Yaşamda bazen öyle şeylerle, bunlara olaylar dâhildir karşılaşılır ki insanlar bunları tesadüf ya da kader(1) sözü ile güçlendirmek mümkün değildir. Bir an gelir daha önce yaşadığını sanırsın(2), oysa şuuraltında(3) o anı yaşadığını yerleştirmişsindir beynine.
Zannetmek, işte böylesine bir mihenk taşı(4) gibidir. Yaşadığını sandığın şey odaklanmıştır(5) tüm varlığına, nerede, niçin olduğun önemsizdir. Farkındasındır ki; gerektiği halde, o anda aklı başında olmak yerine, sonrasında aklı başına gelmek beyhude bir çabadır.
Morgdaydım, arkadaşım, komşum Korelinin otopsi sonuçlarını beklemekteydim, katı, hüzünlü, sessiz, ama içindeki feryatları gizleyen, şaşkın, zamana güvenmekle(6) her şeyin unutulacağını sanmayacak, inanmayacak kadar dikkatliydim.
Aynı ortamı paylaşan ve dikkati çekecek şekilde haykıran, söylenen, gözyaşlarına ve akan burnuna hâkim olmakta zorluk çeken genç bir kızdı karşımdaki, gözümün nerden, neden bir yerlerden ısırdığını hatırlayamadığım.
Sonuçlar açıklandı, morgdaki Korelininki intihar ölümü, o genç kızın beklediğininki ise cinayet ölümü idi. O genç kız sonucu biliyormuşçasına tekrar höykürmeye(5) ve kendini yerden yere atmaya(5) devam etti.
Bir söz geçti dilimin ucundan; “Akıllıca söylenecek rahatlatıcı sözler, insanoğlunun bildiği en eski tedavi yöntemidir(7).”
Çevresinde -bana göre- yalnızlığından başka kimsesi olmayan bir genç kızı, ya da kadını kısır bilgilerimle nasıl teselli ederek tedavi edebilirdim ki ben, o acılı intihardan, onun adına ise o acılı cinayetten? Bilmediğim, tanımadığım birine akıllıca söylenecek sözleri uygulamaya çalışmak abes değil miydi ki?
“Bilmediğini bilmek en iyisidir. Bilmeyip de bildiğini sanmak tehlikeli bir hastalıktır(8)!” diyen ile “Düşünüyorum, o halde varım(8)” ve beni ilgilendiren diğer bir söz ise; “Bildiğim bilmediğimin içinde(8)” diyeni nasıl aşağılayabilirdim ki?
Ayrıca aklımdan geçen iki sözü de eklemezsem bu konuda bilgisizliğimden şüphelenilmemesinin gerekliliğini anlatabileceğim kanaatindeyim; “Bir şey bilmediğini söyleyen adamın arkasından git, her şeyi bildiğini söyleyen adam ise yanlış yoldadır(9)” ve “Her bildiğini söyleme, her söylediğini bil... (10)”
Koreli öncelikle ve özellikle annesini kaybettikten sonra mayhoşlaşmış(5), babasını yitirdikten sonra da iyice mayışmış(5). Başka nasıl denileceğini, tarif edileceğini bilmediğm bir şekilde akıllı olan, ancak aklını kullanmakta zorluklar çeken biriydi, en yakın dertlerini dinlediğim bir arkadaş olarak!
Annesini, babasını yitirmiş ve kendini akıllı sanan bir devlet memuru olarak ben ne kadar adamsendeci ve pasaklıysam, Koreli o kadar düz, tertipli, düzenliydi kapı bir komşusu(11) olarak, bildiğim...
Yatağı düzgün, lâvabosunda tek bir kirli bardağı bile olmayan, melânkolik tavırlarını(4) esirgemeyen ve gerçek bir komşu, arkadaş delisiydi(4).
Çok kişi onun isminin Umut olduğunu bilmezdi. Ben dâhil hepimiz için, babasının Koreli bir gazi olması, bu konuyla ilgili madalya taşıması ve vefatında bu madalyayı oğluna bırakması ve Umut’un bu madalyayı saniye aksatmaksızın devamlı olarak yakasında taşıması nedeniyle “Koreli” idi o.
Aslında Kore devletlerinin nerelerde olduğunu bilmez, belki Kore’leri haritada bile işaretleyemezdi. Kısaca; bu isim ona babasından kalan yadigâr(3) bir isimdi.
Zihnindeki bulanıklıklar(4) belirlenen sınırların dışında görülüp de askere levazım(3) eri olarak bile alınmayınca bu isim ona önce “Korelinin oğlu” olarak sonrasında da sadece “Koreli” olarak tescillenmişti, etrafı tarafından, babasını yitirmesinin bu sözde etkisi olduğu tartışılamazdı da.
“Koreli” sözü belki de ilk kez benim tarafimdan icat edilmiş de olabilirdi, Kur’an’daki o önemli ve belirgin ayete(12) rağmen. O; sözün üstünde durmamış, belki de memnun olmuş, ben de önemsememiştim.
“Sözün üstünde durmamış(5)!” cümlesi belki yavan kalır, o, bu sözü öylesine benimsemişti ki kapısındaki zilin üstüne “Koreli” yazmış, “Koreli” şeklinde pirinç bir levhayı(4) da kapısının üstüne asmıştı.
Dediğim gibi çevresine rahatsızlık vermezdi. Varsa-yoksa tek dünyası vardı, nasıl edindiğine akıl erdiremediğim, eğlendiği, benimsediği, gönlünü verdiği, benim, onun ve (zannederim) ötekimizin bilebildiği, anlayabildiği, farkında olduğu; Bahtışen...
Ben kendisini biliyor, tanıyordum, uzaklardan olsa da...
Daha sonrasında ifadelendimeye çalışacağım şekilde Koreli adına ufak bir konuşma yapmıştım kendisiyle evlenmeden ve bahtının şen olmadığının ispatını yaşamasının öncesinde...
Sormuştum, anlatmıştı, anlamak istemiştim Koreliyi, Umut’ta umudum olmamasına, onun da benim gibi umutsuzluğuna inanarak. Her ne kadar; “Cevap, sorunun açtığı pencerede görünür(13)!” denmiş olsa da, ona gerek kalmaksızın gerçeği gördüğümü anlamış, çekindiğini ve hatta korktuğunu söylemek istemişti, tek kelimeyle; “Nasıl?” diyerek.
İnsan, bildiği gerçekle, asıl olarak sorulan soruya nasıl cevap verileceğini, nasıl bilemezdi ki? Bilse, bildiğini sansa bile düşündüğü imkânsızdı. Gerçek, çünkü bilindiği gibi gerçekti ve deliller biliniyorsa, elde ise, o takdirde inkâr etmek o kadar yanlıştı. Bu nedenledir ki belki evinde akvaryum, kafes, kedi-köpek gibi yalnızlığına ortak olacak bir arkadaş kalabalıklığı yoktu.
Evimin bir anahtarı da onda vardı. Çok zaman akvaryumun, kafesin karşısında saatlerini tükettiğini fark ederdim, bu arada kediyi havalandırmayı da unutmazdı, sağ olsun! İşten dönüşümde tüm bu menfaatlerinin(!) karşılığı olarak yatağımı toplanmış, lavabomun yıkanıp temizlenerek boşaltılmış, yemek dâhil evle ilgili yapılması gereken tüm işlerin hatta çok zaman çamaşırlarımla ilgili işlemlerin bile yapılmış olduğunu görürdüm!
Görevli olarak, bir iki haftalığına bir yerlere gittiğimde evi baştan-aşağı boya-badanadan geçirmişti, tıpkı kendi evi gibi, öğrendiklerine göre uyguladığı kurallarına uygun renklerle(14).
“Neden? Niye zahmet ettin?” gibi yalakalık yüklü memnuniyetimi, gizlediğim sorularımı işaret parmağını dudaklarına götürerek “Sus!” şeklinde işaretle cevaplardı.
Geri sarım gibi kabul edilememeli, işte bu Koreli, yani Umut herhangi bir nedenle ki bu anda bile anlayamadığım bir şekilde Bahtışen’le karşılaşmış.
Ama ne karşılaşma? Adı sadece “O” olan bir sevgili, adını benim öğrendiğim ve onun tüm yaşam düzeninin değiştiği bir karşılaşma, belki de kısaca tesadüf, şans, ya da doğrudan doğruya Tanrının yönlendirişi.
Aşk denilebilir miydi Korelinin tutkusuna, hani iddia edildiği gibi; “Kadın-erkek arasındaki tutkulu bağlılık(15)” şeklinde!
Karşılıklı olmadığından kesinkes emindim, tıpkı karanlıkta göz kırpmak gibi. Ancak birden, fark edildiğinin farkına vardığı gibi bir his kapladı benliğimi. Çünkü özellikle şurda-burda-sokakta-caddede beraber olup da onunla karşılaştığımızda ağaçlar arkasına gizlenen, duvarlar dibine çökerek sinen Koreliyi.
Bazı günlerde bazen oldukça neşeli bir şekilde görüyordum, kapımın önünde benim işten dönüşümü heyecanla beklerken.
Dakikalarca onu anlatıyordu, bıkmaksızın, usanmaksızın. Gizlendiği, saklandığı halde gözlerini, dudaklarını, burnunu, saçlarını nasıl görüp tarif ettiğini anlayamıyordum. Ta ki Bahtışen’le karşılaştığımda tüm söylediklerinin gördüklerimle tıpatıp aynı olduğuna hayret ettiğim ana kadar.
Günler, geceler boyu sadık bir ev köpeği gibi...
Yok! Yok! Sadık bir kapı, koruma köpeği gibi bekledikten sonra Bahtışen perdeleri kapatırken, camdan bir şeyleri silkelerken görüp mutlu olduğu günlerdi o günler, bıkıp usanmaksızın anlattığı.
Bahtışen; zeki, güzel, akıllı kızdı, ağzı açık ayran delisi(4) gibi penceresine bakan, görüldüğünde utanırcasına kaçan, sokakta karşılaşma olasılığında şaşkınca gizlenen Koreliden haberdar olmakta gecikmemişti. Üstelik tartmış, ölçmüş, biçmiş, öğrenmiş ve kederlenmiş(ti).
Bir sabah muhabbet kuşlarımı, balıklarımı bahane ederek, Koreliye emanet edip Bahtışen’in evinin kapısını çaldım, her türlü riski göze alarak. Bir kısım şeyleri bilmek, bildiğini sanmak, bilmek değildi(16), biliyordum. Ama öğrenmek de onun hatırına gerekliydi benim için.
Belirli ayak sesleri kapının arkasında, bir süre duruş, muhtemelen gözetleme deliğinden bakış ve sesleniş;
“Kim o?”
