Yalnızlık zor, hayat arkadaşı anlamında bir baltaya sahip olamaksızın, boşa tükettiğini bildiğin zamana “Yaşam” deme gayretini yaşarken.

Annem, babam; “Ata ocağı, yadigârı, terk edemeyiz!” deyip benimle yaşamaktansa, doğup yaşayıp, büyüdükleri yerleri bırakmamışlardı, belki de “Bırakamamışlardı!” demek daha doğru olacak. Benden önceki kız ve oğlan, yani abla ve ağabeyim evlenip çoluk çocuğa karışıp diyarı gurbete gitmişlerdi, benden önce, “Ekmek parası felsefesi” ile tıpkı benim gibi.

Onlarla benim aramdaki fark; onların inkâr edemeyeceğm destek ve yardımlarıyla sere serpe, rahat bir tahsil yapmış ve onlardan sonraki en küçük çocuk olmamdı artı olarak. Bugünkü eksiklerim mi? Sayamayacağım kadar çok desem de, saymak için gayretli olayım:

Evim-barkım, arabam olmasına rağmen, evli-barklı değildim, gönlümün sultanını bulmak gibi saçma bir iddiada direnmem şeklinde! Üstelik nerde akşam, orda sabah, mumu nerede söndürdüğüm de, söndüreceğm de belirsiz gibiydi.

Bazen kanka arkadaşımın evinde bir pikeyle, ya da bir otel odasında pespaye(1) bir şekilde açardım gözlerimi.

Eğer yüküm(!) gerçek gereğinden az ise, evde devam etmek üzere bir taksi ile evime gelerek içki-sigara ve yalnızlık üçgeninde bunalır gibi yaşardım, sızma hakkımı kullanarak! Sabahları aldığım duş, yeterli aydınlığı sağlıyordu bana, devlet memuru unvanlı olarak çalıştığım ortamda.

İçki dedim, ama öyle devamlılığım olan bir şey yoktu ortada, haftada bir en fazla iki kez... Sigaram için aynı şeyi söylemem mümkün değil. Evimde de, dairemde de mutlaka yedekli olurdum, stoğum olurdu!

Ancak itiraf etmeliyim ki, gün içinde birinci paketin bitmesi neyse ne idi de, ikinci güne de ikinci paketin birazını da olsa aktarmaktan memnun olurdum!

Yalnızlık Allah’a ve bir de bana mahsustu. Meslektaşlarımdan bana göz süzenler olduğu gibi, benim yuva kurmam için önayak olmak isteyen abla ve ağabeyler, hatta benden yüksek amirlerimin teşvikleri(!) önerileri de vardı, ama çevremde ya gösterilenler, ya da benim gördüklerim benim gönlümün sultanı olmayı hak etmiyorlardı.

Benim; “Yuva kurabilirim herhalde!” diye düşündüklerim olmuyor muydu? Oluyordu tabii. Ancak ya onlar beni beğenmediklerinden başarılı olamıyordum, ya da “Eyvallah!” diyenler ise; bir çay içimi, ya da “Merhaba” ertesinde maksatlarını, kaprislerini, arızalarını, istek, niyet, arzu ve dileklerini bir çırpıda döküveriyorlardı ortaya.

Aşk, sevgi değil menfaatti bir bakıma hüküm vermek istedikleri. Oysa menfaatin sandalyeye benzediğini(2) bilmezler miydi?

Karşımdakilerin dileklerinin hepsini sıralamam gerek yok, iki örnek vermeye çalışsam yeterli olur, herhalde; “Çocuk doğurmam!” ve “Evin tapusu üzerime olacak!” gibi. Buna, eski tabirle “enaniyet(1)” demem yanlış olmasa gerekti.

Aslında övünme gibi yorumlanabilir, ama titiz ve evcimen bir adamdım. Yalnızlığım kendi kendine yaşayan, kendi kendine yeten ve yaşamdan hiçbir beklentisi olmayan şeklinde idi. Aslında yaşamımın her sabah, uyandığımda dünyaya gözümü açtığım anda başladığı ve o günün benim hayata başladığım ilk gün olduğu(3) inancındaydım.

Buna rağmen içki bir tarafa, sigara ile yalnızlığımı üleştiğimin safsatası(1), kandırışı içindeydim; “Yapamıyorum, edemiyorum, bırakamıyorum!” gibi sapık mazeretlere sığınmaya çalışıyordum. Ta ki o gün gelinceye kadar...

Aslında yalnız da sayılmazdım. Dostlardan biri önermişti, akvaryumum vardı. Lepistes denilen küçük balıklarla dolu, her geçen gün nüfusu artan irili-ufaklı bir nüfusa sahipti akvaryumum.

Ve içindekiler sanki ayak seslerimden, gölgemden hissederlerdi beni. Akvaryumun camına dudaklarını dayar, beni öpücükleriyle boğmak isterler gibime gelirdi.

“Öpücüklerle boğulma evet, ama suda nefessiz kalmak hayır!” diyerek parmağmı sallardım, yemlerini ufalarken. Sadece temizlik balıkları, ya da çöpçü salyangoz, cüce vatoz da denen bir çift balıkla aram samimi değildi!

Öncesinde gene bir başka dost vasıtasıyla edindiğim, muhabbet kuşlarım da vardı, onlar için şiir gibi bir şeyler karaladığım;

“Tüm istekleri; az çeşme suyu, az-biraz darı,

Biri mavi renkli, diğerinin tüyleri sarı,

Sabahtan akşama öterler kesiksiz, şen, şakrak

Bir şeyler mi anlatmak ister muhabbet kuşları?

 

Bazen hüzünlü, bazen dertli, kederli, hem gamlı,

Kimi gün sevinçli, belki oldukça heyecanlı,

Kafes denen hapishane dışında ise eğer

Onlardan başka yoktu mutlu, mesut, esen, canlı.

 

Yalnızlık doğalarında, ama varsa eşleri,

Kışı, soğuğu anlamazlar yeter ateşleri,

Mutlu olmağa biraz özveri yeter değil mi?

Aramaz muhabbet kuşlarım üçleri-beşleri.(4)

Sakınılan göze çöp batarmış(5). Devamlı kafes dışında olduklarından, iyi bir eğitim sonucu, çok işlerini kafes içinde yaptıklarından dolayı ve her ayak sesimi duyduklarında, başıma, omzuma konup, eğer ağzım kımıldıyorsa sebeplenmek isteklerini geri çevirmezdim.

Ara sıra tüyleri uçuşurdu dışarıyı merak edip de çıkamadıkları salonda. O kadarcık da olacaktı, bu durumda el süpürgesi imdadıma yetişirdi, Haldır-huldur(6) meydan süpürgesi çalıştıracak değildim, ya?!

Bana âşıktı her ikisi de, ben de onlara. Hiç yalnız bırakmazlardı beni. Ama Allah bana hicranı, hüznü uygun gömüştü, bir dikkatsizliğim sonucu birinin üstüne basmış, hakkından gelmiş(!) ve yaşadığım acı nedeniyle ve doğal yaşama alışkın olmadıklarından diğerini azat etmek yerine tüm varlığı, teferruatı ile bir arkadaşıma hediye etmiştim.

Sonralarda rutin mesai, şehir dışına, hatta yurt dışına gidişlerim vardı. Emekli olacağım günlere ulaşacağım aklımın ucundan bile geçmiyordu, yanlış alışkanlıklarım nedeniyle.

Evime kimse gelmiyor, gitmiyordu, “Titizim!” demiştim ya, ben zaten kimseyi kabul etmiyordum. Sadece akvaryumumdaki civcivlerimin (yani lepisteslerin) doyurulmaları için bir yerlere gittiğimde birilerine (genelde, her şekilde güvendiğim apartman görevlisi Ahmet'e) ricam geçerliydi. Şehirde ve işimde isem bu görev dâhil evde her işimi kendim görüyordum, yemek-çamaşır-bulaşık-ütü gibi...

Kısaca “Gerekli olan tüm işler” desem, anlatmam daha kolay olacak. Bayram-seyran zaten kısıtlılıklarla sıvanmış bir macera gibiydi, benim için.

Ve o günlerde anneme-babama ulaşmam zorunluluktu bir bakıma, tahmin edileceği gibi.

Annem sair vakitlerde çok zaman özlemiş olarak gelirdi beni ziyarete, babam ise katkısız, ama dilindeki tüm birikmişlerle dolu olarak. Birkaç günlüğüne de olsa. İzin alırdım, onların yaşamımda olduğu günleri heba etmek istemeksizin.

“Dolabında içki dolu olan, her tarafi sigara kokan eve gitmem!” deyip eklermiş babam, arkamdan; “Tövbe, neuzibillah(6) dinden-imandan çıkaracak bu oğlan bizi! Boşuna dememişler; ‘Bir âlimden bir zalim doğar!’ diye!’ İşte bizim gibi Müslüman anne-babadan da böyle içkici bir oğlan meydana gelir!”

Annem ona tam anlamıyla katkıda bulunmasa da sözünü esirgemezdi, ancak yüzüme karşı;

Bir yaşam biçimin var ki sarraflardaki altınlar yetmez, bir diğer huyun ise gâvur parasıyla bile beş para etmez!” şeklinde.

Annemin de babamm da zalimlik ve gâvur parası ile beş para etmez oluşum, onların Allah ile kul arasına girmeleri için yeterli sebepti, özellikle içkim ve sigaram konusunda.

Kesinlikle sağlığımı düşündüklerinden dolayı değil, çünkü deyişlerinde; “Dünya kadar paran çar-çu1 oluyor(8)!” sözleri de eklentiliydi! İbadetleri ve icraatlarıyla(1) cennette münasip bir yere ilişmek değil, temelli yerleşmek olsa gerekti, muratları, umutları!

Aklımın, havsalamın almadığı(8), özellikle babamın ve ona katkıda bulunmaya kendini mecbur hisseden (bir bakıma adayan!) annemin bir evlâdı silip kenara atmasıydı, kendilerine özgü inanç ve düşünceleri ile.

