Daha doğumunda belliydi, ne mal olacağı...
Gözlerini açmadan, ilk soluğunu almasına çeyrek kala, poposuna vurulan tokadın anlamını çözmeden önce doktorun suratına işemişti bir fırt(1), iyi ki maskesi vardı doktorun. Bunu asla hak etmiş olamazdı doktor.
Be tahsili uzun, yaşamının sonuna kadar tahsiline devam etme mecburiyeti olan doktor! Bebeğin yüzünü kendine döndürerek poposuna vurmayı nasıl başarıp becerebildin ki? Yoksa şamarı bir başka doktor atmış da, isabet sana mı kaydedilmişti?
Bebek göbeği kesilmeden evvel doymamışçasına, ya da aç kalmışçasına kordondaki son lokmaları da tüketme gayretinde ve kaşları çatılı idi.
“Ekmek elden, su gölden(2), rahatım yerindeyken, beni bu nankör dünya ile buluşturmak için niye çaba gösterdiniz ki?” der gibiydi.
Yıkanırken, havluya sarılırken tepinerek hemşireyi de sebeplendirmişti doğar doğmaz eylemleriyle, daha anne yanı beşiğine, daha sonra da pusetine konulmadan önce, konulduğunda ve sonrasında.
Anne kokusuna ulaşamadan evvel, memesine saldıracak kadar doymamış, ya da acıkmış olsa gerekti, ağzını şapırdatıp şaplatması(3) bunun işareti idi. Bir anneye, anne olmak mutluluğu dışında başka hiçbir şey değişik başka bir mutluluk veremezdi. Annesi sakladı; örf, âdet, gelenek, anane her neyse göğüslerini ve koynuna aldığı bebeğinin yüzünü geniş bir tülbentle kapattı.
Öncesinde çılgın bir bebek olacağı, büyüdükçe çılgınlığının ve haşarılığının zulüm dolu olacağının belirtisi daha yaşamının birinci saati dolmadan fark edilmişti. Sinirlenmeyi, bunalmayı hak etmişçesine bağırıp çağırarak yüzündeki tülbendi o yumuk ellerinin becerebildiği güçle kaldırıp atmıştı.
Annesinin karnında nasıl büyüttüğünü kimseler anlamamıştı. Tırnaklarıyla annesinin memesini kanatacak şekilde, olmayan dişlerine şükredilecek damağı ile ısırırcasına ve içinde kırıntı, lokma, damla bile kalmayacak şekilde tüm sütü emmiş, tüketmişti annesinin memesinin içini.
Annesinin dengesinin bozulur gibi olması umurunda değil gibiydi, doymamıştı, kapalı gözlerini açma zahmetine katlanmaksızın, biliyormuşçasına el yordamıyla ikinci memeye de saldırmış, anında denilebilecek bir güç ve tavırla onu da tüketmişti.
Tek farkla; kendine sebep olanı, huyu gereği sokan bir akrep gibi, damağının yettiği tüm güçle tekrar tekrar ısırarak.
Evlâttı, sarıldı yavrusuna anne, geniş kapsamlı bir sesle ninni söyleme gayretini yaşadı, sanki bebeği anlayacakmış. Ne de olsa ilk annelik tecrübesi idi, okumuş olmasına rağmen o ninniyi oğlunun dinlemeyeceğini bile bile söyleme gayret ve garabetini yaşamıştı.
Nitekim bebek, oldukça heybetli bir sesle midesindeki tüm gazını boşalttı, annesinin ninni eşliğinde sırtını okşaması ile ve gözlerini açarak merakla etrafını gözlerken.
Herkesin merak ettiği; o küçücük bedendeki mide içine iki memenin sütünün nasıl sığdığı, sığıştığı idi.
İsmi konmamış, belki de hazır olup da kendisinin bilmediği isimsiz bebek etrafını süzmeye başlamıştı, anlıyormuşçasına, zihnine kare-kare resmetmek için olsa gerekti.
Ne kadar çok insan vardı çevresinde, hiçbirini daha önce hiç görmediği, bilmediği! Ama tanıyacaktı, tanıtacaktı da kendini, annesini tanıması, annesinin onu tanıması dışında hepsini. Nasılını kendisine bile anlatamayacağı sinsi(1) bir gülüşü vardı.
Dikkatini çeken öncelikle kenarda durup, ikide bir burunlarını çeken, gözlerini silen “Tüh! Tuh! Nazar değmesin!” diyerek tükürük bezlerinin tüm salgısını yüzüne soluyan, ulaştıran yaşlılar idi.
Kendince dünyayı boşu boşuna kirletmek hakları değildi. Yaşamı gençlere bırakmalıydılar. Eğer çabuk büyüyebilirse listesinin en başını bu ikisine ayırmalıydı. Nasıl mı? Hinlikte(1), kötülükte çareler tükenmezdi, şimdilerden hissediyordu. Bulurdu bir çaresini büyüyünce mutlaka; “Ve ba’sü ba’del mevt!(4) Er kişi niyetine, hatun kişi niyetine!”
Ama neden? Sadece dünyayı fuzuli olarak tükettiklerine inandığından dolayı mı? Yani dünya sadece kendisine, kendisi gibi olanlara, gençlere mi aitti?
Yaşadığı süre bir saati çoktan geçmişti. Zaman durmuyor, yürüyordu, ister ağır-aksak(2) densin, ister koşar adım. Sütler durduğu yerde durmuyor, doğal olarak hazmoluyordu.
Altındaki ıslaklığın yoğunluğu kendisini sıkıntıya sokmuştu. Düşünüyor, hem de acayip-acayip düşünüyor, ama altını çevresine nasıl haber vereceğini, ne elifi-merteği(2), ne de abeceyi biliyordu. Her şey anne karnındayken öğrenilmiyordu ki!
Şu başında durup etrafına gülücükler dağıtan, şeker ya da çikolata ikram eden kişi babası olmalıydı herhalde, minnet duymayacağı(3), teşekkür etmeyeceği. Çünkü doğmasaydı; “Neden doğmadım?(5)” diye bir şikâyeti, ya da sitemi olmayacaktı ki!
Onlar istemişlerdi kendisini, belki de istememişler kaza ile olmuştu ki; bu kendisini hiç mi hiç ilgilendirmiyordu.
Açtı ağzını, tıpkı anne göğsündeki gibi, altının temizliği için…
Gereğini halletmişti gelen hemşire.
“Hoş geldin dünyaya yakışıklı bebek!”
Bir tanımadığı ses daha, üstelik dünyaya geleni “Yakışıklı” olarak yorumlayan...
Kimdi omzuna bir şeyler sıkıştırmaya çalışan? Çevreyle henüz iletişim modunda olmadığına ancak karar verdi (ya da verebildi).
Sonralarında ufak bir sızı duydu şeyinde ve sesler yükseldi, galiba şöyle idi;
“Oldu da bitti maşallah, güvey olur inşallah!”
Herhalde ilerilerdeki masraflardan kaçınmak gayret ve düşüncesiyle “Sünnet” denilen olayı gerçekleştirmişti büyükleri. Gecikseydiler ne olurdu, bilmiyordu?
Ağzı kulaklarına mı varmış, kulakları ağzına mı ulaşmış o yaşlı adam önce sağ kulağına, sonra sol kulağına bir şeyler bağırıp çığırmıştı. İlerleyen zamanda bunun bir âdet, isim konulması için ezan ve kamet olduğunu öğrenecekti.
Ağız-kulak ilişkisinde ise dede olduğunu öğrendiği yaşlının isminin kendi ismi olarak da tescilleneceğini o anlarda bilmesi mümkün değildi.
“Senin ismin Vahim!” denmiş, o ismi yüklenmişti, daha bebekken onca yaşın ağırlığını yüklenmiş olarak. Torun-dede ilişkilerinde ne gibi gelişme, ilerleme, ya da gerileme olacağı hakkında daha başlangıç olan şimdiden bir fikri olamazdı.
Ancak zihninin bir yerlerine, şuur altı(2) olarak, bu ismi yakıştıran dedesinin hakkından geleceğini, defterini ilk düreceği(3) kişi olarak yerleştirmişti, olur muydu? Olurdu tabii, neden olmasındı ki?
İnsan zekâsı, yaş denilmeden nelere kadir değildi ki? Ancak, gelişmemiş beyni, dimağı(1) ve zekâsı ile nasılını ve zamanını kestirecek durumda değildi o an. Düşünmek için oldukça uzun bir zaman dilimi gerekti. Belki aklı zamanından önce de başına gelebilirdi, kim bilir?
Zaman ilerlemeye devam ediyordu, ömrünün ilk basamaklarında adım adım ilerleme gayretini yaşıyordu Vahim.
Bebek olarak doğarız, büyürüz, genç, yetişkin oluruz, ihtiyarlarız ve ölürüz. "Neden doğduk?” diye sorgulamak geçer içimizden Yaradan’a isyan gibi, ama cesaret ister, cesaretimiz yoktur geçen zaman içinde.
Ancak gözlerimiz görmez, kulaklarımız duymaz, rahat nefes alamaz, ağzımızı şaplatamayız, kalp ritimsiz çalışır, bedenini bile destek olmadan rahatça taşıyamaz insan.
Ve bu gayreti yaşamaya çalışırken o soru takılır yalpalamama gayreti yaşayan dilinin ucuna insanın;
“Bu dünyaya ben niye geldim?!(6)” şeklinde az-buçuk(2) değil, tüm bedenini saran, sarsan bir merak ve korkuyla. Bu arada inanç konusunda sıkıntısı yoksa Allah’a yağcılık, yalakalık yapmakta da geri kalmaz, yat-kalk, iki-üç ayet, bir-iki hadis, “Selamın aleyküm! Aleyküm selâm!” ve “Allah şükür!”