“Tanıdığınız biri değilim, belki karşılaştığınız, tanımanızın mümkün olduğu mahalle komşusu Bahtiyar Nedim, ya da kısaca Nedim. Bir yakınım için sizin düşüncelerinizi öğrenmem gerek! Her ne olursa olsun; müspet ya da menfi…”
“Koreli için mi? Onun kapı komşusu Nedim Bey olmalısınız herhalde?”
“Evet! Ama böyle kapalı kapılar ardından(17) mı konuşacağız?”
“Bağışlayın! Öyle bir ortam içindeyim ki ne size kapıyı açarım, ne de sizle birlikte görünebilirim. Elin ağzı torba değil ki, büzemiyorsunuz(4). Ancak düşüncelerimi öğrenmek istiyorsanız... "
“Evet, lütfen! Koreliyi bazı gerçek ve doğrulara yönlendirmem için sizin düşüncelerinizi öğrenmem, buna göre Koreliyi yönlendirmem gerekli gibi geliyor bana. Çünkü arkadaşım kendinde değil, ‘bazı hakikatlere kör bir insanın fili tarifi gibi bakıyor!(18)’ gerçeklerin hayaller gibi gerçekleşebileceğini sanıyor. Aslında iyi, çevresine duyarlı, zararsız bir insan, bunu hissetmiş olmanız gerek!"
“Hangi insan konuşan bakışlardan(4) bir şeyler anlamaz ki? Onun benden utandığını, sevdiğini, hatta âşık olduğunu bile biliyorum, desem inanın. Bundan mutluyum, hangi kadın sevilmekten haz duymaz(5) ki?.
Ben de seviyorum onu, ama sadece karşılık olarak bir sevgi, ya da aşk değil bu…
Onu öğendim, biliyorum, ama korkuyorum, çekiniyorum ondan, kendimizden değil, ilerilerimizden. Gönlüm boş, bana bu kadar yakınlaşmak isteyen bir sevgiliye de gönlümü hemen teslim etmek zor değil benim için.”
Durakladı bir kez, incitmeme isteği ile belki devam etme gereğini hissetti;
“Ama ağabey bağışla, ya çocuklarımız da irsiyedin(3) getirdiği mantıksızlıkla onun gibi olurlarsa...
Buna dayanmam, kabullenmem çok zor ağabey. Bence herkes yoluna. Okumuş adamsın, bilirsin. Nasıl anlatman gerekiyorsa, onu incitmeden sevgi dolu olarak anlat!..
Sevilmekten mutluyum, onu isterim de boş yaşamımı doldurması için, ama istememem gerektiği inancındayım. Dürüstlüğümü bağışla, sana kapıyı açmadığım için de gücenme! Haydi selâmetle... “
Son iki kelimelik tek cümle, bir bakıma kovulmamdı. Bu akşam, içten geleceğine inandığın ağlamalarına, höykürmelerine, sarılmalarına, ellerime sarılıp öpmelerine tahammüllü olacaktım Korelinin.
Belki güçlükle engellediğim içki sohbetine o şişe ya da şişeleri alarak bizzat ortak olarak katılacaktım. Belki bir bakıma; “Haydi Abbas tezahüratı gibi…(19)”
Muhabbetlerle(4), lepisteslerle(4) kedim Sarman’la(3) saatlerce dertleşmesine izin verip tahammüllü olacaktım. Anlatamayacağım konu herhalde onun kahramanı(20), onu teselli edecek, ona gereken yolu gösterecek olmam için aşırı oranda güç, şefkat, sevgi ve özellikle alkole ihtiyacım olmayacağı idi.
İnsan varlığının sadece kalpten ibaret olmadığım, buna beynin de katkısının gerektiği(21), “dilimizin sınırlarının dünyamızın sınırlan kadar olduğunu(22)” anlatmam gerekecekti. Ama nasıl? O; kalbini, ona lâyık olana verdiğine inanıyordu, karşısı o kalbin varlığına inanmış, ancak kabul etmesinin mümkün olmadığını anlamıştı bana.
Bir yanda doğrular, gerçekler, bir tarafta yanlışlar... Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık(4) örneği, iki arada bir derede kalmıştım(5). Bu ikilem(3); dünyada en zor çözümlenecek sorun olsa gerekti.
Onun ona verdiği değeri o anlamıştı, ama anlamamasının gerektiğini söylemişti ve bu anlamayışı anlatmam için de beni görevlendirmişti! Adını hatırlayamadığım bir İslâm âliminin sözlerini nasıl pas geçer, unutmuş gibi olabilirdim ki; “Senin kendisine verdiğin değeri, sana vermeyen insanların sohbetinde hayır yoktur! (23)”
Bahtışen, âşık değildi, aşka hazırdı, âşık olanı biliyordu, ama çaresizlik içindeydi. Ne hazin! İki arada bir deredeydi, gerçekten. Karşısındaki genç kadın dürüstlüğü, doğruluğu ile üstesinden gelmesinin gerekliliğini yapmıştı, aşığı olmayan aşkının.
Peki, ben aşkı olup da aşığı olmayana bu olmayışı nasıl anlatacaktım? Dünyada ölümden başka her şeyin çaresi vardı(24), düşünüp taşınıp o çareyi bulacaktım (muhakkak)!
İki-üç basamaklı dış kapıya yöneldiğimde bir siluet kıpırdadı yanımda, farkında olmadığımı söylememde sakınca olmayan. Üst katlara doğru yöneldi, benim yerime. Kapıda dönen anahtarın sesini duydum sanki ve döndüm geriye dış kapıdan yukarılara çıkmaksızın.
Düşündüğüm Koreli ve ben o akşam hem de beraberce, hem ağladık, hem içtik(25) sabaha kadar. Bir büyük şişeye; “Bana mısın?” demedik(5). Korelinin evinde iki-üç şişe birası varmış, getirdi, nasıl üleştik, bilemedik.
Kenarlarda köşelerde belki Kâlû belâdan(4) kalmış, yarım şişeler halindeki likörler ile eşantiyon şişelerin diplerini de gördük.
Biz; biz-bize bu ziftlenmeyi yüklenirken bakkallar-çakkallar çoktan indirmişlerdi kepenklerini. Kalan soda şişelerini birbirine vurarak içkilenmek arzumuzu doyurmak üzereyken sabah, sabah olmak arzusundaydı sanki kendince.
Dünyada hiçbir insanın söylemeyeceği, söyleyemeyeceği sözleri döktü ortaya Koreli;
“Ne Allah, ne Peygamber, ne Kur’an, ne de insanlar; dünden, bugünden, yarınlara kadar kimse benim aşkımı engelleyemez. Bu andan itibaren onu gizliden gizliye ve uzaktan sevmeye(26) devam edeceğim…
Her gün, sabahtan akşama kadar değil, bir kere, yalnız bir kere geçeceğim onun sokağından, kokusu sinmiş, gözlerini esirgememiş, ayakları değmiş kaldırımlara bakarak, başımı kaldırmadan...”
Hak veriyordum Koreliye. İnsan çok severse bunu aşk olarak sevdiğinin adı olarak adlandırırsa başka bir duyguyu asla yaşayamıyordu(27). “Aşkın ölmesi” diye bir şeyden bahsedilemezdi, asla. İnsan âşıksa yemeden, içmeden kesilmeye, hayal, rüya ve düşüncelere gem vurmuyordu, yalnızlığını aynen yaşıyordu.
Bilen, yaşamda bu konuda tecrübesi olan biri olarak sıralamıyordum bu sözleri. Sadece okuduklarımdan, filmlerde, televizyon dizilerinde esinlendiklerime göre uydurduğum faraziyeler(3)... Çünkü aşk nedir, bilmiyordum, yaşamamıştın. Korelinin yaşadıklarının kırıntıları bile yer etmemişti gönlümde, hem de hiç!
Rutin bir yaşam devam ediyordu, Korelinin sabahları bir kez dışında hiç dışarıya çıkmadığı evinde. Benim işe gidip dönüp teselli olamadığım akşamlarımızda Koreliyi zapt etmem zor oluyordu, benim için.
Korelinin babasından kalan gazilik maaşı yetmez gibi olmuştu kendisine. Hatta haytalığı(3) yaşadığı bu günlere kadarın öncelerinde biriktirdiği Ölümlük-Dirimliklere(4) bile el atmıştı(5), ara sıra kendisine ortak olmaksızın desteklememe rağmen.
Bir günün akşamında;
“Bahtışen evleniyormuş!” dedi. Koca bir şişeden ancak bir kadehini ısmarladı bana, evde o günden sonra kenarda köşede bira, likör şişeleri kalmadığından cimrileşmişti; “Sana yeter!” diyerek.
Vücudu alkole dayanıklılığını yitirdiği için çok zaman erkenden sızıyordu zaten. Uzunca bir süre çıkmadı evinden (sanıyorum), muhtemelen şişe, ekmek, peynir falan almak dışında…
Evvelden çok güzel ve zor yemekler yapardı, örneğin kadınbudu köfte, imambayıldı gibi. Şimdi kebapçılara telefon ediyor, sulu yemekler yerine getirttirdikleri için beni de davet ediyordu sofrasına. Sanırım yalnız kalmak istemiyordu.
Bir akşam, Allah’a isyanının ertesinde;
“Şair; ‘Aşk derdiyle hoşem, el çek ilâcımdan tabip(28)!’ demiş. Gönlüm hasta, hem ağır hasarlı, ne yaşama isteğim var, ne de yaşam için dik duruşum. Ben ölürsem bu ev senin olsun!” der demez sözünü kestim;
“Sen yoksan bana ne evinden! Ben sen yaşadıkça, aşkına karşılıksız olarak mahkûm olsan da evinde, karşımda Koreli bir dost olarak görmek isterim seni. Hem biliyor musun, ölüm sırayla değil, bakarsın ben önce dalleyi dikerim(5), ne olur o zaman? En iyisi seninle notere gidelim, yazdırıp çizdirelim, sen evini eğer akraban falan yoksa bir hayır kurumuna bırak, vasiyet et!”
“Beni bugüne kadar arayıp sormayan akrabalarımın canları cehenneme(4)...
Hadi tut elimden, işinden izin al, hemen halledelim bu işi; ‘Ben öldükten sonra!’ diyerek. Ondan sonrası sen sağ, ben selâmet... "
“Sevgili kardeşim, sana kaç defa söyledim, beni bu kadar sevme, bana bu kadar bağlanma, diye. Ya sana kazık atarsam... (5)”
“Bak Nedim! Bir kısım eksikliklerim var, biliyorum, ama deli değilim. Elimde kazık atabileceğin bir tek evim ve sana tonlarca borcum var. ‘Evim senin olsun!’ dedim, kabul etmedin, daha nasıl kazık atacaksın ki bana, cenazemi ortada mı bırakacaksın ki? Beni bunaltma! Sen biliyorsun, ama ben bilmiyorum, herhalde Allah var olsa gerek! O halde Allah’ın bana merhametiyle muamele etmesine önayak ol(5), dua et! Benden yardımını eksik etme, esirgeme!”