Ağabeyime ve enişteme ses çıkarmazlardı, bazı konular kulaklarına ilişse bile, çünkü onlar da görünmez bir şekilde Müslüman idiler! Baba yanında; “Hayhay!” baba gidince; “Vay vay!” Ya da önce tekdire karşılık tedbir, sonra bedene karşı takdir... “Allah! Allah!” ve “Yallah! Yallah!” şeklinde. Şamar oğlanı(6) bendim, sakınmayan, hem saklanmayan…”

Yeğenlerimi özlerdim çok zaman, belli olmayan, plânlamadığım zamanlarda gidiş-gelişimi arabamla, Cumartesi-Pazarlara sığdırarak, sığıştırarak yapardım ziyaretlerimi. Çocuklar ve öncelikle eniştem mutlu olurdu, ablama gittiğimde, ablam bana daha yakındı, hem mesafe, hem de duygu bakımından.

Ben eve girmeden evvel kasaptan, manavdan, bakkaldan ya da marketten tedarikli(!) olarak gelirdim çünkü. Ablamın tüm hışmına karşılık akşamı zor ederdi eniştem. Suçu benim üstüme atmak konusunda da eline su bile dökülemezdi(8), hem kimseler tarafindan, onun en başarılı olduğu meziyeti idi, bu!

Yeğenlerimi ve ablamı bu furyada(1) unutmam düşünülemezdi. İki oğlana da, ablama da mutlaka yarımşar altın alır, çocuklarınkini de; “Zahmet ettin oğlum!” sözüne aldırmaksızın ve teşekkür beklemeksizin ablama verirdim.

Ablam; hem bağırır, çağırır, sitem eder, gereğince okur(8), söylenir(8), hem de akşamı hazırlardı, masa olarak. Enişte ile biz ise benim ufak bir dinlenti sahiplenmem sonrası, akşamı getirmek için tavla oynamaya başlardık.

Sanki ben Moskofya’dan(!) gelmişim gibi oğlanların da tezahüratları her daim babaları lehine olurdu, üstelik anne, baba ve kendilerinin benim için sigara içme yasağının uygulanması ile.

Yasak, yasaktı, eniştem sigara içmezdi, belki ablamın, belki de oğlanların (silâh) zoruyla...

Eskilerden bu konuda bir birikinti kalmamış zihnimde. Ben ziyarete geldiğimde o silâh bana doğrultulurdu ve ablam;

"Bak! Benim evimde içmiyorsun, neden bırakmayı denemiyorsun, sağlığın için? Hem belki de kızlar bunun için uzak duruyor olabilirler senden! Hâlâ ufukta, gelecekte, yakında bir belirti yok, değil mi?

Öncesinde;

“Hık! Mık! Yerden göğe kadar haklısın abla!” sonrasında;

“Dediğin gibi abla, ufukta bir ışık yok!...”

Ağabeyim ablamdan mesafe olarak daha da uzaklardaydı, belki bu sebepten, belki de yengemin tavrı nedeniyle onu ziyarete pek sık gitmezdim, daha doğusu gidemezdim. Ancak yeğenlerime ki, tesadüf onlar da iki oğlan idi özlemim, yengemin tavrını söndürürdü içimde.

Kocasını içki konusunda baştan çıkartanın ben olduğumu söylemişti, direk olarak yüzüme, önce bir münasip zamanda yalnızken, sonra ikinci bir münasip zamanı yaratarak doğrudan doğruya kocasının yanında.

Ağabeyim, gelişlerimde sevinir, beş kuruş masraf ettirmeksizin, üstelik yengemin şirretliğine(1) katlanarak, masayı kendi başına hazırlardı özenle, bizim için. Oğlanlar, belki de annelerinin baskısıyla masamıza oturmaz, yengem ağabeyimin hazırladıklarından uygun bir miktarını alarak çocuklarıyla birlikte mutfak masasında doyunurdu(8).

Ancak ve özellikle yazın, pencereler açıksa sigara içme iznim vardı. Doğal olarak ağabeyimin de sigara içme yasağını içtenlikle kabullenirdim! Yengem, ablama göre istekle değil, belki kinle, kinaye(1) ile sorardı;

“Hâlâ bir gelin adayı bulamadın mı? Bakalım mı buralardan?”

“Hayır!” yerine “I-ıh!” derdim, belki onu kızdırmak için, belki de “Senin benim için bulacağın gelin adayından bana ne hayır gelir ki? Tıpkı anne ve babamın hayallerinde, düşlerinde olduğu gibi ve kendi inancında olan, bana içki ve sigarayı bıraktıracak beş vakit namazında, niyazında(6), hanım-hanımcık(6), türbanlı, burkalı(1), nikaplı(1), uzun siyah üç etek(6), tesettürlü bir “Müslüman” olacaktı (muhakkak)!

Gönlüm olsa, mutlu olacağıma inansam, “Görücü Usulü(6)” gibi de olsa, aklım hiç kesmese(8) de sigarayı da, içkiyi de, yengemi(!) de ebedi olarak bırakır, o kızla evlenirdim, üstelik her şeye rağmen yengemin seçimine içtenlikle inanıp, güvenerek!

Ağabeyimde misafir kalma sürem, yeğenlerimle geçirdiğim süre ile kısıtlıydı ve “Ziyaretin kısası makbul(9) derler, hem “Bana doyum olmaz(9)!” diyerek tavrımı koyardım ben de ortaya.

Ağabeyim, yeğenlerim dâhil, yengemin “Korku dağları bekler(10)!” tavrından dolayı kimse “Kalaydın!” demez, üstelik arkamdan “Tekrar görüşmek dileği” anlamında ne su döken, hatta ne de uğurlamak anlamında pencereden, balkondan bakıp el sallayan olurdu.

Abartıyor olarak da olsa söylemem gerekli ki; kendileri için yeni başlayan bir günü kutlamaya başlamış olsalar gerekti, benim arabamın sesi kesilir, duyulmaz olur olmaz belki de.

Daha önce de söylediğim gibi; ben gidince; o gün onların hayatlarının ilk günü olsa gerekti, bitip tükenmesi umurlarında olmayacak!

Utanarak da olsa eklemem gerekli ki; ablamdan olan yeğenlerime ve ablama ne yaparsam, ağabeyimden olan yeğenlerime de, yengeme de farklılık olmaksızın, onlara da onlardan ayırmaksızın aynı şekilde hediye yapardım...

Tüm bunların özetinde, gerçekten yaşamımı bana zehir etmeyecek, sadece beni sevecek bir hanımefendiyle aynı yastığa baş koymak umurumdu. Mutlu olmayı, ya da etmeyi geçen süre içinde öğrenirdik, öylesine ihtiyaç duyuyordum ki! Aramakla bulunmazdı, meğerki rastgele(11)! O beni dilerse, isterse, sigarayı da, içkiyi de bırakırdım belki, yengemin önereceği kız adayında olduğu gibi.

Ne demek belki? Ona öncelikle saygı duyardım, sevgi öncesinde, kul-köle bile olurdum, eğer beni gönlünde ömür boyu muhafaza edeceğine, hatta hapsedeceğine inanırsam. Evet, ben ona gitmeliydim o her kimse, onun bana gelmesini beklemek yerine. Ama nasıl? Hem o içimdeydi, yaşıyordu, hissediyordum, ama kimdi ve neredeydi?

Böylesine dönüşlerimin birinin ertesinde mesaiye başlarken, içimden kendi kendime söylenmeyi ihmal etmiyordum;

“Bir daha ağabeyimin evine gidersem, bana da adam demesinler!”

Asansör kapısının başında asansörün gelmesini bekleyerek dikilirken, her zaman güler yüzlü olmasına alıştığım, bana her zaman; “Şu sigarayı bıraksan!” diyerek akıl verip sataşan arkadaşım İlker’i kederli, hüzünlü görmek üzdü beni.

Suratından düşen bin parça(6) değilse de, gene de beş-on parça gibi görünüyordu.

“Hayrola!” dediğimde tek kelime ile neyi öğrenmem gerektiğini anlamıştı.

"Bir çay ısmarlayacağını vaat edersen, imzamı atıp geleyim yanına!”

“Ne demek? Hemen tabii! Ama beni merakta bırakma, hemen gel!”

Eski, neşeli havasına dönmüş gibiydi, benim duyabileceğim bir şekilde melodisiyle mırıldandı;

Sakın geç kalma, erken gel(12) demek mi istedin?”

“He! Ya!” demek için ağzımı ancak açabildim.

Çocukluğumdaki bir yanlışımı hatırlayıp, bana bakanların “Deli” diyeceklerine aldırmaksızın “He lâ(13)!” demeksizin gülümsedim. “Evet, yahu!” veya “Anladım!” yahut da kabaca “He lan! He len!” yerine sadece “He!” de diyebilirdim.

Annem ikna edip düzelttirmişti sözümü ve tekrarlamamıştım bir daha. Bu nedenle İlker'e de “He! Ya!” demeyi başarmış olmaktan dolayı memnun ve mutlu oldum!

İlker geldi sonra odama. Asansörde beraberdik zaten. Ben dinlemeye hazırdım, odacı çaylarımızı getirdiğinde. İlker çayın şekerini tabağın kenarına koydu, perhiz yapıyordu herhalde garibim.

Bir yudum içtikten sonra söze başladı. İlk cümlesi; 'Neden?” diye sormamı gerektirir şekildeydi.

“Bu sabah biraz tartıştık, bizim hanımla!”

İnat bana has değil miydi? “Neden?” diye sormak yerine “Eee?” dedim, sorarcasına. Çözülmek için fırsat düşkünü gibiydi. Çayından bir yudum daha alıp siyasetçinin nutuk atmak, müezzinin ezan okumak için mikrofonu eliyle dürterek düzeltmesi gibi, boğazını temizledi, ellerini birleştirdi.

Başparmaklarına takla attırırken, utangaç bir sevgili, ya da sınavda bilmediği soruyla karşılaşmış yahut da soruyu anlayıp cevabı bilmesine rağmen, işaretlenen şıklar içinde doğru cevabı göremediği için bunalmış bir öğrenci gibi başlangıçta kekeleyerek anlama gayretini yaşadı;

“Bizim bir King Charles Cavallier’imiz vardı!”

“Ne? Ne? Neyiniz vardı?”

“Kral olmasa da kraliçe bir salon köpeğimiz vardı, senin anlayacağın...”

“Şimdi anladım da, söylemek istediğinin anlamı ne?”

“Bir dost, ‘Bakar, alışırsınız, çoluk çocuğunuz yok şimdilik, nasıl olsa!’ demişti. Büyüdü, veterinerin kuralları, aşı ve kontrolleriyle...