Vahim, bunlarla bebeklik devresini geçmiş, “Büyürüm, büyümeliyim!” safhasında ilerlemek gayretinde idi. Niyeti, arzusu çabucak büyümek üzerine idi, kurguladığı yanlışları, yanlışlıkları, kötülükleri en kısa zaman içinde yaşama geçirmek için.
Azıcık daha büyümesi gerekti, azıcık daha da büyüdü, henüz okula başlamamış olmasına rağmen, kendince muzırlıklarının(1) başlangıcı belli idi. Elde bir ve elde iki olarak.
Evinin içinde dört dönüyor, canı sıkılıyor, ekmek elden, su gölden yaşamasına rağmen birkaç şeyden hazzetmiyordu(3). Örneğin; annesinin kendisinin sokağa çıkmasına neden çok zaman izin vermemesini anlayamıyordu Vahim. Sokağa çıkma izni olduğunda da sokağın çocukları onu aralarına almıyorlardı. Sebep bakışları ve işkenceleri miydi?
Meselâ; bir ara komşulardan birinin tavuklarından birinin tüylerini canlı canlı, bağırta çağırta yolmağa başlamış, ancak kaçarak kurtulmuştu tavuk sahibinin elinden, bu neden olabilir miydi? Ya da bir kırkayağı yakaladığında, kargaburnu-pense ile ayaklarını teker teker koparmak?
Mahallenin kedi ve köpekleri onu tanır olmuşlardı, gördüklerinde “yiğitliğin %99 'u kaçmak” deyip aniden ortadan kayboluveriyorlardı. Kuyruklarına konserve teneke kutularının bağlanmasından dolayı “İllâllah demişlerdi(3)! Gına gelmişti(3)!”
Kedilerin bir başka dertleri daha vardı. Merak bu ya! Yakalandıkları zaman her seferinde teneke bağlanmıyordu, bir de balkondan atıldıklarında dört ayaküstüne düşüp düşmediklerinin ispatını gerçekleştirmek mecburiyetinde kalıyorlardı.
Vahim’in en çok zevk aldığı şey ise; evinde kuş kafesi içinde fare beslemesi idi, Hani şu Hamster(7) denen beyaz fareler…
Elleriyle beslediği, en zevk veren, en iğrenç, insanları en çok tedirgin eden, iğrendiren oyuncakları olduğu söylenebilirdi...
Evin kalabalıklığına da akıl erdiremiyordu. Anne-baba-evlât üçgeni, sanki beşgen şeklindeydi daha önce elde bir, elde iki dedikleriyle. Yerlerinden ancak abdest dedikleri yıkanma için kıpırdayıp kalkan, namaz dedikleri şeyle defalarca eğilip-bükülüp yatıp kalkan.
Doğumundan da, kulağına bağırılmasından da, aklına hapsedemediği deyişlerden de hissettiği kadarıyla anneanne ve anne dede olsalar gerekti onlar. Kargacık-burgacık(2) yazıları olan büyük bir kitap onlara bakılmasını emrediyormuş(8), bildiği o kadardı.
Annesinin gecikmesinin nedenini ve bu mürüvvetten(1) kendisinin doğumuyla ilk faydalananların dede ve anneanne olduğu bilinmeyecek bir şey değildi. Üstelik oturdukları değil çöktükleri yerden bağırıp çağırarak emir vermesini de öyle iyi biliyorlardı ki;
“Kızım! Takma dişlerimi yıkayıver!”
“Kızım! İlâç vaktim geldi galiba!”
“Kızım! İnsülinimi(1) yapıver, şekerlikte de şekerim kalmamış, şekerim-mekerim düşer, neme lâzım, tamamlayıver?”
“Kızım! Yemekte ne var?”
“Kızım! Şuradan kara böcek geçti galiba!”
“Yok, baba sana öyle gelmiştir. Her gün çevrenizi, her hafta sonu da evin her tarafını çamaşır suyuyla, deterjanla temizliyorum, ayrıca belirli yerlere ilâç koyup, fısfıs da yapıyorum. Bu evde kara böcek ne arasın ki?”
İkisi de televizyonun karşısındaki kanepenin iki tarafında uyuklayarak izlerlerdi artık canları ne istiyorsa ve kumanda kimin elindeyse. Geceleri “Allah rahatlık versin!” dualarıyla odalarında ayrı somyalarda yatarlardı.
Peki, o? Onun odası yoktu ki, somyası olsun, ikisinin odasında, yer yatağında ortalarında yatardı, uyumak anlamında değil ama eğer onların birinden biri horlamaya başlamadan evvel uyuyabilirse. Geceleri öksürük, tıksırık, horlamaya katkı olarak hırlama, gaz çıkarma gürültüleri ve çok zaman;
“Vahim! Suyum bitmiş oğlum, bi koşu dolduruver!” Şükrettiği şey, çişleri geldiğinde çişe götürmemesi idi!
Sözlerinde; “Lütfen, zahmet olacak!” gibi bir eklentisi olmamasının yanı sıra dönüşünde kuru kuruya bir “Sağ ol!” ile geçiştirilirdi uykusunun kesintiye uğramasının mükâfatı gibi.
Bazen takma dişlerini koydukları suyu da içtikleri olurdu, takma dişlerin bardakta çınlayan sesinden anladığı kadarıyla bu yankılanışın da tekrar “Vahim!” diye başlayan cümlenin kurulumu olurdu.
Demek oluyordu ki; kahrından değil(!) dünyayı (kısmen de annesini ve kendisini de) daha fazla meşgul etmeme vakitleri, dolaysıyla da kendisinin görev, ya da eylem vakti gelmiş, hatta geçmişti bile.
Çözüm? Kolaydı, dedesinin çekincesi kara böcek ve yılandı. Öncelikle bol bol kara böcek toplayıp bir kavanozda biriktirecekti, ölü ya da yaşar fark etmeyecek. Yılan durumu zor gibi gözüküyordu, ama çeşitli hayvanların pazarlandığı o dükkânlardan birinde herhalde yılan bulması zor olmayacak gibi geliyordu kendisine, doğal olarak zehirsiz.
Çünkü öncelerinde ilk idmanları, ilk deneyimlerini o yaşlılarla yapmıştı biraz büyüdüğünde; örneğin tuz ve şeker kavanozlarının yerlerini değiştirerek. Yakalayıp toplu iğneye geçirdiği kara böcek ve karasinekleri takma dişlerini koydukları bardaklara iliştirmek gibi.
Perdeden perdeye uçarak tarzancılık oynamak ve kornişi koparmak, yatak çarşaflarından çadır kurup tek başına tamtamlar(1) eşliğinde ve acayip seslerle kızıl dericilik oynamak gibi...
Anneannenin durum-vaziyetini halletmesi daha kolay gibi görünüyordu kendisine. Bunun için pusuda bekleyip ya insülini uzak tutmak ya da şekerinin çok azaldığı bir zamanda şekere uzanmak gayretinde olduğunu hissettiği anda şekerliği alıp uzaklaşarak sinsi sinsi anneannesinin gözlerinin kayıp başının bir yöne kaykılmasını(3) beklemek yeterli olacaktı...
Tatil günlerinden biri idi, babasının arkadaşlarıyla maça, annesinin de semt pazarına gittiği. Gerekliydi.
Vaktini ayarladı. Kavanozu açmadan ve ölü yılanı uyumakta olan dedesinin göğsünün üstüne yerleştirdi. Bir ıslık çaldı dedesinin duyacağı ümidiyle, dedesinin kulaklarının ikinci mevki duyarlılıkta olduğunu unutmuşçasına. ![]()
Sonra omuzundan tutup sarstı hafifçe. Yaşamında ilk defa böyle bir hareketle karşılaşan dede, yerinde doğrulmaya çalışarak gözlerini açma gayretini yaşadı.
Gözleri hayretle büyüdü, ağzından “Hı! Hığk! Hık!” gibi kelimeler döküldü anlamsız, gözleri şaşılaştı, başı yana düştü. Kara böceklerin ve yılanın görevleri bitmişti.
Kavanozu açtı, içindekileri yılanla birlikte tuvalete attı ve sifonu alaycı bir gülüş ve zevkle çekti. Kavanozu çöpe atması gerekli değildi hemen, yakalanma nedeni olabilirdi, sakladı.
Sinsi plânının birinci bölümünü başarıyla(!) tamamlamıştı. Gitmesi gereken, sayesinde ömrünü tüketip, gitmesi gereken yere gitmiş olsa gerekti, hiçbir engelle karşılaşmayarak...
Sinsiliğinin ikinci basamağını gerçekleştirmek için anneannesinin başında beklemeye başladı. Avantajı; annesinin markete gitmesi, düşüncesi; bugünün işini yarına bırakmama idi.
Hani; sabreden derviş, murada erermiş ya yahut da sabırla koruk helva olurmuş ya, bekliyordu ve aradan geçecek, geçmesi gereken süreyi tam olarak bilemiyordu.
Yaşlı kadın herhalde horultulu uyuklamasında şekerinin çok alt seviyelere ulaştığını hissetmiş olmalıydı ki, gözlerini araladı. Torunu şekerlik elinde ona bakıp gülümsüyordu.
“Versene oğlum!” diye elini uzatırken, Vahim hareketinin farkında değilmişçesine; “Lütfen, demeyi unuttun herhalde anneanne!” dedi.
Yaşlı kadın fazla direnemedi, dirense ne olacaktı ki sanki? Kocasından farklı bir şekilde, uzunca bir “Gark!” şeklinde gaz çıktı boğazından, etrafa garip bir elma kokusu salındı, burun kanatları nefes almak için direnmesine destek veremedi, gözleri pörtledi(3), onun da başı bir kenara kaykıldı.