“Peki ama Hazreti Ali'nin bir nasihatini de sana söylememe izin ver; ‘Sevdiğini ölçülü sev, belki bir gün düşmanın olur. Nefret ettiğinden de ölçülü nefret et, belki bir gün dostun olur(29)!’ gibi bir şey...”
“Seni ölçülü sevmem gerekmiş, öyle mi? Belki bir gün düşmanın olur muşum, öyle mi? O adam her kimse tanımıyorum, saçmalamış, kokoreçten atmış(30)!”
Hangi yanlışını, ya da günahının neresini, nasıl düzeltseydim ki? Vazgeçtim! Bazı insanların ki bu insanlardan karşımdaki biri; aşağı-yukarı % 50 oranında deli olmayıp özürlü ise, sevgisinin ayarından da bahsedilmesi mümkün değildi.
Hele ki doğma-büyüme kendine el uzatan, ağabey gibi sevgisini kabul etmem ve bunun karşılığını mutlaka vermem şarttı. Ben bu şartı yerine getirmeliydim, getirdim de...
Rutin yaşamımın devamında sakınca yoktu. Koreli benim evimde benim yanımda, bazen ben onun evinde onun yanında yaşamımıza devam ediyorduk. Tek farkla...
Bahtışen evlendiği için evini değiştirmiş, kocasının evine yerleşmişti, doğal olarak.
Koreli bu evi öğrenmiş ve her günün sabahında muntazam olarak o evin önünden geçer olmuştu, ama suikasttan(!) şüphelenip de yolunu, geçiş saatini, elbisesini değiştiren, bazen dilenci, bazen beyefendi bir Türk büyüğü(!) gibi olarak!
Aldığı tüm tedbirlere karşın fark edilmiş olsa gerekti. Bahtışen’in kıskanç, hak-hukuk bilmeyen, sevgiden-saygıdan anlamayan, dünyaya sadece at gözlüğü ile bakan(5) yobaz, bağnaz, sabit fikirli, dar görüşlü kocası tarafından.
Kocası, kıskançlık ve bilinçsizliği ile Bahtışen’i katletmiş ve suçu üzerine atmak için Koreliyi evine çağmıştı. Katilin bilmediği Tanrının bir uzvunu, ya da bir şeylerini eksik bıraktığı kulunun diğer organlarından birini, ya da birkaçını diğer insanlara göre kuvvetli oluşturduğu idi.
Bahtışen’in ismine hiç yakışmamış, kendini evde kalmış kart bir kız(4) gibi hissedip bu kikirik(3) tipli adamla neden evlendiğini anlayamamıştı Koreli. Adamın etkisine tepki ile cevap vermiş, adamın elinden kurtulmaya kararlaştırmıştı. Sonuç ne olurdu? Aklıma bile getirmekte gecikmiştim!
Gördüğü manzara karşısında dehşete düşmüştü Koreli. Kılına bile dokunmaya kıyamadığı Bahtışen, boğazı kesilmiş olarak ve katili olan bıçak yanında bırakılarak yatıyordu.
Usulca saçlarını düzeltmiş olsa gerek, bedeni soğumamış naaşın. Belki kucağına alıp ağlamış, bebek sallar gibi sallamış, gözkapaklarını kapatıp öpmüş de olabilirdi, eğer onu çok iyi tanıdığımı iddia edersem...
Sonrasında çekindi mi, yoksa aklı geri mi, ileri mi ne ya da nasıl gittiyse genç kızın yanındaki bıçağı alıp evine dönmüştü. Bugüne kadar okuduğum hiçbir kitapta, izlediğim hiçbir dizi veya sinema filminde rastlamadığım bir şekilde kendine kıymıştı Koreli, arkasında tek bir satır bile bırakmaksızın.
Bıçak tam kalbine saplıydı, üstelik ucu sırtından da çıkmıştı. Kişi ne kadar güçlü olursa olsun, bıçağı o kadar kuvvetli bir şekilde kalbine saplayamazmış, dedektifin anlattığı kadarıyla. Duvardaki kan lekesine göre Korelinin elinde bıçakla duvara doğru tüm gücüyle koşarak bıçağı kalbine sapladığı kanaatini söylemişti, dedektif, komiser, ya da görevli her kimse. Kararını tamamlamak için naaşın gene de morga gönderilmesini emretmişti ilgililere...
Her iki naaşı da yıkattık, o genç, Bahtışen’in nesi olduğunu bilmediğim genç kızla birlikte, gasılhanelerde(3) farklı gassallerle(3). Kefenleme, tabutlara konuş, camide namaz, niyaz, genel mezarlığa naklediş, yan yana mezarlara defnediş.”
“Ve basübadelmevt(4)” denilerek gömülüş, para, pul, dua, talkın(3) önemli olmaksızın, iki mezarda, tabutlara yardım edenlerin de çekilmesinden sonra, yalnız ikimiz, yalnızca bizler olarak çelenksiz, ama çiçekli, mezar simsarları(4), ölü soyucuları(4) için bahşişleri vermekte çekinceli...
Sonsuz olan hiçbir şey yoktu(31). Defin tamamlanmıştı, arkamıza bakarak ve pabuçlarımızdaki çamurları temizleyip belediye otobüsüne yönelen genç kız takip etmiş gibi aynı otobüse binmiştim.
Ve otobüs o kadar boş ve kalkış vaktine o kadar çok zaman olmasına rağmen beni ona doğru itekleyen bir güçle yanına oturmak mecburiyetinde hissetmiştim kendimi.
“Başınız sağ olsun! Vefat eden neyiniz oluyor efendim?”
“Allah razı olsun, ablamdı, bir delibozuğun(1) kıskançlık kriziyle cinayetinden! Sizin ki peki?”
“Ecel diyemeyeceğim, sevdiği bir insanın ölüsünü ve katilini görüp de etkilenmiş birinin intiharı dolaysıyla diyeyim!”
“Sakın Koreli demeyin!”
“Ben demedim, siz tahmin ettiniz! Ama Koreli mükemmel bir insandı, karıncayı bile incitmeyen, sevdiğini tüm mevcudiyetiyle kendini yitirecek kadar seven ve sevmekten vaz geçmeyen. Ancak bu acılı anınızda bunları paylaşmak abes...
Şu benim telefon numaram, ne zaman dertleşmeyi arzu ederseniz, ne zaman ararsanız, istediğiniz yerde olurum. Adınızı da bağışlarsanız sizi rahatsız etmemiş olmak için, yanınızdan ayrılıp hemen bir başka koltuğa geçerimi”
“Adım Bahşende, ama koltuk değiştirmenize gerek yok! Ablamın, başına geleceğini bilmeksizin sevgisini reddettiği kişinin arkadaşı neden benim arkadaşım olmasa bile yanımdaki koltukta oturuyor olmasın ki? Dertleşiriz, her şeyin sadece mantıkla değil, sevgi ile de yönleneceğini neden anlatmayalım ki birbirimize?”
“Güzel fikir! Hemen zübük(3) ya da şebelek(3) demeyesiniz, acıdan bile kendisine pay çıkarmaya çalışan bir egoist demezseniz, dileğimi söyleyebilir miyim?”
“Ne demek istediğinizi anlayamadım, ama söylediğiniz kelimelerin kötü anlamları varsa bunları size yakıştıramadığımı söylemeliyim, henüz bir-iki dakika içine sığan bir merhabamız olmasına rağmen. Egoist olduğunuzu ise sanmıyorum, söz ya da dileğinize devam edebilirsiniz!”
“Bağışlamanızın dileğiyle söze rahmetli ablanızdan başlamak istiyorum. İnsancıl, ama çevre korkusu yaşayan biri idi kanaatini yaşamıştım, yüzünü görmeden evvel. Çünkü Koreli için konuşmaya gittiğimde, dinledi, anlattı, ama ne ben yüzünü gördüm onun kapı aralığından bile, ne de belki de o benim yüzümü...”
“Anlıyorum, ablamın gerçekten kendine özgü bir yaşamı vardı, abdestinde, namazında, sofu hatta bağnaz. Belki de aynı havayı soludukları düşüncesiyle evlendi kıskanç katiliyle!”
“Ablanızı sadece Koreli ağaç arkalarına, duvar diplerine saklanırken gördüm, birkaç kere. Hemen anlatmak isterim ki; ablanıza o kadar benziyorsunuz ki, hani tam tabiriyle ‘Hık deyip burnundan düşmüş gibi(3)!’ Ölenin siz olduğunu morgda bile düşünmedim değil. Oysa ablanızı gördüğüm halde, sizi hiç görmemiştim...”
“Aslında Koreli Ağabey için konuşmak üzere evimize geldiğinizde kapıda karşılaştık, ama fark etmediniz!”
“Üzüldüm! Keşke fark edip konuşsaydım, o zaman ablanızı o anda, sizi ise şu anda teselli etmek için daha cesur olur, bu vakte kadar beklemezdim, hemen destek olmaya çalışırdım, ablasını yitirmiş bir genç kız ve bir yakınını kaybetmiş birini teselli etmesini bekleyen olarak...”
“Geçmiş ile gecikmişliğe üzülmemek gerek. Hatta ‘Keşke’ kelimesinin bizim lehçemizde olmaması gerektiğini düşünürüm. Ama dileğinizi söylemediniz hâlâ!”
“Aslında bir değil, iki dileğim var demem gerek! Ama ikincisinden çekiniyor, utanıyor, yanlış yapmaktan ve yanlış anlamandan korkuyorum. Tıpkı şimdiki gibi ‘Siz’’ demem gerekirken ‘Sen’ demem gibi...”
“Peki öyleyse, ben de size, ‘Sen!’ diyeyim, kavga etmemizin mümkün olmayacağı birinci dileğinizi söyleyin!”
“Ablan ve Koreli aynı gün vefat ettiler, aynı gün ve yan yana toprağa verildiler. Dini bilgilerim zayıftır, ama İslamiyet’te yeri var mıdır bilmiyorum, ama âdettendir(3) herhalde ‘7, 40, 52. Mevlitlerini(32) camide akşam ile yatsı namazları arasında ortaklaşa beraber okutalım!’ diye düşünmekteyim. ‘Hayır! Ben evimde okutacağım!’ dersen, onu da kabullenmem zor değil!”
