu olacaksan… Güfte; Seyhan Girginer ve Zekai TUNCA’ya ve Bestesi; Zekâi TUNCA’ya ait olan  “Gözyaşımda saklısın, ağlayamam ben…” diye başlayan eserinin ikinci kıtasının başlangıcı; “Git! Mutlu olacaksan, beni düşünme…” şeklindedir. Bir diğer yerinde ise “Beni burda bırak git, git, gidebilirsen!” denmektedir. Gitme diyebilecek kadar güçlü olmalı insan hɑyɑttɑ. Çünkü hiç kimse, kaybettiklerini unutabilecek kadar güçlü değil aslında. Victor HUGO

(28) Mehr (ya da Mehir); İslâm Hukukunda erkeğin evlenirken kadına vermeyi taahhüt ettiği  (hatta şart olan) para, mal, mülk, altın, menfaat gibi şeylerdir. Mehir evlilik yapılırken; Mehr-i Müsemma ve Mehr-i Misil olarak ikiye ayrılır. Ancak mehir (ile hiç ilgisi olmayan şeriata göre haram olan “Başlık Parası”  ile karıştırılmaması gereken) kadına verilmek üzere takdir edilmiş bedeldir. Mehir ödenme şekline göre de; Mehri Muaccel (peşin ödeme), Mehri Müeccel (ölüm ya da ayrılık halinde ödeme) olarak ikiye ayrılır. (İslâm Hukukuna göre detayları öğrenmek mümkündür).