Şekerliği yerine koydu, işlem tamamlanmıştı, hiçbir şey olmamış gibi yatağına yönelecekken kapıda dönen anahtar sesinden ürkerek, acele yer yatağına kaykılıp eğer ”Nerede?” diye merak edilirse diye uyuma modunda görünmeye çalıştı, ahenkli bir şekilde soluk alma-verme şeklinde…
Vahim’in annesi, ortalığa “Merhaba!” dedikten sonra anne ve babasının durumlarına bakmaksızın ellerindeki paketlerle mutfağa yöneldi, akşam yemeğini hazırlaması gerekti.
Gene de durağanlığı(1) hissetmişçesine mutfak kapısından bedenini eğerek başını uzatarak seslendi;
“Anne! Baba! İstediğiniz bir şey var mı?”
Sessizlik dikkatini çekmiş olmalıydı. Ellerini yıkayıp silkeledi, havluya kurulayarak başlarına geldi.
Anlam veremediği gördükleri şaşırtmıştı kendini, bağırdı; “Hayır!” şeklinde, sesi çınlamıştı salonda, ne yapacağını, nasıl hareket edeceğini bilmezcesine çömeldiğinde kocası göründü kapıda ve onu öyle görünce tek cümle döküldü dudaklarından;
“Ne oldu?”
“Annem, babam ölmüşler!”
Suskundu Vahim, annesinin bağırışından etkilenmişti, ancak hiçbir şeyden haberi yokmuşçasına, anlamamışçasına, annesi sarıldı ona, tek tesellisi Vahim’miş gibi;
“Yavrum! Kuzum! Anneanneni de, dedeni de kaybetmişiz, nasıl olduğunu anlayamadım!”
Yalancı bir ağlama moduna girmesi gerekliydi Vahim’in. Gözlerini tükürüğü ile ıslatarak höykürdü(3), bağırdı, çağladı, çağırdı, çığırdı, bir anneannesini, bir dedesini kucakladı, sırtüstü yatıp debelendi(3).
“Ne çok severmiş anneannesini, dedesini!” dedi annesi.
Aynı sözü babası da dillendirdi, genç kadından farklı bir boyutta;
“Aynı zamanda karı-koca olarak birbirlerini ne kadar çok severlermiş, yaşadıkları ne büyük bir aşkmış ki, ölüme bile beraber gitmişler, belki aynı anda, belki biri diğerini görüp hemen arkasından...”
Gelen doktorlar gerekli kontrolleri yapmış, birinin kalpten, birinin şekerden öldüğünü söylemişlerdi. Hatta doktorlardan biri, daha kapıdan girer girmez ölüm sebebini meyvenin cinsi ile birlikte belirlemişti, cenazenin üstüne eğilmeden, bakmadan, etmeden;
“Sezilecek şekilde elma kokusu var havada, demek ki cenazenin biri şeker komasından ölmüş!”
Gene de burunlarına ayna tuttular, kollarından tutup saatlerine baktıklarında kafalarını salladılar, en son göz kapaklarını açıp göz bebeklerine baktılar. Vahim’lik bir şey yoktu, ecelleri ile ölmüşlerdi! Gerekli belgeleri yazıp, çizip, karalayıp imzalayıp gittiler.
Gereken her şeyi teselliye muhtaç annesine bırakmaksızın halletmişti Vahim’in babası.
Mezardan dönüşte yapılan şey, genç kadının gerçek ve ciddi, genç adamın eşine katkı yapmak istercesine sıradan ve mecburi, Vahim’in ise pislik, ihanet ve kötü tohum oluşunun höykürüş şeklinde görünüşü idi.
Vahim için sıra öğretmenine gelmişti, sınıf ortasında azarlayıp kendisini küçük düşüren, kız öğrencilerin alay etmelerine sebep olan. Vazgeçemediği huysuzluk, huzursuzluk, iğrençlik, kötülük, yanlışlıklar dolu şaka ve hareketlerine devam etmekten de geri kalmıyordu, plânını beyninde oluşturmak çabası yaşarken.
Özellikle hamster farelerinin nüfus kalabalıklığı iğrençliklerinin favorisi(1) olarak ana malzeme olmuştu. Her gün üç-beş tanesini cebine alıyor, yapılacak her türlü hinliği, hainliği gerçekleştirme çabasında oluyordu, şöyle ya da böyle.
Sınıf da, sokak da, mahalle de, kedi-köpekler de “İllâllah!” demekten yorulmuşlardı. Öğrenciler korkularından öğretmenlerine, aileler anne-babaya saygılarından ve komşuluk haklarından dolayı ailesine söyleyemiyorlardı.
Zaten Vahim öylesine içten pazarlıklıydı ki, öğretmenleri ve anne-babası yanındayken de uslu, huzurlu, sevecen, sabırlı hatta mücevher gibiydi!
Oysa kimseler başarılarını engelleyemezse fareler dışında ne muzırlıklar yapmıyordu ki? Örnek mi? O kadar çok ki? Söze öncelikle farelerle başlamak kolay olacak…
Fareleri alıp beslemeye başladıktan sonra, izin alıp da dışarıya çıktığı her an ve okul yıllarında her zaman gündüz-gece fark etmeksizin çocukların koyunlarına koymak, açık pencere ve kapı aralıklarından evlerin içine salmak favori eylemi idi.
Bunun dışında ister sınıfta, ister sokak ortasında genç-yaşlı demeksizin kız ve kadınların arkalarından sinsice yaklaşıp eteklerini bacakları görünecek şekilde açmak sadistçe öngördüğü zevklerinden biriydi. Bunda cinsellik dürtüsü(2) var mıydı, bilinmez, ama o yaşlarının içgüdüsel bir tavrı(2) olmasa gerekti.
Diğer konular; balkona, çatı aralığına gizlenip gelene geçene su tabancasıyla su sıkmak, kar varsa nişanlayıp kartopu yerine blok halinde isabet kaydetmesi kolay kar kütlesi atmak kolaylıktı.
Aynı mahallerden sapan ile yaptığı vahşet dışında, attığı taş parçaları ile evlerin kapılarını tıklatmak, çok zaman kapı zillerini çalıp kaçmak, taksi duraklarının elektrik direklerindeki çağrı zillerini çalıp, pusuda beklemek…
En büyük zulmü ise, başlangıçlarda fark edilmese bile ankesörlü telefonlardan çörek, börek, pide vb. siparişleri farklı ev adresleri vererek istemek ve “İstedik-istemedik, sipariş verildi-verilmedi!” şeklindeki moraranları(3) zevkle izlemekti...
Özellikle sınıfında yaptığı tüm işlemlerde kurtulmasının mümkün olamadığı inancında olduğu öğretmeninden sık sık azar işittiği için yükselen bir hınç grafiği ile sınıf öğretmeninin de dede ve ninesi gibi defterini dürmek, sadistçe zevk alacağı bir unsur gibi görünüyordu kendisine.
Sadece plânlamanın zamanında, yerinde ve şeklinde sıkıntısı vardı Vahim’in, düşünmekten başka ne derdi olabilirdi ki zaten?
Öğretmeni azarladığında, karşısına dikilip, çekinmeksizin “Ölümü hak ettin!” diye fısıldamıştı, öğretmeninin anlamsız bakışlarına aldırmaksızın; “Kitabımızda var öğretmenim; ‘Her canlı ölümü tadacak! (9)’ ama ne zaman, belki siz değil, ben bilirim, kim bilir?”
Aklına ilk gelen konu, öğretmeninin evinde yangın çıkartmak, bağırış-çağırışlarını ve kendini yitirmesini zevkle izlemekti. İtfaiye mi? O-ho! Yetişinceye kadar öğretmeni çoktan Mevlâ’sına kavuşmuş olurdu. Çünkü geniş kapsamlı bir keşif yapmıştı öğretmenini takip ederek. Balkonu, pencereleri demir kaplı idi ve kocası ya yoktu, ya da dışarılarda, askerde falan olsa gerekti.
Bir parantez; içinden gelmese de inkâr edemeyeceği bir gerçek vardı. Öğretmeni kıyılamayacak kadar güzeldi ve bunu ilk kez hissettiği için; “Böyle bir güzelliğin dünyadan çekilmesine neden olmak üzücü!” diye düşünüyordu.
Peki, ya o demirlere rağmen öğretmeni ölmeden kurtulursa yanıklarla dolu bir bedeni taşıması yazık değil miydi? Öğretmenini her şeye rağmen sevdiğini hissetti, bir dönem için affetmeyi, başarısızlık oranını düşürmek için görevi(!) ertelemeyi denemek istedi, şimdilik kaydıyla vazgeçti tasarısından. Etki mi? Neyin etkisinde olabilirdi ki, düşündükleri dışında?
Evet, bir etki olayı vardı. Kendisini etkileyen başkasıydı, etkilendiği de. Kötü tohum iyiye mi dönmüştü, ya da yöneliyordu? Hele ki önce bir normale dönsündü, iyiye yönelişi bırak yerinde kalsındı, çünkü kötülük yapmak, iğrençlik, düşmanlık, kötü olmak iliklerine kadar işlemişti(3) hatta kendisine bile.
Yanılma payı çok azdı. Etki-tepki(10) dünyası, sıra kendisine de gelecekti. Ama nasıl? Tanrı nasıl cezalandırmayı istiyorsa, işte öyle...
Nedeni ise; dinsizin hakkından imansızın geleceği(11) idi. Ayrıca; su testisinin suyolunda kırıldığını(11), arpa ekenin darı biçemeyeceğini(11) bilmesi de gerekliydi...