“Peki, dememem mümkün değil, çok iyi olur! İkinci söylemek istediğiniz?”
“Şımarıklık, kendini beğenmişlik, vakitsiz ve dengesiz bir atılım demezseniz...”
“Söz vermem mümkün değil!”
“O zaman sustum!”
“Merak ettim, tamam söz vermiyorum, ama dinleyip, gücenmeyeceğim, unutacağım!”
“Peki, ertelediğim cesaretime hükmederek söylüyorum, artık ok yaydan çıkmak üzere ve ben içimdekini söylemeye mecbur hissediyorum kendimi…”
“Gerçekten de daha çok merak ettim şimdi!”
“Affına sığınıyorum. Bir merhaba içine sığdırmaya çalışacağım konu şu: Betondan yapılmış mezarların çökmesini beklemeye gerek yok, sevdiklerimizin kabirlerini yaptırıp taşlarını başlarına dikebiliriz. İnternetten adres falan araştırır, öğrenirim, öğrenmem gerekenleri. İstersen beraber gidip arzuladığın şekilde mezarlarını düzenleyebiliriz. İmkânın kısıtlı ise, ekonomik olarak destek de olurum, sonrasında sen bana istediğin şekilde ödersin.”
“Olur! Ancak özür dileyeceğini söylediğin konu bu olmasa gerek! ‘Korku, cesaretin anasıdır!(33)’ derler. O halde korkmanıza, çekinmenize gerek yok, diye düşünürüm!”
“Peki, ablanız gibi sizin de çekinceleriniz olduğunu düşünüyorum. Cenazede yalnız olmanız düşündürttü bana bunları. Yanılırsam, ikaz edin beni lütfen!”
“Özel bir durum...
İlerlerde de görüşebilirsek, abla-kardeş neden köyden şehre geldiğimizi, neden ‘Öf bile demediğimiz(34)’ anne ve babamızın bizleri reddettiğini, Kur’an’daki o güzel ayete(34) karşın neden ablamın cenazesine katılmadıklarını, hal-hatır sormadıklarını(5) anlatabilirim...
Peygamberimize mal edilen bir hadise göre; “Rabb’in rızası, anne-babanın rızasına bağlıdır. Rabbin öfkesi ise anne babanın öfkesine bağlıdır!’' Belki babamın-annemin öfkesidir, ablamın başına gelen musibet. Dediğim gibi, belki anlatabilirim, ama şimdi zamanı değil!”
“Tamam, anladım! Otobüs durmak üzere, hemen söylemeliyim, söylemem gerek! Evinizi biliyorum, benim evim ise iki sokak aşağıda Tekin Apartmanı, 11 Numara(35). Şu da cep telefonu numaram...
Mezar ve mevlit konularını konuşmak için istediğiniz zaman, istediğiniz yere gelirim. Aslında acılarımız taze olmasa ‘Akşam yemeğine davet edeyim!’ demek isterdim, ama bence sabah kahvaltısı, ya da brunch(3) mı ne diyorlar, gecikmiş bir kahvaltı için ona siz karar verin, lütfen! Devlet memuruyum ama dilediğiniz her vakti size ayırabilirim!”
“Ben de ve bence de öyle, o halde Cumartesi diyeyim, Cuma akşamı ararım. Bu arada hemen söyleyeyim, dileğinizde hiç de öyle mahcup olacak, çekinilecek bir şey sezinlemedim. Ayrıca her ne kadar ablam, anne-babamın etkisini üzerinden atamayıp eve kapanmışsa da, ben sadece Türkiye’me değil dünyaya açığım. Bakış açım farklı, at gözlüğü ile bakmıyorum etrafıma…
Bu nedenledir ki ‘Siz’ demekten, ‘Sen’ demeye dönüşen yakınlığınızdan çekinmiyorum. Yoksa çekinmem mi gerek?”
“Bence, evet! Çünkü adımdan, cenazemden ve telefon numaramdan başka bir şey bilmiyorsunuz hakkımda!”
“İnsanlar ateş olsalar, ancak cürümleri kadar yer yakabilirler(36)! Hani bir söz dizisi var, tam olarak aklımda kalmamış; ‘Sözler vardır, neler, neler anlatır(37)’ gibi. Ben de sözlerinizle bana karşı yanlışlığınız olmayacağı kanaatini yaşadım. Bu nedenle de seni tanımak için Cumartesiye hazır olacağım…
Benim de dileğim kahvaltı yerini sen seç, sen hazırla, beni götür ve tanıt kendini bana. Vakit kalırsa ve istersen, hani merak edersen ben de kendimden söz etmeye çalışırım sana!”
“O halde vedalaşmıyorum Bahşende. Hoşça kal!”
“Hoşça kal Nedim!”
Cumartesiye tam beş gün vardı. Korelinin mezarını ziyaret etmek geçti içimden. İki mezar da sulanmış, her ikisinin de üzerlerine birer beyaz karanfil iliştirilmişü. Sebep belliydi. Hemen koşarak gidip çiçekçiden iki kırmızı karanfil alarak ben de beyaz olanların yanına iliştirdim...
Telefonum çaldı, mesai bitiminde, henüz eve döndüğümde;
“Karanfiller için teşekkür ederim!”
“Ya ben koymamışsam?”
“Gizli sevdayı(38) onlar ve Tanrı dışında bilen iki insan var dünyada. Onları da tahmin bir yana bilmek o kadar kolay ki! Neden saklanmak gayretindesin ki Nedim?”
“Gizlenme değil Bahşende, ilgilenilme arzusu, belki cumartesinin erken gelmesi hülyası...
Ben de beyaz karanfiller için teşekkür ederim.”
“Mecburmuşsun gibi değil, hissederek!”
“İçtenlikle!”
“O halde cumartesi gelsin!”
“Zamanı ilerletmeye de, geriletmeye de imkânımız yok, aldığımız nefes gibi(39). Benim gibiler için her gün bayram. O halde yarının da cumartesi olmasını kim engelleyebilir ki, benim için, hatta bizim için?”
“Yarının Cumartesi olduğu aklımdan çıkmış deme, inanmam!”
“O kadar özlemle beklemişim ki, gerçek…
İnan!”
“Neden?”
“Bana bilemeyeceğim, cevaplayamayacağım sualler sorma, şairin dediği gibi; “Bana sual sorma, cevap müşküldür!(40)” Ama bendekini, benim hislerimi eğer sende de aynen olduğunu, ya da yaşadığını hissedersem söyler, anlatmaya çalışırım!”
“Anlıyorum, seni dinleyeceğim!”
“Peki, anlatacağım!”
“Söz!”
“Evet, söz!”
Ağzı açık ayran delisi gibi bekliyordun onu, tarif ettiğim “Köy Kahvaltısı” denilen adreste. Ondan sonrası Allah Kerim’di. Kahvaltıdan sonraki ilk olasılık aynı mezarları ziyaret etmek olacaktı, ancak hemen öncesinde mezarlar için taş seçmek, taş üstüne yazılacak sözleri konuşmak gibi.
Göründü, heyecanlandım, belki de fark edilecek gibi, elini uzattı, kucaklamak isteği ile kendime çeker isteğimi, beni iterek cevapladı, demek ki acelenin ötesinde çok acele etmiştim, duygularımızın karşılıklı olduğuna inanır gibi.
“Bağışla!” dedim, neden söylediğimi anlamış gibi; “Önemsiz!” dedi.
Devam ettim;
“İnsanların, hele ki yalnız kalmış, ya da yalnız bırakılmış insanların sevgiye ihtiyaç duymaları, varsa doygunluğu isteklerinden doğal ne olabilir ki? Üstelik yanılmadığıma inanıyorum, ama yanılıyorsam ikaz et lütfen, karşımdaki de bu sevgi için hazırsa, ancak hazır olmadığına inanıyorsa...”
“Anlıyorum, ancak bazı şeyler engelliyor beni. Ama ilerilerde buna hazır olmaya gayret edeceğim, eğer sonralarımızda da yeniden söylersen. Acılarımızla tanışmış olsak da bu kısa zaman içinde ellerimin, kollarımın, bağrımın aç-açıkta kalmamasının beni memnun edeceğini, hatta daha da ilerilerini bile söyleyebileceğimi vaat edebilirim sana!”
Oturması için sandalyeyi hazırladığımda;
“Bu kadar acele, bu kadar kısa bir zaman içinde, aynı ortamda, aynı şekilde nefeslenmeyi dileyeceğini düşünmemiştim Nedim?" dedi.
“Seni engelleyen ne Bahşende?”
“Dediğim gibi hazır olamamak!”
“O halde yardımcı olayım!”
“Beni bana bıraksan, ben kendi kendime hazır olsam da, uzattığın elini sevgiyle tutsam, taşıdığına inandığım duyguları aynıyla yaşayıp başımı göğsüne yaslasam, daha iyi değil mi?”
“Anladım, kahvaltımızı edelim haydi! Duygularını tartıp elini uzatacağın ana kadar benden bir daha aynı söz ve girişimleri duymayacak, yaşamayacaksın, emin ol! Ama mevlit, kabir ve mezar taşları için mutlaka konuşmamız ve yol üstünde olduğu için taşlara bakmamız, hatta sipariş etmemiz gerek…
Ve eğer sen de benim gibi arzuluyorsan buradan çıktıktan sonra mezarlarımıza yönelelim tekrar ziyaretlerimizi yapalım ki, unuttuğumuzu sanmasın sevdiklerimiz...”
Kahvaltı sırasında saplantısız neler konuştuk, özetlemeye bile gerek yok. İkindiyi azbiraz geçe, usta ile mezarlarımızın başındaydık, her konuda uzlaşmış olarak, sadece tek farkla;
“Öldüğümde beni de ablamın mezarına defneder misin?”
“Bu; engellemeye çalıştığın bir vaat mi? Ya ben senden önce ölürsem?”
“Korelinin mezarını mı istersin?”
“Eğer bu dünyada olduğu gibi, öbür dünyada da senin, sevdiklerimizin yanında olacaksam, olacaksak, neden olmasın?”
“Demek istediğini söyleyebilirsin, şu anda sözlerin için kendimi hazır hissediyorum!”
“Morgda ve bu mezarların başında olduğumuz ilk andan beri sana ait olduğumu hissediyorum. Kalbimi doldurdun, yaşamdan senin dışında hiçbir arzum yok, sadece...”
“Bu mezarlara bakıp söyle içinden geçenleri, söz veriyorum, aynı sözler tekrarlanacaktır dudaklarımla, ancak ablamdan da, Koreli Ağabeyden de utanırım!”