Bir gün artık nasıl olduğunu bilmiyorum, rızası ile mi, tecavüz olarak mı her neyse çiftleşmiş ve sonrasında veterinerin ufak bir müdahalesi ile biri kız, ikisi oğlan nur topu gibi üç eniğimiz oldu!”

“Tamam da, peki sonra ve benim adıma ilgisi ne, neden?”

“Veteriner kızı sahiplendi, doğum sonrasının bir süre ertesinde. Oğlanlardan birini bir arkadaş aldı, biri anasıyla birlikte bizde hâlâ...”

“Eee?”

“Eee’si biliyor musun bilmem, bekâr olduğuna göre bilmemen normal, hatta doğal, hanımların konken, altın günleri falan olur, börekler, çörekler, kurabiyeler, kekler, kısır-mısır, komşulara pişer, bize de düşer örneği...”

“Teferruatı bırakıp sadede gelsen(8) diyorum!”

“Bizim köpekler analı-oğullu misafirlerden birini gözlerine kestirmiş olsalar gerek ki, tezahürat için üstüne ardılırlarken önce kadıncağızın çorabını kaçırtmışlar. Sonra da elbisesinin tadına bakarken gerekli işlemi tamamlamak istercesine çay bardağını kadıncağızın üstüne dökmesi için yardımcı olmuşlar!..

Köpekçiklerin analı oğullu tüm gün bağırmalarına çağırmalarına aldırış edilmeksizin balkonda, kafeslerinde cezalı olarak tutulduklarını söylememe gerek yok!”

Devam etmesi için nefes almasına gerek vardı galiba, devam etti;

“Hatta öyle ki, bana göre bağırıp-çağırmalarını havlama değil, özür dileme anlamında vızıktama, vızıldama, inler gibi çabalarıyla belirtmeye çalışmaları cezalarının artmasına sebep olmuş, bu kez banyoya, üstelik üstleri kilitle örtülerek hapsedilmişler.

Oysa kafesi vardı, anneyi özel görevli olarak(!) tuvalet ziyaretleri için parka götürdüğümde kullanırdım ben...”

“Sonra?”

“Sonrası akşam ben eve döndüğümde, asık bir surat ve; ‘Al köpeklerini, ne yaparsan yap, ya ben, ya onlar!’ demez mi uzun süredir aynı yastığa baş koyduğum karım? İkna etmem zordu, anne Tonton için zar-zor izin koparabildim. Yavru için talimat; ‘Ya gidecek, ya da gidecek!’ şeklinde idi. İşte bu hüzünle rastladım sana…”

“Yavru köpeğin adı yok mu? Hem neden bu kadar detaylı anlattın ki?”

“Yavru köpeğin adı, şimdilik ‘Hişt!’ Sahibi ona isim verir diye şimdilik başka bir isme alıştırmadık. Senden isteğim ise, hemen aklıma geliveren, çok titizsin biliyorum, ama bu yavruyu alman. Sana arkadaş olur, dost olur, belki ‘Nerde akşam, orda sabah’ yaşantını düzene sokmana neden olur!”

“Diyorsun!”

“Evet, bu köpeklerin yabancılık çekme huyları yok, isim verirsin, ödüllendirirsin, hemen alışır sana...”

“Akşam yemeğinde evinizde ne var? Sırf senin için soruyorum bu soruyu, Yemek bahane, senin çaresizliğine dayanamam. Ancak Hişt’in bakım ve eğitimi için kurs, ya da staj vermen gerek bana…”

“Dile, tüm gereklilikleri ben alıp vereyim sana. Bizim hanım ‘Hişt gidecek!’ diye mutlu olur, sevinir, zil takar, oynar, yerinde tepinir, hatta öğrenmen gerekenleri öğreninceye kadar bizde yatıya bile kalabilirsin. Nasıl olsa yarın Cumartesi. Bir gün-iki gün için de içkiyle ağzını çalkalamayıverirsin, sigara içmezsin, olur, biter, bizde o konular zaten yasaklar listesinde çünkü...

“Yani Hişt için dünyanın fedakârlığını yapacak, senin ve Hişt’in hatırı için tüm dost dediklerimden uzaklaşacağım, öyle mi?”

“Bir kere o söylediklerinin dostların değil, düşmanların olduğunu acilen bilmelisin. Bir canı muhafaza etmek, daha doğusu kendine arkadaş edinmen için düşmanlarından ayrılmanı istemem, sence bencillik mi?”

“Düşünmem gerek!”

“Düşünme, uygula, derim!”

“Deneyeceğim!”

“Deneme! Yap! Uygula! Bakarsın bu köpek senin dostun, arkadaşın olur, bir çoban köpeği gibi seni koruma yeteneği yok, ama ‘Aslan gibi’ olması gerekirse, çekinmeksizin aslan gibi olur!”

“Peki, söyle eşine, akşama masaya bir tabak fazla koysun, ama bunu öyle müjde gibi söyleme! Bakarsın uzun zamandır yemeyi unuttuğum eşinin yapacağı ev yemeklerinin lezzetine dayanamam, nüfus kaydımı sizin eve alır(!), ‘Köpeği alacağım!’ bahanesi ile masraf etmeksizin yiyip-içer-uyuyarak bir yaşam sürdürürüm.”

“Sen?”

“Evet, ben!”

“Güldürme beni! Titizliğini, kimseleri rahatsız etmeme duygularını biliyorum. O kadar çok ısrar etmeme rağmen, bugüne kadar bir çay içmek için bile gelip konaklamadın evimde, yangından mal kaçırır gibiydi davranışın, hem her zaman. Seni bir gün, bir gece bile misafir edersem, mutlu olurum…

Köpek bahane. Sokağa atamam, en kötü ihtimalle evcil hayvanların ve ihtiyaçlarının satışının yapıldığı Pet Shoplara bedava olarak bırakırım, sırf karım mutlu olsun, diye!”

“Yok o kadar da değil artık! Huzurun için peki, ama sadece huzurun için değil, mutluluğunuz için de. Hatta bir kısım başlangıçları yaşamak dileğimle, kendim için de bu köpeği sahipleneceğim!”

“Fedakârlığın şaşırtıcı...”

“Fedakârlık değil, bir bakıma menfaat. Ayrıca Hişt yerine bir başka isim vermek istiyorum ona!”

“Olur, ama ismini kabullenmesi için mutlaka ödül uygula ona, ceza değil! Bakım ve Kullanma öğretileri için bedel almayacağım, söz! Hemen tanışmanız ve taşınmanız için de her türlü yardımı yapacağım.”

“Ben de memnun olacağım!”

Arabamı bir parka bıraktım. Onun arabasıyla evine gittik ve bizi gülücüklerle dolu bir yüzle karşılayan eşinin mutluluğunu daha karşılardan hisseder gibiydim. Sigaramdan son bir nefes daha çekerek, söndürerek atmıştım hemen inişimiz ötesindeki çöp konteynırına.

Hişt’in de Tonton’un da çekinikliği ve benden uzak durmaları ile başladı akşam yemeği İlker anlatırken, ilk sözü malûm, anlaşılır, imalı ve klâsikti zaten;

“Gelirken keşke şu sigarayı içmeseydin, bak onlar bile senden ne kadar uzak duruyorlar. İstersen isimlerini söyle, bakalım gelip ardılacaklar mı baldırlarına?”

Elimdeki tüm tezahürat imkânlarını kullanırcasına seslendim, elimdeki kandırıcı köpek bisküvilerini, ya da krakerlerini özendirerek. Önce anne, sonra bebek yaklaşmaya gayret ettiler, “Merhaba!” diyerek elimi uzattığımda.

Sofraya otururken elimi yıkamış olmama rağmen nikotin kokusunun tamamını def edememiştim sanki elimden. Sanki kulakları ağrıyormuş gibi kafalarını kilim üstünde sürüklemeye başladılar. Elimin kokusunun, hatta nefesimin onları rahatsız ettiğini anlattı İlker.

“Kalk ağzını, elini bir kez daha yıka, lavaboda ayna önünde mentol kutusu ve kolonyalı mendil var. Kolonyalı mendili iyice kurut ağzında, çünkü kokusundan sarhoş olurlar, mentolleri de iyice erit, bitir! Sonra tekrar yaklaşmayı dene, sanırım başarılı olacaksın!”

Dediklerini gerçekleştirdim İlker’in. Gerçekten bu kez uzaklaşmadılar, her ne kadar başları ve bakışları arkadaşıma doğru idiyse de kurabiyeler, ya da bisküviler benim elimde olduğundan gözlerinin takibi bende idi.

Çekinmeksizin ardılıp pantolonuma koydular patilerini, bebek zorlanarak da olsa, ben eğilerek yardımcı olmayı bildiğimden!

Sıcaklık başlamış ve yayılmaya bile başlamıştı, gecenin başlamasına çeyrek kala. Tek şaşkınlığım arkadaşımın eşine, bilinçli olarak söylediğini sandığım; “Patron!” sözü sonrasında köpeklerin ana-oğul ikisinin de mahzunlaşması bir bakıma kaçacak delik aramalarıydı. Hişt işin kolayını bulmuştu, en mükemmel sığınak gezi kafesi idi...

Ona yalnızlığımızda “Karamel” adını koydum.

Ona Karamel adını neden koyduğuma gelince; hani o sütlü karamele şekerleri vardı ya, onları çok severdim küçükken. Şimdilerde acayip katkılı olanlar dışında bulamadığım bir şeydi. Kahverengi puanları ve beyazlıkları ile çağrışım yapmıştı, “Sondaki yumuşamış e” harfini yutup bu ismi vermiştim ona.

Ve de bir hayli uğraşmıştım, isminin Hişt olmadığını öğretinceye kadar.

Bir poşet ödül bisküvisine mal olmuştu, ama helâl olsun! Uğraşmam pek önemli değildi. “Hişt!” diyordum, yanıma geliyordu, kucaklayıp aynı yere götürüyor, bu kez “Karamel” diyordum, önceleri bön bön bakarken(8) bir-iki çabayla ve bisküviyle buluşmak hoşuna gider olunca, "Hişt!” dememle kendisini zapt etmeye çalışmakla beraber, “Karamel” deyince hemen koşup kucağıma gelip, bisküvisini hak etmiş oluyordu.