Yıllar, ardı ardına tükeniyordu. Yılların ne dinlenmeye, ne de mola vermeye hakları vardı. Vahim de fiziksel olarak büyüdüğü gibi, aklı da kötülük için kötülük olarak büyüyordu.
Neler yapmıyordu ki? Sapanla kuş vurup, kuşun kafasını koparıp kedilere atıyordu meselâ. Kediler artık kuyruklarına teneke bağlanmadığı için arkadaşları idi. Ayrıca kediler için bir iyiliği daha vardı Vahim’in.
Nüfus fazlası talaşlar arasında gizlenmeye çalışan hamsterleri de onlara ikram ediyordu. Dolaplarında dönenlere dokunmuyordu. Farelerin can derdi, kedilerin yeme arzusu, hele ki yakaladıkları fareleri patileri ile zorlayarak tekrar tekrar yakalama arzuları korkunç bir zevk veriyordu kendisine.
Tek yanlışlığı bu kadar ikramda bulunduğu kedileri ara sıra da olsa belediyenin süs havuzunda banyo yapmaları için mecbur etmesi idi! Hepsini değil, yakaladıklarını, yakalandıklarının farkında olmayanları...
Kartopundan yaptığı bilyeleri sapanla isabet ettirmeye çalıştıklarına ulaştırması zor olmuyordu.
Çok zaman ağzını leblebi tozuyla doldurarak, açtığı gazozu ağzına alıp, ya da şişeyi çalkalayarak karşısındakilere püskürtmek, bahçe duvarlarındaki demir parmaklıklara elindeki herhangi bir şeyle sürterek delirtici sesler çıkarmak...
Fareleri, kurbağaları, kertenkeleleri ya da kartoplarını özellikle ön sırada oturan kız arkadaşlarının ensesinden aşağı atmak ve cıyaklamalarını sadistçe seyretmek, öğretmeninden yediği fırçaya aldırış etmese de arkadaşlarını kıç üstü yerlere oturtmak hakkından gelinecek şeyler değildi.
Evet, tüm sınıf “İllâllah!” dediği halde, o sene sınıfa gelen kız, hiç de oralı değildi, kendinden çekindiğine dair bir emare bile göremiyordu, dik duruyordu. Onu da dehşet(1) yarattığı çemberin içine almak için fırsat kolluyordu, hatta geciktiğinin farkındaydı adı, anlamını bilmediği Rahime olan kızın hesabını görmek konusunda...
Bir paydos zilinde elindeki hamster ile gizlice yaklaştı o kıza. Farkındasızlık yüklü bir gaflet içinde olsa gerekti, o genç kızın arkasında da gözleri olduğunu, ya da sınıftan aldığı bilgiler dâhilinde tedbirli olmak için altıncı hissini, ya da kadınsı içgüdüsünü devamlı olarak hazırda tuttuğunu bilememişti.
Fareyi tam ensesinden içeri atacakken Rahime döndü, elindeki fareyi alıp, gömleğinin düğmelerini bir çırpıda kopararak fareyi o boşluktan içeri attı, önce gülümseyerek sonra hiddet dolu bakışlarla, tek kelime bile etmeden.
Birinci raundu hak ederek kaybetmişti Vahim, koynundaki fareyi umursamaksızın. Ne de olsa alışkındı. Bu maçın takip eden rauntları da olacaktı, belki zorlanacağı, ancak kesinkes başarılı olacağına inandığı.
O gün derslere veremedi kendini Vahim. Hele ki Rahime derslerde kasıtlı olarak ikide bir kin dolu bakışlarını kendine çevirdiğinde, teneffüslerde haşince gülümseyerek karşısında durunca. Sınıftaki tüm saygınlığı önce sıfırlara sonra eksilere inmişti.
Gene de diğerlerine karşı elinde hamster gibi bir koz vardı, sadece göstemesinin yettiği, “İğk! Öf! Öğh!” gibi fonetik yazılımla(12) ancak yazılabilecek sesleri çıkartmaya mecbur ettiği.
Dünya bir yana, kendi bir yana idi, Rahime hariç. Er ya da geç o da kendi kurguladığı dünyasındaki yerini alacak, ya da kendisi bitip onun dünyasında kişiliksiz, kişiliğini yitirmiş olarak yer alacaktı ki; ölse daha iyi idi.
Neler oluyordu kendisine? Ölümü yaşamının şu anına kadar değil dile getirmek, düşünmemişti bile. Kopan gömlek düğmeleri ve haşin bir bakışla gerçekleştirilen eyleme tepki gibi ölümü düşünmesi yanlıştı.
Yoksa bugüne kadar bilmediğini, tadamadığını anne ve babası dışında kimseden görmediğini düşündüğü bir duygu muydu yaşadığı; sevgi gibi? Yoksa bükemediğin eli öpeceksin(13), mantığı mı? Yok canım, daha neler, hadi be sen de?
Huylu huyundan vaz geçer mi? Üstelik dünyada bedelsiz olan şeylerden biri edepsizce muzırlık değil miydi?
Kızlar tuvaletine girerdi aniden, erkekler tuvaletinde neler yaptığından bahsetmeye gerek yok!
Favorisi olan iğrençliklerinden biri, güvenlik kameralarının olmadığı, ya da özellikle kış günleri atkı ve şapkalarla kendini gizlediği sinema ve tiyatrolarda hamsterlerle gereğini gerçekleştirmekti. Kendini rahatlatacak şey, seyretmek değil, panik yaratacak(3) bir şekilde keyif alıp, benciliğiyle doymaktı(3).
Eserin en civcivli, heyecanlı, iplerin koptuğu anda, eserin canına okuyacak şekilde farelerini azat ederdi, kenarlardan köşelerden, kimseye hissettirmeksizin. O telâş, bağırış, çığırış, tepinmeler sadistçe doyuma ulaştırırdı kendini.
İşte böyle bir gayret(!) ve hevesle cebini fareleri ile doldurarak yola çıkmıştı, sinemaya girmek üzere.
Hiç; “Yok artık!” dediğiniz olaylarla karşılaştınız mı? Vahim’in yaşadığı böyle bir şeydi, bir ulaşım vasıtasında, yanına oturan bayanla yaşadığı.
O bayan yanına otururken, ufak-tefek, minyon yapılı(2) olmasına rağmen vücudunun bir bölümüyle Vahim’in üstüne çullandığı gibi, çantasını da destek için olsa gerek onun dizlerinin üstüne bırakmıştı. Ulaşım vasıtası (meselâ metro) Vahim’i taşıyor, Vahim de pek yaşlı görünmeyen, neredeyse annesi yaşlarındaki kadının çantasını taşıyordu, ama ücretsiz.
Genç kadın zayıf da olsa ağırlığının farkında olmaksızın çantasını karıştırdı önce, bir ayna çıkartıp bıyığının olup olmadığını, makyajının akıp akmadığını kontrol etti.
Etrafında kimse yokmuş da bir bayanlar tuvaletindeymiş gibi rujunu çıkartıp dudaklarını muhtelif şekillere dönüştürdükten sonra yedi(!) ve çantasını tekrar karıştırmaya başladığında merak dolu bakışlarını fark etti Vahim’in ve tek kelime çıktı kadının dudaklarından;
“Ne?”
“Hiç!”
“Öyleyse dön önüne!”
“Emriniz olur, dönmek isterim, ama çantanız dizlerimin üstünde olmasa...”
“Lâf?”
“Sizin niyetiniz yok galiba, ben özür dilerim!”
Kadıncağız, tavrına, sözlerine, sakinliğine hayret etmişti Vahim’in.
“Ha, şöyle, adam ol!”
“Bu imkânsız efendim!"
“Hayırdır, neden?”
“Kötüyüm de ondan!”
“İyi olmayı denedin mi?”
“Belki bile değil, kesinlikle hayır!”
“Adresini, ya da varsa telefonunu ver, yardımcı olmaya çalışayım, ya da en basitinden yardımcı olabilecek birilerini sana doğru yönlendireyim, ne dersin? Hem eğer sözlerimle, hareketlerimle seni incittiysem, asıl ben özür dilerim senden. Birden sinirlenmek bana yakışmadı doğrusu!”
“Estağfurullah abla! Dileğiniz de olmaz, çünkü kendime egemen değilim, bana kızdınız, karşılığını vermek içimden gelmiyor, size kötülüğüm dokunmasın isterim!”
“Gene de iyi olmayı dene, ya da iyi olmak için çaba göstermeyi denemek isterim!”
Sesini çıkarmadı Vahim, kendini biliyordu, karşısındakinin tıpkı defterini dürmek istediği öğretmeni gibi bu kadar sert davranmasına rağmen, görüp, bilip, tanıyıp kötülüğünü sergilemek aklının ucundan bile geçmiyordu, kendisini etkileyen bir tılsım(1) olsa gerekti, suskunluğuna devam etti.
Yaşlı olmayan genç kadın, onun suskunluğuna küskünlükle katlanmayı düşünmüş olsa gerekti. Çantasını karıştırdı küçükten büyük, büyükten küçük bir tablet çıkardı çantasından, belki de büyükçe bir cep telefonu olsa gerekti.
Merak etti Vahim ve göz ucuyla bakmaya gayret etti. Kırmızı. mavi ve siyah renkli, artılı-eksili işaretler ve karşılarında isimler, numaralar vardı. Vahim’e döndü genç olmayan, ancak yaşlı da olmayan genç kadın, öncesindeki gibi aynı sorgulamayla;
“Ne?”
“Merak ettim!”
“Etme! Hakkın yok! Hem öğenci misin sen? Yoksa boş gezenin boş kalfası(2) mı?”
“Öğrenciyim efendim, lisede...”