“Bir umutsuzluk, iki naaş, bizim umudumuz, mutluluğumuz oldu. Seni seviyorum, bundan sonra acımızı da, sevincimizi de, hüznümüzü de, yalnızlığımızı da paylaşalım diyor ve beni kabullenmen için yalvarıyorum. ‘Evet!’ demen yeterli, bana inanıyor musun?”
“Şu kısa zaman içinde, bir kere bile elimi tutmadan, başımı göğsüne yaslamadan, saçlarımı bir kez bile koklamadan dua etmemi mi istiyorsun!”
“Evet! Hem tüm kalbinle, bir kere de…”
“Biraz sabretmeni dilesem?”
“Beklerim! Hatta ömür boyu, ama burada ayakta değil. Fatihalarımızı okuyup, sularını döküp çiçeklerimizi koyup, hemen sabah kahvaltı yaptığımız yere dönelim, yarım bıraktığıma inandığım sözleri tamamlamak için...”
“Sabret mi demek istiyorsun?
“Evet! İstersen sen düşüncelerine yön vermeye çalış, ben yeniden söyleyeceklerimi süzeyim, düşüneyim ve istediğin gibi, istediğin kadar tekrarlayayım, beklemeden, teklemeden sıralayayım içimden geçenleri, dilimin döndüğünce, içimdekileri derleyebildiğimce…”
Bir otobüs, bir otobüs daha, suskunlukla, belki dalgınlıkla, tek fark; iki yabancı değil, el ele iki sevgiliydik başlangcımızda ben heyecanlı, o durgun. Bir kurban bayramında, gözleri bağlanıp sonucuna razı olmuş bir kurbanlık koyun gibiydi Bahşende.
Çok avam bir benzetme mi oldu? Değiştireyim o zaman; sevdiğinden serenat(41) bekleyen bir âşık gibiydi...
Sıcacıktı elleri, üstelik gevşetmekten çekinircesine sıkı sıkı. Adımlarımız yürürcesine değil, koşarcasına idi, sanki yıllara meydan okumuş bir beklentinin sonucuna ulaşmak istercesine aceleci...
Çay ocağına, sabahki kahvaltı yerine tam salona girmek üzere iken, kucağında bir bebekle muhtemelen göçe zorlanmış bir genç kadın çıktı karşımıza, ne dediğini anlayamadığımız.
Dünyanın en çok konuşulan dili işaret diliydi, ondan sonra gelse, gelse herhalde kuşdili(3), daha sonra da çizgilerle resim...
Benim bilmediğimi Bahşende biliyordu.
Elini önce bebeğin, sonra genç kadının ovalar gibi karnına sürdü ve acayip sesler çıkardı; “Inga, gurul-gurul!” gibi. Genç kadın başını eğdi, konu anlaşılmıştı Bahşende tarafından. İçeriye gitti, sesi çalındı kulağıma.
“Ne varsa hazırlayın, ama öncelikle bebek için süt!”
Genç kadının şaşkın bakışları arasında donatıldı masa. Garson getirdiği sütün sıcaklığını ölçmesi için olsa gerek, sütü kadına uzattı. Çarşafının içinden bir biberon çıkartan genç kadın, lâvaboya gitti, biberonu özenle yıkadı ve hiçbir şeye dokunmaksızın sütü biberona boşaltarak bebeği doyurmaya çalıştı öncelikle, hem de biberonu iki kez doldurarak. Kalanını yine biberona doldurarak yine çarşafının içinde bir yerlere gizledi.
Mahcup gözlerle bakarken “Şükran(3)!” dedi ve durgunlaştı, İsmini söylediğini sandım, ama hacılardan, ya da ablasından aklında kaldığına göre sözün “Teşekkür” anlamına geldiğini söyledi Bahşende.
Ve sonra kalkıp eline çatal tutuşturarak, ekmeği de bir gayretle keserek genç çocuklu kadına yeme işareti yaptı ve bana bakarak omuz silkti.
Ben, diyeceklerimi unutmuştum, tam anlamıyla sus-pus olmuş(5), malûm dört ayaklı varlıkların trene baktıkları(4) gibi ikisinin de yüzüne ayrı ayrı bakıyordum şaşkın. Herhalde iki ayaklı varlıktan da söz etmem mümkün. Karnı doyan bebek çoktan uyuma moduna girmişti. Genç kadın doyunmaya gayret ederken Bahşende yanıma geldi;
“Evet, bir şey, ya da bir şeyler söyleyecektin?” dedi, oldukça manidar ve sitemli bir soru şeklinde.
“Unuttum!” dediğimde hışımla(3) kalktı yerinden;
“Siz erkekler hepiniz böylesiniz zaten, muhtaç ve güzel bir kadın gördüğünüzde yanınızdaki dâhil dünya umurunuzda olmaz!"
“Dur!” dememe vakit bırakmaksızın ayağa kalktı, genç kadının omzunu iki kez fiskeledi ve kapıya doğu yöneldi. Çocuklu kadın bir şeyler anlamıştı, anlamamasına rağmen!
Toparlandı, bebeği kucağıma bırakıp peşinden koştu Bahşende’nin. Elini öpüp alnına koydu, sarıldı, bir sarkaç gibi vücudunu iki tarafa doğru salladı. Uzaklardan da olsa “Şükran!” demesini duymazlıktan gelemezdim.
Bahşende bilmediğim yönü olarak katı yürekli(4) olsa gerekti. Daha onun olmadan, onu sahiplenmeden kıskançlık krizi ile beni genç kadınla baş başa bırakmıştı.
Bildiğim tek şey; sonsuz sevgime karşılık yapılanı hak etmediğimdi...
Telefonunu çaldırdım, açmadı.
Kopya çekmiştim Bahşende'den; bebeği ve kendisini işaret ederek iki avucumu birleştirip sağ yanağımın üzerine koyarak uyuma işareti anlamını çıkartmasını bekledim.
Başını salladı.
Korelinin evine henüz gelen giden olmamıştı, belki de ben Korelinin vefatını ilgili kuruma bildirmeyi unutmuştum, bu çok yönlü hüzünlü halimde hatırlayamıyordum. Genç anneyi en doğrusu onun evinde misafir etmek geçmişti Ama o genç anneyi nasıl ikna edecektim ki? Mutlaka çekinirdi, korkardı hatta.
“Allah'ını seversen aç!” duasıyla tekar çevirdim telefonu, dakikalarca “dit!” dedi, açılmadı. “Mesaj bırakın!” sözüne aldırmadım, tekrar, tekrar tuşladım...
Olmadı, sonunda son bir umut;
“Perişanım, ne olur, aç!” diye yazdım. Açıldı, kaba, haşin ve sitemli bir şekilde;
"Ne var? Neden?” dedi hiddetle,
Kendimi zapt etmem asla mümkün değildi, üstünden kamyon geçmiş bir sokak köpeği, ya da alkol sınırını aşmış bir serkeş(3) gibiydim;
“Yalvarırım, yardım et! Gencecik kadın, kalacak bir yeri yok, Korelinin evine yerleştireyim diyorum, başının çaresine bakıncaya, ya da devlet imkânlarını onlara verinceye kadar. Bana güvenmeyebilir, iyiliği seversin, biliyorum. Ama iyiliğinin sonunda bir-iki söz etmeme de izin ver lütfen. Sonrasında ister diz çöktür, çiğne, yalvar, yakart, haşla, yak, köle et beni, razıyım.”
“Ne oldu? Kadıncağız işaretle reddetti mi seni yoksa? Avucunu mu yaladın, iştihanı mı köreltti(5)? Gene de bence sen al bunu. Senin her türlü temizliğini yapar!”
“Haksızlık etmiyor musun, bir garip insana karşı böyle düşünmek sana yakışıyor mu? Gıybet(42) edip günaha girmiyor musun? Acımasızsın! Tamam, ne dersen de, hepsi kabul, ama bu insancıkları aç-açıkta, ortada bırakma! Sonra da içinden nasıl geliyorsa dışla beni, popoma vur tekmeyi, sil, küs, kus üstüme, defet, bir kenara at!”
“Yani, benden o kadar çabuk kurtulmak istiyorsun?”
“Daha başlangıçtaki bu kıskançlığınla ömür boyu baş edemem ki?”
“Gizli kapaklı bir evlenme teklifi mi bu? Peki, tahammüllü olacağım vaat edersen Koreli ağabeyin kapısında olacağım, hemen!”
“Sen bana, ‘Sana dünyaları bağışlayacağım!”' dersin de ben sana ‘Hayır!’ diyecek kadar güçlü mü olurum ki? Şimdi kibrit çöpleriyle, çizgilerle adını bile bilmediğim genç kıza gerekli işaretleri yapıp onu Korelinin evine getireceğim. Bakkala gidip süt, ekmek falan alırım. Sonrası sana kalmış, ister kapı önüne koyar, ister ‘Sabret!’ dememi ödüllendirirsin!”
“Ben dünyama gözlerimi seninle açtım, sen yoksan, ben yokum ve bu yoklukla kapatırım gözlerimi, umurumda olmaz!”
“Devam etme! Ne söyleyeceksen yüzüme söyle! Aykırı-aykırı konuşma(5)! Tanıdığımca yaşamındaki en kötü huylarından biri affedici olmaman...
Ne diyeceksen yüzüme söyle ki, söylediklerini anlayayım. Ya da anlayamadıklarımı sorayım...”
Genç anneyi ve bebeğini gerekli tüm tarifleri yaparak geçici bir süre için de olsa Korelinin evine yerleştirdik, “İyilik yap, denize at!(43)” örneği, karşılıksız…
Evime davet ettim Bahşende'yi, çekinmedi, girdi (Bana göre niye çekinsindi ki, ben onundum, beni kabul etmesi konusunda şüphelerim olsa da). Bir İslâm Âlimi; “Senin kendisine verdiğin değeri sana vermeyen insanların sohbetinde hayır yoktur(23)!” demesine rağmen “Sevdiğinle geçireceğin bir dakikayı, koca bir ömre değişme(43)!” diyene hak vermek istercesine kucakladım Bahşende’yi, “Sabret!” deyişimi anlatmak istercesine, saçlarını tüm benliğimi doyurmak istercesine koklarken...
“Seni sevdiğimi hissediyorum, bir ömrü benimle paylaşıp paylaşmayacağını sormak, bilmek ve öğrenmek istiyorum…”
“Hissetme, söyle, hem hemen! Yalnızlığın dolaysıyla birine ihtiyaç duyuyormuş gibi değil!”
“Seni seviyorum, seninle bir ömrü tüketmek istiyorum, bana inan...”
“İnanıyorum...”
YAZANIN NOTLARI:
(*) Koreli; Öyküde geniş bir boyutta anlattığım için tekrarlamıyorum.
(*) Bahtışen; Mutlu, neşeli, talihli.