Bildiğimden değil tabii, arkadaşımdan gördüğüm staj eseri! Hani ben karamele olarak biliyordum, ama aslı, karamel olan şekerin yüksek ısı etkisiyle oluşan, kahverengi kıvamlı ürünü de sayılabilirdi, bu da bilgiçliğimden değil, araştırmalarımdan edindiğim bilgi...

Karamel’i “Hişt!” olarak evime getirdiğimde dakikalarca gözlerini ayırmaksızın akvaryumun önünden çekilmemişti, adını söylememe, tehdit etmeme, ödüllendirme dileğime rağmen.

Sonra sıkılmış olsa gerek ki, özür dilercesine kucağıma oturmuş, şöyle bir iki saniye melül melül bakma(8) hakkını kullandıktan sonra, poposunu kucağıma iyice yerleştirme zahmetine katlanarak uyuma moduna geçmişti hemen Biliyordum ki; tek gözü açık uyuyordu her türlü tepkiye hazırlıklı bir üçkâğıtçı(1) olarak!

Yatak odamda özel bir sepeti vardı, orada yatıp uyumaya alıştırmıştım onu. Gene de sabahları hoşuma gider şekilde erken uyanır, yatağıma zıplar, yüzümü yalayarak uyandırmaya çalışır, uyanamazsam, ya da uyandıramadığını var sayarsa kuyruğunu defalarca kapıya vurarak uyanmamı sağlardı.

Çünkü bu, ben mesaime gitmeden evvel onun ihtiyacı için kendisine ayırmam gereken 5-10 dakika mecburiyeti demekti.

“Yahu Karamel, iki dakikacık daha!” desem de zıddına gitmiş(8) gibi, havlardı, konu komşuyu rahatsız edeceğini umursamazcasına. “Pes!” derdim. Bunu, sabah gezintisinin işareti gibi algılardı (sanırım)!

Yaşamında “Hişt!” ve “Karamel” isminden, “Patron!” sözünden sonra öğrendiği ilk ciddi kelime bu olsa gerekti; “Pes!” Çünkü hemen bazen lâvaboya, çok zaman servis sepetine(!) yönelir ve beklerdi. Üstelik her bir şeyi beraberce yapmamızı beklercesine…

Kısaca; banyoda, tuvalette, tıraş olurken rahat yoktu bana. Ama memnundum, evimde beni bekleyen, bana ilgi gösteren, yalnızlığımı paylaşan bir can olmasından dolayı. Hele ki sigara ve içkiden beni uzaklaştıran, bir bakıma yasakları iradesiyle üzerimde gerçekleştiren...

İlerleyen zamanda bazen yemek yapmak için rahatça çalışmam gerekliliğiyle mutfak kapısı kapalıyken salon penceresinden beni dikkatle izlediğini fark ederdim. Banyoya, tuvalete bile yalnız girmeme izin vermeyen, geliş vaktime doğru kapının arka tarafında heyecanla beklemesine şahit olduğum ender bir varlıktı o.

Çünkü bu onun çiş vaktiydi, gezme dolaşma vaktiydi, kısaca özgürce koşma, tüm ağaçları kontrolden geçirme ve rahat rahat işlem-iş yapma, işini görme zamanıydı...

Poşetsiz dolaşmazdım bu nedenle hiç, çevrenin temizliği önemliydi, ikimiz için de, o yaptığının üstünü kapatmaya, ben poşete sığdırmaya çalışırdım yaptığını...

Mutluluğuydu kafesine konmak, bu her günün akşamında gezmek ve sonrasında ayda bir de olsa annesini görmek demekti. Sadece şehir dışı görevler için, köpek barınağına yöneldiğimde yerinde duramazdı, kafesi parçalarcasına tekmeler, ısırır, o acayip sesi çıkarırdı, yalvarırcasına; “Beni de götür! Oraya bırakma!” dercesine. Balıklara ayrıcalık yapmama kıskançlıkla gücenirdi sanki.

Görevden geri dönüşümdeki tezahüratı ise arka ayakları üzerine dikilerek karşılama ve defalarca yüzümü yalama şeklinde olurdu. Hele ki, iş ve işlem sonucu kış da olsa, yaz da olsa eve gelince doğrudan banyoya sokup duşunu aldırınca. Ses çıkarmaz uysalca silinmeyi, taranmayı, kaşınmasını tamamlamamı beklerdi.

Bu duş, yazları daha kısa zamanlar içinde gerçekleşirdi ve mutluluğunu hissederdim, farklı seslenişleriyle. Üstelik duştan sonra iç parazitler ve dış parazitler için ilâçlarını enseden ve yutturarak uyguladığımda pervasızlığından(1), sessizliğinden bir gıdım(6) bile ödün vermezdi(8).

Zaten onu arkadaşımdan alıp da eve getirişimde ilk işim veterinere muayenesini yaptırmak ve kayıt ettirmek, aşılatmak olmuştu, uyuz-kuduz gibi tehlikelere karşı. Ben unutsam bile veteriner anında çekerdi kulağımı, aşı kartının vaktinin geldiğini bilgisayarın ikazı ile hatırlayarak.

Üç ayda bir parazit ilâcını mutlaka veteriner uygulardı, benim katkımı inkâr edercesine. Karamel oralara da istekle giderdi, yapılanların hele ki veterinerin şeftatli seslenişleriyle kendisi için olduğunu bilir, anlardı (herhalde).

Her gezintide kuşların, sokak kedilerinin peşinden koşardı, eğer parkta serbestse. Bir keresinde sokak kedilerinin peşinden koşuşunda az kaldı yitiriyordum onu. Nefesim, seslenişim ulaşmamıştı peşinden, sigara içenin hali böyleydi işte, o illetlerden bırakarak kurtulmuş olmasına rağmen benim gibilerin koşarken, bağırırken nefesi kesilmek...

Karamel cezayı hak etmişti, ama nasıl kıyardım ki ona? Sadece o günkü ödül bisküvi hakkını kullanamadı, cezalı olduğundan dolayı!

Karamel'in her gün 150-200 gam kadar bu yaşının gereği mama hakkı vardı. Sabahtan mama kutusuna koyardım, suyunun yanına, ne zaman yediğiyle ilğlenmezdim, daireden dönünceye kadar.

Cumartesi-Pazarlar kontenjanları kullanma hakları dışında, mesai günlerinde yalnız iki kere sokağa çıkartabiliyordum, her türlü iş-işlem gibi şeyleri için yaz kış, gündüzleri ve akşamları.

Öyle ki bazen futbol maçlarına bile gidiyorduk ve meselâ yakınlık duyduğum takım gol atınca “Gol!” diye bağırdığımda, o da önce iki kez havlıyor, sonra ikramımı beklercesine yüzüme bakıyordu, bisküvileri ne güne duruyordu ki, cebimde hazır duran?

Onu kışın aldığıma göre, mama olayı sadece bu yaz mevsiminde geçerli idi desem daha doğru olacak. Bunu neden söylediğime gelince; arkadaşım ilk yaşından sonra mamasını değiştirmemi emretmişti de, onun için!

Bildiğim; bilgi sahibi olmadan, fikir sahibi olunmayacağı(14) idi. Bu nedenle arkadaşımın anlattıklarını can kulağıyla dinlemem farz olmuştu evine davet ettiği ilk gün.

Ve en çok üzüldüğüm konu ise; Karamel'in ancak 12-15 sene yaşayacağını öğrenmem ve ben sanki daha uzun yaşayacakmışım gibi, onun ölümüne nasıl tahammüllü olacağımdı?

Gerçekten ilk zamanlarda özellikle yoruluyordum, çişi konusunda edebi-terbiyesi olmadığı için. Bu nedenle öğretinceye kadar göbeğm çatlamasına rağmen, işe giderken küçük tuvalete kapatıyordum onu.

Birkaç kez, yoksa yirmi-otuz kez mi desem, devamlı uğraşarak tuvalet için beni beklemesinin gerektiğini ancak öğretebilmiştim. Zaten bunun için sokağa çıktığımızda daha kafesinden çıkarır-çıkarmaz, yol boyu tüm ağaçların hal ve hatırlarını teker-teker sorar, utanırcasına büyüğünü bir kenarda yapmaya gayret ederdi.

Karamel’in en kötü huyu yiyecek ayrımı yapmamasıydı. Ne yiyorsam, yanımda aralıklarla da olsa havlar, ilgi göstermemi ister, yediklerimden kendisini de tatlandırmamı beklerdi.

Oysa özellikle ceviz ve çikolatanın kendisine yasak olduğunu anlatamamıştım.

Onun evime gelişiyle en çok mutlandığım şey, onun bana sigarayı bıraktırmış olmasıydı. Sigara kokuyorsam, kesinlikle dişlerimi fırçalamadan yanıma yaklaşmıyordu, üstelik mentol kokusunu seviyordu, kolonya, portakal ve mandalinadan sarhoş oluyor, dakikalarca kafasını yerlerde sürüklüyordu.

Eğer o günkü içki hakkımı kullanıyorsam, yanımda durmuyor, sütte kaynatılmış, sert sığır derisinden yapılmış kemiğiyle oynuyordu, ikide bir gözetleme hakkını kullanarak. Söz vermek istedim;

“Mademki istiyorsun anacığım, onu da bırakacağım sayende” diyerek.

Vesile olmuşken söylemeliyim ki, her canlı varlık gibi(!) benim de kendime has kötü huylarım vardı. Hepsini işaretlememe gerek yok! Örnek mi? Karşımdakinin, durumunu, konumunu, dil, ırk, cinsiyet, siyasal düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ayırt etmeksizin onlara “Canım, Anacım, Kuzum” gibi hitap etmekti, belki de sevgimin tezahürü olarak.

Bu konuda, Daire Başkanından “Başkanım, demek zor mu geliyor, kuzum demek yerine?” evli-barklı bir bayan arkadaşımın kocasından da ‘Karım, nerden canınız oluyormuş sizin?” gibi iltifat cümlelerine mazhar olmadım(8) değil!

Sevgi deyince de şunu eklemem gerek. Kendi dünyama uygun bir sevgi bulamadığım, ya da rastlayamadığım için kendimi seviyordum! Bu; bir bakıma egoizm, ya da bencillik tarifi içinde yorumlanabilir. Ancak bunu şöyle düzeltmem gerekir; Karamel’le karşılaşıncaya kadar.