“O halde hazır ola geç bakalım öğrenci delikanlı. Seni gördüğümü hiç hatırlamıyorum, kızımın arkadaşı olarak. Benim öğrencim olman da mümkün değil, çünkü ben Kız Meslek Lisesi öğretmeniyim. Merak ettiklerin de öğrencilerimin notları...”
“Galiba kırmızılar ve eksiler fazla öğretmenim?”
“Bak, adını bilmediğim genç öğrenci! Bilmesen bile ki, bildiğini hiç sanmıyorum, ama zeki bir çocuksun, anlaşılıyor. Bir bebeğin, dikkat et ‘Bebeğin’ diyorum, beslenmesinde(13) “Karışık Beslenme’ desem ne anlarsın?”
“Anne sütü, hayvan sütü, ya da mama gibi bir şeyler...”
“Peki, benim öğrencim, çalışmaması ve tembelliği ile bebek için, senin kadar bile mantığını(1) çalıştırmaksızın ‘Oturur, bizimle yemek yer!’' derse, ona ne ödersin?”
“Herhalde yıldızlı bir kocaman kırmızı sıfır!”
“İşte kırmızılar bundan dolayı ki, bu kızlar yarının anneleri olacaklar. Peki, bu şekilde yetişmiş kızların eğitilmiş çocuklar yetiştireceklerine inanıyor musun?”
“Mümkün değil öğretmenim.”
“O halde sen gayretli ol, kötü olmadığına inandır kendini ve böyle eğitimsiz bir genç kızı iyilikle, iyi olmaya ve yarının annesi olmaya yönlendir!”
“Bu kötü yaşamımla mı öğretmenim? İyi ol, demekle, nasıl birden iyi olabilirim ki?”
“Mümkün!”
“Değil öğretmenim! Kötülük; naturamda(1), kanımda, yaşamımın her evresinde var, üstelik tüm benliğime işlemiş…
Ve üstünüze alınmayın lütfen, kötülük yapmak için içimin içimi yediği bir öğretmenim var, beni haşlayan(3), rezil eden, küçük düşüren(3), şımarıklığıma, huysuzluğuma ve kötülüklerime katlanamayan...”
“Vaz geç! Senin kötü olduğuna inanmak aklımın ucundan bile geçmedi! Gayret et, iyi olmak için, hatta bir öğretmen olarak benim arzum, ricam için!”
İnsan sadist de olsa sözlerden, davranışlardan etkileniyordu, tıpkı Vahim gibi. Öğretmen onu etkilemiş, nedenini bilemediği, ya da anlayamadığı gibi diyelim, henüz yürümesini, yüzmesini öğrenememiş paytak(1) bir ördek yavrusunun annesinin peşinden gidişi, ya da bir eniğin öğrenmesi için annesini can kulağı ile dinlemesi ve hareketlerini aynen tekrarlaması gibi peşinden takip eder gibi yönelmişti.
Benzetmeyi bir civcivin gurk tavuk annesinin peşinden gitmek gibi yorumlaması da mümkündü, ama Vahim bir civciv olabilir miydi, tavrıyla, edasıyla ve görünüşüyle ve yaptıklarıyla? Olsa olsa...
Neyse! Bir kötüyü, bir diğer kötüyle karşılaştırmak uygun değil...
Öğretmeni önde, varlığından haberdar olduğu kendisi de peşinde idi çıkışta ve adım adım çıkışı yok etmeğe çalışırken.
“Kızımla buluşacaktık, gel oğlum seni kızımla tanıştırayım, belki o seni, o olman ciddiyetiyle barıştırıverebilir.” dediğinde Rahime’yi karşısında görünce nutku tutulmuş(3), aptallaşmış, şaşkınlaşmış ve suskunlaşmıştı Vahim.
Sınıfta onun bu kadar güzel olduğunu hissetmemekten dolayı hüznüne egemen değildi, hem zaten bilmesi de mümkün değildi ki! Yaşadığı olaylar, tepkiler, yankıları ve yansımalarıyla...
“Ben, Rahime'yi tanıyorum öğretmenim. O, benim sınıf arkadaşım!” deyip elini uzattığında, eli havada kalmıştı, Rahime’nin tepkisi ve sözleriyle;
“Gene farelerin ceplerinde mi?”
Zeki, akıllı olmak yanında, öyle şımarık yetiştirilmemiş olsa gerekti Rahime. Başka kardeşi olup olmadığını bilmiyordu, kendisini görünce annesinin koluna girdi Rahime;
“Gel anne, ne Şam’ın şekeri, ne Arabın yüzü...(2)” diyerek uzaklaşma gayretini yaşayarak. Herhalde; “Şeytan görsün yüzünü!(2)” diye de eklemiş olamazdı. Üstelik Rahime’nin öncesinde yahut da şu anın hemen ertesinde annesine kendisini geniş boyutta anlattığını bilmesi de mümkün değildi Vahim’in.
Hafta sonunun ertesinin sabahında sanki emretti Rahime, Vahim’e, annesinden aldığı nasihat ve telkinlere(1) uygun olarak, ama şımarıklığına rağmen gururundan ve kişiliğinden ödün vermeden;
“Uzat elini!”
Munis(1) bir salon köpeğinin patisini(1) uzatışı gibi sessiz ve merakla uzattı elini Vahim;
“Bu, dünkü hareketim yerine, hiç hak etmediğin halde!” deyip elini sıktı Vahim’in ve hiçbir şey olmamış gibi sırtını dönüp yerine oturdu. Vahim yerine otururken;
“Keşke annenin önerilerinin mecburiyeti ile değil, herkese gösterdiğin sevecen tavırla uzatsaydın elini. Ben de bu hareketinin karşılığı ile eski değil, yarına, yarınlara bakan bir Vahim olarak arzularımı, düşüncelerimi dillendireydim sana...” diye söylendi.
Ve devam etti ertelerinde düşüncelerine, her gün olduğu gibi arka bölümdeki sırasına küskünce otururken;
“Farelerden kafesi ile birlikte hayvan satıcılarına vererek kurtulduğumu söyleyip tebessümüne şahit olsaydım. Gene de annenden ve senden aldıklarım için sevgi ve saygı duyuyorum her ikinize de...”
Sözler vardı insanları güldüren, somurtturan, davranışlar, mimikler vardı insanları yakınlaştıran, uzaklaştıran(15)...
Ne Rahime döndü geriye yaşadıklarından nedamet duyarak, ne de Vahim’in şikâyeti oldu yerinden kıpırdamaksızın kendinden başka kimseye...
“Cam kırıkları gibiydi bazen kelimeler, ağzına dolardı insanın...
Sussan; acıtır, konuşsan; kanatırdı.(16)”
Derslerin nerede, ne zaman, nasıl başlayıp bittiğinin öğle paydosuna kadar farkında olmadı Vahim. Varsın insanlar kötü bilsinlerdi kendini, umurunda değildi, bilmediği, tatmadığı, devam etsin, isterse karşılığı olmasın dediği duyguları yaşıyordu.
Okuldan çıkışta bir el tuttu ellerini, sıcaklığının bütün mevcudiyetini kapladığı;
“Özür dilerim, beni evime götürür müsün?”
“Sitem etmeyecek, kızıp kırmayacak, azarlarcasına üzmeyeceksen peki, hem özür dilemene gerek yok, hak eden hak etmiştir!”
“Peki, arkadaşım olacak mısın?”
“Ben özür dilerim, sen istedikten sonra içimde olsa da tüm kötülüklerden azat ederim kendimi, yeter ki ellerini ellerimden ayırma hiç!(17)”
“Bunun anlamını sonralarda soracağım sana, bugün için çok erken. Umarım sonralarında şefkat, sevgi ve içtenlik dolu olsun yaşamın...”
Bunun karşılıklı sevgi alış-verişi olmadığını, başlangıçta da olsa kim iddia edebilirdi ki? Evlerinin arasında da birkaç yüz metre mesafe olduğunu da fark edince hele...
Sabaha kadar uyku girmedi gözüne Vahim’in. Rahime’nin? Bilinmeyeni çok olan denklemlerin çözümü o kadar zordu ki!..
Tam köşede bekledi onu Vahim. Gülüş, bakış ve sözlerine göre kendisine yön verecekti. Gerçekler; sadece failâtün, etki-tepki, x2-y2, falan tarih, filân devlet, dağ, nehir olarak ispatlanmıyordu ki?
Önce gözleri büyüdü Rahime’nin şaşkınlıktan, sonra gülümsedi, gamzelerini belli ederek;
“Bugüne kadar neredeydin Vahim?”
“Metroda annenle ve çıkışında seninle karşılaşmayı beklemiş olsam gerek!”
“Yani, o ana kadar hiç fark etmedin beni?”
“Mümkün mü? Faremi ilk kez iğrenmeden tutan, korkusuzca koynuma atan, ‘El elden üstündür(2)!’, ya da ‘Kadının fendi erkeği yendi(2)!’ sözlerini ispat edeni nasıl fark etmezdim ki?”
“Peki, şimdi?”
“Sence?”
“Anladım!”
Elini uzattı sokağın çıkışında Vahim, elini teslim etti o avucun içine Rahime.
Her açan gün yeni bir gündü, her gün bir önceki güne göre onları birbirine yaklaştıran. İnsan sevgi dile gelince anlaşılırdı ve sevgi alfabesiz gelirdi.
Vahim, öncesini unuttuğu, unutmağa çalıştığı kemgözlü(2) olamazdı, hem olmamalıydı da, yaşamı düzene girmişti, girmeliydi de, ötelerini düşündüğü takdirde. Ancak iyi olma çabasını gösteren Vahim’e talihsiz bir yaşam, kötü bir oyun oynamak isteğinde gibiydi, ertelediği, ya da aklından çıkardığı, unutmak arzusunu yaşadığı.