Bahtiyar; Mutlu.
Bahşende; Bağışlayan, af eden, ihsan eden.
(1) Kader; Dini bakımdan; “Başlangıçtan sona (ezelden ebede) kadar meydana gelecek olayların Allah katında bilinmesi” anlamında olup, imanın şartlarından biridir ve Amentü’de bu husus kesinlikle şekillendirilmiş ve kadere inanmayanın Müslüman olamayacağı, dinden çıktığı inancı vardır.
Ölçü, miktar, bir şeyi belirli bir ölçüyle yapmak, program belirlemek, insan yaşamındaki olayları kaçınılmaz bir şekilde ayarladığına inanılan güç, alınyazısı, yazgı, biçim, gelecek, baht, kaçınılması mümkün olmayan talih.
(2) Dejavu; Yaşanan bir olayı veya anı daha önceden bire bir oranında tekrarlandığı yaşanmışlık halini, hissini yaşamak. Görülen bir yerin daha önceden görülmüş olma duygusu. Pek çok kişide zaman zaman yaşanmaktadır.
(3) Âdet; Töre. Bir topluluk içinde öteden beri uyulan ve uygulanan kural.
Brunch (Branç); Kahvaltı ile öğle yemeğini birleştirilen kahvaltı biçimi, öğün.
Delibozuk; Günü gününe, sözü sözüne uymayan, dengesiz.
Faraziye-Nazariye; Varsayım. Bir konudaki düşünce, tahmin, teori, hipotez.
Gasılhane (Gasilhane); Ölüleri yıkama yeri.
Gassal; Ölüleri yıkamakla görevli olan kişi. Ölü yıkayıcısı.
Haytalık; Külhanbeylik, kabadayılık, serserilik. Serserice davranışlar sergilemek. Başıboşluk. Bir baltaya sap olamamışlık, apaşlık, holiganlık.
Hışımla; Öfke, kin ve kızgınlıkla.
İkilem; Dilemma. Kıyasımukassem. Değişik iki yapıda her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı. Değişik yapıda iki öğenin birlikteliği. İki özellik gösteren durum. Bu durumlarda insan özellikle beğenip istemediği bir seçeneği seçmek zorunda kalmaktadır.
İrsiyet; Kalıtım. Soyaçekim. Çevre etkileriyle köklü olarak değiştirilmeyen biyolojik özelliklerin bir kuşaktan diğer kuşağa geçmesi, soya çekim, veraset. Bireylerin genetik yapılanması, kalıtım ve kalıtsal olarak özellik ve niteliklerin ebeveynlerden fiziksel ve zihinsel karakterlerin yavrulara aktarılması özellikleri.
Kikirik; Zayıf, ince, uzunca boylu, çıtkırıldım tarifinde bir kimse.
Kuşdili; Genellikle çocukların başkaları anlamasın diye sözcüklerin başına ve hecelerin arasına başka heceler ekleyerek uydurdukları bir tür konuşma. Örneğin; herkesin ortasında eğer anlaşmışsanız sevdiğinize; “PARse, PARni, PARse, PARvi, PARyo, PARrum” diyebilirsiniz. PAR atılınca maksat, yani söylenmek istenen anlaşılıyordur. Bir dişbudak türü.
Levazım; Ordunun lojistik hizmetinde bulunan bütün malzemeyi, malzemeleri sağlayan bölümü. Değişik iş kollarında gerekli olan araç ve gereçleri sağlayan büro.
Sarman; Sarı tüylü bir kedi cinsi.
Serkeş; Kafa tutan, başkaldıran, dik başlı.
Şebelek; Çok çirkin yüzlü, maskara (muhtemelen şebek kelimesinden uydurulmuş bir deyim).
Şuuraltı; Bilinçaltı. Bilinçte yer almayan, ya da henüz bilinç yüzüne çıkmayan ruh durumlarının niteliği. Bilinç dışı. Geçmişte yaşadığımız ve etkisi altında kaldığımız hadiselerden şimdi hatırlayamadıklarımız, şu anda da varlığımızda meydana gelen hadiselerden bilgisine sahip olmadıklarımızın hepsi. İnsan şuurlu hareket ettiği gibi şuuraltı etkilerle de hareket eder. İnsan şuuraltının etkisiyle hareket ettiği zaman bu hareketini şuuruyla izah ederken bahane sebepler bulur. Ama bu sebepler hareketin mahiyetini izahtan uzak kalır.
Şükran; Gönül borcu. Teşekkür etmek (Arapça).
Talkın; Ölü gömüldükten sonra mezarı başında imamın dinsel sözler söylediği kısa tören. Kur’an’da yeri yoktur (bir bakıma mezara konulan ölüye sorgu meleklerine vereceği cevapların “kopya olarak” sunumu denebilir). Telkin şeklinde söylenmesi yanlış olup Telkin; Bilinçdışı bir sürecin aracılığıyla kişinin ruhsal ve fizyolojik alanıyla ilgili bir düşüncenin gerçekleştirilmesidir. Bir duyguyu, bir düşünceyi aşılama, kulağına koyma.
Yadigâr; Anı. Bir kimse ya da bir olayı anımsatan nesne, anımsanmak için bir kimseye verilen nesne.
Zübük; Aziz NESİN'e göre; “Dini siyasete alet ederek yükselen, menfaatçi, rüşvetçi, yalancı, ahlâksız, çıkarcı karakter.” (Türkçemizde bu kelime yoktur, Aziz NESİN'in yaratıp Türkçemize kattığı bir söz).
(4) Ağzı Açık Ayran Delisi; Yeni gördüğü her şeye alık alık, aptal aptal, yeniymiş gibi bakan, anlamsız bir hayranlıkla seyredip şaşıran, basit şeyleri bile aval aval izleyen, amaçsız, serseri bir şekilde, ne yaptığı belli olmaz bir şekilde dolaşan, çevreye aptalca ve hayranlıkla ve merak ederek bakan kişinin tarifi.
Arkadaş (Dost, İnsan) Delisi; Sıcakkanlı, arkadaş olmayı, edinmeyi, arkadaşlarına sıkı sıkı sarılmayı, topluluklarda ilgi çekmeyi becerebilen kişi.
Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık, ileri tükürsen, yel getirip alnına yapıştırıyor; Bir çıkmaz içinde, çözüm yolu bulamamak, bir karar verememek.
Canı Cehenneme; Ne kadar kötü duruma düşerse düşsün, beni ilgilendirmiyor şeklinde bir deyiş.
Elin (Milletin, Âlemin) Ağzı Torba Değil Ki Büzesin; Başkalarının söyleyeceklerine engel olamazsınız, dedikodu ortamı doğunca herkes yalan, yanlış, haksız her şeyleri söyler anlamındadır.
Evde Kalmış (Kız Kurusu) Kart Kız (Kadın); Aşağılayıcı bir şekilde evlenemeyip, yaşlanmış bir kızın yaşlı bir adam karşısında beğenilme duruşunun ifadesi, beğenilme olasılığı olmayan bir kızın kendini nitelemesi.
İki Ayaklı Varlıkların Trene Baktıkları Gibi; Konu insan olmakla birlikte mutlaka bilinen bir söz kastedilmiştir. Söz; “Öküzün trene baktığı gibi” şeklinde olup “Anlamsız şekilde bakmak” ve şaşkın ördek sözünün aslı ise; “Şaşkın ördek başını bırakır, kıçından dalar” şeklinde olup “Ne yaptığını bilmeyen kişi işi tersinden yürütür!” anlamını taşır.
Kâlû Belâ; Tanrının ruhları toplayıp “Ben sizin Rabb’iniz değil miyim?" diye sorması, ruhların onu; “Evet, sen bizim Rabbimizsin!” demeleri bir bakıma insanlığın başlangıcı.
Katı Yürekli; Sinirlendirici, ters davranışlarda bulunan. Kötü düşünceli.
Konuşan Bakışlar; Fark edilmesini, görülüp bilinmesini isteyen, vazgeçilmezliği duygu ve düşünceleri mimiklerin de katkısıyla konuşturur gibi ifadelendiren bakışlar.
Lepistes Balığı; Akvaryumlarda beslenen, yavrularını canlı olarak doğuran, erkekleri zayıf ve renkli, dişileri dolgun ve sade olan balık çeşidi.
Melânkolik Tavır; Hüzün belirtisi olan, hüzün veren durum, hal, hareket. Karasevdalı tavrı. (Melânkoli; Karasevda, kara duygu. Ruhsal bir hastalık. Ruhsal ve bedensel kimi duygularda yavaşlama, işinde başarısızlık. Psikolojik depresyon denilen akıl hastalığı yanında bir kısım fizyolojik hata ve rahatsızlıklar. İrsiyet önemlidir. Belirtileri; hassaslaşma, çabuk duygulanma, durup dururken ağlama, heyecanlanma, sinirlenme, endişelenme, güvensizlik. Ortada hiçbir sebep yokken, durduk yerde üzülmek, hatta ağlamak. Bir yandan yalnızlığı seçmek, diğer yandan insanlarla beraber olamayışının hüznünü yaşamak... Toplumlaşmaktan bir yere, bir kimseye bağlı olmaktan korkmak. Hüzünlü bir şarkı duyduğunda hiçbir yaşanmışlığı olmamasına rağmen acı çekmek. Güzel bir anı hep hatırında tutmak)...
Mezar Simsarı; Ölüler ve mezarlarla ilgili işleri yürüten kişi.
Mihenk Taşı; Aslı mineralojide bir taş çeşidi olmakla beraber, bir kimsenin veya nesnenin değerini anlatmaya ya da anlamaya yarayan söz dizisi.
Muhabbet Kuşu; Papağan familyasından, asıl yurdu Avustralya olan, kafeslerde yaşayan, basit bazı sesleri taklit edebilen, eşine düşkün, sarı, mavi renklerde kuş cinsi.
Ölü Soyucu; Mezar soyguncusu. Ölüyle birlikte gömülen değerli eşyaları çalan kimse, kefen soyucu, nebbaş.
Ölümlük-Dirimlik; Ölmeden önce ihtiyat olarak, ya da ölüm döşeğinde ağır hasta yatarken kefen parası gibi, kimseye muhtaç olmamak için elde tutulan para, ziynet, mal ya da herhangi bir şey.
Velbasübadel mevt (Ve’l-ba’sü ba’del-mevt hakkun…); Ölümden sonra diriliş haktır/gerçektir.