Bakmayın öyle “Ev işlerini, yemeği falan yapıyordum” dememe. Mücver(1) yapmasını bile bilmeyen bir aşçı idim, yanlış bilindiği gibi ahçı değil. Hoş yalnızlığımla yaşadıklarım nedeniyle ah çeken bir ahçı da sayılabilirdim belki!

Normal bir hafta sonuydu, yazın bitimine yakın yaşadığımız. Karamel‘le mutat dışı(6) bir gezideydik, sabahtan, pek erken değil, öğlene yakın hiç değil, üstelik arabayla da değil.

Arabayla olsa her ne iş için olursa olsun, kafesiyle arabaya bindirdiğimde çekincesi olurdu, mesafeleri, hareketlerimi ve taşıdıklarımı izlemeyi bu mesafelere katarak.

Bu nedenle uzak parklar yerine, yaya olarak ulaşacağımız parklara yönelmeye çalışırdım, eğer Karamel beni çekiştirmeden, koşma zahmetinde bırakmadan yürümeme izin verirse.

Güzel bir bayram öncesiydi. Bayramların güzeli, çirkini olur mu, bayramlar, hele ki dini bayramların. Sabahları, yıkanırsın pırıl pırıl, bayram namazı şenliktir, çıkışta cümle âlemle kucaklaşırsın...

Bu bayram da diğer bayramlarda olduğu gibi babamı-annemi ziyarete gitmeyi, ablam ve ağabeyim ailesi de eşler tarafından bölünmemişse(!) onları da görmeyi, yeğenlerimi kucaklamayı düşünüyordum.

“Adım Hıdır, elimden gelen budur(15)!” örneği bayram hediyeleri olacak altınları ve vesaireleriyle.

Dediğim gibi; babam sabit fikirliydi. İçki ve sigarayı bırakmama memnun olmuş, ancak kendisinin tembih, telkin(1), öneri ve tenkitlerine rağmen başarılı olamayıp da Karamel’in başarılı olmasını içine sindirememişti.(8) İçerlemek(8) dışında bunu kıskanmak olarak da yorumlayabilirdim, hem de garip bir köpeği. Üstelik,

“Sakın bize o itle gelmeye kalkışmasın, it giren eve melek girmez!(16) diyerek tepki de göstermişti, anlatıldığı ya da öğrendiğim kadarıyla, Kur’an’da böyle bir ayet olmadığını bile bile. Aklıma aydın bir insanın sözleri takıldı bu konuda, yanlış hatırlamıyorsam;

“Mademki köpek giren eve melek girmez, o zaman bir melek olan Azrail de girmez. O halde alalım evimize birkaç köpek, Azrail uğramasın, yıllarca yaşayalım(16)!”

Ne yapacağımın bilinçsizliği ve de belki Karamel’in hissedişiyle dalgın bir şekilde ilerlerken karşılaştım kucağında hemen hemen aynı yaşta, ismini beceremediğim aynı cinsteki kahverengi köpekle apartmanından dışarı çıkmakta olan yaşlı hanımefendiyle. Tasmasının engelleyemeyeceği bir iple bağlı olan köpeği kapıdan çıkar çıkmaz yere indirmişti.

Karamel, hemen onun yanına yaklaştı, gerekli koklaşmalar, sükûtu hayale uğrayış(8) ve ayrılış...

Yaşlı bayan dile geldi, bilmiş gibi, ama benden daha fazla bilgili olduğunu yadsıyamayacağım şekilde;

“Sizinki de Marmelât gibi oğlan, değil mi?”

Cevap vermeme fırsat kalmadan aynı kapı tekrar açıldı ve genç bir kız seslendi;

“Anne! Sen rahatsız olma, ben gezdiririm Marmelât’ı!” dedi ve ben Karamel’e yönlendiğimde bir ses bütünüyle karşılaştım;

“Merhaba!”

Bir selâmdan ziyade merak dolu bir soru idi bu, üstelik hem sesinde, hem de gözlerinde görünür bir tahakküm(1) var gibiydi…

“Karamel’le geçiyorduk, annenizle karşılaştık!”

“Bu kadar mı?”

“Evet, bu kadar?” Madem sormuştu, benim de böyle sormaya hakkım vardı, değil mi?

“Yani, bizim de bu cins bir köpeğimiz olduğunu bilmeden, şansınızı deneme isteğinizi içinizden bile geçirmeden, öyle mi?”

“Siz çok mu okuyorsunuz, kuzum?”

“Kuzum? Hem de birkaç dakika içinde?”

“Dil alışkanlığı...

Ne dememi isterdiniz? Genç ve güzel bir kızsınız! ‘Güzel kız! Cici bayan! Genç hanımefendi!’ gibi bir şey mi?”

“İltifatınız! Yine tekrarlıyorum, birkaç dakika içinde. Adım önemli değil, ama üniversitede okuyorum ve son sınıftayım!”

“Ve mutlaka edebiyat...”

“Ne alâkası var?”

“Bir çırpıda buradan geçişimizi bir öykü şeklinde kurguladınız(8) ya!”

Ses çıkarmadı, yürürken o gerilemek, geride kalmak istedikçe Marmelât, Karamel’le beraber yürümek istediğinden olsa gerek, yanıma doğu sürüklüyordu onu, ta yanıma gelinceye kadar.

Şapşallık, ya da ani bir kararla aptalca sözleri taşırarak söylemek parayla olsaydı, herhalde dünyanın sayılı zenginlerinden olabilirdim!

“Evli misiniz?”

“Hoppala! Okuyorum, demiştim. Hem neden?”

“Aramızdaki yaş farkı çok, buna rağmen ‘Belki benimle arkadaş olmak istersiniz!’ diye düşündüm, belki edebiyat öğretirsiniz bana, başlangıçtaki hükmünüzü hatırlamaksızın!”

“Hiç de aklımdan geçmedi, sokağın köşesini döneceğiz ve unutulmuş, hatta akılda bile kalmamış biri olarak kaybolacaksınız!”

“Yani yaşamınızdan? Hiç sanmıyorum!”

“Aklınızdan zorunuz mu var, sizin?”

“Bakın daha başlamadan kavga etmeye başladık. Biraz sevecen olup at gözlüğü ile bakmasınız(8)...

Ve ayrılıyorum sizden güzel kız, ama bu terk değil, yine görüneceğim size. Çünkü tek bir rüyam, tek bir hayalim vardı, zihnimde şekillenmiş olan ve...”

“Bir kere at gözlüğü ile bakmak deyimi ile beni incittiğinizin farkında değil misiniz? Ayrıca daha başlamadan ve aramızdaki yaş farkını dediğiniz gibi göz ardı ederek, sokak ortasında ve birkaç dakika içinde ilânı aşk tavırları gibi konuşmanız size yakışıyor mu?”

“İzin ver gönlüne girmem, bencillikten kurtulmam için. Benim size birkaç dakika içinde yönlenişim gibi, siz de bana yönlenmeye çalışın. Başaramazsanız bu benim hatam. Değil suratınıza, yüzünüze, gözlerinize yönelmek, ne sokağınızdan geçerim bir kez daha, hatta ne de rüyalarınızda, hayallerinizde olurum. Beni yasaklarım size, sizi de kendime, bu kadar basit işte!”

“Bana edebiyatçı diyenin sözlerine bakın hele!”

“İçimden geçenleri aktarmaya, anlatmaya çalışmak edebiyat değil, küçük hanım. Hissettiğim kadarıyla dünlerde yerleşmişsiniz belleğime, haberiniz olmadan hem, bugün somut olarak içime aktınız, yarınlarda asla beynimden değil, tüm hücrelerimden çıkmayacaksınız, zapt edeceğim sizi gönlümde, istemiyor, istemeyecek olsanız da!”

“Şekillerinize bari isim de verin, oldu olacak, adım Uğurtan…”

“Bunu bir vaat olarak algılayabilir miyim?”

“Hoppala! Ben yardımcı olayım, yardım edeyim boş hayallerinize diye düşünüyorum, siz yüz verdik deliye(17)...

tavrındasınız. Sözün sonunu söylemek içimden gelmiyor. O halde sözümü şöyle tamamlamak gayretinde olayım; elimi uzattım, kolumu kurtaramıyorum…”

“Kurtar! Kurtar Uğurtan! Ama seni benden almaya uğraşma. Kendini yaşa, ama benden de uzaklaşma. Ben seni ilk görüşte, üç-beş dakika içinde sevme hakkımı ömrümün sonuna kadar kullanacağım! Hem bakın, Marmelât’ın da, Karamel’in de canları sıkıldı, özellikle benim devamlı olarak vıdı-vıdı etmemden(8) dolayı. Haydi, şimdi siz yolunuza, ben yoluma!”

“Peki, gerekeceğini sanmıyorum, ama hani meselâ ben sizi hangi isimle anacağım?”

“Gerekli değil ki, hanımefendi, yollarımız burada ayrılıyor, artık birbirimize iki yabancıyız!(18)

“Beni ummak istiyorsunuz, amma saklanmayı tercih ediyorsunuz!”

“Ummak? Bir hayali yaşamak ve haddini bilmek(8) benim tercihim. Sizde en ufak bir kıvılcım hissetsem, karşında diz çöküp elimi uzatmak çabasını da yaşardım, elimin boşlukta kalacağını bile bile!”

“Peki, öyle olsun!”

“Öyle olsun efendim. Sağlıklı, huzurlu bir yaşam dilerim!”

“Allaha ısmarladık!”

Yaşamımın hiçbir devresinde bu kadar uzun konuştuğumu hatırlamıyorum. Ama yangın bir kıvılcımla başlardı, ismi ne olursa olsun ve başlamıştı.

Yoluma yönelmeden önce bir ses aydınlattı gibi geldi beynimi, gaipten;

“Dön, uzat elini, son şansın, belki son defa, ne yitirirsin ki zaten?!”

Döndüm o sese tabi olarak ve engelleyemeyeceğim bir şekilde uzandı serbest elim, serbest eline. Tuttu, sıcaklığıyla rahatladığımı hissettim gönlümde ve şiirsel sözleri çınladı onun kulağımda;

“Umarım tavrıma gücenmedin, üzülmedin, küsmedin!”

“Tanrıma yemin ederim ki; helâk olurum(8), yok olurum, küsmem, ömrüm boyunca bende yaşatacağımı inandığım sana…”

“Peki, nasıl olacak, ya da oluyor bu?”