Oysa yaşamını şekillendirmeye çalışırken ihtiyarlayacağı zamanları bile düşünür olmuştu, sanki bir at ile üç nal hazırmıştı da, gereği için tek nal gerekiyormuşçasına. Bir el tutuşma, sonrasında kucaklaşmalar, sessiz, sakin koklaşmalar ve kaçamak öpüşmelerle. Derslerde ise, dersleri aksatmaksızın bakışmalarla birbirinin oluyorlardı.
Evet, “Belâ geliyorum!” demez, çat kapı gelirdi!(18)
Öğretmenlerden biri, herhangi bir nedenle birkaç gün derse gelemeyecekti, haberleri olmuştu ve sınıf rahatlık sesleriyle doluydu. Onlar artık saklanmadıklarından kendileri kendileriyken, sözlerinde, gözlerinde birbirini paylaşırlarken kapı açılmış ve kendini bir sene öncesinde ders öğretmeniyken azarlayan, ancak bu sene derslerine girmeyen; “Şeytan görsün yüzünü!” diye ilendiği öğretmeni müdürle birlikte sınıfa girmişti.
Hafakanlar bürümüştü(3) Vahim’i. Kin, taşıyamayacağı kadar binmişti sanki omuzlarına, sırtına, Rahime’nin yaşananları bilmediği için anlamlandıramadığı. Müdür;
“Öğretmeniniz dönünceye kadar öğretmeniniz...” deyip sınıfı baş başa bırakmıştı öğretmenle.
Öğretmen de tanımıştı Vahim’i bir çırpıda, ismi ve hatırına gelen tehdidi ile olsa gerek. Alaycı bir tavırla yanlarına geldi;
“Sen doğru yerine bakalım, küçük hanım! Sen devam ediyor musun muzırlıklarına? Neyse öğrenirim bakalım! Önümüzde soruşturup değerlendireceğim günler var daha, bugün başlangıç henüz. Şimdi sınıf olarak tanışalım ve dersimize başlayalım, ama sen hariç!”
Kendine yakışmayacak bir hareketti öğretmenin yaptığı. Vahim; onun, kendisinden daha kötü olduğuna inanmaya başlamıştı. Kendisine kini, kin üstü kare, küp hatta “n” kuvvetinde(2) gibiydi.
Hak eden hak ettiği cezayı da sahiplenmeliydi, bir öncesindeki tasavvurunu eylem haline getirmesinin gerekliliğini düşünürken.
Nasıl olsa, bugünleri yaşarken içinden defedemediği(5), kendisini huzursuz eden nine-dede katliamı(1) ve sadece kendisinin ve Tanrının bildiği “Katil” olması sırtında yüktü. Eğer cehennemlikse iki yerine üç kişi için de fark etmeyecekti Tanrının cezalandırması için cehennemde kalışı(19).
Ayrıca ve hele ki ülkesindeki gibi idam cezası yoksa bir de iyi hal, kravat takana ceza indirimleri varsa istersen katliam yap, ufak-tefek(2) farklılıklarla sonuç aynıydı. Hem diğer bir ayrıcalık da sanki öldürülenin hiç hakkı yokmuşçasına siyaseten bir parti seçim vaadi olarak “af' vaat etmişse”, um ve yeme de yanında yat(2)!
Plânını yaptı, her ne kadar öğretmeninin canına kıymaktan vazgeçmişse de, dünyayı ona dar etmek(3) vatan borcu gibi nefsine hâkim olamadığı(3) bir borçtu. En iyi teori, yangın teorisi idi ve bunun için öncelikle öğretmeninin evini öğrenmek ve (ç)almak yerine öğretmeninin ev anahtarlarını almaktı, dalgın bir anını kollayıp dalgınlığından yararlanarak.
Öğretmeni bekârdı ve yalnızdı bildiği, öğrendiği kadarıyla. Belki evde bakmakla yükümlü olduğu biri, annesi, hizmetçisi, kardeşi gibi birileri varsa zorlaşırdı işi, bunun da bir çaresini bulacağına dair inancı vardı içinde.
Rahime kalbini yumuşatmış olsa da, kinini yok edememişti(3) Vahim'in, kitabında artık ölümün yeri yoktu, ama devşirilmesi(3) gereken düşünceleri vardı, eskilerden artık kalmış gibi, desteklenen dolu dolu, gerilim yüklü(2) bir kin olarak düşündüğü...
Bir vesile ile (ç)aldığı anahtarların birer örneğini yaptırdı, anahtarcının engelleyici ve sorgulayıcı suallerini yalanlarla cevaplayarak.
Sonra “Bir gece ansızın gelebilirim!(20)” diyerek değil, bir tatil gününde, pusuda bir kenara sinerek, yaşamının en büyük hatasını yapmak için öğretmeninin evinden çıkmasını bekledi. Çöp konteynırının yanına bırakmıştı benzin dolu bidonlarını, gözlerinin hapsinde.
Sonuna yaklaşmıştı eyleminin Vahim ve gelmişti o beklediği an. Bağışlamanın kalbin sadakası(21) olduğunu bilmiyor gibiydi.
Öğretmeni evden çıkar çıkmaz yaptırdığı anahtarlarla bir iki denemeden sonra kapıyı açıp içeriye girdi, tek ve ölümcül hatası telâş, kötülük ve heyecan duygularıyla, anahtarları zorlanarak da olsa açtığı kapının kilidi üzerinde bırakmasıydı.
Elindeki bidonların içindekileri tüm odalara ulaştırıp üleştirdi ayrı ayrı. Ocağın vanalarını açtı, bidonları topladı, kapının yanına gelip kapıyı açmadan önce kibriti çaktı ve kapıyı açmak istedi, açılmadı kapı, belki üstündeki anahtar tam olarak kopyalanamadığından, ya da yerine tam olarak oturmadığından sıkışmış olsa gerekti.
Elini yakmak üzere olan kibrit çöpü elinden düştü ve yangın başladı. Can havliyle(2) pencerelere yöneldi, demir parmaklı olduğunu bilmesine rağmen. Yangın etrafı sarıp da tüp patladığında çaresizliği de tükenmişti Vahim'in.
Yangın devam etti, ama o devam edemedi, itfaiye gelip de evi söndürünceye kadar kömürleşmiş olarak.
Kimdi, nedeni neydi, kimse bilemedi önce. O gün ailesi saatlerce haber alamadı ondan, karakola gittiler...
Öğretmen anlayamadığı bir nedenle hayret içinde idi…
Rahime, ertesi gün boşu boşuna yolunu bekledi Vahim’in.
Araştırma, olay yeri incelemesi sonuçsuzken, öğretmenin kulakları çınladı, Vahim’in sesi, kin dolu, tehdit dolu bakışları ulaşmıştı sanki kendisine. Aileyi razı etti, bedelini cebinden ödeyerek morgdaki kömür kütlesine DNA testi yaptırdı.
Ölüm iyilerin defterini dürmezdi, ama her ne şekilde olursa olsun, yaşanırsa yaşansın kötülerin defterinin ölümle dürüldüğü gerçekti.
Sonuç gerçekti. Dedenin ve ninenin ahı tutmuş(3) olsa gerekti, öncelikle Rahime’nin, sonra öğretmeninin ve en sonunda da ailesinin hüznünde.
Onun ne ve niye, neyi yapmak istediğini kimse anlayamadı.
Ve kimse onun dede ve ninesinin katili kötü bir tohum olduğunu da bilemedi, toprağına iade ederken...
Büyük şairin sözleri asılı kalmıştı;
“Hatırlar mısın? Doğduğun zaman, sen ağlardın, gülerdi âlem, Öyle bir yaşam sür ki, mevtin sana hande olsun. Halka matem... (24)”
YAZANIN NOTLARI:
(*) Bad Seed, Kötü Tohum; aslında Mervyn LeROY'un çevirdiği başrolünü Nancy KELLER'in oynadığı bir filmdir. Eser; Nevzat PESEN yönetiminde anne-kız Lâle ve Alev ORALOĞLU tarafından Türkçe olarak “Kötü Tohum” olarak film haline getirilmiştir.
Kötü Tohum; Ruhu kötülükler üzerine yüklü, acımasızlık, nefret, küçük görme, kıskanma gibi birinin yapmaması gerekenlerle ilgili iddia. Ben de tamamen ayrı düşüncelerle öykümü kaleme aldığımda yıllar öncesinde seyrettiğim bu filmin etkisinden kurtulamamış olduğumu ancak kahramanların isimlerini bu olayla bütünleştirdiğimi itiraf etmeliyim.
(**) Vahim; Aslında bu bir polis köpeğinin ismi, birçok konuda iyi yönleriyle başarılı olmuş. Haksızlık gibi görünse de ben de köpeğin düzgünlüğüne karşın öykünün kahramanına birçok kötülükleri nedeniyle bu ismi yakıştırdım.
Vahim; Ağır, kötü kokulu, korkulu, sonu çok tehlikeli olan. (Vahit, Vehim gibi kelimelerle karıştırılmamalı).
Rahim; Genelde erkekler için kullanılmakla birlikte kızlar için de -e eki ile Rahime olarak kullanılan Kur’an’da geçen Allah’ın 99 adından biri. Müminlere merhamet eden onları koruyan, acıyan. Çok merhametli. (Dölyatağı anlamındaki “Rahim” kelimesi ile karıştırılmamalıdır).
(1) Dehşet; Yılgı. Bir tehlike ya da korkunç bir şey karşısında duyumsanan ürküntü, büyük korku. Olağanüstü.
Dimağ; Beyin. Bilinç. Zihin. Kafatasının üst bölümünde, beyin zarı ile örtülü, iki yarım yuvar biçiminde sinir kütlesinden oluşan, duyum ve bilinç merkezlerinin bulunduğu organ.