Zihindeki Bulanıklıklar; “Bilinç Bulanıklığı” demek daha doğru olsa gerekti. Enerjiyi tüketen, odaklanma sorunlarına neden olan, direnç yitiren, kafa toplamayı zorlaştıran, zihinsel yorgunluk yaratan durumlar. Sebep kullanılan ilâçlar, alerji durumu, uykusuzluk, susuzluk, yemek kusuru, depresyon, sinirlik vb…
(5) At Gözlüğü İle Bakmak; Çevresinde ne olup bittiğini anlamaktan uzak olmak, sabit fikirli olarak olayı dar açıdan değerlendirmek. Olup bitenleri değerlendirememek ya da değerlendirmekten kaçınmak için hayal dünyasında yaşıyormuş gibi çevresine objektifliğe sırt çevirerek duyarsızca bakmak, bakınmak.
Aykırı Aykırı Konuşmak; Abuk sabuk, akla-mantığa uymayacak, anlamsız, karşısındakini incitme ihtimaline boş verir bir şekilde konuşmak. Sağduyuya uymayan, düşünülmeksizin, mazeret, bahane, saçma sapan sözlerle konuşmak.
Bana mısın dememek; Durumunun değiştirilmesi için girişilen çabalardan hiç etkilenmemek.
Dalleyi Dikmek; Yöresel bir deyim olarak ölmek.
El Atmak; Yardımcı olmaya çalışmak. Teşebbüs Etmek; Girişimini desteklemeye çalışmak. Bir şeyi yapmak isteyen için desteklemek, harekete geçmesine yardımcı olmak
Hal Hatır Sormamak; Bir kimseye sağlığı, ekonomisi, çoluk çocuklarının vb. durumuyla ilgili bilgi almak için nezaket sorusu sormamak, ilgilenmemek.
Haz Duymak; Hoşlanmak, tat almak.
Hık, (Hıh!) Deyip Burnundan Düşmek; Her durum ve huyuyla birbirine çok benzemek, birbiriyle uyumlu hareketleri yapmak.
Höykürmek (Heykirmek, Hökünmek); Yüksek sesle ağlamak, heyecanlı ve kızgın bir şekilde bağırarak konuşmak, korkudan bağırmak, haykırmak.
İki Arada, Bir Derede Kalmak; Çok sıkışık, zor şartlar altı yaşanan bir durumda kalmak.
Kazık Atmak; Kandırmak. Yalan söylemek, ikiyüzlülük yapmak. İkiyüzlülük yapmak. Şaşırtmak. Beklemediği yerden darbe indirmek, hata yaptırtmak. Sağ gösterip sol vurmak Kalleşlik yapmak. Karşısındakine karşı umulmadık davranışta bulunmak.
Kendini Yerden Yere Atmak; Heyecan ve telaşla bir yere sığınmak veya bir yerden kaçmak.
Köreltmek (Körletmek); Nefsin isteklerinden herhangi birini üstünkörü gidermek. Bir şeyin zayıflamasına, şiddetinin yoğunluğunun azalmasına sebep olmak. Keskinliğini yitirmesine yol açmak.
Mayhoşlaşmak (Mayhoş Olmak); İlişkinin bozulmuş ya da dostluğun, arkadaşlığın bozulmaya yüz tutmuş hali. Tadı şekerli ve az ekşi olan.
Mayışmak; Buyurulan bir işi yapmaktan çekinmek, tembellik etmek. Çok yemekten, sıcaktan ya da zevkten baygın duruma gelmek. Nazlanmak, kırıtmak.
Odaklanmak; Belli bir noktada, yerde veya olguda toplanmak, odaklaşmak. Odaklama işine konu olmak. Fokuslanmak.
Önayak Olmak; Diğerlerine örnek olmak üzere bir işe ilk önce başlamak.
Söz Üstünde (Üzerinde) Durmamak; Önem vermemek. Bir işle bırakalım yakından ilgilenmeyi, uzaktan bile ilgilenmemek, önem vermemek, sürekliliği umursamamak.
Suspus Olmak; Korku ya da benzeri bir nedenle sinmek, susmak, hiç sesini çıkarmamak, artık işe karışmaz ve sesi çıkmaz olmak.
(6) Zamana güven, her şey unutulur. Şu anda aklı başında davranmak, sonradan aklı başına gelmekten iyidir Fyodor Mihayloviç DOSTOYEVSKI
(7) Akıllıca söylenecek rahatlatıcı sözler, insanoğlunun bildiği en eski tedavi yöntemidir. Louis NIZER
(8) Bilmediğini bilmek en iyisidir. Bilmeyip de bildiğini sanmak tehlikeli bir hastalıktır. Lao TZU
Eğer gerçeği gerçekten bilmek istiyorsan, yaşamında bir kez olsun bütün şeyler hakkında şüphe et. Kesin olan bir şey var. Bir şeyin doğruluğundan şüphe etmek… Şüphe etmek düşünmektir. Düşünmekse var olmaktır. Öyleyse var olduğum şüphesizdir. Düşünüyorum, o halde varım. İlk bilgim bu sağlam bilgidir. Şimdi bütün öteki bilgileri bu bilgiden çıkartabilirim. Rene DESCARTES
Bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir. Ben bilmediğimi bildiğim için, diğer insanlardan daha akıllıyım. Bildiğim bilmediğimin içinde. Bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir. SOCRATES
(9) Bir şey bilmediğini söyleyen adamın arkasından git, her şeyi bildiğini söyleyen adam ise yanlış yoldadır… PLATON (EFLÂTUN)
(10) Her bildiğini söyleme, her söylediğini bil… Tiberius CLAUDIUS
(11) Kapı (Bir) Komşu; Evleri yan yana olan komşulardan her biri. Çok yakın komşu. [Bilecik, Söğüt ilçesinin “Söğüt’ün Erenleri” Oyun Havasında “İnsan hile yapar mı kapı (bir) komşusuna” denilmektedir.]
(12) Kur’an, Hucurat Suresi, 11. Ayet; Ey inananlar! Bir topluluk başka bir toplulukla alay etmesin! Olabilir ki, alay ettikleri topluluk kendilerinden hayırlıdır. Kadınlar da başka kadınlarla alay etmesinler. Alay ettikleri, kendilerinden hayırlı olabilir. Öz benliklerinizi ayıplamayın/kendi nefislerinizde ayıplar aramayın; birbirinize lakaplar yakıştırmayın. İmandan sonra sapıklıkla adlanmak ne kötü şeydir! Kim ki tövbe etmez, işte böyleleri zalimlerdir. (Yaşar Nuri ÖZTÜRK Meali) (Kısa bir özet; “Birbirinizi kötü lâkaplarla çağırmayın!”)
(13) Cevap, sorunun açtığı pencerede görünür. Ali SUAD
(14) Evlerde kullanılan renklerin anlamı;
Kırmızı; Hareketin canlılığın rengi. Mutfak ve Çocuk odaları.
Turuncu; Kırmızı gibi dışa dönük ve heyecan verici, ancak daha yapıcı, mutluluk verici, sıcak ortam sağlayan. Mutfak, çocuk odaları, yemek odaları ve koridorlar.
Sarı; Parlak, neşeli, sevecen, umut aşılayıcı. Mutfaklar.
Yeşil; Paylaşım ve uyum rengi. Açık renkler mutfak, koyu olanlar zemin döşeme ve fayansları için.
Mavi; Sakinlik, güven, sadakat, stres atma, dinlenme… Her yer.
Mor; Asalet, kendine güven Açık tonlar (lâvanta, orkide, leylâk)Yatak ve çalışma odaları.
(15) Aşk; kadın-erkek arasındaki tutkulu bağlılıktır. Sinan CANAN (Diğer tariflerle uzatmak istemedim).
(16) Bir kısım şeyleri bilmek, bildiğini sanmak, bilmek değildir. . Michel de MONTAIGNE
(17) Kapalı Kapılar Ardında; Mükemmel bir evliliğin olamayacağına dair psikolojik ağırlıklı gerilim türünde kurgu roman yazarı B. A. PARIS'in ilk romanın ismi.
(18) Körün fili tarifi düzeyinde bakar olduk hakikate… Cem MUMCU
(19) Haydi Abbas, vakit tamam; / Akşam diyordun işte oldu akşam… Cahit Sıtkı TARANCI’nın “ABBAS” isimli şiirinin başlangıcı. Hicaz Makamında bestelenen bu eserin bestekârı; Onur AKDOĞU’dur.
(20) Birinin kahramanı olmak için süper güçlere ihtiyacımız yoktur. Ricky MAYERS
(21) Kalbinizi izleyin, fakat beyninizi de yanınıza alın! Alfred ADLER
(22) Dilimizin sınırları, dünyamızın sınırlarıdır! Ludwig WITTGENSTEIN
(23) Senin kendisine verdiğin değeri, sana vermeyen insanların sohbetinde hayır yoktur; İmam Mücahid’e göre sözün aslı; “Kendisine verdiğin hakkın aynısını sana tanımayan (Kendisine verdiğin değerin aynısını sana vermeyen) kimsenin arkadaşlığında hayır yoktur!”
(24) Dünyada Ölümden Başka Her Şeyin Çaresi Var; Teselli amaçlı (Bence), değeri küçümsenecek bir söz. Örneğin ölüm kadar çaresizlik yaratan olgular olabileceği geçiyor aklımdan. Ya da ölümle her türlü çaresizliğin biteceği anlamını taşıyor, benim için. Ve bir şarkı; Dünyada ölümden başkası yalan… Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mete ÖZGENCİL’e; Bestesi; Yıldız OSMANOVA’ya ait eserdir.
(25) Hem ağladık, hem içtik; Şairinin himmetine sığınıyorum, saygılarımla. Dizeler; Bekir Sık ERDOĞAN’ın “HANCI” ya da “BİNBİR GECE” isimli “Gurbetten gelmişim yorgunum hancı” diyerek başlayan şiirinde şöyledir; “Ben o gece, hem ağladım, hem içtim, / İki gün, diyardan diyara uçtum / Kayseri yolundan, Niğde’yi geçtim, / Uzaktan görüntü, Bor yavaş yavaş...”
(26) Seni uzaktan sevmek, aşkların en güzeli; “Gel desem gelemem ki” isimli şiir ve şarkının bir dizesi. Eser’in Yaşar GÜVENİR’e ait olduğu, kendisinin meşhur ettiği, diğer bir kısım sanatkârlara da şöhret yolunun bu tango ile açıldığı söylenmektedir.