“Gönlümdeydin, ömrümce aradığımdın(19), inanamasan da! Şimdi rastladım sana, mutsuz, huzursuz, hayalsiz ve hatta umutsuzken!”

“İnsan hayal ettiği müddetçe yaşar(20) diye biliyorum.”

“Ama hayallerin de bir sınırı(20) vardır, insan; olamayacak, olmayacak bir duaya nasıl “Âmin! (20)’ der ki?”

Ya; ummadığın taş, baş yarar(21), dersem?”

“O taşı beklerim, ömrümü sona erdirecek de olsa.”

“Ayaküstü ve ‘Dedim ki, dedim ki...’ Yoruldum. Yarın bu vakitlerde Karamel’i yeniden gezmeye çıkarırsın mı? Hem nasıl oldu da yarım saat-bir saat içinde ‘Siz’ demelerden, ‘Sen’ demelere döndük ki?”

“Bana acıyan Tanrının lütfu olsa gerek. Eğer seni beklememi istersen, kapında kul, köle olur(22) beklerim seni hem geceden, sabahlara, istediğin vakitlere ulaşmak için!”

“Tek bir dilek; acele işe şeytan karışır!

Farkında olmadığımız köpeklerimizin, daha doğrusu Karamel’in hissedilir şekildeki durgunluğu idi. Bazı hayvanların fırtınayı, depremi, hatta kanseri bile(23) hissettikleri söylenirdi. Karamel bendeki sevgisini yitirdiğini ve benim sevgimin tamamını Uğurtan’a devrettiğimi hissetmiş, böyle bir saplantıya kendini kaptırmış olabilir miydi?

Ayrılmam zordu, ama mecburdım, hem Uğurtan, hem kendim, hem de köpeklerimiz için...

Eve döndüğümüzde o gece sokulma arzusu yaşamadı Karamel bana. Hatta sabah uyandırmadığı gibi, tüm isteklerime rağmen kutusundan çıkıp da ilgi bile göstermedi bana. Sokağa çıktığımızda da durgundu.

Oysa sokağa çıkınca deli gibi olurdu, parka girinceye kadar şaklabanlıklarının bini bir para olurdu.

Karamel her şeyi benden önce hissetmişti!

İlk el ele tutuşumuzun üzerinden ancak üç ay kadar bir zaman geçmişti, birbirimizi anlamamız, birbirimizi sevdiğimize inanmamız için. Uğurtan “Okulunu bitirmek istediğini” söylemiş, ben; “Gecikmeyelim, yardımcı olurum, okulunu da bitirirsin!” deyince ertesindeki bir ay içinde evlenmiştik ve Uğurtan artık evimin kadınıydı.

Ancak o okuduğu için, mesai dışında kalan tüm zamanlarımda ev kadınlığı, evlenme konusunda acele eden ben olduğum için benim görevimdi.

Karamel o eski Karamel değildi hiç, evlendiğimizin ertelerinde daha da değişik. Uğurtan’a karşı hırçın, bana her geçen gün daha da uzak. Özellikle ilerleyen zamanda Uğurtan’daki fark edilen fiziksel değişiklikler onu yemeden-içmeden de kesmiş gibiydi.

Koyduğumuz mamaların ancak yarısı kadarını ya yiyor, ya yemiyor, zorunlu seyahatlerine yol sıra gidip, çay sıra gelmek şeklinde, sessiz, hatta düşünceli bir şekilde tahammüllü oluyor, bir kenarda işini bitirdikten sonra eve dönme sabırsızlığını yaşıyor ve genelde sepeti yerine kafesinden çıkmaksızın uyuklama modunda oluyordu.

Ya da biz görevlerimizden döndüğümüzde onu öyle buluyor ve durumuna içerliyor, içtenlikle üzülüyorduk.

Ara sıra Marmelât’a misafirliğe gitmek, ya da Marmelât’ın misafir olması mutlu etmiyordu onu. Üstelik ona neşe veren o sokak, sokak olma hüviyetini de yitirmiş gibiydi.

“Ne sütçü, ne yoğurtçu geçiyor o sokaktan
Ne de “Patates, Soğancı” sesi duyuluyor
Hatta sokak köpekleri, kedileri bile yok
Rüzgâr kol gezmekte o sokakta yalnız.

Üç camiden yükselen ezan sesleri yankıda
O iki kumru terk etmiş bahçeyi açlıktan
Hatta kurtlu kiraz veren ağaç bile kurumuş
Yalnızlığın ıslığı, bunalımıyla sokakta.

Ne kapı, ne pencere var, dostça açılan
Bırak hikâyeyi -gerçek yaşanan- masal gibi
Unutmak, serbestçe takılıyor hatırlanmaya
Yalnız sessiz sessizlik sokağın havasında.

Bir buruk iştah damağında kaldırımların
Bir ayak sesinin özlemi sağır kulaklarda
Saçlarında çiy-gözyaşı bulutları karışık
O Sokak ağlamakta şimdi unutkanlığa.

 

Sık sık ampulü patlayan lâmba direği yok
Kokoreç hayranı şarapçı gözükmüyor
Bulutlar küskün, güneş mahzun, ay; “Adam sen de” ci
Sokak, unutulmanın hüznünde bitkin ve şaşkın.

Ne şarkı, ne türkü, ne şiir okunuyor toprakta
Nefes yok, soluk yok, ses-seda yok, sessizlik yalın
Yorgun, pısırık, aciz, ritimsiz, akortsuz renkler
Sokak, bir zamanlar sokak olmanın üzüntüsünde.
(24)

Karamel, artık ben tıraş olurken, banyo yaparken benimle ilgilenmiyor, sokaktan dönüşlerimizde ayaklarını yıkamamda ses çıkarmaksızın uysalca durup katlanıyor, Uğurtan'ın herhangi bir katkısında havlamıyor, ses bile çıkarmıyor, melül bir şekilde gözlerimize bakıyordu.

Sadece bir iç çekiş hissediyordum sanki nefesinde ve gözlerindeki çapakları temizliyordum ellerimle, onun memnuniyetinde.

Erkekler ağlamazdı(25), erkek köpekler ağlarlar mıydı, bilmiyorum, ancak Uğurtan’la hayatımızı bir aşk evliliği ile birleştirmemiz onu mutlu etmemişti. Beraberliğimiz onu hüzne yönlendirmiş gibi geliyordu bana. Kim bilir belki de Marmelât’la karşılaştığı o güne lânet ediyor(8) olabilirdi, içinden.

Oysa inanılması gerekir ki duygusal olarak düşündüğüm için değil, gerçekten gördüğüm şekilde Uğurtan ona karşı müşfik(1) ödül bisküvi ikramında bonkör(1), gıdığını, kulaklarını kaşımakta sevgi ötesinde sevecendi, onun sessiz sesliğinde.

Günlerden bir gün bir arkadaş toplantısı, nişan nikâh gibi birliktelikte karı-koca beraber olmamız gerekmişti. Eve geç dönmemiz olasılığına karşı, giyinip kuşanmak için eve erken dönmüştük.

Ayrıca Karamel’in “İhtiyaç Molası” için de aceleci davranmam gerektiğinin bilincindeydim.

Sanki bu gün o eski Karamel geri gelmişti, beni sürüklüyor, tüm ağaçların hal ve hatırlarını soruyordu! Kakasını engin bir çabayla, belki de ıkınarak, sıkınarak, zorlanarak yapmış olmasına rağmen kedilerin, kuşların peşlerinden koşuşturdu, zevk alırcasına.

İlk defa havladı, günlerden sonra.

Ve; “Artık dönelim mi Karamel?” dediğimde, anlamışçasına başını eğdi, elimi yaladı, tasmasını usulünce takmamı bekledi, uysalca. Anlam veremedim bu heyecan ve coşkusunun uysalca sona ermesinin nedenini...

Eve döndüğümüzde, umulanın aksine Uğurtan hazırdı. Ben Karamel’i yıkadım, kuruladım ve elbiselerimi giymek üzere odamıza yöneldim.

Giyinip döndüğümde şaşırtıcı bir manzarayla karşılaştım. Karamel, Uğurtan’ın şişmanlamış karnına(!) ve makyajına aldırmaksızın kucağına yerleşmiş, Uğurtan’ın merak, endişe, hayret ve sessizliğinde elini, yüzünü yalıyordu, birini bırakıp, diğerine yönelerek.

Uğurtan;

“Sevgi gösterinden memnun oldum, mutlu oldum, hatta çok sevindim beni kabullenmene. Ama bir ziyaretimiz var, gecikmeyelim, ellerimi-yüzümü yıkayayım, makyajımı yenileyip tazeleyeyim, bu arada sen  ‘Baba’ ile eğlen biraz!” dedi.

Karamel sokuldu, oturdu ve öncelerinde olduğu gibi yerleşti kucağıma. Nedenini anlamadığımız bir şekilde zayıflamış olduğundan tüyleriyle sıvamıştı kucağımı. Uğurtan da zannederim üzerindeki tüyleri firça ile silkeleme gayretindeydi banyoda. Sonrasında sıra bana da geldi, Karamel’i incitmeksizin kanepeye oturttururken.

Biz evden ayrılırken gözleri kapalı idi Karamel’in, ama biliyordum ki bu gece belirli bir süre yalnız kalacak oluşunun hüznünü yaşıyor gibiydi. Yaşamımda en sevmediğim kelime; “Keşke” idi kullanmak zorunda olduğum.

Keşke düşüncelerimde isabet kaydedebilmiş olsaydım. Küstü Karamel ve ona yakışmayacak bir kıskançlığı yaşayarak hem.

Ziyaretten sonra eve dönüşümüzde, mutfak masası üstündeki ceviz ağırlıklı çerez dolu kâsenin tamamının toz şeker dolu olan diğer kâsenin oldukça önemli bir kısmınm boşalmış olduğunu gördük.

İkimiz de evde Karamel dışında kimsenin olmadığını biliyorduk. Herhalde hırsız da girip çerezlerle ve toz şekerle nefsini köreltmiş olamazdı. Gene de Uğurtan öncelikle kıymetli şeylerin olduğu çekmeceye bakıp “Yerindeler” gibi işaret yaptıktan sonra Karamel’i aramaya başladık. Onun da masanın üstüne çıkıp yanlış yaptığını düşünmeksizin.