Durağanlık; Yerini değiştirmeme, olduğu yerde durma, kalman, devinimsizlik. Etkinliği olmama.
Favori; Herhangi bir yarışta üstünlük sağlayacağına inanılan kimse, takım, hayvan, şey. En çok beğenilen. Yüzün iki yanına bırakılan sakal demeti.
Fırt; Bir solukta, bir yudumda, bir anda.
Hinlik; Kurnaz olma durumu. Kurnazlık. Cin fikirlilik.
İnsülin; Vücudumuzdaki pankreasta salgılanan bir hormon. Kandaki şekerin kandan ayrılarak hücre içine girmesini sağlar. Böylelikle kandaki şeker düzeyi de azalmış olur. Kan şekeri azalır.
Katliam; Topluca öldürme, topluca kıyım.
Mantık; Doğru düşünme sanatı, bilimi, yolu ve yöntemi. Gerçeği aramaya yönelik işlemler ve bunlarla ilgili tasarım, çıkarım ve kanıt gösterme.
Munis; Cana yakın, uysal, sevimli, uygun. Alışılmış, alışılan, yabancı olmayan, yabancı bilmez gibi olan. İnsandan kaçmayan. Yadırganmayan, ehil.
Muzırlık (Muzurluk); Yaramazlık. Haylazlık.
Mürüvvet; İnsaniyet. Daima dinin emirlerine riayet etmek, nefsin şerrinden sakınmak, misafire ikram etmek. İnsanlık, mertlik, yiğitlik, cömertlik, iyilikseverlik. Bir ailede çocukların doğumu, sünneti, evliliği, iyi bir işe sahip olmaları, göreve atanmaları gibi olaylardan duyulan mutluluk, sevinç.
Natura; İnsanın yaradılış özelliği.
Pati; Kedi ve köpeğin ön ayakları.
Paytak; Eğri, çarpık bacaklı.
Sinsi; Gizli ve kurnazca kötülük yapan, gizlilik ve kurnazlık belirten.
Telkin; Bilinçdışı bir sürecin aracılığıyla kişinin ruhsal ve fizyolojik alanıyla ilgili bir düşüncenin gerçekleştirilmesi. Bir duyguyu, bir düşünceyi aşılama, kulağına koyma, belleğe sokma (Ölü gömüldükten sonra mezarı başında imamın dinsel sözler söylediği kısa tören olan talkın ile karıştırılmamalı).
Tılsım; Doğaüstü işler yapabileceğine inanılan güç. Büyülü şey, muska.
(2) Ağır Aksak; Düzgün olmayarak, pek yavaş olarak. Alaturka musikide bir usul.
Az Buçuk; Azdan bir parça çok. Biraz. Olağandan, umulandan, ya da gerekenden, çok şeyden az.
Boş Gezenin, Boş Kalfası; Yapacak işi olmayıp vaktini sağda-solda boşuna harcayan, ya da harcamaya meyilli olan (boş gezen) insanlar için kullanılan bir halk deyimidir. Bir bakıma aylak, avare.
Can Havli; Ölüm korkusundan meydana gelen güçlü bir tepki. Ölüm korkusu yaşama.
Cinsellik Dürtüsü; Fizyolojik ya da ruhsal dengenin değişmesi sonucu ortaya çıkan ve canlıyı özellikle cinsellik olmak üzere her türlü tepkilere sürükleyebilen, kaynağı duygulanma olarak kendini gösteren gerilim.
Ekmek elden, su gölden; Kendisi kazanmayıp başkalarının kazancı ile geçinen kimselerin durumu.
El elden üstündür; Bir işte ne kadar iyi olursanız yahut kendinize aşırı bir güveniniz söz konusu ise unutmamalısınız ki her zaman sizden çok daha iyi olan birileri vardır.
Elif Mertek; Aslında; Elifle Merteği Ayıramamak, Elifi Görse Mertek Sanmak şeklinde kullanılan bir deyim. Cehalet içinde olmak. Konu hakkında bilgi ve birikimi olmamasına karşın cahilliğine aldırmaksızın bilir gibi davranma şeklinin izahı.
Gerilim Yüklü; Gerginliği artmış, tansiyonu yükselmiş. Stresli. Olağandan öte gergin, asabi.
İçgüdüsel Tavır; Bir kuvvetin etkisinde kalmış gibi insiyaki bir davranış içinde olma, yönlendirilmiş gibi tavır.
Kadının Fendi (Fent; Düzen, hile), Erkeği Yendi; Kadınlar kurnazlıkta erkeklerden daha üstündür. ATASÖZÜ
Kargacık Burgacık; Daha ziyade yazılar için kullanılan, şekilsiz, çarpık, düzensiz anlamında yazı. Eğri-büğrü, okunaksız, kötü.
Kem Gözlü; Kötü baktığı için nazar değdirdiğine inanılan göze sahip olan.
Minyon Yapılı; Fiziksel görünüm olarak ince, küçük, sevimli, çıtı pıtı.
n Kuvvetinde; Matematikte üs olarak “n” harfi sonsuzluğu anlatmakta.
Ne Şam’ın Şekeri, Ne Arap’ın Yüzü; Aslı; Ne Şam’ın Şekeri, Ne Arap’ın zekeri şeklinde bir söz olup, zeker Arapça kötü anlamlı bir söz olduğundan Türkçemize “Arap’ın yüzü” şeklinde yerleştirilmiştir. Kendinden fayda umulacak olsa da bundan sarfınazar etmenin gerekliliğini, menfaat için yaklaşmamayı ifadelendiren bir söz.
Şeytan Görsün Yüzünü; “Onu hiç sevmiyorum ve görmek istemiyorum” anlamında bir söz.
Şuur Altı (Şuuraltı); Bilinçaltı. Bilinçte yer almayan, ya da henüz bilinç yüzüne çıkmayan ruh durumlarının niteliği. Bilinç dışı. Geçmişte yaşadığımız ve etkisi altında kaldığımız hadiselerden şimdi hatırlayamadıklarımız, şu anda da varlığımızda meydana gelen hadiselerden bilgisine sahip olmadıklarımızın hepsi. İnsan şuurlu hareket ettiği gibi şuuraltı etkilerle de hareket eder. İnsan şuuraltının etkisiyle hareket ettiği zaman bu hareketini şuuruyla izah ederken bahane sebepler bulur. Ama bu sebepler hareketin mahiyetini izahtan uzak kalır.
Ufak Tefek; Türkçemizdeki masa-musa, sandalye-mandalye der gibi bir söz. “Ufak-tefek “diye başlayan şarkı bilindiği gibi KAYAHAN’a aittir.
Yeme de, yanında yat; Çok lezzetli, çok hoş ya da çok güzel.
(3) Ahı Tutmak; Zulüm görenin, zulme uğrayanın (özellikle yetimlerin) bedduasının yerini bulup gerçekleşmesi.
Bencilliğe Doymak; Egoistlikte sınır tanımamak. Yalnız kendini düşünerek, çokça sahiplendikten sonra umursamamak, daha çoğundan vaz geçmek.
Debelenmek; Bir acının etkisiyle ya da bir baskıdan kurtulmak için çırpınmak, tepinmek, kıvranmak, kımıldamak, devirmek, oynamak, yuvarlanmak.
Defetmek; Kovmak. Savuşturmak, savmak, başından atmak, uzaklaştırmak, göndermek. İstenmeyen birini yanından uzaklaştırmak.
Defterini Dürmek; İşine son vermek. Başarısını kıskanarak yükselmesine engel olmak. Kovmak. Dışlamak. Öldürmek.
Devşirmek; Bir araya getirmek, derlemek, toplamak. Katlamak, düzgün duruma getirmek.
Dünyayı Dar Etmek; Çok büyük sıkıntı ve eziyet vermek. Birilerine bilerek acı çektirmek için elinden geleni yapmak. Hayatı karşısındakilere zehir zindan etmek için, tüm olanaklarıyla, hiç acımadan çabalamak. Kısaca; Kan Kusturmak.
Gına Gelmek; Usanmak, bıkmak…
Gözleri Börtlemek (Pörtlemek); Börtlemek, az haşlamak anlamında olan kelime, yöresel olarak gözleri börtlemek; gözlerin olağandan fazla ve hayretle açılması anlamındadır (Guatr Hastaları gibi).
Hafakanlar (Afakanlar) Basmak (Boğmak, Bürümek); Sıkıntıdan bunalmak. Yürek çarpıntısı, coşku, heyecan, iç sıkıntısı öfke duymak, haleti ruhiyesi yaşamak.
Haşlamak; Şiddetli şekilde azarlamak, sertçe paylamak, azarlamak, dalamak, zarar vermek, sızı, acı vermek. Canını yakmak. (Bir şeyi kaynar suya daldırmak.)
Hazzetmemek; Hoşlanmamak, tat almamak, haz duymamak, keyif almamak.
Höykürmek (Heykirmek, Hökünmek); Yüksek sesle ağlamak, heyecanlı ve kızgın bir şekilde bağırarak konuşmak, korkudan bağırmak, haykırmak.
İliklerine Kadar İşlemek; Duyguların inkâr edilemeyecek kadar kendini belli etmesi durumunu hissetmek.
İllâllah Demek; Çok bezmiş olmak, sıkılmak, bıkmak, yeter artık demek! (“Lâ ilahe illâllah Muhammedin Resul Allah” şeklinde olursa; Kelime-i Tevhit olarak “Allah’tan başka ilâh yoktur, Hazreti Muhammet onun elçisidir” anlamını taşır. Kelime-i Şahadetle karıştırılmamalıdır. Kelime Şahadet; “Eşhedü en lâ ilâhe illâllah ve Eşhedü enne Muhammedin abduhü ve resuluhi” şeklindedir ve “Şahadet ederim ki; Allah’tan başka ilâh yoktur ve yine şahadet ederim ki Muhammet onun kulu ve peygamberidir” anlamındadır.