(27) İnsan çok severse bunu aşk olarak sevdiğinin adı olarak adlandırırsa başka bir duyguyu asla yaşayamıyor. Erol KARATEKİN
(28) Aşk Derdiyle Hoşem, El Çek İlâcımdan Tabip; Fuzuli’nin “Aşiyân-i mürgi dil…(gönül kuşunun yuvası…)” şeklinde başlayan eserinde “Aşk derdiyle hoşem el çek ilâcumdan tabib / Kılma derman kim helâkim zehri dermânumdadır (Ey tabip, ben aşk derdinden memnunum (başım hoş benim), Bana ilâç vermekten (yaramdan) vazgeç (el çek)(bana dermen hazırlama ki, senin merhemleri benim ölümüm sayılır). FUZULİ
(29) Sevdiğini ölçülü sev, belki bir gün düşmanın olur. Nefret ettiğinden de ölçülü nefret et, belki bir gün dostun olur. Hazreti ALİ
(30) Korelinin “Kokoreç” demekle söylemek istediği herhalde kaba bir anlamda “İşkembeden, karnından” ya da “kafasından atmak” anlamında olsa gerek!
(31) Hiçbir şey sonsuz değildir. Sevgi ve onun hükmettiği aşk dışında hiçbir şey sonsuz değildir, olmayacaktır da! Erol KARATEKİN
(32) Mevlitler; 7, 40, 52 Gün Mevlitleri; Bu günlerle ilgili genel olarak söylenen akla ve mantığa uygun bir şeyler yoktur. Sadece kırkıncı günde ölünün burnunun düştüğüne, elli ikinci günlerde ölülerin kemiklerinin etten ayrıldığına dair bir safsata vardır. Bu konuda en önemli sözlerden birini İbni Abidin adındaki bir İslam bilgini sarf etmiştir; "Ölüleri hayırla yâd etmek vaciptir. Ama onların arkasından 7, 40 ve 52. geceler bidattir. Muayyen gün ve gecelerde evlerde mevlit okutmak o mümin ölüye işkence etmek hükmündedir.” Mevlitler; kandil gecelerinde, asker uğurlarken, sünnet yapılırken, bebeklerin 40. yaş günlerinde, hac dönüşlerinde de okunmaktadır.
(33) Korku, cesaretin anasıdır. Sinan CANAN
(34) Kur’an, İsra Suresi, 23. Ayet; “Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine “Öf!” bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle.”
Kur’an, Nisa Suresi, 93. Ayet; “Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası, içinde ebedi kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap ve lânet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.” O halde insanın kendini öldürmesi, intihar da aynı düşünce içine hapsolur. Haksız mıyım?
Kur’an, Âl-i İmran Suresi, 145. Ayet; “Allah’ın izni olmaksızın hiçbir nefis için ölüm yoktur. O; süresi belirtilmiş bir yazıdır ve Allahümme inna ileyhi ve inna ileyhi raciun!...” Ölüm Duası.
(35) Cameo; Aslı; Kabartmalı değerli taştır. Ancak Cameo; Görünümün kısaltılmış şeklidir. Bir oyun, film, televizyon gibi gösteri sanatlarında insanlar tarafından çok iyi bilinen bir kişinin bu gösterilerde kısa bir süre görülmesidir. Öykülerim görüntülü olmasa da ben de bazen Alfred HITCHCOCK’un kendisini filmlerde görüntülemesi gibi ismimi sanki Cameo imiş gibi kullanma gayretinde oluyorum. Çok bilinen bir kişi olmamakla beraber ben de ismimi, soy ismimi, ya da soy ismimden bir ya da birkaç parçayı, köyümün Bekdemir adını, Bilecik ilimin plâka numarası olan 11 rakamını, eşimin, çocuklarımın, sevdiklerimin adlarını öykünün bir yerlerinde görüntülemeye çalışıyorum. Öyküdeki yönetmen gibi benim de hayranı olduğum Alfred HITCHCOCK 66 adet olan filmlerinden çoğunda kendisi de görünüyordu. Bu rollere yukarıda da değinildiği gibi “cameo” denilmekteydi ve birkaç saniye süren görüntülerdi. Meselâ ekran önünden geçmek, ayakta durmak, içki içerken gözükmek gibi ki öyküdeki yönetmen bildiği bu görünüşü aynen uygulamak hevesinde olsa gerekti. HITCHCOCK'un bir deyişi şöyledir: “İyi bir film çekmek için üç şey lâzımdır; Senaryo, senaryo, senaryo...” Yine HlTCHCOCK'un çoğu filmi, aşağıladığı “Konuşan insanların resmi” sözü ile ünlüdür.
Hiçbir iddiam olmasa da örneğin; “KARATEKİN Apartmanı” diye bir apartman, “KARATEKİN Camii” diye bir camii var, gördüm, biliyorum. Ayrıca ÇANKIRI İlinde hepsinin başında KARATEKİN olan Üniversite, Hastane, Kale, (Fatih Emir) Türbe(si) ve bir de köy bulunmakta.
Ben de öyküdeki Apartmana “TEKİN” adını verdim ve daire numarasını da büyüdüğüm ilin numarası olan 11 olarak belirtim. Bu; ayrıca cep telefonumun da son numarası. Öyküde isimlerini kullandığım Nedim Ağabey ve Bahşende Abla çok sevdiğimiz bir ailedir. Bahşende abla ilk çocuğumuzun doğumunda başımızda olduğu için kendisine yöresel olarak “Arka Anne” dedik.
(36) Ateş olsan cürmün kadar yer yakarsın; Karşı tarafı küçümsemek için söylenen bu söz Türkçemize yanlış yerleşmiş bir deyimdir. Aslı; “Ateş olsan Cirmin kadar yer yakarsın” şeklindedir. (Cürüm; suç, kabahat, Cirim; Hacim, büyüklük anlamlarındadır. Anlamlar değişiyor olsa da her iki durumda da niyet belli oluyor gibime geliyor).
(37) Bazen bakışlar, bazen sözler vardır; Sözün insanlar üzerindeki etkisinin büyüklüğünü yerinde söylenen sözlerin işlerin yoluna girmesini, sert söylenen sözlerin karşıdakileri menfi etkileyeceğini anlatan Bu düşünceye uygun olarak şunlar bir çırpıda söylenebilir. Duygular vardır anlatılamayan, sevgiler vardır kelimelere sığmayan, bakışlar vardır insanı ağlatan, insanlar vardır unutulmayan! Victor HUGO Bazen küçük bir bakış insana dünyaları verir, bazen o küçük bakış, insanı cehennemin derinliklerine yollar… Jean Jacques ROUSSEAU Söz vardır, asalet dolu, söz vardır, rezillik diz boyu! Söz vardır gelip geçer, söz vardır, delip geçer! Söz vardır baş götürür! Şems-i TEBRİZİ (Atasözü olarak da yeri var!)
(38) Gizli Sevda; Plâtonik aşk. İfade edilemeyen, saklanan sevda. Ulaşılamayacak bir sevda. Gizli aşk.
Gizli aşk bu, söyleyemem derdimi hiç kimseye… Güfte ve Bestesi; Zeynettin MARAŞ’a ait Nihavent Makamında Türk Sanat Müziği eseri.
(39) İnsan her adımını mezardan uzaklaşmak için atar. Yine her adımda mezara bir adım daha yaklaşır. Her nefesi hayatı uzatmak için alır, yine her nefeste hayatından bir nefeslik zamanı azaltır. Namık KEMAL
Aldığımız nefesi bile geri veriyorsak, hiç bir şey bizim değildir. Necip Fazıl KISAKÜREK
Aldığın her nefesi fırsat bil, ot değilsin yeniden bitmezsin. Ömer HAYYAM
(40) Bana sual sorma, cevap müşküldür, / Her sırrı ben sana açamam hocam. / Hakkın hazinesi darı değildir, / Cami avlusunda saçamam hocam… Rıza Tevfik BÖLÜKBAŞI
(41) Serenat (Serenad); Geceleyin, açık havada sevgi duyulan biri için sesli olarak söylenen, bir müzik aracıyla verilen serbest biçimli küçük konser. “Yeşil pencerenden bir gül at bana/Işıklarla dolsun kalbimin içi…” şeklinde başlayan Ahmet Muhip DRANAS şiiri. “Bir nisan akşamı, serin bir günün, şarkın bu sevimli, en güzel köyünün…” şeklinde başlayan Faruk Nafiz ÇAMLIBEL şiiri, “Kimdir bana gülümseyen yeşillik balkonundan/Demek gecelerden sonra nihayet gün doğuyor” şeklinde başlayan Cahit Sıtkı TARANCI şiiri. “Senden başka kimse bilmesin istiyorum/Gözlerimin nasıl aşka çağırdığını” şeklinde başlayan Ümit Yaşar OĞUZCAN şiiri… Serenat olarak iklimlere, mevsimlere yokluklara, yalnızlıklara, doğaya… ait şiirler özellikle amatör ve genç şairler tarafından dile getirilmişse de bence en duygusal serenatlar sevgililer içindir. Son olarak Zülfü Livaneli’nin bu isimde bir romanının olduğunu hatırlatmak isterim.
(42) Gıybet; Çekiştirme. Dilin âfeti. Bir kimsenin gıyabında (arkasından) onun ve yakınlarının kusurlarından hoşlarına gitmeyecek şekilde bahsetmek, konuşmak, yüzüne karşı söyleyemeyeceği şeyleri arkasından söylemektir ki Kur’an’la yasaklanmıştır. Kur’an’ı Kerim’in Hucurât Suresinin 12. Ayeti başlarında şöyle buyrulmuştur. “Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?…” Bu konuda Peygamberimize ait olan bir hadiste; “Gıybetin denizleri kirletecek kadar kirli olduğunu” ayrıca “Bir kimse biri hakkında arkasından doğru konuşmuşsa gıybet, yalan konuşmuşsa iftira olduğunu” belirtmiştir.
(43) İyilik yap denize at, balık bilmezse Hâlik bilir. İyilik yapmanın karşılık beklemeksizin yapılmasının gerektiğinin, iyilikle yapılan hiçbir şeyin karşılıksız kalmayacağının ifadesidir. Bir bakıma sağ elin yaptığından sol elin haberinin olmamasının gerektiği gibi.
Her gün birine iyilik yap. İyilik yapamıyorsan, hiç tanımadığın olsa da birine selâm ver, bir yetimin başını okşa, hiçbiri elinden gelmiyorsa, sokakta gelen-geçene engel olan bir taşı al, kenara koy. HADİS
Kur’an, İsra Suresi, 23. Ayet; “Rabbin yalnız kendisine kulluk etmenizi ve ana-babaya iyilik yapmanızı kesin olarak emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlılık çağına erişirlerse sakın onlara “Öf!” bile deme, onları azarlama, onlara gönül alıcı tatlı ve güzel söz söyle!”
İnsanlar mutluluğun en büyüğüne, ancak öteki insanlara iyilik yapmakla kavuşabilirler. Marcus Tullius CICERO
(44) Sevdiğinle geçireceğin bir dakikayı, koca bir ömre değişme ANONİM