Bulunabileceği her yere baktık. Karamel kendi odasındaki uyku sepetini odamıza taşımış, oldukça birikimli bir şekilde sepet içine kustuktan sonra yan yatarak uzanmıştı halı üstüne, düşünülenin aksine gözleri açıktı, son defa vedalaşmak ister gibi...

Karamel, 12-15 yıllık ömründen feragat ederek(8), belki sevgi üleşişinde tarafsız olmayı bilememekten, belki beni Uğurtan’dan kıskandığından, muhtemelen kendisi yerine Uğurtan’la yaşamamdan, onu yatak odamız dışına yönlendirmem dolaysıyla intihar etmişti.

Onun sevgisinin yeri ayrı, bizim aşkımızın yeri ayrıydı, bunu öğretememiştim demek ki! Ya da o öğrenmemiş, öğrenmek istememiş, ölmeden önce ölmek istemişti, anlamaksızın, bilmeksizin...

“Nedeni meçhul!” diyeyim, ancak ne biz, ne de kendisi hak etmişti, ben gene de Karamel yerine düşünmüş olmayayım, onunla son kez beraber olduğumuz o sokaktan son kez geçerken son dizeleri tekrarlamak geçti içimden;

Ne şarkı, ne türkü, ne şiir okunuyor toprakta
Nefes yok, soluk yok, ses-seda yok, sessizlik yalın
Yorgun, pısırık, aciz, ritimsiz, akortsuz renkler
Sokak, bir zamanlar sokak olmanın üzüntüsünde.
(24)

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) King Charles Cavallier Spaniel; Oyuncu, zeki, inatçı, genelde kibar, sevgi dolu, bazen de çekingen olabilen, saldırganlığından asla bahsedilmeyecek öykü kahramanı kahverengi alacalı beyaz tüylü bir salon köpeği türüdür.

Literatüre göre; ilgi istemeyen, nazik davranılması gereken bir köpek olarak tarif edilmesine rağmen benim tanıdığım Karamel, her zaman ilgi isteyen, nazik davranılması isteğini bırak, özellikle bakım için gerekli olan kulaklarını ve gıdığını, yani boynunu hatır-hatır kaşıtmaktan hoşlanan bir köpekti.

Torunlarımın okuldan geldiklerinde sevgisini nasıl belirteceğini şaşırırdı.

Hiçbir zaman kalorifer önünde yattığını görmedim.

Ancak onun benim de sık sık tadıma bakmasından bıkmadığını(!) söyleyebilirim.

Karamel öyküdeki gibi ölmedi, hâlâ yaşıyor ve öykünün kaleme alındığı tarihlerde henüz 5-6  yaşını tamamlamıştı.

Diğer özelliklerini zaten öykü içinde sıralamaya gayret ettim. Ancak bu konuda adını kullandığım oğul kabul ettiğim damadım İlker’in katkılarını da inkâr edemem.

Marmelât; Belli oranda katılan şekerle birlikte kaynatılarak yapılan, reçel gibi yenilen meyve ezmesi.

(1)

Bonkör; Eli açık, cömert, iyi yürekli.

Burkalı; Her tarafı (tüm vücudu) kapalı, uzun ve bol cüppeli, giyenin önünü görmesi için yüz kısmı kafesli (genelde kara) çarşaflı (kadın).

Enâniyet; Kendini beğenme, bencillik. Benlik. Kendine güvenme. Hodbinlik. Her yaptığı işi kendinden bilmek.

Furya; Olağandan bol, aşırı çoklukta bulunma.

İcraat; Yapılan işler, çalışmalar, uygulamalar.

Kinaye; Bir fikrin, düşüncenin, ya da dileğin kapalı, dolaylı, üstü kapalı bir şekilde söz olarak söylenmesi. Bir sözü gerçek ve mecaz anlamda dokunaklı bir şekilde kullanmaktır. Örnek; O, evine (yani ailesine) çok bağlı bir insandır.

Mücver; Rendelenmiş kabağa un, yumurta, peynir, dereotu, tuz, karabiber soğan katımıyla yapılan bir nevi köfte.

Müşfik; Şefkatli, merhametli, acıyan, seven, şefkatle seven. Esirgeyici. Sevecen. Acıması olan.

Nikaplı; Yüzünü örtü veya peçe ile örtmüş olan (kadın).

Pervasızlık; Çekinmeme, korkmama, sakınmama.

Pespaye; Düşük nitelikli, beş para etmez, aşağılık, alçak, soysuz.

Safsata; Kıyas-ı Batıl. Bir düşünceyi ortaya koyarken, anlatmaya, anlamaya çalışırken yapılan yanlışlar, sahtelikler, gerçek olmayan yanlış, boş, temelsiz, asılsız söz ve şeyler.

Şirretlik; Kavga çıkarmaktan hoşlanma eylemi. Geçimsizlik, huysuzluk, yaygaracılık, edepsizlik, kavgacılık.

Tahakküm; Hükmetme, baskı, zorbalık, buyrukçuluk, etkileme eylemi.

Telkin; Bilinçdışı bir sürecin aracılığıyla kişinin ruhsal ve fizyolojik alanıyla ilgili bir düşüncenin gerçekleştirilmesi. Bir duyguyu, bir düşünceyi aşılama, kulağına koyma, belleğe sokma (Ölü gömüldükten sonra mezarı başında imamın dinsel sözler söylediği kısa tören olan talkın ile karıştırılmamalı).

Üçkâğıtçı; Yalancı, Dolandırıcı, dolapçı, düzenci, hileci. Şaka olarak da olsa “Doğru Yalancılara söylenen söz. Üçkâğıt oyununu oynatan kimse. Oyunun adı; “Üçkâğıt” ya da “Bul karayı, al parayı” denen bir kumar oyun çeşidi.

(2) Menfaat sandalyeye benzer. Başında taşırsan seni küçültür, ayağının altına alırsan yükseltir! Cenap ŞAHABETTİN Mutlaka bu konuda söylenen birçok söz vardır, ama bence en dokunaklılarından biri de BEYDEBA’ya ait şu söz olsa gerek; “Menfaat avcıların kuşlara yem atmaları gibidir!”

(3) Yaşamınız her sabah, uykumuzdan dünyaya gözlerimizi açtığımız anda başlar ve o bizim hayatınızın ilk günüdür! Sir Ralph Nathaniel FIENNES

(4) KARATEKİN, Erol. 2003 Yılı. “MUHABBET KUŞLARIM”

(5) Sakınılan Göze Çöp Batar; Üzerine çok düşülen, çok korunan, çok esirgenen şeylerin daha çok kazaya uğradığını belirten bir söz dizisi.

(6) Bi (Bir) Gıdım (cık); Bir fırt, azıcık, minnacık gibi anlamları vardır. Bir tike ise; genelde yiyecekler için kullanılan bir sözcük olup, aşağı-yukarı az, azıcık gibi aynı anlamı içeriyor gibi gözükse de daha ziyade bir lokma, bir parça anlamındadır.

Görücü Usulü; Arada aşk olmadan, ailelerin birbiriyle konuşup anlaşması, oğlanın ailesiyle kızın görülmeye gidilmesi, belki fotoğraflarla kız ve oğlanın tanışması ve sonrasına “Siz bilirsiniz?” reklâmıyla oluşan evlilik.

Haldır-Huldur (Haldır-Haldır); Hızlı ve ses çıkararak, dikkatsizce, umursamaksızın.

Hanım Hanımcık; Eşine, çocuklarına işinin gereği gibi bakan, çevreye uyumlu olan (kadın, kız).Böyle bir kadına ya da kıza yaraşır davranışları olan, kadınlığın bütün iyi niteliklerini taşıyan, davranışları iyi hanımlarınkine benzeyen kız, ya da kadın.

Mutat Dışı (Mutad Dışı); Alışılmış yol dışında, alışılmış tarz ve şekilde olmaksızın. Belirlenen, uygulanan, düzenlenenler dışında.

Namazında Niyazında; Sofuların reklâm amaçlı biri hakkında methiye düzenlemesi. Namaz; Müslümanın yerine getirmesi gereken beş şartından biri. Niyaz; Kulun yalvarma ve dilemesi, ihtiyacını Tanrıya belirtmesi anlamında. Söz konusu kişinin dinsel yükümlülükleri yerine getirip tapınması ifade edilmektedir.

Şamar Oğlanı; Osmanlı Saraylarında (belki başka ülkelerin asilzade ortamlarında da)  padişahın oğluna (veliahda) ders veren öğretmen ders sırasında veliaht yanlışlık yaparsa onun yerine dayak attığı avamdan bir çocuğa verilen ad. Günümüzde ise; herkesin, hırsını, hıncını aldığı, menfaatlerine el koyduğu, sırtından yararlandığı kişi anlamındadır. Belki bir bakıma “Günah Keçisi” demekte de mahzur yok, gibime gelir.

Tövbe Neuzibillah; Yapılan bir günahtan, suçtan pişmanlık duyarak bağışlanmak için destekli bir şekilde; “Allah’a sığınırım!” demektir.

Üç Etek; Anadolu’ya özgü Türkmen Türkleri tarafından kullanılan bir kadın giysisi. Uzun bir elbisenin etek kısmı üç parçadan oluşmaktadır. Eteğin öndeki kısmı bele bağlanır, yörelere göre farklı olan kuşaklar üzerine takılır.

Yüzünden (Gözünden, Suratından) Düşen Bin Parça; Sıkıntısı, öfkesi, küskünlüğünün yüzünün ifadesinden anlaşılması.

(7) Bir âlimden bir zalim, bir zalimden de bir âlim doğabilir; Zihnimizi ön yargılardan temizlememiz gerektiği, bir zalimin çocuklarına o nazarla bakmamak, aynı şeklin ters olarak bir âlimin çocuğu için de düşünülmemesi gerektiğini belirten genelleme şeklinde bir söz dizisi.

 (8) Aklı Kesmemek; Ne olduğunu anlayamamak, sırrını çözememek. Aklından zoru olup  konuyu kavramakta zorluk çekmek.

At Gözlüğü İle Bakmak; Çevresinde ne olup bittiğini anlamaktan uzak olmak, sabit fikirli olarak olayı dar açıdan değerlendirmek. Olup bitenleri değerlendirememek ya da değerlendirmekten kaçınmak için hayal dünyasında yaşıyormuş gibi çevresine objektifliğe sırt çevirerek duyarsızca bakmak, bakınmak.