Kaykılmak; Arkaya doğru yaslanarak oturmak, devrilmek.
Kinini Yok Edememek; Birine duyulan, kin, garez ve öfkeyi yok etme, azaltma konusunda başarısızlık yaşamak.
Küçük Düşürmek; Bir insanı başkalarının yanında mahcup durumda bırakmak. Karşıdakini aşağılamak (Hakir görmek) onun duruşunu veya prestijini küçümseme. Karşıdakini utanacak duruma düşürmek, utandırmak.
Minnet Duymak (Etmek); Yapılan bir iyiliğe karşı kendini borçlu saymak. Teşekkür etmek. Gönül borcu olduğunu varsaymak.
Morarmak; Herhangi bir söz ve davranıştan dolayı bozulmak. Herhangi bir sıkıntı, hastalık ya da ezilme dolaysıyla morlaşmak, mor duruma gelmek, mor renk almak.
Nefsine Uymak (Nefsine Hâkim Olamamak); Bedeninin isteklerine karşı koyamamak, günah işlemek.
Nutku Tutulmak; Genel söyleşilerde; “Nutkunu tutmak, nutkunu yutmak” şeklinde de yanlış söylenen bu deyim; “Beklenmeyen şeyler karşısında hayret edici bir duruma düşmek, korkudan heyecandan, şaşkınlıktan konuşamaz hale gelmek” olup, handiyse “Dili tutulmak, ağzı açık kalmak” deyişleri ile de özdeşleştirilebilir.
Panik Yaratmak; Birden bire güçlü bir korku meydana getirmek, ansızın içi kaplayan önlenemez dehşet duygusu yaşatmak Paniklemeyi, paniğe kapılmayı sağlamak.
Şapırdatıp Şaplatmak; Bir şey yerken, birini öperken “şap!” sesi eşliğinde şapırdatmak,
(4) Velbasübadel mevt (Ve’l-ba’sü ba’del-mevt hakkun…); Ölümden sonra diriliş haktır/gerçektir. Kur’an’da Bakara Suresi 28 Ayetinde; “Allah’ı nasıl inkâr edersiniz ki, bir zamanlar sizler ölüler idiniz de sizi o diriltti. Sonra sizi öldürecek, sonra tekrar diriltecek ve en sonunda ona döndürüleceksiniz” şeklinde ve Âmentü’de de geçmektedir.
(5) Annem-babam oldukları ve doğduğum için onlara şükranım olamazdı, çünkü doğmamış olsaydım, ‘Neden doğmadım?’ diye de bir şikâyetim olmayacaktı ki? Eğer yanlış aklımda kalmadıysa Felsefe olarak; André GIDE, Cesare LOMBROSO, Dale CARNEIGE veya John Stuart MILL sözü. Bu düşünceyi neden sahiplendiğim hatırımda değil. Ancak bunun için Ömer HAYYAM’ın; “Bu dünyaya kendi isteğimle gelmedim ben; / Şaşkınlıktan başka şeyim artmadı yaşarken / Kendi isteğimle de gidiyor değilim şimdi, / Niye geldik kaldık, niye gidiyorum bilmeden” sözlerini paylaşmak uygun geliyor bana.
(6) Bilmem ki bu dünyaya ben niye geldim… “Neden saçların beyazlanmış arkadaş…” diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Cengiz TEKİN’e, Bestesi; Hüseyin Rıfat ŞENGEL’e ait olup eser Muhayyerkürdî Makamındadır.
(7) Hamster (Faresi); Aslında fareye benzedikleri halde kuyrukları kısa, küçük kafes hayvanıdır. Farelerden farklı bir anatomisi vardır, gözleri parlak ve tam yuvarlak, 15-20 cm boylarında, 200 grama kadar ağırlıktadır. Doğurgan olup deneylerde kullanılmakta ve hobi olarak beslenmektedir. Diğer farelere göre en belirgin özellikleri yanaklarındaki keselerle yiyecek toplamaları ve yuvalarına yığmalarıdır. Yaklaşık ömürleri iki yıl kadardır.
(8) Kur’an, İsra Suresi, 23. Ayet; “Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine “Öf!” bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle.”
(9) Kur’an, Âl-i İmran Suresi, 185. Ayeti, Ankebut Suresi. 57. Ayeti, Enbiya Suresi. 35. Ayeti; “Her canlı ölümü tadacaktır.” “Küllü nefsin zâlikâtül mevt” olarak Kur’an’da üç yerde geçen ayetin tefsiri; “Her canlı ölümü tadacaktır! Sonra bize döndürüleceksiniz”
(10) Etki-Tepki Yasası (Newton Hareket (Devinim) Yasası); Bir cisme bir kuvvet etkiyorsa, cisimden de kuvvete doğru eşit büyüklükte ve zıt yönde bir tepki kuvveti oluşur. Burada dikkat edilmesi gereken bu kuvvetlerin aynı doğrultuda olduğudur. (Yasa;3) Bu yasa çok zaman şu cümle ile akıllarda kalır; “Her etkiye karşılık eşit ve zıt bir tepki vardır! Yani; İki nesnenin birbirine uyguladıkları kuvvetler eşit ve zıt yönlüdür.” “Bir cisim üzerine bir dış kuvvet etki etmedikçe o cisim durumunu korur, değiştirmez.” (Yasa;1) “Cisme etki eden kuvvet, kütle ile ivmenin sonucudur.” Yasa;2)
(11) Dinsizin Hakkından İmansız Gelir; Acımasız kimseyi kendisinden daha acımasız biri yola getirir, anlamında söz.
Su testisi, suyolunda kırılır; Bir kimse ya da şey iyi ya da kötü hangi amaca hizmet ediyorsa o uğurda ölür, ya da bir kazaya uğrar, yok olur.
Allah cömerttir. Ama arpa ekene buğday vermez. Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ
(12) Fonetik Yazılım (Phonetic software-Fonetik alfabesi ile yazılım); Seslerin kâğıt üzerinde gösterilmesi için oluşturulmuş sesçil abece.
(13) Bükemediğin eli öpeceksin; Kendisi ile mücadele ettiğin rakibinin kuvveti, bilgisi ve becerisi karşısında başarı gösteremiyorsan rakibinin üstünlüğünü kabul edeceksin. Bir bakıma “Pes!” demeyi kabulleneceksin.
(14) Bebeklerin Beslenmeleri; 1. Doğal (Tabi) Beslenme, Anne sütü. 2. Yapay (Suni) Beslenme, Hayvan sütü, yardımcı mamalar. 3. Karışık Beslenme, Anne sütü, hayvan sütü, diğer yardımcılar.
(15) Sözün aslı; “Sözler vardır anlatılamayan, sevgiler vardır kelimelere sığmayan, bakışlar vardır insanı ağlatan, insanlar vardır unutulmayan (Victor HUGO)” şeklindedir. Ancak bununla ilgili olarak şunları da sıralamamın yararlı olacağım düşünüyorum: “Söz vardır asalet dolu, söz vardır rezillik diz boyu! Söz vardır gelip geçer, söz vardır delip geçer! Söz vardır iş bitirir, söz vardır baş götürür! (Şems-i TEBRİZİ)” Elbert HUBBARD'ın “Senin sessizliğini anlamayan, muhtemelen senin sözlerini de anlamaz.” Hazreti Muhammed’e mal edilen bir hadise göre; "Bazı kelimeler vardır ki büyüdür, insanı büyüler, hayran eder!” sözü ile Hazreti Süleyman’ın söylediği; "Güzel sözler, petekten damla damla sızan bala benzer, insanın ruhuna tat verir!” sözlerini de hatırlamadan geçmek bana yakışmazdı, yakışsın istedim!
(16) Cam kırıkları gibidir bazen kelimeler, ağzına dolar insanın... Sussan; acıtır, konuşsan; kanatır. Oğuz ATAY
(17) Ellerini ellerimden ayırma hiç… diye başlayan bir bölümünde de “Gözlerini gözlerimden ayırma hiç…” sözleri geçen Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; İsa COŞKUNER’e ait olup eser Nihavent Makamındadır.
(18) Belâ (Musibet, Felâket) geliyorum demez (pattadak gelir); Yaşamın inişli-çıkışlı badire ve olayları kapsadığı, neyin, ne zaman, nasıl meydana ya da başa geleceğinin bilinmediğinin, bir anda, hiç umulmadık bir zamanda, hiç ummadığın biri tarafından, hiç hissedilmeyecek bir mekân veya ortamda kötülüklerle, yanlışlıklarla hatta felâketlerle karşılaşılabileceğinin ifadesidir. Bu nedenle insanların tedbirli olmalarını emreden bir atasözüdür.
(19) Kur’an, Nisa Suresi, 93. Ayet; “Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası içinde ebedi kalacağı cehennemdir.” Peygamberimize mal edilen bir hadise göre ise; “Kıyamet gününde insanlar arasında ilk görülecek dava; kan davasıdır.”
(20) Bu kadar yürekten çağırma beni… diye başlayan ve “Bir gece ansızın gelebilirim!” diye ünlenen Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Ümit Yaşar OĞUZCAN’a, Bestesi; Rüştü ŞARDAĞ’a ait olup eser Rast Makamındadır (Doğal olarak öyküde yürekten çağırma söz konusu değil!)
(21) Bağışlamak; kalbin sadakasıdır. HADİS
(22) Hatırlar mısın? Doğduğun zaman, sen ağlardın, gülerdi âlem, Öyle bir yaşam sür ki mevtin sana hande olsun halka matem. Mehmet Akif ERSOY