Bön Bön Bakmak (İzlemek); Anlamaz, anlatılamaz bir şekilde, anlamayarak, safça, şaşkın şaşkın etrafa (çevresine) bakmak, bakınmak.

Çar çul (Çarçur) Olmak; Boş yere harcanmış, heba olmak.

Doyunmak; Yeteri kadar bir şeyler yemiş olmak, midesi doymak.

Eline Su Dökememek;  Değerce daha geride olana karşı kullanılan bir söz. Üstün olan kişinin değerinin diğerine göre üstünlüğünün belirtilmesi şarttır. Örnek; Resim konusunda onun eline kimse su dökemez, gibi.

Feragat Etmek; Hakkı olan şeylerden kendi isteğiyle vazgeçmek, el çekmek.

Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yeteceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek. Başkalarının kusur ve yanlışlarını istihzalı bir şekilde yüzüne vurmamak gerekliliği. Mevlânâ Celâleddîn-i Rumî’ ye sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye. Şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”

Havsalası Almamak; Aklı kabul etmemek. Zihnin bir şeyi anlama ve kavrama durumunu kabullenememek.

Helâk Olmak, Helâk Etmek, Kendini Helâk Etmek; Yorulmak, bitkin duruma gelmek, yok olmak, ölmek.

İçerlemek; Birine, bir duruma için için kızmak, öfkelenmek.

İçine Sindirememek; Hazmedememek. Tahammül edememek.  Kimi durumlara katlanamama. Sindirim sisteminin besinleri iyi sindirememesi, sindirimin yeterli ve uygun olmaması, hazımsızlık durumu.

Kurgulamak; Görüntüleri ve sesleri çeşitli kurallara ve yollara uygun olarak arka arkaya belirli bir anlayışa uygun olarak sıralamak.

Lânet Etmek (Okumak) (“Lânet Olsun!” Demek); Bir kimsenin Tanrının merhametinden, muvaffakiyet ve bereketinden mahrum kalmasını dilemek.

Mazhar Olmak; İyi bir şeye ermek. Ulaşmak. Kavuşmak.

Melil Melil (Melül Melül), Melûl Melûl) Bakmak; Boynu bükük, usanmış, bıkmış, bıkkın, hüzünlü, mahzun, üzgün, zavallı, yoksul bir şekilde bakmak.

Okumak; Berbat ve perişan etmek. Bozmak, çalışamaz duruma getirmek. İçinden geçenlerin tümünü söylemek.

Ödün Vermek; Taviz vermek. Uzlaşma sağlayabilmek için haklarının, isteklerinin ya da düşüncelerinin bir bölümünden karşı tarafın yararına vaz geçmek, karşılıklı bir takım özverilerde bulunmak.

Sadede Gelmek; İlgisiz sözleri bırakıp asıl konuya gelmek. Maksada dönüp açıklamak. Konuya girmek.

Söylenmek; Kendi yokken, arkasından konuşmak, söz etmek. Hissedemeyeceği şekilde konuşmak. Gıybet etmek.

Sükûtu Hayale Uğramak; Düş kırıklığı, hayal kırıklığı yaşamak, hayal kırıklığına uğramak.

Vıdı Vıdı Etmek (Yapmak); Sıralı sırasız, yerli yersiz konuşmak, çevresindekiler rahatsız olacak biçimde, yerli yersiz durmadan konuşmak.

Zıttına (Zıddına) Gitmek; Birinin kendisine karşı devamlı ters davranması, isteklerinin tersini yapmak eylemi karşısında tutum.  Karşısındakini sinirlendirmek, sinirini bozmak, bir şeyin tersine hareket etmek.

(9) Ziyaretin Kısası Makbuldür; Aslında buradaki “kısa” olarak söylenen kelime sıfat değil; “Kısas” anlamında söylenmesi gereken bir sözdür. Yani; “Ziyaretin karşılıklı olması makbuldür” Türkçemize yanlış olarak oturmuş ve öyle kullanılan bir deyimdir.

Sana (Bana, Size) Doyum Olmaz; Kalp kırmadan uzaklaşmanın, genelde “Bize müsaade!” demenin ertesinde, “Seninle, yitirmem gereken zaman sona erdi!” anlamında kapris dolu bir dilek.

(10) Korku Dağları Bekler; Korkunun her yerde varlığını hissettirmesi, duyurması anlamında bir söz. (Aslında söz; Şüphe Dağları Bekliyor şeklinde şüphe için söylenmiş gibi görünse de “Korku Dağları Bekliyor!” şeklinde daha uyumlu bir beden kazanır. Çünkü korku varlığını her yerde duyurur ve herhangi bir nedenle yapacağı iş, yazacağı yazı, girişeceği bir eylemde haklı veya haksız olarak verilecek cezadan korkan kimse o işi yapmaktan çekinir. Zulümden, cezadan, şüphelenmekten korkarcasına dağa kaçar gibi yaşadığı ortamdan kaçar, uzaklaşır, saklanır, gizlenir ve eğer o şekilde yaşamaya yaşamak denilebilirse yaşamaya çalışır,  yaşar, yaşlanır).

(11) Aramakla bulunmaz meğerki rastgele; Eski deyim olarak; Tesadüf yoktur, tevafuk vardır. Yaşamda oluşan olayların bir sebebinin, bir sağlayıcısının olduğunu, insanın sadece olmakla bunun gerçekleştiğini ifade eden deyim.

(12) Sakın geç kalma erken gel… Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Ahmet RASİM’e, Bestesi; Tatyos Efendiye ait olup eser Uşşak Makamındadır.

(13) He lâ; “Evet, lan!” anlamında kullanılan kelime. Alaturka Tuvalet anlamında “Türkler için âlâ tuvalet”  Helâ (WC (Washing Closed), Bath Room, Rest Room, 00 ya da 100 Numara,  Memişhane şeklindeki kelimelerle ilintisi yoktur.

(14) Kıssadan hisse; Görünüşe aldırmayacaksınız ve aldanmayacaksınız! Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunamaz. Uğur MUMCU

(15) Adım Hıdır Elimden Gelen Budur; Gerektiği zamanlarda hemen uyum sağlayan insan tipi.

(16) Köpek giren eve melek girmez şeklinde Kur’an’da böyle bir bilgi yok. Sadece Maide Suresi 4. Ayete göre; “Avcı kuşların tuttukları ile eğittiğiniz av köpeklerinin tuttukları size helâl kılındı” köpeklerle ilgili olarak tek olarak bu ayet vardır.

Köpek giren eve melek girmez, demişler, Azrail de bir melek, o halde ben on tane köpek alır, 250 yıl yaşarım! Ünlü ilâhiyatçı (Rahmetli) Zekeriya BEYAZ’ın köpek beslemekle ilgili hurafelere verdiği yanıt.

(17) Yüz Verdik Deliye (ya da Ali’ye yahut da ayıya) Geldi Bilmem Ne Yaptı Halıya; Bir insana hak ettiğinden fazla verilen değerin o insanı şımarttığına dair bir terim.

(18) Yollarımız burada ayrılıyor / Artık birbirimize iki yabancıyız / Her ne kadar acı olsa, ne kadar güç olsa / Her şey, evet her şeyi unutmalıyız!  Ümit Yaşar OĞUZCAN’ın “AYRILANLAR İÇİN” isimli şiirindeki ilk mısralar. Eser ayrıca Timur SELÇUK tarafından bestelenmiştir.

(19) Ömrümce hep adım adım, her yerde seni aradım, ben kalbimden başka yerde seni bulamadım… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mehmet ERBULAN’a, Bestesi; İrfan ÖZBAKIR’a ait olup eser Rast Makamındadır. Eserin bir bölümünde (üçüncü mısrada) “Kenarlarda, köşelerde, kadehlerde, şişelerde” diye başlayan dizeler vardır.

(20) İnsan hayal ettiği müddetçe yaşar; Yahya Kemal BEYATLI’nın “DENİZİN TÜRKÜSÜ” adlı şiirinin son dizesi olup aslı; “İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar” şeklindedir.

İnsanoğlunun yapacakları hayal ettikleri ile sınırlıdır.  Arthur C. CLARKE

Olmayacak Duaya “Âmin!” Demek; Sonuç vermeyecek bir işle uğraşmak, ya da buna destek vermek.

Hayallerinin Esiri Olmamak; Eğer hayal edebilir ve hayallerinin esiri olmazsan… Sen bir insan olursun oğlum… “EĞER”  Rudyard KIPLING

Bu kadar yürekten çağırma beni… diye başlayan ve “Bir gece ansızın gelebilirim!” diye ünlenen Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Ümit Yaşar OĞUZCAN’a, Bestesi; Rüştü ŞARDAĞ’a ait olup eser Rast Makamındadır.

(21) Ummadığın Taş Baş Yarar; Elinden bir iş gelmediğini sandığımız nice kimseler vardır ki, kendilerinden umulmayan önemli işler yapabilirler. Hiçbir insanı küçümsememek gerekir.

Tatlılıkla bahar yeşertir dalı,  gözü kızan serçe, geçer kartalı,  ummadığın taş, baş yarar demişler…

(22) Bağdat Yolu diye ünlenen, “Bir bakış baktın, kalbimi yaktın” şeklinde başlayan “Sen bir şahinsin, ben garip serçe” nakaratıyla gönüllere yerleşen Rast Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Beste ve Güftesi; Cevat ÜLTANIR’a aittir.

Eserin bir bölümünde; “Bahçende gülün kapında kölen / Olmaya razıyım sevgilim senin” denmektedir.

Kul Köle Olmak (Birine); Tam doğruluk ve özveri ile bağlanarak o kişinin tüm isteklerini yerine getirmeye hazır olmak.

(23) Kanseri Hissetme; İtalya'da yapılan bir araştırmaya göre; idrara karışan hücrelerini köpekler kokusundan hissedip, anlıyor, tanıyorlarmış. Özellikle prostat kanseri konusunda ciddi bulgulara erişilmiş...

(24) KARATEKİN, Erol. 2005 Yılı. “SOKAK”

(25) Erkekler ağlamaz; Nilüfer ve Şebnem FERAH’ın “İçinde bin pişmanlık gözlerimde yaş” ve Adnan ŞENSES’in “Senden ayrılırken üzülmez miyim?” şeklinde başlayan şarkılarının nakarat bölümleri.